Harika UFUK.”ADANA’MIN YOLLARI TAŞTAN”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Sabahleyin her zamankinden erken kalktım. Kahvaltı yaparken kızımla sohbet etmeye başladık. Aklıma şu geldi: Başka bir yerden Adana’ya gelseydik nereleri gezerdik? Bir gün şehrimizi tanımak için yetmez ki! Adana’yı gezmek için en az üç gün ayırmak gerekir. Anavarza, Şar ve Misis Ören yerlerini de unutmamalıyız elbette… Ben bir günde şehirdeki yerlerin çoğunu gezeriz, dedim. Kızım da hepsini gezebiliriz, dedi. Farz edelim ki Adana’ya geldik, zamanımız kısıtlı, bir gün sabahtan akşama kadar ne kadarını gezebilirdik acaba? Denemeye karar verdik.
Kahvaltı sonrası öncelikle Seyhan’ı gezmek üzere kızımla hazırlandık. Atatürk sevdalısı olduğumuz için ilk durağımız pazartesi günü dışında her gün ziyaret edilebilen Atatürk Evi oldu. Türk öğrencilerle askerlerin ücretsiz olarak ziyaret edebildikleri bu mekân Tarihi Taş Köprü karşısındadır. Mustafa Kemal Atatürk, 15 Mart 1923 tarihinde eşi Latife Hanımla geldiğinde Ramazanoğulları’ndan Suphi Paşa’ya ait bu konakta misafir edilmiş. 1981 yılında Atatürk’ün 100. Doğum Günü dolayısıyla bu konak Atatürk Evi olarak restore edilerek Müze Müdürlüğüne bağlanmış.
İki katlı bu binanın alt katı çalışma odası ve kütüphaneden oluşuyor. Kütüphanedeki 2000 civarındaki kitabın tamamı bağış yoluyla sağlanmış. Üst katta ise Sofa, Yatak Odası, Çalışma Odası, Basın Odası, Mücahitler Odası, Oturma Odası, Hatay Odası, Silah Odası, Yaver Odası, Kuva-yı Milliye Odası yer almış. Sofada Emekli subay Nevzat Duruak tarafından yapılmış olan Atatürk'ün mumdan heykeli yer almaktadır.
Yatak odasında ise Pirinç karyola, sim işlemeli yatak, masa örtüsü, ayrıca Maraş işi iki koltuk ve elbise dolabı vardır. Mücahitler odasında Gani Girici'nin ve bazı mücahitlerin portreleri, Gani Girici' ye ait madalya ve Atatürk'ün ölüm anına, 09.05'e ayarlanarak durdurulmuş bir saat bulunmaktadır.
Hatay Odasında Atatürk Adana'ya geldiğinde, Ayşe Fıtnat hanımın başkanlığında bir grup Fransız işgalindeki Hatay'dan gelerek Atatürk' ün huzuruna çıkmış ve ona siyah gül hediye etmiştir. Buna karşılık, Atatürk de "Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz." demiştir. Bu olayı anlatmak için mankenler konmuştur. Ayrıca ceviz oymalı sehpa, Türk bayrağı ve Hatay'dan gelen heyetin çeşitli boylarda fotoğrafları bulunmaktadır.
Ceviz sandalye, nargile, madeni mangal, kilim ve halılar oturma odasındadır. Vitrin içerisinde Yeni Adana Gazetesi'nin ciltlenmiş Pozantı nüshaları ve çalışanlarının çerçeveli resimleri basın odasında bulunmaktadır.
Maraş işi koltuk, masa, sandalye, telefon, dolap ve Atatürk' ün portresi Atatürk’ün üst kattaki çalışma odasındadır. Cins ve ebatları değişik tüfekler, tabancalar, paşa apoleti, Atatürk' ün doğduğu evin maketi, Anıtkabir'e Osmaniye'den giden taşın numunesi ve vitrin içerisinde çeşitli yıllara ait madeni paralar silah odasında yer almaktadır. Atatürk'ün yaverinin kaldığı Yaver Odasında pirinç karyola, sim ve gümüş işlemeli yatak örtüsü, ceviz kaplamalı elbise dolabı, madeni ibrik ve leğen bulunmaktadır. Atatürk, İsmet İnönü ve Kuva-yi Milliye döneminde emeği geçen ve Kuva-yi Milliye hareketini başlatanların büstleri Kuva-yi Milliye Odasındadır.
Atatürk Evi’nden ayrılırken Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Bende bu vaka inin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana’da vuku bulmuştur.” Sözlerini anımsıyorum ve Kurtuluş Mücadelesine dair ilk düşüncesinin Adana’da oluştuğundan dolayı büyük gurur duyuyorum. Adanalı olmak bana bir kez daha büyük mutluluk veriyor, gülümsüyorum.
Atatürk Evi’nin bulunduğu bu semt Tepebağ’dır. Adana’nın kent merkezinde, kurulduğu iki adet höyüğün üzerinde, bir tarih anıtı gibi yükselen en eski yerleşim alanıdır. Tarihi sur içindeki adana şehrinin en eski kent kalıntıları, toprak altındaki değerleriyle bronz çağına kadar giden binlerce yıllık kültürü burada saklıdır. Yaklaşık olarak 8000 yıllık geçmiş olan Tepebağ’da 1495 yılında Ramazanoğlu Halil Bey’in yaptırdığı konaktan itibaren başlayan yeni şehirleşme döneminde Tepebağ Mahallesi de oluşmuştur. 1748 yılında yaptırılan Yeşil Mescit ile başlayan yeni yapılaşma döneminde gelişmiştir. O nedenle bugün ayakta kalabilmiş Tepebağ evlerinin çoğu 18.yüz yıldandır. Tepebağ evlerinin şemsiye gibi açılmış geniş saçakları, yüksek tavanları, cumbaları, daracık sokaklara açılan kanatlı kapıları ve hayranlık uyandıran oya gibi işlenmiş tavanları ile bizleri on sekizinci, on dokuzuncu yüzyılın büyülü mistik ortamına taşır. Sadece Tepebağ’da değil; Kayalıbağ, Türkocağı, Sarıyakup, Karasoku, Alidede ve Ulucami mahallelerinde çok az sayıdaki eski evler kurtarılmayı beklemektedir. “Eski Adana Evleri” aynı adlı TepebağHöyüğü’nün üzerinde ve eteklerindedir. Tarihi sur içindeki Adana şehrinin yüzlerce yıllık kültürü burada saklıdır.
Nehir kıyısındaki ve Tepebağ’daki aslına uygun olarak restore edilmiş eski Adana evlerini seyretmek de oldukça keyifli… Buralarda kim bilir kimler yaşadılar? Sevinçleri, kederleri bu konakların taşlarına, duvarlarına sindi belki de… Genç oldular, evlendiler, çocukları oldu, yaşlanıp öldüler yıllar evvel… Ah ölüm, bunu düşününce içimi bir burukluk kaplıyor. Bir düşünürün “Ey hayat, seni el üstünde tutuşum ölüm sayesindedir.” sözleri dökülüyor dudaklarımdan ve kırık gülüşüm Adana’nın taştan yollarına düşüyor.
Bu arada Bosnalı Salih’in Konağı’nı da Bosnalı Otel olarak çok güzel düzenlemişler. Kentin tarihi dokusuyla uyum içinde nehir manzaralı çok şirin bir yer olmuş. Söylem Dergisi olarak getirdiğimiz sanatçıları misafir ettiğimiz şık bir butik otel…
Nehir manzaralı üç katlı ahşap bir ev de restore edilerek Türk Sinema Müzesi haline getirilmiş. Girişte Adanalı sanatçıların fotoğraflarının altında pirinç levhalar üzerine isimleri ve doğum tarihleri yazılmış. Ölen sanatçılarımızın ölüm tarihleri yazılmamış çünkü sanatçıların ölümsüzlüğü vurgulanmak istenmiş. İkinci katta film afişleri ile üç cansız erkek manken var. Yılmaz Güney’in elbiseleri giydirilmiş mankenin önünde duruyorum. Duvarda Yılmaz Güney’in eşine yazdığı mektuplar var. İster istemez gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyor. Çok duygulu mektuplar bunlar… Yılmaz Duru’nun giysileriyle bir manken karşımda dururken onun Susuz Yaz, İnce Cumali, Meyro gibi güzel filmleri gözümün önünden geçiyor. İrfan Atasoy’un giysileri de yine cansız bir mankenin üzerinde… Vurdulu kırdılı filmlerinden tanıyorum onu ama kızım tanımıyor. Nostalji filmleri gösterilirken ona pek rastlamıyoruz televizyondaki kanallarda…
Kuzeye ilerliyoruz. Banklarda oturup fıskiyelerden şırıl şırıl akan suları seyretmek hoşumuza gidiyor. Bu kez kuzey batıya doğru yürüyoruz. Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en büyük camisi olan Sabancı Merkez Cami’ye varıyoruz. Kızım Sena cep telefonundan internete girerek şu bilgileri benimle paylaşıyor:
“Sabancı Merkez Cami aynı anda 20.000 kişiye hizmet vermektedir, açık alanın düzenlenmesiyle 28.000 kişilik camidir. Son cemaat mahalliyle birlikte 6600 metrekareye yayılmıştır. Dokuz fil ayağı üzerine oturmuş. Klasik Osmanlı mimarisi tarzında yapılmış. Genel görünüm olarak Sultan Ahmet Cami’ ne, plan ve iç mekân olarak Selimiye Cami’ne benzemektedir. Dört yarım-kubbe, beş kubbe, altı minaresi vardır; bunlar dört halife ve dört mezhebe, İslam’ın beş şartına, imanın altı şartına karşılık gelmektedir. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kur’an’da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Muhammed'in peygamber olduğu yaşa ve 40 rekât namaza, 99 metrelik altı minare Allah’ın 99 güzel ismine karşılık gelir.” Değerli fotoğraf sanatçısı ve Doktor Haluk Uygur’un sözüyle bir kez daha “ilklerin ve enlerin şehri” Adana’da yaşamanın tadına varıyorum.
İçi muhteşem çinilerle ve vitraylarla bezeli bu cami bize bir anda uhrevi bir âlemin kapısını açıverdi. Dualar okuyarak iç huzuruna erdik ve hayran kaldığımız camiden çıkarken adeta bir kuş gibi hafiflediğimizi hissettik.
Güneye yöneliyoruz. Adana’mızın sembolü sayılan meşhur Taş Köprü’den Seyhan nehrini seyrediyoruz. Roma dönemi eserlerinden olan bu köprünün yirmi bir gözünden yedisi toprak altında kalmış. Şu anda on dört gözlü olan köprümüz 310 metre uzunluğundadır. Roma İmparatoru Hadrian tarafından yaptırılan köprü Jüstinianus tarafından ciddi anlamda onarılmıştır. Osmanlı döneminde de birkaç kez onarılan köprü, şu anda kullanılmakta olan dünyanın en eski köprüsüdür. İlkler ve enler kenti Adana’da yaşamaktan çok mutlu oluyorum ve Romalıların yaptığı ve kullandığı köprüyü asırlar sonrası kullanmak haz veriyor bana… Bu köprü Seyhan ilçemizle Yüreğir ilçemizi bağlamakta… Biz Yüreğir’deki güzellikleri ve Karşıyaka’daki muhteşem otelleri Hilton’u uzaktan seyrederek tarihi yerlerdeki gezimizin tadını çıkarıyoruz.
Taş Köprü’nün yanındaki Tarihi Kız Lisesi’ni gezmemek olmaz. Yıllarca Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı dersleri anlattığım sınıflar deprem sonrasında tamamen restore edilerek Adana Kültür Merkezi haline getirilmiş. Şair ve yazar olarak burada yapılan kültürel etkinlikler beni çok mutlu ediyor. Bir zamanlar annemin, halamın ve annemin amcasının kızı Behiye Teyze’min burada öğrenci olduklarını düşünmek bile beni heyecanlandırıyor. Çiçekler içindeki muazzam bahçede Karacaoğlan’ın heykeli var. Yer yer banklar konulmuş ve kamelyalarla süslü bahçede oturarak Seyhan nehrini seyretmek huzur veriyor bize…
Ulu Cami’ye doğru yürüyoruz. 16. Yüz yıldan kalma bu caminin diğer adı Ramazanoğlu camidir ama Ulu Cami adıyla bilinir. Ramazanoğlu Beyliği zamanında Halil Bey tarafından 1509’da yapımına başlanan cami Ramazanoğlu Halil Bey’in ölümünden sonra oğlu Mehmet Piri Paşa tarafından 1541’de tamamlanmıştır. Selçuklu ve Memluk mimarilerinin izlerini taşıyan caminin duvarları siyah-beyaz mermer taşlarla bezelidir. Batı ve doğuda birer kapısı bulunur. Batı kapısı üzerinde iki yılan kabartması olan bir kubbe ve bir kitabe vardır. Doğu kapısı üzerinde ve minberinin üstünde de birer kitabesi bulunur. 16. asırdan kalma çinileri meşhurdur. Medrese, Türbe, İmaret, Dar’ül hadis, Dar’ül şifa, SIbyan Mektebi gibi yapıları da içeren Ramazanoğlu Külliyesi’nin bir parçasıdır. Külliyenin günümüze kadar gelebilmiş diğer kısımları; Medrese, Türbe ve Ramazanoğulları Saray Selamlığı (Tuz Hanı)’dır. Ulu Cami’nin batı kapısındaki yılan kabartmalarına bakarken oradaki kitabelerde neler yazdığını merak ediyoruz.
Ara sokaktan şehrin güneyine doğru yürüyoruz. Bu sokakta tahta işçiliği ile uğraşan zanaatkârlar var. Hatta onlara zanaatçı değil, sanatçı bile denebilir. Öyle ustalıkla ve kendilerinden bir şeyler katarak eserler meydana getiriyorlar ki hayran olmamak elde değil… Çocukluğumda annemin elini tutarak geçtiğim yılların eskitemediği bu sokaktan yıllar sonra kızımla yan yana yürüyerek geçiyorum. Ne tuhaf bir his bu… Birkaç tahta kaşıkla oklava bir de kupaları asmak üzere ahşap bir kaide üzerinde altı kollu bir askılık satın alıyoruz.
Elli metre ileride bütün ihtişamıyla Büyük Saat Kulesi karşımıza dikiliyor. Yapımına o devrin Adana Valisi Ziya Paşa tarafından başlanan 32 metre uzunluğundaki saat kulesi Abidin Paşa zamanında 1882’de bitirilmiştir. Osmanlı döneminde yapılan saat kuleleri içinde en uzunu olan bu kule modernleşmenin simgesi olmuş zamanında… Büyük Saat’in bulunduğu semtte o kadar çok tarihi doku var ki etkilenmemek mümkün değil.
Büyük Saat Kulesi'nin hemen karşısında bulunan Çarşı Hamamı, her ne kadar kolay bir ulaşım yoluna sahip olsa da önünde dükkânların bulunmasından dolayı pek fazla görülemiyor. Bu konu üzerinde kızımla konuşmakta iken Çarşı Hamamı’nın önünde eski dostlarla karşılaşıyoruz. Ayaküzeri hal hatır soruyoruz. Hamamın tarihçesi hakkında bildiklerimi kızımla paylaşıyorum:
“1529'da Ramazanoğlu Piri Paşa tarafından inşa edilen ve Adana'daki en büyük hamamı beş kubbesi bulunan Çarşı Hamamı’nın iç bölümleri mermerle kaplanmıştır. Hamamın inşa edildiği yıllarda değirmen çarkları ve kanallar aracılığıyla hamama su taşınırmış.”
Kulenin sol tarafındaki Çarşı Hamamı ‘nı geçince görülen Kemeraltı Çarşısı sanki bizi davet ediyor. Elbette buraya kadar gelip de uğramamak olmaz. Yazmalar, nakışlı havlular alarak kızımın çeyizine katkıda bulunuyorum. Kazancılar Çarşısına giriyoruz. Biraz alış veriş yapıyoruz. Bakır cezvelerden ve dekoratif olarak kullanmak üzere el dokuması heybelerden, kilimlerden satın alıyoruz. Yıllardır babadan oğula devreden bakırcılık mesleğini sürdüren Pervin Teyze’nin oğullarının dükkânına uğruyoruz. Oradan da bakır işlemeli bir tepsi ve şekerlik alıyoruz. Aldığımız bütün eşyaları oraya bırakıyoruz. Onlar bizim komşumuz zaten. Akşamleyin evlerine özel araçlarıyla dönerlerken Pervin Teyze’ye uğrayarak eşyalarımızı bırakırlar. Adana’da dostluk ve komşu hatırı çok önemlidir. Böylece elimizde poşetlerle gezme zahmetinden kurtulduğumuz için onlara çok teşekkür ediyoruz.
Madem Adana’mızı geziyoruz Hasan Ağa Cami’ni ziyaret etmeden olmaz. Hem geziyoruz hem de burası hakkındaki bilgileri cep telefonumuzdan girerek internetten öğreniyoruz:
“Klasik Osmanlı dönemi mimarisinin Adana’daki tek örneği olan camiyi 1558 yılında Ramazanoğlu Halil Bey’in kölesi Abdullahoğlu Hasan Kethüda ile azatlı kölesi Atike yaptırmıştır. Planını Mimar Sinan’ın yaptığı söylenir. İki bölümden meydana gelen son cemaat yeri, klasik Türk mimarisinde görülen sütun başlıklarının taşıdığı sivri kemerlerle üç bölüme ayrılmakta ve bölümler üzerini küçük kubbeler örtmektedir. Camii esas mekânına son cemaat yerinden girilmekte olup kare plandaki mekânı köşe trompları ile intikali sağlanan yüksek kasnaklı bir kubbe örtmektedir. Giriş kapısının kuzey duvarı bitişiğinde Lale Devri üslubunu andıran oymalı süslemeler vardır. Müezzin mahfili ve mihrabı ağaçtandır. Siyah ve beyaz mermerlerle süslüdür. Minberi de aynı cins mermerlerle yapılmıştır. Tek şerefeli minaresi 1730 yılında yapılmıştır. Kesme taştan sade ve klasik üsluptadır. Caminin güney duvarında 1671 yılında Adana’ya gelen Evliya Çelebi’nin imzasını taşıyan bir yazıt bulunmaktadır. Ulu Camii’nin yapımını yöneten Hasan Kethüda buradan artırdığı malzemeyle daha güzel olan bu camiyi yaptırmıştır. Söylentiye göre buna çok kızan Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa da onun başını kestirmiştir.” Camiyi gezip trajik öyküsünü de öğrendik.
Bu arada eskiden oturduğumuz semtte Mestanzade Camii’inin güzelliğinden bahsediyorum kızıma… 1682 yılında Mestanzade Hacı Mehmet Ağa tarafından yaptırılmış. Rahmetli annem bununla ilgili bir efsane anlatırdı biz çocukken masal gibi dinlerdik. Adamın bir kedisi varmış. Adı Mestan’mış. Onun sayesinde zengin olmuş. Efsaneden aklımda bu kadarı kalmış maalesef…
Karasoku’nun nostaljik havasını teneffüs ederken acıktığımızı fark ediyoruz. Burada oldukça eski birçok kebapçı var. Kazancılar, Tarihi İstanbul Kebapçısı, Eski Onbaşılar Kebapçısı, Asmaaltı… Buranın kebabı meşhurdur, kebabın yanında da şalgam suyu içilir elbette… Üstüne de kaymaklı kadayıf muhteşem olur.
Yemekten sonra Yağ Cami’ye doğru ilerliyoruz. Burası eskiden Ermeni kilisesiymiş. 1501 yılımda Ramazanoğlu Halil Bey burayı camiye çevirmiş. Selçuklu Ulu Camileri karakterinde, yani çok sütunlu cami tipindedir. Yapıya sonradan eklenen bir anıt gibi büyük ve görkemli bir avlu kapısı vardır. Daha önce “Eski Camii” denilen yapı, anıtsal avlu kapısının önünde yağ pazarı kurulması nedeniyle, “Yağ Camii” adını almış. Altı asırlık yolculuğumuzu küçük saate yönelerek sürdürüyoruz.
Küçük Saat’e varmadan 5 Ocak Meydanı ve yüksekçe bir yerde Atatürk heykeli vardır. Heykelin etrafında havuz bulunur. Havuz kenarında ise kurtuluş savasını anlatan çeşitli kabartmalar bulunmaktadır. Heykelin yer aldığı göbek çiçeklerle bezelidir.
Solda Adana’nın en eski hamamlarından Mestan Hamamının önünden geçiyoruz. Bu hamam 1682 yılında Ramazanoğulları ‘ndan Hacı Mahmut Ağa tarafından yapılmıştır. Kare planlıdır. Soyunmalık üzerini trampintikalli bir kubbe örtmektedir. Kubbe ortasında soyunmalığı aydınlatan feneri bulunmaktadır. Soğukluk olan üç bölümün üzerini pandantifi kubbe örtmektedir.
Az ileride sağda Adana’nın en eski ve görkemli camilerinden Kemeraltı Camii görünüyor. Kemeraltı Camii Ramazanoğlu Piri Paşa'nın emirliğine rastlayan dönemde, Hacı Mustafa Bey tarafından 1548 yılında yaptırılmıştır. Kare biçimindedir.Mimari özellikleri, genel olarak klasik Osmanlı mimarisini yansıtır niteliktedir. Hala kullanılmaktadır.
Adana’nın en kalabalık yeri, en merkezi ve en eski çarşılarından Küçük Saat’e doğru ilerliyoruz. Bu arada sağdaki kuyumcuların ışıltılı vitrinlerine bakmadan geçemiyorum. Küçük Saat, bu gün kentin can¬lı ticaret noktalarından biridir. Dükkânlar, alışveriş merkezleri büyük bir insan kalabalığıyla günün her saatinde, hareketli manzaralar sergiler. Bulunduğu mekânda sembol olan Küçük Saat za¬manın getirdiği değişimlere rağmen ilk konulduğu haliyle varlığını sürdürmeye ve bu haliyle geçmişe uzanan bir basamak olmaya devam etmektedir. Küçük Saat semti, Kemeraltı Camii’nin yanındaki kale kapısın¬dan dolayı eskiden Ters Kapı ya da Tarsus Kapı adıyla bilinmekteymiş. Bu semtte zamanın sessiz takipçisi olan Büyük Sa¬at Kulesi'ne ithaf olarak Küçük Saat denilen ikinci bir sembolik saat bulunmaktadır. İş Bankası tarafından cumhuriyetin ilk yıllarında bu meydana ko¬nulan saat, bulunduğu semte adını vermesi yönüyle önem taşımaktadır. Mekanizması sembolik bir kumbara içerisine yer¬leştirilmiş olan saat, sanatsal açıdan çok değerli ol-mamasına karşılık işlek caddelerin kavşak noktasın¬da yer alması yönüyle dikkat çekici bir konumdadır.
Küçük Saati elli metre geçince sağda bütün güzelliğiyle bembeyaz taşlarla yapılmış gelin gibi güzel ve zarif bir cami çıkar karşınıza… Adı yeni ama kendisi eskidir. Adana’da Memlûk mimarisi etkisinde tarihi Adana Yeni Camii dikdörtgen biçiminde, on kubbeli bir yapıdır. Minaresinin giriş kapısının üstünde bir güneş saati bulunmaktadır. Kitabelerinden birine göre camii, 1724 yılında Abdürrezzak Antaki adlı Antakyalı bir zengin tarafından; bir başka kitabeye göre minaresi 1729 yılında Abdullah Bin Ali Beşe tarafından yaptırılmıştır.
Yeni Cami’nin 10 metre ilerisindeki duraktan Özen dolmuşlarına biniyoruz ve Çifte Minare’de iniyoruz. Bu semte de adını Çifte Minare Camii vermiş. Asıl adı M. Sabuncu Camiidir. Eskiden Adana da bulunan tek çifte minareli cami olduğundan caminin adı herkes tarafından Çifte Minare olarak bilinir. Adana’nın pek çok yerinden görülebilen Çifte Minare Camisi son zamanlarda yapılan yüksek binaların gölgesinde kalmış ve artık uzak yerlerden görülemez olmuştur. Çifte Minareli Camii tarihi bir özelliği olmasa da şehrimizde bir dönem iki minare arasına mahya asılması açısından önemli bir yapıdır. Mimarisi ile göz dolduran cami Adana’nın en merkezi yerlerinden Çınarlı Mahallesindeki Adana Verem Savaş Dispanserine yüz metre mesafede bulunmaktadır. Caminin hemen karşındaki Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi 2011 yılından beri hizmet veren devlet üniversitesidir.
Bu semtte oturan bir yakınımızın evinde çayımızı yudumlarken daha gezemediğimiz çok yer olduğunu konuşuyoruz. Onlarla birlikte Seniha arkadaşımızın otomobiliyle şehir turu atıyoruz. Mimar Sinan Kültür Merkezinin önünden geçiyoruz. Ne konserler olmuştu burada diye geçmişi tazeleliyoruz. Ayna konserindeki yağan yağmuru ve o yağmura rağmen sırılsıklam olarak konseri coşkuyla izlediğimizi, Ayna Grubunun “Gittiğin yağmurla gel” şarkısına avaz avaz eşlik ettiğimizi gülerek anımsıyoruz. Çelik konserine ise çok hasta olduğum halde koşa koşa gittiğim hala usumda…
Gezintimiz devam ediyor tabii… Cemal Gürsel Caddesi’ni turluyoruz. Bebekli Kilise’yi uzaktan görüyoruz. İnönü Parkı’nın bulunduğu Dörtyol Ağzı’ndan yukarı doğru uzanıyoruz. Atatürk Caddesi’ne yöneliyoruz. Burada bulunan Atatürk Parkı en önemli mekânlardan biridir. Önemli günlerde bu parkta törenler yapılır ve çiçekler, çelenkler burada heykelin bulunduğu havuzun önüne ve iki yanına konur. Adana halkının en önemli toplanma yerlerinden biridir. Atatürk heykelinin iki yanında da askerlerimizi ve kurtuluş savaşındaki kahraman Türk kadınlarını simgeleyen heykeller bulunur. Atatürk Caddesinde de bir tur atıyoruz. Parktaki heykelin, çiçeklerin, güvercinlerin güzelliğini seyretmek hepimize mutluluk veriyor.
Gazipaşa’da Kazım’ın Büfesinde taze sıkılmış portakal sularımızı yudumluyoruz ve Eski Baraj’a gidip manzaranın güzelliğini seyre dalıyoruz. Dilberler Sekisine doğru ilerliyoruz. Yapay şelaleyi ve havuzda yüzen ördekleri sevgiyle izliyoruz. Akşamüstü bibi bici yiyelim diyerek Adnan Menderes Bulvarı’na gidiyoruz. Bir yandan gölü ve ışıklandırılmış Sevgi Adası’nı seyrederken bir yandan da bici keyfini sürdürüyoruz. Bici bici yöremizde yazın yenen serinletici hafif bir tatlıdır. Eskiden meyvelerle süslenmezdi, bir süredir meyvelerle süslenerek servis ediliyor.
Dönüşte bizi eve bırakıp evine dönen arkadaşıma “Adana’yı bir günde gezmek imkânsız!” diye dert yanıyorum. Apartman girişinde kapıcımız bize bırakılan emanetleri veriyor. Teşekkür ederek sabahki alış verişimizde Kazancılar Çarşısındaki komşu oğluna emanet bıraktığımız poşetlerimizi alıyoruz. Eve döndüğümüzde böyle güzel bir şehirde yaşamanın mutluluğu üzerine devam ediyor sohbetimiz.
Bu arada çok sevdiğim şairlerden Yahya Kemal Beyatlı’nın “Aziz İstanbul” şiiri geliyor aklıma ve bu şiirin Adana için yazıldığını hayal ediyorum:
“Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”
Yahya Kemal Beyatlı
Ah Adana sen ne güzelsin!

HARİKA UFUK
ADANA
7 MAYIS 2014;
SAAT:21.23