Kadir BAYRAK.”Şeyhim Edebâli”

Bilecik, Edebâli yurdudur…

Rahmetli babam başka bir ilde bulduğu iş sebebiyle Pazarcık’ın (bugünkü ismiyle Pazaryeri) Esemen Köyü’nü terk edip, gurbette bir hayat kurunca benim ve kardeşlerimin doğum yeri Bilecik olamadı. Bu yüzden sıkça sorulan “nerelisin” sorusuna muhatap olmaktan uzun bir süre tedirgin oldum. Tedirginliğimin, doğduğun yerin değil, köklerinin bulunduğu yerin memleket olduğu kültürüne geç sahip olmaktan kaynaklandığını çok sonraları idrak edebildim…

Bayram, düğün, cenaze gibi türlü vesilelerle gelip gittiğimiz Bilecik’e dair çocukluk hafızamda üç şey diğerlerinden fazla yer etmişti; uzun tren yolculukları, yuvarlak taşlarla döşeli eski sokaklar ve beyaz başörtülü, siyah cibinlikli kadınlar…

İlkokulun henüz ilk yıllarında babamı kaybedince, yuvarlak taşlarla döşeli eski sokaklarında beyaz başörtülü, siyah cibinlikli kadınların yürüdüğü ve uzun tren yolculukları ile ulaşılan Bilecik, ekmeğini yiyip, suyunu içtiğimiz asıl memleketim oluverdi.

O zamanlar kitaplarda yerleşim yerleri nüfusa göre tasnif edilirdi: Nüfusu ikibine kadar olan yerler köy, yirmi bine kadar olanlar ilçe, yirmibinin üstünde olanlar şehir… Yıl 1985. Karayolundan gelirken sizi karşılayan tabelâlarda, Bilecik’in nüfusunun onbirbin olduğunun yazıldığı yıllar… Babamın liseden sınıf arkadaşı, o da şimdi rahmetlik, ilkokul öğretmenime nasıl olup da Bilecik’in bu nüfusla il yapıldığını sorduğumda, adamcağızın beni ikna edebilmek için dile getirdiği haklı gerekçeleri dün gibi hatırlıyorum.

Anadan ve babadan hemen bütün akrabalarımın ikamet ettiği, nereye giderseniz gidin bir dostunuzla, arkadaşınızla, komşunuzla karşılaştığınız, neredeyse herkesin birbirini tanıyıp selâm verdiği bu il, yaşadığı acıyı unutmaya çalışan çocukta güven duygusu telkin etti. Bir yanında Üçler, bir yanında Yediler diğer yanında Kırklar tepelerinin yükseldiği ve şehri bir çanak gibi aralarına aldıkları Bilecik’e kötülüğün uğramadığı zannına kapıldım uzun bir süre…

Zaman zaman sekteye uğrasa da hâlâ aynı kanaatteyim… Çocukluğumda hissettiklerimden farkı şu ki o zaman şehrin maddesinden kaynaklandığını zannettiğim kanaatimi bugün bir büyük manevî güce bağlıyorum; Şeyh Edebâli…

Bilecik, Edebâli yurdudur…

Üniversite tahsilim boyunca kasvetli, resmî ve bir o kadar da soğuk havasına alışamadığım Ankara’da bir tek şey beni mutlu ediyordu; Bilecik’e dönüşler… İstasyon rampalarını tırmanan otobüste, mezarlığa yaklaşırken ölmüşlerimizin ruhuna biriktirdiğim İhlâs ve Fatihaları önce Şeyhime hediye etmenin huzuru nasıl anlatılsın ki…

Bugüne kadar il dışından gelen misafirlerime şunu söyledim. Şeyhimizi ziyaret etmeden Bilecik’e gelmiş sayılmazsınız. Eğer nasibiniz varsa ve Şeyhim sizi bugünkü kabul defterine yazmışsa ziyaret gerçekleşir. Nasip meselesi…

Bilmiyorum haddi aşıyor muyum… Yarın büyük huzurda hesaplar görülürken, zorda kalan hemşehrilerine Şeyhimin yardım elini uzatacağına, meleklere “durun ne yapıyorsunuz o benim evlâdımdandır, hemşehrimdir” diyeceğine şiddetle inanıyorum.

Bilecik, Edebâli yurdudur…

Mənbə: http://www.kardelendergisi.com

Kadir BAYRAK.”Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu”

1.BÖLÜM: Batı tefekkürü

Üstad Necip Fazıl’ın, takdim bölümünde “İdeolocya Örgüsü’ne bağlı olarak benim en başa alınması gereken verimlerimden” dediği eseri. İlk kez 1982 yılında kitap haline getirilmiş. “Yeni İslâm gençliğinin şiddetle muhtaç bulunduğu kültürde temel vazifesi görmesi” amacıyla kaleme alınan eser, 1982’den 20 yıl kadar önce bir Ramazan ayında üç gece teravihten sahur vaktine kadar süren konferans notlarının derlenmiş hali.

“Kısa ve kalın hatlarıyla Batı, ince ve mahrem çizgileriyle de Doğu”nun ele alındığı ve “muhtaç bulunduğumuz tefekkür cehdine mihenk teşkil eden” esere “Türkiye’yi, İslâm âlemini ve bütün insanlığı kurtaracak sistemin örgüsü lif lif” yerleştirilmiş.

Eserin, esas mevzuya hazırlık anlamındaki giriş kısmında, mücerret olarak “kitap” mefhumuna dikkat çekiliyor; “Kitap, büyük mesele! Dikkat ederseniz Şarka, Şarkın aslî rengini veren ve kâinatın tek mümessili olan Allah Resûlü’ne, her şeyi anlarsınız: ‘İlmi kitapla kaydediniz, bağlayınız!’ buyuruyor… “Kitap, kitap, kitap!.. Ama evvelâ kitap, kitabın kitabı ve bütün kitap mefhumunun ruhu olan Allah’ın Kadîm Kitabı’ndan ders alarak kula düşen vazife, kitap hacminde çalışmak… Gerisi haylâzlık ve başıboşluk…”

Bu bölümde Üstad, Batı dünyasına geçmeden umumî olarak dış cephesiyle tasavvufu gösteriyor. Bugün de aynıyla var olduklarına şahit olduğumuz, dıştan ve satıh üstü beş anlayış türünü tespit ediyor ve bu tespitlerden sonra bir tasavvuf tanımı yapıyor ki harika. Her şeyin yerli yerine oturtulduğu bir tanım bu. Batı tefekkürüne geçmeden, “şeriat ve aklın” ele alındığı sayfaları özellikle bugünün gençliğinin okumaya ve anlamaya ihtiyacı var. İslâm’da akıl ne kadar vardır, tefsir meselesi, felsefe ve din karşılaştırması bu bölümde cevabını bulan konular.

Eserin iki ana meselesinden biri olan Batı medeniyeti, şu şekilde formülleştiriliyor: Yunan aklı + Roma nizamı + Hristiyanlık ahlâk ve hassasiyeti…

Bu bölümde, Avrupalının, Yunan vâkıasına “mucize” nazariyle baktığı tespiti önemli. Bugünkü Batı yalanının ilk kaynağı olan eski Yunan mitolojisi, “aklın, fikrin, vehmin, hayalin bile içinden çıkamayacağı girift bir plastisite, yani eşyanın dış kabartısı, müşahhas bir zemin üzerinde, bir dış âlem rüyası”dır. Yalan olduğunu bilmesine rağmen “Eski Yunandan aldığı bu plastik zeminden Avrupalı hiçbir zaman ayrılmamıştır.” Avrupalı yani Batı dünyası bu sebeple “iç âleme” yabancı kalır.

Mitolojiden sonra Yunan aklı, eşya ve tabiatın aslını aradığı mekteplerde boy göstermiştir. Eserde, bu mektepler ve bu mekteplere mensup düşünürler isim isim yer alıyor. İyonya mektebi, Pisagor, Sofistler oldukça detaylı bir şekilde ele alınmış. Batı tefekküründe ilk vahdânî görüşün habercisi Sokrat, onun talebesi Eflatun yani Platon, Aristo da uzun uzun ele alınanlardan. Haklarındaki tespit; “Bu üçü, hemen hemen maddenin üç buudu gibi derinlik, uzunluk, genişlik halinde bütün Garp felsefesinin temeli… Bütün Batı tefekkürünün, usûlcü, idealist ve maddeci olarak bunlardan birine ircaı kabildir.”

Cevr ve cefaya tahammül ahlâkının kurucusu Zenon, ruhî safaya ve neşeye, şevke varmanın ahlâkı yolunda giden Epikür ve “hakikati insan bulamaz, hakikat bulunur şey değildir” diyerek bütün bu fikir yolları çıkmaz sokaktır diyen Piron, ruh emrindeki büyük aklı bulamayan Yunan unsurunun diğer parçaları…

Roma… Yunan’dan farkı, onun kültürüne bağlı olmakla birlikte ferdden çok cemiyetin öne çıkması. Bu sebeple Roma’da abide çapında fertler yok.

Eserin bu bölümünde, tasavvufun İskenderiye Mektebi’nden alındığı iftirasına tafsilatlı bir şekilde cevap veriyor Üstad.

Batı medeniyetinin üçüncü unsuru, Hristiyanlık hakkında tespiti; “Şu Avrupalı bir nevi zekâ içinde ne muhteşem ahmaktır! Babasız çocuk olmasını muhal görür de, din ona bu muhali kabul ettirince bu defa muhallerin muhaline kaçar; yani Allah’ı baba kabul eder. Ve babasız yaratıldığını kabul ettiği Âdem peygamber hakkında böyle düşünmez.”

Hz. İsa’dan sonra gelen oniki havari, havariler arasında öne çıkanlar, ortaçağ dehlizinden rönesansa kıvrılan zaman dilimi sırayla ele alınmış. Batı medeniyetinin yeniden doğuşu rönesans mevzuuna eserde bir hayli yer verilmiş. Hümanistler, dünyanın döndüğünü ve güneş sistemini ortaya koyan Kopernik, “Güneş Beldesi” isimli eserin sahibi Kampenalla, Alman Protestanlığının kurucusu Marten Luter, Mikelanj, Leonardo Davinçi üzerine dikkat çekiliyor. Bu esnada medeniyetimizin zirve noktasında olmamıza rağmen madde kudretimizin yanına ruh gücümüzü katamayışımıza ve rönesansın açtığı kapıdan içeriye girip Batı’yı ruh yolundan fethedemeyişimize dair tespite katılmamak mümkün değil.

17. asır sonrası Batı dünyasında İngilizlerin şairleri Şekspir hakkındaki kanaatleri mühim; “bize müstemlekelerinizden mi Şekspir’den mi vazgeçersiniz diye sorsalar tereddütsüz vereceğimiz cevap şudur: Bütün müstemlekeleri

mizi feda ederiz de Şekspir’den vazgeçmeyiz!”

“Haydi ben işlediğim fiili işlemekte veya işlememekte hür olayım, fakat acaba istediğimi istemekte hür müyüm?” Keşke hak kutbunda söylenseydi dedirten bu sözün sahibi de 17. Asır başında dinî rasyonalizmin müdafii Hollandalı Spinoza.

Marazî zeka Paskal’ın mücerret akılla vardığı son nokta; “bana Allah gerek; filozofların anladığı mânâda değil, haberini peygamberlerin getirdiği Allah…” Yapayalnız ölürüz diyen Paskal başlıyor saymaya “Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa’nın haber getirdiği…” Orada kalıyor…

Yazının sınırını zorlamamak için eserde derin ruh tahlilleri yapılan ve 18. Asır’da öne çıkmış Fransız düşünür Volter, cihan çapında bir filozof olarak vasıflandırılan Alman Kant, Ansiklopediciler ve Didero’yu ismen zikretmekle yetinelim.

Üstad’ın asırların en mânâlısı ve verimlisi olarak nitelendirdiği 19. Asır’da Almanya, fikrî anlamda öne çıkıyor. Burada ele alınan düşünürler de yine sadece isimleriyle Hegel, Şopenhavr, etkileri ilerleyen zamanlarda görülecek ve çok konuşulacak Engels, Marks. Çağdaşları Fransız Ogüst Komt, İngiliz Hium. Eserde Marks ve Engels’e ayrı ve detaylı bir bahis açıldığını tahmin etmek zor değil. Onlar hakkındaki hüküm “Bunca giriftten ve derinliğine dalma gayretinden sonra materyalizm ve komünizm dünyası kadar sığ ve yavan bir âlem hayal edilemezdi.”

Dürkaym ve onun aparıcısı Ziya Gökalp. İlkinde yanlış da olsa bir fikri nefsine mal etmek, çilesini yaşamak diğerindeyse hazıra konmak var. Fikir tarihimizin anahtar şahsiyetlerinden Gökalp’e Batı tefekkürü ele alınırken yer verilmiş ve onun hakkındaki kesin kanaat Üstad’ın diğer eserlerine bırakılmış.

Tekâmül felsefesinin kurucusu İngiliz Herbert Spenser’e değinilirken onun anlayışıyla tasavvuf karşılaştırılmış ve şahsında temsil ettiği Batı düşüncesinin tasavvuf yanında deryaya nisbetle bir yüksüklük su olduğuna vurgu yapılmış. İnsanın maymundan geldiği nazariyesinin sahibi Darvin hakkında kısa değerlendirme, filozof olmadığı ve komik adam tespiti. Ona cevap tasavvuf bahsinde.

20. Asra devrolan bunalımı haber verici bir başka tespit, 19. Asrın pek çok marazî dehasının frengi hastası olduğu yönünde. Niçe, Bodler, Mopasan vs… Kimler ve neler, kimlere ve nelere vesile oluyor. Bunlardan Niçe Almanya’da büyük bir ruhî zemin bulmuştur. Niçe olmasa Haydeger, Haydeger olmasa Hitler olmazdı. Bu arada Amerika da kuruluşunu tamamlamıştır. Amerikalı ve Moskof karşılaştırması, ortak yanları ikisi de dediklerinin tersine hayat süren milletler. Kafasıyla materyalist, hayatıyla mistik Moskof’a karşılık, kafasıyla anti materyalist, hayatıyla materyalist Amerikalı…

Batı tefekkürünün ruh hâkimiyetini elden kaçırdığı zaman dilimi, 20. Asır. Bunun habercisi iki şair; Bodler ve Rembo. “En küçük bir teşbih yapsam çıldıracağım, o hale geldim” diyen Rembo’nun son sözü ise “Allah Kerim”… Bunlar sınıra gelip o ince sınırı aşamayıp giden değerler. Bu asrın ruhçu cereyanını temsil eden Blondel ve aynı anlayışın yıkıcısı da Froyd. Ardından gelen Lenin. Bu kadar filozofların arasında bir aksiyon adamı olan Lenin’e yer veriliyor eserde. Kitaptan öğreniyoruz ki Lenin’in de bu isimlerle anılmayı hak edecek eserleri mevcut. Marks, Engels ve Lenin; batıla inanışın eşsiz mümessilleri, dava ahlâkında da aynı seviye. Bu asrın ruhçu filozoflarından Bergson. Meşhur sözü “akla düşen en büyük hamle, kendi kendisini inkâr, kendi eliyle intihardır!” Bergson, “Gülmek” isimli kitabında Şarlo’yu ele almıştır. Lenin’in sözü “ben bir adama hayranım, o da Şarlo’dur.” Eser sahibinin Şarlo’yla ilgili hükmü “20. Asrın hakikatte darmadağın olmuş kıymetleriyle alay etmeyi en iyi bilen adamdır. Ve tamamen ağlatıcı, düşündürücü, bir planda… Güldürü gibi görünse de…” Vahdet-i Vücud gibi birçok tecrit ve teşhisi fizikle doğrular gibi bir merhale açan Aynştayn. Birinci Dünya Harbi ve birinci bölümün kısa özet ve hükmü:

“Batı tefekkürü, maddeye aksetmiş akılla harikalar doğurduğu, aynı akılla da aklı kıracak kadar ileri gittiği halde ruh feyzine, yani nura çıkamayan, eşya ve hadiselere insan ruhunda tahakküm ölçüsünü kuramayan, neticede ruhu öksüz bırakan ve bu eksiğini daima hissedip keşiflerinin oyuncaklarıyla teselliye eremeyen, muazzam bir madde bonmarşesi ve plastik inşadan ibaret… İçinde sultanı olmayan saray…”

2.BÖLÜM: İslâm Tasavvufu

Yolun büyüklerinin tasavvuf tarifleriyle başlıyor ikinci bölüm. Tasavvuf isminin kaynağına ait fikirlerle devam ediyor. “Dünyanın safası gitti, kederi bakî kaldı.” Hadisi üzerinde tefekkür edilmiş. Tasavvuf; “insanın iç memuriyeti, oluş gayesi. Ve nihaî oluşu. Kulluğu bitirip İlâhî huzura ermek ve Allah’ı bulmak davası…” O’nun (sav) ruh emaneti, batını, özü… Şeriat Resûl’ün zahiri, tasavvuf ise bâtını… Şeriat umumî, tasavvuf hususî…

Tasavvufu anlama yolunda bir Kutsî Hadis: “Ben insanın en büyük sırrıyım ve insan benim en büyük sırrım.”

Yine anlamaya basamak olması için ele alınan olaylar ve şahsiyetler… Her biri ayrı ayrı yazı, kitap konusu ama birkaç kelimeyle değinip geçmek mecburiyetindeyiz. Miraç hadisesi. Kâbe’den Mescid-i Aksa’ya kadar olan kısmına inanmamak Kur’ân nassı olduğu için küfür, diğer tarafına inanmamak iman değil… Hz. Ebubekir’in “O söylediyse, doğrudur.” teslimiyeti. Onun sahabetini inkâr da küfür. Hicret ve yol arkadaşlığı, Sevr mağarası ve orada yaşananlar… “Cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere gidiyoruz” hadisi. Nefse karşı cihad.

Velâyet mevzuu. Velilerin büyüklerinden, Yemenli Üveys-el Karanî, halk ağzıyla Veysel Karani. Allah Resûlü’nü göremedi. Çünkü anne sözü dinledi, onu kıramadı. Ölçü; velinin en büyüğü, sahabinin en küçüğünün atının burnundaki toz bile değil…

Bir incelik… Nebînin velâyeti nebîliğinden üstün mü, değil mi? İmam-ı Rabbanî Hazretleri meseleyi çözer; nebîliği velâyetinden üstündür. Hz. Ebubekir’in büyüklüğü de nübüvvet makamına sıddikiyetle bağlı olmasından, bu sebeple “Sıddîk-i Ekber”…

Hicrî ikinci asır sonlarına kadar müesseseleşen yalnız şeriat, tasavvufta müesseseleşme görülmüyor. Zira o iç bünye esrarıdır ve gizli seyreden bir ruh halinde devam ediyor. İlk mutasavvıf Ebu Haşim es-Sofi. Şamlı ve sofi lâkabını ilk taşıyan. Meşhur müçtehitlerden Süfyan-ı Sevri’nin çağdaşı. Süfyan diyor ki: “Ebu Haşim olmasaydı ben Rabbanî incelikleri anlayamazdım. Yani okuduğum şeriatın ruhunu… Ve tasavvuf nedir bilemezdim.” Ebu Haşim’den sonra açık tarikat isimleri olmaksızın kollar dağılıyor. Ebu Haşim’le Süfyan arasındaki sevginin benzeri İmam-ı Âzam ile Maruf-u Kerhî arasında… Ebu Hanife, büyük mezhep imamı. Maruf-u Kerhî de büyük bir velî. Derler ki, Maruf-u Kerhî olmasaydı İmam-ı Âzam olmazdı! Ebu Hanife’nin İbrahim Ethem hakkındaki sözü ne müthiş, ne derin: “O Allah’ın zatiyle meşgul… Biz ise O’na ait ilimlerin dedikodusuyla…”

Ruh ve nefs… Ruh, Batı’nın da bildiği bir kelime ama nefs diye bir kelimeye dünyada hiçbir lisan mâlik değildir. Sadece Arapça’da. Nefs, ruhun antitezi, zıt kutbu olarak insana verilmiş bir lâtife. Nefs ve ruh iki varlık halinde kalbin hakikatini terkip ediyor. Dava, nefsi ruha inkilâp ettirmek, öldürmek değil. “Bütün nefsler ölümü tadacaktır. Tadmak ayrı, ölmek ayrı. Ruh demiyor. Bütün nefsler… Çünkü ölümden ödü patlayan nefstir. Ruh âmâdedir, kurtulmaya…”

Ahlâk… Hadis: “Ben ahlâkî mekârimi (keremleri) tamamlamak üzere geldim!”

Ahlâk büyük dava… Ruhun tâbi olduğu fikir etrafında form kazanması… Eserde ahlâk mevzuunda pek çok velînin hayatından hepsi birbirinden etkileyici örnekler verilmiş. Biz biriyle yetinmek zorundayız. İki velî arasındaki diyalog:

–Şükür mevzuunda ne yaparsınız?

–Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz.

–Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!

–Ya siz ne yaparsınız?

–Bulunca dağıtırız, bulamayınca şükrederiz!..

Mürid… İradesini teslim eden. Murada talip olan. Vasıfları; irade, istikamet, edep, vakit… Zaman nedir sorusuna verilen en güzel cevabı eserde buluyoruz. Mazi, bir kül yığınıdır. İstikbal ise bir kuruntu. Bir tek “hal” vardır. Yani dem bu demdir. Bir velîden nakil; gafil halk tembelliğinden bir laf eder, yarın olsa da bir iş işlesem… Bilmez ki, bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işleye?.. Edep; hududa riayet, en büyük edep İlâhî hududu muhafaza etmek… Din, edepten ibarettir.

Müridin dış rejimine ait özellikler; az yemek, az uyumak, az konuşmak, devamlı zikir halinde bulunmak ve fikir tamamlığında olmak… Zikir, Allah ismini yadetmek, ismin derinliği içinde kaybolarak, eriyerek anmak. Zikir, bütün tarikatların ana sermayesi olduğuna göre onları birbirlerinden ayıran, zikir çeşidi. Yani gizli veya sesli olması. Allah Resûlü’nün emaneti iki büyük sahabe koluyla gelir; Hz. Ebubekir kolu gizli zikir, Hz. Ali yolu açık zikirle maruftur. Ölçü; “zikri bir nevi harhara, sadece gırtlaktan çıkan bir ses haline getiren ve öldüren insanların zikrinden bir şey beklemeyin!”

Râbıta… Mürşitte erimek. Bizim aciz kalemimizle anlatamayacağımız bu ince sırrı eserden okumak şart. Tasavvufu reddedenler, ona burun kıvıranların ise mutlaka okumaları gerekiyor. Yine aynı şekilde keramet bahsi de ancak eserden okunarak anlaşılabilecek mevzulardan. Keramet sahibi büyükler için en büyük edebin bu hale geldikten sonra, sımsıkı şeraite yapışmak olduğunu, en büyük kerametin de onu kapamak, örtmek olduğunu ve kerametin ancak İlahî emirle izhar edildiğini belirtmekle yetinelim.

Aşk mevzuu… Davaların davası. Bir velînin aşktan bahsedişi, küçük bir kuşun gelip gagasını eline vurması, gagasından sızan incecik kanla ölüp kalması. Bu hadiseden sonra söylenen söz: Aşka ait kelimelerin cemata, nebata ve hayvana tesiri vardır da gafil insana yok!..

Vahdet-i vücut meselesi. Sadece ismini yazıp detayları için yine eseri işaret edelim. Muhiddin-i Arabî Hazretleriyle ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin vahdet-i vücut anlayışları eserde ele alınmışsa da bunların künhüne varmanın her babayiğidin harcı olmadığını kaydedelim.

Eserde ısrarla hakikat ilminin şeriate aykırı olamayacağı hususu üzerinde durulmuş. Mihenk taşı, şeriat… İmam-ı Gazali Hazretleri’nin onu “Hüccet-ül İslâm” yapan fikir çilesi, eser sahibi de benzer çileyi yaşadığından ilk ağızdan anlatılır gibi kaleme alınmış. İmam-ı Gazalî’nin aklın hilelerine dair tespiti: Bir kâhin size filan gün yeşil renk elbise giyme, giyersen başına bir kaza gelir dese, ona inanmazsınız ama yine de dediğini yaparsınız. İnandığınız peygamber şunu şöyle yap dese niçin diye sorarsanız… Eser sahibinin onun hakkındaki hükmü “Kültürümüzde İmam-ı Gazalî gibi bir büyük varken bazı meselelerde onu unutarak düştüğümüz buhranları izah güçtür!”

Bir üst paragrafta da belirttiğimiz üzere Üstad, bahsin konusu tasavvuf olmasına rağmen şeriate o kadar çok vurgu yapıyor ki eserin namaz, zekât, oruç, hacc gibi şeriat emirlerini özendirmek için kaleme alındığı zannedilebilir. Faizin haramlığı, İslâm ahlâk ve terbiyesi, nezaket, zarafet… Bütün bunlar o kapıya gelenin içeriye girerken üstünde taşıması gereken özellikler. Eserden bir anekdot:

“Alman üniversitelerinin birinden mezun şöhretli bir adam hakkında ‘artık yola geldi, şöyle mümin” dediler. Bir gün vapurda ona rastladım.

–Nasılsın iyi misin?

–İyiyim.

–Namazın ne âlemde?

–Ben namaz kılmam zikrederim!

–Sen zikretmiyorsun bir takım sesler çıkarıyorsun karnından demek…

Üstad kitabının son kısımlarında, pek çok eserinde yaptığı bir muhasebeye yer veriyor. Batı ve Doğu muvazenesi. Biri öbüründe tamamlanacak iki dünyanın terkibi… Ve bizdeki eksiğe vurgu yapıyor; büyük mütefekkir eksikliği.

Topyekûn eserin neticesi:

“Batının, bütün eserini sıfıra indirici eksiği ruh, asıl olarak Doğuda; ahiretin tarlası olan dünya fethine memur akıl da Batıda… Bu iki kutbu birleştirip bir ark lâmbası parlayışına vücut vermeden, yaşanmaya değer hayatın sırrı ele geçirilemeyecektir…”

Mənbə: http://www.kardelendergisi.com

Yunus EMRE.Muhteşem şiirler

Ah Ölüm

Yalancı dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirler

Kiminin başında biter ağaçlar
Kiminin başında sararır otlar
Kimi masum kimi güzel yiğitler
Ne söylerler ne bir haber verirler

Toprağa gark olmuş nazik tenleri
Söylemeden kalmış tatlı dilleri
Gelin duadan unutman bunları
Ne söylerler ne bir haber verirler

Yunus derki gör taktirin işleri
Dökülmüştür kirpikleri kaşları
Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler ne bir haber verirler

Çağırayım Mevlam Seni

Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni

Sular dibinde mâhiyle
Sahralarda âhû ile
Abdal olup yâhû ile
Çağırayım Mevlâm seni

Gök yüzünde İsâ ile
Tûr dağında Mûsâ ile
Elimdeki asâ ile
Çağırayım Mevlâm seni

Derdi öküş Eyyûb ile
Gözü yaşlı Ya’kûb ile
Ol Muhammed mahbûb ile
Çağırayım Mevlâm seni

Hamd ü şükrullah ile,
Vasf-ı Kulhüvallah ile
Daima zikrullah ile,
Çağırayım Mevlam seni

Bilmişim dünya halini
Terk ettim kıyl ü kâlini
Baş açık ayak yalını
Çağırayım Mevlâm seni

Yûnus okur diller ile
Ol kumru bülbüller ile
Hakkı seven kullar ile
Çağırayım Mevlâm seni

Hezret Mevlana Celaleddin Rumi.Muhteşem şiirler

Ben bende değil, sende de hem sen, hem ben,
Ben hem benimim, hem de senin, sen de benim,
Bir öyle garip hale bugün geldim ki
Sen ben misin, bilmiyorum, ben mi senim.

(Farsça, Hüseyin Rıfat)

Göz gamın ne olduğunu bilseydi,
gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,
padişah bu acıyı duysaydı;
göz gece demez gündüz demez ağlardı,
gökler yıldızlara, güneşle, ayla
gece demez gündüz demez ağlardı.
padişah bakardı ününe,
tacına, tahtına, tolgasına, kemerine,
gece demez gündüz demez ağlardı.

Gül bahçesi güzün geleceğini duysaydı,
uçan kuş avlanacağını bilseydi,
gerdek gecesi bu özlemi görseydi;
gül bahçesi hem güle hem dala ağlardı,
uçan kuş uçmaktan vazgeçer ağlardı,
gerdek gecesi öpüşmeye, sarılmaya ağlardı.

Zaloğlu bu zülmü görseydi,
ecel bu çığlığı duysaydı,
cellâdın yüreği olsaydı;
Zaloğlu savaşa, yiğitliğe ağlardı,
ecel bakardı kendine ağlardı,
cellât, yüreği taş olsa, ağlardı.

Kumru, başına geleceği duysaydı,
tabut, içine gireni bilseydi,
hayvanlarda bir parça akıl olsaydı;
kumru selviden ayrılır ağlardı,
tabut omuzda giderken ağlardı
öküzler, beygirler, kediler ağlardı.

Ölüm acılarını gördü tatlı can,
koyuldu işte böyle ağlamaya.
Olanlar oldu, gitti dostum benim.
şu dünya bir altüst olsa, aülasa yeri var.
öylesine topraklar altında kalmışım.

Ey Balçık Dünya

Seni bildim bileli,
ey balçık dünya,
başıma nice belâlar geldi,
nice mihnet, nice dert.
Seni sırf belâdan ibaret gördüm,
seni sırf mihnetten, dertten ibaret.

İsa’nın yurdu değilsin sen,
yayıldığı yersin eşeklerin.
Nerden tanıdım seni bilmem ki,
nerden parçası oldum bu yerin,

Bana vermedin bir yudum tatlı su,
sofranı yaydın yayalı.
Elimi ayağımı bağladın gitti,
elimin ayağımın farkına varalı.

Bırak da bir ağaç gibi
yerin altından çıkarıp ellerimi
sevgilinin havasıyla sarmaşdolaş olayım,
uzayıp gideyim bâri.

Ey çiçek, dedim çiçeğe,
dedim, bu küçük yaşta sen,
neden ihtiyar oldun bu kadar,
dedim, nasıl oldu bu böyle?

Çocukluktan kurtuldum, dedi çiçek,
sabah rüzgârını tanıyalı,
hep yukarlara doğru çıkar
yukarlardan gelmiş bir ağaç dalı.

Şunu da söyledi çiçek:
Madem aslımı tanıdım,
madem yersizlik âlemi aslım,
artık bana tek bir şey düşecek:
Yücelip aslıma gitmek.

Sus yerter artık,
var git yokluğa haydi,
yoklukla yok ol.
Git, yokluklardan tanı
yokluktan var olanı.

Hoca Ahmed Yesevi.Muhteşem şiirler

200px-Əhməd_Yəsəvi

Hikmet – 1

Bismillah deyip beyan ederek hikmet söyleyip
Taleb edenlere inci, cevher saçtım ben işte.
Riyazeti sıkı çekip, kanlar yutup
‘İkinci defter’ sözlerini açtım ben işte.

Sözü söyledim, her kim olsa cemale talip
Canı cana bağlayıp, damarı ekleyip,
Garip, yetim, fakirlerin gönlünû okşayıp
Gönlü kırık olmayan kişilerden kaçtım ben işte.

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol
Öyle mazlum yolda kalsa, yoldaşı ol
Mahşer günü dergahına yakın ol
Ben-benlik güden kişilerden kaçtım ben işte.

Garip, fakir, yetimleri Rasul sordu
O gece Mirac’a çıkıp Hakk cemalini gördü
Geri gelip indiğinde fakirlerin halini sordu
Gariplerin izini arayıp indim ben işte.

Ümmet olsan, gariplere uyar ol
Ayet ve hadisi her kim dese, duyar ol
Rızk, nasip her ne verse, tok gözlü ol
Tok gözlü olup şevk şarabını içtim ben işte.

Medine’ye Rasul varıp oldu garip
Gariplikte sıkıntı çekip oldu sevgili
Cefa çekip Yaradan’a oldu yakın
Garip olup menzillerden geçtim ben işte.

Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla
Mustafa gibi ili gezip yetim ara
Dünyaya tapan soysuzlardan yüzünü çevir
Yüz çevirerek derya olup taştım ben işte.

Aşk kapısını Mevlâm açınca bana değdi
Toprak eyleyip ‘Hazır ol! ‘ deyip boynumu eğdi
Yağmur gibi melâmetin oku değdi
Ok saplanıp yürek, bağrımı deştim ben işte.

Gönlûm katı, dilim acı, özüm zalim
Kur’an okuyup amel kılmıyor sahte alim
Garip canımı harcayayım, yoktur malım;
Haktan korkup ateşe düşmeden piştim ben işte.

Altmış üçe yaşım ulaştı, geçtim gafil;
Hakk emrini sıkı tutmadım, kendim cahil;
Oruç, namaz kazaya bırakıp oldum ergin;
Kötüyû izleyip iyilerden geçtim ben işte.

Vah ne yazık, sevgi kadehini içmeden,
Çoluk-çocuk, ev-barktan tam geçmeden
Suç ve isyan dûğümünü burada çözmeden
Şeytan galip, can verirkende şaştım ben işte.

İmanıma çengel vurup kıldı gamlı,
Mürşid-i kamil Hazır ol! ‘ deyip saçtı korku
Lânetli şeytan benden kaçıp korkusuz gitti kirli
Allah’a hamd olsun, iman nuru açtım ben işte.

Mürşid-i kamil hizmetinde gidip yürüdüm;
Hizmet kılıp göz yummadan hazır durdum;
Yardım etti, Şeytanı kovalayıp sûrdüm;
Ondan sonra kanat çırpıp uçtum ben işte.

Garip, fakir, yetimleri sevindiresin;
Parçalayıp aziz canını eyle kurban;
Yiyecek bulsan, canın ile misafir
Hak’tan işitip bu sözleri dedim ben işte.

Garip, fakir, yetimleri her kim sorar,
Râzı olur o kulundan Allah.
Ey habersiz, sen bir sebep, kendisi saklar;
Hak Mustafa öğüdünü işitip dedim ben işte.

Yedi yaşta Arslan Baba ya verdim selâm;
‘Hak Mustafa emanetini eyleyin armağan’
İşte o zamanda binbir zikrini eyledim tamam
Nefsim ölüp lâ-mekâna yükseldim ben işte.

Hurma verip, başımı okşayıp nazar eyledi
Bir fırsatta âhirete doğru sefer eyledi
‘Elveda’ deyip bu âlemden göç eyledi
Medreseye varıp, kaynayıp coşup taştım ben işte.

Sünnet imiş, kâfir de olsa, verme zarar
Gönlü katı, gönül inciticiden Allah şikayetçi;
Allah şahid, öyle kula ‘Siccin’ hazır
Bilgelerden işitip bu sözü söyledim ben işte.

Sünnetlerini sıkı tutup ümmet oldum:
Yer altına yalnız girip nura doldum;
Hakk’a tapanlar makamına mahrem oldum,
Bâtın mızrağı ile nefsi deştim ben işte.

Nefsim beni yoldan çıkarıp hakir eyledi
Çırpındırıp halka ağlamaklı eyledi
Zikr söyletmeyip şeytan ile dost eyledi;
Hazırsın deyip nefs başını deldim ben işte.

Kul Hoca Ahmed, gaflet ile ömrün geçti;
Vah ne hasret, gözden, dizden kuvvet gitti;
Vah ne yazık, pişmanlığın vakti yetişti;
Amel kılmadan kervan olup göçtüm ben işte.

(Hoca Ahmed Yesevi’ye [1093-1166] ait bu şiir Çağatay Türkçesi orijinal metninden Türkiye Türkçesine Dr. Hayati Bice tarafından aktarılmıştır.)

Ahir Zaman Şeyhleri

Durmaz keramet satar
Ahir zaman şeyhleri
Her gün battıkça batar,
Ahir zaman şeyhleri

Farzı geriye atar,
Nafile oruç tutar,
Dini paraya satar,
Ahir zaman şeyhleri

Beline kuşak bağlar,
Sözleri yürek dağlar
Para toplarken ağlar,
Ahir zaman şeyhleri

Ağlaması göz boyar,
Her gün ayağı kayar,
Kendini adam sayar,
Ahir zaman şeyhleri

Başına sarık sarar,
Kendine mürit arar,
İlmi yok neye yarar,
Ahir zaman şeyhleri

Dünyaya kucak açar,
Zoru görünce kaçar,
Her yere küfür saçar,
Ahir zaman şeyhleri

Şeyhlik ulu bir iştir,
Hakka doğru gidiştir
Yaklaşılmaz ateştir,
Ahir zaman şeyhleri

Salih şeyhler nerdedir,
Kötüler her yerdedir,
Hak yoluna perdedir,
Ahir zaman şeyhleri

Dadaloğlu.Muhteşem şiirler

Resim_1291313499

Her Sabah Seyran Gezerken

Her sabah her sabah seyran gezerken
Iras geldim selvi boylu fidana
Top top olmuş kirpiklerin bölünmüş
Hoş benzettim samur kaşlar kemana

Al yanağın elmas m’ola kar m’ola
Çapraz vurmuş düğmeleri dar m’ola
Acap mislin şu cihanda var m’ola
İnsem gitsem Hindistan’a Yemen’e

Eliftir kirpiği İra’dır kaşı
Bu güzellik sana Mevla bağışı
Arasam cihanda bulunmaz eşi
Hiç mislin gelmemiş devr-i zamana

Dadaloğlu’m der de hupların hası
Ferhat’ın Şirin’i Mecnun Leyla’sı
Aklım eğlencesi gönlüm yaylası
Bir yel esti başımdaki dumana

Dinleyin Ağalar Bir Söz Edeyim
BeğenAntolojimYorumlarPaylaşTweetlePaylaş
Dinleyin ağalar bir söz edeyim
Bir güzel beni dilinen kandırdı
Söz verdi de geri döndü sözünden
Kötüleri üstümüze güldürdü

Devşir hey sevdiğim simlerin kuşan
Deli olur senin sevdana düşen
Dostum nerde deyi sorup sormaşan
Muhabbeti ara yerden kaldırdı

Senin için geyeceğim alları
Irak idi yakın ettim yolları
Heves güves yetirdiğim gülleri
Korkuyorum bir soysuza yoldurdu

Dadaloğlu’m der ki bakın halime
Değirmen dönüyor çeşmim seline
İnanman güzelin tatlı diline
Çokça beni serseriye yeldirdi

Karacaoğlan.Muhteşem şiirler

karacaoglan3

Ağacın Eyisi Özünden Olur

Ağacın eyisi özünden olur
Yiğidin eyisi sözünden olur
İl için ağlayan gözünden olur
Ağlama hey gözü yaşın sevdiğim

Yavrı keklik gibi kaynar eğlenir
Mis kokulu yağlar ile yağlanır
Sabah akşam türlü yazma bağlanır
Eğip geçer yeşil başın sevdiğim

Karacaoğlan der ki hoşça salınsın
Dursun yol üstünde bacı alınsın
Çözüver düğmeni göğsün görünsün
Nokta nokta benli döşün sevdiğim

Bir Kız Bana Emmi Dedi

Değirmenden geldim beygirim yüklü
Şu kızı görenin del’olur aklı
On beş yaşında kırk beş belikli
Bir kız bana emmi dedi neyleyim

Birem birem toplayayım odunu
Bilem dedim bilemedim adını
Albıstan yanaklı Türkmen kadını
Bir kız bana emmi dedi neyleyim

Bizim ilde urum olur uc olur
Sızılaşır bozkurtları aç olur
Bir yiğide emmi demek güç olur
Bir kız bana emmi dedi neyleyim

Karac’oğlan der ki n’olup n’olayım
Akan sularınan ben de geleyim
Sakal seni makkabınan yolayım
Bir kız bana emmi dedi neyleyim

M Nedim TEPEBAŞI.”MASUMİYET KARİNESİ” (ÖYKÜ)

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

USARE DERGİSİ
SAYI.15

Etrafta bir gürültü koptu, yoldan geçenler, durakta otobüs bekleyenler sesin geldiği tarafa bakıyorlardı, daha iyi görebilmek için ayakuçları üzerine yekinenler bile vardı. Ne söyledikleri anlaşılmayan kişilerin sadece sert tonda sesleri duyuluyordu. Herkes gibi o da döndü baktı hatta boyunu da yükseltti. Giysilerinden özel güvenlikçi oldukları belli olan birkaç kişi bir kadının etrafında çember oluşturmuşlardı. Gücün ortasında mahsur kalan kadın hıçkırıklara boğulurken onlar güçlü olmanın zevkini yaşıyorlardı, belli oluyordu.
Gördüğü her olumsuz durumda ilk ortaya atlayanlardan olurdu. Bu yüzden kaç kere başı derde girmişti ama gördükleri karşısında seyirci kalmayı hiçbir zaman içine sindirememişti.
İşte uzaktan da olsa görüyordu, başka bir şey olmasa da ortada, güvenlikçilerin kuşatması ve bu kadar insanın bakışları altında eziyet gören bir kadın vardı. Kadın suçlu da olabilirdi ama bu şekilde ablukaya alınması ona göre onur kırıcı idi. Herkesin dilinde pelesenk olmuş; “Masumiyet karinesi” sözü belli ki burada da işlemiyordu. Olup bitenleri anlamak için olay yerine biraz daha yaklaştı, kulak kabarttı. Kadının; “Ben bir şey almadım, çalmadım, yemin ederim ki ben çalmadım.” diye sürekli tekrar ettiğini, güvenlikçilerin ise “Seni gönderemeyiz, polis geliyor, derdini onlara anlatırsın!” dediklerini daha iyi duyabiliyordu. Kadın da güvenlikçiler de hep aynı şeyleri tekrar edip duruyorlar, başka bir şey demiyorlardı. “Yok! Kadının yerinde olmak istemem!” dedi, hummalı hastalar gibi sarsıldı, titredi.
Olayı anlayan meraklı kalabalık yavaş yavaş dağılmaya hatta alanı boşaltmaya başlamıştı. Belki nefretten belki de kendilerine şerri bulaşır endişesinden, o tarafa bile bakmıyorlardı. Hele bazıları vardı ki sürüklercesine yanındaki kişinin elbisesinden çekiyor, görmemiş olması için onları uyarıyorlardı. Ortalıkta tam trajikomik bir görüntü vardı.
Alandan uzaklaşanlar gibi önce o da yoluna devam etmeyi tercih etti, geçmişte başına gelenlerden dolayı tedirgin olmuştu. Biraz ilerledi fakat gidemedi, durakladı; “İman hâle koymaz ki!” diye söylendi, tekrar döndü. Olay yerine doğru ilerlemeye başladı, fakat ayağının biri gidiyor biri gitmiyordu. Çok da yaklaşmıştı, birden durakladı. Böyle durumlarda, gücünün yetip yetmeyeceğini düşünmez, tepki vermesi gerektiğine inandığı anda tepki verirdi, benzer durumlar hem de kaç kere olmuştu. “Ah! Suçsuz olduğunu bir bilebilsem!” diye kendi kendine söylendi.
Farkındaydı, kendilerine doğru geldiğini kadın görmüştü, belki de umutlanmıştı. Masum bir edayla da sürekli ona bakıyordu, belli ki yardım bekliyordu, belki de; “Ahali, bu kadın masumdur!” diye haykırmasını bekliyordu. O kadar insan vardı ama kadın sadece kendisine bakıyordu. Oysa olay hakkında hiçbir bilgisi yoktu, “Kadın masumdur.” diyebileceği bir tek dayanak kadının ağlaması idi. Gözler yalan söylemezdi ama bilemiyordu ki. Kendi kendine; “Ne bileyim, güvenebilsem. İnsanlar artist olmuşlar!” dedi. Belki de ortada bir numara dönüyordu. “Anlamıyorum, anlayamıyorum!” dedi!
Lahavle çekti, tekrar döndü, yoluna devam etti, biraz ilerledi, bir türlü gidemiyordu, bir güç sanki “Gitme!” diye ayaklarından çekiyordu. Duraksadı, etrafı bir daha dikkatlice dinledi; ablukadan kurtulamayacağını anlayan kadın artık; “Bırakın beni.” demiyor, suçsuz olduğunu etrafa anlatmaya çalışıyordu. Kafası iyice karıştı, ne yapacağını bilemedi ama çekip gitmeyi de içine sindiremedi. Başını sağa sola çevirdi, tekrar olay yerine yöneldi. “Ne olursa olsun orada çaresiz bir kadın var, en azından bir delil olmadan yapılanların haksızlık olduğunu haykırabilirim, anlayan anlar.” dedi, sonra da; “Ne kendi kendine konuşup duruyorsun be adam deliler gibi, git ne yapacaksan yap da kurtul.” diye söylendi, sonra da kararlı bir şekilde yürümeye başladı.
Adımlarını sıklaştırmıştı ki arkadan birsi sıkı bir şekilde kolundan tuttu, çekti. Sert bir tonda; “Nereye?” dedi. Döndü baktı, karşısındaki çok sevdiği ve saygı duyduğu arkadaşı Ali idi. Başka bir arkadaşı zaten buna cesaret edemezdi. Sert bir bakışla ona; “Bırak Ali, bunu en iyi ben anlarım.” dedi. Ne demek istemişti ki? Ali; “Anlamadım.” dedi. “Senin başına böyle bir iş geldi mi?” dedi. Ali cevap vermedi. Yaşadıkları gözünün önüne geldi, gözleri çakmak çakmak oldu, boşanacak kadar yaş doldu, titrek bir sesle; “Bak Ali, bunu ben bilirim ben, ben anlarım o kadının hâlini çünkü ben yaşadım bunu!” dedi.
Lise öğrencisiydi, devre öğrencileri çok haylazlardı. Eğitim-öğretim dönemi henüz başlamıştı. O yıl idare, üç sınıftan her birini üçe bölerek her birinden aldıkları üçte bir öğrenciden bir sınıf yapmıştı. Öğrencilerin çoğu eski arkadaşlar değillerdi, sadece bir kısımları önceki yıllardan arkadaşlardı, yine de hemen her biri aynı sırada beraber oturacakları arkadaşlar bulmuşlardı. Yatılı okuyanlar, aynı ya da komşu köyden olanlar birbirlerini seçerlerken, aynı kentten, hatta aynı semtten ekonomik benzerlikleri olanlar da birbirlerini bulmuşlardı.
“Fakirlik ayıp değil!”, “Hepimiz aynı ülkenin vatandaşlarıyız!”, “Hepimiz din kardeşiyiz!” diye hep söylenirdi ama uygulamalar hiç de öyle değildi, bu söze inanmak istiyordu ama inandırıcı hiçbir uygulama ortada yoktu.
Sınıfta birisi vardı ki kendisi gibi onu da kimse seçmemiş, o da kimseyi seçmemişti, ikisi de ortalıkta, tek başlarına kalmışlardı, ancak ortalıkta kalış sebepleri farklıydı. Çalışkan, atletik, sportif olmasına rağmen agresif olan bu öğrenciyle kimse birlikte oturmak istememişti. O da bunu biliyordu. Sınıfta boş bir tek sıra kalmıştı, sıranın iç tarafına geçti, öğrencilere döndü ve gülerek; “Benim rahatımı düşündüğünüz için sağ olun arkadaşlar, hepinize yürekten teşekkür ediyorum!” dedi, boş sıraya oturdu. Kendisine de ; “Dert edinme be arkadaş, oturmak istiyorsan buraya otur, istersen kendin için çadır kur.” dedi. Mecburdu, başka seçenek yoktu, çünkü başka boş bir yer kalmamıştı.
“Zamana yayacaksın.” sözüne bağlı kalıyordu ama iş hiç de öyle gitmiyordu, günler geçiyor ikisi de birbirlerine ısınamıyorlardı, mecburi otobüs yolculuğu gibi sadece sıra arkadaşlığı yapıyorlardı.
Bir süre sonra yazılı sınavlar başlamıştı. Sıra arkadaşı sınavlarda zamanı ve fırsatları iyi kullanıyordu; zaman kaybetmemek için çifte kalemleri açıyor, silgisini hatta fazladan yazılı kâğıdını yanında hazır bekletiyordu, zamanı takip etmek için saatini de karşısına bırakıyordu. O zamanlarda kimde saat vardı ki, kendisinin de saati yoktu ama dert edinmiyordu, sıra arkadaşının saati zaten her zaman gözünün önündeydi.
Zorunlu arkadaşı, o günkü yazılı sınavı için yine bütün hazırlığını yapmış, kalemlerini açmış, silgisini karşısına koymuştu, öğretmen zili henüz çalmamıştı, su içmek için dışarı çıktı.
Öğretmen zili çalar çalmaz aceleyle dönmüştü. O, pencere tarafında, kendisi koridor tarafında oturduğu için ayağa kalkmış ve ona yol vermişti. Yerine oturur oturmaz bir telaş sarmıştı, kâğıtları kaldırdı, aşağılara baktı, bir şeylerini kaybettiği belliydi ama neydi? Hoca henüz sınıfa girmemişti. Ani ve sert bir çıkışla kendisine; “Sen mi aldın yoksa?” demişti. “Neyi?” der demez, “Neyi olacak, anlamazlıktan gelme, saatim nerede?” diye çıkışmıştı. O, dona kalmıştı, hocanın sınıfa girdiğinin farkında bile değildi, çok sert bir ses tonuyla tepki verdi. Bu ani ve sert tepkiye hoca çok şaşırmış, baka kalmıştı.
Hocalar da dâhil, sınıftaki eski arkadaşları bilirdi ki o asla öyle bir şey yapmazdı. Elleri ve dudakları titriyordu. Çok kısa bir zaman geçmişti ki, çocuk çok pişkin bir şekilde; “Ha, cebime koymuşum.” dedi. Hoca kafasını beri öte çevirerek yüksek bir ses tonuyla; “Evladım, evladım!” dedi. Hoca çok bozulmuştu. Sınıf buza kesmişti, hocanın ikazından sonra bir hıçkırık ki sınıfı sallıyordu, herkesi duygulandırmıştı! Buna rağmen hocanın tepkisinden başka kimseden ses çıkmamıştı.
Hoca sınav sorularını yazdırdı ama kendisi hâlâ ağlıyordu, öbürü ise hiçbir şey olmamış gibi ha bire yazıyordu. Sadece ismini yazdığı boş kâğıdı sessizce öğretmen masasına bırakıp sınıftan çıkarken onu hoca bile durduramamıştı.
Bunlar gözünün önüne gelirken mağazanın kapısından biri; “Bir yanlışlık olmuş, bırakın kadını gitsin!” diye seslendi. Rahat bir nefes aldı, “Çok şükür Ya Rabbi!” dedi. Etrafta kalanlar da dağılmaya başladı. Arkadaşı da rahatlamıştı ama kolunu hâlâ bırakmıyordu, arkadaşına sıkıca sarıldı, ağlamaya başladı.
Kadın perişan olmuştu.
Arkadaşına döndü; “Ali, suçsuz olduğu halde bir de bu suç kadının üzerinde kalsaydı ne olurdu? Ama yine de bu travma kadını yer bitirir Ali. Bu olayı duyan kocasının, çocuklarının hâlini de bir düşün Ali! Kızılderililer bunlardan daha medeni, be arkadaşım.” dedi.
Kadın deliye dönmüştü; “Şuna bakın, adamlar bir özür bile dilemiyorlar.” derken ayakta duracak durumda değildi. O da arkadaşına; “Bunların hepsi aynı karakterde, görüyorsun değil mi, o da benden özür dilememişti. Bir şey anlamadın değil mi Ali? Elbette anlamazsın çünkü o bir sır!” dedi.
Kolunu hızla arkadaşının elinden çekti, yürümeye başladı, aslında yürümüyor, koşuyordu.
Nefes nefese geldiği evinin merdivenlerini süratle çıktı. Kıymetli eşyalarını koruduğu çekmecenin en alt tarafından çıkardığı defterin sayfalarını hızla çevirmeye başladı, bir türlü içindeki kaynamayı durduramıyordu, sayfayı buldu. Aynı sırayı paylaşmak zorunda olduğu kişinin, o gün yaptığını günlüğüne yazmıştı! Sayfayı buldu, altındaki boş yere önce;
“Hâlâ özür dilemedi.” diye yazdı, sonra da o günün tarihini yazdı.

M. Nedim Tepebaşı.”ÖĞRENMEK VE ANLAMAK” (DENEME)

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

USARE DERGİSİ 15.SAYI

Bazı kelime ve kavramlar gizemli eşyalar veya kişiler gibidirler, kıskanmak böyledir mesela!
Biraz açalım mı?
Peki, kıskanmak nedir, iyi midir kötü müdür?
Kıskanmanın işlevi bıçak ya da ilaç gibidir, yani algılama ve işlevi kişiye göre farklılık gösterir. Bıçak, doğru yerde kullanılırsa yaşamı kolaylaştırır, hayata güzellikler katar, iş yapma alanında kişiye güç ve itibar kazandırır, yanlış kullanılırsa tehlikelidir, hem kişinin kendisine hem de çevreye zarar verebilir, onulmaz yaralar açabilir. İlaç da öyle değil midir, yerinde ve dozunda kullanan şahıs, hasta ise şifa bulabilir, yerinde kullanılmadığında ya da sağlıklı kişi kullandığında, aşırı doz vücuda zarar verebilir!
Kıskanmanın ilk önce güzel olan tarafına bakalım isterseniz; iyi yönü ile kıskanmak; genelde esirgemek, bir şeye en küçük saygısızlık gösterilmesine bile dayanamamak diye tarif edilmektedir sözlükte. Bense, değer verilen kişi ya da eşyayı her durum ve şartta korumak için ortaya konulan keskin tavır şeklinde değerlendiriyorum bu eylemi. Bu yönü ile kıskanmayı, sevginin en üst seviyesi olarak görüyorum. “Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur…” hadis-i şerifi de bunu anlatmaktadır kanaatindeyim. Farklı anlamlar verilmesi ya da farklı yorumlar yapılmış olması bir tarafa, şahsen buradan ben; Allah’ın, kullarını çok sevdiğini, bu yüzden de onların, başka şeylere meyledip gerçek manada kendisini seven Allah’tan uzaklaşmasına yani yanlış davranışlarda bulunmasına rıza göstermediğini anlıyorum.
Buradan da anlıyor ve biliyoruz ki; Allah kullarını en üst seviyede sevmektedir ve kulları ile arsındaki bağlılığı önemsemektedir, hatta onların bizzat, kendisinin yakınında durmalarını istemektedir. Dolayısıyla kullarının, kendisinden başkalarıyla bağlantı kurmalarına razı olmamaktadır, bu yüzden de onları başkalarından kıskanmaktadır diye düşünüyorum. Eşler de öyle değil midir? Kişi eşini başkalarından neden kıskanır, bunu bir değerlendirmek, oradaki hassas çizgiyi görmek gerekir. Evlenmekle eşler birbirlerine aidiyet kazanmış olmaktadırlar, hâliyle bir eşin, kendisine ait olan ya da kendisinin ait olduğu eşini, dış etkenlerden ve aidiyetine zarar verecek yabancı ilgiden sakınacaktır, çünkü her eş, birbiri için özelleşmiştir, özelinde olanı açıkta ve garip bırakmak olmaz. İş burada da kalmamaktadır, uygulamalara bakılırsa eşler bunu başkalarının da bilmesini istemektedirler. Yani başkalarının, aralarına girmesini tehlikeli görmektedirler dolayısıyla aralarındaki sevgiyi, birbirini kıskanarak özelleştirmiş olmaktadırlar.
Bu yönüyle kıskanmaya; sahiplenmek, kendine has kılmaktır da denilebilir ancak, sanırım “kendine has kılmak” tarifi kıskanma adına daha fazla yakışmaktadır. Genelde eşler, birbirlerini ciddi manada kıskanırlar, öyle de olmalıdır bence! Doğrusu bu davranışı çok doğal görüyorum ve böyle de olması gerektiğini düşünüyorum! Bunlar kıskanmanın güzel tarafları elbette. Eşini kıskanmamanın modernlikle ya da gelişmişlikle ilişkilendirilmesini anlamsız, biraz da kasıtlı buluyorum.
İşe bir de kıskanma eylemini yanlış uygulayanlar tarafından bakalım; zanaat, sanat, ticaret gibi alanlarda gösterilen kıskançlıktan mutlu olanı ya da etrafını mutlu edenini gören ya da bilen var mı bilmiyorum, ben görmedim. Bu alanda faaliyet gösterenler arasında, kıskananın da kıskanılanın da mutsuz ve huzursuz olduğunu kimimiz yakından, kimimiz de uzaktan bilmekteyiz, bilmiyorsak da duymaktayız. Bu alanlar içerisinden sanata bir şekilde mensubiyeti bulunanların, genelde toplumun örnek aldıkları insanlar olması, zanaatkârlar ve ticaret erbabının ise çevre ihtiyaçlarını karşılaması durumu, toplumsal kaynaşmaya katkı sağlayan önemli etkenlerdendir. Bu yönüyle, bu cenahtakilerde kesinlikle kıskançlık görülmemesi gerekir diye düşünüyorum. “Peki, öyle mi olmaktadır?” diye sorulsa verilecek cevabın müspet olmayacağını herkes söyler herhalde! Bu durumda, neyin bölüşülemediğini anlamak oldukça zordur, hatta imkânsızdır. Kime şu kocaman dünya dar gelmektedir bilinmez!
Bazılarının, birbirlerine karşı husumet derecesine varan kıskançlıklarını, aklı başında bir insan, duymak da görmek de istemez kanaatindeyim. Her ne hikmetse bir kısım meslek ve sanat erbaplarında haset derecesinde hem kıskançlık vardır hem de daha çok taraftar edinme yarışı vardır. Şayet bu alandakilerin niyet ve çabaları mükemmel iş yapmaksa, hırs içerisinde olmamaları, ya da alanda kendilerinden başkalarının da olmasından rahatsız olmamaları gerekmez mi? Öyle olmuyor ama. Önde olmak için neden mükemmel iş yapılma yönüne gidilmiyor da kıskançlık savaşına girilerek alan daraltılıyor? Hangi iş olursa olsun, kıskançlık göstermek yerine, yapılan işler kusursuz yapılmalıdır bence. Görünüşe bakılırsa öyle yapılmıyor işte. “Burnundan başka karaltı istemez!” denilenler tam da bunlardır yani kıskanç olanlardır herhalde.
Kimi zanaatkâr vardır ki, işini daha iyi yaparak tercih edilme yöntemi yerine, kendisinin gelir payı düşer endişesi ile o zanaatı başkaları öğrensin veya yapsın bile istemez, usta kalfadan, kalfa çıraktan pratikteki bilgi ve öğretileri kıskanır. Zanneder ki bir beceriyi başkaları da kazanırsa kendisi aç kalacaktır. İşini iş olduğu için yapmalıdır meslek erbabı, övünmek ya da övülmek için değil!
Kıskanmanın, bazılarının yerinde olmak gibi değişik bir yönü daha vardır ki; bu da bir yönüyle iyidir, bir yönden de çirkin ve kötüdür. İyi tarafı; birisinin başarılı olduğu alana ilgiyi artırır, ilgi artınca dengeler kurulabilir, kalite artar, bu yönüyle de iyi netice alınır. Kötü tarafı ise, kendisi iyi ve güzel iş yapamayan kişinin, iyi ve güzel iş yapan kişiyi günülemesi yani çekememesi, kıskanmasıdır. Güzel işler yapanlara bakıp da; “Keşke ben de böyle işler yapsam” demesi makul ve güzeldir, kendi kendini teşvik etmektir, ancak o kişiyi günülemesi kabul edilecek bir durum değildir.
Sözün doğru seçilmesi, alet ve edevatın yerli yerince kullanılması, işi yapanın yüzünü güldürür, kişiye saygınlık kazandırır, tersi ise itibarsızlaştırır.
Ben mi böyle düşünüyorum diyeceğim ama yaşananlar onaylıyor bunu!

Yalçın YÜCEL.”BİR GÜN GELECEĞİM”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Seslenesim geldi sana şimdi
Bir hatır sormak uzakta da olsa sesim
Bugün köyün birinde öğretmenim senin gibi
Senin gibi odun taşıyorum koltuğumda

O gün anlattıkların bugün beynimin kapısını çaldılar
Anlatırken ağladığın geldi gözlerimin önüne
Ve köy çocukları bir başkaymış be öğretmenim
Ne kadar saf ne kadar ezik hepsi de

Onları senin kucakladığın gibi kucakladım
Ayaklarına yün çoraplar ördüm ellerimle
Çorbamı paylaştığımda oldu
O küçücük öğretmen maaşımı da

Memleketimin bacaları acılarla tüterken
Kim duyar ki şu dağ başını
Kim duyar ki bir dilim ekmeğe sevinen çocukları
Kim duyar ki?

Bana her zaman güçlü olmayı sen öğretmiştin
Ey benim güler yüzlü, sıcak yürekli öğretmenim
Çoğu sabah kuru bir ekmekle içiyorum çayımı
Yanında peynir, reçel yemeye gönlüm razı olmuyor bir türlü

Onlar yarı aç yarı tok gelirken
Onlar yırtılmış naylon ayakkabılarıyla karı çiğnerken
Nasıl doyarım, nasıl bot giyerim ki
İşte bu yüzdendir üşür içim, ısınmaz bir türlü

Derdim çoktur üzmek istemem seni de
Bir gün gelmek isterim elbet
Öpmek isterim ellerinden
Eğer yaşıyorsam, yaşıyorsan, geleceğim bir gün yanına.

Harika UFUK.”ADANA TREN İSTASYONU”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Tren istasyonları; o yerleşim merkezinde yaşayanların, yolu oradan geçenlerin anılarını saklayan gizemli mekânlardır. Nice sevinçlere, nice üzüntülere şahit olan her gar; bizimle ağlayıp bizimle gülerek bin bir anıyla dolup taşmıştır. Her tren istasyonu, o şehrin kalbidir.

Anılarıma geçmeden önce Adana Tren İstasyonu hakkında bilgi vermek istiyorum. Umarım sıkılmazsınız.

Adana’da yaşıyorsanız iyi bilirsiniz. Adana Garı Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları 6. Bölge Müdürlüğü bünyesinde, Adana şehir merkezinde Sular mevkiindedir. 1912 yılında tamamlanan Adana Garı; ana binası, lojmanları ve bakım-tamir atölyeleri ile kentin orta kesiminde yaklaşık 450 000 m² büyüklükte bir alanı kaplamaktadır. Önünde Uğur Mumcu Meydanı bulunmaktadır. Bu meydana üç büyük sivri kemerle açılan, geniş ve yüksek bir mekâna sahip olan orta bölümde bekleme salonu, gişeler, danışma ve eşya emanet bölümü gibi stantlar yolculara hizmet vermektedir. Soldaki bölümün üst katında hareket memurluğu, gar müdürlüğü ve VIP salonu vardır. Ayrıca binanın sağında ve solunda lojmanlar mevcuttur. İstasyonun, yolcu trenleri için üç peronu bulunmaktadır. Bu peronlardan, Adana-Mersin-Adana hattında günde en az 60 sefer yapılmaktadır. Bunlar resmi bilgiler…

Çocukluk günlerime uzandığımda Adana Tren İstasyonu’nu hüzünle karışık farklı duygularla hatırlarım nedense bütün tren istasyonları yüreğimi burkar. O zamanlar babam Gar Postanesinde memurdu. Özellikle yaz aylarında babamın iş çıkışlarına doğru annem bizleri giydirir kuşatır zaman zaman Gar’a götürürdü. Oradaki tahta banklara oturarak babamın mesaisinin bitmesini beklerdik.

Tren istasyonunda hiç sıkılmazdım, etrafı seyretmek çok hoşuma giderdi. Her zaman gittiğim ama her seferinde farklı bir şeyler keşfettiğim oyun yeriydi adeta… Kara trenlerin gelip gitmesi ve göğü yırtan düdük sesi ruhumda yankılanırdı. Bazen asker yolcu ederlerdi. Davullarla, zurnalarla elleri kınalı delikanlılar güle oynaya vatani görevlerini yapmaya koşarlardı. Annelerinin gözleri hep yaşlı olurdu. “Ağlamıyorum ki!” derken gözlerinden yaşlar boncuk boncuk dökülürdü. Babalar ise çoğunlukla metin olurlardı. Ya da öyle görünmeye çalışırlardı. “Sayılı gün çabuk geçer. Bir de bakarsın oğlun dönmüş. Hem askere gitmeyeni adamdan saymazlar. Kız bile vermezler hatun!” diye yarı şaka yarı ciddi seslenirlerdi eşlerine. Bir nevi teselliydi belki de ama bence oğlunu askere yollayan hiçbir anneyi teselli edememiştir bu sözler…

Adana garının dili olsa da anlatsa… Bazen de elinde bir bavulla trenden inen genç bir hanım olurdu. Mantosunun yakalarını kaldırmış, ellerinde beyaz eldivenleriyle çok şık görünen güzeller güzeli bir hanım. Belgin Doruk’un beyaz perdede canlandırdığı tip gibi küçük bir hanımefendi adeta… Fötr şapkalı, gri pardösülü bir genç adam karşılardı onu. Elindeki valizi alırdı ve konuşmaya başlarlardı. Neler konuşurlardı kim bilir? Acaba nişanlılar mı bunlar yoksa sevgililer mi? Kız, ilk kez mi geliyordur Adana’ya? Sever mi ki Adana’mızı? Acılı kebap yer mi, şalgam suyu içer mi bu güzel hanım? Sanmam. Çok sosyete bir tip gibi, bunlar acı yiyemezler. Gerçi ben de çocuğum, ben de acı yiyemiyorum. Zaten bizim evde acı kullanılmaz ki! Babam askerdeyken mide ameliyatı olmuş. Ona yasakmış da ondan alışamadık acılı yemeklere… Bunlar geçerdi çocuk usumdan…

Tahta bavullu birileri olurdu bazen. İçlerine umutlarını doldurarak tarlalarda çalışmak için gelenler… Sırtlarında yatakları, yorganlarıyla Çukurova’nın bereketli topraklarına ulaşmak üzere ilk adımlarını burada atanlar… Çukurova, ekmek kapısı… Çukurova’da ırgata her zaman ihtiyaç var. Genellikle doğu ve güneydoğu illerinden kopan Çukurova sıcağına yabancı, bıyıklı, genç adamlar… Trenden iner inmez uzaklara doğru bakarlardı, sanki pamuk tarlalarını göreceklermiş gibi gözlerini kısarak… Umutları gözlerinden ışık ışık yansırdı etrafa… Adana’nın sarı sıcağı, sivrisineği canlarından bezdirecekti onları ama bunu o zaman bilmiyorlardı belki; bilseler bile ne çare ekmek parası… Köylerinde toprakları yok, ağalar ne zaman ele geçirmişlerse toprakları bir dönüm yer bırakılmamış bu insanlara… Adana Garı umut garıdır bu yüzden; Çukurova toprakları da yıllardır ekmek kapısı olmuştur tarım işçilerine…

Pek çok Türk filmi de bu garda çok çekilmiştir. Zeynep Değirmencioğlu’nun (Ayşecik) “Yavrum” diğer adıyla ”Karataşlı Emine” adlı filmi burada çekildiğinde mahalleden konu komşu gara akın etmişlerdi. Bu filmin başrol oyuncusu Ayşe karakteriyle Zeynep Değirmencioğlu idi. Semra Sar, Metin Serezli de Zeynep Değirmencioğlu’nun filmde öz annesi ve babası rolünde idiler. Münir Özkul, Suzan Avcı, Mürüvvet Sim, Önder Somer, Ömercik gibi çok değerli zengin bir kadroya sahip güzel bir filmdi. Filmin bir kısmı Adana’da çekilmişti. Bazı sahnelerde de Adana Garı mekân olarak kullanılmıştı.

“Bereketli Topraklar Üzerinde” Orhan Kemal’in en önemli romanlarından biridir. Aynı adla sinema filmi yapılmış. Senaryosunu Tuncel Kurtiz yazmış. Bu 1980 yapımı Türk filminde Çukurova’ya çalışmaya gelen üç tarım işçisinin yaşadıkları konu edilmiş. Başrollerde Tuncel Kurtiz, Erkan Yücel, Yaman Okay, Nur Sürer, Bülent Kayabaş gibi çok değerli oyuncuların oynadıkları bu film bir ara yasaklanmış. Erden Kıral’ın yönetmenliğinde çekilen ve ilk sahneleri Adana Tren İstasyonu’nda başlayan güzel bir film…

İbrahim Tatlıses’in “ Gurbet Treni” de bu garda çekilen önemli filmlerdendir. Tarık Akan’ın da sosyal içerikli bazı filmlerinde de burası mekân olarak seçilmiştir. Kısaca gurbetten gelenin Çukurova’ya ilk adımı attığı yerdir Adana Tren İstasyonu…

İstasyon Meydanı ses sanatçılarını da ağırlamıştır. Çok güzel konserler olmuştur burada… Hâlâ da konserlere mekân olmaya devam ediyor. Bu alanda Nilüfer ve Aşkın Nur Yengi konserlerini izlemiştim yıllar önce…

İnsanların toplandıkları, yürüyüş yaptıkları veya yürüyüşlerin ilk başlatıldığı yerdir burası… Devlet büyüklerinin halka seslendikleri, siyasilerin seçim konuşmalarını yaptıkları miting alanıdır. Milli bayramlardaki törenlere de ev sahipliği yapmaktadır yıllardır…

Tren garları yaşamın kendisidir. Şehrin soluk alıp verdiği özel yerlerden biridir. İstasyonun önü buluşma yeridir. Herkesin bildiği, ulaşımı kolay bir yer olduğu için burası seçilir. Hatta geziye gidilecekse otobüslere binme ve dönüşte de otobüslerden inme yeridir. Adana Tren İstasyonu; sadece Adanalıların değil, Çukurovalıların da en önemli ortak mekânlarındandır. Yeni bir hayatın eşiği gibi her dem tazedir.

Adana Tren İstasyonuna yolum düştüğünde öncelikle çocukluğumu anımsarım. Bugün artık aramızda olmayan annemi ve babamı düşünürüm. Buralarda sessiz sakin oynadığımı, tahta banklarda gelip geçenleri izlediğimi oysa şimdi hep bir yerlere yetişme telaşı içinde pek çok yaşayamadığım geçer usumdan… İşte o zaman Mersin’e gidecek olduğum tren gelir. Düşlerimden uzaklaştırır beni…

Tren düdüğünü çalınca karmakarışık duygular içinde olurum. İçinde hem neşe, hem hüzün, hem de umut barındırır. Duruma göre bu duygulardan biri öne çıkar. Bazen neşe, bazen, hüzün, en çok da ayrılık…

Mutluysam, neşeliysem şu türkü dilime takılır:

“Tren gelir hoş gelir,
Ley leylimilimi ley…
Odaları boş gelir,
Limilimi güzel gel bize…”

Hüzünlüysem şu şarkıyı mırıldanırım içimden:

“Dargın ayrılmayalım diye koştum sana dün,
Gözlerim vagonları dolaştı üzgün üzgün.
Getirmiştim sana bir demet beyaz karanfil,
Elimde kaldı yazık çiçeklerimle mendil…”

Adana Tren Garına gelenlere, yolu buradan geçenlere selam olsun. Umutları boşa çıkmasın. Tren istasyonları ayrılıklara değil, her zaman kavuşmalara sahne olsun. Tren gelsin, hoş gelsin! Odaları sevgi, güzellik, umut dolu olarak gelsin.

ADANA.20 Ekim 2013

NOT 1: Bu yazı 28 Şubat 2017 tarihinde Edebiyat ve Sanat Akademisi Sitesinde “Günün Yazısı” olarak seçilmiştir.
NOT 2: Bu yazı 09 Haziran 2017 tarihinde Şiirsu.net sitesi’nde “Günün Makalesi “ seçilmiştir.

Harika UFUK.”ADANA TREN İSTASYONU”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Adana Garı Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları 6. Bölge Müdürlüğü bünyesinde, Adana şehir merkezinde Sular mevkiinde hizmet vermektedir. 1912 yılında tamamlanan Adana Garı; ana binası, lojmanları ve bakım-tamir atölyeleri ile kentin orta kesiminde yaklaşık 450 000 m² büyüklükte bir alanı kaplamaktadır. Önünde Uğur Mumcu Meydanı bulunmaktadır. Bu meydana üç büyük sivri kemerle açılan, geniş ve yüksek bir mekâna sahip olan orta bölümde bekleme salonu, gişeler, danışma ve eşya emanet bölümü gibi stantlar yolculara hizmet vermektedir. Soldaki bölümün üst katında hareket memurluğu, gar müdürlüğü ve VIP salonu vardır. Ayrıca binanın sağında ve solunda lojmanlar mevcuttur. İstasyonun, yolcu trenleri için üç peronu bulunmaktadır. Bu peronlardan, Adana-Mersin-Adana hattında günde en az 60 sefer yapılmaktadır. Bunlar resmi bilgiler…

Tren istasyonları; o yerleşim merkezinde yaşayanların, yolu oradan geçenlerin anılarını saklayan gizemli mekânlardır. Nice sevinçlere, nice üzüntülere şahit olan her gar; bizimle ağlayıp bizimle gülerek bin bir anıyla dolup taşmıştır. Tren istasyonu, bir şehrin kalbidir.

Çocukluk günlerime uzandığımda Adana Tren İstasyonu’nu hüzünle karışık farklı duygularla hatırlarım nedense bütün tren istasyonları yüreğimi burkar. O zamanlar babam Gar Postanesinde memurdu. Özellikle yaz aylarında babamın iş çıkışlarına doğru annem bizleri giydirir kuşatır zaman zaman Gar’a götürürdü. Oradaki tahta banklara oturarak babamın mesaisinin bitmesini beklerdik.

Hiç sıkılmazdım, etrafı seyretmek çok hoşuma giderdi. Her zaman gittiğim ama her seferinde farklı bir şeyler keşfettiğim oyun yeriydi adeta… Kara trenlerin gelip gitmesi ve göğü yırtan düdük sesi ruhumda yankılanırdı. Bazen asker yolcu ederlerdi. Davullarla, zurnalarla elleri kınalı delikanlılar güle oynaya vatani görevlerini yapmaya koşarlardı. Annelerinin gözleri hep yaşlı olurdu. “Ağlamıyorum ki!” derken gözlerinden yaşlar boncuk boncuk dökülürdü. Babalar ise çoğunlukla metin olurlardı. Ya da öyle görünmeye çalışırlardı. “Sayılı gün çabuk geçer. Bir de bakarsın oğlun dönmüş. Hem askere gitmeyeni adamdan saymazlar. Kız bile vermezler hatun!” diye yarı şaka yarı ciddi seslenirlerdi eşlerine. Bir nevi teselliydi belki de ama bence oğlunu askere yollayan hiçbir anneyi teselli edememiştir bu sözler…

Bazen elinde bir bavulla trenden inen genç bir hanım olurdu. Mantosunun yakalarını kaldırmış, ellerinde beyaz eldivenleriyle çok şık görünen güzeller güzeli bir hanım. Belgin Doruk gibi küçük bir hanımefendi adeta… Fötr şapkalı, gri pardösülü bir genç adam karşılardı onu. Elindeki valizi alırdı ve konuşmaya başlarlardı. Neler konuşurlardı kim bilir? Adana garının dili olsa da anlatsa… Acaba nişanlılar mı bunlar yoksa sevgililer mi? Kız, ilk kez mi geliyordur Adana’ya? Sever mi ki Adana’mızı? Acılı kebap yer mi, şalgam suyu içer mi bu güzel hanım? Sanmam. Çok sosyete bir tip gibi, bunlar acı yiyemezler. Gerçi ben de çocuğum, ben de acı yiyemiyorum. Zaten bizim evde acı kullanılmaz ki! Babam askerdeyken mide ameliyatı olmuş. Ona yasakmış da ondan alışamadık acılı yemeklere… Bunlar geçerdi çocuk usumdan…

Tahta bavullu birileri olurdu bazen. İçlerine umutlarını doldurarak tarlalarda çalışmak için gelenler… Sırtlarında yatakları, yorganlarıyla Çukurova’nın bereketli topraklarına ulaşmak üzere ilk adımlarını burada atanlar… Çukurova, ekmek kapısı… Çukurova’da ırgata her zaman ihtiyaç var. Genellikle doğu ve güneydoğu illerinden kopan Çukurova sıcağına yabancı, bıyıklı, genç adamlar… Trenden iner inmez uzaklara doğru bakarlardı, sanki pamuk tarlalarını göreceklermiş gibi gözlerini kısarak… Umutları gözlerinden ışık ışık yansırdı etrafa… Adana’nın sarı sıcağı, sivrisineği canlarından bezdirecekti onları ama bunu o zaman bilmiyorlardı belki; bilseler bile ne çare ekmek parası… Köylerinde toprakları yok, ağalar ne zaman ele geçirmişlerse toprakları bir dönüm yer bırakılmamış bu insanlara… Adana Garı umut garıdır bu yüzden; Çukurova toprakları da yıllardır ekmek kapısıdır tarım işçilerine…

Pek çok Türk filmi de bu garda çok çekilmiştir. Zeynep Değirmencioğlu’nun (Ayşecik) “Yavrum” diğer adıyla ”Karataşlı Emine” adlı filmi burada çekildiğinde mahalleden konu komşu gara akın etmişlerdi.Bu filmin başrol oyuncusu Ayşe karakteriyle Zeynep Değirmencioğlu idi. Semra Sar, Metin Serezli de Zeynep Değirmencioğlu’nun filmde öz annesi ve babası rolünde idiler. Münir Özkul, Suzan Avcı, Mürüvvet Sim, Önder Somer, Ömercik gibi çok değerli zengin bir kadroya sahip güzel bir filmdi.Filmin bir kısmı Adana’da çekilmişti. Bazı sahnelerde de Adana Garı mekân olarak kullanılmıştı.

“Bereketli Topraklar Üzerinde” Orhan Kemal’in en önemli romanlarından biridir. Aynı adla sinema filmi yapılmış. Senaryosunu Tuncel Kurtiz yazmış. Bu 1980 yapımı Türk filminde Çukurova’ya çalışmaya gelen üç tarım işçisinin yaşadıkları konu edilmiş. Başrollerde Tuncel Kurtiz, Erkan Yücel, Yaman Okay, Nur Sürer, Bülent Kayabaş gibi çok değerli oyuncuların oynadıkları bu film bir ara yasaklanmış. Erden Kıral’ın yönetmenliğinde çekilen ve ilk sahneleri Adana Tren İstasyonu’nda başlayan güzel bir film…

İbrahim Tatlıses’in “ Gurbet Treni” de bu garda çekilen önemli filmlerdendir. Tarık Akan’ın da sosyal içerikli bazı filmlerinde de burası mekân olarak seçilmiştir. Kısaca gurbetten gelenin Çukurova’ya ilk adımı attığı yerdir Adana Tren İstasyonu…

İstasyon Meydanı ses sanatçılarını da ağırlamıştır. Çok güzel konserler olmuştur burada… Hâlâ da konserlere mekân olmaya devam ediyor. Bu alanda Nilüfer ve Aşkın Nur Yengi konserlerini izlemiştim yıllar önce…

İnsanların toplandıkları, yürüyüş yaptıkları veya yürüyüşlerin ilk başlatıldığı yerdir burası… Devlet büyüklerinin halka seslendikleri, siyasilerin seçim konuşmalarını yaptıkları miting alanıdır. Milli bayramlardaki törenlere de ev sahipliği yapmaktadır yıllardır…

Tren garları yaşamın kendisidir. Şehrin soluk alıp verdiği özel yerlerden biridir. İstasyonun önü buluşma yeridir. Herkesin bildiği, ulaşımı kolay bir yer olduğu için burası seçilir. Hatta geziye gidilecekse otobüslere binme ve dönüşte de otobüslerden inme yeridir. Adana Tren İstasyonu; sadece Adanalıların değil, Çukurovalıların da en önemli ortak mekânlarındandır. Yeni bir hayatın eşiği gibi her dem tazedir.

Adana Tren İstasyonuna yolum düştüğünde öncelikle çocukluğumu anımsarım. Bugün artık aramızda olmayan annemi ve babamı düşünürüm. Buralarda sessiz sakin oynadığımı, tahta banklarda gelip geçenleri izlediğimi oysa şimdi hep bir yerlere yetişme telaşı içinde pek çok yaşayamadığım geçer usumdan… İşte o zaman Mersin’e gidecek olduğum tren gelir. Düşlerimden uzaklaştırır beni…

Tren düdüğünü çalınca karmakarışık duygular içinde olurum. İçinde hem neşe, hem hüzün, hem de umut barındırır. Duruma göre bu duygulardan biri öne çıkar. Bazen neşe, bazen, hüzün, en çok da ayrılık…

Mutluysam, neşeliysem şu türkü dilime takılır:

“Tren gelir hoş gelir,
Ley leylimilimi ley…
Odaları boş gelir,
Limilimi güzel gel bize…”

Hüzünlüysem şu şarkıyı mırıldanırım içimden:

“Dargın ayrılmayalım diye koştum sana dün,
Gözlerim vagonları dolaştı üzgün üzgün.
Getirmiştim sana bir demet beyaz karanfil,
Elimde kaldı yazık çiçeklerimle mendil…”

Adana Tren Garına gelenlere, yolu buradan geçenlere selam olsun. Umutları boşa çıkmasın. Tren istasyonları ayrılıklara değil, her zaman kavuşmalara sahne olsun. Tren gelsin, hoş gelsin! Odaları sevgi, güzellik, umut dolu olarak gelsin.

ADANA.20 Ekim 2013

NOT: Bu yazı 28 Şubat 2017 tarihinde Edebiyat ve Sanat Akademisi Sitesinde “Günün Yazısı” seçilmiştir.

Harika UFUK.”ÇAĞIN YENİ HASTALIĞI İNTERNET BAĞIMLILIĞI”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

DHA kaynaklı haberden bir bölümle yazıma başlamak istiyorum:

“Türkiye’de 24 yaş altındaki nüfusun günde 7 saati oyunlar ve sosyal paylaşım sitelerinde geçirmesiyle oluşan internet bağımlılığı, özellikle çocuklarda beynin gerçekle fanteziyi ayırt edememesine neden olan psikolojik bir rahatsızlığa dönüşüyor.

İnternet ve bilgisayar oyunlarında dünyada en çok kullanıcısı bulunan ülkeler arasında yer alan Türkiye’de hızla yaygınlaşan bilgisayar ve internet kullanımı, beraberinde yeni sosyal problemleri de getiriyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 77. 8 milyon nüfusun 35 milyonunun bilgisayar ve internet kullandığı Türkiye’de, bu sayının 15 milyona yakın kısmını ise 10- 24 yaş grubu oluşturuyor.”

Artık istesek de istemesek de, kabul etsek de etmesek de internet gerçeğini göz ardı edemeyiz. Pek çoğumuzun hayatında azımsanamayacak kadar yer kapladığı malumunuzdur sanırım. Özellikle genç nesil, bebekle, topla, oyuncak arabalarla oynamadan teknolojiyle tanışıyor. Annelerinin, babalarının cep telefonları çocukların elinde oyuncak oldu. Eskiden çocuklara bebek, araba, top alınırken şimdi tabletler başköşeye oturuverdi.

Bizler işimiz gereği interneti kullanmak zorundayız. Ancak iş için harcadığımız zamandan fazlasını da sosyal paylaşım sitelerinde geçiriyoruz. Hiç tanımadığımız, kimlikleri hakkında fikir sahibi olmadığımız kişilerin arkadaşlık tekliflerini kabul ediyoruz. Genelde övgü dolu yorumlarla kendimizi ve birbirimizi kandırıyoruz.

Bazı kişilerin profil fotoğrafları yok. Çiçek, böcek, manzara resimleriyle ve sahte isimlerle açılan profillere itibar etmemek gerekli… Kullandıkları isimler de çoğunlukla sahte… Bazılarının adları “Dağ çiçeği”, Kara Kader”, Aşkın Gözyaşları” gibi uydurulmuş sözcükler yumağı… Bu kişilere ne kadar güvenebiliriz ki! Kişiliğini, fotoğrafını, adını saklayan kişileri arkadaş listesine eklememek gerekli diye düşünüyorum. Sahte insanlarla sahte paylaşımlar yapmanın anlamı da yok zaten.

Gerçek hayattaki ailemiz, akrabalarımız, arkadaşlarımız, komşularımız, tanıdıklarımız varken sanaldan dost seçmenin de anlamı yok bence… Bazen az sayıda da olsa sanaldan tanıyıp gerçek hayatta da dostumuz olabilenler var. Arkadaş listelerimizi düzenlerken çok dikkatli olmalıyız. Sanaldaki arkadaşlıklara ayırdığımız zamanı ailemize ayırsak hayat daha bir güzelleşecek.

Hadi bakalım, bugünden itibaren internet karşısında geçen zamanımızı azaltalım. Sanaldan birbirimize çay, kahve yollamak yerine gerçek dostlarımızla yakınlarımızla gerçek kahveler içelim. Şöyle bol köpüklü, mis kokulu, dumanı üstünde tüten sıcacık Türk kahvesi ve yanında kuş lokumu… Hepinize internetten daha uzak, yaşama daha yakın keyifli vakitler dilerim. Sevgiyle kalınız.

ADANA.9 KASIM 2015.SAAT: 10.00

Harika UFUK.” ADANA’MIN YOLLARI TAŞTAN”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Sabahleyin her zamankinden erken kalktım. Kahvaltı yaparken kızımla sohbet etmeye başladık. Aklıma şu geldi: Başka bir yerden Adana’ya gelseydik nereleri gezerdik? Bir gün şehrimizi tanımak için yetmez ki! Adana’yı gezmek için en az üç gün ayırmak gerekir. Anavarza, Şar ve Misis Ören yerlerini de unutmamalıyız elbette… Ben bir günde şehirdeki yerlerin çoğunu gezeriz, dedim. Kızım da hepsini gezebiliriz, dedi. Farz edelim ki Adana’ya geldik, zamanımız kısıtlı, bir gün sabahtan akşama kadar ne kadarını gezebilirdik acaba? Denemeye karar verdik.
Kahvaltı sonrası öncelikle Seyhan’ı gezmek üzere kızımla hazırlandık. Atatürk sevdalısı olduğumuz için ilk durağımız pazartesi günü dışında her gün ziyaret edilebilen Atatürk Evi oldu. Türk öğrencilerle askerlerin ücretsiz olarak ziyaret edebildikleri bu mekân Tarihi Taş Köprü karşısındadır. Mustafa Kemal Atatürk, 15 Mart 1923 tarihinde eşi Latife Hanımla geldiğinde Ramazanoğulları’ndan Suphi Paşa’ya ait bu konakta misafir edilmiş. 1981 yılında Atatürk’ün 100. Doğum Günü dolayısıyla bu konak Atatürk Evi olarak restore edilerek Müze Müdürlüğüne bağlanmış.
İki katlı bu binanın alt katı çalışma odası ve kütüphaneden oluşuyor. Kütüphanedeki 2000 civarındaki kitabın tamamı bağış yoluyla sağlanmış. Üst katta ise Sofa, Yatak Odası, Çalışma Odası, Basın Odası, Mücahitler Odası, Oturma Odası, Hatay Odası, Silah Odası, Yaver Odası, Kuva-yı Milliye Odası yer almış. Sofada Emekli subay Nevzat Duruak tarafından yapılmış olan Atatürk’ün mumdan heykeli yer almaktadır.
Yatak odasında ise Pirinç karyola, sim işlemeli yatak, masa örtüsü, ayrıca Maraş işi iki koltuk ve elbise dolabı vardır. Mücahitler odasında Gani Girici’nin ve bazı mücahitlerin portreleri, Gani Girici’ ye ait madalya ve Atatürk’ün ölüm anına, 09.05’e ayarlanarak durdurulmuş bir saat bulunmaktadır.
Hatay Odasında Atatürk Adana’ya geldiğinde, Ayşe Fitnat hanımın başkanlığında bir grup Fransız işgalindeki Hatay’dan gelerek Atatürk’ ün huzuruna çıkmış ve ona siyah gül hediye etmiştir. Buna karşılık, Atatürk de “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz.” demiştir. Bu olayı anlatmak için mankenler konmuştur. Ayrıca ceviz oymalı sehpa, Türk bayrağı ve Hatay’dan gelen heyetin çeşitli boylarda fotoğrafları bulunmaktadır.
Ceviz sandalye, nargile, madeni mangal, kilim ve halılar oturma odasındadır. Vitrin içerisinde Yeni Adana Gazetesi’nin ciltlenmiş Pozantı nüshaları ve çalışanlarının çerçeveli resimleri basın odasında bulunmaktadır.
Maraş işi koltuk, masa, sandalye, telefon, dolap ve Atatürk’ ün portresi Atatürk’ün üst kattaki çalışma odasındadır. Cins ve ebatları değişik tüfekler, tabancalar, paşa apoleti, Atatürk’ ün doğduğu evin maketi, Anıtkabir’e Osmaniye’den giden taşın numunesi ve vitrin içerisinde çeşitli yıllara ait madeni paralar silah odasında yer almaktadır. Atatürk’ün yaverinin kaldığı Yaver Odasında pirinç karyola, sim ve gümüş işlemeli yatak örtüsü, ceviz kaplamalı elbise dolabı, madeni ibrik ve leğen bulunmaktadır. Atatürk, İsmet İnönü ve Kuva-yi Milliye döneminde emeği geçen ve Kuva-yi Milliye hareketini başlatanların büstleri Kuva-yi Milliye Odasındadır.
Atatürk Evi’nden ayrılırken Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Bende bu vaka inin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana’da vuku bulmuştur.” Sözlerini anımsıyorum ve Kurtuluş Mücadelesine dair ilk düşüncesinin Adana’da oluştuğundan dolayı büyük gurur duyuyorum. Adanalı olmak bana bir kez daha büyük mutluluk veriyor, gülümsüyorum.
Atatürk Evi’nin bulunduğu bu semt Tepebağ’dır. Adana’nın kent merkezinde, kurulduğu iki adet höyüğün üzerinde, bir tarih anıtı gibi yükselen en eski yerleşim alanıdır. Tarihi sur içindeki adana şehrinin en eski kent kalıntıları, toprak altındaki değerleriyle bronz çağına kadar giden binlerce yıllık kültürü burada saklıdır. Yaklaşık olarak 8000 yıllık geçmiş olan Tepebağ’da 1495 yılında Ramazanoğlu Halil Bey’in yaptırdığı konaktan itibaren başlayan yeni şehirleşme döneminde Tepebağ Mahallesi de oluşmuştur. 1748 yılında yaptırılan Yeşil Mescit ile başlayan yeni yapılaşma döneminde gelişmiştir. O nedenle bugün ayakta kalabilmiş Tepebağ evlerinin çoğu 18.yüz yıldandır. Tepebağ evlerinin şemsiye gibi açılmış geniş saçakları, yüksek tavanları, cumbaları, daracık sokaklara açılan kanatlı kapıları ve hayranlık uyandıran oya gibi işlenmiş tavanları ile bizleri on sekizinci, on dokuzuncu yüzyılın büyülü mistik ortamına taşır. Sadece Tepebağ’da değil; Kayalıbağ, Türkocağı, Sarıyakup, Karasoku, Alidede ve Ulucami mahallelerinde çok az sayıdaki eski evler kurtarılmayı beklemektedir. “Eski Adana Evleri” aynı adlı TepebağHöyüğü’nün üzerinde ve eteklerindedir. Tarihi sur içindeki Adana şehrinin yüzlerce yıllık kültürü burada saklıdır.
Nehir kıyısındaki ve Tepebağ’daki aslına uygun olarak restore edilmiş eski Adana evlerini seyretmek de oldukça keyifli… Buralarda kim bilir kimler yaşadılar? Sevinçleri, kederleri bu konakların taşlarına, duvarlarına sindi belki de… Genç oldular, evlendiler, çocukları oldu, yaşlanıp öldüler yıllar evvel… Ah ölüm, bunu düşününce içimi bir burukluk kaplıyor. Bir düşünürün “Ey hayat, seni el üstünde tutuşum ölüm sayesindedir.” sözleri dökülüyor dudaklarımdan ve kırık gülüşüm Adana’nın taştan yollarına düşüyor.
Bu arada Bosnalı Salih’in Konağı’nı da Bosnalı Otel olarak çok güzel düzenlemişler. Kentin tarihi dokusuyla uyum içinde nehir manzaralı çok şirin bir yer olmuş. Söylem Dergisi olarak getirdiğimiz sanatçıları misafir ettiğimiz şık bir butik otel…
Nehir manzaralı üç katlı ahşap bir ev de restore edilerek Türk Sinema Müzesi haline getirilmiş. Girişte Adanalı sanatçıların fotoğraflarının altında pirinç levhalar üzerine isimleri ve doğum tarihleri yazılmış. Ölen sanatçılarımızın ölüm tarihleri yazılmamış çünkü sanatçıların ölümsüzlüğü vurgulanmak istenmiş. İkinci katta film afişleri ile üç cansız erkek manken var. Yılmaz Güney’in elbiseleri giydirilmiş mankenin önünde duruyorum. Duvarda Yılmaz Güney’in eşine yazdığı mektuplar var. İster istemez gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyor. Çok duygulu mektuplar bunlar… Yılmaz Duru’nun giysileriyle bir manken karşımda dururken onun Susuz Yaz, İnce Cumali, Meyro gibi güzel filmleri gözümün önünden geçiyor. İrfan Atasoy’un giysileri de yine cansız bir mankenin üzerinde… Vurdulu kırdılı filmlerinden tanıyorum onu ama kızım tanımıyor. Nostalji filmleri gösterilirken ona pek rastlamıyoruz televizyondaki kanallarda…
Kuzeye ilerliyoruz. Banklarda oturup fıskiyelerden şırıl şırıl akan suları seyretmek hoşumuza gidiyor. Bu kez kuzey batıya doğru yürüyoruz. Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en büyük camisi olan Sabancı Merkez Cami’ye varıyoruz. Kızım Sena cep telefonundan internete girerek şu bilgileri benimle paylaşıyor:
“Sabancı Merkez Cami aynı anda 20.000 kişiye hizmet vermektedir, açık alanın düzenlenmesiyle 28.000 kişilik camidir. Son cemaat mahalliyle birlikte 6600 metrekareye yayılmıştır. Dokuz fil ayağı üzerine oturmuş. Klasik Osmanlı mimarisi tarzında yapılmış. Genel görünüm olarak Sultan Ahmet Cami’ ne, plan ve iç mekân olarak Selimiye Cami’ne benzemektedir. Dört yarım-kubbe, beş kubbe, altı minaresi vardır; bunlar dört halife ve dört mezhebe, İslam’ın beş şartına, imanın altı şartına karşılık gelmektedir. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kur’an’da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Muhammed’in peygamber olduğu yaşa ve 40 rekât namaza, 99 metrelik altı minare Allah’ın 99 güzel ismine karşılık gelir.” Değerli fotoğraf sanatçısı ve Doktor Haluk Uygur’un sözüyle bir kez daha “ilklerin ve enlerin şehri” Adana’da yaşamanın tadına varıyorum.
İçi muhteşem çinilerle ve vitraylarla bezeli bu cami bize bir anda uhrevi bir âlemin kapısını açıverdi. Dualar okuyarak iç huzuruna erdik ve hayran kaldığımız camiden çıkarken adeta bir kuş gibi hafiflediğimizi hissettik.
Güneye yöneliyoruz. Adana’mızın sembolü sayılan meşhur Taş Köprü’den Seyhan nehrini seyrediyoruz. Roma dönemi eserlerinden olan bu köprünün yirmi bir gözünden yedisi toprak altında kalmış. Şu anda on dört gözlü olan köprümüz 310 metre uzunluğundadır. Roma İmparatoru Hadrian tarafından yaptırılan köprü Jüstinianus tarafından ciddi anlamda onarılmıştır. Osmanlı döneminde de birkaç kez onarılan köprü, şu anda kullanılmakta olan dünyanın en eski köprüsüdür. İlkler ve enler kenti Adana’da yaşamaktan çok mutlu oluyorum ve Romalıların yaptığı ve kullandığı köprüyü asırlar sonrası kullanmak haz veriyor bana… Bu köprü Seyhan ilçemizle Yüreğir ilçemizi bağlamakta… Biz Yüreğir’deki güzellikleri ve Karşıyaka’daki muhteşem otelleri Hilton’u uzaktan seyrederek tarihi yerlerdeki gezimizin tadını çıkarıyoruz.
Taş Köprü’nün yanındaki Tarihi Kız Lisesi’ni gezmemek olmaz. Yıllarca Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı dersleri anlattığım sınıflar deprem sonrasında tamamen restore edilerek Adana Kültür Merkezi haline getirilmiş. Şair ve yazar olarak burada yapılan kültürel etkinlikler beni çok mutlu ediyor. Bir zamanlar annemin, halamın ve annemin amcasının kızı Behiye Teyze’min burada öğrenci olduklarını düşünmek bile beni heyecanlandırıyor. Çiçekler içindeki muazzam bahçede Karacaoğlan’ın heykeli var. Yer yer banklar konulmuş ve kamelyalarla süslü bahçede oturarak Seyhan nehrini seyretmek huzur veriyor bize…
Ulu Cami’ye doğru yürüyoruz. 16. Yüz yıldan kalma bu caminin diğer adı Ramazanoğlu camidir ama Ulu Cami adıyla bilinir. Ramazanoğlu Beyliği zamanında Halil Bey tarafından 1509’da yapımına başlanan cami Ramazanoğlu Halil Bey’in ölümünden sonra oğlu Mehmet Piri Paşa tarafından 1541’de tamamlanmıştır. Selçuklu ve Memluk mimarilerinin izlerini taşıyan caminin duvarları siyah-beyaz mermer taşlarla bezelidir. Batı ve doğuda birer kapısı bulunur. Batı kapısı üzerinde iki yılan kabartması olan bir kubbe ve bir kitabe vardır. Doğu kapısı üzerinde ve minberinin üstünde de birer kitabesi bulunur. 16. asırdan kalma çinileri meşhurdur. Medrese, Türbe, İmaret, Dar’ül hadis, Dar’ül şifa, SIbyan Mektebi gibi yapıları da içeren Ramazanoğlu Külliyesi’nin bir parçasıdır. Külliyenin günümüze kadar gelebilmiş diğer kısımları; Medrese, Türbe ve Ramazanoğulları Saray Selamlığı (Tuz Hanı)’dır. Ulu Cami’nin batı kapısındaki yılan kabartmalarına bakarken oradaki kitabelerde neler yazdığını merak ediyoruz.
Ara sokaktan şehrin güneyine doğru yürüyoruz. Bu sokakta tahta işçiliği ile uğraşan zanaatkârlar var. Hatta onlara zanaatçı değil, sanatçı bile denebilir. Öyle ustalıkla ve kendilerinden bir şeyler katarak eserler meydana getiriyorlar ki hayran olmamak elde değil… Çocukluğumda annemin elini tutarak geçtiğim yılların eskitemediği bu sokaktan yıllar sonra kızımla yan yana yürüyerek geçiyorum. Ne tuhaf bir his bu… Birkaç tahta kaşıkla oklava bir de kupaları asmak üzere ahşap bir kaide üzerinde altı kollu bir askılık satın alıyoruz.
Elli metre ileride bütün ihtişamıyla Büyük Saat Kulesi karşımıza dikiliyor. Yapımına o devrin Adana Valisi Ziya Paşa tarafından başlanan 32 metre uzunluğundaki saat kulesi Abidin Paşa zamanında 1882’de bitirilmiştir. Osmanlı döneminde yapılan saat kuleleri içinde en uzunu olan bu kule modernleşmenin simgesi olmuş zamanında… Büyük Saat’in bulunduğu semtte o kadar çok tarihi doku var ki etkilenmemek mümkün değil.
Büyük Saat Kulesi’nin hemen karşısında bulunan Çarşı Hamamı, her ne kadar kolay bir ulaşım yoluna sahip olsa da önünde dükkânların bulunmasından dolayı pek fazla görülemiyor. Bu konu üzerinde kızımla konuşmakta iken Çarşı Hamamı’nın önünde eski dostlarla karşılaşıyoruz. Ayaküzeri hal hatır soruyoruz. Hamamın tarihçesi hakkında bildiklerimi kızımla paylaşıyorum:
“1529’da Ramazanoğlu Piri Paşa tarafından inşa edilen ve Adana’daki en büyük hamamı beş kubbesi bulunan Çarşı Hamamı’nın iç bölümleri mermerle kaplanmıştır. Hamamın inşa edildiği yıllarda değirmen çarkları ve kanallar aracılığıyla hamama su taşınırmış.”
Kulenin sol tarafındaki Çarşı Hamamı ‘nı geçince görülen Kemeraltı Çarşısı sanki bizi davet ediyor. Elbette buraya kadar gelip de uğramamak olmaz. Yazmalar, nakışlı havlular alarak kızımın çeyizine katkıda bulunuyorum. Kazancılar Çarşısına giriyoruz. Biraz alış veriş yapıyoruz. Bakır cezvelerden ve dekoratif olarak kullanmak üzere el dokuması heybelerden, kilimlerden satın alıyoruz. Yıllardır babadan oğula devreden bakırcılık mesleğini sürdüren Pervin Teyze’nin oğullarının dükkânına uğruyoruz. Oradan da bakır işlemeli bir tepsi ve şekerlik alıyoruz. Aldığımız bütün eşyaları oraya bırakıyoruz. Onlar bizim komşumuz zaten. Akşamleyin evlerine özel araçlarıyla dönerlerken Pervin Teyze’ye uğrayarak eşyalarımızı bırakırlar. Adana’da dostluk ve komşu hatırı çok önemlidir. Böylece elimizde poşetlerle gezme zahmetinden kurtulduğumuz için onlara çok teşekkür ediyoruz.
Madem Adana’mızı geziyoruz Hasan Ağa Cami’ni ziyaret etmeden olmaz. Hem geziyoruz hem de burası hakkındaki bilgileri cep telefonumuzdan girerek internetten öğreniyoruz:
“Klasik Osmanlı dönemi mimarisinin Adana’daki tek örneği olan camiyi 1558 yılında Ramazanoğlu Halil Bey’in kölesi Abdullahoğlu Hasan Kethüda ile azatlı kölesi Atike yaptırmıştır. Planını Mimar Sinan’ın yaptığı söylenir. İki bölümden meydana gelen son cemaat yeri, klasik Türk mimarisinde görülen sütun başlıklarının taşıdığı sivri kemerlerle üç bölüme ayrılmakta ve bölümler üzerini küçük kubbeler örtmektedir. Camii esas mekânına son cemaat yerinden girilmekte olup kare plandaki mekânı köşe trompları ile intikali sağlanan yüksek kasnaklı bir kubbe örtmektedir. Giriş kapısının kuzey duvarı bitişiğinde Lale Devri üslubunu andıran oymalı süslemeler vardır. Müezzin mahfili ve mihrabı ağaçtandır. Siyah ve beyaz mermerlerle süslüdür. Minberi de aynı cins mermerlerle yapılmıştır. Tek şerefeli minaresi 1730 yılında yapılmıştır. Kesme taştan sade ve klasik üsluptadır. Caminin güney duvarında 1671 yılında Adana’ya gelen Evliya Çelebi’nin imzasını taşıyan bir yazıt bulunmaktadır. Ulu Camii’nin yapımını yöneten Hasan Kethüda buradan artırdığı malzemeyle daha güzel olan bu camiyi yaptırmıştır. Söylentiye göre buna çok kızan Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa da onun başını kestirmiştir.” Camiyi gezip trajik öyküsünü de öğrendik.
Bu arada eskiden oturduğumuz semtte Mestanzade Camii’inin güzelliğinden bahsediyorum kızıma… 1682 yılında Mestanzade Hacı Mehmet Ağa tarafından yaptırılmış. Rahmetli annem bununla ilgili bir efsane anlatırdı biz çocukken masal gibi dinlerdik. Adamın bir kedisi varmış. Adı Mestan’mış. Onun sayesinde zengin olmuş. Efsaneden aklımda bu kadarı kalmış maalesef…
Karasoku’nun nostaljik havasını teneffüs ederken acıktığımızı fark ediyoruz. Burada oldukça eski birçok kebapçı var. Kazancılar, Tarihi İstanbul Kebapçısı, Eski Onbaşılar Kebapçısı, Asmaaltı… Buranın kebabı meşhurdur, kebabın yanında da şalgam suyu içilir elbette… Üstüne de kaymaklı kadayıf muhteşem olur.
Yemekten sonra Yağ Cami’ye doğru ilerliyoruz. Burası eskiden Ermeni kilisesiymiş. 1501 yılımda Ramazanoğlu Halil Bey burayı camiye çevirmiş. Selçuklu Ulu Camileri karakterinde, yani çok sütunlu cami tipindedir. Yapıya sonradan eklenen bir anıt gibi büyük ve görkemli bir avlu kapısı vardır. Daha önce “Eski Camii” denilen yapı, anıtsal avlu kapısının önünde yağ pazarı kurulması nedeniyle, “Yağ Camii” adını almış. Altı asırlık yolculuğumuzu küçük saate yönelerek sürdürüyoruz.
Küçük Saat’e varmadan 5 Ocak Meydanı ve yüksekçe bir yerde Atatürk heykeli vardır. Heykelin etrafında havuz bulunur. Havuz kenarında ise kurtuluş savasını anlatan çeşitli kabartmalar bulunmaktadır. Heykelin yer aldığı göbek çiçeklerle bezelidir.
Solda Adana’nın en eski hamamlarından Mestan Hamamının önünden geçiyoruz. Bu hamam 1682 yılında Ramazanoğulları ‘ndan Hacı Mahmut Ağa tarafından yapılmıştır. Kare planlıdır. Soyunmalık üzerini trampintikalli bir kubbe örtmektedir. Kubbe ortasında soyunmalığı aydınlatan feneri bulunmaktadır. Soğukluk olan üç bölümün üzerini pandantifi kubbe örtmektedir.
Az ileride sağda Adana’nın en eski ve görkemli camilerinden Kemeraltı Camii görünüyor. Kemeraltı Camii Ramazanoğlu Piri Paşa’nın emirliğine rastlayan dönemde, Hacı Mustafa Bey tarafından 1548 yılında yaptırılmıştır. Kare biçimindedir.Mimari özellikleri, genel olarak klasik Osmanlı mimarisini yansıtır niteliktedir. Hala kullanılmaktadır.
Adana’nın en kalabalık yeri, en merkezi ve en eski çarşılarından Küçük Saat’e doğru ilerliyoruz. Bu arada sağdaki kuyumcuların ışıltılı vitrinlerine bakmadan geçemiyorum. Küçük Saat, bu gün kentin can¬lı ticaret noktalarından biridir. Dükkânlar, alışveriş merkezleri büyük bir insan kalabalığıyla günün her saatinde, hareketli manzaralar sergiler. Bulunduğu mekânda sembol olan Küçük Saat za-manın getirdiği değişimlere rağmen ilk konulduğu haliyle varlığını sürdürmeye ve bu haliyle geçmişe uzanan bir basamak olmaya devam etmektedir. Küçük Saat semti, Kemeraltı Camii’nin yanındaki kale kapısın¬dan dolayı eskiden Ters Kapı ya da Tarsus Kapı adıyla bilinmekteymiş. Bu semtte zamanın sessiz takipçisi olan Büyük Sa¬at Kulesi’ne ithaf olarak Küçük Saat denilen ikinci bir sembolik saat bulunmaktadır. İş Bankası tarafından cumhuriyetin ilk yıllarında bu meydana ko¬nulan saat, bulunduğu semte adını vermesi yönüyle önem taşımaktadır. Mekanizması sembolik bir kumbara içerisine yer¬leştirilmiş olan saat, sanatsal açıdan çok değerli ol¬mamasına karşılık işlek caddelerin kavşak noktasın¬da yer alması yönüyle dikkat çekici bir konumdadır.
Küçük Saati elli metre geçince sağda bütün güzelliğiyle bembeyaz taşlarla yapılmış gelin gibi güzel ve zarif bir cami çıkar karşınıza… Adı yeni ama kendisi eskidir. Adana’da Memlûk mimarisi etkisinde tarihi Adana Yeni Camii dikdörtgen biçiminde, on kubbeli bir yapıdır. Minaresinin giriş kapısının üstünde bir güneş saati bulunmaktadır. Kitabelerinden birine göre camii, 1724 yılında Abdürrezzak Antaki adlı Antakyalı bir zengin tarafından; bir başka kitabeye göre minaresi 1729 yılında Abdullah Bin Ali Beşe tarafından yaptırılmıştır.
Yeni Cami’nin 10 metre ilerisindeki duraktan Özen dolmuşlarına biniyoruz ve Çifte Minare’de iniyoruz. Bu semte de adını Çifte Minare Camii vermiş. Asıl adı M. Sabuncu Camiidir. Eskiden Adana da bulunan tek çifte minareli cami olduğundan caminin adı herkes tarafından Çifte Minare olarak bilinir. Adana’nın pek çok yerinden görülebilen Çifte Minare Camisi son zamanlarda yapılan yüksek binaların gölgesinde kalmış ve artık uzak yerlerden görülemez olmuştur. Çifte Minareli Camii tarihi bir özelliği olmasa da şehrimizde bir dönem iki minare arasına mahya asılması açısından önemli bir yapıdır. Mimarisi ile göz dolduran cami Adana’nın en merkezi yerlerinden Çınarlı Mahallesindeki Adana Verem Savaş Dispanserine yüz metre mesafede bulunmaktadır. Caminin hemen karşındaki Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi 2011 yılından beri hizmet veren devlet üniversitesidir.
Bu semtte oturan bir yakınımızın evinde çayımızı yudumlarken daha gezemediğimiz çok yer olduğunu konuşuyoruz. Onlarla birlikte Seniha arkadaşımızın otomobiliyle şehir turu atıyoruz. Mimar Sinan Kültür Merkezinin önünden geçiyoruz. Ne konserler olmuştu burada diye geçmişi tazeleliyoruz. Ayna konserindeki yağan yağmuru ve o yağmura rağmen sırılsıklam olarak konseri coşkuyla izlediğimizi, Ayna Grubunun “Gittiğin yağmurla gel” şarkısına avaz avaz eşlik ettiğimizi gülerek anımsıyoruz. Çelik konserine ise çok hasta olduğum halde koşa koşa gittiğim hala usumda…
Gezintimiz devam ediyor tabii… Cemal Gürsel Caddesi’ni turluyoruz. Bebekli Kilise’yi uzaktan görüyoruz. İnönü Parkı’nın bulunduğu Dörtyol Ağzı’ndan yukarı doğru uzanıyoruz. Atatürk Caddesi’ne yöneliyoruz. Burada bulunan Atatürk Parkı en önemli mekânlardan biridir. Önemli günlerde bu parkta törenler yapılır ve çiçekler, çelenkler burada heykelin bulunduğu havuzun önüne ve iki yanına konur. Adana halkının en önemli toplanma yerlerinden biridir. Atatürk heykelinin iki yanında da askerlerimizi ve kurtuluş savaşındaki kahraman Türk kadınlarını simgeleyen heykeller bulunur. Atatürk Caddesinde de bir tur atıyoruz. Parktaki heykelin, çiçeklerin, güvercinlerin güzelliğini seyretmek hepimize mutluluk veriyor.
Gazipaşa’da Kazım’ın Büfesinde taze sıkılmış portakal sularımızı yudumluyoruz ve Eski Baraj’a gidip manzaranın güzelliğini seyre dalıyoruz. Dilberler Sekisine doğru ilerliyoruz. Yapay şelaleyi ve havuzda yüzen ördekleri sevgiyle izliyoruz. Akşamüstü bibi bici yiyelim diyerek Adnan Menderes Bulvarı’na gidiyoruz. Bir yandan gölü ve ışıklandırılmış Sevgi Adası’nı seyrederken bir yandan da bici keyfini sürdürüyoruz. Bici bici yöremizde yazın yenen serinletici hafif bir tatlıdır. Eskiden meyvelerle süslenmezdi, bir süredir meyvelerle süslenerek servis ediliyor.
Dönüşte bizi eve bırakıp evine dönen arkadaşıma “Adana’yı bir günde gezmek imkânsız!” diye dert yanıyorum. Apartman girişinde kapıcımız bize bırakılan emanetleri veriyor. Teşekkür ederek sabahki alış verişimizde Kazancılar Çarşısındaki komşu oğluna emanet bıraktığımız poşetlerimizi alıyoruz. Eve döndüğümüzde böyle güzel bir şehirde yaşamanın mutluluğu üzerine devam ediyor sohbetimiz.
Bu arada çok sevdiğim şairlerden Yahya Kemal Beyatlı’nın “Aziz İstanbul” şiiri geliyor aklıma ve bu şiirin Adana için yazıldığını hayal ediyorum:
“Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”
Yahya Kemal Beyatlı
Ah Adana sen ne güzelsin!

HARİKA UFUK
ADANA
7 MAYIS 2014;
SAAT:21.23

ADANA’MDAN SELÂM SANA TÜRKİYE’M

Toros güzelleri amber kokuyor,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!
Gönül tezgâhında sevgi dokuyor,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Bakü petrolünü akıtır Ceyhan,
Ceyhan’a kardeştir eşsizdir Seyhan,
İki kardeş konuk, Çukurova’m han,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Meşhurdur Kozan’ın mandalinası,
Bucak’ta yetişir meyvenin hası,
Kozan yiğitleri, yiğidin ası,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Karaisalı’mız merttir, kahraman,
Düşmanı püskürttü, dedirtti aman,
Tertemiz havası, suyu her zaman,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Güzel ilçelerden biri Karataş,
Taze, leziz balık pişsin olsun aş,
Denizi şahane, bulamazsın taş,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Yumurtalık dengin var mı dünyada?
Kalesi denizde küçücük ada,
Mavi sular, yeşil orman orada,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Seyhan ilçemizde hoş olur seyran,
Çukurova’mıza kim olmaz hayran?
Misis’te içilir en güzel ayran,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Tarih kokar Feke hem Saimbeyli,
Serindir Aladağ ve Tufanbeyli,
Misafirperverler hanımlı beyli,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Gülek BoğazıylaŞekerpınarı,
Pozantı’dan başlar Tekir’in karı,
Çiçekli ovada bal yapar arı,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Yüreğir ilçesi cennetten bahçe,
Merkez Cami huzur verir gezdikçe,
Ayetler Arapça, dualar Türkçe,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

İmamoğlu,Merkez şehrin incisi,
Adana ülkemin hep birincisi,
Harika gönlümün tek bir incisi,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

HARİKA UFUK

Bugün gezemediğimiz yerlerin bir kısmı şiirlerimde var. İsterseniz biraz da Adana şiirlerimle yolculuğa çıkalım:

ADANA METHİYESİ

Hâlâ kullanırız eski Taşköprü,
Üç bin beş yüz yıllık tarihiyle var,
Taşlarla işlenmiş sağlam bir örü!
Hadrianus’ tan da bize yadigâr!

Ölüme çareyi buldurmuş Rahman,
Misis köprümüzden geçerken Lokman,
Elinden uçurmuş listeyi o an,
Birkaç öğüt kalmış esince rüzgâr!

Kaleler kentidir güzel Adana,
Sayısı öyle çok kırktan da fazla,
Yumurtalık, Kozan ve Anavarza,
Kenti hala korur, efsane duvar!

Eski uygarlıklar işte Han yeri,
Sirkeli köyünde yolun imleri,
Elinde okuyla resmetmiş eri,
Adana’m antiktir, hep tarih kokar!

Hasan Ağa Cami ve Ulu Cami,
Ramazanoğlu’ ndan hatıra şimdi,
Yağ Cami önceden kilise idi,
Artık dualarla gönüller yıkar!

En büyük camimiz Merkez Camidir,
Eller Hakk’a açık, kalp samimidir,
Sabancı’nın âhir birikimidir,
Cennete yol olur, camide bahar!

Yeşil Mescit, Akça Mescit pek rahat,
Çarşı, Büyük Saat ve Küçük Saat,
Dilberler Sekisi, eşsizdir göz at,
Eski-Yeni Baraj kederi kovar!

Toros dağlarımız ve yaylaları,
Tekir’le Bürücek, Şeker pınarı,
Dağlarda bal yapar çalışkan arı,
Çerçi Yusuf’ta da derde derman var!

İki büyük nehir: Seyhan ve Ceyhan,
Suyumuz lezzetli; işte Çatalan,
Her mahallemizde yemyeşil alan,
Çocuklar parklarda gönlünce oynar!

Harika çok sever Çukurova’yı,
Adana’nın başka güneşi, ayı,
Kapuzbaşı, Eynel, Obruk alayı,
Adana’m ülkeme güzellik yayar!

Gənc türk şairləri Bakıya toplaşacaq

Dekabrın 4-də Azərbaycan Dövlət Pedaqoji Universitetində Azərbaycan Respublikasının Prezidenti yanında Gənclər Fondunun dəstəyi, universitetin və Dünya Gənc Türk Yazarlar Birliyinin (DGTYB) birgə təşkilatçılığı ilə “Türk dünyası şeir axşamı” adlı tədbir keçiriləcək.

DGTYB-nin məsləhət şurasının sədri, şair Əkbər Qoşalı AZƏRTAC-a bildirib ki, “Bakıdan türk dünyasına” adlanan layihə çərçivəsində silsilə tədbirlər təşkil olunacaq. Belə ki, dekabrın 2-də Azərbaycanda Atatürk Mərkəzində layihənin ilk tədbiri keçiriləcək.

Tatarıstan Yazıçılar Birliyinin sədri, Əməkdar Mədəniyyət İşçisi Danil Salih, Qazaxıstanın Əməkdar Mədəniyyət İşçisi Almas Ahmetbekoğlu (Sakbayev) tədbirlərə fəxri qonaq kimi dəvət olunublar.

Tədbirlərdə Türkiyə, İran, Özbəkistan, Qazaxıstan və digər ölkələrin gənc yazarlarının iştirakı gözlənilir.

Mənbə: http://www.azertag.az

Dadaloğlu.Muhteşem şiirler

Resim_1291313499

Yine Tuttu Gavur Dağı Boranı

Yine tuttu Gavur Dağı boranı
Hançer vurup acarladın yaramı
Sana derim Mıstık Paşa öreni
İçindeki bunca beyler nic’oldu

Çınar sana arka verip oturan
Pöhrenk ile sularını getiren
Yoksulların işlerini bitiren
Samur kürklü koca beyler nic’oldu

Tavlasında arap atlar beslenir
Konağında baz şahinler seslenir
Duldasında nice yiğit yaslanır
Boz-kır atlı yüce beyler nic’oldu

Gidip Kar-Beyaz’dan sular getiren
Dört yanında meyvaların bitiren
Çınar sana arka verip oturan
Havranalı büyük beyler nic’oldu

Feneri de deli gönül feneri
Atları da dolanıyor kenarı
Sana derim Küçük Ali öreni
Sana inip konan beyler nic’oldu

Sabahaca kandilleri yanardı
Soytarılar fırıl fırıl dönerdi
Ha deyince beş yüz atlı binerdi
Sana inip konan beyler nic’oldu

Mıstık Paşa gitmiş odası yaslı
Hatunları vardı hep turna sesli
Toptop zülüflü de İstanbul fesli
Usul boylu hatunların nic’oldu

Saçı altın bağlı fesler sırmalı
Lahuri şal giymiş gümüş düğmeli
Gözleri kudretten siyah sürmeli
Mor belikli güzellerin nic’oldu

Derviş Paşa yaktı yıktı illeri
Soldu bütün yurdumuzun gülleri
Karalar giydik de attık alları
Altınızın geçmek akça tunc’oldu

Ağlayı ağlayı Dadal’ım söyler
Vefasız dünyayı şu insan n’eyler
Bir yiğidi bir kötüye kul eyler
Şimd’en geri yaşaması güç oldu

Alırım Kız Seni Komam İllere

Oturmuş ak gelin taşın üstüne
Taramış zülfünü kaşın üstüne
Bir selam geldi başım üstüne
Alırım kız seni komam illere

Bir taş attım karlı dağlar ardına
Yuvarlandı düştü yarin yurduna
Ben yeni de düştüm sevda derdine
Alırım ahdımı komam illere

Atımın kuyruğu cura saz gibi
Divana vurmuş da ergen kız gibi
Alarmış yanağı bahar yaz gibi
Getirin kır atım göçem illere

Dadaloğlu der de oldum kastana
Gelip geçer selam verir dost bana
Göçeyim mi bilmem Namrun üstüne
Çekilem mi kahpe Bulgar illere

Karacaoğlan.Muhteşem şiirler

karacaoglan3

Bir ayrılık bir yoksulluk

Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret ettin beni kavim kardaşa
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Karacoğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Elif

İncecikten bir kar yağar,
Tozar Elif, Elif deyi…
Deli gönül abdal olmuş,
Gezer Elif, Elif deyi…

Elif’in uğru nakışlı,
Yavrı balaban bakışlı,
Yayla çiçeği kokuşlu,
Kokar Elif, Elif deyi…

Elif kaşlarını çatar,
Gamzesi sineme batar.
Ak elleri kalem tutar,
Yazar Elif, Elif deyi…

Evlerinin önü çardak,
Elif’in elinde bardak,
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif, Elif deyi…

Karac’oğlan eğmelerin,
Gönül sevmez değmelerin,
İliklemiş düğmelerin,
Çözer Elif, Elif deyi…

Hezret Mevlana Celaleddin Rumi.Muhteşem şiirler

Aşk Nedir?

*Şarabım aşk ateşidir,hele onun eliyle sunulursa öyle bir ateşe odun kesilmezsen yaşamak haram olur sana.
*Söz dalga dalga coşmada amma onu dudakla,dille değil,gönülle canla anlatman daha iyi.
*Aşk nedir,bilmiyorsan gecelere sor,şu sapsarı yüzlere,şu kupkuru dudaklara sor.
*Su nasıl yıldızı,ayı aksettirir,gösterirse bedenler de canı,aklı bildirir,gösterir.
*Can,aşktan binlerce edep öğrenmede,öylesine edepler ki mekteplerde okunup öğrenilmesine imkan yok.
*Gökyüzünde,yıldızlar arasında parlak ay nasıl görünürse aşık da yüzlerce kişi arasında öyle görünür,o göründümü herkesin parlaklığı söner.
*Akıl bütün gidilecek yolları bilse bile,gene aşk yolunu bilemez,şaşırır kalır.

Ya olduğun gibi görün,ya göründüğün gibi ol

Güneş gibi ol şefkatte,merhamette.
Gece gibi ol ayıpları örtmekte.
Akarsu gibi ol keremde,cömertlikte.
Ölü gibi ol öfkede ,asabiyette.
Toprak gibi ol tevazuda,mahviyette.
Ya olduğun gibi görün,ya göründüğün gibi ol.

Yunus EMRE.Muhteşem şiirler

Aşk

İşitin ey yârenler,
Kıymetli nesnedir aşk.
Değmelere bitinmez,
Hürmetli nesnedir aşk.

Hem cefadır hem safâ
Hamza’yı attı Kaf’a.
Aşk iledir Mustafa,
Devletli nesnedir aşk.

Dağa düşer kül eyler,
Gönüllere yol eyler,
Sultanları kul eyler,
Hikmetli nesnedir aşk.

Kime kim vurdu ok?
Gussa ile kaygu yok.
Feryad ile âhı çok,
Firkatli nesnedir aşk.

Denizleri kaynatır,
Mevce gelir oynatır.
Kayaları söyletir,
Kuvvetli nesnedir aşk.

Akılları şaşırır,
Deryalara düşürür.
Nice ciğer pişirir,
Key odlu nesnedir aşk.

Miskin Yunus n’eylesin?
Derdin kime söylesin?
Varsın dostu toylasın,
Lezzetli nesnedir aşk.

Adem oğlu

Miskin Adem oğlanı,nefse zebun olmuşdur
Hayvan canavar gibi,otlamağa kalmıştır

Hergiz ölümün sanmaz,ölesi günin anmaz
Bu dünyadan usanmaz,gaflet önin almışdur

Oğlanlar öğüt almaz,yiğitler tevbe kılmaz
Kocalar taat kılmaz,sarp rüzgar olmuştur

Beğler azdı yolundan,bilmez yoksul halinden
Çıktı rahmet gölünden,nefs gölüne dalmışdur

Yunus sözi alimden,zinhar olma zalimden
Korkadurın ölümden,cümle doğan ölmüşdür.

Yalçın Yücel Hocamızın doğum gününü kutluyoruz!

175054_178868168822977_4360000_o

SÖYLEYECEKLERİM VAR
Çocuklar
Hele bir toplanın yanıma şöyle
Söyleyeceklerim var
Dinleyin bir, konuşmadan
Kocadım biliyorsunuz
Karlı tepelere dönen saçlarıma
Pantolon gibi kırışmış şu yüze
Beni artık taşımak istemeyen ayaklarıma, sözüm geçmiyor
İnsanız
Çok değil, hemen şuracıkta ölüm bekleşir durur
Kucaklar sonunda
Hepimizi de bir mezar
Yolda giderken
Ya da beklerken birilerini
Düşmeyeceğiniz belli midir ki?
Nerede, ne zaman?
Ve düştüğünüzde kalkamayacağınız
Öylece kapanır işte sayfanız
Bir el bile sallayamazsınız sevdiklerinize
Sizinle birlikte gider, söylemek istediğiniz birkaç sözcük de
Hele bir gelin şu yanıma
İyice bakayım şöyle size
Diyeceklerim, hepsini koymak istiyorum önünüze
Sonra duyamazsınız belki de
Şimdiden yaşarmasın, silin hele o gözyaşlarını
Silin hele, daha henüz buradayım
İsterim ki, hiç üzüntü duymasın yüreğiniz
Hep güle oynaya taşısın sizi
O gün gelecek elbet, o bir gün
Değişmez bir sonuçtur bu, yaratan ister yarattığını yanına
Hepimiz için de aynıdır bu
Yan yana yatacağız, şu bastığımız toprakta

(Döş Cebim adlı yapıtından)

UNUTTUĞUM SEN MİYDİN

Unuttum yüzünü çoktan
Sanırım oturmuştuk karşılıklı
Kumral mıydı, kısa mıydı saçları?
Yıllar neler götürmüş benden böyle
Oysa, kaç kez karşı karşıya geldi bu gözler
Elleri ellerim gibiydi
Anımsıyorum biraz; çekingendi de
Oracıktan bakıyordu yine aynı
Kaçık sevgiler taşıdığımız o köşeden
Unutmuş olsam gerek çoğunu
Yıllar neler götürmüş benden böyle
Var mıydı günlerimde zamanı benimle paylaşan?
Bir çiçek gibiydi belki de yaşamımı konuşturan
Gözleri yeşil miydi, yoksa ela mı?
Yorgunum şu an, ondandır belki de unuttuğum
Ama bir şey var ki, yer almış yüreğimde işte
Yazmışım defterimin birkaç sayfasına
İsminin hemen altında şiirlerimle

* * *

Çocukluğum büyüdü döş cebimde
Yıllar ne de tez geçti böyle
Anılar kaldı tek tük
Yırtık ceplerimden düşmediyse
Şimdi düşünüyorum
Kurgusu tükenmek üzere olan saatler gibi
Nice yoksul kaldırımlar, yürüyen yorgun ayaklarım
Ve nasırlaşmış acılarıyla yaşamım
Çocukluğum büyüdü, şu küçük döş cebimde
Umutlarım ne kadar da çoktular o zaman
Hepsi de sıcak bir ekmek gibi güzeldiler
Koparamadım bir parça olsa da
Çocukluğum, dürüp büküp döş cebimde sakladığım
Bir ıtır kokusuyla çıkıyorlar yerlerinden şimdi
Hangisini karşılasam, ne desem ki
Kapım açık ardına kadar
Orada büyüdü diyorum çocukluğum
Şu boynu bükük döş cebimde işte
Ne zaman üşüse, üşüse parmaklarım
Bir arayıştır başlıyor, bir koşuşturma.

Yunus EMRE.Muhteşem şiirler

Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Canım kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed,
Şefâat eyle bu kemter kuluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Mü’min olanların çoktur cefâsı,
Ahirette olur zevk-u sefâsı,
On sekiz bin âlemin Mustafâ’sı,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Yedi kat gökleri seyrân eyleyen,
Kûrsûnün üstünde cevlân eyleyen.
Mi’râcda ümmetin Hak’dan dileyen,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Ol çâriyâr anın gökler yâridir,
Anı seven günahlardan beridir,
On sekiz bin âlemin serveridir,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Aşık Yunus neyler iki cihânı sensiz,
Sen Hak Peygambersin şeksiz, gümânsız
Sana uymayanlar gider imânsız,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

Bana seni gerek seni

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene Ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus’dürür benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

Hezret Mevlana Celaleddin Rumi.Muhteşem şiirler

Allah’ım Bu Vuslatı Hicran Etme

Allahım bu vuslatı hicran etme
Aşkın sarhoşlarını nalan etme

Sevgi bahçesini yemyeşil bırak
Bu mestlere bahçelere kasdetme

Dalı yaprağı vurma hazan gibi
Halkını başı dönmüş zelil etme

Kuşunun yuvasının ağacını
Yıkma da kuşlarını perran etme

Kumunu ve mumunu karıştırma
Düşmanları kör et de şadan etme

Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır
Onların işlerini asan etme

İkbal kıblesi yalnız bu halkadır
Umut kabesin öyle viran etme

Bu çadır iplerini öyle katma
Çadır senindir eya sultan etme

Yok dünyada hicrandan daha acı
Ne istiyorsan et de onu etme

Demedim mi?

Oraya gitme demedim mi sana,
seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben’im?

Bir gün kızsan bana,
alsan başını,
yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?

Demedim mi şu görünene razı olma,
demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben’im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben’im demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi sana?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
senin duru denizin ben’im demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben’im,
senin kolun kanadın ben’im demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi soğuturlar seni.
Oysa senin ateşin ben’im,
sıcaklığın ben’im demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Kötü huylar edinirsin demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
Yani beni kaybedersin demedim mi?

Söyle, bunları sana hep demedim mi?

Hasan AKAR HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! (10 Eylül)

hasanakarhocamiz

BEN YÖRÜK ALİ EFE’YİM

Sarı Tekeli Abdi’nin,
Atmaca Aşireti’nden Fatma’nın oğluyum.
Yetim kalmışım daha beşiğimde,
Öz be öz Aydınlı, Türk soyluyum.

Büyümüşüm bir andız fidanı gibi,
Boy vermişim Menderes’in kollarında,
Sonra Mehmet olmuşum Sarıkamış’ta,
Kan çiçeklerinden damlayan bin bir parça.

Ve bir gün kara bulutlar çökmüş,
Doluşmuş Yunan sürüsü memlekete.
Ben Türk’sem ve Yörük’sem,
Efe yüreğim bayrak açmaz mı dağlarda,

Daha soluklanmadan yaylalarda,
İçmeden Dalama’nın suyunu kızanlarla,
Yollara dökülmüş göçleri görmüşüm,
Alhan mezarlığında zulümden, açlıktan,
Ağlayarak dikilen taşları görmüşüm.

Azgın akmış Menderes’in suları,
Kan akmış, boz bulanık çamur,
Hasret akmış Nazilli’nin sessiz suları,
Durulmasını beklemişim sabırla,
Suların denize karıştığı yerde.

Sonra mavzerim ses vermiş
Ümit olmuş Nazilli’de Erbeyli’ de
Acı bir türkü söyletmiş düşmana
Kan kokmuş Malgaç Demiryolunda.

Ben Yörük Ali Efe’yim.
Çine’de Miralay Şefik Bey
Çiğdem Yaylası’nda Kara Durmuş Efe
Ve Gökçen Hüseyin Efe olmuşum
Memleketin her yerinde..

Ben Yörük Ali Efe’yim.
Kınalı Dokuz’un mendilinde hasret,
Bayram günü bayrama gidenlerdenim.
Benim de cepkenim, mendilim barut kokar,
Atımın yelelerinden yurt sevdası eser.

Ben Yörük Ali Efe’yim.
Mevzu vatansa bu cennet vatanda,
Düşerse bayrağım dara bir gün,
Silkinir kalkarım bin kızanımla toprağımdan,
Çıkmaz mıyım yeniden vatan için dağlara.

*Babamın dedesi Aydın Nazilli’den gelerek jandarma olarak askerliğini yaptığı Sivas’a ,daha sonra (Yıldız Kasabası) gelip yerleşmiş.Bize köyde Aydınlar diyorlar.Yıllar sonra yazdığım bu şiiri efe yüreğimin derinliklerine kaydettim.

Harika UFUK.”Çekmek üzerine”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Dünyada kadın olmak çok zor… Gazeteleri okumaya korkar olduk. Yine kadın cinayetleri, yine tecavüzler, yine darp…

Birkaç gün “Unutmayacağız, unutturmayacağız.” söylemlerinin ardından kocaman bir sessizlik… Kadınların eziyet çekmediği bir tek gün geçmiyor. 2015’te Adana Barosu Org tr’de belirtilen istatistiklere göre sonuç şudur:

“Temmuz’da erkekler 19 kadını öldürdü; 12 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti; bir kadını fuhşa zorladı; 36 kadını yaraladı; 10 kadın ve kız çocuğunu taciz etti.2015’in ilk yedi ayında erkekler 160 kadın öldürdü, 70 kadına tecavüz etti, 122 kadını fuhşa zorladı, 229 kadını yaraladı, 155 kadını taciz etti. Temmuz ayında toplam 78 erkek şiddeti, cinayet, cinayete teşebbüs, taciz, cinsel şiddet, tecavüz ve yaralama vakası basına yansıdı. Erkek şiddeti vakalarının yüzde 24’ü Karadeniz, yüzde 20,5’i Marmara, yüzde 20,5’i Akdeniz, yüzde 18’i İç Anadolu, yüzde 10’u Ege, yüzde 4’ü Doğu Anadolu, yüzde 2,5’i Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşandı.”

Kırsal kesimlerde “Tarla ve miras bölünmesin.” diye akraba evlilikler sürdürülürken “Emmioğlu attan indirir.” sözü dillere yerleşmişti. Amcaoğlu isterse o kızın başkasına verilmesi mümkün değildi. Özellikle Doğu’da, Güneydoğu’da ve az da olsa Güney’de “Başlığı veren kızı alır.” felsefesi hâkimdi. Bir yanda “Berdel” uygulanırken diğer yanda şu türkü söylenmekteydi:

“Şu derenin geveni
Geven sarmış geveni
Paşa’dan emir gelmiş
Seven alsın seveni…”

Bizim kuşaktakiler iyi bilirler, zamanımızda Anadolu’da severek evlenmek ayıp sayılırdı. Bu yüzden sevmeye korktuk. Bizim ailede de annemle babamın öğretilerine göre akraba çocukları kardeş, komşu çocukları kardeş, sınıf arkadaşları kardeş sayılırdık. Etraftaki herkesle ağabey- kardeş olduğumuz ve severek evlenmek çevremizdekilerle büyüklerimizce ayıp sayıldığı için görücü usulü dışında bir evlilik alternatifimiz olmamıştı.

Görücü usulüyle evlendik.(Bu arada görücü usulüyle yapılan sağlam evlilikler de var elbette… En yakın örnek annemle babamın evliliği gibi…) Eşin dostun, konu komşunun, çöpçatan kadının tanıdığı, ellerinde şeffaf jelatine sarılmış beş kırmızı gülle bir kutu çikolatayla huyunu suyunu bilmediğimiz damat adayları aile boyu kapımızı çaldığında… Titrek ellerimizdeki kahve tepsileriyle bütün gözler üzerimizde iken damat adayının yüzüne bile bakmaktan çekinerek kızaran yanaklarımızla ne kâbuslar yaşadık.

Süklüm püklüm oturuşları, utangaç halleriyle ellerini koyacak yer bulamayan damat adayları kızı alınca aslan kesildiler birden… Ve evlendikleri kadının suratına aşk ettirdikleri tokatla ellerine yer buldular. O yere öyle alıştılar ki “Patates kızartmadın.” Şak bir tokat… “Yemeği yaktın.” Şak bir tokat daha… “Evden çıkmak yasak… Annenlere gidemezsin. Ayaklarını kırarım senin!” Şak şak al sana yine dayak… “Perde açmak yasaktır. Teyp dinleyemezsin. Komşuya gidemezsin. “ Al sana tokat…

Sadece dış görünüşüne ve mesleğine bakılarak yapılan evlilikler ne kadar da sakat oluyor. Yeterince tanımadan yapılan kötü evlilikleri bitirmek de zor… Ailenize şikâyet ettiğinizde şu cevapları alıyorsunuz: “Kocandır, döver de sever de… Severken şikâyet etmiyorsun da dövünce neden şikâyet ediyorsun?” “Bak kızım, beyaz gelinlikle girdiğin koca evinden ancak beyaz kefeninle çıkarsın.” “Çekeceksin, hepimiz çektik. Yarın çocukların olsun bak nasıl değişir? Hele bir oğlan doğur da sen gör bakalım nasıl iyi olur aranız…” Sonuç gazetelerin üçüncü sayfalarındaki haberler… Şiddete uğrayan kadınlar ve çoğu zaman yine suçlanan acı çeken kadınlar…

Ne oldu pembe düşlerimize? Hep bu Türk filmleri yaktı bizin nesli… Mum ışığında yemekler, peçenin altına saklanmış hediyeler, kadehlerin dibinde sunulan söz yüzükleri… Sandık ki hayat tozpembe… Mumlar sadece elektrik kesildiği zamanlarda mecburen yakıldı romantizmden oldukça uzak…

İnan Durak Taş bir şiirinde şöyle demiş:

“Ne güzel kızlardık!
Mesaj çekmez, Fotoğraf çekmez, Kredi çekmez,
Zincir çekerdik.
Ahhh çocukluğum.”

Ah şairim çektiğimiz zincirler elimize, ayağımıza, boynumuza dolandı. Özgürlüğü kaybettik, sonra çile çeker olduk biliyor musun? Fotoğraf çeksinler. Çevrelerini iyice gözlemleyebilsinler. Hayatı tanısınlar. Sevdiklerine mesaj çekip birbirlerini iyi anlasınlar. Sevsinler, sevilsinler. Bırakalım gençler fotoğraf çeksinler, mesaj çeksinler. Evlenmek, iş kurmak, dünyayı gezip tanımak için kredi çeksinler. Biz yeterince çektik, onlar mutlu olsunlar.

Hülya ASLAN.Muhteşem şiirler

ha

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

GİDER

Âlemi döndüren İlâhî birdir
Bülbül’ün avazı ,güllere güldür
Canan’nın taktığı sevda ödüldür
Yar sinede saklı tutarda gider

Karanlığa ışık, ilimdir, kitaptır
Bilgeler sözü Hüsnü –Sanattır
Bakışlarda kalan, Edeb-i tatdır
Okuyanlar hayran olurda gider

Dünyevi aşka olunmaz mihman
Gönül ilacını bulmamış Lokman
Zaman kötü zaman dillerde bühran
Okunu yayını atarda gider

Hülya kelâmı gönülden dizer
Haddeden geçirir ,imbikten süzer
Aşkın acısını hem görür,sezer
Çeker kalemini yazarda gider.)

GİDİYORUM HOŞÇA KAL

Can Yücel sokağında
Ezilmiş kaldırımlar
Üstünde ürkek bezgin
Ve yorgun sol adımlar
Sarhoşum darmadağın
Taş duvar solum sağım
Tanrıçanın ülkesinde
Afroditçe yalnız yitik ve kaçak
Karanlıklar gölgesinde
Işığa yürüyorum
Görüyormusun?
Yasaklı bölgelerde şairler kırgın
Ne kalmışsa ezberimde güncele uygun
Anlaşılmaz ağlamaklı tiz sesimle
Hüzünlü şiirler söylüyorum
Duyuyormusun?
Yeniden başlamak gün- gün
Hem de bu yaşta
Sırf insan olduğum için
Her seferinde sola çark dön geri,
Dolap beygiri gibi
Döne- döne geriye bıraktım emeğimi
Biliyormusun?
Doğasına uyumlu suskun ve sessiz kaya
Yaslandığım dağ
Nehirlerde salımsın
Bağrına nakşettim adımı
Yüreğinde izim var
Yağmurlar bile sökemezken
Sen
Siliyormusun?
Bak yine geçti bahar
Araya girdi hasret
Beni unutma seneye kadar
Deniz gözlü yar
Gidiyorum hoşça kal
”Gönül Gözü ” Hülya ASLAN 2015

Harika UFUK.”AİLE”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Aile; sevginin saygının aynı çatı altında harman edildiği birlik beraberlik bütünlüğün sağlandığı toplumun en küçük birimidir. Aile fertleri üzüntülerini ve sevinçlerini paylaşırlar, kötü günde birbirlerine destek olurlar. Dayanışmanın maddiyata değil, sevgiye, saygıya, hoşgörüye dayalı olduğu yüce kurumdur. Ailemiz, yüreğimize sıcaklık yayan en hassas olduğumuz yanımızdır.

Aile anne demektir, ananın ak sütü, ocakta tencerede kaynayan aş demektir. Fırındaki börektir bin bir emekle hazırlanan… Bir bardak demli çaydır gözlerimiz ışıl ışıl içtiğimiz… Tatlı dildir, hal hatır sormaktır. Yüzünüze bakarak gününüzün nasıl geçtiğini anlayandır. Tesellidir, sevinçtir bazen gözyaşıdır. Sıkı sıkı sarılmaktır. Kucaklamak, kucaklanmaktır.

Ekmeği alın teriyle kazanıp eve yorgun ama mutlu dönen, kapıda sevgiyle saygıyla coşkuyla karşılanandır baba… Elindekileri alıp mutfağa götürdüğümüz, ceketini çıkarmasına yardım edip vestiyere astığımız, terliklerini ayağına getirdiğimiz kutlu adamdır. Sıcak ekmek demektir ucundan koparıp iştahla yediğimiz… Kısaca evimizin direğidir babamız…

Birlikte yaramazlıklar yaptığımız ama sırlarımızı en çok saklayanlardır kardeşlerimiz… Aynı kandan olduğumuz ve çok sevdiğimiz ilk arkadaşlarımızdır onlar. Ablalar küçük anne, ağabeyler küçük baba modelleridir adeta… Koruyan, kollayan, bizimle gülüp bizimle ağlayan…

Jorge Amado’nun dediği gibi “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Anavatanıma yani çocukluğuma zaman zaman yaptığım yolculuğum beni tarifsiz mutlu ediyor.

Her koşulda beni seven, koruyup kollayan annem ve babam yıllar önce ölmüş olsalar da hala yüreğimde yaşamaktalar. Ailemi çok seviyorum, çünkü onlar bana ellerinden geldiğince güzel bir çocukluk yaşattılar. Bence mutlu bir çocukluk, mutlu bir ömür demektir.

Adana.20 Mayıs 2016.Saat: 18.45

Harika UFUK.”DOĞUM GÜNÜMDE ANNEME MEKTUP”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Sevgili Anneciğim,

Hani eski Türk filmlerinde “Sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım.” diye başlayan acıklı mektuplar olurdu ya; yazan kişiyle birlikte ağlardık. “Son Mektup” filminde bu cümlelerle başlayan mektubu yazan Filiz Akın’ın gözyaşlarına karışmiştı gözyaşlarımız… Ben böyle bir şey yazamayacağım. Çünkü ben hayattayım, sense 21 önce beni dünyaya getirdiğin bu ayda ebedi yolculuğuna çıkmıştın.

Bunu senin okuyamayacağını biliyorum ama içimi dökmesem kalbim çatlardı anne… Gerçi sen öldüğünde de aynı duyguları taşıyordum. İlk ölüm acısını anneannemle tatmıştım. Sonrası gelmişti. Amcamın, babaannemin, Yaşar dayımın, babamın ölümleri çok büyük acılardı. Ama senin ölümünün verdiği acı hepsinden beterdi, dayanamam sanmıştım. “Dayanamıyorum Allah’ım!” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Hala hayatta olduğuma göre demek ki dayanabilmişim. “Gel, sen ne çektiğimi bir de bana sor!” diyor şarkılarından birinde Erol Evgin… İşte tam da o duygulardayım. Annem, yokluğunda öğrendim öpünce geçmeyen acılar da varmış.

Sana mektup yazmayalı çok uzun zaman oldu. Sen gittin gideli yılları da sayamaz oldum. İlk mektuplaşmamız ben Van’a tayin olduktan sonra başlamıştı. O mektupları nasıl beklerdim bilemezsin. Köye kazadan (ilçeden) gelenlere “Bana mektup var mı ?”diye heyecanla özlemle içim titreyerek soruşum bugün gibi hatırımda… Allah razı olsun; ablam, senin amcan Hacı Mehmet Dedem, arkadaşlarım, kuzenlerim beni mektupsuz bırakmamışlardı. Kimden gelirse gelsin bana gönderilen hiçbir mektubu atmamıştım. Senden gelenleri de yıllarca saklamıştım, sonra yatılı öğrencilik yıllarında tuttuğum hatıra defterlerim ve sakladığım bütün mektuplarla birlikte kayboldu hepsi… Bunu biliyorsun, o zaman hayattaydın. Arada bir anı yumağımızı beraberce okurduk, o hasret dolu günleri anarak bazen duygulanırdık bazen de işi şakaya vurup gülüşürdük.

Oysa Van’ın Özalp kazasının Emek köyünde öğretmen iken gelen her mektubu belki yüz kez okurdum. Köyde elektrik yok, su yok, çevirmeli siyah telefon muhtarın evinde var sadece… Muhtarı sık sık rahatsız etmek olmazdı tabii… Bu nedenle haberleşmede öncelikli olan mektuptu, sonra da telefon… Maaşımızı almak için bütün köy öğretmenleri her ayın ilk günü kazaya inerdik. Maaşımı aldıktan sonra ilk işim postaneden sıra yazdırıp sesini duyacağım anı beklemek olurdu. O zaman da seni çok özlerdim ama kavuşacağımız tarihler belliydi. Şimdi ise belirsizlik var. Tarih belli değil annem…

Annesi hayatta olan beni anlayamaz. “Damdan düşenin halini damdan düşer bilir.” demiş Nasrettin Hoca… Bayramlar, anneler günü ve doğum günü acı verir miymiş evlada? Verirmiş, annesi ölmüşse o günlerde acılar katlanarak çoğalırmış. İnsan en çok annesine sarılmayı özlüyor. Onun sıcaklığının verdiği huzuru, sesinin tınısını, o sesin kendisine verdiği güveni… Görüntüler, sesler kayıt altına alınabiliyor. Ya annenin sıcaklığı ve kokusu? Anneniz yoksa kaç yaşında olursanız olun hep eksik kalıyorsunuz. Fotoğraflarınla avunmaya çalışıyorum annem… Olmuyor. Fotoğraflar, bakıştaki sıcaklığı aktaramıyor yavrusuna… Bir annenin objektife bakışı ile evladına bakışı arasında dağlar kadar fark vardır. O bakışı arıyorum annem… Senin sıcaklığını, sesini, ellerini…

Bana “Sus kızım… İki kızın var, iki yaşında ikiz torunların var. Sen de annesin. Hatta iki yıldır anneannesin. Kızların Sena, Seda; torunların Arya, Uygar; seni çok seven dostların, çok sevdiğin öğrencilerin var.” diyeceksin biliyorum. Senin yerin apayrı… Kimse başkasının yerini tutmuyor ki annem…

12 Temmuz 1996 senin aramızdan ebediyen ayrılış günündü. 23 Temmuz ise doğum günüm… İşte 1996 Temmuzundan beri yaş günü kutlamalarım önemini kaybetti. Gülsem de yüreğimdeki tarifsiz acı kaybolmuyor. 21 yıldır tadı kalmadı doğum günü pastalarımın… Ha bu arada canım annem ben şeker hastası da oldum. Takmıyorum hiçbir şeyi desem de inanma… Bilirsin her derdimi içime atarım. Herkes de derdini bana anlatır. Bilmezler ki benim derdim dağlardan büyük…

Neyse sabah sabah doğum günümde ağladım, derdimi sana döktüm. Zaten senden başka kimim var ki derdimi anlatabileceğim? İnsanlar kırdıklarının, kırıldığımın hatta kırılabileceğimin farkında bile değiller. Yine de doğum günüm kutlu olsun. Pastamın mumunu üflerken seni yanımda hissedeceğim annem… Yattığın yer nur olsun.

Adana.23 Temmuz 2017.SAAT: 09.00
NOT 1: Bu yazı 23 Temmuz 2017 tarihinde şiirsu.net sitesi’nde “Günün Yazısı“ seçilmiştir.
NOT 2: Bu yazı 24 Temmuz 2017 tarihinde Edebiyat Evi Net sitesi’nde “Günün Yazısı ve Yıldızlı Yazı“ olarak seçilmiştir

Harika UFUK.”ADANA’DA ADANA’YI ÖZLEMEK”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Adana’da iken Adana’yı özlemek acaba sadece bana mı mahsus bir duygu bilemiyorum. Adana ile alakalı bir görseli izlediğimde gözlerimden yaşlar boşanıyor. Bu şehirden zorunlu bir nedenle ayrılacak olsam sudan çıkmış balığa dönerim, hatta yaşayamam. Hep bunu düşünüyorum.

Yahya Kemal’e sormuşlar: “Üstadım Ankara’nın en çok neyini seviyorsunuz?” Yahya Kemal’in cevabı şu olmuş: “İstanbul’a dönüşünü…” İşte ben de dünyanın hangi köşesine gidersem gideyim oradan Adana’ya dönüş, en güzeli… Yahya Kemal’in İstanbul aşkı ne ise benim de Adana aşkım aynısı işte…

Uzun veya kısa bir seyahat bitiminde daha Adana’ya ayak basar basmaz ilk işim bir lokantaya gidip kebap yemek oluyor. Doğduğumuz gün ebemiz elimize kebap dürüm tutuşturmuş sanki! Kebabın yanında da şalgam içilir. Su dışında ne içersem içeyim şalgamın gizemli ve eşiz tadını bulamıyorum. Farklı illerimizin farklı içeceklerini de denedim ama şalgamın tadını hiç birinde bulamadım.

Adana sevdası bambaşka… Öyle bir sevda ki pamuk gibi bembeyaz, portakal çiçekleri gibi mis kokulu, mandalinalar kadar lezzetli, Büyük Saat kadar görkemli, Yağ Cami kadar anı yüklü, Ulu Cami kadar zamana meydan okuyan, Adana toprağı kadar mümbit… Sevdikçe sevesiniz geliyor, bire bin veriyor gönüllerde bu sevda…

Uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir projem var. Adana için yazılmış şiirleri “Adana Sevdası” adlı seçkide toplamak istiyorum. Bu konuda Adana Valiliği ile irtibata geçmek istediysem de yaklaşık iki yıldır bir randevu bile alamadım. Sponsor bulsam da bulamasam da eninde sonunda inşallah “Adana Sevdası” kitaplaşacak. Yurt içinden hatta yurt dışından bile görmeden Adana’yı anlattı şairler… Adana sevdası öyle bir maya ki bütün gönüllerde tuttu.

Adanalı olmak gururumuzdur. Mertlik, cömertlik, dostluk harman olmuş Adana’mızda… Sevgiyle gururla bütün dünyaya haykırıyorum: Dinlesin yediden yetmişe herkes! Adana’m sen de duy beni… Başımın tacı, gönlümün ilacı Adana’m ben sana aşığım!

Adana.2 Şubat 2016.Saat: 10.50

Harika Ufuk Doğum gününüz kutlu olsun (23 Temmüz)

h

KADİR GECESİ

Çok şükür ki ulaştık mübarek Ramazan’a,
Herkes sevinçli mutlu; baba, oğul, kız, ana,
Kur’an-ı Kerim’imiz bildirir her insana,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

Kibirden uzaklaşır bütün rütbeler, sanlar,
Çünkü Allah katında eşittir tüm insanlar,
İftar sofralarında toplanır dostlar, canlar,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

Gönülde din sevgisi, eller göğe açılır,
Üstümüze Rab’bimin rahmetleri saçılır,
Sevaplar kazanılır, günahlardan kaçılır,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

Hazreti Muhammed’dir gönlümüzün sultanı,
İsmini söyledikçe güçlendirir imanı,
Camiler dolar, taşar; dua süsler cihanı,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

Harika’dır Müslüman, yardım eder herkese,
Yoksula dağıttıkça azalmaz artar kese,
“Allah, Allah!” dedikçe gül karışır nefese,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

ADANA
25 AĞUSTOS 2010
SAAT: 21.15

Yalçın YÜCEL.Muhteşem şiirler

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

O ADAM BENİM BABAM İŞTE

Şu kasketli adam
Eli çantalı olan, hemen şuracıkta ki
Yüzü güleçtir her zaman, yüreğiyse aydınlık
O benim, o benim babam işte
Resimde gördüğünüz gibi
Yalnızlıklar, eziklikler vardır onda
Acıların insanıdır sanki
Doğaya koşmuştur sürekli bu yüzden
Okuyan, yazandır o
Kimseleri dolandırmayan
Düzgün insan, adam gibi adam
O adam benim babamdır işte
Üç Şubat düşündürür beni hep
Bir yılan gibi soğuk gelir o gün
Üşütür, dondurur
Anılarımın acı bölümünü boşaltır üstüme üstüme
Elbet ki yitip gidecektir
Zamanla yok olacaktır var olan
Zamanla da unutulacaktır, bir iki nesil sonra
Babalar da unutulur, birkaç resim belki!
Başında kasketiyle
Elinde çantasıyla
Ve yüreğinde o büyük sevgi bakışıyla
O adam, o adam benim babam işte
Şimdi bir mermer altında yatıyor bedeni
Kim bilir, ne de kızıyordur bana
Oysa, “Bir küçük taşta ismim olsun yeter” demişti
Bir fidan büyüttüm yalnızca, yanı başından yükselen.

BABA OL DA BAK HELE

Sen baba oldun mu hiç
Olmamışındır, bellidir halinden
Sanırsın ki bu yaşamın yüzü hep güleçtir
Anlıyorum yüzünden, bakışların söylüyorlar bunu bana
Bir baba ol da bak hele
Yaşam nasıl da biner sırtına
Neler eder, neler çektirir sana
Çekersin, yine de çekersin çocukların için
Bir baba ol da bak hele
Belin bükülür, alnın kırışır
Tez zamanda çökersin zamanın elinde
Ve her şeye karşın bir duvar örersin yuvanın etrafına
Şimdi anladın mı beni bilmem?
Niye sordum o soruyu sana
İstedim ki, çok daha önce anlayasın şu yaşamı
Çok daha önce kurtulasın çocukluktan.

Sevgisini içinden akıtan insanlardır babalar. O nehri görmek için babaları anlamak gerekir. Tüm babaları saygı ve sevgiyle anıyorum

Yalçın YÜCEL.”KIRMIZI GÜL VE ANNEM”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Anneler gününde
Bir tek gül alabildim sana
Kırmızı gülü seversin bilirim
Yeni ayırdık dalından dediler
Bu kez hüzünlendim be anne
Gül deyince
Gül desenli fistanın geldi bir an usuma
Bayramlarda giyerdin yalnızca onu
Başka yoktu ki seçesin
Yine de, yine de nasıl gülümserdi yüreğin
Bu kez olsun
Sana bir elbise almayı çok istemiştim
Yoksulluktur, cebim boynunu büktü yine
Belki bir gün
Bir gün, onu da getiremem diye
Yüreğimi çapalayıp duruyorum
Bol bol sevgi katıyorum toprağına
Öyle bakma yüzüme
“Sen gel yeter” diyorsun
Diyorsun da
Şu boynu bükük cebime
Kızıyorum yine de
Hiç değilse
Senin yanına gelirken
Dik tutsa o boynunu
Gülümsese yüzü hiç değilse
Hiç değilse be anne…

Yalçın YÜCEL.”SEN NİNNİ SÖYLERKEN ANNE”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Sen ninni söylerken
Sesin tutuyor ellerimden
Otlar üstünde koşuyoruz birlikte
Papatyalar daha da çoğalıyor
Kuşların kanatlarına dokunuyor gözlerim

Sen ninni söylerken
Uykumun kapısı çalınıyor yavaşça
Gözlerim kapanıp kapanıp açılıyor
Beşiğim gıcırdadıkça da
Biliyorum ki, üzülüyorsun anne

Sen ninni söylerken
Balonlar uçuşuyor her yanımda
Gökyüzü bir renk cümbüşüne dönüyor birden
Ve el ediyorlar bana
Gitsem, üzülür müsün anne?

Sen ninni söylerken
Saçlarımı okşuyor nefesin
O an uyurum diye
Nasıl da korkuyorum
Direniyorum, elimden geldiğince
Uyurken anne, uyurken, o kadar yalnızım ki!

Gülten ERTÜRK ANNEMİZİN doğum gününü kutluyoruz! (1 mayıs 1970 yıl)

10000243_10152271703211506_1711077394_n (1)

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Göz Yaşartanım

Efkarlandı deli gönül daraldı
Sana daldım yine göz yaşartanım…
Aşkın kanununda bu bir kuraldı
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

Neler geldi neler geçti gözümden
Pek çok yaşlar döktüm bu can özümden
Ne olursa olsun dönmem sözümden
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

Sensiz dolaşmıyor damarda kanım
Dinmiyor nedense acır sol yanım
Göğüs kafesimde sen benim canımmm
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

Sensizlik duygusu beni kemirir
Hüznün bile bana mutluluk verir
Buzlu dağım seni görünce erir
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

Azrail geldi de gelemem dedim
Ben yari görmeden ölemem dedim
Onsuz hiç bir zaman gülemem dedim
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

03 02 2007

Gözüm Dalıyor

Özlemler büyüdü kocaman oldu
Sevgi şelalemse hâlâ çağlıyor
Sensiz geçen günler hasretle doldu
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Beni hatıralar sana bağlıyor
Güldüğüme bakma özüm çağlıyor
Bıraktığın izlerse yürek dağlıyor
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Sordun mu kendine sebep neydi?
Düğümlenen kalbim çözüm ariyor
Gururun seni de beni de yendi.
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Bir sürpriz yapıp ta gel ne olursun
Yalnızlık ağ misali beni sarıyor
Boş bekleyen gölüm seninle dolsun
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Geçmişe döneriz elbet dilersen
Her kimle konuşsam seni soruyor
Gül yerine diken getir istersen
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Harika UFUK.”Gölgedeki pembe savaş”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Merhaba!

Adım Sema…

Mimarım. Eşim Gürkan da inşaat mühendisi… İkimiz de Ankara Gazi Üniversitesi’nde okuyorduk. Ben birinci sınıftayken eşim Gürkan da son sınıftaydı. Üniversite’nin kantininde tanışmıştık. İlk görüşte aşka inanır mısınız bilmem ama biz birbirimize ilk görüşte âşık olmuştuk. 2000 yılında yani milenyumda evlenmiştik. On beş yıllık evliyiz. Ezgi adında dünya güzeli bir kızımız var. Kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş. Bana da öyle güzel görünüyor yavrum işte! Ezgi ortaokul son sınıf öğrencisi… Derslerinde de oldukça başarılı…

Yeni yıl gelirse 41 yaşıma gireceğim. “41 Kere maşallah!” dediğinizi duyar gibiyim. Bu yaşıma kadar çok mutluydum ta ki kanser olduğumu öğrenene kadar! Yaklaşık sekiz aydır kanser tedavisi görüyorum. Tedavi iyi hoş da kesin kurtuluşum var mı yok mu belirsizliğinin tam ortasındayım. Kendimi ıssız bir adada gibi hissediyorum.

“Ah yazık” mı dediniz. İlkokuldayken “Dört tarafı denizlerle çevrili kara parçasına ada denir.” diye ezberlemiştik bu tanımı… Şimdilerde ben bunu değiştirdim dört tarafı kanser hücreleriyle çevrilmiş insana seçilmiş insan denir diyorum. “Neden ben? Tanrım neden ben?” dediğimi düşünüyorsunuz belki de… Hayır, yanılıyorsunuz işte… İsyan etmedim, etmeyeceğim. İsyan yok, çünkü ben güçlüyüm çünkü ben bununla baş edebilirim. Bir Amazon gibiyim aslında… Tanrım beni güçlü gördüğü ve savaşçı ruhumu bildiği için beni seçti. Savaşacağım, kazanacağım.

İsterseniz kanser öyküme baştan başlayayım: Televizyondaki kadın programlarından birini izlerken Derya Baykal: “ Hanımlar, banyo sonrası ayda bir kez koltuk altlarınızda beze olup olmadığını kontrol edin. Unuturum derseniz ya her ayın ilk gününde yahut doğum gününüz ayın 23’ündeyse mesela her ayın 23’ünde rutin olarak elle kontrollerinizi yapın. Bir farklılık hissederseniz doktora gidin.” demişti. Ben de aynı gün banyo sonrası ilk kontrolümü yapmıştım. Takvime baktım. Ayın 14’üydü. Tamam, ayın 14’ünden 14’üne bu işleme rutin olarak devam etmeliyim diye düşündüm. Unutacak olursam ninemin anlattığı masallardaki “Ayın 14’ü gibi güzel prensesi” hatırlarım diye kendi kendime mırıldandım.

Bu kontrollerim birkaç yıl sorunsuz sürdü. Bir gün banyo sonrası rutin kontrolümde elime bir kitle geldi. Sanki irice bir mercimek gibiydi. Hastaneye gittim. Doktor “Önce bir ultrasonla bakalım. Sonra gerekirse mamografi çektirirsiniz.” dedi. Ultrasonla baktı, yüz hatları gerginleşti. Bana “Siz dışarıda bekleyin. Bir de hocam baksın. Bütün hastalar gittikten sonra hocamı çağıracağım.” dedi. Birkaç doktor arkadaşını çağırdı, en son hocası geldi. Tekrar dikkatle muayene ettiler. Ultrasonda baktılar. Mamografi için yolladılar. Mamografi çektirdim. Çok zahmetliydi. Mememi adeta tost yapar gibi makineye kıstırdılar. Birkaç kez sağ birkaç kez de sol göğsümün mamografisi çekildi. Bir kitle vardı. Moralim bozuldu. Hastalardan şalvarlı şişman güler yüzlü bir köylü hanım “Korkma, ne varmış korkacak? Benim mememden kan geldi. Bak aldırmıyorum bile…” dedi. Utandım, içimden “Neler yaşanıyor, ne acılar var dünyada ve insanlar morallerini hiç bozmuyorlar Sema sen de güçlü ol!” dedim.

Raporların yazılması biraz zaman aldı. Sol mememdeki kitle şüpheli görünüyordu. Biyopsi için bana randevu verdiler. Kendime telkinde bulunsam bile o gün çok sinirliydim. Halim selim biri olan ben bu işlemlerden sonra iyice gerginleşmiştim. Biraz korku, biraz cesaret, biraz umut biraz umutsuzluk içimde el ele tutuşmuşlar da halay çekiyorlardı adeta… Biyopsi sonrası kuşku dolu bekleyişler… Alınan parçanın tahlil edilmesi iki haftayı buldu.

O arada internetten kansere iyi gelen yiyecekler hakkında ne bulursam eşime sipariş veriyordum. Adamcağız aktarları, marketleri tek tek geziyordu. Karnabahardan çekirdekli siyah üzüme; arı poleninden aloe vera bitkisine; biberiyeden brokoliye; buğday çiminden çemen otuna; karahindibadan çörek otuna, kızılcıktan keten tohumuna varana kadar ne bulursa eve taşıyordu.

Sonuçları alacağımız gün eşim de benimle beraber hastaneye geldi. Sonuç negatifti. Yani meme kanseri değildim. Tam sevinecekken hevesim kursağımda kaldı. Kan ve doku tahlillerim sırasında lösemi olduğum ortaya çıkmıştı. Düşman, kanıma kadar girmişti. Kanserle savaşmak için moral yönünden çok güçlü olmalıydım. Ne olursa olsun beni içten içe yiyip bitiren kanseri vücudumdan kovmalıydım.

Kemoterapi sonrası ateşim yükseliyordu, istifra ediyordum, Aşırı derecede ağrım ve sızım oluyordu. Sanki vücudumun her hücresi ayrı ayrı acı veriyordu bana… Kendimi çok bitkin hissediyordum. Konuşma isteğim olmuyordu, olsa bile konuşma gücünü kendimde bulamıyordum. Bir yandan da kızımla eşimi üzdüğüm için acı çekiyordum. Sonu görülmeyen bir yolun yolcusuydum.

Aslan yelesi gibi gür ve uzun saçlarımı taradığım bir sabah bir tutamın avucuma dolması yüreğimi kanattı. Sonra bir tutam daha… Lepiska saçlarım avuçlarımı doldurdukça gözyaşlarım sel oluyordu. Hani aslan burcu insanlarının ortak özelliğiydi gür saçlar… Ben de burcumu soranlara “Saçlarıma bakın, anlarsınız.” diye göz kırpıyordum. Oysa şimdi kel kalmanın eşiğindeydim, övündüğüm güzelim saçlarım avuçlarımı doldurmaktaydı. Bir kadın için en büyük travma budur diye düşündüm.

Ertesi gün kuaför eve geldi ve saçlarımı neredeyse sıfıra vurdu. Aynaya baktığımda kendimi tanımakta zorlandım. İştahsızlığım nedeniyle hayli zayıflamıştım. Gözlerimin altı morarmıştı. Kaşlarım, kirpiklerim de dökülmekte idi. Asker tıraşı gibi kel bir kafa… Kendimi çok çirkinleşmiş olarak gördüm aynada… Eşim en çok omuzlarıma dökülen lepiska gibi dalga dalga sapsarı saçlarımı severdi. Şimdi beni sevmeyecekti belki de… Ama ben yine aynı Sema’yım. Saçım, kirpiğim, kaşım dökülse de ben ruhen aynıyım, değişmedim ben… Saç dediğin nedir ki altı üstü kıl işte… Ninemin dediği gibi “Kılda keramet olsaydı tabakhaneye nur yağardı.” Fakat ya ölürsem… Ölümüm kızımda büyük bir travma yaratacaktı, hayatı boyunca annesinin boşluğunu dolduracak kimsesi olmayacaktı. Gerçi “Teyze anne yarısı…” derler. Ablamın kızıma destek olacağından emindim ama onun da çocukları vardı. Biricik kızım Ezgi’m ikinci plana atılacaktı büyük bir ihtimalle… Keşke kızıma bir kardeş doğurmuş olsaydım. Tek başına kalmazdı, kardeşiyle beraber daha güçlü tutunurdu hayata…

Gürkan çok iyi bir babaydı ama öldüğüm takdirde bir süre sonra evlenecekti mutlaka… Kızım ne olacaktı üvey annesi ona nasıl davranacaktı? Ya masallardaki “Külkedisi gibi horlasalardı! Dayanamam Tanrı’m asla… Kocamı bir başka kadınla evli düşünmek bile çıldırtıyordu beni ama biricik kızımın üvey anne elinde hırpalanacağını düşünmek ölümden de beter bir duyguydu. Bol bol dua ediyordum. Allah’ım beni kızıma bağışla ne olur!

Bu halde bile yaşama tutunmamın sebebi kızımdı. Onun annesiz büyümesine asla izin vermeyecektim. Bir an önce iyileşmek istiyordum. “Tanrım ne olur bu bir rüya olsun, uyandığımda hayatıma kaldığım yerden devam edeyim.” diye yalvarıyordum. Çiçekleri, kuşları, denizi, İstanbul’u, Nevşehir’i, Ürgüp Göreme’yi bir daha görememek değildi kaygım! Kızımın bensiz büyüyecek olması ihtimaliydi beni korkutan… Ezgi’nin hayali İngilizce öğretmenliğiydi. Daha üniversiteyi kazanacaktı, okuyacaktı, kep fırlatma törenine ailece gururla gidecektik. Kim bilir kızımın evlendiği telli duvaklı gelin olduğu günü de görmek kısmetimizdedir. Kızım için başaracaktım bunu… Onu yalnız bırakmaya hakkım yoktu ki!

Üçer haftalık aralıklarla dört kez kemoterapi uygulandı bana… Umudumun tükendiği anlarda kızımın hayali gözümün önüne geliyordu. Melek yavrumu düşünerek güç kazanıyordum. Bildiğim bütün duaları okuyordum. “Gerçeği söyleyin. Ölecek miyim? Ne kadar ömrüm kaldı?” dedim. Doktorum çaresiz olmadığımı, ilik nakli ile iyileşebileceğimi söyledi. Bu sözleriyle beni bir anda yüreklendirdi. Kardeşlerim varsa onlardan ilik alabileceğimi yoksa uyan iliği bulmanın biraz zaman alacağını söyledi. Annemle babama defalarca teşekkür ettim şu an hayatta olmasalar da… Yıllar önce trafik kazasında ikisini birden kaybetmiştim. İyi ki ablam varmış. Uyarsa onun iliğinden alınan hücreler bana nakledilecekti. Öğrendiğim kadarıyla ikiz kardeşlerde bu uygunluk daha fazla oluyormuş. İkizim yoksa da bir tanecik Semra ablam var benim… Şükürler olsun!

Yapılan testler sonucunda ablamın iliğinin ve hücrelerinin benimkilere uyduğu anlaşıldı. Ameliyatım için en uygun vericiyi bulduğumuzu doktorum sevinçle belitti. Semra ablam iliğini vermeyi kabul etti ama eniştem karşı çıktı. Sonuçta onun eşi de ameliyat olacaktı ve ikimiz için de risk vardı. O da ablam ve çocukları için endişeleniyordu. Ben bir yandan, eşim bir yandan ablamın eşini razı ettik sonunda… “Aynı durumu siz yaşasaydınız ve benden bu desteği isteseydiniz reddedilince neler hissederdiniz?” sorumun ve gözlerimden istemsizce boncuk boncuk dökülen gözyaşlarımın etkisi ile olduğunu sanıyorum. Sonunda eniştem ricamızı kabul etti. Artık bu ameliyata hazırlanmamız gerekiyordu. Çok farklı duygular içindeydik. Sonuç ya istediğimiz gibi olmazsa!

Ablamla göz göze geliyorduk ama konuşmuyorduk. Dildeki söze gerek yok bazen kalpten kalbe giden yolda anlatacağını düz anlatabilen göz varsa… Duygularımızı bakışarak aktarabiliyorduk birbirimize… Canım ablacığım Semra’m… Bana hayat verecekti. Yıllar önce annemizi ve babamızı o elim kazada kaybettiğimizde de bana hem annelik hem ablalık yapmıştı. İnsanın kendi canından kanından birinin olması ne güzel… Şimdi de bana hayat verecekti. Kızım Ezgi annesiz büyümeyecekti. Yaşamayı en çok da kızım için istiyordum. Hayata sıkı sıkıya tutunmalıydım ve asla vazgeçmemeliydim.

Nakil günü geldi çattı. Hepimiz çok heyecanlıydık. Vücudumun nakledilen iliği sahiplenmesi şarttı. Ya sahiplenmezse düşüncesi bile korkunçtu. Kızımla ve eşimle vedalaştım, helalleştim yine de ne olur ne olmaz diye ama inanıyordum ki sağlığıma kavuşacaktım, hayatımı yeniden kaldığım yerden sürdürecektim.

Ameliyat masasına yattığımda bildiğim bütün duaları okudum. Doktoruma gülümsedim. Size güveniyorum, dedim. Uyutulmuşum. Ne kadar zaman geçtiği hakkında en ufak fikrim yok. Gözümü hastane odasında açtım. Yoğun bakımdaydım. Eşim, kızım, yakınlarım bana gülümseyerek camdan bakıyorlardı. Eşim zafer işareti yaptı. Kızım öpücükler yolladı. Şimdilik beni camın arkasından görebiliyorlardı. İki gün sonra özel odaya aldılar beni… Sağlık ekibi özel giysiler içindeydi. Astronotlara benzettim onları bir an… Söylediklerine göre ablamın da durumu çok iyiydi. Hatta onu ikinci gün taburcu etmişlerdi.

Doktorum sanki ailemden biri gibiydi. Benim sevincime de kederime de ortaktı. Ben iyileştikçe o da seviniyordu ama temkinliydi. Her an her şey olabilir endişesini de yüzünden okuyabiliyordum. Dilimden düşmeyen dualarımın ve de iyileşme inancımın da çok faydası olmuştu. Kısa sürede kendimi toparladım. Yakınlarımın sevgisi, şefkati, fedakârlığı ile hayatı yeniden kucakladım. Hastaneden çıkarken geleceğe umutla bakıyordum.

Eve geldiğimde evimiz tertemiz olmuştu, Eşim haftada bir gelen temizlikçi bayanı çağırarak evi temizletmişti. Haftada beş kez gelmesi için de anlaşma yapmıştı. Salondaki kanepe de uzanmam için düzenlenmişti. Epeydir istediğim televizyon da alınarak duvara monte edilmişti. Sevdiğim, istediğim ne varsa alınmıştı. Kendimi toparlayana kadar da eşimin halası yanımızda kalacaktı. Eşimin halası çocuklarını evlendirmişti, yıllardır tek başına yaşıyordu. Çocuklarından biri öğretmen diğeri de polisti. Tayinleri dolayısı ile farklı illerde yaşıyorlardı. Bayramlarda ve tatillerde birkaç günlüğüne geliyorlardı. “Gürkan’cığım Halime halan hep yanımızda kalsın.” dedim. Halime Hala çok mutlu oldu. “Hem belli mi olur sağlığıma kavuştuktan sonra belki kızıma bir kardeş gelmesi için planlar yaparız. Eminim Ezgi de çok iyi bir abla olacaktır.” dedim. Göz kırptım. Evdekiler “Yaşasın!” diye bağırdılar.

Daha da güçlenmiş olarak hayata kaldığım yerden devam edecektim. Ben bir Amazon kadınıydım. Elbette bütün zorlukları yenebilecek kadar güçlüydüm. Tanrım beni seçmişti umutsuz hastalara umut olayım diye… Allah’ım sen ne büyüksün! Beni aileme, ailemi de bana bağışladın. Şükürler olsun! Kanserin kara gölgesindeki mücadeleyi pembe hayalleri olan kadın kazandı.

ADANA
ARALIK 2015

Kamran MURQUZOV.”Hakkı bulmamız gerekir”

10730926_708473925888118_1815156677351752954_n

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü.

Ateş gibi yanar olduk,
Hakkı bulmamız gerekir.
Tanrı’yı Hak sanır olduk.
Hakkı bulmamız gerekir.

İlki sevinç, sonu kader,
Geçmişlere eyle nazar.
Bir ömrün sonuna kadar,
Hakkı bulmamız gerekir.

“BUTA” YENİDƏN SİZİNLƏ GÖRÜŞƏ GƏLİR

Azərbaycan Respublikası “Ziyali Ocağı” İctimai Birliyi 2017-ci ildə özünün yeni layihəsini təqdim edir. Bu layihədə Türk dünyası ölkələrinin təmsilçiləri olan söz ustaları-şairlər öz şeirləriylə “Buta”nın qonağı olacaqlar.
Milli-mədəni irsmizə öz mahiyyəti etibarı ilə zəngin, tərtibatı baxımından nəfis bir əsər qazandırmaq qarşımıza qoyduğumuz ümdə məqsədlərimizdən biridir. Amacımız türk dünyası ölkələri arasında milli-mənəvi tellərin yaradılması, habelə yaradılan körpülərin saxlanmasıdır.
Nəzərdə tutulduğu kimi, “Buta-2”-nin bu sayında da türk dünyasının müxtəlif ölkələrindən olan şairlərin qatılması təqdirəlayiq haldır.
Ümidvarıq ki, böyük maraq və ümidlə dəstəklədiyimiz bu layihə -“BUTA -2” antalogiyası oxucuların dərin rəğbətini qazanacaqdır.
Tanınmış qələm ustalarının – Sabir Rüstəmxanlının, Fəxrəddin ZİYANIN, Ağasəf İMRANIN, Mayıl MƏMMƏDLİNİN, Bənövşə DAŞDİLİNİN, (Azərbaycan) Abdulhadi BAYIN, Sabiha SERİNİN, Tahsin SEDEFOĞLUNUN, İbrahim COŞARIN, Remzi ZENGİNİN, Cemal ÜNALIN, Harun YILDIRIMIN (Türkiyə), Muazzam İBRAHİMOVANIN (Özbəkistan), Səxavət İZZƏTİNİN (İran) və başqalarının dəstəyi ilə araya-ərsəyə gələcək “BUTA 2” oxucuların sevimlisi olacaq, kitab rəflərinin bəzəyinə çevriləcəkdir.
QATILMA ŞƏRTLƏRİ
Antologiyaya qatılan hər şairə 4 səhifəlik yer ayrılacaqdır. Bu səhifələrdə şairlərin şəkilləri, tərcümeyi-halları və 4 səhifəyə sığacak şeiri öz əksini tapacaqdır. Sərbəst, heca, əruz vəznində təqdim olunacaq şeirlər siyasi motivlərdən uzaq olmalıdır.
Hər şairə 4 kitab veriləcəkdir.
Antologiyaya şeirlər bu ilin may ayının 15-dək təqdim olunmalıdır.
Kitabın dərc olunması heç bir ticarət məqsədi güdmür.
Antogiyada dərc olunacaq şeirlərə görə şairlər özləri məsuliyyət daşıyırlar.
Kitabda dərc olunan şeirlər üçün pul ödənilmir.
Antologiyaya qatılan hər şair kitabın çap olunması üçün nəzərdə tutulan 50 manatı-105 lirəni özü ödəyəcəkdir. Göstərilən maliyyə vəsaitini hər hansı bir bankdan yaxud poçt şöbəsindən Vester Yunion vasitəsi ilə Əliyeva İlahə Əhməd qızına (Aliyeva İlahe Ahmet kızı) göndərə bilərlər.
Qatılmaq arzusunda olanlar gərəkli məlumatları +994553305830 nömrəli telefonla əlaqə saxlayaraq ötürə bilərlər.
Email adresimiz: ziyali.ocaqi@mail.ru

Esat ERBİL.”Bir Hatira ve Bir Kitap”

İlk, orta ve lise okullarını Erbilde bitirdikten sonra 1972-1973 öğretin yılında Süleymaniye Üniversitesi / Fen Fakültesi /Matematik bölümünde alındım, dört yıl süren Üniversite yaşamım hayatımın en mutlu ve en hessas anları olarak sayabilirim, çünkü lisede başlıyarak ve üniversitede gizli Türkmen Öğrenci Birliğinin mücadelesini, mücadeleci dostlarım ile beraber en mükkemel bir şekilde sürdürmüştük, üniversitenin ikinci sınfında Türkmen Talebe ve Gençler Birlik Başkanı olarak Türkmen öğrencileri tarafından üç yıl ard arda seçildim, bizim dönemimizde diye bilirim ki Türkmen öğrencileri gizli olarak türlü türlü tehditlere reğmen en etkin rol oynayabildik ve güzel faaliyetlersunduk milletimize ve başka milletlere göre başarıyla yapabildik.
1975-1976 öğretim yılında ünivesiteden mezun oldum, sonradan 18 aylık vatan görevimi ödeyip tamamladım ve Musul’a bağlı Salahhiye ilçesinde lise öğretmenine atandım, iki yıl orada görev yaptım ve Erbil merkezine taşındım, Erbil’de yıllar matematik öğretmeni yaptım sonradan lise müdür yardımcısı oldum ve bu aralarda İrak – İran savaşı başladı (8) sene yedek asker olarak vatana hizmet sundum, 1988’de savaş sona erdi ve teskere aldık, tekrar kendi mesleğime döndüm ve 1998 yılına kadar Matematik okutmeni ve lise müdür yardıcısı görevlerini yaptım, siyaset alanında daha etkin çalışmak için 19 / 11 / 1998 tarihinde kendi isteğim üzere emekliye ayrıldım.
1974 seneside Erbil’de ilk defa olarak (Türkmen Kardeşlik Ocağı) bir kültür kuruluş olarak açtık bende başka ağabeylerim ile beraber bir kurucu üyesi olarak Ocağı açmaya katıldım ve askerlik görevinde olduğuma yönetim kurulu üyesine alınamadım, 1978’den itibaren genel bir özgür seçimde yönetim kurulu üyesi olrak seçimde kazandım ve 1996 yılından itibaren Ocağın Başkan Yardımcısı görevine atandım ve 2010 yılında Ocak başkan Yardımcısında kendi isteğim olarak ve gençlere bir firsat olarak istifa ettim. Erbil’de TKO farksızın bölgede tüm Türkmenlerin kendi evi ve bir önemli kültür okulu sayılmaktadır, bu kuruluş kültür kuruluşu olmadan önce milli bir kuruluş olmasına damgasını vurmuştur bu nedenle de her gayretli Türkmenlerin kendi öz evi gibi davranmaktaydılar, bu milli müessese 31 / 12 / 1974 tarihinde kocaman şehrimde açılmıştır.
Aynı zamanda açık siyaset özgürlüğümüze kavuşurken İrak Milli Türkmen Partisi düşük bir hale düşerken bizde (ben ve bazı mücadeleci arkadaşlarımla beraber) milli dugularımız bu düşük hali kabul etmiyerek 17-08-1996 tarihinde İ.M.T.P’nin ikinci kurultayına katılarak yürütme üyesi seçildim, partiyi yaşadıp canlandırdık dek partinin esil sahiplerine teslim ettik ve kendi kuruluşumuze döndük, bu defa Irak Türkmen Cephesini yaşatmak ve güclendirmek için TKO kuruluşumuz temamen ITC’ye katıldık önceden Yürütme kuruluna atandım, sonradan 1. Türkmen Kurultayında Şura üyesi ve dört yıllığa Denetleme Kurulu Başkanı olarak seçıldım ve Türkmen davasına en güzel ve mükkemel bir şekilde hizmette bulunduk ve diğer milletler arasında da kendimizi ve varlığımızı iyice ispatl ettik.
Edebi hayatıma gelince çocuk çağlardan başlar çünkü annemden dinlediğim ninilerini çok sevdim ve buda büyük bir neden oldu Edebiyate Hoyratla başladım ilk ürünlerimi 1972 yılında yayımlamaya başladım buda Yurt Gazetesi yolıyla, sonradan Kardeşlik ve Birlik sesi Dergilerinde ürünlerimi yaydım,1984 yılından itibaren İrak Edebiyatçı ve Yazarlar Birliğinde üye oldum, edebiyatın türlü dallarında çalışmışım örneğin (Şiir, Hoyrat, Piyes, Sahne,öykü ve Radyo oyunları), Yurt’ta ve Yurt dişinde bir çok Fistival ve şiir yarışmalarına katılmışım ve güzel ödüllerde kazanmışım en sevdiğim şiir şölenlerinden(1998- Ağustos ayında- Konya Şehrinde – 8.Altınbaşak Kültür ve Sanat Etkinlikşeri Şiir Şölenidir), aynı zamanda da 2016 yılında Azerbaycanda Şeki Şehrini Kültür merkezi olarak seçilmesinden dolayı AKSEF Örgütü ile beraber bende bir Irak şairi olarak o Fistivala katıldım ve Azerbaycanın değişik Şehirlerinde etkinliklere katıldım, bunlar yanında da Tarihi kaynak bizlerde az olduğu için, çünkü Saddam döneminde tüm Tarihi kaynaklar yandırıldı ve o, zalimin emri ile Iraka yeni tarih yazdılar ( Buda kendini satmış yazarlardan oluşan bir kaç komisyon oluşturup Yalan Tarih Irak hakkında yazdırdılar ve eski kaynaklarıda yakıp ortadan kaldırdılar ), bu yüzden 12 seneden beri bir tarihi eser yazması elimde bulunmaktadır ( Irak Türkmenleri Kimlerdir? ) gelecekte Türkmen Kütüphanesini zengileştirmek

Harika UFUK.”ESKİ YARALAR”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Kapanmış eski yaralar gocundurmaz beni
Baktıkça hatırlatır
Yaşadıklarımın coğrafyasını…
Acıtan her yara kapanır,
Tende ve kalpte izini bırakarak…

Yaralarımı severim,
Her birinden
Farklı dersler çıkartırım,
Faillerini yaşamımdan soyutlayarak
Yeni bir sayfa açarım.

İsyan parmaklarımdadır,
Avuçlarken gökyüzünü
Güneş saklanır kuytularıma…
Düşlerime yıldızlar yağar.
Bahar çiçekleriyle bezenmiş
Bir ağaç görünce
Elimi uzatırım;
Oysa
Tutunmaya,
Tutmaya çalıştığım dal
Uzaklaşır günden güne…

Ben senin mübarek adını,
Saçlarını, gözlerini, ellerini değil,
Sadece ruhunu severim.

Bu gün
Doğmadığım saklı bir kentte
Gözümü açtım.
Kumsalda yapayalnız,
Yalınayak kederlerim dolaştı özgürce;
Ama kentin daracık sokaklarından
Geçemedi düşlerim…

HARİKA UFUK
ADANA
AĞUSTOS 2012

NOT: Bu şiir Şiir Sanatı.net Sitesinde 04.03.2017 tarihinde günün şiiri ve yıldızlı yazı olarak seçilmiştir.

Harika UFUK.”ADANA’MIN YOLLARI TAŞTAN”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Sabahleyin her zamankinden erken kalktım. Kahvaltı yaparken kızımla sohbet etmeye başladık. Aklıma şu geldi: Başka bir yerden Adana’ya gelseydik nereleri gezerdik? Bir gün şehrimizi tanımak için yetmez ki! Adana’yı gezmek için en az üç gün ayırmak gerekir. Anavarza, Şar ve Misis Ören yerlerini de unutmamalıyız elbette… Ben bir günde şehirdeki yerlerin çoğunu gezeriz, dedim. Kızım da hepsini gezebiliriz, dedi. Farz edelim ki Adana’ya geldik, zamanımız kısıtlı, bir gün sabahtan akşama kadar ne kadarını gezebilirdik acaba? Denemeye karar verdik.
Kahvaltı sonrası öncelikle Seyhan’ı gezmek üzere kızımla hazırlandık. Atatürk sevdalısı olduğumuz için ilk durağımız pazartesi günü dışında her gün ziyaret edilebilen Atatürk Evi oldu. Türk öğrencilerle askerlerin ücretsiz olarak ziyaret edebildikleri bu mekân Tarihi Taş Köprü karşısındadır. Mustafa Kemal Atatürk, 15 Mart 1923 tarihinde eşi Latife Hanımla geldiğinde Ramazanoğulları’ndan Suphi Paşa’ya ait bu konakta misafir edilmiş. 1981 yılında Atatürk’ün 100. Doğum Günü dolayısıyla bu konak Atatürk Evi olarak restore edilerek Müze Müdürlüğüne bağlanmış.
İki katlı bu binanın alt katı çalışma odası ve kütüphaneden oluşuyor. Kütüphanedeki 2000 civarındaki kitabın tamamı bağış yoluyla sağlanmış. Üst katta ise Sofa, Yatak Odası, Çalışma Odası, Basın Odası, Mücahitler Odası, Oturma Odası, Hatay Odası, Silah Odası, Yaver Odası, Kuva-yı Milliye Odası yer almış. Sofada Emekli subay Nevzat Duruak tarafından yapılmış olan Atatürk'ün mumdan heykeli yer almaktadır.
Yatak odasında ise Pirinç karyola, sim işlemeli yatak, masa örtüsü, ayrıca Maraş işi iki koltuk ve elbise dolabı vardır. Mücahitler odasında Gani Girici'nin ve bazı mücahitlerin portreleri, Gani Girici' ye ait madalya ve Atatürk'ün ölüm anına, 09.05'e ayarlanarak durdurulmuş bir saat bulunmaktadır.
Hatay Odasında Atatürk Adana'ya geldiğinde, Ayşe Fıtnat hanımın başkanlığında bir grup Fransız işgalindeki Hatay'dan gelerek Atatürk' ün huzuruna çıkmış ve ona siyah gül hediye etmiştir. Buna karşılık, Atatürk de "Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz." demiştir. Bu olayı anlatmak için mankenler konmuştur. Ayrıca ceviz oymalı sehpa, Türk bayrağı ve Hatay'dan gelen heyetin çeşitli boylarda fotoğrafları bulunmaktadır.
Ceviz sandalye, nargile, madeni mangal, kilim ve halılar oturma odasındadır. Vitrin içerisinde Yeni Adana Gazetesi'nin ciltlenmiş Pozantı nüshaları ve çalışanlarının çerçeveli resimleri basın odasında bulunmaktadır.
Maraş işi koltuk, masa, sandalye, telefon, dolap ve Atatürk' ün portresi Atatürk’ün üst kattaki çalışma odasındadır. Cins ve ebatları değişik tüfekler, tabancalar, paşa apoleti, Atatürk' ün doğduğu evin maketi, Anıtkabir'e Osmaniye'den giden taşın numunesi ve vitrin içerisinde çeşitli yıllara ait madeni paralar silah odasında yer almaktadır. Atatürk'ün yaverinin kaldığı Yaver Odasında pirinç karyola, sim ve gümüş işlemeli yatak örtüsü, ceviz kaplamalı elbise dolabı, madeni ibrik ve leğen bulunmaktadır. Atatürk, İsmet İnönü ve Kuva-yi Milliye döneminde emeği geçen ve Kuva-yi Milliye hareketini başlatanların büstleri Kuva-yi Milliye Odasındadır.
Atatürk Evi’nden ayrılırken Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Bende bu vaka inin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana’da vuku bulmuştur.” Sözlerini anımsıyorum ve Kurtuluş Mücadelesine dair ilk düşüncesinin Adana’da oluştuğundan dolayı büyük gurur duyuyorum. Adanalı olmak bana bir kez daha büyük mutluluk veriyor, gülümsüyorum.
Atatürk Evi’nin bulunduğu bu semt Tepebağ’dır. Adana’nın kent merkezinde, kurulduğu iki adet höyüğün üzerinde, bir tarih anıtı gibi yükselen en eski yerleşim alanıdır. Tarihi sur içindeki adana şehrinin en eski kent kalıntıları, toprak altındaki değerleriyle bronz çağına kadar giden binlerce yıllık kültürü burada saklıdır. Yaklaşık olarak 8000 yıllık geçmiş olan Tepebağ’da 1495 yılında Ramazanoğlu Halil Bey’in yaptırdığı konaktan itibaren başlayan yeni şehirleşme döneminde Tepebağ Mahallesi de oluşmuştur. 1748 yılında yaptırılan Yeşil Mescit ile başlayan yeni yapılaşma döneminde gelişmiştir. O nedenle bugün ayakta kalabilmiş Tepebağ evlerinin çoğu 18.yüz yıldandır. Tepebağ evlerinin şemsiye gibi açılmış geniş saçakları, yüksek tavanları, cumbaları, daracık sokaklara açılan kanatlı kapıları ve hayranlık uyandıran oya gibi işlenmiş tavanları ile bizleri on sekizinci, on dokuzuncu yüzyılın büyülü mistik ortamına taşır. Sadece Tepebağ’da değil; Kayalıbağ, Türkocağı, Sarıyakup, Karasoku, Alidede ve Ulucami mahallelerinde çok az sayıdaki eski evler kurtarılmayı beklemektedir. “Eski Adana Evleri” aynı adlı TepebağHöyüğü’nün üzerinde ve eteklerindedir. Tarihi sur içindeki Adana şehrinin yüzlerce yıllık kültürü burada saklıdır.
Nehir kıyısındaki ve Tepebağ’daki aslına uygun olarak restore edilmiş eski Adana evlerini seyretmek de oldukça keyifli… Buralarda kim bilir kimler yaşadılar? Sevinçleri, kederleri bu konakların taşlarına, duvarlarına sindi belki de… Genç oldular, evlendiler, çocukları oldu, yaşlanıp öldüler yıllar evvel… Ah ölüm, bunu düşününce içimi bir burukluk kaplıyor. Bir düşünürün “Ey hayat, seni el üstünde tutuşum ölüm sayesindedir.” sözleri dökülüyor dudaklarımdan ve kırık gülüşüm Adana’nın taştan yollarına düşüyor.
Bu arada Bosnalı Salih’in Konağı’nı da Bosnalı Otel olarak çok güzel düzenlemişler. Kentin tarihi dokusuyla uyum içinde nehir manzaralı çok şirin bir yer olmuş. Söylem Dergisi olarak getirdiğimiz sanatçıları misafir ettiğimiz şık bir butik otel…
Nehir manzaralı üç katlı ahşap bir ev de restore edilerek Türk Sinema Müzesi haline getirilmiş. Girişte Adanalı sanatçıların fotoğraflarının altında pirinç levhalar üzerine isimleri ve doğum tarihleri yazılmış. Ölen sanatçılarımızın ölüm tarihleri yazılmamış çünkü sanatçıların ölümsüzlüğü vurgulanmak istenmiş. İkinci katta film afişleri ile üç cansız erkek manken var. Yılmaz Güney’in elbiseleri giydirilmiş mankenin önünde duruyorum. Duvarda Yılmaz Güney’in eşine yazdığı mektuplar var. İster istemez gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyor. Çok duygulu mektuplar bunlar… Yılmaz Duru’nun giysileriyle bir manken karşımda dururken onun Susuz Yaz, İnce Cumali, Meyro gibi güzel filmleri gözümün önünden geçiyor. İrfan Atasoy’un giysileri de yine cansız bir mankenin üzerinde… Vurdulu kırdılı filmlerinden tanıyorum onu ama kızım tanımıyor. Nostalji filmleri gösterilirken ona pek rastlamıyoruz televizyondaki kanallarda…
Kuzeye ilerliyoruz. Banklarda oturup fıskiyelerden şırıl şırıl akan suları seyretmek hoşumuza gidiyor. Bu kez kuzey batıya doğru yürüyoruz. Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en büyük camisi olan Sabancı Merkez Cami’ye varıyoruz. Kızım Sena cep telefonundan internete girerek şu bilgileri benimle paylaşıyor:
“Sabancı Merkez Cami aynı anda 20.000 kişiye hizmet vermektedir, açık alanın düzenlenmesiyle 28.000 kişilik camidir. Son cemaat mahalliyle birlikte 6600 metrekareye yayılmıştır. Dokuz fil ayağı üzerine oturmuş. Klasik Osmanlı mimarisi tarzında yapılmış. Genel görünüm olarak Sultan Ahmet Cami’ ne, plan ve iç mekân olarak Selimiye Cami’ne benzemektedir. Dört yarım-kubbe, beş kubbe, altı minaresi vardır; bunlar dört halife ve dört mezhebe, İslam’ın beş şartına, imanın altı şartına karşılık gelmektedir. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kur’an’da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Muhammed'in peygamber olduğu yaşa ve 40 rekât namaza, 99 metrelik altı minare Allah’ın 99 güzel ismine karşılık gelir.” Değerli fotoğraf sanatçısı ve Doktor Haluk Uygur’un sözüyle bir kez daha “ilklerin ve enlerin şehri” Adana’da yaşamanın tadına varıyorum.
İçi muhteşem çinilerle ve vitraylarla bezeli bu cami bize bir anda uhrevi bir âlemin kapısını açıverdi. Dualar okuyarak iç huzuruna erdik ve hayran kaldığımız camiden çıkarken adeta bir kuş gibi hafiflediğimizi hissettik.
Güneye yöneliyoruz. Adana’mızın sembolü sayılan meşhur Taş Köprü’den Seyhan nehrini seyrediyoruz. Roma dönemi eserlerinden olan bu köprünün yirmi bir gözünden yedisi toprak altında kalmış. Şu anda on dört gözlü olan köprümüz 310 metre uzunluğundadır. Roma İmparatoru Hadrian tarafından yaptırılan köprü Jüstinianus tarafından ciddi anlamda onarılmıştır. Osmanlı döneminde de birkaç kez onarılan köprü, şu anda kullanılmakta olan dünyanın en eski köprüsüdür. İlkler ve enler kenti Adana’da yaşamaktan çok mutlu oluyorum ve Romalıların yaptığı ve kullandığı köprüyü asırlar sonrası kullanmak haz veriyor bana… Bu köprü Seyhan ilçemizle Yüreğir ilçemizi bağlamakta… Biz Yüreğir’deki güzellikleri ve Karşıyaka’daki muhteşem otelleri Hilton’u uzaktan seyrederek tarihi yerlerdeki gezimizin tadını çıkarıyoruz.
Taş Köprü’nün yanındaki Tarihi Kız Lisesi’ni gezmemek olmaz. Yıllarca Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı dersleri anlattığım sınıflar deprem sonrasında tamamen restore edilerek Adana Kültür Merkezi haline getirilmiş. Şair ve yazar olarak burada yapılan kültürel etkinlikler beni çok mutlu ediyor. Bir zamanlar annemin, halamın ve annemin amcasının kızı Behiye Teyze’min burada öğrenci olduklarını düşünmek bile beni heyecanlandırıyor. Çiçekler içindeki muazzam bahçede Karacaoğlan’ın heykeli var. Yer yer banklar konulmuş ve kamelyalarla süslü bahçede oturarak Seyhan nehrini seyretmek huzur veriyor bize…
Ulu Cami’ye doğru yürüyoruz. 16. Yüz yıldan kalma bu caminin diğer adı Ramazanoğlu camidir ama Ulu Cami adıyla bilinir. Ramazanoğlu Beyliği zamanında Halil Bey tarafından 1509’da yapımına başlanan cami Ramazanoğlu Halil Bey’in ölümünden sonra oğlu Mehmet Piri Paşa tarafından 1541’de tamamlanmıştır. Selçuklu ve Memluk mimarilerinin izlerini taşıyan caminin duvarları siyah-beyaz mermer taşlarla bezelidir. Batı ve doğuda birer kapısı bulunur. Batı kapısı üzerinde iki yılan kabartması olan bir kubbe ve bir kitabe vardır. Doğu kapısı üzerinde ve minberinin üstünde de birer kitabesi bulunur. 16. asırdan kalma çinileri meşhurdur. Medrese, Türbe, İmaret, Dar’ül hadis, Dar’ül şifa, SIbyan Mektebi gibi yapıları da içeren Ramazanoğlu Külliyesi’nin bir parçasıdır. Külliyenin günümüze kadar gelebilmiş diğer kısımları; Medrese, Türbe ve Ramazanoğulları Saray Selamlığı (Tuz Hanı)’dır. Ulu Cami’nin batı kapısındaki yılan kabartmalarına bakarken oradaki kitabelerde neler yazdığını merak ediyoruz.
Ara sokaktan şehrin güneyine doğru yürüyoruz. Bu sokakta tahta işçiliği ile uğraşan zanaatkârlar var. Hatta onlara zanaatçı değil, sanatçı bile denebilir. Öyle ustalıkla ve kendilerinden bir şeyler katarak eserler meydana getiriyorlar ki hayran olmamak elde değil… Çocukluğumda annemin elini tutarak geçtiğim yılların eskitemediği bu sokaktan yıllar sonra kızımla yan yana yürüyerek geçiyorum. Ne tuhaf bir his bu… Birkaç tahta kaşıkla oklava bir de kupaları asmak üzere ahşap bir kaide üzerinde altı kollu bir askılık satın alıyoruz.
Elli metre ileride bütün ihtişamıyla Büyük Saat Kulesi karşımıza dikiliyor. Yapımına o devrin Adana Valisi Ziya Paşa tarafından başlanan 32 metre uzunluğundaki saat kulesi Abidin Paşa zamanında 1882’de bitirilmiştir. Osmanlı döneminde yapılan saat kuleleri içinde en uzunu olan bu kule modernleşmenin simgesi olmuş zamanında… Büyük Saat’in bulunduğu semtte o kadar çok tarihi doku var ki etkilenmemek mümkün değil.
Büyük Saat Kulesi'nin hemen karşısında bulunan Çarşı Hamamı, her ne kadar kolay bir ulaşım yoluna sahip olsa da önünde dükkânların bulunmasından dolayı pek fazla görülemiyor. Bu konu üzerinde kızımla konuşmakta iken Çarşı Hamamı’nın önünde eski dostlarla karşılaşıyoruz. Ayaküzeri hal hatır soruyoruz. Hamamın tarihçesi hakkında bildiklerimi kızımla paylaşıyorum:
“1529'da Ramazanoğlu Piri Paşa tarafından inşa edilen ve Adana'daki en büyük hamamı beş kubbesi bulunan Çarşı Hamamı’nın iç bölümleri mermerle kaplanmıştır. Hamamın inşa edildiği yıllarda değirmen çarkları ve kanallar aracılığıyla hamama su taşınırmış.”
Kulenin sol tarafındaki Çarşı Hamamı ‘nı geçince görülen Kemeraltı Çarşısı sanki bizi davet ediyor. Elbette buraya kadar gelip de uğramamak olmaz. Yazmalar, nakışlı havlular alarak kızımın çeyizine katkıda bulunuyorum. Kazancılar Çarşısına giriyoruz. Biraz alış veriş yapıyoruz. Bakır cezvelerden ve dekoratif olarak kullanmak üzere el dokuması heybelerden, kilimlerden satın alıyoruz. Yıllardır babadan oğula devreden bakırcılık mesleğini sürdüren Pervin Teyze’nin oğullarının dükkânına uğruyoruz. Oradan da bakır işlemeli bir tepsi ve şekerlik alıyoruz. Aldığımız bütün eşyaları oraya bırakıyoruz. Onlar bizim komşumuz zaten. Akşamleyin evlerine özel araçlarıyla dönerlerken Pervin Teyze’ye uğrayarak eşyalarımızı bırakırlar. Adana’da dostluk ve komşu hatırı çok önemlidir. Böylece elimizde poşetlerle gezme zahmetinden kurtulduğumuz için onlara çok teşekkür ediyoruz.
Madem Adana’mızı geziyoruz Hasan Ağa Cami’ni ziyaret etmeden olmaz. Hem geziyoruz hem de burası hakkındaki bilgileri cep telefonumuzdan girerek internetten öğreniyoruz:
“Klasik Osmanlı dönemi mimarisinin Adana’daki tek örneği olan camiyi 1558 yılında Ramazanoğlu Halil Bey’in kölesi Abdullahoğlu Hasan Kethüda ile azatlı kölesi Atike yaptırmıştır. Planını Mimar Sinan’ın yaptığı söylenir. İki bölümden meydana gelen son cemaat yeri, klasik Türk mimarisinde görülen sütun başlıklarının taşıdığı sivri kemerlerle üç bölüme ayrılmakta ve bölümler üzerini küçük kubbeler örtmektedir. Camii esas mekânına son cemaat yerinden girilmekte olup kare plandaki mekânı köşe trompları ile intikali sağlanan yüksek kasnaklı bir kubbe örtmektedir. Giriş kapısının kuzey duvarı bitişiğinde Lale Devri üslubunu andıran oymalı süslemeler vardır. Müezzin mahfili ve mihrabı ağaçtandır. Siyah ve beyaz mermerlerle süslüdür. Minberi de aynı cins mermerlerle yapılmıştır. Tek şerefeli minaresi 1730 yılında yapılmıştır. Kesme taştan sade ve klasik üsluptadır. Caminin güney duvarında 1671 yılında Adana’ya gelen Evliya Çelebi’nin imzasını taşıyan bir yazıt bulunmaktadır. Ulu Camii’nin yapımını yöneten Hasan Kethüda buradan artırdığı malzemeyle daha güzel olan bu camiyi yaptırmıştır. Söylentiye göre buna çok kızan Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa da onun başını kestirmiştir.” Camiyi gezip trajik öyküsünü de öğrendik.
Bu arada eskiden oturduğumuz semtte Mestanzade Camii’inin güzelliğinden bahsediyorum kızıma… 1682 yılında Mestanzade Hacı Mehmet Ağa tarafından yaptırılmış. Rahmetli annem bununla ilgili bir efsane anlatırdı biz çocukken masal gibi dinlerdik. Adamın bir kedisi varmış. Adı Mestan’mış. Onun sayesinde zengin olmuş. Efsaneden aklımda bu kadarı kalmış maalesef…
Karasoku’nun nostaljik havasını teneffüs ederken acıktığımızı fark ediyoruz. Burada oldukça eski birçok kebapçı var. Kazancılar, Tarihi İstanbul Kebapçısı, Eski Onbaşılar Kebapçısı, Asmaaltı… Buranın kebabı meşhurdur, kebabın yanında da şalgam suyu içilir elbette… Üstüne de kaymaklı kadayıf muhteşem olur.
Yemekten sonra Yağ Cami’ye doğru ilerliyoruz. Burası eskiden Ermeni kilisesiymiş. 1501 yılımda Ramazanoğlu Halil Bey burayı camiye çevirmiş. Selçuklu Ulu Camileri karakterinde, yani çok sütunlu cami tipindedir. Yapıya sonradan eklenen bir anıt gibi büyük ve görkemli bir avlu kapısı vardır. Daha önce “Eski Camii” denilen yapı, anıtsal avlu kapısının önünde yağ pazarı kurulması nedeniyle, “Yağ Camii” adını almış. Altı asırlık yolculuğumuzu küçük saate yönelerek sürdürüyoruz.
Küçük Saat’e varmadan 5 Ocak Meydanı ve yüksekçe bir yerde Atatürk heykeli vardır. Heykelin etrafında havuz bulunur. Havuz kenarında ise kurtuluş savasını anlatan çeşitli kabartmalar bulunmaktadır. Heykelin yer aldığı göbek çiçeklerle bezelidir.
Solda Adana’nın en eski hamamlarından Mestan Hamamının önünden geçiyoruz. Bu hamam 1682 yılında Ramazanoğulları ‘ndan Hacı Mahmut Ağa tarafından yapılmıştır. Kare planlıdır. Soyunmalık üzerini trampintikalli bir kubbe örtmektedir. Kubbe ortasında soyunmalığı aydınlatan feneri bulunmaktadır. Soğukluk olan üç bölümün üzerini pandantifi kubbe örtmektedir.
Az ileride sağda Adana’nın en eski ve görkemli camilerinden Kemeraltı Camii görünüyor. Kemeraltı Camii Ramazanoğlu Piri Paşa'nın emirliğine rastlayan dönemde, Hacı Mustafa Bey tarafından 1548 yılında yaptırılmıştır. Kare biçimindedir.Mimari özellikleri, genel olarak klasik Osmanlı mimarisini yansıtır niteliktedir. Hala kullanılmaktadır.
Adana’nın en kalabalık yeri, en merkezi ve en eski çarşılarından Küçük Saat’e doğru ilerliyoruz. Bu arada sağdaki kuyumcuların ışıltılı vitrinlerine bakmadan geçemiyorum. Küçük Saat, bu gün kentin can¬lı ticaret noktalarından biridir. Dükkânlar, alışveriş merkezleri büyük bir insan kalabalığıyla günün her saatinde, hareketli manzaralar sergiler. Bulunduğu mekânda sembol olan Küçük Saat za¬manın getirdiği değişimlere rağmen ilk konulduğu haliyle varlığını sürdürmeye ve bu haliyle geçmişe uzanan bir basamak olmaya devam etmektedir. Küçük Saat semti, Kemeraltı Camii’nin yanındaki kale kapısın¬dan dolayı eskiden Ters Kapı ya da Tarsus Kapı adıyla bilinmekteymiş. Bu semtte zamanın sessiz takipçisi olan Büyük Sa¬at Kulesi'ne ithaf olarak Küçük Saat denilen ikinci bir sembolik saat bulunmaktadır. İş Bankası tarafından cumhuriyetin ilk yıllarında bu meydana ko¬nulan saat, bulunduğu semte adını vermesi yönüyle önem taşımaktadır. Mekanizması sembolik bir kumbara içerisine yer¬leştirilmiş olan saat, sanatsal açıdan çok değerli ol-mamasına karşılık işlek caddelerin kavşak noktasın¬da yer alması yönüyle dikkat çekici bir konumdadır.
Küçük Saati elli metre geçince sağda bütün güzelliğiyle bembeyaz taşlarla yapılmış gelin gibi güzel ve zarif bir cami çıkar karşınıza… Adı yeni ama kendisi eskidir. Adana’da Memlûk mimarisi etkisinde tarihi Adana Yeni Camii dikdörtgen biçiminde, on kubbeli bir yapıdır. Minaresinin giriş kapısının üstünde bir güneş saati bulunmaktadır. Kitabelerinden birine göre camii, 1724 yılında Abdürrezzak Antaki adlı Antakyalı bir zengin tarafından; bir başka kitabeye göre minaresi 1729 yılında Abdullah Bin Ali Beşe tarafından yaptırılmıştır.
Yeni Cami’nin 10 metre ilerisindeki duraktan Özen dolmuşlarına biniyoruz ve Çifte Minare’de iniyoruz. Bu semte de adını Çifte Minare Camii vermiş. Asıl adı M. Sabuncu Camiidir. Eskiden Adana da bulunan tek çifte minareli cami olduğundan caminin adı herkes tarafından Çifte Minare olarak bilinir. Adana’nın pek çok yerinden görülebilen Çifte Minare Camisi son zamanlarda yapılan yüksek binaların gölgesinde kalmış ve artık uzak yerlerden görülemez olmuştur. Çifte Minareli Camii tarihi bir özelliği olmasa da şehrimizde bir dönem iki minare arasına mahya asılması açısından önemli bir yapıdır. Mimarisi ile göz dolduran cami Adana’nın en merkezi yerlerinden Çınarlı Mahallesindeki Adana Verem Savaş Dispanserine yüz metre mesafede bulunmaktadır. Caminin hemen karşındaki Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi 2011 yılından beri hizmet veren devlet üniversitesidir.
Bu semtte oturan bir yakınımızın evinde çayımızı yudumlarken daha gezemediğimiz çok yer olduğunu konuşuyoruz. Onlarla birlikte Seniha arkadaşımızın otomobiliyle şehir turu atıyoruz. Mimar Sinan Kültür Merkezinin önünden geçiyoruz. Ne konserler olmuştu burada diye geçmişi tazeleliyoruz. Ayna konserindeki yağan yağmuru ve o yağmura rağmen sırılsıklam olarak konseri coşkuyla izlediğimizi, Ayna Grubunun “Gittiğin yağmurla gel” şarkısına avaz avaz eşlik ettiğimizi gülerek anımsıyoruz. Çelik konserine ise çok hasta olduğum halde koşa koşa gittiğim hala usumda…
Gezintimiz devam ediyor tabii… Cemal Gürsel Caddesi’ni turluyoruz. Bebekli Kilise’yi uzaktan görüyoruz. İnönü Parkı’nın bulunduğu Dörtyol Ağzı’ndan yukarı doğru uzanıyoruz. Atatürk Caddesi’ne yöneliyoruz. Burada bulunan Atatürk Parkı en önemli mekânlardan biridir. Önemli günlerde bu parkta törenler yapılır ve çiçekler, çelenkler burada heykelin bulunduğu havuzun önüne ve iki yanına konur. Adana halkının en önemli toplanma yerlerinden biridir. Atatürk heykelinin iki yanında da askerlerimizi ve kurtuluş savaşındaki kahraman Türk kadınlarını simgeleyen heykeller bulunur. Atatürk Caddesinde de bir tur atıyoruz. Parktaki heykelin, çiçeklerin, güvercinlerin güzelliğini seyretmek hepimize mutluluk veriyor.
Gazipaşa’da Kazım’ın Büfesinde taze sıkılmış portakal sularımızı yudumluyoruz ve Eski Baraj’a gidip manzaranın güzelliğini seyre dalıyoruz. Dilberler Sekisine doğru ilerliyoruz. Yapay şelaleyi ve havuzda yüzen ördekleri sevgiyle izliyoruz. Akşamüstü bibi bici yiyelim diyerek Adnan Menderes Bulvarı’na gidiyoruz. Bir yandan gölü ve ışıklandırılmış Sevgi Adası’nı seyrederken bir yandan da bici keyfini sürdürüyoruz. Bici bici yöremizde yazın yenen serinletici hafif bir tatlıdır. Eskiden meyvelerle süslenmezdi, bir süredir meyvelerle süslenerek servis ediliyor.
Dönüşte bizi eve bırakıp evine dönen arkadaşıma “Adana’yı bir günde gezmek imkânsız!” diye dert yanıyorum. Apartman girişinde kapıcımız bize bırakılan emanetleri veriyor. Teşekkür ederek sabahki alış verişimizde Kazancılar Çarşısındaki komşu oğluna emanet bıraktığımız poşetlerimizi alıyoruz. Eve döndüğümüzde böyle güzel bir şehirde yaşamanın mutluluğu üzerine devam ediyor sohbetimiz.
Bu arada çok sevdiğim şairlerden Yahya Kemal Beyatlı’nın “Aziz İstanbul” şiiri geliyor aklıma ve bu şiirin Adana için yazıldığını hayal ediyorum:
“Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”
Yahya Kemal Beyatlı
Ah Adana sen ne güzelsin!

HARİKA UFUK
ADANA
7 MAYIS 2014;
SAAT:21.23

Harika UFUK.”ANLAŞILMAK VEYA ANLAŞILAMAMAK”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Yaş aldıkça görüyoruz ki hayat o kadar da uzun değil… Bu yaşam bize ait, onu en iyi şekilde kullanmalıyız. Boş bir defteri özenle yazabiliriz veya onu bir karalama defterine de çevirebiliriz. Hayat öyle bir defterdir ki karaladığımız sayfalarını koparıp atamayız. Bu nedenle attığımız her adıma dikkat etmeliyiz. Bize Allah tarafından bir defalığına bahşedilmiş hayatı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekmez mi?

George Orwell diyor ki: "Belki de insan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu." Fark ettim ki hayatımızın çoğunu kendimizi başkalarına anlatmaya çalışarak geçiriyoruz. Anlamayana ya da anlamak istemeyene kendimizi beyhude anlatmakla kaybettiğimiz zamanın telafisi yok. Üstelik başaracağımız işleri de bu yüzden geciktiriyoruz.

Yaptığımız her işin elbette bir açıklaması olmalı ancak bunu ömrümüzce başkalarına izah etmeye çalışarak zaman kaybetmemeliyiz. Zorunlu olarak hesap vermemiz gereken öncelikle yüce Mevla’dır. Aile içinde aile büyüklerine, anneye, babaya, eşe; iş hayatında amirlere; toplumda adaleti, huzuru sağlamakla görevli emniyet yetkililerine ve adliyede yargıcın önünde hesap vermek ayrı bir konu… Ondan söz etmiyorum.

Yapmak istediğimiz her şeyin hesabını ilgili ilgisiz herkese uzun uzun açıklamak zorunda değiliz. Hesap sormaya hazır insanlar var kendilerinin zorunlu olarak ilgililere vermesi gereken pek çok hesapları varken… “Nereye gidiyorsun? Nereden geliyorsun? Bu işi neden yaptın veya neden yapmadın? Seni anlamıyorum! Seni anlayamıyorum. “ tarzındaki sorular yahut serzenişler yağmur gibi yağıyor. Birine anlatıyorsunuz, başka birine de yeniden anlatıyorsunuz, bir de bakmışsınız ki izah etmekle harcadığınız vakit uğraş verirkenki vakitten daha çok…

Mevlâna Celâleddin-i Rûmî “Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır.” der.

"Yürüyüp geçeceksin, hep yürüyüp geçeceksin.
Ben öyle yaptım. Hep yürüdüm.
Herkesin her şeyi anlamasını bekleyemezsin.
Sen yürüyüp gideceksin.
Anlayan anlayacak, anlamayan anlamayacak; dünyanın hepsine yetişemezsin ki!
Bilirsin ben iyi yürürüm." diyor Murathan Mungan…

Ben de diyorum ki: Kim ne derse desin, kim ne düşünürse düşünsün yürüyüp geçeceksiniz hem de ilaveten gülüp geçeceksiniz. Anlayan anladığı kadarıyla yetinsin. Anlamak istemeyenle de uğraşacak halimiz de vaktimiz de yoktur.

NOT: Umarım anlaşılmışımdır. Sevgiler…

HARİKA UFUK
ADANA
11 MAYIS 2016
SAAT:19.45

Harika UFUK.Türkiye ile ilgili muhteşem şiirler

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

ADANA’MDAN SELÂM SANA TÜRKİYE’M

Toros güzelleri amber kokuyor,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!
Gönül tezgâhında sevgi dokuyor,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Bakü petrolünü akıtır Ceyhan,
Ceyhan’a kardeştir eşsizdir Seyhan,
İki kardeş konuk, Çukurova’m han,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Meşhurdur Kozan’ın mandalinası,
Bucak’ta yetişir meyvenin hası,
Kozan yiğitleri, yiğidin ası,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Karaisalı’mız merttir, kahraman,
Düşmanı püskürttü, dedirtti aman,
Tertemiz havası, suyu her zaman,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Güzel ilçelerden biri Karataş,
Taze, leziz balık pişsin olsun aş,
Denizi şahane, bulamazsın taş,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Yumurtalık dengin var mı dünyada?
Kalesi denizde küçücük ada,
Mavi sular, yeşil orman orada,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Seyhan ilçemizde hoş olur seyran,
Çukurova’mıza kim olmaz hayran?
Misis’te içilir en güzel ayran,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Tarih kokar Feke hem Saimbeyli,
Serindir Aladağ ve Tufanbeyli,
Misafirperverler hanımlı beyli,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Gülek BoğazıylaŞekerpınarı,
Pozantı’dan başlar Tekir’in karı,
Çiçekli ovada bal yapar arı,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Yüreğir ilçesi cennetten bahçe,
Merkez Cami huzur verir gezdikçe,
Ayetler Arapça, dualar Türkçe,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

İmamoğlu,Merkez şehrin incisi,
Adana ülkemin hep birincisi,
Harika gönlümün tek bir incisi,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Bugün gezemediğimiz yerlerin bir kısmı şiirlerimde var. İsterseniz biraz da Adana şiirlerimle yolculuğa çıkalım:

ADANA METHİYESİ

Hâlâ kullanırız eski Taşköprü,
Üç bin beş yüz yıllık tarihiyle var,
Taşlarla işlenmiş sağlam bir örü!
Hadrianus’ tan da bize yadigâr!

Ölüme çareyi buldurmuş Rahman,
Misis köprümüzden geçerken Lokman,
Elinden uçurmuş listeyi o an,
Birkaç öğüt kalmış esince rüzgâr!

Kaleler kentidir güzel Adana,
Sayısı öyle çok kırktan da fazla,
Yumurtalık, Kozan ve Anavarza,
Kenti hala korur, efsane duvar!

Eski uygarlıklar işte Han yeri,
Sirkeli köyünde yolun imleri,
Elinde okuyla resmetmiş eri,
Adana’m antiktir, hep tarih kokar!

Hasan Ağa Cami ve Ulu Cami,
Ramazanoğlu’ ndan hatıra şimdi,
Yağ Cami önceden kilise idi,
Artık dualarla gönüller yıkar!

En büyük camimiz Merkez Camidir,
Eller Hakk’a açık, kalp samimidir,
Sabancı’nın âhir birikimidir,
Cennete yol olur, camide bahar!

Yeşil Mescit, Akça Mescit pek rahat,
Çarşı, Büyük Saat ve Küçük Saat,
Dilberler Sekisi, eşsizdir göz at,
Eski-Yeni Baraj kederi kovar!

Toros dağlarımız ve yaylaları,
Tekir’le Bürücek, Şeker pınarı,
Dağlarda bal yapar çalışkan arı,
Çerçi Yusuf’ta da derde derman var!

İki büyük nehir: Seyhan ve Ceyhan,
Suyumuz lezzetli; işte Çatalan,
Her mahallemizde yemyeşil alan,
Çocuklar parklarda gönlünce oynar!

Harika çok sever Çukurova’yı,
Adana’nın başka güneşi, ayı,
Kapuzbaşı, Eynel, Obruk alayı,
Adana’m ülkeme güzellik yayar!

Yalçın YÜCEL.Muhteşem şiirler

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

KADIN KONUŞURSA

Kadınım ben
Önce bir insan
Özümün ince telinde
Yuvam uzanır sarıldığım.

Yaşamım
Dev bir kapı kapatır üstüme
Anahtarı üstünde olsa da
Bir türlü açamadığım.

Kadınım ben
Nice ağır yükler altına girmiş
Çocuk doğuran, büyüten
Aş pişiren…

Yorgun parmaklarım
Kalem tutarken titrer belki
Okula göndermeyen o anama, o babama
Ne diyem?

Kadınım ben
Bir hizmetçi asla değil
Öyle görülsem de çoğu kez
Benim ellerimde sallanır yine de şu yaşam.

Ne kuzgunlar dönse de üstümde
Yüreğim inadına çiçekli bir yamaçtır
İçinde sevgiler, sevgiler
Sarmaşıklar gibi doladığım.

Bakmayın, usançlı gözüktüğüme
Dallarımda nice umutlar asılı durur, bekleşirler
Nice özgürlük pencereleri örer sevdam
Belki bir gün, bir gün diyerek.

Kadınım ben
Çocuk ağıtları
Kollarıma yapışık bir sakız gibidir
Çıkaramam.

Odadan odaya koşan
Şu ellerim, şu ayaklarım
Soramam necidir haliniz diye
Gittikçe artan o yaralarım.

Çalışmak, üretmek ve ötelenmek var bende
Zaman sürükledikçe yerlerde
Zincirlerin görünmeyen halkalarıdır
Acıtır değdikçe.

Sözcüklerimi hiç sormayın isterseniz
Duygularım kanadıkça içimde, kanadıkça
Dudaklarıma kadar akıp giden bir şelaledir
Orada kalakalan.

Ben ne diyeceğini, ne yapacağını bilemeyen kadın
Paslanmış o kilitleri
Açamadı demeyin sakın
Hangi haklar verildi de, uzanmadım?

Evinin kapısı kadar yakın dediler
Yazdılar, nutuklar attılar
Bir köleden farklı olmadığımı
Onlar da sonunda anladılar.

Kadınım ben
Sırtında cepheye mermiler taşıyan
Ve gerekirse
Vatanı için de toprağa düşen…

Yaralarım
Ah, o kanayan sorunlarım
Düşman mermisinden çok daha acı işte
İnsanlık tartısında bile bulunmamam.

Nedir farkımız ki? İnsanız hepimiz de…Ve bu yaşam birlikte çok güzel.

TOPRAK KADINLARI

Yaşmaklı kadınlar uyandırır yolları
Bir çınar üşür henüz
Çatılar kıpırdatırken ellerini
Rüzgar dokunurken boyunlarına
Sırtlarında çocuklar
Sallanırken yine
Bir beşik gibidir
Penceresini yeni açan güneş
Çapaların hüzünlü seslerinde
Çiçekler gibi renklidir toprak kadınları
Yaşmaklar süsler bir tek
Yorgun gözlerde dalıp giderken

Onları anlayabilmektir kadınları değerli kılan. Bir inceliktir duygularında el ele tutuşmak. Ve yaşam çorbasını birlikte kaşıklamak… Ne güzeldir… Tüm kadınlarımıza saygılarımla

Riyaz DEMİRÇİ.”Başın sağ olsun Hocalım”

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Başın üstün duman aldı
Bu ne acı,bu ne haldı
O dağların kime kaldı
Başın sağ olsun Hocalım.

Ömrün günüm zülmet oldu
Kan ağlayan millet oldu
Katliamın kismet oldu
Başın sağ olsun Hocalım

Ormanların kanla doldu
Bebeklerin donub soldu
Üfükların saçın yoldu
Başın sağ olsun Hocalım

Feryadına çatamadım
Hep ağladım yatamadım
Hiç aklımdan atamadım
Başın sağ olsun Hocalım.

Bebeğini boğdu gelin
Ermeniden doğdu gelin,
Ölmüşse de sağdı gelin
Başın sağ olsun Hocalım

Ermeninin babası çok
Eşin satar namusu yok
Bu dert bize saplanan ok
Başın sağ olsun Hocalım

Türk olmakdı günahımız
Açılmasın sabahımız
Koy yok olak biz hepimiz
Başın sağ olsun Hocalım.

YALÇIN YÜCEL.”MARAŞ’IM DİYE”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Bir köşesinde yüreğimin
Gider gelir Maraş’ın sesi
Duyduğum bir şiirdir
Ya da okunur öyküsü kahramanlığın
Bir yanımda özgürlük
Diğer yanımda sevinç
Sevgisi eser
Gül yüzlü sabahlara şehitlerimin
Yüreğimin perdesindedir eli
Maraş’ım açar yaşam ışığımı her gün
Ve ben Necip Fazıl’ı okurum bir namaz sonrası
Kulak veririm bir de Şevket Yücel’e
Uzunoluk’tan aşağı
Çınarlar uzar asırlıktır hepsi de
Bir konuşabilseler ah
Kim bilir neler neler anlatacaklardır size
Bir köşesinde yüreğimin
Gider gelir Kapalı çarşı
Allı yazmalar, fistanlar
Hepsi birdir, düğün yeri gibi bu dulda da
Sonra bakırcılar duyururlar seslerini
Ardından demirciler
Biraz ötede ”Bal şerbet” der bir şerbetçi
Diğeri dondurma
Çıkmaz sokaklarda
Külah çatılı ahşap evler de vardır
Sanki halaya durmuş
Çeteler gibidir toprak damlar
Boşuna dememişler “Bir başkadır” diye
Kovanından bal sarkıtmış arılar gibidir
Nice yiğitler ki sahiplenmiş
Can vermişler bu topraklarda, Maraş’ım diye

Harika UFUK.”GÜVEN MESELESİ”

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Şu günlerde çevremdekilerin ağız birliği etmişlercesine söyledikleri bir cümle var: “Bu devirde kimseye güven kalmadı.” Neredeyse hepimiz “Neden bu hallere düştük?” diye kara kara düşünmekteyiz. “İnsanoğlu çiğ süt emmiş.” sözü de yeni değil, yıllardır söylene söylene dillerde pelesenk olmuş. Gazete haberlerini okuduğumuzda şaşkınlık içinde kalıyoruz. Televizyonda haberleri izlemeye çekinir olduk.
Yapılan haksızlıklar, şiddet ve saldırılar kanımızı donduruyor. İnsan, karşısındakine inanmak ve güvenmek ihtiyacı duyuyor. Kötülük yapan kişiye ”Neden bunu yaptınız?” diye soruyorsunuz cevap kısa, öz ve bir o kadar da düşündürücü… “Canım öyle istedi!” Sorumsuzluğun, terbiyesizliğin, hadsizliğin, haksızlığın özeti… Yaptığımız her şeyin makul bir açıklaması olmalıdır. Topluma zarar verecek davranışlardan daima uzak durmalıyız.
Bir zamanlar çalıştığım okula giderken oldukça kalabalık belediye otobüsünde yaratığın birinin liseli bir kız öğrenciye tacizde bulunduğunu gördüm. “Otobüs kalabalık da ondan…” bahanesinin arkasına sığınan sapığa ters ters baktım, kıza da “Bana doğru yaklaş.” dedim. Elimden geldiğince o öğrenciyi korumaya çalıştım. Neden güven içinde yaşayamıyoruz? Evimize, iş yerimize, okulumuza giderken neden huzur içinde değiliz?
Anlatılanlar gençleri korkak ve güvensiz yapıyor. . Elinde bir adresle karşımıza çıkıp tarif isteyenlere de kuşkuyla bakar olduk. Yolda karşıdan karşıya geçmek için yardım isteyen yaşlı kadın kızı bayıltarak bir taksi çağırıp “Kızım fenalaştı.” diyerek götürebiliyor. Ya kadın tacirlerine pazarlanıyor, ya böbreği çalınıyor. Yahut bir delikanlı çok güzel bir bayandan etkileniyor, onun teklifini kabul ederek partiye gidiyor. Kendince eğleniyor, içki içiyor, sabah buz dolu bir küvette böbreği alınmış halde gözlerini açıyor.
Hayatınız boyunca dürüstlüğü ilke edinirseniz gece başınızı yastığa koyduğunuzda huzur içinde uykuya dalarsınız. “Temiz bir vicdan kadar yumuşak bir yastık yoktur.” Fransızların bu atasözünde olduğu gibi önemli olan vicdanını temiz tutmaktır. Hayret ediyorum her türlü kötülüğü yapanlar rahat uyuyabiliyorlar mı?
Bu gidişle kız ve erkek çocuklarımızın, genç kızlarımızın yetişkin erkeklere potansiyel sapık olarak bakacakları düşüncesi bile çok ürkütücü… Toplumda kadın-erkek omuz omuza, sırt sırta, el ele yaşarsa hayat güzelleşir. Birbirimizi ötelemeye başlarsak “Ne olacak kadın milleti! Saçı uzun, aklı kısa…” veya “Ne olacak erkek milleti işte… Güven olmaz onlara… En iyisinin canı cehenneme…” dersek kutuplaşırız. Toplumu zedeleyen tutumların başında ötekileştirmek gelir.
İnsanlar artık birbirlerine güvenmiyorlar, inanmıyorlar. Kimi insanlar da güven oluşturmak için en kutsal değerler üzerine yalan yere yemin ediyorlar. Sonra da “Yalandan kim ölmüş!” diyerek gülüyorlar. Neden bol bol yemin ederiz hiç düşündünüz mü? “Karşıdakini inandırmak için…” dediğinizi duyar gibiyim. Oysa doğru söz, yemin istemez. Güvenilir insan olursanız zaten yemine hiç de gerek kalmayacaktır. Ne acıdır ki insanlar birbirlerine güvenemezken paranın gücüne güveniyorlar. “Para her kapıyı açar.” düşüncesi egemen olmuş maalesef…
Toplumda huzur içinde yaşamak istiyorsak önce kendimizdeki ve ailemizdeki aksaklıkları gidermeliyiz. Çocuklarımıza sahip çıkmalıyız ama yetmez; onlara akıllarını kullanmayı ve empati kurmayı da öğretmeliyiz. Bize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmamayı ilke edinmeliyiz. Güvenmek istiyorsak güvenilir olmayı başarmalıyız. Güvenilir bir insan olmak kadar onur veren hiçbir mertebe yoktur.

Adana.19 Şubat 2015 SAAT: 16.30
NOT: Bu yazı 2 Haziran 2016 tarikinde Edebiyat Evi Sitesinde yıldızlı yazı ve günün yazısı seçilmiştir.

Ahmet DİVRİKLİOĞLU Hocamızın doğum gününü kutluyoruz! (16 Şubat)

ad

GERİYE DÖNÜŞ YOK

Dipsiz girdaba düştüm döndükçe dönüyorum
Ben beni yitirmişim bulmaya niyetim yok
Garip kuşlar gibiyim halime gülüyorum
Diyorum, buna şükür; kimseye diyetim yok

Bir lokma bir hırkaya sebil ettim bu ömrü
Ölü gezdim dünyada sandılar canlı, diri
Kılavuzumdur benim Yesi’nin gönül eri
Bu yüzdendir kimseye kinim yok, garazım yok

Dedikçe omuzlarım yükü kaldırmaz oldu
Yani gönül bardağım damla almıyor, doldu
Toz pembe hayallerim soldu sarıya çaldı
Hazanda domurmaya takatim, gayretim yok

VATAN DİYENDE

MENE GUYU GAZANI BİLMEZMİYEM MEN LELE
İNDİRTER BAYRAĞIMI GÖRMEZMİYEM MEN LELE
GÖVDEMİ GURT KEMİRER CÜMLELER GÖRE,GÖRE
BU GADDAR MANKUTMUYAM SEZMEZMİYEM MEN LELE

DÜŞMENE GÜLLER VERER AŞIMLA BESLEDİĞİM
O Kİ YADIM DEDİKÇE GARDAŞCA SESLEDİĞİM
CAN İÇİMDE CAN ÜZER GÖZELLİK DÜŞLEDİĞİM
BÖYLESİ HAYINLIHDAN BEZMEZMİYEM MEN LELE

DUR DEREM NEÇE DERDİN MENLE DE Kİ ANLAYAM
YASINLA YAS ÇEKEREM TOYUNDA ZATEN VARAM
GARDAŞ CANI YENER Mİ YİYENE DENER YAMYAM
YAMYAM GARDAŞ OLAR MI SİLMEZMİYEM MEN LELE

OĞULU,UŞAĞINI BASARAM MEN BAĞRIMA
NENESİ MENİM NENEM EŞ EDEREM ANAMA
HALA HAYINLIH EDER GEDER CAN AĞIRIMA
MENDE GAYRI DEFTERİN DÜRMEZMİYEM MEN LELE

BU TORPAH ATA CANI ECDADIN YADİGARI
DİYEREM BU BAYRAĞIM GIP GIZIL ATA GANI
BERABER ÜCELTELİM DEDİKÇE BU VATANI
BAYGUŞA PAY VERENE KÜSMEZMİYEM MEN LELE

SUSARAM SABIR DEREM SANIRLAR GÖRMEZ KÖREM
ÖZÜMDE ATAŞ DÖNER GORHU BİLMEZ NEFEREM
MAVZU VATAN DİYENDE COŞARAM,DELİRİREM
SIHILAN DÜŞMEN ELİ KESMEZMİYEM MEN LELE
TUFAN OLUP ELİNDE ESMEZMİYEM MEN LELE

ÖZLEM

ÖZLETTİRDİN DOST KENDİNİ
DİYECEKSİN HASRET YENİ
BİRDE BANA SOR ÖYLEMİ
DAĞ BAŞLARI TÜTENDE GEL

YEŞİLLENİNCE ÇİMENLER
KÖPÜRÜNCE Kİ DERELER
DÜŞÜNCE SUYA CEMRELER
PAPATYALAR BİTENDE GEL

TAKLAYINCA LEYLEK DAMDA
DEM ÇEKİNCE BÜLBÜL DALDA
GÜLLER AÇINCA BAĞLARDA
KİRAZ KUŞU ÖTENDE GEL

DEVECİ’DEN KAR KALKINCA
YÖRÜK YAYLAYA ÇIKINCA
HER YAN BİRAZ ISININCA
HAVA YAZA YETENDE GEL

ZİLE SENİN ATA YURDUN
ÖZLÜYORUM HEP DİYORDUN
YEDİTEPE DE NE BULDUN
BOŞ VER TUFAN DESENDE GEL

DEREBOĞAZI’NDA BİRİNCİ CEMRE

BİRİNCİ CEMRE DÜŞMEYE NE KALDI ŞURADA
BAHAR UÇ VERDİ GÜZELİM
BAKSANA YEŞİLE CAN GELDİ
DALLARA KAN
ÜŞÜMÜYOR ARTIK YÜZLERİM,ELİM

GÖZELERDE AB-U HAYAT
O SULARDA BİR RENK,BİR TAT
KIR ÇİÇEKLERİ ALSIN ÇEVREMİ
COŞ GELSİN GÖNLÜME KAT BE KAT

DEREBOĞAZI’NDA YÜRÜYEYİM ŞÖYLE
ZİLE DE BU MEVSİMİN AYNASIDIR ORALAR
BÜLBÜL YUVASI’NDA KUŞ SESLERİ
ÇORAKLIK’TA ALAKESELER
KÖŞKLÜ DEĞİRMENİ SUSMUŞTA DİNLER
BURDA ESEN SERİN YELİ

YEL HİÇ KESİLMEZ Kİ BURADA
BAHAR ESER,KIŞ ESER,GÜZ ESER
HELE YAZDA,HELE YAZ DA İKİNDİ SONLARI
BAĞRINI SOĞUTUR OVANIN
RAHATLAR NEBAT,RAHATLAR İNSANLAR,BÖCEKLER

BAHAR DEYİNCE DEREBOĞAZI GELİR AKLIMA
GÜZ DEYİNCE,KIŞ DEYİNCE,YAZ DEYİNCE
HER MEVSİM BİR GÜZELDİR BURADA
HELE BAHAR,HELE BAHAR
DAYAN GÖNLÜM,DAYAN GÜZELİM
BİRİNCİ CEMRE DÜŞMEYE NE KALDI ŞURDA

Riyaz DEMİRÇİ.”Ey savatlı”

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Bülbülünüm
Morgülünüm
Bir kulunum
Ey savatlı

İlim sensin
Selim sensin
Dilim sensin
Ey savatlı

Gönlüm yara
Çekmiş dara
bahtım kara
Ey savatlı

Vurma beni
Kırma beni
Yorma beni
Ey savatlı.

Neye daldın
Derde saldın
Canım aldın
Ey savatlı

Harika UFUK.”AŞKLA BAŞLADI MEVSİMLER

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Senden soğudukça değişti mevsimler,
Tanıştığımız gün ilk bakışta
Sevdalandık delicesine
Kıpır kıpırdı yüreğimiz
Kabımıza sığmaz olmuştuk.
İlkbahar başladı o arada…
Derken aşk bacayı sarmaya,
Özlem yakıp kavurmaya başladı
Anladım ki mevsim yaz…
Evlendik,
İşte o günden beri
Düğünler yaza rast geldi.
Sonbahar başladı
Aşkın sıcaklığı güneşle yarışmayı bıraktığında…
Üşütmeyen ama için için ürperten
Yağmurlar yağdı gözlerimizden…
Ömrümüzden sarı yapraklar gibi
Kopan, dökülen, savrulan mutluluk…
Güneş ısıtmaz oldu aşkımız bittiğinde
Yalnızlaştık,
Issızlaştık köşemize çekilirken…
Ayrılık vaktiydi kış…
Sevgimiz, saygımız eksilmeseydi
Kaybolmasaydı güven duygumuz
Hep bahar ve yaz olacaktı ömür…
İşte bizimle başladı
Bizimle bitti bütün mevsimler…

Adana.1 AĞUSTOS 2016.SAAT: 08.50

Yalçın YÜCEL.”Zaman”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Bir kuş sesidir zaman
Bir elmadır dalından sarkan
Atışıdır yüreğin
Zaman gökyüzüdür uzar sonsuza
Bir renk cümbüşüdür dağlarda, ovalarda
Bir öpüştür anılarda kalan
Zaman gurbettir, sıladır
Sevdadır, umuttur biraz
Seni de yanıltır, beni de
Zaman bir çocuktur doğan
Ölümdür gömütlerde
Açılan bir güldür, batan bir diken
Zaman bakışındır senin
Gidişindir yollardan
Acılı, sevinçli, hüzünlü
Nice yıllar geçse de
Hepsi bir dakika kadar

Şevket Yücel(02.03.1930-03.02.2001)
Unutulmayan insanlar, geride derin izler bırakmışlardır. Bu yüzden unutturulamazlar. Gün gibi belki… Dokunurlar yürek penceremizin camına…

Riyaz DEMİRÇİ.”Can Karabağım”

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Hasretin boy atmış boyumdan yüca
Xocalı derdine yakıldım nece
Şuşa hep başımda gemli düşünce
Gönlümde sen varsın,can Karabağım

Ben sana canımı vermek isterim
Gelib de gülünü dermek isterim
Atamın yurdusun görmek isterim
Gönlümde sen varsın ,can Karabağım

Söyle kimler oldu yolun bağlatan
Kahr olsun kadere bizi dağlatan
Laçin kelbecerdi bizi ağlatan
Gönlümde sen varsın,can Karabağım.

Ben senin oğlunum çekerim cefa
Dolanım başına günde bin defa
Duşmanı maf edib buluruz sefa
Gönlümde sen varsın,can Karabagım

Senin tarıfını babamdan sordum
Her gün hasretnle oturup durdum
Kurbanım ben sana a benim yurdum
Gönlümde sen varsın,can Karabagım

Kubatlı,Zengilan,Fizuli nerde
Hankenti,Cebrayil sızlama derde
Yeniden geleriz koynuna bir de
Gönlümde sen varsın,can Karabağım.

Riyaz DEMİRÇİ.Yeni şiirler

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Geleceğim Karabağım

Gülün-çiçeğin dermeğe,
Gerekse canım vermeğe,
Duşmanın bağrın yarmağe
Geleceğim,Karabağım.

Doğulandan hayal kurdum,
Görenlereden seni sordum,
Benim doğma ata yurdum,
Geleceğim,Karabağım.

Açmaz oldu harı bülbül,
Kan-yaş dokdü sarı bülbül,
Bulamadı yarı bülbül,
Geleceğim,Karabağım.

Aç kolunu bana nolur,
Kıyma yanana cana nolur,
Koy sarılım sana nolur,
Geleceğim,karabağım

Kar tutsa da çölün-düzün,
Açılmazsa bahar-yazın,
Bağlansa da yolun-izin,
Geleceğim,Karabağım.

Hasretinden yüzüm solub,
Dertlerine çare bulub,
Gök yüzünde bulut olub,
Geleceğim,Karabağım.

Dumanında kayb olmağa,
Kemanın,tarın çalmağa,
Sende rahatlık bulmağa,
Geleceğim,Karabağım.

Verirmisin

Seni gördüm, aklım gitti
Tek dünyama, girirmisin?
Kış mevsimim, bugün bitti
Elin bana, verirmisin?

Koyma yürek, dertten dolsun,
Hasret gelip, beni bulsun,
Aşkımızın, gülü solsun,
Elin bana, verirmisin?

Gözlerimden, kan dökülür
Sevgin canda, bel bükülür
Yaram kanar, hem sökülür
Elin bana, verirmisin?

Dön geriye yüzüme bak
Unut gitsin geçmişi yak
Elyansımı, parmağa tak
Elin bana, verirmisin?

Esat ERBİL.”Vay Azerbaycan”

01

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Yanvar Katliami :
19 – 20 Yanvar 1990 tarihinde güzel Azerbaycan topraklarını bozmak isteyen hayin Moskoflar, Azerbaycan – Bakiye saldırarak, 137 – 170 arası temiz kanlı öz Türk soyumuz şehit olarak cani ve canavar soviyyetler Mutefiklerinin saldırı nedeiyle, kurbanlar verdik. Onların ruhu şad ve mekanları Cennet Yüce Allahtan dilerken, bu şiirimi tüm Kahraman Azerbaycan Halkına armağan ediyorum.

Aras Çayından baktım, bölünmüş ne çar,
Milliyetçi gönlünde, yaralar açar,
Karabağ Toprağından, yazık ki kaçar,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

Aras Çayından baktım, suyu zor akar,
İran kesimindeki, Azere bakar,
Bu çok ağır manzara, gönlümü yakar,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

Aras Çayından baktım, sular ağlıyor,
Esir, satılan toprak, yara bağlıyor,
Her damlası bin hasret, yürek dağlıyor,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

20 yanver yarası, derindi bizde,
Tarihte kara lekke, bıraktı yüzde,
Unutulmaz katliam, şehit çok sizde,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

Hey (Esat) çaren yok, üzülme dayan,
Tarihin yazacaklar, görenle duyan,
Ey aslan turan gencı, yatmışsan uyan,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

Насиба Егембердиева.”Күзде есе…”

Көктемде тау жаңғағы көзді қуантырды

Тау жаңғағы жетілмей тұрып, “басқалар теріп кетпесін”, деген қауіппен қаға бастады. Бейшара ағаш адам баласына мəуесін түйіп бергені үшін таяақ жей бастады. Есепсіз аямай ұрды. Ағаштың жапырақтары көз жас сияқты төгілді. Бірақ адам балалары бұған назар аударған жоқ. Əлі тірі жапырақтарды таптады. “Ағаштың таяақ жеген шақтары, наудасы да азап көрді, азап бердік – ау”, деген пікір ешкімнің ойына келмеді.
Бұл ғой, ағаш, тілсіз, біздің түсінігімізде жансыз бір нəрсе. Ағашты ұрып, сабалап қоя салсақ мейлі еді.
Өмірде…
Өз жанымызда бірге жасап жатқан адамдарды ауыр сөз таяағы мен сабалаймыз. Жүректері қан қақсап кесте де сабалай береміз. Оның үнді көз жасына, үнсіз қайғысына назар аудармаймыз. Сабалап – сабалап жанымыз кіреді. Ағашты ұрудағы мақсат мəуесін теріп алу. Ал адамдарды сабалап не теріп аламыз?
Күнəлəрімізді көбейткен қапты толтырамыз ба? Жаңғақ тола қапты арқалап базарға асығамыз. Күнəміз тола қапты арқалап қайда барамыз?..

Riyaz DEMİRÇİ.Yeni şiirler

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Ne güzel demiş büyük şairimiz rahmetli Bextiyar Vahap Zade Nur içinde Yatsın

Bir şirin, bir gözəl söz istəyirəm
, Hər sözü, söhbəti düz istəyirəm
Bircə baxışıyla yanan qəlbimi
Görməyi bacaran göz istəyirəm.

Bəxtiyar Vahabzadə

Bende buna cevap yazarak şöyle diyorum

Her şeyin aslını öz isteyirem
Bu Könlümü yakan göz isteyirem
Okyanuslar sepsen ateşim sönmez
O şirin dilinden söz isteyirem

* * *

Gül ettin sen
Kul ettin sen
Kül ettin sen
Beni güzel

Sen dağlattın
Sen bağlattın
Sen ağlattın
Beni güzel

Sandırma sen?
Kan dırma sen?
Yandırma sen?
Beni güzel

Esat ERBİL.”XOCALIDIR KAN DESTANIM”

03

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Yürek dolu yer kalmadı,
Bir gün bizi gam salmadı,
Gönül arzum hiç bulmadı,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Yıllar oldu hasret bitmez,
Başımızdan dertler gitmez,
Xocalılar kanı itmez,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Karabağla Xocalı il,
Aramızdan geçmesin kil,
Özgürlüğün yönlerin bil,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Ne çok toprağ ellerdedir,
Anneler gözü yoldadır,
Ağır yükler Türk beldedir,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Turan eli hür kalacak,
Türk özgürlük hep alacak,
Halk gafleti gör salacak,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Ana yurttan ayrı kaldım,
Azerbaycan atam daldım,
Öz yurdumu gidip saldım,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Xocalıdır Kan Destanım,
Karabağda öz Vatanım,
Kayser, Şahla Yurt satanım,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Riyaz DEMİRÇİ.Yeni şiirler

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

NEREDESİN

Sen könlümün dileğisin
Sen aşkımın meleğisin
Sen canımın gereğisin
Ömrum günüm nerdesin.

Gel bir kere yüzün görüm
İpek saçın özüm hörüm
Kaş gözüne elim surum
Ömrüm günüm nerdesin

Doğransam da dilim dilim
Sensiz geçmez ayım ilim
Göz yaşımı nasıl silim
Ömrüm günüm nerededin

Sızım sızım sızıldadım
Zehir oldu ağız tadım
Mecnün oldu aşk ustadım
Ömrüm günüm neredesin

Hasretinden kül olmuşum
Kara bulut tek dolmuşum
Saralıb da bak solmuşum
Ömrüm günüm nerdesin

GEDİP KARABAĞI BİR GEZİP GELİM

Ruhum Kanatlandı Azerbaycana
Hasreti Karışıp damarda kana
İçimde ateşi ben yana yana
Gedip karabağı bir gezip gelim.

Bakım vatanıma, ata yurduma
Belki kuvvet verdim orda orduma
Haydi Türkmenelim haydi yardıma
Gedip karabağı bir gezip gelim

Şuşanın gözleri yolda kalıptır
Kelbecer Taşınır bir ses alıptır
Zengilan karalıp öğle doluptur
Gedip karabağı bir gezip gelim.

Fizuliden durup ağdama bakım
Cebrayilda donup bir ocak yakım
Kubatlada kalan duşmanı yıkım
Gedip karabağı bir gezip gelim

Kartala sorayim orda derdimi
Bura ata yurdum olan Yerdimi?
Dindirim şiirle orda mertimi
Gedip karabağı bir gezip gelim

Riyazim savaşım canımdan geçim
Duşmanın kanını doldurup içim
Ya ölüm Ya kalım bir yolun seçim
Gedip karabağı bir gezip gelim

Esat ERBİL.”Canan Melis Bayraktarı Yakından Tanıyalım”

Melis Hanım ( Canan Melis BAYRAKTAR ) Subay bir ailenin kızı olarak Ankarada 15 Ocak 1961 tarihinde dünyaya göz açmıştır, Anne tarafı ise tümü subaylar, bu nedenlede kendisi sıkı bir disiplin içersinde büyümüştür. İlk, orta ve liseyi bitirdikten sonra, İzmir Ticaret Lisesinden mezun olmuştur. Bundan sonra kendi isteği üzre 3 yılık ” Cleopatra güzellik okulunda ” okuyarak Estetik bıranşından mezun olmuştur.
Böylece kendine özgü güzellik salonu açarak çalışmaya başlamıştır. Evlenmekten sonra eşiniçok sevdiği için ve onun isteği üzere salonu kapatıp ve Sanat, Şiire ağırlık vermiştir. Diye biliriz ki ( 15 ) seneden beri kendisi ( Özel Korolarda ) çalışmaktadır.
1973 yılından buyana şiir yazmaya başladı, Edebiyat hayatı ona Hayat öyküsünden bir çok dersler ve hikayeler olarak etkilenip böylece ağ kağıtları güzel şiirlerle süslemiştir. Şiirleri çoğu hayat macaralarından ve gerçekleri yazmıştır. Babasını kaybettikten sonra hayatında bir çok acı olaylarla rastlanıp ve bunları hepsi yazdığı şiirlerde uzmanca yansıtmıştır. Bu yazdığı şiiri örnek olarak göstermekteyiz ve onun çektiği elem, sıkıntı ve yanlız yaşam mücadelesi veren bir kadın olarak çok açık göstermektedir ( Tabii evlenmekten önceki hayatı çok sarsılı ve hüzünlü ama evlendikten sonra en mutlu bir eş olarak evlendiği kişiyle mutluluğu elde etmiştir ) :

BİR TEK SANA KÜSTÜREMEDİLER

Hani daha ufacik bir çocukken
Nasıl yürümem gerektiğini göstermiştin ya
Hala, hala desteğim sensin babam
Sesin daha dün gibi kulaklarımda
Önce hanım olacaksın demiştin hayat yollarında..
Hep seni dinledim
Işığım oldun bu zalim devranda..
Zalim dedim de..
Biliyormusun
Biliyormusun insanlar dedigin kadar iyi degillermiş.
Çok kötüymüş..
Çok zalimmiş be babam..
Çok zalimmiş..
Kanatlarına tutunmak isterdim..
Beni bırakma diye.. Sen gittin ya..
Sen gittin ya.
Akbaba misali sardılar dört bir yanımı
Herşey, herkes tüm sevgiler yalanmış.
Sahteymiş bu kokuşmuş dünyada..
Yine beni sen yürüttün
Vakur, dimdik, bir çınar gibi..
Kaldım aralarında…
Seni cok özlüyorum babam.. çok özlüyorum.. Yokluğunda beni üzeceklerini bilsen
Bırakmazdın, gitmezdin..
Kimbilir belki beni de alırdın.. alırdın değil mi?
Güvendiğin dağlar karlıymış bilemedin
Yokluğunu beklerlermiş meğerse
Haykırmak için yüzüme..
Eller dile geldi söyledi.. söyledi de.
Canım dediklerimden duysam bu kadar üzülmezdim belki de..
Hala bir umut..ufacık bir umut
Yalan söylediler değil mi babam
Yalan de ne olur..
Bari rüyamda yalan de..
Senin küçük kızınım hala biliyorum..
Olsun desinler.. desinler be babam..
Tufanlar kopsa yıkamaz gönül bağımızı..
Kanadım kırık uçamazdım belki de
Sevginle sarmasaydın dört bir yanımı..
Dünyaya küstürdüler..
Bir tek sana küstüremediler..
Küçük kızın seni çok özlüyor
Bir tek sana küstüremediler babam..
Bir tek sana küstüremediler..
Küstüremediler..
Evlenmeden önce hayatın cilvesini çekerken ve mutluluğun ne olduğunu tatmadan hayata küsüp öz elemleri ile baş başa kalıp, kimse ona yardım eli uzatmadan hayat mücadelesine tek başına çıkıp savaşa devam etmiştir, bir tek eşi harıç, Tüm bu olaylarda Canan’a çok destek oldu.. ve her zaman da yanında durdu..
İnsan tek başına kalınca ve en yakınlarından ihmal ve hisabini etmezken nasıl bir yaşamda olmasını kimse anlamaz bir tek onu yanlızlığı yaşıyanlardan başka,Mutluluğu evlenmekten sonra bulan Canan Hanım hayatın ne olup olmadığını şiire dökerek ne güzel ifade etmiştir bakınız bir başka şiirinde babasına seslenerek baba sevgisinden uzak kalan, ona çağrıda bulunup ve babasız kaldığında neler hiss ettiğini ne güzel anlatmaktadır :
GEL BABAM GEL
Yalniz geldim dünyaya bir melek gibi
Anilarda yaşanan esrarengiz bir giz gibi
Hatirlamam hiç birini sanki düş gibi
Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Hayat basamağimda koruyanımdın
Yapayalnız Sahipsiz elimden tutanımdın Okumadiğim hikayemde tek kahramanımdın Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Önümde siper
Yolumda Önder oldun
Duyulmayan sözlerde tek cümle oldun
Görülmez kalkandın Gönlünde sakladın
Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Bir can idim bin cana değer kıldın
Canıma can damarıma kan kattın
Ökseden aldin hayat verdin yaşattın
Yokluğun kabus oldu gel babam gel. .
Seni arıyor bu yaralı çocuk kalbim
Tarumar oldu sensiz kaldı geçmişim
Tuttuğun elim boş kaldi sensizim
Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Hasretim dağları bekliyor neredesin
Kuşlara sordum hangi esen yeldesin
Bulutlarda Gözlerim hiç yağmazmısın
Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Yokluğun.. yokluğun kabus oldu
Ne olur ..ne olur ..ne olur
Yine ağlama kızım de
Varlığına hasretim. .Hasretim varlığına
Gel babam gel..gel..

Melis’enin şiirlerinin her bir satrı bir öyküyü ifade etmektedir, baba sevgisine hasret kalan, hayat özlemini yanlız çeken, ve her türlü saadet ve mutluluktan mahrum kalan ve tek başına bırakılan bir insan nasıl hayatta nasıl mücadele ettiğini çok net göstermektedir.
Melis Hanımın şiirlerinde felsefe dolu anlam bütünlüğü görünmektedir, kendi hisslerini bir yazar ve şair olarak hayatını sanki bir sahnede rol oynayarak anlatmaktadır, şiirini okurken bu macaraları her kes kendi hayatı olarak hiss edilir, buda bir anlam verecek ki Melis Hanım hayatını ustaca ifade etmektedir ve onda bulunan kabiliyet şiirlerinde ap iyi ve açık göstermektedir :
Ayna
Ve perde kapanır
Minik kuş
Bir tek sana küstüremediler
Öyle bir çiz ki beni
Uğraşma benimle hayat
Ağlamadım anne.
Bir çok acı olaylarla karşı karşıya gelirken onu çok üzdü ama mücadeleye devam edip, hiç bir güc onun hayat yoluna devam etmeğe durduramadı.. Yasaklara engellere tahammülü olmayan Melise Hanım 1981 yilinda, bu yanlızlık içinde hayat ortağı ( İlhan Bayraktar )’ı bulup evlendiler, bu mutlu evlenmek neticesinin barı iki çocuk dünyaya getirdiler ( Batuhan erkek – Açelya kız ) isimlerinde ve bir torunu ( Alinda ) isminde vardır. Her iki çocuğuda üniversite mezunudurlar . Şimdide ailesiyle mutluluk içinde İzmirde yaşamını sürdiriyor.
Canan Hanıma sorduğumuz sıralarda sence hayat ve yaşam ne demektir? Kendisi kısaca bu yanıtı verdi :
” şiirler anlatılamayan duyguların kelimelerle raksederek dışa aktarımıdır bence…. Edebiyatı ve sanatı hayatımın her alanında sevdim.. lakin okul yıllarımda engellendim..bir kitap çalışmam da var.. şimdilik bekleme de.. Hayatım boyu söylemeyi sevdiğim ve güç aldığım bir söz vardır.. Haya,uğraşma benimle .. Beni yenemezsin .. Ben senden daha güçlüyüm .. Bak hayat yine ben kazandım.Bu sözüleri zaman zaman şiirlerimde de kullanmıştır..” .
Duygusal olmakla birlikte mantıkla davranir Melise Hanım .. Kendi gururuna düşkün ve şiirlerine de pek yansıtır duygularını :
BEN DEĞİLİM
Dönüpte özlemle bakma ardına
Bıraktığın yerde bil ki değilim .
Gün gelir de yanarsan kara bahtına
Kor olmuş közünde bil ki değilim .
Aşık olup sazını çalarsan birgün
Vurduğun telinde sen de değilim .
Islıkla adımı name yaparsan hergün
Notasında sözünde yaren değilim .
Yalan sevdalara tuzak kursanda.
Öksedeki garip kuş ben değilim.
Dönüp gelsen her gün sazın çalsanda
Name yaptığın köy ben hiç değilim..
Yürüdüğüm yollara bahtın düşerse
Kaderini yazan kalem ben değilim.
Mehtap yoldaş olunca şu gönlüme
Karanlıkta kaybolan ben değilim.
Yitik sevdana ağlıyorsun şimdi.
Yüreği dağlanan ben değilim
Gittiğin gün kurudu toprağın
Okyanusta boğulan ben değilim..
Demişsin ki uğrunda öleceğim.
Aldanıp üzülecek ben değilim..
Aşkımla ömrün bir gün son bulsa da
Kabrinde ağlayacak ben değilim
Gördün ya a canım gördünya artık
Dertlere saldın biçare ben değilim
Bir zamanlar sevildim sandım amma
Şimdi yanıp kavrulan ben değilim..
Sensin.. Sensin.. Sensin…
Melise Hanımın içinde aşırı bir Vatan ve Millet sevgisi vardır, bu sevgiyi hiç saklamadan şiirlerinde açık göstermektedir. İşte Toprak aşkı Vatan sevgisi, Şehit veren canları anarak hiçte unutmamış onlar her biri bir kanla çizdikleri şeref destanını şiirlerinde göstermektedir :
Yine şehitler verdik ..
Yine canlar yandı ..
Ne diyoruz ..
( Başımız Sağolsun )
Yani ne diyoruz ..
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ..
Başımız Sağolsun demekle bunu diyoruz Farkındamısınız ..
Ateş nasılsa düştüğü yeri yakıyor .. Bize ne değil mi? … Bizim başımız sağolsun ..
.
.
Ben diyorum ki .. Bu duruma .. Savaş mı çıktı da haberiniz yok .. Ne yoluna gidiyor insanlarımız .. Haydi hep birlikte şahlanalım .. Vatan sağolsun ….
Söylediğimiz gibi ilk önce güzellik salonu açtı sonradan ailesi ile mutluluk içinde salonu kapadıp Tiyatro, Şiir, Müzik ve spor alanlarında iyi ve güzel yıllar hizmet göstermiştir ve şimdi İzmir Şairler ve Bestekarlar Derneğinin yönetim kurulunda üye ve Sayman görevini yapmaktadır. Son olarak Canan dokuz yıl basketbol oynamış, ve şimdi de ” İzmir Sporda ” lisanslı basketbolcudur, son olarak söylemeye değer ki Canan Hanım 15 yıldır özel ” TSM ” korolarında çalışmasını sürdürmektedir.
Bu arada Canan Hanımdan hayatıyla ilgili sorduğumuzda böyle yanıt verdi :
“Minik bir şey açıklayacağım .. Hayatımda gizli yönleri ve gerçeği öğrendikten sonra çok araştırdım ilgili kişiyi buldum rol teklifleri aldım.. bu benim özel hayatımdı perdeye yansımasını istemedim. Hayatımı sinema yada dizi yapmak istediler.. benim oynamamıda teklif ettiler, ama ben kabul etmedim. Ve hayatımın acı detayına girmek istemedim . ”
Son Olarak Canan çok güzel şiirler yazmıştır her iki türde hece hemde Serbest, araştırmamızı bir hece vezinli şiiriyle bitirmek istiyorum. Ve Canan Melis Hanıma özel hayatında mutlu ve saadet dolu bir yaşam geçirmesini can ve gönülden diliyorum :

DÖN DERSEM BİR DAHA
Mutlumusun şimdi kaldığın handa
Dön dersem bir daha namerdim sana
Hasretinle tükendim şu cihanda
Dön dersem bir daha namerdim sana..
Anladım ki gülmeyecek bu yüzüm
Biliyorum yare geçmiyor sözüm
Sönmüş yüreğinde aşk geçmiş közüm
Dön dersem bir daha namerdim sana..
Güftesiydin yar aşk şarkılarımın
Bestesiydin ölmez duygularımın
Vazgeçilmeziydin alın yazımın
Dön dersem bir daha namerdim sana
Anladım ki gönlünde kalmamış külüm
Fırlatıp atılmış kurumuş gülüm
Yırtılmış resimlerim solmuş yüzüm
Dön dersem bir daha namerdim sana
İntizarım yok tüm sitemim bana
Nasıl kandım sana inandım aşka
Severken son buldu musalla taşta
Dön dersem bir daha namerdim sana..

Esat ERBİL’İN sevgi ve saygısıyla Canan Melis Hanıma Mutlu Yaşam diliyoruz.

Yalçın Yücel.”KAR TADINDA DÜŞÜNMEK”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Esme şimdi rüzgar
Kar taneleri düşüyor, bir şarkı söylercesine
Bozacaksın bu ritmi diye
Öyle korkuyorum ki!
Esme şimdi istersen
Gecelere bırak bu hırsını
Karanlığı paramparça etsen de
Gündüzleri mi bana bırak
Bak, çocuklar nasılda sevinçliler öyle
Kar topu oynadıkça
Gülümsüyor yüzleri
Bir gelin gibi naz yaparak
Yağıyorsun
Gökyüzü ne kadar da cömerttir sana
Oysa, rüzgarla el ele verdiğinde
Sobamla bile bozuyorsun aramı