Hasan AKAR HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! (10 Eylül)

hasanakarhocamiz

BEN YÖRÜK ALİ EFE’YİM

Sarı Tekeli Abdi’nin,
Atmaca Aşireti’nden Fatma’nın oğluyum.
Yetim kalmışım daha beşiğimde,
Öz be öz Aydınlı, Türk soyluyum.

Büyümüşüm bir andız fidanı gibi,
Boy vermişim Menderes’in kollarında,
Sonra Mehmet olmuşum Sarıkamış’ta,
Kan çiçeklerinden damlayan bin bir parça.

Ve bir gün kara bulutlar çökmüş,
Doluşmuş Yunan sürüsü memlekete.
Ben Türk’sem ve Yörük’sem,
Efe yüreğim bayrak açmaz mı dağlarda,

Daha soluklanmadan yaylalarda,
İçmeden Dalama’nın suyunu kızanlarla,
Yollara dökülmüş göçleri görmüşüm,
Alhan mezarlığında zulümden, açlıktan,
Ağlayarak dikilen taşları görmüşüm.

Azgın akmış Menderes’in suları,
Kan akmış, boz bulanık çamur,
Hasret akmış Nazilli’nin sessiz suları,
Durulmasını beklemişim sabırla,
Suların denize karıştığı yerde.

Sonra mavzerim ses vermiş
Ümit olmuş Nazilli’de Erbeyli’ de
Acı bir türkü söyletmiş düşmana
Kan kokmuş Malgaç Demiryolunda.

Ben Yörük Ali Efe’yim.
Çine’de Miralay Şefik Bey
Çiğdem Yaylası’nda Kara Durmuş Efe
Ve Gökçen Hüseyin Efe olmuşum
Memleketin her yerinde..

Ben Yörük Ali Efe’yim.
Kınalı Dokuz’un mendilinde hasret,
Bayram günü bayrama gidenlerdenim.
Benim de cepkenim, mendilim barut kokar,
Atımın yelelerinden yurt sevdası eser.

Ben Yörük Ali Efe’yim.
Mevzu vatansa bu cennet vatanda,
Düşerse bayrağım dara bir gün,
Silkinir kalkarım bin kızanımla toprağımdan,
Çıkmaz mıyım yeniden vatan için dağlara.

*Babamın dedesi Aydın Nazilli’den gelerek jandarma olarak askerliğini yaptığı Sivas’a ,daha sonra (Yıldız Kasabası) gelip yerleşmiş.Bize köyde Aydınlar diyorlar.Yıllar sonra yazdığım bu şiiri efe yüreğimin derinliklerine kaydettim.

Harika UFUK.”Çekmek üzerine”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Dünyada kadın olmak çok zor… Gazeteleri okumaya korkar olduk. Yine kadın cinayetleri, yine tecavüzler, yine darp…

Birkaç gün “Unutmayacağız, unutturmayacağız.” söylemlerinin ardından kocaman bir sessizlik… Kadınların eziyet çekmediği bir tek gün geçmiyor. 2015’te Adana Barosu Org tr’de belirtilen istatistiklere göre sonuç şudur:

“Temmuz’da erkekler 19 kadını öldürdü; 12 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti; bir kadını fuhşa zorladı; 36 kadını yaraladı; 10 kadın ve kız çocuğunu taciz etti.2015’in ilk yedi ayında erkekler 160 kadın öldürdü, 70 kadına tecavüz etti, 122 kadını fuhşa zorladı, 229 kadını yaraladı, 155 kadını taciz etti. Temmuz ayında toplam 78 erkek şiddeti, cinayet, cinayete teşebbüs, taciz, cinsel şiddet, tecavüz ve yaralama vakası basına yansıdı. Erkek şiddeti vakalarının yüzde 24’ü Karadeniz, yüzde 20,5’i Marmara, yüzde 20,5’i Akdeniz, yüzde 18’i İç Anadolu, yüzde 10’u Ege, yüzde 4’ü Doğu Anadolu, yüzde 2,5’i Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşandı.”

Kırsal kesimlerde “Tarla ve miras bölünmesin.” diye akraba evlilikler sürdürülürken “Emmioğlu attan indirir.” sözü dillere yerleşmişti. Amcaoğlu isterse o kızın başkasına verilmesi mümkün değildi. Özellikle Doğu’da, Güneydoğu’da ve az da olsa Güney’de “Başlığı veren kızı alır.” felsefesi hâkimdi. Bir yanda “Berdel” uygulanırken diğer yanda şu türkü söylenmekteydi:

“Şu derenin geveni
Geven sarmış geveni
Paşa’dan emir gelmiş
Seven alsın seveni…”

Bizim kuşaktakiler iyi bilirler, zamanımızda Anadolu’da severek evlenmek ayıp sayılırdı. Bu yüzden sevmeye korktuk. Bizim ailede de annemle babamın öğretilerine göre akraba çocukları kardeş, komşu çocukları kardeş, sınıf arkadaşları kardeş sayılırdık. Etraftaki herkesle ağabey- kardeş olduğumuz ve severek evlenmek çevremizdekilerle büyüklerimizce ayıp sayıldığı için görücü usulü dışında bir evlilik alternatifimiz olmamıştı.

Görücü usulüyle evlendik.(Bu arada görücü usulüyle yapılan sağlam evlilikler de var elbette… En yakın örnek annemle babamın evliliği gibi…) Eşin dostun, konu komşunun, çöpçatan kadının tanıdığı, ellerinde şeffaf jelatine sarılmış beş kırmızı gülle bir kutu çikolatayla huyunu suyunu bilmediğimiz damat adayları aile boyu kapımızı çaldığında… Titrek ellerimizdeki kahve tepsileriyle bütün gözler üzerimizde iken damat adayının yüzüne bile bakmaktan çekinerek kızaran yanaklarımızla ne kâbuslar yaşadık.

Süklüm püklüm oturuşları, utangaç halleriyle ellerini koyacak yer bulamayan damat adayları kızı alınca aslan kesildiler birden… Ve evlendikleri kadının suratına aşk ettirdikleri tokatla ellerine yer buldular. O yere öyle alıştılar ki “Patates kızartmadın.” Şak bir tokat… “Yemeği yaktın.” Şak bir tokat daha… “Evden çıkmak yasak… Annenlere gidemezsin. Ayaklarını kırarım senin!” Şak şak al sana yine dayak… “Perde açmak yasaktır. Teyp dinleyemezsin. Komşuya gidemezsin. “ Al sana tokat…

Sadece dış görünüşüne ve mesleğine bakılarak yapılan evlilikler ne kadar da sakat oluyor. Yeterince tanımadan yapılan kötü evlilikleri bitirmek de zor… Ailenize şikâyet ettiğinizde şu cevapları alıyorsunuz: “Kocandır, döver de sever de… Severken şikâyet etmiyorsun da dövünce neden şikâyet ediyorsun?” “Bak kızım, beyaz gelinlikle girdiğin koca evinden ancak beyaz kefeninle çıkarsın.” “Çekeceksin, hepimiz çektik. Yarın çocukların olsun bak nasıl değişir? Hele bir oğlan doğur da sen gör bakalım nasıl iyi olur aranız…” Sonuç gazetelerin üçüncü sayfalarındaki haberler… Şiddete uğrayan kadınlar ve çoğu zaman yine suçlanan acı çeken kadınlar…

Ne oldu pembe düşlerimize? Hep bu Türk filmleri yaktı bizin nesli… Mum ışığında yemekler, peçenin altına saklanmış hediyeler, kadehlerin dibinde sunulan söz yüzükleri… Sandık ki hayat tozpembe… Mumlar sadece elektrik kesildiği zamanlarda mecburen yakıldı romantizmden oldukça uzak…

İnan Durak Taş bir şiirinde şöyle demiş:

“Ne güzel kızlardık!
Mesaj çekmez, Fotoğraf çekmez, Kredi çekmez,
Zincir çekerdik.
Ahhh çocukluğum.”

Ah şairim çektiğimiz zincirler elimize, ayağımıza, boynumuza dolandı. Özgürlüğü kaybettik, sonra çile çeker olduk biliyor musun? Fotoğraf çeksinler. Çevrelerini iyice gözlemleyebilsinler. Hayatı tanısınlar. Sevdiklerine mesaj çekip birbirlerini iyi anlasınlar. Sevsinler, sevilsinler. Bırakalım gençler fotoğraf çeksinler, mesaj çeksinler. Evlenmek, iş kurmak, dünyayı gezip tanımak için kredi çeksinler. Biz yeterince çektik, onlar mutlu olsunlar.

Hülya ASLAN.Muhteşem şiirler

ha

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

GİDER

Âlemi döndüren İlâhî birdir
Bülbül’ün avazı ,güllere güldür
Canan’nın taktığı sevda ödüldür
Yar sinede saklı tutarda gider

Karanlığa ışık, ilimdir, kitaptır
Bilgeler sözü Hüsnü –Sanattır
Bakışlarda kalan, Edeb-i tatdır
Okuyanlar hayran olurda gider

Dünyevi aşka olunmaz mihman
Gönül ilacını bulmamış Lokman
Zaman kötü zaman dillerde bühran
Okunu yayını atarda gider

Hülya kelâmı gönülden dizer
Haddeden geçirir ,imbikten süzer
Aşkın acısını hem görür,sezer
Çeker kalemini yazarda gider.)

GİDİYORUM HOŞÇA KAL

Can Yücel sokağında
Ezilmiş kaldırımlar
Üstünde ürkek bezgin
Ve yorgun sol adımlar
Sarhoşum darmadağın
Taş duvar solum sağım
Tanrıçanın ülkesinde
Afroditçe yalnız yitik ve kaçak
Karanlıklar gölgesinde
Işığa yürüyorum
Görüyormusun?
Yasaklı bölgelerde şairler kırgın
Ne kalmışsa ezberimde güncele uygun
Anlaşılmaz ağlamaklı tiz sesimle
Hüzünlü şiirler söylüyorum
Duyuyormusun?
Yeniden başlamak gün- gün
Hem de bu yaşta
Sırf insan olduğum için
Her seferinde sola çark dön geri,
Dolap beygiri gibi
Döne- döne geriye bıraktım emeğimi
Biliyormusun?
Doğasına uyumlu suskun ve sessiz kaya
Yaslandığım dağ
Nehirlerde salımsın
Bağrına nakşettim adımı
Yüreğinde izim var
Yağmurlar bile sökemezken
Sen
Siliyormusun?
Bak yine geçti bahar
Araya girdi hasret
Beni unutma seneye kadar
Deniz gözlü yar
Gidiyorum hoşça kal
”Gönül Gözü ” Hülya ASLAN 2015

Harika UFUK.”AİLE”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Aile; sevginin saygının aynı çatı altında harman edildiği birlik beraberlik bütünlüğün sağlandığı toplumun en küçük birimidir. Aile fertleri üzüntülerini ve sevinçlerini paylaşırlar, kötü günde birbirlerine destek olurlar. Dayanışmanın maddiyata değil, sevgiye, saygıya, hoşgörüye dayalı olduğu yüce kurumdur. Ailemiz, yüreğimize sıcaklık yayan en hassas olduğumuz yanımızdır.

Aile anne demektir, ananın ak sütü, ocakta tencerede kaynayan aş demektir. Fırındaki börektir bin bir emekle hazırlanan… Bir bardak demli çaydır gözlerimiz ışıl ışıl içtiğimiz… Tatlı dildir, hal hatır sormaktır. Yüzünüze bakarak gününüzün nasıl geçtiğini anlayandır. Tesellidir, sevinçtir bazen gözyaşıdır. Sıkı sıkı sarılmaktır. Kucaklamak, kucaklanmaktır.

Ekmeği alın teriyle kazanıp eve yorgun ama mutlu dönen, kapıda sevgiyle saygıyla coşkuyla karşılanandır baba… Elindekileri alıp mutfağa götürdüğümüz, ceketini çıkarmasına yardım edip vestiyere astığımız, terliklerini ayağına getirdiğimiz kutlu adamdır. Sıcak ekmek demektir ucundan koparıp iştahla yediğimiz… Kısaca evimizin direğidir babamız…

Birlikte yaramazlıklar yaptığımız ama sırlarımızı en çok saklayanlardır kardeşlerimiz… Aynı kandan olduğumuz ve çok sevdiğimiz ilk arkadaşlarımızdır onlar. Ablalar küçük anne, ağabeyler küçük baba modelleridir adeta… Koruyan, kollayan, bizimle gülüp bizimle ağlayan…

Jorge Amado’nun dediği gibi “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Anavatanıma yani çocukluğuma zaman zaman yaptığım yolculuğum beni tarifsiz mutlu ediyor.

Her koşulda beni seven, koruyup kollayan annem ve babam yıllar önce ölmüş olsalar da hala yüreğimde yaşamaktalar. Ailemi çok seviyorum, çünkü onlar bana ellerinden geldiğince güzel bir çocukluk yaşattılar. Bence mutlu bir çocukluk, mutlu bir ömür demektir.

Adana.20 Mayıs 2016.Saat: 18.45

Harika UFUK.”DOĞUM GÜNÜMDE ANNEME MEKTUP”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Sevgili Anneciğim,

Hani eski Türk filmlerinde “Sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım.” diye başlayan acıklı mektuplar olurdu ya; yazan kişiyle birlikte ağlardık. “Son Mektup” filminde bu cümlelerle başlayan mektubu yazan Filiz Akın’ın gözyaşlarına karışmiştı gözyaşlarımız… Ben böyle bir şey yazamayacağım. Çünkü ben hayattayım, sense 21 önce beni dünyaya getirdiğin bu ayda ebedi yolculuğuna çıkmıştın.

Bunu senin okuyamayacağını biliyorum ama içimi dökmesem kalbim çatlardı anne… Gerçi sen öldüğünde de aynı duyguları taşıyordum. İlk ölüm acısını anneannemle tatmıştım. Sonrası gelmişti. Amcamın, babaannemin, Yaşar dayımın, babamın ölümleri çok büyük acılardı. Ama senin ölümünün verdiği acı hepsinden beterdi, dayanamam sanmıştım. “Dayanamıyorum Allah’ım!” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Hala hayatta olduğuma göre demek ki dayanabilmişim. “Gel, sen ne çektiğimi bir de bana sor!” diyor şarkılarından birinde Erol Evgin… İşte tam da o duygulardayım. Annem, yokluğunda öğrendim öpünce geçmeyen acılar da varmış.

Sana mektup yazmayalı çok uzun zaman oldu. Sen gittin gideli yılları da sayamaz oldum. İlk mektuplaşmamız ben Van’a tayin olduktan sonra başlamıştı. O mektupları nasıl beklerdim bilemezsin. Köye kazadan (ilçeden) gelenlere “Bana mektup var mı ?”diye heyecanla özlemle içim titreyerek soruşum bugün gibi hatırımda… Allah razı olsun; ablam, senin amcan Hacı Mehmet Dedem, arkadaşlarım, kuzenlerim beni mektupsuz bırakmamışlardı. Kimden gelirse gelsin bana gönderilen hiçbir mektubu atmamıştım. Senden gelenleri de yıllarca saklamıştım, sonra yatılı öğrencilik yıllarında tuttuğum hatıra defterlerim ve sakladığım bütün mektuplarla birlikte kayboldu hepsi… Bunu biliyorsun, o zaman hayattaydın. Arada bir anı yumağımızı beraberce okurduk, o hasret dolu günleri anarak bazen duygulanırdık bazen de işi şakaya vurup gülüşürdük.

Oysa Van’ın Özalp kazasının Emek köyünde öğretmen iken gelen her mektubu belki yüz kez okurdum. Köyde elektrik yok, su yok, çevirmeli siyah telefon muhtarın evinde var sadece… Muhtarı sık sık rahatsız etmek olmazdı tabii… Bu nedenle haberleşmede öncelikli olan mektuptu, sonra da telefon… Maaşımızı almak için bütün köy öğretmenleri her ayın ilk günü kazaya inerdik. Maaşımı aldıktan sonra ilk işim postaneden sıra yazdırıp sesini duyacağım anı beklemek olurdu. O zaman da seni çok özlerdim ama kavuşacağımız tarihler belliydi. Şimdi ise belirsizlik var. Tarih belli değil annem…

Annesi hayatta olan beni anlayamaz. “Damdan düşenin halini damdan düşer bilir.” demiş Nasrettin Hoca… Bayramlar, anneler günü ve doğum günü acı verir miymiş evlada? Verirmiş, annesi ölmüşse o günlerde acılar katlanarak çoğalırmış. İnsan en çok annesine sarılmayı özlüyor. Onun sıcaklığının verdiği huzuru, sesinin tınısını, o sesin kendisine verdiği güveni… Görüntüler, sesler kayıt altına alınabiliyor. Ya annenin sıcaklığı ve kokusu? Anneniz yoksa kaç yaşında olursanız olun hep eksik kalıyorsunuz. Fotoğraflarınla avunmaya çalışıyorum annem… Olmuyor. Fotoğraflar, bakıştaki sıcaklığı aktaramıyor yavrusuna… Bir annenin objektife bakışı ile evladına bakışı arasında dağlar kadar fark vardır. O bakışı arıyorum annem… Senin sıcaklığını, sesini, ellerini…

Bana “Sus kızım… İki kızın var, iki yaşında ikiz torunların var. Sen de annesin. Hatta iki yıldır anneannesin. Kızların Sena, Seda; torunların Arya, Uygar; seni çok seven dostların, çok sevdiğin öğrencilerin var.” diyeceksin biliyorum. Senin yerin apayrı… Kimse başkasının yerini tutmuyor ki annem…

12 Temmuz 1996 senin aramızdan ebediyen ayrılış günündü. 23 Temmuz ise doğum günüm… İşte 1996 Temmuzundan beri yaş günü kutlamalarım önemini kaybetti. Gülsem de yüreğimdeki tarifsiz acı kaybolmuyor. 21 yıldır tadı kalmadı doğum günü pastalarımın… Ha bu arada canım annem ben şeker hastası da oldum. Takmıyorum hiçbir şeyi desem de inanma… Bilirsin her derdimi içime atarım. Herkes de derdini bana anlatır. Bilmezler ki benim derdim dağlardan büyük…

Neyse sabah sabah doğum günümde ağladım, derdimi sana döktüm. Zaten senden başka kimim var ki derdimi anlatabileceğim? İnsanlar kırdıklarının, kırıldığımın hatta kırılabileceğimin farkında bile değiller. Yine de doğum günüm kutlu olsun. Pastamın mumunu üflerken seni yanımda hissedeceğim annem… Yattığın yer nur olsun.

Adana.23 Temmuz 2017.SAAT: 09.00
NOT 1: Bu yazı 23 Temmuz 2017 tarihinde şiirsu.net sitesi’nde “Günün Yazısı“ seçilmiştir.
NOT 2: Bu yazı 24 Temmuz 2017 tarihinde Edebiyat Evi Net sitesi’nde “Günün Yazısı ve Yıldızlı Yazı“ olarak seçilmiştir

Harika UFUK.”ADANA’DA ADANA’YI ÖZLEMEK”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Adana’da iken Adana’yı özlemek acaba sadece bana mı mahsus bir duygu bilemiyorum. Adana ile alakalı bir görseli izlediğimde gözlerimden yaşlar boşanıyor. Bu şehirden zorunlu bir nedenle ayrılacak olsam sudan çıkmış balığa dönerim, hatta yaşayamam. Hep bunu düşünüyorum.

Yahya Kemal’e sormuşlar: “Üstadım Ankara’nın en çok neyini seviyorsunuz?” Yahya Kemal’in cevabı şu olmuş: “İstanbul’a dönüşünü…” İşte ben de dünyanın hangi köşesine gidersem gideyim oradan Adana’ya dönüş, en güzeli… Yahya Kemal’in İstanbul aşkı ne ise benim de Adana aşkım aynısı işte…

Uzun veya kısa bir seyahat bitiminde daha Adana’ya ayak basar basmaz ilk işim bir lokantaya gidip kebap yemek oluyor. Doğduğumuz gün ebemiz elimize kebap dürüm tutuşturmuş sanki! Kebabın yanında da şalgam içilir. Su dışında ne içersem içeyim şalgamın gizemli ve eşiz tadını bulamıyorum. Farklı illerimizin farklı içeceklerini de denedim ama şalgamın tadını hiç birinde bulamadım.

Adana sevdası bambaşka… Öyle bir sevda ki pamuk gibi bembeyaz, portakal çiçekleri gibi mis kokulu, mandalinalar kadar lezzetli, Büyük Saat kadar görkemli, Yağ Cami kadar anı yüklü, Ulu Cami kadar zamana meydan okuyan, Adana toprağı kadar mümbit… Sevdikçe sevesiniz geliyor, bire bin veriyor gönüllerde bu sevda…

Uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir projem var. Adana için yazılmış şiirleri “Adana Sevdası” adlı seçkide toplamak istiyorum. Bu konuda Adana Valiliği ile irtibata geçmek istediysem de yaklaşık iki yıldır bir randevu bile alamadım. Sponsor bulsam da bulamasam da eninde sonunda inşallah “Adana Sevdası” kitaplaşacak. Yurt içinden hatta yurt dışından bile görmeden Adana’yı anlattı şairler… Adana sevdası öyle bir maya ki bütün gönüllerde tuttu.

Adanalı olmak gururumuzdur. Mertlik, cömertlik, dostluk harman olmuş Adana’mızda… Sevgiyle gururla bütün dünyaya haykırıyorum: Dinlesin yediden yetmişe herkes! Adana’m sen de duy beni… Başımın tacı, gönlümün ilacı Adana’m ben sana aşığım!

Adana.2 Şubat 2016.Saat: 10.50

Harika Ufuk Doğum gününüz kutlu olsun (23 Temmüz)

h

KADİR GECESİ

Çok şükür ki ulaştık mübarek Ramazan’a,
Herkes sevinçli mutlu; baba, oğul, kız, ana,
Kur’an-ı Kerim’imiz bildirir her insana,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

Kibirden uzaklaşır bütün rütbeler, sanlar,
Çünkü Allah katında eşittir tüm insanlar,
İftar sofralarında toplanır dostlar, canlar,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

Gönülde din sevgisi, eller göğe açılır,
Üstümüze Rab’bimin rahmetleri saçılır,
Sevaplar kazanılır, günahlardan kaçılır,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

Hazreti Muhammed’dir gönlümüzün sultanı,
İsmini söyledikçe güçlendirir imanı,
Camiler dolar, taşar; dua süsler cihanı,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

Harika’dır Müslüman, yardım eder herkese,
Yoksula dağıttıkça azalmaz artar kese,
“Allah, Allah!” dedikçe gül karışır nefese,
Bin aydan daha kutsal yetiş Kadir Gecesi.

ADANA
25 AĞUSTOS 2010
SAAT: 21.15

Yalçın YÜCEL.Muhteşem şiirler

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

O ADAM BENİM BABAM İŞTE

Şu kasketli adam
Eli çantalı olan, hemen şuracıkta ki
Yüzü güleçtir her zaman, yüreğiyse aydınlık
O benim, o benim babam işte
Resimde gördüğünüz gibi
Yalnızlıklar, eziklikler vardır onda
Acıların insanıdır sanki
Doğaya koşmuştur sürekli bu yüzden
Okuyan, yazandır o
Kimseleri dolandırmayan
Düzgün insan, adam gibi adam
O adam benim babamdır işte
Üç Şubat düşündürür beni hep
Bir yılan gibi soğuk gelir o gün
Üşütür, dondurur
Anılarımın acı bölümünü boşaltır üstüme üstüme
Elbet ki yitip gidecektir
Zamanla yok olacaktır var olan
Zamanla da unutulacaktır, bir iki nesil sonra
Babalar da unutulur, birkaç resim belki!
Başında kasketiyle
Elinde çantasıyla
Ve yüreğinde o büyük sevgi bakışıyla
O adam, o adam benim babam işte
Şimdi bir mermer altında yatıyor bedeni
Kim bilir, ne de kızıyordur bana
Oysa, “Bir küçük taşta ismim olsun yeter” demişti
Bir fidan büyüttüm yalnızca, yanı başından yükselen.

BABA OL DA BAK HELE

Sen baba oldun mu hiç
Olmamışındır, bellidir halinden
Sanırsın ki bu yaşamın yüzü hep güleçtir
Anlıyorum yüzünden, bakışların söylüyorlar bunu bana
Bir baba ol da bak hele
Yaşam nasıl da biner sırtına
Neler eder, neler çektirir sana
Çekersin, yine de çekersin çocukların için
Bir baba ol da bak hele
Belin bükülür, alnın kırışır
Tez zamanda çökersin zamanın elinde
Ve her şeye karşın bir duvar örersin yuvanın etrafına
Şimdi anladın mı beni bilmem?
Niye sordum o soruyu sana
İstedim ki, çok daha önce anlayasın şu yaşamı
Çok daha önce kurtulasın çocukluktan.

Sevgisini içinden akıtan insanlardır babalar. O nehri görmek için babaları anlamak gerekir. Tüm babaları saygı ve sevgiyle anıyorum

Yalçın YÜCEL.”KIRMIZI GÜL VE ANNEM”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Anneler gününde
Bir tek gül alabildim sana
Kırmızı gülü seversin bilirim
Yeni ayırdık dalından dediler
Bu kez hüzünlendim be anne
Gül deyince
Gül desenli fistanın geldi bir an usuma
Bayramlarda giyerdin yalnızca onu
Başka yoktu ki seçesin
Yine de, yine de nasıl gülümserdi yüreğin
Bu kez olsun
Sana bir elbise almayı çok istemiştim
Yoksulluktur, cebim boynunu büktü yine
Belki bir gün
Bir gün, onu da getiremem diye
Yüreğimi çapalayıp duruyorum
Bol bol sevgi katıyorum toprağına
Öyle bakma yüzüme
“Sen gel yeter” diyorsun
Diyorsun da
Şu boynu bükük cebime
Kızıyorum yine de
Hiç değilse
Senin yanına gelirken
Dik tutsa o boynunu
Gülümsese yüzü hiç değilse
Hiç değilse be anne…

Yalçın YÜCEL.”SEN NİNNİ SÖYLERKEN ANNE”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Sen ninni söylerken
Sesin tutuyor ellerimden
Otlar üstünde koşuyoruz birlikte
Papatyalar daha da çoğalıyor
Kuşların kanatlarına dokunuyor gözlerim

Sen ninni söylerken
Uykumun kapısı çalınıyor yavaşça
Gözlerim kapanıp kapanıp açılıyor
Beşiğim gıcırdadıkça da
Biliyorum ki, üzülüyorsun anne

Sen ninni söylerken
Balonlar uçuşuyor her yanımda
Gökyüzü bir renk cümbüşüne dönüyor birden
Ve el ediyorlar bana
Gitsem, üzülür müsün anne?

Sen ninni söylerken
Saçlarımı okşuyor nefesin
O an uyurum diye
Nasıl da korkuyorum
Direniyorum, elimden geldiğince
Uyurken anne, uyurken, o kadar yalnızım ki!

Gülten ERTÜRK ANNEMİZİN doğum gününü kutluyoruz! (1 mayıs 1970 yıl)

10000243_10152271703211506_1711077394_n (1)

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Göz Yaşartanım

Efkarlandı deli gönül daraldı
Sana daldım yine göz yaşartanım…
Aşkın kanununda bu bir kuraldı
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

Neler geldi neler geçti gözümden
Pek çok yaşlar döktüm bu can özümden
Ne olursa olsun dönmem sözümden
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

Sensiz dolaşmıyor damarda kanım
Dinmiyor nedense acır sol yanım
Göğüs kafesimde sen benim canımmm
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

Sensizlik duygusu beni kemirir
Hüznün bile bana mutluluk verir
Buzlu dağım seni görünce erir
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

Azrail geldi de gelemem dedim
Ben yari görmeden ölemem dedim
Onsuz hiç bir zaman gülemem dedim
Sende kaldım yine göz yaşartanım…

03 02 2007

Gözüm Dalıyor

Özlemler büyüdü kocaman oldu
Sevgi şelalemse hâlâ çağlıyor
Sensiz geçen günler hasretle doldu
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Beni hatıralar sana bağlıyor
Güldüğüme bakma özüm çağlıyor
Bıraktığın izlerse yürek dağlıyor
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Sordun mu kendine sebep neydi?
Düğümlenen kalbim çözüm ariyor
Gururun seni de beni de yendi.
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Bir sürpriz yapıp ta gel ne olursun
Yalnızlık ağ misali beni sarıyor
Boş bekleyen gölüm seninle dolsun
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Geçmişe döneriz elbet dilersen
Her kimle konuşsam seni soruyor
Gül yerine diken getir istersen
Yoldamısın yoksa gözüm dalıyor

Harika UFUK.”Gölgedeki pembe savaş”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Merhaba!

Adım Sema…

Mimarım. Eşim Gürkan da inşaat mühendisi… İkimiz de Ankara Gazi Üniversitesi’nde okuyorduk. Ben birinci sınıftayken eşim Gürkan da son sınıftaydı. Üniversite’nin kantininde tanışmıştık. İlk görüşte aşka inanır mısınız bilmem ama biz birbirimize ilk görüşte âşık olmuştuk. 2000 yılında yani milenyumda evlenmiştik. On beş yıllık evliyiz. Ezgi adında dünya güzeli bir kızımız var. Kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş. Bana da öyle güzel görünüyor yavrum işte! Ezgi ortaokul son sınıf öğrencisi… Derslerinde de oldukça başarılı…

Yeni yıl gelirse 41 yaşıma gireceğim. “41 Kere maşallah!” dediğinizi duyar gibiyim. Bu yaşıma kadar çok mutluydum ta ki kanser olduğumu öğrenene kadar! Yaklaşık sekiz aydır kanser tedavisi görüyorum. Tedavi iyi hoş da kesin kurtuluşum var mı yok mu belirsizliğinin tam ortasındayım. Kendimi ıssız bir adada gibi hissediyorum.

“Ah yazık” mı dediniz. İlkokuldayken “Dört tarafı denizlerle çevrili kara parçasına ada denir.” diye ezberlemiştik bu tanımı… Şimdilerde ben bunu değiştirdim dört tarafı kanser hücreleriyle çevrilmiş insana seçilmiş insan denir diyorum. “Neden ben? Tanrım neden ben?” dediğimi düşünüyorsunuz belki de… Hayır, yanılıyorsunuz işte… İsyan etmedim, etmeyeceğim. İsyan yok, çünkü ben güçlüyüm çünkü ben bununla baş edebilirim. Bir Amazon gibiyim aslında… Tanrım beni güçlü gördüğü ve savaşçı ruhumu bildiği için beni seçti. Savaşacağım, kazanacağım.

İsterseniz kanser öyküme baştan başlayayım: Televizyondaki kadın programlarından birini izlerken Derya Baykal: “ Hanımlar, banyo sonrası ayda bir kez koltuk altlarınızda beze olup olmadığını kontrol edin. Unuturum derseniz ya her ayın ilk gününde yahut doğum gününüz ayın 23’ündeyse mesela her ayın 23’ünde rutin olarak elle kontrollerinizi yapın. Bir farklılık hissederseniz doktora gidin.” demişti. Ben de aynı gün banyo sonrası ilk kontrolümü yapmıştım. Takvime baktım. Ayın 14’üydü. Tamam, ayın 14’ünden 14’üne bu işleme rutin olarak devam etmeliyim diye düşündüm. Unutacak olursam ninemin anlattığı masallardaki “Ayın 14’ü gibi güzel prensesi” hatırlarım diye kendi kendime mırıldandım.

Bu kontrollerim birkaç yıl sorunsuz sürdü. Bir gün banyo sonrası rutin kontrolümde elime bir kitle geldi. Sanki irice bir mercimek gibiydi. Hastaneye gittim. Doktor “Önce bir ultrasonla bakalım. Sonra gerekirse mamografi çektirirsiniz.” dedi. Ultrasonla baktı, yüz hatları gerginleşti. Bana “Siz dışarıda bekleyin. Bir de hocam baksın. Bütün hastalar gittikten sonra hocamı çağıracağım.” dedi. Birkaç doktor arkadaşını çağırdı, en son hocası geldi. Tekrar dikkatle muayene ettiler. Ultrasonda baktılar. Mamografi için yolladılar. Mamografi çektirdim. Çok zahmetliydi. Mememi adeta tost yapar gibi makineye kıstırdılar. Birkaç kez sağ birkaç kez de sol göğsümün mamografisi çekildi. Bir kitle vardı. Moralim bozuldu. Hastalardan şalvarlı şişman güler yüzlü bir köylü hanım “Korkma, ne varmış korkacak? Benim mememden kan geldi. Bak aldırmıyorum bile…” dedi. Utandım, içimden “Neler yaşanıyor, ne acılar var dünyada ve insanlar morallerini hiç bozmuyorlar Sema sen de güçlü ol!” dedim.

Raporların yazılması biraz zaman aldı. Sol mememdeki kitle şüpheli görünüyordu. Biyopsi için bana randevu verdiler. Kendime telkinde bulunsam bile o gün çok sinirliydim. Halim selim biri olan ben bu işlemlerden sonra iyice gerginleşmiştim. Biraz korku, biraz cesaret, biraz umut biraz umutsuzluk içimde el ele tutuşmuşlar da halay çekiyorlardı adeta… Biyopsi sonrası kuşku dolu bekleyişler… Alınan parçanın tahlil edilmesi iki haftayı buldu.

O arada internetten kansere iyi gelen yiyecekler hakkında ne bulursam eşime sipariş veriyordum. Adamcağız aktarları, marketleri tek tek geziyordu. Karnabahardan çekirdekli siyah üzüme; arı poleninden aloe vera bitkisine; biberiyeden brokoliye; buğday çiminden çemen otuna; karahindibadan çörek otuna, kızılcıktan keten tohumuna varana kadar ne bulursa eve taşıyordu.

Sonuçları alacağımız gün eşim de benimle beraber hastaneye geldi. Sonuç negatifti. Yani meme kanseri değildim. Tam sevinecekken hevesim kursağımda kaldı. Kan ve doku tahlillerim sırasında lösemi olduğum ortaya çıkmıştı. Düşman, kanıma kadar girmişti. Kanserle savaşmak için moral yönünden çok güçlü olmalıydım. Ne olursa olsun beni içten içe yiyip bitiren kanseri vücudumdan kovmalıydım.

Kemoterapi sonrası ateşim yükseliyordu, istifra ediyordum, Aşırı derecede ağrım ve sızım oluyordu. Sanki vücudumun her hücresi ayrı ayrı acı veriyordu bana… Kendimi çok bitkin hissediyordum. Konuşma isteğim olmuyordu, olsa bile konuşma gücünü kendimde bulamıyordum. Bir yandan da kızımla eşimi üzdüğüm için acı çekiyordum. Sonu görülmeyen bir yolun yolcusuydum.

Aslan yelesi gibi gür ve uzun saçlarımı taradığım bir sabah bir tutamın avucuma dolması yüreğimi kanattı. Sonra bir tutam daha… Lepiska saçlarım avuçlarımı doldurdukça gözyaşlarım sel oluyordu. Hani aslan burcu insanlarının ortak özelliğiydi gür saçlar… Ben de burcumu soranlara “Saçlarıma bakın, anlarsınız.” diye göz kırpıyordum. Oysa şimdi kel kalmanın eşiğindeydim, övündüğüm güzelim saçlarım avuçlarımı doldurmaktaydı. Bir kadın için en büyük travma budur diye düşündüm.

Ertesi gün kuaför eve geldi ve saçlarımı neredeyse sıfıra vurdu. Aynaya baktığımda kendimi tanımakta zorlandım. İştahsızlığım nedeniyle hayli zayıflamıştım. Gözlerimin altı morarmıştı. Kaşlarım, kirpiklerim de dökülmekte idi. Asker tıraşı gibi kel bir kafa… Kendimi çok çirkinleşmiş olarak gördüm aynada… Eşim en çok omuzlarıma dökülen lepiska gibi dalga dalga sapsarı saçlarımı severdi. Şimdi beni sevmeyecekti belki de… Ama ben yine aynı Sema’yım. Saçım, kirpiğim, kaşım dökülse de ben ruhen aynıyım, değişmedim ben… Saç dediğin nedir ki altı üstü kıl işte… Ninemin dediği gibi “Kılda keramet olsaydı tabakhaneye nur yağardı.” Fakat ya ölürsem… Ölümüm kızımda büyük bir travma yaratacaktı, hayatı boyunca annesinin boşluğunu dolduracak kimsesi olmayacaktı. Gerçi “Teyze anne yarısı…” derler. Ablamın kızıma destek olacağından emindim ama onun da çocukları vardı. Biricik kızım Ezgi’m ikinci plana atılacaktı büyük bir ihtimalle… Keşke kızıma bir kardeş doğurmuş olsaydım. Tek başına kalmazdı, kardeşiyle beraber daha güçlü tutunurdu hayata…

Gürkan çok iyi bir babaydı ama öldüğüm takdirde bir süre sonra evlenecekti mutlaka… Kızım ne olacaktı üvey annesi ona nasıl davranacaktı? Ya masallardaki “Külkedisi gibi horlasalardı! Dayanamam Tanrı’m asla… Kocamı bir başka kadınla evli düşünmek bile çıldırtıyordu beni ama biricik kızımın üvey anne elinde hırpalanacağını düşünmek ölümden de beter bir duyguydu. Bol bol dua ediyordum. Allah’ım beni kızıma bağışla ne olur!

Bu halde bile yaşama tutunmamın sebebi kızımdı. Onun annesiz büyümesine asla izin vermeyecektim. Bir an önce iyileşmek istiyordum. “Tanrım ne olur bu bir rüya olsun, uyandığımda hayatıma kaldığım yerden devam edeyim.” diye yalvarıyordum. Çiçekleri, kuşları, denizi, İstanbul’u, Nevşehir’i, Ürgüp Göreme’yi bir daha görememek değildi kaygım! Kızımın bensiz büyüyecek olması ihtimaliydi beni korkutan… Ezgi’nin hayali İngilizce öğretmenliğiydi. Daha üniversiteyi kazanacaktı, okuyacaktı, kep fırlatma törenine ailece gururla gidecektik. Kim bilir kızımın evlendiği telli duvaklı gelin olduğu günü de görmek kısmetimizdedir. Kızım için başaracaktım bunu… Onu yalnız bırakmaya hakkım yoktu ki!

Üçer haftalık aralıklarla dört kez kemoterapi uygulandı bana… Umudumun tükendiği anlarda kızımın hayali gözümün önüne geliyordu. Melek yavrumu düşünerek güç kazanıyordum. Bildiğim bütün duaları okuyordum. “Gerçeği söyleyin. Ölecek miyim? Ne kadar ömrüm kaldı?” dedim. Doktorum çaresiz olmadığımı, ilik nakli ile iyileşebileceğimi söyledi. Bu sözleriyle beni bir anda yüreklendirdi. Kardeşlerim varsa onlardan ilik alabileceğimi yoksa uyan iliği bulmanın biraz zaman alacağını söyledi. Annemle babama defalarca teşekkür ettim şu an hayatta olmasalar da… Yıllar önce trafik kazasında ikisini birden kaybetmiştim. İyi ki ablam varmış. Uyarsa onun iliğinden alınan hücreler bana nakledilecekti. Öğrendiğim kadarıyla ikiz kardeşlerde bu uygunluk daha fazla oluyormuş. İkizim yoksa da bir tanecik Semra ablam var benim… Şükürler olsun!

Yapılan testler sonucunda ablamın iliğinin ve hücrelerinin benimkilere uyduğu anlaşıldı. Ameliyatım için en uygun vericiyi bulduğumuzu doktorum sevinçle belitti. Semra ablam iliğini vermeyi kabul etti ama eniştem karşı çıktı. Sonuçta onun eşi de ameliyat olacaktı ve ikimiz için de risk vardı. O da ablam ve çocukları için endişeleniyordu. Ben bir yandan, eşim bir yandan ablamın eşini razı ettik sonunda… “Aynı durumu siz yaşasaydınız ve benden bu desteği isteseydiniz reddedilince neler hissederdiniz?” sorumun ve gözlerimden istemsizce boncuk boncuk dökülen gözyaşlarımın etkisi ile olduğunu sanıyorum. Sonunda eniştem ricamızı kabul etti. Artık bu ameliyata hazırlanmamız gerekiyordu. Çok farklı duygular içindeydik. Sonuç ya istediğimiz gibi olmazsa!

Ablamla göz göze geliyorduk ama konuşmuyorduk. Dildeki söze gerek yok bazen kalpten kalbe giden yolda anlatacağını düz anlatabilen göz varsa… Duygularımızı bakışarak aktarabiliyorduk birbirimize… Canım ablacığım Semra’m… Bana hayat verecekti. Yıllar önce annemizi ve babamızı o elim kazada kaybettiğimizde de bana hem annelik hem ablalık yapmıştı. İnsanın kendi canından kanından birinin olması ne güzel… Şimdi de bana hayat verecekti. Kızım Ezgi annesiz büyümeyecekti. Yaşamayı en çok da kızım için istiyordum. Hayata sıkı sıkıya tutunmalıydım ve asla vazgeçmemeliydim.

Nakil günü geldi çattı. Hepimiz çok heyecanlıydık. Vücudumun nakledilen iliği sahiplenmesi şarttı. Ya sahiplenmezse düşüncesi bile korkunçtu. Kızımla ve eşimle vedalaştım, helalleştim yine de ne olur ne olmaz diye ama inanıyordum ki sağlığıma kavuşacaktım, hayatımı yeniden kaldığım yerden sürdürecektim.

Ameliyat masasına yattığımda bildiğim bütün duaları okudum. Doktoruma gülümsedim. Size güveniyorum, dedim. Uyutulmuşum. Ne kadar zaman geçtiği hakkında en ufak fikrim yok. Gözümü hastane odasında açtım. Yoğun bakımdaydım. Eşim, kızım, yakınlarım bana gülümseyerek camdan bakıyorlardı. Eşim zafer işareti yaptı. Kızım öpücükler yolladı. Şimdilik beni camın arkasından görebiliyorlardı. İki gün sonra özel odaya aldılar beni… Sağlık ekibi özel giysiler içindeydi. Astronotlara benzettim onları bir an… Söylediklerine göre ablamın da durumu çok iyiydi. Hatta onu ikinci gün taburcu etmişlerdi.

Doktorum sanki ailemden biri gibiydi. Benim sevincime de kederime de ortaktı. Ben iyileştikçe o da seviniyordu ama temkinliydi. Her an her şey olabilir endişesini de yüzünden okuyabiliyordum. Dilimden düşmeyen dualarımın ve de iyileşme inancımın da çok faydası olmuştu. Kısa sürede kendimi toparladım. Yakınlarımın sevgisi, şefkati, fedakârlığı ile hayatı yeniden kucakladım. Hastaneden çıkarken geleceğe umutla bakıyordum.

Eve geldiğimde evimiz tertemiz olmuştu, Eşim haftada bir gelen temizlikçi bayanı çağırarak evi temizletmişti. Haftada beş kez gelmesi için de anlaşma yapmıştı. Salondaki kanepe de uzanmam için düzenlenmişti. Epeydir istediğim televizyon da alınarak duvara monte edilmişti. Sevdiğim, istediğim ne varsa alınmıştı. Kendimi toparlayana kadar da eşimin halası yanımızda kalacaktı. Eşimin halası çocuklarını evlendirmişti, yıllardır tek başına yaşıyordu. Çocuklarından biri öğretmen diğeri de polisti. Tayinleri dolayısı ile farklı illerde yaşıyorlardı. Bayramlarda ve tatillerde birkaç günlüğüne geliyorlardı. “Gürkan’cığım Halime halan hep yanımızda kalsın.” dedim. Halime Hala çok mutlu oldu. “Hem belli mi olur sağlığıma kavuştuktan sonra belki kızıma bir kardeş gelmesi için planlar yaparız. Eminim Ezgi de çok iyi bir abla olacaktır.” dedim. Göz kırptım. Evdekiler “Yaşasın!” diye bağırdılar.

Daha da güçlenmiş olarak hayata kaldığım yerden devam edecektim. Ben bir Amazon kadınıydım. Elbette bütün zorlukları yenebilecek kadar güçlüydüm. Tanrım beni seçmişti umutsuz hastalara umut olayım diye… Allah’ım sen ne büyüksün! Beni aileme, ailemi de bana bağışladın. Şükürler olsun! Kanserin kara gölgesindeki mücadeleyi pembe hayalleri olan kadın kazandı.

ADANA
ARALIK 2015

Kamran MURQUZOV.”Hakkı bulmamız gerekir”

10730926_708473925888118_1815156677351752954_n

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü.

Ateş gibi yanar olduk,
Hakkı bulmamız gerekir.
Tanrı’yı Hak sanır olduk.
Hakkı bulmamız gerekir.

İlki sevinç, sonu kader,
Geçmişlere eyle nazar.
Bir ömrün sonuna kadar,
Hakkı bulmamız gerekir.

“BUTA” YENİDƏN SİZİNLƏ GÖRÜŞƏ GƏLİR

Azərbaycan Respublikası “Ziyali Ocağı” İctimai Birliyi 2017-ci ildə özünün yeni layihəsini təqdim edir. Bu layihədə Türk dünyası ölkələrinin təmsilçiləri olan söz ustaları-şairlər öz şeirləriylə “Buta”nın qonağı olacaqlar.
Milli-mədəni irsmizə öz mahiyyəti etibarı ilə zəngin, tərtibatı baxımından nəfis bir əsər qazandırmaq qarşımıza qoyduğumuz ümdə məqsədlərimizdən biridir. Amacımız türk dünyası ölkələri arasında milli-mənəvi tellərin yaradılması, habelə yaradılan körpülərin saxlanmasıdır.
Nəzərdə tutulduğu kimi, “Buta-2”-nin bu sayında da türk dünyasının müxtəlif ölkələrindən olan şairlərin qatılması təqdirəlayiq haldır.
Ümidvarıq ki, böyük maraq və ümidlə dəstəklədiyimiz bu layihə -“BUTA -2” antalogiyası oxucuların dərin rəğbətini qazanacaqdır.
Tanınmış qələm ustalarının – Sabir Rüstəmxanlının, Fəxrəddin ZİYANIN, Ağasəf İMRANIN, Mayıl MƏMMƏDLİNİN, Bənövşə DAŞDİLİNİN, (Azərbaycan) Abdulhadi BAYIN, Sabiha SERİNİN, Tahsin SEDEFOĞLUNUN, İbrahim COŞARIN, Remzi ZENGİNİN, Cemal ÜNALIN, Harun YILDIRIMIN (Türkiyə), Muazzam İBRAHİMOVANIN (Özbəkistan), Səxavət İZZƏTİNİN (İran) və başqalarının dəstəyi ilə araya-ərsəyə gələcək “BUTA 2” oxucuların sevimlisi olacaq, kitab rəflərinin bəzəyinə çevriləcəkdir.
QATILMA ŞƏRTLƏRİ
Antologiyaya qatılan hər şairə 4 səhifəlik yer ayrılacaqdır. Bu səhifələrdə şairlərin şəkilləri, tərcümeyi-halları və 4 səhifəyə sığacak şeiri öz əksini tapacaqdır. Sərbəst, heca, əruz vəznində təqdim olunacaq şeirlər siyasi motivlərdən uzaq olmalıdır.
Hər şairə 4 kitab veriləcəkdir.
Antologiyaya şeirlər bu ilin may ayının 15-dək təqdim olunmalıdır.
Kitabın dərc olunması heç bir ticarət məqsədi güdmür.
Antogiyada dərc olunacaq şeirlərə görə şairlər özləri məsuliyyət daşıyırlar.
Kitabda dərc olunan şeirlər üçün pul ödənilmir.
Antologiyaya qatılan hər şair kitabın çap olunması üçün nəzərdə tutulan 50 manatı-105 lirəni özü ödəyəcəkdir. Göstərilən maliyyə vəsaitini hər hansı bir bankdan yaxud poçt şöbəsindən Vester Yunion vasitəsi ilə Əliyeva İlahə Əhməd qızına (Aliyeva İlahe Ahmet kızı) göndərə bilərlər.
Qatılmaq arzusunda olanlar gərəkli məlumatları +994553305830 nömrəli telefonla əlaqə saxlayaraq ötürə bilərlər.
Email adresimiz: ziyali.ocaqi@mail.ru

Esat ERBİL.”Bir Hatira ve Bir Kitap”

İlk, orta ve lise okullarını Erbilde bitirdikten sonra 1972-1973 öğretin yılında Süleymaniye Üniversitesi / Fen Fakültesi /Matematik bölümünde alındım, dört yıl süren Üniversite yaşamım hayatımın en mutlu ve en hessas anları olarak sayabilirim, çünkü lisede başlıyarak ve üniversitede gizli Türkmen Öğrenci Birliğinin mücadelesini, mücadeleci dostlarım ile beraber en mükkemel bir şekilde sürdürmüştük, üniversitenin ikinci sınfında Türkmen Talebe ve Gençler Birlik Başkanı olarak Türkmen öğrencileri tarafından üç yıl ard arda seçildim, bizim dönemimizde diye bilirim ki Türkmen öğrencileri gizli olarak türlü türlü tehditlere reğmen en etkin rol oynayabildik ve güzel faaliyetlersunduk milletimize ve başka milletlere göre başarıyla yapabildik.
1975-1976 öğretim yılında ünivesiteden mezun oldum, sonradan 18 aylık vatan görevimi ödeyip tamamladım ve Musul’a bağlı Salahhiye ilçesinde lise öğretmenine atandım, iki yıl orada görev yaptım ve Erbil merkezine taşındım, Erbil’de yıllar matematik öğretmeni yaptım sonradan lise müdür yardımcısı oldum ve bu aralarda İrak – İran savaşı başladı (8) sene yedek asker olarak vatana hizmet sundum, 1988’de savaş sona erdi ve teskere aldık, tekrar kendi mesleğime döndüm ve 1998 yılına kadar Matematik okutmeni ve lise müdür yardıcısı görevlerini yaptım, siyaset alanında daha etkin çalışmak için 19 / 11 / 1998 tarihinde kendi isteğim üzere emekliye ayrıldım.
1974 seneside Erbil’de ilk defa olarak (Türkmen Kardeşlik Ocağı) bir kültür kuruluş olarak açtık bende başka ağabeylerim ile beraber bir kurucu üyesi olarak Ocağı açmaya katıldım ve askerlik görevinde olduğuma yönetim kurulu üyesine alınamadım, 1978’den itibaren genel bir özgür seçimde yönetim kurulu üyesi olrak seçimde kazandım ve 1996 yılından itibaren Ocağın Başkan Yardımcısı görevine atandım ve 2010 yılında Ocak başkan Yardımcısında kendi isteğim olarak ve gençlere bir firsat olarak istifa ettim. Erbil’de TKO farksızın bölgede tüm Türkmenlerin kendi evi ve bir önemli kültür okulu sayılmaktadır, bu kuruluş kültür kuruluşu olmadan önce milli bir kuruluş olmasına damgasını vurmuştur bu nedenle de her gayretli Türkmenlerin kendi öz evi gibi davranmaktaydılar, bu milli müessese 31 / 12 / 1974 tarihinde kocaman şehrimde açılmıştır.
Aynı zamanda açık siyaset özgürlüğümüze kavuşurken İrak Milli Türkmen Partisi düşük bir hale düşerken bizde (ben ve bazı mücadeleci arkadaşlarımla beraber) milli dugularımız bu düşük hali kabul etmiyerek 17-08-1996 tarihinde İ.M.T.P’nin ikinci kurultayına katılarak yürütme üyesi seçildim, partiyi yaşadıp canlandırdık dek partinin esil sahiplerine teslim ettik ve kendi kuruluşumuze döndük, bu defa Irak Türkmen Cephesini yaşatmak ve güclendirmek için TKO kuruluşumuz temamen ITC’ye katıldık önceden Yürütme kuruluna atandım, sonradan 1. Türkmen Kurultayında Şura üyesi ve dört yıllığa Denetleme Kurulu Başkanı olarak seçıldım ve Türkmen davasına en güzel ve mükkemel bir şekilde hizmette bulunduk ve diğer milletler arasında da kendimizi ve varlığımızı iyice ispatl ettik.
Edebi hayatıma gelince çocuk çağlardan başlar çünkü annemden dinlediğim ninilerini çok sevdim ve buda büyük bir neden oldu Edebiyate Hoyratla başladım ilk ürünlerimi 1972 yılında yayımlamaya başladım buda Yurt Gazetesi yolıyla, sonradan Kardeşlik ve Birlik sesi Dergilerinde ürünlerimi yaydım,1984 yılından itibaren İrak Edebiyatçı ve Yazarlar Birliğinde üye oldum, edebiyatın türlü dallarında çalışmışım örneğin (Şiir, Hoyrat, Piyes, Sahne,öykü ve Radyo oyunları), Yurt’ta ve Yurt dişinde bir çok Fistival ve şiir yarışmalarına katılmışım ve güzel ödüllerde kazanmışım en sevdiğim şiir şölenlerinden(1998- Ağustos ayında- Konya Şehrinde – 8.Altınbaşak Kültür ve Sanat Etkinlikşeri Şiir Şölenidir), aynı zamanda da 2016 yılında Azerbaycanda Şeki Şehrini Kültür merkezi olarak seçilmesinden dolayı AKSEF Örgütü ile beraber bende bir Irak şairi olarak o Fistivala katıldım ve Azerbaycanın değişik Şehirlerinde etkinliklere katıldım, bunlar yanında da Tarihi kaynak bizlerde az olduğu için, çünkü Saddam döneminde tüm Tarihi kaynaklar yandırıldı ve o, zalimin emri ile Iraka yeni tarih yazdılar ( Buda kendini satmış yazarlardan oluşan bir kaç komisyon oluşturup Yalan Tarih Irak hakkında yazdırdılar ve eski kaynaklarıda yakıp ortadan kaldırdılar ), bu yüzden 12 seneden beri bir tarihi eser yazması elimde bulunmaktadır ( Irak Türkmenleri Kimlerdir? ) gelecekte Türkmen Kütüphanesini zengileştirmek

Harika UFUK.”ESKİ YARALAR”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Kapanmış eski yaralar gocundurmaz beni
Baktıkça hatırlatır
Yaşadıklarımın coğrafyasını…
Acıtan her yara kapanır,
Tende ve kalpte izini bırakarak…

Yaralarımı severim,
Her birinden
Farklı dersler çıkartırım,
Faillerini yaşamımdan soyutlayarak
Yeni bir sayfa açarım.

İsyan parmaklarımdadır,
Avuçlarken gökyüzünü
Güneş saklanır kuytularıma…
Düşlerime yıldızlar yağar.
Bahar çiçekleriyle bezenmiş
Bir ağaç görünce
Elimi uzatırım;
Oysa
Tutunmaya,
Tutmaya çalıştığım dal
Uzaklaşır günden güne…

Ben senin mübarek adını,
Saçlarını, gözlerini, ellerini değil,
Sadece ruhunu severim.

Bu gün
Doğmadığım saklı bir kentte
Gözümü açtım.
Kumsalda yapayalnız,
Yalınayak kederlerim dolaştı özgürce;
Ama kentin daracık sokaklarından
Geçemedi düşlerim…

HARİKA UFUK
ADANA
AĞUSTOS 2012

NOT: Bu şiir Şiir Sanatı.net Sitesinde 04.03.2017 tarihinde günün şiiri ve yıldızlı yazı olarak seçilmiştir.

Harika UFUK.”ADANA’MIN YOLLARI TAŞTAN”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Sabahleyin her zamankinden erken kalktım. Kahvaltı yaparken kızımla sohbet etmeye başladık. Aklıma şu geldi: Başka bir yerden Adana’ya gelseydik nereleri gezerdik? Bir gün şehrimizi tanımak için yetmez ki! Adana’yı gezmek için en az üç gün ayırmak gerekir. Anavarza, Şar ve Misis Ören yerlerini de unutmamalıyız elbette… Ben bir günde şehirdeki yerlerin çoğunu gezeriz, dedim. Kızım da hepsini gezebiliriz, dedi. Farz edelim ki Adana’ya geldik, zamanımız kısıtlı, bir gün sabahtan akşama kadar ne kadarını gezebilirdik acaba? Denemeye karar verdik.
Kahvaltı sonrası öncelikle Seyhan’ı gezmek üzere kızımla hazırlandık. Atatürk sevdalısı olduğumuz için ilk durağımız pazartesi günü dışında her gün ziyaret edilebilen Atatürk Evi oldu. Türk öğrencilerle askerlerin ücretsiz olarak ziyaret edebildikleri bu mekân Tarihi Taş Köprü karşısındadır. Mustafa Kemal Atatürk, 15 Mart 1923 tarihinde eşi Latife Hanımla geldiğinde Ramazanoğulları’ndan Suphi Paşa’ya ait bu konakta misafir edilmiş. 1981 yılında Atatürk’ün 100. Doğum Günü dolayısıyla bu konak Atatürk Evi olarak restore edilerek Müze Müdürlüğüne bağlanmış.
İki katlı bu binanın alt katı çalışma odası ve kütüphaneden oluşuyor. Kütüphanedeki 2000 civarındaki kitabın tamamı bağış yoluyla sağlanmış. Üst katta ise Sofa, Yatak Odası, Çalışma Odası, Basın Odası, Mücahitler Odası, Oturma Odası, Hatay Odası, Silah Odası, Yaver Odası, Kuva-yı Milliye Odası yer almış. Sofada Emekli subay Nevzat Duruak tarafından yapılmış olan Atatürk'ün mumdan heykeli yer almaktadır.
Yatak odasında ise Pirinç karyola, sim işlemeli yatak, masa örtüsü, ayrıca Maraş işi iki koltuk ve elbise dolabı vardır. Mücahitler odasında Gani Girici'nin ve bazı mücahitlerin portreleri, Gani Girici' ye ait madalya ve Atatürk'ün ölüm anına, 09.05'e ayarlanarak durdurulmuş bir saat bulunmaktadır.
Hatay Odasında Atatürk Adana'ya geldiğinde, Ayşe Fıtnat hanımın başkanlığında bir grup Fransız işgalindeki Hatay'dan gelerek Atatürk' ün huzuruna çıkmış ve ona siyah gül hediye etmiştir. Buna karşılık, Atatürk de "Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz." demiştir. Bu olayı anlatmak için mankenler konmuştur. Ayrıca ceviz oymalı sehpa, Türk bayrağı ve Hatay'dan gelen heyetin çeşitli boylarda fotoğrafları bulunmaktadır.
Ceviz sandalye, nargile, madeni mangal, kilim ve halılar oturma odasındadır. Vitrin içerisinde Yeni Adana Gazetesi'nin ciltlenmiş Pozantı nüshaları ve çalışanlarının çerçeveli resimleri basın odasında bulunmaktadır.
Maraş işi koltuk, masa, sandalye, telefon, dolap ve Atatürk' ün portresi Atatürk’ün üst kattaki çalışma odasındadır. Cins ve ebatları değişik tüfekler, tabancalar, paşa apoleti, Atatürk' ün doğduğu evin maketi, Anıtkabir'e Osmaniye'den giden taşın numunesi ve vitrin içerisinde çeşitli yıllara ait madeni paralar silah odasında yer almaktadır. Atatürk'ün yaverinin kaldığı Yaver Odasında pirinç karyola, sim ve gümüş işlemeli yatak örtüsü, ceviz kaplamalı elbise dolabı, madeni ibrik ve leğen bulunmaktadır. Atatürk, İsmet İnönü ve Kuva-yi Milliye döneminde emeği geçen ve Kuva-yi Milliye hareketini başlatanların büstleri Kuva-yi Milliye Odasındadır.
Atatürk Evi’nden ayrılırken Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Bende bu vaka inin ilk hissi teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana’da vuku bulmuştur.” Sözlerini anımsıyorum ve Kurtuluş Mücadelesine dair ilk düşüncesinin Adana’da oluştuğundan dolayı büyük gurur duyuyorum. Adanalı olmak bana bir kez daha büyük mutluluk veriyor, gülümsüyorum.
Atatürk Evi’nin bulunduğu bu semt Tepebağ’dır. Adana’nın kent merkezinde, kurulduğu iki adet höyüğün üzerinde, bir tarih anıtı gibi yükselen en eski yerleşim alanıdır. Tarihi sur içindeki adana şehrinin en eski kent kalıntıları, toprak altındaki değerleriyle bronz çağına kadar giden binlerce yıllık kültürü burada saklıdır. Yaklaşık olarak 8000 yıllık geçmiş olan Tepebağ’da 1495 yılında Ramazanoğlu Halil Bey’in yaptırdığı konaktan itibaren başlayan yeni şehirleşme döneminde Tepebağ Mahallesi de oluşmuştur. 1748 yılında yaptırılan Yeşil Mescit ile başlayan yeni yapılaşma döneminde gelişmiştir. O nedenle bugün ayakta kalabilmiş Tepebağ evlerinin çoğu 18.yüz yıldandır. Tepebağ evlerinin şemsiye gibi açılmış geniş saçakları, yüksek tavanları, cumbaları, daracık sokaklara açılan kanatlı kapıları ve hayranlık uyandıran oya gibi işlenmiş tavanları ile bizleri on sekizinci, on dokuzuncu yüzyılın büyülü mistik ortamına taşır. Sadece Tepebağ’da değil; Kayalıbağ, Türkocağı, Sarıyakup, Karasoku, Alidede ve Ulucami mahallelerinde çok az sayıdaki eski evler kurtarılmayı beklemektedir. “Eski Adana Evleri” aynı adlı TepebağHöyüğü’nün üzerinde ve eteklerindedir. Tarihi sur içindeki Adana şehrinin yüzlerce yıllık kültürü burada saklıdır.
Nehir kıyısındaki ve Tepebağ’daki aslına uygun olarak restore edilmiş eski Adana evlerini seyretmek de oldukça keyifli… Buralarda kim bilir kimler yaşadılar? Sevinçleri, kederleri bu konakların taşlarına, duvarlarına sindi belki de… Genç oldular, evlendiler, çocukları oldu, yaşlanıp öldüler yıllar evvel… Ah ölüm, bunu düşününce içimi bir burukluk kaplıyor. Bir düşünürün “Ey hayat, seni el üstünde tutuşum ölüm sayesindedir.” sözleri dökülüyor dudaklarımdan ve kırık gülüşüm Adana’nın taştan yollarına düşüyor.
Bu arada Bosnalı Salih’in Konağı’nı da Bosnalı Otel olarak çok güzel düzenlemişler. Kentin tarihi dokusuyla uyum içinde nehir manzaralı çok şirin bir yer olmuş. Söylem Dergisi olarak getirdiğimiz sanatçıları misafir ettiğimiz şık bir butik otel…
Nehir manzaralı üç katlı ahşap bir ev de restore edilerek Türk Sinema Müzesi haline getirilmiş. Girişte Adanalı sanatçıların fotoğraflarının altında pirinç levhalar üzerine isimleri ve doğum tarihleri yazılmış. Ölen sanatçılarımızın ölüm tarihleri yazılmamış çünkü sanatçıların ölümsüzlüğü vurgulanmak istenmiş. İkinci katta film afişleri ile üç cansız erkek manken var. Yılmaz Güney’in elbiseleri giydirilmiş mankenin önünde duruyorum. Duvarda Yılmaz Güney’in eşine yazdığı mektuplar var. İster istemez gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyor. Çok duygulu mektuplar bunlar… Yılmaz Duru’nun giysileriyle bir manken karşımda dururken onun Susuz Yaz, İnce Cumali, Meyro gibi güzel filmleri gözümün önünden geçiyor. İrfan Atasoy’un giysileri de yine cansız bir mankenin üzerinde… Vurdulu kırdılı filmlerinden tanıyorum onu ama kızım tanımıyor. Nostalji filmleri gösterilirken ona pek rastlamıyoruz televizyondaki kanallarda…
Kuzeye ilerliyoruz. Banklarda oturup fıskiyelerden şırıl şırıl akan suları seyretmek hoşumuza gidiyor. Bu kez kuzey batıya doğru yürüyoruz. Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en büyük camisi olan Sabancı Merkez Cami’ye varıyoruz. Kızım Sena cep telefonundan internete girerek şu bilgileri benimle paylaşıyor:
“Sabancı Merkez Cami aynı anda 20.000 kişiye hizmet vermektedir, açık alanın düzenlenmesiyle 28.000 kişilik camidir. Son cemaat mahalliyle birlikte 6600 metrekareye yayılmıştır. Dokuz fil ayağı üzerine oturmuş. Klasik Osmanlı mimarisi tarzında yapılmış. Genel görünüm olarak Sultan Ahmet Cami’ ne, plan ve iç mekân olarak Selimiye Cami’ne benzemektedir. Dört yarım-kubbe, beş kubbe, altı minaresi vardır; bunlar dört halife ve dört mezhebe, İslam’ın beş şartına, imanın altı şartına karşılık gelmektedir. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kur’an’da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Muhammed'in peygamber olduğu yaşa ve 40 rekât namaza, 99 metrelik altı minare Allah’ın 99 güzel ismine karşılık gelir.” Değerli fotoğraf sanatçısı ve Doktor Haluk Uygur’un sözüyle bir kez daha “ilklerin ve enlerin şehri” Adana’da yaşamanın tadına varıyorum.
İçi muhteşem çinilerle ve vitraylarla bezeli bu cami bize bir anda uhrevi bir âlemin kapısını açıverdi. Dualar okuyarak iç huzuruna erdik ve hayran kaldığımız camiden çıkarken adeta bir kuş gibi hafiflediğimizi hissettik.
Güneye yöneliyoruz. Adana’mızın sembolü sayılan meşhur Taş Köprü’den Seyhan nehrini seyrediyoruz. Roma dönemi eserlerinden olan bu köprünün yirmi bir gözünden yedisi toprak altında kalmış. Şu anda on dört gözlü olan köprümüz 310 metre uzunluğundadır. Roma İmparatoru Hadrian tarafından yaptırılan köprü Jüstinianus tarafından ciddi anlamda onarılmıştır. Osmanlı döneminde de birkaç kez onarılan köprü, şu anda kullanılmakta olan dünyanın en eski köprüsüdür. İlkler ve enler kenti Adana’da yaşamaktan çok mutlu oluyorum ve Romalıların yaptığı ve kullandığı köprüyü asırlar sonrası kullanmak haz veriyor bana… Bu köprü Seyhan ilçemizle Yüreğir ilçemizi bağlamakta… Biz Yüreğir’deki güzellikleri ve Karşıyaka’daki muhteşem otelleri Hilton’u uzaktan seyrederek tarihi yerlerdeki gezimizin tadını çıkarıyoruz.
Taş Köprü’nün yanındaki Tarihi Kız Lisesi’ni gezmemek olmaz. Yıllarca Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı dersleri anlattığım sınıflar deprem sonrasında tamamen restore edilerek Adana Kültür Merkezi haline getirilmiş. Şair ve yazar olarak burada yapılan kültürel etkinlikler beni çok mutlu ediyor. Bir zamanlar annemin, halamın ve annemin amcasının kızı Behiye Teyze’min burada öğrenci olduklarını düşünmek bile beni heyecanlandırıyor. Çiçekler içindeki muazzam bahçede Karacaoğlan’ın heykeli var. Yer yer banklar konulmuş ve kamelyalarla süslü bahçede oturarak Seyhan nehrini seyretmek huzur veriyor bize…
Ulu Cami’ye doğru yürüyoruz. 16. Yüz yıldan kalma bu caminin diğer adı Ramazanoğlu camidir ama Ulu Cami adıyla bilinir. Ramazanoğlu Beyliği zamanında Halil Bey tarafından 1509’da yapımına başlanan cami Ramazanoğlu Halil Bey’in ölümünden sonra oğlu Mehmet Piri Paşa tarafından 1541’de tamamlanmıştır. Selçuklu ve Memluk mimarilerinin izlerini taşıyan caminin duvarları siyah-beyaz mermer taşlarla bezelidir. Batı ve doğuda birer kapısı bulunur. Batı kapısı üzerinde iki yılan kabartması olan bir kubbe ve bir kitabe vardır. Doğu kapısı üzerinde ve minberinin üstünde de birer kitabesi bulunur. 16. asırdan kalma çinileri meşhurdur. Medrese, Türbe, İmaret, Dar’ül hadis, Dar’ül şifa, SIbyan Mektebi gibi yapıları da içeren Ramazanoğlu Külliyesi’nin bir parçasıdır. Külliyenin günümüze kadar gelebilmiş diğer kısımları; Medrese, Türbe ve Ramazanoğulları Saray Selamlığı (Tuz Hanı)’dır. Ulu Cami’nin batı kapısındaki yılan kabartmalarına bakarken oradaki kitabelerde neler yazdığını merak ediyoruz.
Ara sokaktan şehrin güneyine doğru yürüyoruz. Bu sokakta tahta işçiliği ile uğraşan zanaatkârlar var. Hatta onlara zanaatçı değil, sanatçı bile denebilir. Öyle ustalıkla ve kendilerinden bir şeyler katarak eserler meydana getiriyorlar ki hayran olmamak elde değil… Çocukluğumda annemin elini tutarak geçtiğim yılların eskitemediği bu sokaktan yıllar sonra kızımla yan yana yürüyerek geçiyorum. Ne tuhaf bir his bu… Birkaç tahta kaşıkla oklava bir de kupaları asmak üzere ahşap bir kaide üzerinde altı kollu bir askılık satın alıyoruz.
Elli metre ileride bütün ihtişamıyla Büyük Saat Kulesi karşımıza dikiliyor. Yapımına o devrin Adana Valisi Ziya Paşa tarafından başlanan 32 metre uzunluğundaki saat kulesi Abidin Paşa zamanında 1882’de bitirilmiştir. Osmanlı döneminde yapılan saat kuleleri içinde en uzunu olan bu kule modernleşmenin simgesi olmuş zamanında… Büyük Saat’in bulunduğu semtte o kadar çok tarihi doku var ki etkilenmemek mümkün değil.
Büyük Saat Kulesi'nin hemen karşısında bulunan Çarşı Hamamı, her ne kadar kolay bir ulaşım yoluna sahip olsa da önünde dükkânların bulunmasından dolayı pek fazla görülemiyor. Bu konu üzerinde kızımla konuşmakta iken Çarşı Hamamı’nın önünde eski dostlarla karşılaşıyoruz. Ayaküzeri hal hatır soruyoruz. Hamamın tarihçesi hakkında bildiklerimi kızımla paylaşıyorum:
“1529'da Ramazanoğlu Piri Paşa tarafından inşa edilen ve Adana'daki en büyük hamamı beş kubbesi bulunan Çarşı Hamamı’nın iç bölümleri mermerle kaplanmıştır. Hamamın inşa edildiği yıllarda değirmen çarkları ve kanallar aracılığıyla hamama su taşınırmış.”
Kulenin sol tarafındaki Çarşı Hamamı ‘nı geçince görülen Kemeraltı Çarşısı sanki bizi davet ediyor. Elbette buraya kadar gelip de uğramamak olmaz. Yazmalar, nakışlı havlular alarak kızımın çeyizine katkıda bulunuyorum. Kazancılar Çarşısına giriyoruz. Biraz alış veriş yapıyoruz. Bakır cezvelerden ve dekoratif olarak kullanmak üzere el dokuması heybelerden, kilimlerden satın alıyoruz. Yıllardır babadan oğula devreden bakırcılık mesleğini sürdüren Pervin Teyze’nin oğullarının dükkânına uğruyoruz. Oradan da bakır işlemeli bir tepsi ve şekerlik alıyoruz. Aldığımız bütün eşyaları oraya bırakıyoruz. Onlar bizim komşumuz zaten. Akşamleyin evlerine özel araçlarıyla dönerlerken Pervin Teyze’ye uğrayarak eşyalarımızı bırakırlar. Adana’da dostluk ve komşu hatırı çok önemlidir. Böylece elimizde poşetlerle gezme zahmetinden kurtulduğumuz için onlara çok teşekkür ediyoruz.
Madem Adana’mızı geziyoruz Hasan Ağa Cami’ni ziyaret etmeden olmaz. Hem geziyoruz hem de burası hakkındaki bilgileri cep telefonumuzdan girerek internetten öğreniyoruz:
“Klasik Osmanlı dönemi mimarisinin Adana’daki tek örneği olan camiyi 1558 yılında Ramazanoğlu Halil Bey’in kölesi Abdullahoğlu Hasan Kethüda ile azatlı kölesi Atike yaptırmıştır. Planını Mimar Sinan’ın yaptığı söylenir. İki bölümden meydana gelen son cemaat yeri, klasik Türk mimarisinde görülen sütun başlıklarının taşıdığı sivri kemerlerle üç bölüme ayrılmakta ve bölümler üzerini küçük kubbeler örtmektedir. Camii esas mekânına son cemaat yerinden girilmekte olup kare plandaki mekânı köşe trompları ile intikali sağlanan yüksek kasnaklı bir kubbe örtmektedir. Giriş kapısının kuzey duvarı bitişiğinde Lale Devri üslubunu andıran oymalı süslemeler vardır. Müezzin mahfili ve mihrabı ağaçtandır. Siyah ve beyaz mermerlerle süslüdür. Minberi de aynı cins mermerlerle yapılmıştır. Tek şerefeli minaresi 1730 yılında yapılmıştır. Kesme taştan sade ve klasik üsluptadır. Caminin güney duvarında 1671 yılında Adana’ya gelen Evliya Çelebi’nin imzasını taşıyan bir yazıt bulunmaktadır. Ulu Camii’nin yapımını yöneten Hasan Kethüda buradan artırdığı malzemeyle daha güzel olan bu camiyi yaptırmıştır. Söylentiye göre buna çok kızan Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa da onun başını kestirmiştir.” Camiyi gezip trajik öyküsünü de öğrendik.
Bu arada eskiden oturduğumuz semtte Mestanzade Camii’inin güzelliğinden bahsediyorum kızıma… 1682 yılında Mestanzade Hacı Mehmet Ağa tarafından yaptırılmış. Rahmetli annem bununla ilgili bir efsane anlatırdı biz çocukken masal gibi dinlerdik. Adamın bir kedisi varmış. Adı Mestan’mış. Onun sayesinde zengin olmuş. Efsaneden aklımda bu kadarı kalmış maalesef…
Karasoku’nun nostaljik havasını teneffüs ederken acıktığımızı fark ediyoruz. Burada oldukça eski birçok kebapçı var. Kazancılar, Tarihi İstanbul Kebapçısı, Eski Onbaşılar Kebapçısı, Asmaaltı… Buranın kebabı meşhurdur, kebabın yanında da şalgam suyu içilir elbette… Üstüne de kaymaklı kadayıf muhteşem olur.
Yemekten sonra Yağ Cami’ye doğru ilerliyoruz. Burası eskiden Ermeni kilisesiymiş. 1501 yılımda Ramazanoğlu Halil Bey burayı camiye çevirmiş. Selçuklu Ulu Camileri karakterinde, yani çok sütunlu cami tipindedir. Yapıya sonradan eklenen bir anıt gibi büyük ve görkemli bir avlu kapısı vardır. Daha önce “Eski Camii” denilen yapı, anıtsal avlu kapısının önünde yağ pazarı kurulması nedeniyle, “Yağ Camii” adını almış. Altı asırlık yolculuğumuzu küçük saate yönelerek sürdürüyoruz.
Küçük Saat’e varmadan 5 Ocak Meydanı ve yüksekçe bir yerde Atatürk heykeli vardır. Heykelin etrafında havuz bulunur. Havuz kenarında ise kurtuluş savasını anlatan çeşitli kabartmalar bulunmaktadır. Heykelin yer aldığı göbek çiçeklerle bezelidir.
Solda Adana’nın en eski hamamlarından Mestan Hamamının önünden geçiyoruz. Bu hamam 1682 yılında Ramazanoğulları ‘ndan Hacı Mahmut Ağa tarafından yapılmıştır. Kare planlıdır. Soyunmalık üzerini trampintikalli bir kubbe örtmektedir. Kubbe ortasında soyunmalığı aydınlatan feneri bulunmaktadır. Soğukluk olan üç bölümün üzerini pandantifi kubbe örtmektedir.
Az ileride sağda Adana’nın en eski ve görkemli camilerinden Kemeraltı Camii görünüyor. Kemeraltı Camii Ramazanoğlu Piri Paşa'nın emirliğine rastlayan dönemde, Hacı Mustafa Bey tarafından 1548 yılında yaptırılmıştır. Kare biçimindedir.Mimari özellikleri, genel olarak klasik Osmanlı mimarisini yansıtır niteliktedir. Hala kullanılmaktadır.
Adana’nın en kalabalık yeri, en merkezi ve en eski çarşılarından Küçük Saat’e doğru ilerliyoruz. Bu arada sağdaki kuyumcuların ışıltılı vitrinlerine bakmadan geçemiyorum. Küçük Saat, bu gün kentin can¬lı ticaret noktalarından biridir. Dükkânlar, alışveriş merkezleri büyük bir insan kalabalığıyla günün her saatinde, hareketli manzaralar sergiler. Bulunduğu mekânda sembol olan Küçük Saat za¬manın getirdiği değişimlere rağmen ilk konulduğu haliyle varlığını sürdürmeye ve bu haliyle geçmişe uzanan bir basamak olmaya devam etmektedir. Küçük Saat semti, Kemeraltı Camii’nin yanındaki kale kapısın¬dan dolayı eskiden Ters Kapı ya da Tarsus Kapı adıyla bilinmekteymiş. Bu semtte zamanın sessiz takipçisi olan Büyük Sa¬at Kulesi'ne ithaf olarak Küçük Saat denilen ikinci bir sembolik saat bulunmaktadır. İş Bankası tarafından cumhuriyetin ilk yıllarında bu meydana ko¬nulan saat, bulunduğu semte adını vermesi yönüyle önem taşımaktadır. Mekanizması sembolik bir kumbara içerisine yer¬leştirilmiş olan saat, sanatsal açıdan çok değerli ol-mamasına karşılık işlek caddelerin kavşak noktasın¬da yer alması yönüyle dikkat çekici bir konumdadır.
Küçük Saati elli metre geçince sağda bütün güzelliğiyle bembeyaz taşlarla yapılmış gelin gibi güzel ve zarif bir cami çıkar karşınıza… Adı yeni ama kendisi eskidir. Adana’da Memlûk mimarisi etkisinde tarihi Adana Yeni Camii dikdörtgen biçiminde, on kubbeli bir yapıdır. Minaresinin giriş kapısının üstünde bir güneş saati bulunmaktadır. Kitabelerinden birine göre camii, 1724 yılında Abdürrezzak Antaki adlı Antakyalı bir zengin tarafından; bir başka kitabeye göre minaresi 1729 yılında Abdullah Bin Ali Beşe tarafından yaptırılmıştır.
Yeni Cami’nin 10 metre ilerisindeki duraktan Özen dolmuşlarına biniyoruz ve Çifte Minare’de iniyoruz. Bu semte de adını Çifte Minare Camii vermiş. Asıl adı M. Sabuncu Camiidir. Eskiden Adana da bulunan tek çifte minareli cami olduğundan caminin adı herkes tarafından Çifte Minare olarak bilinir. Adana’nın pek çok yerinden görülebilen Çifte Minare Camisi son zamanlarda yapılan yüksek binaların gölgesinde kalmış ve artık uzak yerlerden görülemez olmuştur. Çifte Minareli Camii tarihi bir özelliği olmasa da şehrimizde bir dönem iki minare arasına mahya asılması açısından önemli bir yapıdır. Mimarisi ile göz dolduran cami Adana’nın en merkezi yerlerinden Çınarlı Mahallesindeki Adana Verem Savaş Dispanserine yüz metre mesafede bulunmaktadır. Caminin hemen karşındaki Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi 2011 yılından beri hizmet veren devlet üniversitesidir.
Bu semtte oturan bir yakınımızın evinde çayımızı yudumlarken daha gezemediğimiz çok yer olduğunu konuşuyoruz. Onlarla birlikte Seniha arkadaşımızın otomobiliyle şehir turu atıyoruz. Mimar Sinan Kültür Merkezinin önünden geçiyoruz. Ne konserler olmuştu burada diye geçmişi tazeleliyoruz. Ayna konserindeki yağan yağmuru ve o yağmura rağmen sırılsıklam olarak konseri coşkuyla izlediğimizi, Ayna Grubunun “Gittiğin yağmurla gel” şarkısına avaz avaz eşlik ettiğimizi gülerek anımsıyoruz. Çelik konserine ise çok hasta olduğum halde koşa koşa gittiğim hala usumda…
Gezintimiz devam ediyor tabii… Cemal Gürsel Caddesi’ni turluyoruz. Bebekli Kilise’yi uzaktan görüyoruz. İnönü Parkı’nın bulunduğu Dörtyol Ağzı’ndan yukarı doğru uzanıyoruz. Atatürk Caddesi’ne yöneliyoruz. Burada bulunan Atatürk Parkı en önemli mekânlardan biridir. Önemli günlerde bu parkta törenler yapılır ve çiçekler, çelenkler burada heykelin bulunduğu havuzun önüne ve iki yanına konur. Adana halkının en önemli toplanma yerlerinden biridir. Atatürk heykelinin iki yanında da askerlerimizi ve kurtuluş savaşındaki kahraman Türk kadınlarını simgeleyen heykeller bulunur. Atatürk Caddesinde de bir tur atıyoruz. Parktaki heykelin, çiçeklerin, güvercinlerin güzelliğini seyretmek hepimize mutluluk veriyor.
Gazipaşa’da Kazım’ın Büfesinde taze sıkılmış portakal sularımızı yudumluyoruz ve Eski Baraj’a gidip manzaranın güzelliğini seyre dalıyoruz. Dilberler Sekisine doğru ilerliyoruz. Yapay şelaleyi ve havuzda yüzen ördekleri sevgiyle izliyoruz. Akşamüstü bibi bici yiyelim diyerek Adnan Menderes Bulvarı’na gidiyoruz. Bir yandan gölü ve ışıklandırılmış Sevgi Adası’nı seyrederken bir yandan da bici keyfini sürdürüyoruz. Bici bici yöremizde yazın yenen serinletici hafif bir tatlıdır. Eskiden meyvelerle süslenmezdi, bir süredir meyvelerle süslenerek servis ediliyor.
Dönüşte bizi eve bırakıp evine dönen arkadaşıma “Adana’yı bir günde gezmek imkânsız!” diye dert yanıyorum. Apartman girişinde kapıcımız bize bırakılan emanetleri veriyor. Teşekkür ederek sabahki alış verişimizde Kazancılar Çarşısındaki komşu oğluna emanet bıraktığımız poşetlerimizi alıyoruz. Eve döndüğümüzde böyle güzel bir şehirde yaşamanın mutluluğu üzerine devam ediyor sohbetimiz.
Bu arada çok sevdiğim şairlerden Yahya Kemal Beyatlı’nın “Aziz İstanbul” şiiri geliyor aklıma ve bu şiirin Adana için yazıldığını hayal ediyorum:
“Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”
Yahya Kemal Beyatlı
Ah Adana sen ne güzelsin!

HARİKA UFUK
ADANA
7 MAYIS 2014;
SAAT:21.23

Harika UFUK.”ANLAŞILMAK VEYA ANLAŞILAMAMAK”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Yaş aldıkça görüyoruz ki hayat o kadar da uzun değil… Bu yaşam bize ait, onu en iyi şekilde kullanmalıyız. Boş bir defteri özenle yazabiliriz veya onu bir karalama defterine de çevirebiliriz. Hayat öyle bir defterdir ki karaladığımız sayfalarını koparıp atamayız. Bu nedenle attığımız her adıma dikkat etmeliyiz. Bize Allah tarafından bir defalığına bahşedilmiş hayatı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekmez mi?

George Orwell diyor ki: "Belki de insan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu." Fark ettim ki hayatımızın çoğunu kendimizi başkalarına anlatmaya çalışarak geçiriyoruz. Anlamayana ya da anlamak istemeyene kendimizi beyhude anlatmakla kaybettiğimiz zamanın telafisi yok. Üstelik başaracağımız işleri de bu yüzden geciktiriyoruz.

Yaptığımız her işin elbette bir açıklaması olmalı ancak bunu ömrümüzce başkalarına izah etmeye çalışarak zaman kaybetmemeliyiz. Zorunlu olarak hesap vermemiz gereken öncelikle yüce Mevla’dır. Aile içinde aile büyüklerine, anneye, babaya, eşe; iş hayatında amirlere; toplumda adaleti, huzuru sağlamakla görevli emniyet yetkililerine ve adliyede yargıcın önünde hesap vermek ayrı bir konu… Ondan söz etmiyorum.

Yapmak istediğimiz her şeyin hesabını ilgili ilgisiz herkese uzun uzun açıklamak zorunda değiliz. Hesap sormaya hazır insanlar var kendilerinin zorunlu olarak ilgililere vermesi gereken pek çok hesapları varken… “Nereye gidiyorsun? Nereden geliyorsun? Bu işi neden yaptın veya neden yapmadın? Seni anlamıyorum! Seni anlayamıyorum. “ tarzındaki sorular yahut serzenişler yağmur gibi yağıyor. Birine anlatıyorsunuz, başka birine de yeniden anlatıyorsunuz, bir de bakmışsınız ki izah etmekle harcadığınız vakit uğraş verirkenki vakitten daha çok…

Mevlâna Celâleddin-i Rûmî “Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır.” der.

"Yürüyüp geçeceksin, hep yürüyüp geçeceksin.
Ben öyle yaptım. Hep yürüdüm.
Herkesin her şeyi anlamasını bekleyemezsin.
Sen yürüyüp gideceksin.
Anlayan anlayacak, anlamayan anlamayacak; dünyanın hepsine yetişemezsin ki!
Bilirsin ben iyi yürürüm." diyor Murathan Mungan…

Ben de diyorum ki: Kim ne derse desin, kim ne düşünürse düşünsün yürüyüp geçeceksiniz hem de ilaveten gülüp geçeceksiniz. Anlayan anladığı kadarıyla yetinsin. Anlamak istemeyenle de uğraşacak halimiz de vaktimiz de yoktur.

NOT: Umarım anlaşılmışımdır. Sevgiler…

HARİKA UFUK
ADANA
11 MAYIS 2016
SAAT:19.45

Harika UFUK.Türkiye ile ilgili muhteşem şiirler

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

ADANA’MDAN SELÂM SANA TÜRKİYE’M

Toros güzelleri amber kokuyor,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!
Gönül tezgâhında sevgi dokuyor,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Bakü petrolünü akıtır Ceyhan,
Ceyhan’a kardeştir eşsizdir Seyhan,
İki kardeş konuk, Çukurova’m han,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Meşhurdur Kozan’ın mandalinası,
Bucak’ta yetişir meyvenin hası,
Kozan yiğitleri, yiğidin ası,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Karaisalı’mız merttir, kahraman,
Düşmanı püskürttü, dedirtti aman,
Tertemiz havası, suyu her zaman,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Güzel ilçelerden biri Karataş,
Taze, leziz balık pişsin olsun aş,
Denizi şahane, bulamazsın taş,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Yumurtalık dengin var mı dünyada?
Kalesi denizde küçücük ada,
Mavi sular, yeşil orman orada,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Seyhan ilçemizde hoş olur seyran,
Çukurova’mıza kim olmaz hayran?
Misis’te içilir en güzel ayran,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Tarih kokar Feke hem Saimbeyli,
Serindir Aladağ ve Tufanbeyli,
Misafirperverler hanımlı beyli,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Gülek BoğazıylaŞekerpınarı,
Pozantı’dan başlar Tekir’in karı,
Çiçekli ovada bal yapar arı,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Yüreğir ilçesi cennetten bahçe,
Merkez Cami huzur verir gezdikçe,
Ayetler Arapça, dualar Türkçe,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

İmamoğlu,Merkez şehrin incisi,
Adana ülkemin hep birincisi,
Harika gönlümün tek bir incisi,
Adana’mdan selam sana Türkiye’m!

Bugün gezemediğimiz yerlerin bir kısmı şiirlerimde var. İsterseniz biraz da Adana şiirlerimle yolculuğa çıkalım:

ADANA METHİYESİ

Hâlâ kullanırız eski Taşköprü,
Üç bin beş yüz yıllık tarihiyle var,
Taşlarla işlenmiş sağlam bir örü!
Hadrianus’ tan da bize yadigâr!

Ölüme çareyi buldurmuş Rahman,
Misis köprümüzden geçerken Lokman,
Elinden uçurmuş listeyi o an,
Birkaç öğüt kalmış esince rüzgâr!

Kaleler kentidir güzel Adana,
Sayısı öyle çok kırktan da fazla,
Yumurtalık, Kozan ve Anavarza,
Kenti hala korur, efsane duvar!

Eski uygarlıklar işte Han yeri,
Sirkeli köyünde yolun imleri,
Elinde okuyla resmetmiş eri,
Adana’m antiktir, hep tarih kokar!

Hasan Ağa Cami ve Ulu Cami,
Ramazanoğlu’ ndan hatıra şimdi,
Yağ Cami önceden kilise idi,
Artık dualarla gönüller yıkar!

En büyük camimiz Merkez Camidir,
Eller Hakk’a açık, kalp samimidir,
Sabancı’nın âhir birikimidir,
Cennete yol olur, camide bahar!

Yeşil Mescit, Akça Mescit pek rahat,
Çarşı, Büyük Saat ve Küçük Saat,
Dilberler Sekisi, eşsizdir göz at,
Eski-Yeni Baraj kederi kovar!

Toros dağlarımız ve yaylaları,
Tekir’le Bürücek, Şeker pınarı,
Dağlarda bal yapar çalışkan arı,
Çerçi Yusuf’ta da derde derman var!

İki büyük nehir: Seyhan ve Ceyhan,
Suyumuz lezzetli; işte Çatalan,
Her mahallemizde yemyeşil alan,
Çocuklar parklarda gönlünce oynar!

Harika çok sever Çukurova’yı,
Adana’nın başka güneşi, ayı,
Kapuzbaşı, Eynel, Obruk alayı,
Adana’m ülkeme güzellik yayar!

Yalçın YÜCEL.Muhteşem şiirler

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

KADIN KONUŞURSA

Kadınım ben
Önce bir insan
Özümün ince telinde
Yuvam uzanır sarıldığım.

Yaşamım
Dev bir kapı kapatır üstüme
Anahtarı üstünde olsa da
Bir türlü açamadığım.

Kadınım ben
Nice ağır yükler altına girmiş
Çocuk doğuran, büyüten
Aş pişiren…

Yorgun parmaklarım
Kalem tutarken titrer belki
Okula göndermeyen o anama, o babama
Ne diyem?

Kadınım ben
Bir hizmetçi asla değil
Öyle görülsem de çoğu kez
Benim ellerimde sallanır yine de şu yaşam.

Ne kuzgunlar dönse de üstümde
Yüreğim inadına çiçekli bir yamaçtır
İçinde sevgiler, sevgiler
Sarmaşıklar gibi doladığım.

Bakmayın, usançlı gözüktüğüme
Dallarımda nice umutlar asılı durur, bekleşirler
Nice özgürlük pencereleri örer sevdam
Belki bir gün, bir gün diyerek.

Kadınım ben
Çocuk ağıtları
Kollarıma yapışık bir sakız gibidir
Çıkaramam.

Odadan odaya koşan
Şu ellerim, şu ayaklarım
Soramam necidir haliniz diye
Gittikçe artan o yaralarım.

Çalışmak, üretmek ve ötelenmek var bende
Zaman sürükledikçe yerlerde
Zincirlerin görünmeyen halkalarıdır
Acıtır değdikçe.

Sözcüklerimi hiç sormayın isterseniz
Duygularım kanadıkça içimde, kanadıkça
Dudaklarıma kadar akıp giden bir şelaledir
Orada kalakalan.

Ben ne diyeceğini, ne yapacağını bilemeyen kadın
Paslanmış o kilitleri
Açamadı demeyin sakın
Hangi haklar verildi de, uzanmadım?

Evinin kapısı kadar yakın dediler
Yazdılar, nutuklar attılar
Bir köleden farklı olmadığımı
Onlar da sonunda anladılar.

Kadınım ben
Sırtında cepheye mermiler taşıyan
Ve gerekirse
Vatanı için de toprağa düşen…

Yaralarım
Ah, o kanayan sorunlarım
Düşman mermisinden çok daha acı işte
İnsanlık tartısında bile bulunmamam.

Nedir farkımız ki? İnsanız hepimiz de…Ve bu yaşam birlikte çok güzel.

TOPRAK KADINLARI

Yaşmaklı kadınlar uyandırır yolları
Bir çınar üşür henüz
Çatılar kıpırdatırken ellerini
Rüzgar dokunurken boyunlarına
Sırtlarında çocuklar
Sallanırken yine
Bir beşik gibidir
Penceresini yeni açan güneş
Çapaların hüzünlü seslerinde
Çiçekler gibi renklidir toprak kadınları
Yaşmaklar süsler bir tek
Yorgun gözlerde dalıp giderken

Onları anlayabilmektir kadınları değerli kılan. Bir inceliktir duygularında el ele tutuşmak. Ve yaşam çorbasını birlikte kaşıklamak… Ne güzeldir… Tüm kadınlarımıza saygılarımla

Riyaz DEMİRÇİ.”Başın sağ olsun Hocalım”

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Başın üstün duman aldı
Bu ne acı,bu ne haldı
O dağların kime kaldı
Başın sağ olsun Hocalım.

Ömrün günüm zülmet oldu
Kan ağlayan millet oldu
Katliamın kismet oldu
Başın sağ olsun Hocalım

Ormanların kanla doldu
Bebeklerin donub soldu
Üfükların saçın yoldu
Başın sağ olsun Hocalım

Feryadına çatamadım
Hep ağladım yatamadım
Hiç aklımdan atamadım
Başın sağ olsun Hocalım.

Bebeğini boğdu gelin
Ermeniden doğdu gelin,
Ölmüşse de sağdı gelin
Başın sağ olsun Hocalım

Ermeninin babası çok
Eşin satar namusu yok
Bu dert bize saplanan ok
Başın sağ olsun Hocalım

Türk olmakdı günahımız
Açılmasın sabahımız
Koy yok olak biz hepimiz
Başın sağ olsun Hocalım.

YALÇIN YÜCEL.”MARAŞ’IM DİYE”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Bir köşesinde yüreğimin
Gider gelir Maraş’ın sesi
Duyduğum bir şiirdir
Ya da okunur öyküsü kahramanlığın
Bir yanımda özgürlük
Diğer yanımda sevinç
Sevgisi eser
Gül yüzlü sabahlara şehitlerimin
Yüreğimin perdesindedir eli
Maraş’ım açar yaşam ışığımı her gün
Ve ben Necip Fazıl’ı okurum bir namaz sonrası
Kulak veririm bir de Şevket Yücel’e
Uzunoluk’tan aşağı
Çınarlar uzar asırlıktır hepsi de
Bir konuşabilseler ah
Kim bilir neler neler anlatacaklardır size
Bir köşesinde yüreğimin
Gider gelir Kapalı çarşı
Allı yazmalar, fistanlar
Hepsi birdir, düğün yeri gibi bu dulda da
Sonra bakırcılar duyururlar seslerini
Ardından demirciler
Biraz ötede ”Bal şerbet” der bir şerbetçi
Diğeri dondurma
Çıkmaz sokaklarda
Külah çatılı ahşap evler de vardır
Sanki halaya durmuş
Çeteler gibidir toprak damlar
Boşuna dememişler “Bir başkadır” diye
Kovanından bal sarkıtmış arılar gibidir
Nice yiğitler ki sahiplenmiş
Can vermişler bu topraklarda, Maraş’ım diye

Harika UFUK.”GÜVEN MESELESİ”

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Şu günlerde çevremdekilerin ağız birliği etmişlercesine söyledikleri bir cümle var: “Bu devirde kimseye güven kalmadı.” Neredeyse hepimiz “Neden bu hallere düştük?” diye kara kara düşünmekteyiz. “İnsanoğlu çiğ süt emmiş.” sözü de yeni değil, yıllardır söylene söylene dillerde pelesenk olmuş. Gazete haberlerini okuduğumuzda şaşkınlık içinde kalıyoruz. Televizyonda haberleri izlemeye çekinir olduk.
Yapılan haksızlıklar, şiddet ve saldırılar kanımızı donduruyor. İnsan, karşısındakine inanmak ve güvenmek ihtiyacı duyuyor. Kötülük yapan kişiye ”Neden bunu yaptınız?” diye soruyorsunuz cevap kısa, öz ve bir o kadar da düşündürücü… “Canım öyle istedi!” Sorumsuzluğun, terbiyesizliğin, hadsizliğin, haksızlığın özeti… Yaptığımız her şeyin makul bir açıklaması olmalıdır. Topluma zarar verecek davranışlardan daima uzak durmalıyız.
Bir zamanlar çalıştığım okula giderken oldukça kalabalık belediye otobüsünde yaratığın birinin liseli bir kız öğrenciye tacizde bulunduğunu gördüm. “Otobüs kalabalık da ondan…” bahanesinin arkasına sığınan sapığa ters ters baktım, kıza da “Bana doğru yaklaş.” dedim. Elimden geldiğince o öğrenciyi korumaya çalıştım. Neden güven içinde yaşayamıyoruz? Evimize, iş yerimize, okulumuza giderken neden huzur içinde değiliz?
Anlatılanlar gençleri korkak ve güvensiz yapıyor. . Elinde bir adresle karşımıza çıkıp tarif isteyenlere de kuşkuyla bakar olduk. Yolda karşıdan karşıya geçmek için yardım isteyen yaşlı kadın kızı bayıltarak bir taksi çağırıp “Kızım fenalaştı.” diyerek götürebiliyor. Ya kadın tacirlerine pazarlanıyor, ya böbreği çalınıyor. Yahut bir delikanlı çok güzel bir bayandan etkileniyor, onun teklifini kabul ederek partiye gidiyor. Kendince eğleniyor, içki içiyor, sabah buz dolu bir küvette böbreği alınmış halde gözlerini açıyor.
Hayatınız boyunca dürüstlüğü ilke edinirseniz gece başınızı yastığa koyduğunuzda huzur içinde uykuya dalarsınız. “Temiz bir vicdan kadar yumuşak bir yastık yoktur.” Fransızların bu atasözünde olduğu gibi önemli olan vicdanını temiz tutmaktır. Hayret ediyorum her türlü kötülüğü yapanlar rahat uyuyabiliyorlar mı?
Bu gidişle kız ve erkek çocuklarımızın, genç kızlarımızın yetişkin erkeklere potansiyel sapık olarak bakacakları düşüncesi bile çok ürkütücü… Toplumda kadın-erkek omuz omuza, sırt sırta, el ele yaşarsa hayat güzelleşir. Birbirimizi ötelemeye başlarsak “Ne olacak kadın milleti! Saçı uzun, aklı kısa…” veya “Ne olacak erkek milleti işte… Güven olmaz onlara… En iyisinin canı cehenneme…” dersek kutuplaşırız. Toplumu zedeleyen tutumların başında ötekileştirmek gelir.
İnsanlar artık birbirlerine güvenmiyorlar, inanmıyorlar. Kimi insanlar da güven oluşturmak için en kutsal değerler üzerine yalan yere yemin ediyorlar. Sonra da “Yalandan kim ölmüş!” diyerek gülüyorlar. Neden bol bol yemin ederiz hiç düşündünüz mü? “Karşıdakini inandırmak için…” dediğinizi duyar gibiyim. Oysa doğru söz, yemin istemez. Güvenilir insan olursanız zaten yemine hiç de gerek kalmayacaktır. Ne acıdır ki insanlar birbirlerine güvenemezken paranın gücüne güveniyorlar. “Para her kapıyı açar.” düşüncesi egemen olmuş maalesef…
Toplumda huzur içinde yaşamak istiyorsak önce kendimizdeki ve ailemizdeki aksaklıkları gidermeliyiz. Çocuklarımıza sahip çıkmalıyız ama yetmez; onlara akıllarını kullanmayı ve empati kurmayı da öğretmeliyiz. Bize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmamayı ilke edinmeliyiz. Güvenmek istiyorsak güvenilir olmayı başarmalıyız. Güvenilir bir insan olmak kadar onur veren hiçbir mertebe yoktur.

Adana.19 Şubat 2015 SAAT: 16.30
NOT: Bu yazı 2 Haziran 2016 tarikinde Edebiyat Evi Sitesinde yıldızlı yazı ve günün yazısı seçilmiştir.

Ahmet DİVRİKLİOĞLU Hocamızın doğum gününü kutluyoruz! (16 Şubat)

ad

GERİYE DÖNÜŞ YOK

Dipsiz girdaba düştüm döndükçe dönüyorum
Ben beni yitirmişim bulmaya niyetim yok
Garip kuşlar gibiyim halime gülüyorum
Diyorum, buna şükür; kimseye diyetim yok

Bir lokma bir hırkaya sebil ettim bu ömrü
Ölü gezdim dünyada sandılar canlı, diri
Kılavuzumdur benim Yesi’nin gönül eri
Bu yüzdendir kimseye kinim yok, garazım yok

Dedikçe omuzlarım yükü kaldırmaz oldu
Yani gönül bardağım damla almıyor, doldu
Toz pembe hayallerim soldu sarıya çaldı
Hazanda domurmaya takatim, gayretim yok

VATAN DİYENDE

MENE GUYU GAZANI BİLMEZMİYEM MEN LELE
İNDİRTER BAYRAĞIMI GÖRMEZMİYEM MEN LELE
GÖVDEMİ GURT KEMİRER CÜMLELER GÖRE,GÖRE
BU GADDAR MANKUTMUYAM SEZMEZMİYEM MEN LELE

DÜŞMENE GÜLLER VERER AŞIMLA BESLEDİĞİM
O Kİ YADIM DEDİKÇE GARDAŞCA SESLEDİĞİM
CAN İÇİMDE CAN ÜZER GÖZELLİK DÜŞLEDİĞİM
BÖYLESİ HAYINLIHDAN BEZMEZMİYEM MEN LELE

DUR DEREM NEÇE DERDİN MENLE DE Kİ ANLAYAM
YASINLA YAS ÇEKEREM TOYUNDA ZATEN VARAM
GARDAŞ CANI YENER Mİ YİYENE DENER YAMYAM
YAMYAM GARDAŞ OLAR MI SİLMEZMİYEM MEN LELE

OĞULU,UŞAĞINI BASARAM MEN BAĞRIMA
NENESİ MENİM NENEM EŞ EDEREM ANAMA
HALA HAYINLIH EDER GEDER CAN AĞIRIMA
MENDE GAYRI DEFTERİN DÜRMEZMİYEM MEN LELE

BU TORPAH ATA CANI ECDADIN YADİGARI
DİYEREM BU BAYRAĞIM GIP GIZIL ATA GANI
BERABER ÜCELTELİM DEDİKÇE BU VATANI
BAYGUŞA PAY VERENE KÜSMEZMİYEM MEN LELE

SUSARAM SABIR DEREM SANIRLAR GÖRMEZ KÖREM
ÖZÜMDE ATAŞ DÖNER GORHU BİLMEZ NEFEREM
MAVZU VATAN DİYENDE COŞARAM,DELİRİREM
SIHILAN DÜŞMEN ELİ KESMEZMİYEM MEN LELE
TUFAN OLUP ELİNDE ESMEZMİYEM MEN LELE

ÖZLEM

ÖZLETTİRDİN DOST KENDİNİ
DİYECEKSİN HASRET YENİ
BİRDE BANA SOR ÖYLEMİ
DAĞ BAŞLARI TÜTENDE GEL

YEŞİLLENİNCE ÇİMENLER
KÖPÜRÜNCE Kİ DERELER
DÜŞÜNCE SUYA CEMRELER
PAPATYALAR BİTENDE GEL

TAKLAYINCA LEYLEK DAMDA
DEM ÇEKİNCE BÜLBÜL DALDA
GÜLLER AÇINCA BAĞLARDA
KİRAZ KUŞU ÖTENDE GEL

DEVECİ’DEN KAR KALKINCA
YÖRÜK YAYLAYA ÇIKINCA
HER YAN BİRAZ ISININCA
HAVA YAZA YETENDE GEL

ZİLE SENİN ATA YURDUN
ÖZLÜYORUM HEP DİYORDUN
YEDİTEPE DE NE BULDUN
BOŞ VER TUFAN DESENDE GEL

DEREBOĞAZI’NDA BİRİNCİ CEMRE

BİRİNCİ CEMRE DÜŞMEYE NE KALDI ŞURADA
BAHAR UÇ VERDİ GÜZELİM
BAKSANA YEŞİLE CAN GELDİ
DALLARA KAN
ÜŞÜMÜYOR ARTIK YÜZLERİM,ELİM

GÖZELERDE AB-U HAYAT
O SULARDA BİR RENK,BİR TAT
KIR ÇİÇEKLERİ ALSIN ÇEVREMİ
COŞ GELSİN GÖNLÜME KAT BE KAT

DEREBOĞAZI’NDA YÜRÜYEYİM ŞÖYLE
ZİLE DE BU MEVSİMİN AYNASIDIR ORALAR
BÜLBÜL YUVASI’NDA KUŞ SESLERİ
ÇORAKLIK’TA ALAKESELER
KÖŞKLÜ DEĞİRMENİ SUSMUŞTA DİNLER
BURDA ESEN SERİN YELİ

YEL HİÇ KESİLMEZ Kİ BURADA
BAHAR ESER,KIŞ ESER,GÜZ ESER
HELE YAZDA,HELE YAZ DA İKİNDİ SONLARI
BAĞRINI SOĞUTUR OVANIN
RAHATLAR NEBAT,RAHATLAR İNSANLAR,BÖCEKLER

BAHAR DEYİNCE DEREBOĞAZI GELİR AKLIMA
GÜZ DEYİNCE,KIŞ DEYİNCE,YAZ DEYİNCE
HER MEVSİM BİR GÜZELDİR BURADA
HELE BAHAR,HELE BAHAR
DAYAN GÖNLÜM,DAYAN GÜZELİM
BİRİNCİ CEMRE DÜŞMEYE NE KALDI ŞURDA

Riyaz DEMİRÇİ.”Ey savatlı”

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Bülbülünüm
Morgülünüm
Bir kulunum
Ey savatlı

İlim sensin
Selim sensin
Dilim sensin
Ey savatlı

Gönlüm yara
Çekmiş dara
bahtım kara
Ey savatlı

Vurma beni
Kırma beni
Yorma beni
Ey savatlı.

Neye daldın
Derde saldın
Canım aldın
Ey savatlı

Harika UFUK.”AŞKLA BAŞLADI MEVSİMLER

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Senden soğudukça değişti mevsimler,
Tanıştığımız gün ilk bakışta
Sevdalandık delicesine
Kıpır kıpırdı yüreğimiz
Kabımıza sığmaz olmuştuk.
İlkbahar başladı o arada…
Derken aşk bacayı sarmaya,
Özlem yakıp kavurmaya başladı
Anladım ki mevsim yaz…
Evlendik,
İşte o günden beri
Düğünler yaza rast geldi.
Sonbahar başladı
Aşkın sıcaklığı güneşle yarışmayı bıraktığında…
Üşütmeyen ama için için ürperten
Yağmurlar yağdı gözlerimizden…
Ömrümüzden sarı yapraklar gibi
Kopan, dökülen, savrulan mutluluk…
Güneş ısıtmaz oldu aşkımız bittiğinde
Yalnızlaştık,
Issızlaştık köşemize çekilirken…
Ayrılık vaktiydi kış…
Sevgimiz, saygımız eksilmeseydi
Kaybolmasaydı güven duygumuz
Hep bahar ve yaz olacaktı ömür…
İşte bizimle başladı
Bizimle bitti bütün mevsimler…

Adana.1 AĞUSTOS 2016.SAAT: 08.50

Yalçın YÜCEL.”Zaman”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Bir kuş sesidir zaman
Bir elmadır dalından sarkan
Atışıdır yüreğin
Zaman gökyüzüdür uzar sonsuza
Bir renk cümbüşüdür dağlarda, ovalarda
Bir öpüştür anılarda kalan
Zaman gurbettir, sıladır
Sevdadır, umuttur biraz
Seni de yanıltır, beni de
Zaman bir çocuktur doğan
Ölümdür gömütlerde
Açılan bir güldür, batan bir diken
Zaman bakışındır senin
Gidişindir yollardan
Acılı, sevinçli, hüzünlü
Nice yıllar geçse de
Hepsi bir dakika kadar

Şevket Yücel(02.03.1930-03.02.2001)
Unutulmayan insanlar, geride derin izler bırakmışlardır. Bu yüzden unutturulamazlar. Gün gibi belki… Dokunurlar yürek penceremizin camına…

Riyaz DEMİRÇİ.”Can Karabağım”

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Hasretin boy atmış boyumdan yüca
Xocalı derdine yakıldım nece
Şuşa hep başımda gemli düşünce
Gönlümde sen varsın,can Karabağım

Ben sana canımı vermek isterim
Gelib de gülünü dermek isterim
Atamın yurdusun görmek isterim
Gönlümde sen varsın ,can Karabağım

Söyle kimler oldu yolun bağlatan
Kahr olsun kadere bizi dağlatan
Laçin kelbecerdi bizi ağlatan
Gönlümde sen varsın,can Karabağım.

Ben senin oğlunum çekerim cefa
Dolanım başına günde bin defa
Duşmanı maf edib buluruz sefa
Gönlümde sen varsın,can Karabagım

Senin tarıfını babamdan sordum
Her gün hasretnle oturup durdum
Kurbanım ben sana a benim yurdum
Gönlümde sen varsın,can Karabagım

Kubatlı,Zengilan,Fizuli nerde
Hankenti,Cebrayil sızlama derde
Yeniden geleriz koynuna bir de
Gönlümde sen varsın,can Karabağım.

Riyaz DEMİRÇİ.Yeni şiirler

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Geleceğim Karabağım

Gülün-çiçeğin dermeğe,
Gerekse canım vermeğe,
Duşmanın bağrın yarmağe
Geleceğim,Karabağım.

Doğulandan hayal kurdum,
Görenlereden seni sordum,
Benim doğma ata yurdum,
Geleceğim,Karabağım.

Açmaz oldu harı bülbül,
Kan-yaş dokdü sarı bülbül,
Bulamadı yarı bülbül,
Geleceğim,Karabağım.

Aç kolunu bana nolur,
Kıyma yanana cana nolur,
Koy sarılım sana nolur,
Geleceğim,karabağım

Kar tutsa da çölün-düzün,
Açılmazsa bahar-yazın,
Bağlansa da yolun-izin,
Geleceğim,Karabağım.

Hasretinden yüzüm solub,
Dertlerine çare bulub,
Gök yüzünde bulut olub,
Geleceğim,Karabağım.

Dumanında kayb olmağa,
Kemanın,tarın çalmağa,
Sende rahatlık bulmağa,
Geleceğim,Karabağım.

Verirmisin

Seni gördüm, aklım gitti
Tek dünyama, girirmisin?
Kış mevsimim, bugün bitti
Elin bana, verirmisin?

Koyma yürek, dertten dolsun,
Hasret gelip, beni bulsun,
Aşkımızın, gülü solsun,
Elin bana, verirmisin?

Gözlerimden, kan dökülür
Sevgin canda, bel bükülür
Yaram kanar, hem sökülür
Elin bana, verirmisin?

Dön geriye yüzüme bak
Unut gitsin geçmişi yak
Elyansımı, parmağa tak
Elin bana, verirmisin?

Esat ERBİL.”Vay Azerbaycan”

01

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Yanvar Katliami :
19 – 20 Yanvar 1990 tarihinde güzel Azerbaycan topraklarını bozmak isteyen hayin Moskoflar, Azerbaycan – Bakiye saldırarak, 137 – 170 arası temiz kanlı öz Türk soyumuz şehit olarak cani ve canavar soviyyetler Mutefiklerinin saldırı nedeiyle, kurbanlar verdik. Onların ruhu şad ve mekanları Cennet Yüce Allahtan dilerken, bu şiirimi tüm Kahraman Azerbaycan Halkına armağan ediyorum.

Aras Çayından baktım, bölünmüş ne çar,
Milliyetçi gönlünde, yaralar açar,
Karabağ Toprağından, yazık ki kaçar,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

Aras Çayından baktım, suyu zor akar,
İran kesimindeki, Azere bakar,
Bu çok ağır manzara, gönlümü yakar,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

Aras Çayından baktım, sular ağlıyor,
Esir, satılan toprak, yara bağlıyor,
Her damlası bin hasret, yürek dağlıyor,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

20 yanver yarası, derindi bizde,
Tarihte kara lekke, bıraktı yüzde,
Unutulmaz katliam, şehit çok sizde,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

Hey (Esat) çaren yok, üzülme dayan,
Tarihin yazacaklar, görenle duyan,
Ey aslan turan gencı, yatmışsan uyan,
Sinesi paralanmış, vay Azerbaycan,
Kalbi de yaralanmış, vay Azerbaycan.

Насиба Егембердиева.”Күзде есе…”

Көктемде тау жаңғағы көзді қуантырды

Тау жаңғағы жетілмей тұрып, “басқалар теріп кетпесін”, деген қауіппен қаға бастады. Бейшара ағаш адам баласына мəуесін түйіп бергені үшін таяақ жей бастады. Есепсіз аямай ұрды. Ағаштың жапырақтары көз жас сияқты төгілді. Бірақ адам балалары бұған назар аударған жоқ. Əлі тірі жапырақтарды таптады. “Ағаштың таяақ жеген шақтары, наудасы да азап көрді, азап бердік – ау”, деген пікір ешкімнің ойына келмеді.
Бұл ғой, ағаш, тілсіз, біздің түсінігімізде жансыз бір нəрсе. Ағашты ұрып, сабалап қоя салсақ мейлі еді.
Өмірде…
Өз жанымызда бірге жасап жатқан адамдарды ауыр сөз таяағы мен сабалаймыз. Жүректері қан қақсап кесте де сабалай береміз. Оның үнді көз жасына, үнсіз қайғысына назар аудармаймыз. Сабалап – сабалап жанымыз кіреді. Ағашты ұрудағы мақсат мəуесін теріп алу. Ал адамдарды сабалап не теріп аламыз?
Күнəлəрімізді көбейткен қапты толтырамыз ба? Жаңғақ тола қапты арқалап базарға асығамыз. Күнəміз тола қапты арқалап қайда барамыз?..

Riyaz DEMİRÇİ.Yeni şiirler

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Ne güzel demiş büyük şairimiz rahmetli Bextiyar Vahap Zade Nur içinde Yatsın

Bir şirin, bir gözəl söz istəyirəm
, Hər sözü, söhbəti düz istəyirəm
Bircə baxışıyla yanan qəlbimi
Görməyi bacaran göz istəyirəm.

Bəxtiyar Vahabzadə

Bende buna cevap yazarak şöyle diyorum

Her şeyin aslını öz isteyirem
Bu Könlümü yakan göz isteyirem
Okyanuslar sepsen ateşim sönmez
O şirin dilinden söz isteyirem

* * *

Gül ettin sen
Kul ettin sen
Kül ettin sen
Beni güzel

Sen dağlattın
Sen bağlattın
Sen ağlattın
Beni güzel

Sandırma sen?
Kan dırma sen?
Yandırma sen?
Beni güzel

Esat ERBİL.”XOCALIDIR KAN DESTANIM”

03

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

Yürek dolu yer kalmadı,
Bir gün bizi gam salmadı,
Gönül arzum hiç bulmadı,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Yıllar oldu hasret bitmez,
Başımızdan dertler gitmez,
Xocalılar kanı itmez,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Karabağla Xocalı il,
Aramızdan geçmesin kil,
Özgürlüğün yönlerin bil,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Ne çok toprağ ellerdedir,
Anneler gözü yoldadır,
Ağır yükler Türk beldedir,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Turan eli hür kalacak,
Türk özgürlük hep alacak,
Halk gafleti gör salacak,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Ana yurttan ayrı kaldım,
Azerbaycan atam daldım,
Öz yurdumu gidip saldım,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Xocalıdır Kan Destanım,
Karabağda öz Vatanım,
Kayser, Şahla Yurt satanım,
Birleşeydi tüm Türk dilin,
Hasretiyiz Turan Elin.

Riyaz DEMİRÇİ.Yeni şiirler

rdh

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Irak temsilcisi

NEREDESİN

Sen könlümün dileğisin
Sen aşkımın meleğisin
Sen canımın gereğisin
Ömrum günüm nerdesin.

Gel bir kere yüzün görüm
İpek saçın özüm hörüm
Kaş gözüne elim surum
Ömrüm günüm nerdesin

Doğransam da dilim dilim
Sensiz geçmez ayım ilim
Göz yaşımı nasıl silim
Ömrüm günüm nerededin

Sızım sızım sızıldadım
Zehir oldu ağız tadım
Mecnün oldu aşk ustadım
Ömrüm günüm neredesin

Hasretinden kül olmuşum
Kara bulut tek dolmuşum
Saralıb da bak solmuşum
Ömrüm günüm nerdesin

GEDİP KARABAĞI BİR GEZİP GELİM

Ruhum Kanatlandı Azerbaycana
Hasreti Karışıp damarda kana
İçimde ateşi ben yana yana
Gedip karabağı bir gezip gelim.

Bakım vatanıma, ata yurduma
Belki kuvvet verdim orda orduma
Haydi Türkmenelim haydi yardıma
Gedip karabağı bir gezip gelim

Şuşanın gözleri yolda kalıptır
Kelbecer Taşınır bir ses alıptır
Zengilan karalıp öğle doluptur
Gedip karabağı bir gezip gelim.

Fizuliden durup ağdama bakım
Cebrayilda donup bir ocak yakım
Kubatlada kalan duşmanı yıkım
Gedip karabağı bir gezip gelim

Kartala sorayim orda derdimi
Bura ata yurdum olan Yerdimi?
Dindirim şiirle orda mertimi
Gedip karabağı bir gezip gelim

Riyazim savaşım canımdan geçim
Duşmanın kanını doldurup içim
Ya ölüm Ya kalım bir yolun seçim
Gedip karabağı bir gezip gelim

Esat ERBİL.”Canan Melis Bayraktarı Yakından Tanıyalım”

Melis Hanım ( Canan Melis BAYRAKTAR ) Subay bir ailenin kızı olarak Ankarada 15 Ocak 1961 tarihinde dünyaya göz açmıştır, Anne tarafı ise tümü subaylar, bu nedenlede kendisi sıkı bir disiplin içersinde büyümüştür. İlk, orta ve liseyi bitirdikten sonra, İzmir Ticaret Lisesinden mezun olmuştur. Bundan sonra kendi isteği üzre 3 yılık ” Cleopatra güzellik okulunda ” okuyarak Estetik bıranşından mezun olmuştur.
Böylece kendine özgü güzellik salonu açarak çalışmaya başlamıştır. Evlenmekten sonra eşiniçok sevdiği için ve onun isteği üzere salonu kapatıp ve Sanat, Şiire ağırlık vermiştir. Diye biliriz ki ( 15 ) seneden beri kendisi ( Özel Korolarda ) çalışmaktadır.
1973 yılından buyana şiir yazmaya başladı, Edebiyat hayatı ona Hayat öyküsünden bir çok dersler ve hikayeler olarak etkilenip böylece ağ kağıtları güzel şiirlerle süslemiştir. Şiirleri çoğu hayat macaralarından ve gerçekleri yazmıştır. Babasını kaybettikten sonra hayatında bir çok acı olaylarla rastlanıp ve bunları hepsi yazdığı şiirlerde uzmanca yansıtmıştır. Bu yazdığı şiiri örnek olarak göstermekteyiz ve onun çektiği elem, sıkıntı ve yanlız yaşam mücadelesi veren bir kadın olarak çok açık göstermektedir ( Tabii evlenmekten önceki hayatı çok sarsılı ve hüzünlü ama evlendikten sonra en mutlu bir eş olarak evlendiği kişiyle mutluluğu elde etmiştir ) :

BİR TEK SANA KÜSTÜREMEDİLER

Hani daha ufacik bir çocukken
Nasıl yürümem gerektiğini göstermiştin ya
Hala, hala desteğim sensin babam
Sesin daha dün gibi kulaklarımda
Önce hanım olacaksın demiştin hayat yollarında..
Hep seni dinledim
Işığım oldun bu zalim devranda..
Zalim dedim de..
Biliyormusun
Biliyormusun insanlar dedigin kadar iyi degillermiş.
Çok kötüymüş..
Çok zalimmiş be babam..
Çok zalimmiş..
Kanatlarına tutunmak isterdim..
Beni bırakma diye.. Sen gittin ya..
Sen gittin ya.
Akbaba misali sardılar dört bir yanımı
Herşey, herkes tüm sevgiler yalanmış.
Sahteymiş bu kokuşmuş dünyada..
Yine beni sen yürüttün
Vakur, dimdik, bir çınar gibi..
Kaldım aralarında…
Seni cok özlüyorum babam.. çok özlüyorum.. Yokluğunda beni üzeceklerini bilsen
Bırakmazdın, gitmezdin..
Kimbilir belki beni de alırdın.. alırdın değil mi?
Güvendiğin dağlar karlıymış bilemedin
Yokluğunu beklerlermiş meğerse
Haykırmak için yüzüme..
Eller dile geldi söyledi.. söyledi de.
Canım dediklerimden duysam bu kadar üzülmezdim belki de..
Hala bir umut..ufacık bir umut
Yalan söylediler değil mi babam
Yalan de ne olur..
Bari rüyamda yalan de..
Senin küçük kızınım hala biliyorum..
Olsun desinler.. desinler be babam..
Tufanlar kopsa yıkamaz gönül bağımızı..
Kanadım kırık uçamazdım belki de
Sevginle sarmasaydın dört bir yanımı..
Dünyaya küstürdüler..
Bir tek sana küstüremediler..
Küçük kızın seni çok özlüyor
Bir tek sana küstüremediler babam..
Bir tek sana küstüremediler..
Küstüremediler..
Evlenmeden önce hayatın cilvesini çekerken ve mutluluğun ne olduğunu tatmadan hayata küsüp öz elemleri ile baş başa kalıp, kimse ona yardım eli uzatmadan hayat mücadelesine tek başına çıkıp savaşa devam etmiştir, bir tek eşi harıç, Tüm bu olaylarda Canan’a çok destek oldu.. ve her zaman da yanında durdu..
İnsan tek başına kalınca ve en yakınlarından ihmal ve hisabini etmezken nasıl bir yaşamda olmasını kimse anlamaz bir tek onu yanlızlığı yaşıyanlardan başka,Mutluluğu evlenmekten sonra bulan Canan Hanım hayatın ne olup olmadığını şiire dökerek ne güzel ifade etmiştir bakınız bir başka şiirinde babasına seslenerek baba sevgisinden uzak kalan, ona çağrıda bulunup ve babasız kaldığında neler hiss ettiğini ne güzel anlatmaktadır :
GEL BABAM GEL
Yalniz geldim dünyaya bir melek gibi
Anilarda yaşanan esrarengiz bir giz gibi
Hatirlamam hiç birini sanki düş gibi
Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Hayat basamağimda koruyanımdın
Yapayalnız Sahipsiz elimden tutanımdın Okumadiğim hikayemde tek kahramanımdın Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Önümde siper
Yolumda Önder oldun
Duyulmayan sözlerde tek cümle oldun
Görülmez kalkandın Gönlünde sakladın
Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Bir can idim bin cana değer kıldın
Canıma can damarıma kan kattın
Ökseden aldin hayat verdin yaşattın
Yokluğun kabus oldu gel babam gel. .
Seni arıyor bu yaralı çocuk kalbim
Tarumar oldu sensiz kaldı geçmişim
Tuttuğun elim boş kaldi sensizim
Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Hasretim dağları bekliyor neredesin
Kuşlara sordum hangi esen yeldesin
Bulutlarda Gözlerim hiç yağmazmısın
Yokluğun kabus oldu gel babam gel..
Yokluğun.. yokluğun kabus oldu
Ne olur ..ne olur ..ne olur
Yine ağlama kızım de
Varlığına hasretim. .Hasretim varlığına
Gel babam gel..gel..

Melis’enin şiirlerinin her bir satrı bir öyküyü ifade etmektedir, baba sevgisine hasret kalan, hayat özlemini yanlız çeken, ve her türlü saadet ve mutluluktan mahrum kalan ve tek başına bırakılan bir insan nasıl hayatta nasıl mücadele ettiğini çok net göstermektedir.
Melis Hanımın şiirlerinde felsefe dolu anlam bütünlüğü görünmektedir, kendi hisslerini bir yazar ve şair olarak hayatını sanki bir sahnede rol oynayarak anlatmaktadır, şiirini okurken bu macaraları her kes kendi hayatı olarak hiss edilir, buda bir anlam verecek ki Melis Hanım hayatını ustaca ifade etmektedir ve onda bulunan kabiliyet şiirlerinde ap iyi ve açık göstermektedir :
Ayna
Ve perde kapanır
Minik kuş
Bir tek sana küstüremediler
Öyle bir çiz ki beni
Uğraşma benimle hayat
Ağlamadım anne.
Bir çok acı olaylarla karşı karşıya gelirken onu çok üzdü ama mücadeleye devam edip, hiç bir güc onun hayat yoluna devam etmeğe durduramadı.. Yasaklara engellere tahammülü olmayan Melise Hanım 1981 yilinda, bu yanlızlık içinde hayat ortağı ( İlhan Bayraktar )’ı bulup evlendiler, bu mutlu evlenmek neticesinin barı iki çocuk dünyaya getirdiler ( Batuhan erkek – Açelya kız ) isimlerinde ve bir torunu ( Alinda ) isminde vardır. Her iki çocuğuda üniversite mezunudurlar . Şimdide ailesiyle mutluluk içinde İzmirde yaşamını sürdiriyor.
Canan Hanıma sorduğumuz sıralarda sence hayat ve yaşam ne demektir? Kendisi kısaca bu yanıtı verdi :
” şiirler anlatılamayan duyguların kelimelerle raksederek dışa aktarımıdır bence…. Edebiyatı ve sanatı hayatımın her alanında sevdim.. lakin okul yıllarımda engellendim..bir kitap çalışmam da var.. şimdilik bekleme de.. Hayatım boyu söylemeyi sevdiğim ve güç aldığım bir söz vardır.. Haya,uğraşma benimle .. Beni yenemezsin .. Ben senden daha güçlüyüm .. Bak hayat yine ben kazandım.Bu sözüleri zaman zaman şiirlerimde de kullanmıştır..” .
Duygusal olmakla birlikte mantıkla davranir Melise Hanım .. Kendi gururuna düşkün ve şiirlerine de pek yansıtır duygularını :
BEN DEĞİLİM
Dönüpte özlemle bakma ardına
Bıraktığın yerde bil ki değilim .
Gün gelir de yanarsan kara bahtına
Kor olmuş közünde bil ki değilim .
Aşık olup sazını çalarsan birgün
Vurduğun telinde sen de değilim .
Islıkla adımı name yaparsan hergün
Notasında sözünde yaren değilim .
Yalan sevdalara tuzak kursanda.
Öksedeki garip kuş ben değilim.
Dönüp gelsen her gün sazın çalsanda
Name yaptığın köy ben hiç değilim..
Yürüdüğüm yollara bahtın düşerse
Kaderini yazan kalem ben değilim.
Mehtap yoldaş olunca şu gönlüme
Karanlıkta kaybolan ben değilim.
Yitik sevdana ağlıyorsun şimdi.
Yüreği dağlanan ben değilim
Gittiğin gün kurudu toprağın
Okyanusta boğulan ben değilim..
Demişsin ki uğrunda öleceğim.
Aldanıp üzülecek ben değilim..
Aşkımla ömrün bir gün son bulsa da
Kabrinde ağlayacak ben değilim
Gördün ya a canım gördünya artık
Dertlere saldın biçare ben değilim
Bir zamanlar sevildim sandım amma
Şimdi yanıp kavrulan ben değilim..
Sensin.. Sensin.. Sensin…
Melise Hanımın içinde aşırı bir Vatan ve Millet sevgisi vardır, bu sevgiyi hiç saklamadan şiirlerinde açık göstermektedir. İşte Toprak aşkı Vatan sevgisi, Şehit veren canları anarak hiçte unutmamış onlar her biri bir kanla çizdikleri şeref destanını şiirlerinde göstermektedir :
Yine şehitler verdik ..
Yine canlar yandı ..
Ne diyoruz ..
( Başımız Sağolsun )
Yani ne diyoruz ..
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ..
Başımız Sağolsun demekle bunu diyoruz Farkındamısınız ..
Ateş nasılsa düştüğü yeri yakıyor .. Bize ne değil mi? … Bizim başımız sağolsun ..
.
.
Ben diyorum ki .. Bu duruma .. Savaş mı çıktı da haberiniz yok .. Ne yoluna gidiyor insanlarımız .. Haydi hep birlikte şahlanalım .. Vatan sağolsun ….
Söylediğimiz gibi ilk önce güzellik salonu açtı sonradan ailesi ile mutluluk içinde salonu kapadıp Tiyatro, Şiir, Müzik ve spor alanlarında iyi ve güzel yıllar hizmet göstermiştir ve şimdi İzmir Şairler ve Bestekarlar Derneğinin yönetim kurulunda üye ve Sayman görevini yapmaktadır. Son olarak Canan dokuz yıl basketbol oynamış, ve şimdi de ” İzmir Sporda ” lisanslı basketbolcudur, son olarak söylemeye değer ki Canan Hanım 15 yıldır özel ” TSM ” korolarında çalışmasını sürdürmektedir.
Bu arada Canan Hanımdan hayatıyla ilgili sorduğumuzda böyle yanıt verdi :
“Minik bir şey açıklayacağım .. Hayatımda gizli yönleri ve gerçeği öğrendikten sonra çok araştırdım ilgili kişiyi buldum rol teklifleri aldım.. bu benim özel hayatımdı perdeye yansımasını istemedim. Hayatımı sinema yada dizi yapmak istediler.. benim oynamamıda teklif ettiler, ama ben kabul etmedim. Ve hayatımın acı detayına girmek istemedim . ”
Son Olarak Canan çok güzel şiirler yazmıştır her iki türde hece hemde Serbest, araştırmamızı bir hece vezinli şiiriyle bitirmek istiyorum. Ve Canan Melis Hanıma özel hayatında mutlu ve saadet dolu bir yaşam geçirmesini can ve gönülden diliyorum :

DÖN DERSEM BİR DAHA
Mutlumusun şimdi kaldığın handa
Dön dersem bir daha namerdim sana
Hasretinle tükendim şu cihanda
Dön dersem bir daha namerdim sana..
Anladım ki gülmeyecek bu yüzüm
Biliyorum yare geçmiyor sözüm
Sönmüş yüreğinde aşk geçmiş közüm
Dön dersem bir daha namerdim sana..
Güftesiydin yar aşk şarkılarımın
Bestesiydin ölmez duygularımın
Vazgeçilmeziydin alın yazımın
Dön dersem bir daha namerdim sana
Anladım ki gönlünde kalmamış külüm
Fırlatıp atılmış kurumuş gülüm
Yırtılmış resimlerim solmuş yüzüm
Dön dersem bir daha namerdim sana
İntizarım yok tüm sitemim bana
Nasıl kandım sana inandım aşka
Severken son buldu musalla taşta
Dön dersem bir daha namerdim sana..

Esat ERBİL’İN sevgi ve saygısıyla Canan Melis Hanıma Mutlu Yaşam diliyoruz.

Yalçın Yücel.”KAR TADINDA DÜŞÜNMEK”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Esme şimdi rüzgar
Kar taneleri düşüyor, bir şarkı söylercesine
Bozacaksın bu ritmi diye
Öyle korkuyorum ki!
Esme şimdi istersen
Gecelere bırak bu hırsını
Karanlığı paramparça etsen de
Gündüzleri mi bana bırak
Bak, çocuklar nasılda sevinçliler öyle
Kar topu oynadıkça
Gülümsüyor yüzleri
Bir gelin gibi naz yaparak
Yağıyorsun
Gökyüzü ne kadar da cömerttir sana
Oysa, rüzgarla el ele verdiğinde
Sobamla bile bozuyorsun aramı

Насиба Егембердиева.”СƏЛЕМ БАКУ”

Менің өлеңдерімді, мақалаларымды интернеттегі əлеуметті желіден оқып, жақсы баға беріп жатқан қаншама, бауырлас ағайындарға алғысым шексіз. Олар өлеңдерімді өз тілдеріне аударып жарияламақшы екен. Осындай көреген əзербайжандық жазушы, журналист, ақын, композитор, əнші достарыма, оқырман қауымға басымды иіп; үлкен рахметімді жеткізгім келеді. Алланың шапағатына бөленіңіздер əрдайым дегім келеді. Əнімді орындаған достарыма, бизнесімен достарымның менің суретімді салып шығарған ыдыстарына, пайдаланбасам да мен үшін алған путевкаларыңызға, жазған жақсы сөздер мен өлеңдер үшін, анау көктемде де бір апта ауруханаға түскенімде аяақтарымен тіке тұрып бүтін минздравты шулатқан достарыма, бəріне үлкен рахмет! Аман болыңыздар!

Yalçın YÜCEL.”Seni düşünmek”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Bir güne koyamam ki seni
Bir günde gülümsetemem ki
Onca yükler yüklenmişken üstüne
Onca acılar, hüzünler
Nasıl sığarsın ki, bir güne öğretmenim?
Kara önlüğü giydiğim o ilk gündü
Hatırlıyorum, kapıdan uğurlamıştı anam
Ve çamur yollarını geçerek
Ve korku büyüterek içimde
O kapıdan girmiştim; yırtık ayakkabılarımdan utanarak
Sanıyordum ki kızacaksın
Gölgen düşecek üstüme
Ve yanıldığımı anladığım
Sınıfa girdiğinde
O güleç yüzünle
Ne günlerdi o günler
Dertleşmek isterdim yanına gelerek
Duydum ki ayrı düşmüşsün bu yaşamdan
Mezar taşın varmış yalnızca
Yaptıramamışlar belli ki
Hatırlıyorum
Yamalı bir elbisen vardı, lacivert
Onu giyerdin her gün
Benim yırtık ayakkabılarım gibi
Şimdi bende bir öğretmenim
Doğuda, yoksul bir köyde işte
Fakat çocuklar vardı, gözleri ışıl ışıl
Yürekleri senin yüreğin gibi zengin
Ve birlikte süslüyoruz zamanı, Atatürk’ü konuşurken
Nasıl koyarım seni bir güne şimdi
Nasıl sığdırırım o küçük günün içine
Sevgin yüce dağları aşmışken
Geçmişken ulu nehirleri
Seni bir günle değil, günlerle kucaklarım.
YALÇIN YÜCEL
TÜM ÖĞRETMENLERE SAYGI VE SEVGİYLE…

Harika UFUK.Yeni şiirler

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

ÖĞRETMENLER GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN.

Öğretmenim Sevgi Koçer’e saygıyla…

ÖĞRETMENİM

Küçük bir filizdim, şimdi dal oldum,
Hep senin sayende, can öğretmenim!
Bin bir emeğinle şimdi al oldum,
Seninle renk buldum, ben öğretmenim!

Sen yokken bu âlem bilmece idi,
Sensiz gündüzlerim hep gece idi,
Adın dudağımda hep yüce idi,
Aydınlattın beni, sen öğretmenim!

Çocuktum, minicik, güçsüz bir kuldum,
Senin ilmin ile geliştim, doldum,
Bana yön gösterdin, gerçeği buldum,
Damarımda akan kan öğretmenim!

Uzattın sevgiyle, dost idi elin,
Güzel sözler dedin, tatlıydı dilin,
Tayin olup geldin, farklıydı ilin,
Karanlığa doğan gün öğretmenim!

Elimde kalemle yazımda sensin,
Ağzımda, dilimde, sözümde sensin,
Bana ufuk açan gözümde sensin,
Bugün öğretmenim, dün öğretmenim!

Harika yurdumda çiçek öğretmen,
Bilgilerle dolu petek öğretmen,
Vatanı süsleyen bezek öğretmen,
Atatürk yolunda ün öğretmenim!

HARİKA UFUK
ADANA
21 KASIM 2008
SAAT: 14.00

NOT: Bu şiir Edebiyat Defteri adlı Türkiye’nin en büyük şiir sitelerinden birinde 24 Kasım 2013’te “Uğur Böceği” ile ödüllendirilmiştir.

Насиба Егембердиева.”ЕРКЕК ПЕН ƏЙЕЛДІҢ АҚЫЛДАҒЫ ПАРҚЫ НЕДЕ?

12798957_1529609227369585_4789163136565306713_n

Еркек пен əйелдің пікірлері арасындағы парықты анықтау бойынша жаңа ғылми іс алып барған, мия жұмысын үйрену бойынша белгілі алымдар өздері жетіскен жаңа нəтижелерді хабарлайды.
Олардың айтуынша, əйел кісінің миясы еркектің миясын қарағанда он алты пайызға кіші екендігін айтады. Əйел кісінің ауырлығы да сонша есе кіші екеін айтады. Сондайақ, екеуінің миясы бір тапсырманы орындағанда əр түрлі орындайды екен.
1.MRA ( магнит – резонанс көрсетпесі ) бойынша мияны суретке алғанда суреттің көрсетпесі бойынша, еркек кісі пікір жүрткенде оның миясының бір қысымы ғана істер екен. Əйел кісі пікір жүрткенде магнит нұрында бəрі көрінеді екен. Бұл еркек кісінің əйелге қарағанда пікірін бір жерге қоюда жоғары екенін дәлелдейді.
Еркек кісі əйел кісіге қарағанда көңілшектікте тəсірсіздеу екені анықталды. Көңілшектік пайда болғанда əйел кісінің миясы еркек миясына қарағанда сегіз есе көп əрекетте болады.
Бұл бөлімнің білімді зерттеушісі былай дейді: ” Мен руқи көрініс уақтында, еркек кісінің көңілшектігі əйел кісінікіне қарағанда аз екенін білуші едім, бірақ бұл нəрсе ілім жүзінде бірінші рет дәлелденді дейді. Бұл салада еркектердің бір ғана үстіндігі бар, ол да болса, көңілге жақын қиыншылықтарға, ауыр жағдайларға əйелдерден гөрі аз ұшырауы. Еркек кісі ашуланғанда қопалдыққа өтеді, əйел кісі сөзге өтеді, көп сөйлейді. Сөзбен араны жақсы қылуға да əрекет жасайды.
Магнит толқындары оқушы жігіттердің оқу жəне жазу дәуірінде мияның сол жағын, оқушы қыздар оң жағында сол жағында істететінін айтады. Мияның сол тарапы ақыл мен іс қылуды, оң жағы көңілмен көбірек əрекет жасауды білдіреді.
Жарықтық пен дауысты қабыл қылып алатын мияның белгілі бөліктерін байқағанымызда осы екі нəрсені қабылдап алуда еркектің миясы əйел кісінің миясына қарағанда жай істейді. Сол үшін еркек кісі жай дауыстарды əйелдерге қарағанда жақсы естімейді. Еркектер жарықтан гөрі қараңғыны дұрыс көреді.
Жас үлкейген сайын еркек кісінің миясы əйел кісінің миясына қарағанда көп кішірейеді. Жиырма жаста еркектің миясы əйелдікінен үлкен болады. Қырық жаста есе, екеуінің миясы тең болады. Алпыс жаста əйел кісінің миясы еркектің миясынан үлкен болып қалады. Не үшін? Еркек кісінің жасы үлкейген сайын оның миясы көп қуат сарып қылар екен, сол үшін кішірейіп кетеді екен.
Еркек кісінің, қауіп – қатерді жоқ қылу, қиыншылықтарды жеңу, істі тəртіпке салу сол сияқты нəрселерге қабілеті күшті болады.
Егер алымдар еркек пен əйелдің əр бір мүшесін жоғарыдағыдай зерттесе, сол сияқты көп жаңалықтарды табу мүмкін. Бұлардың баршасынан Алла тағаланың БІР екенін барлығын, жаратушы жəне жарылқаушы екенін, барша сыйпаттарды анықтаушы көрсетіп беруші екендігін білуімізге болады.
Алла тағала адамның өзінен өзіне жұп жаратып берудегі хікметін ” тыныштық табуың үшін ” деп баяан қылып берген. Сол айтқандай еркек тек əйелден тыныштық табады. Сондайақ, əйелде өзіне керек болған нəрсені, тыныштықты еркектен алады.
Егер дүниедегі барлық адам тек əйелдер ғана болғанда деп ойлап көрейік. Бірде еркек жоқ. Ол кезде не болады? Дүниеде адамдар үшін тыныштық, жақсылық болмайды. Дүние жоқ болады. Бір əулеттен соң дүние жоғалады.
Ал егер керісінше жағдайды көрейік. Дүниедегі барлық адам тек еркектер ғана болса. Бір де əйел жоқ. Ол кезде не болады? Дүние бұзылады. Дүниеде адамдар үшін тыныштық, қуаныш, үміт болмайды. Бір əулеттен соң дүние жоғалады. Демек Құран ілімі бойынша құрылатын, от басы тыныштық, сый құрмет, жақсылық, бақыттан ғана құрылған от басы болуы керек. Топалан, қайғы – қасырет, жанжал, ашу – араз Құран ілімімен құрылған от басында мүлде болмауы керек. Сіздердің араларыңызға махаббат пен жақсылықты салып қойған.
Не үшін Бақара сүресінде: “олар (əйелдер) сізге киім, сіз оларға киімсіздер”, деді.
Біріншіден, киім – киген киімі адамның айыбын жауып тұрады.
Екіншіден, киген киімі адамды зейнеттеп тұрады.
Үшіншісі, киім жазда ыстықтан, қыста суықтан қорғайды. Құранда
бір – біріңізге киімсіздер, – деп айтылған соң, оларда бір – бірінің өмірін ыстық – суықтан сақтап қорғауы керек.
Төртіншіден, киім адамға ең жақын нəрсе болып тұрады. Демек ер мен əйел бір – біріне ең жақын адамдар болады.
Бесіншіден, киім адамды түрлі керексіз нəрселерден, шаң тозаң жұқпау үшін қызмет қылады. Сол сияқты оларда бір – бріне шаң жұқтырмау үшін əрекет жасауы керек. Бұл баршамыздың бұрышымыз.
Сау болыңыздар жақсыларым!

Mustafa Kemal ATATÜRK

SAYINMUSTAFAKEMALATATÜRK

Mustafa Kemal Paşa (Osmanlı Türkçesi: مصطفى كمال پاشا), Soyadı Kanunu’ndan (1934) sonra Atatürk[3] (19 Mayıs 1881[2], Selanik – 10 Kasım 1938, İstanbul), Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’ten 1938’e değin görev yapmış kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı, mareşal ve daha evvelinde bir Osmanlı subayı.

Atatürk, I. Dünya Savaşı sırasında bir ordu subayıydı. Savaş sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisini takiben Türk Kurtuluş Savaşı’ndaki Türk Ulusal Hareketi’ne önderlik etmiştir. Kurtuluş Savaşı sürecinde Ankara Hükûmeti’ni kurmuş, askeri eylemleriyle İtilaf Devletleri tarafından gönderilen askeri güçleri bozguna uğratmış ve Türkleri zafere götürmüştür. Atatürk daha sonra eski Osmanlı İmparatorluğu’nu modern ve seküler bir ulus devletine dönüştürmek için politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel reformlar başlatmıştır. Liderliği altında binlerce yeni okul inşa edildi. İlköğretim ücretsiz ve zorunlu hale getirildi. Kadınlara sivil eşitlik ve politik haklar verildi. Köylülerin sırtına yüklenen ağır vergiler azaltıldı.[4][5]

Bu makale serisinin bir parçasıdır
Mustafa Kemal Atatürk
MustafaKemalAtaturk oval.png
Özel Hayatı[göster]
Askerî kariyeri[göster]
Atatürk Devrimleri[göster]
Atatürkçülük[göster]
Ayrıca[göster]
Galeri: Resim, Ses, video
g t d
Türk Orduları Başkomutanı olarak Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki başarısından dolayı 19 Eylül 1921 tarihinde “Gazi” unvanını almış ve mareşalliğe yükselmiştir.[5] Halk Fırkası’nı kurmuş ve ilk genel başkanı olmuştur.[6] 1938 yılındaki vefatına kadar arka arkaya 4 kez cumhurbaşkanı seçilen Atatürk, bu görevi en uzun süre yürüten cumhurbaşkanı olmuştur.[5]

Atatürk tarihte oynadığı önemli rolden dolayı pek çok yazar ve tarihçi tarafından incelenmiş ve hakkında 379 eser yazılmıştır. Bu yönüyle hakkında en çok eser yazılan ilk 100 kişi arasında yer almaktadır. Ayrıca dünyada ilk kez ve tek örnek olmak üzere, Birleşmiş Milletler’in UNESCO örgütü tarafından, kendisinin 100. doğum yılı olması sebebiyle ve tüm ülkelerin oy birliğiyle 1981 yılı “Atatürk Yılı” olarak kabul edilmiştir. Dergilerinin Kasım 1981 sayısında da, Atatürk ve Türkiye konusu ele alınmıştır.

1839’da Kocacık’ta doğduğu sanılan[7] babası Ali Rıza Efendi, aslen Manastır’a bağlı Debre-i Bâlâ’dandır.[8] Babasını ailesi 14-15. yüzyılda Anadolu’dan bölgeye göç etmiş olan Kocacık Yörüklerindendir.[7][8][9][10][11] Bazı kaynaklara göre ise babasının ailesi Arnavutlardandır.[12][13][14][15] Annesinin kökeni ise Karaman’dan Rumeli’ye gelen Türkmenlerdendir.[16] Ailesi ile Selanik’e göç eden Ali Rıza Bey,[17] burada gümrük memurluğu ve kereste ticareti yaptı.[18] Ali Rıza Bey ayrıca 93 Harbi (1877-78) esnasında yerel birliklerde teğmenlik yapmıştı.[19]

Ali Rıza Bey, 1871 yılında, 1857 yılında Selanik’in batısındaki Langaza’da çiftçi bir ailede doğan[19][20] Zübeyde Hanım’la evlenmişti.[21] Mustafa Kemal Atatürk, bu çiftin çocuğu olarak rumî 1296 (miladî 1881) yılında Selanik’te doğmuştur. Samsun’a çıktığı 19 Mayıs tarihini doğum günü kabul etmiştir.[22] Fatma, Ömer, Ahmet, Naciye ve Makbule adlı beş kardeşinin ilk dördü küçük yaşta hayatını kaybetmiştir.[23][24]

Öğrenim çağına gelen Mustafa’nın hangi okula gideceği konusunda annesi ile babası arasında anlaşmazlık çıkmıştı. Annesi Mustafa’nın Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebine gitmesini istiyor, babası ise o dönemki yeni yöntemlerle eğitim yapan seküler[19] Mektebi Şemsi İbtidai’nde (Şemsi Efendi Mektebi) okumasını istiyordu. En sonunda önce mahalle mektebine başlayan Mustafa, birkaç gün sonra Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti.[25] Atatürk, okul seçimindeki bu kararı için hayatı boyunca babasına minnettarlık duymuştur.[19] 1888 yılında babasını kaybetti.[26] Bir süre Rapla Çiftliği’nde annesinin üvey kardeşi[19] Hüseyin’in yanında kalıp hafif çiftlik işleriyle uğraştıktan sonra -eğitimsiz kalacağından endişe eden annesinin isteğiyle-[19] Selanik’e dönüp okulunu bitirdi.[27] Bu arada Zübeyde Hanım, Selanik’te gümrük memuru olan Ragıp Bey ile evlendi.[28]

Şimdi müze olan Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi’ndeki ev 1870’te Rodoslu müderris Hacı Mehmed Vakfı tarafından yaptırılmış ve 1878’de yeni evlenen Ali Rıza Bey tarafından kiralanmıştır ancak o öldükten sonra Mustafa ve ailesi bu evden yanındaki 2 katlı, 3 odalı ve mutfaklı daha küçük eve taşınmışlardır.[29]

Mustafa, seküler bir okul olan ve bürokrat yetiştiren[19] Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Ancak muhitindeki askerî öğrencilerin üniformalarından da etkilenerek[19] -annesinin karşı çıkmasına rağmen-[19] 1893 yılında Selânik Askerî Rüştiyesi’ne girdi. Bu okulda matematik öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Sabri Bey, ona anlamı mükemmellik, olgunluk olan “Kemal” adını verdi.[30] Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin Bey (Yücekök), özgürlük düşüncesiyle genç Mustafa Kemal’in düşünce yapısını etkiledi. Mustafa Kemal Kuleli Askerî İdadisi’ne girmeyi düşündüyse de ona ağabeylik yapan Selânikli subay Hasan Bey’in tavsiyesine uyarak Manastır Askerî İdadisi’ne kaydoldu. 1896-1899 yıllarında okuduğu Manastır Askerî İdadisi’nde tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (Bilge), Mustafa Kemal’in tarihe olan merakını güçlendirdi.[31] Bu tarihte başlayan 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’na gönüllü olarak katılmak istediyse de hem idadi öğrencisi olduğu için hem de 16 yaşında olduğundan dolayı cepheye gidememiştir. Bu okulu ikincilikle bitirdi.[32] 13 Mart 1899’da[33] [34] İstanbul’da Mekteb-i Harbiye-i Şahane’ye girdi. Birinci sınıfı 27., ikinci sınıfı 11., üçüncü sınıfı 1902’de mülazım (bugünkü ismiyle Teğmen) rütbesiyle 549 kişi arasından piyade sınıf sekizincisi (1317 – P.8) olarak bitirdi.[32] Akabinde Erkan-ı Harbiye Mektebi’ne (Harp Akademisi) devam ederek 11 Ocak 1905’te ”kurmay yüzbaşı” rütbesiyle mezun oldu.[35]

Askerlik (1905-1918)
Erken dönem

Kıdemli Yüzbaşı
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, mezuniyetinin ardından merkezi Şam’da bulunan 5.Ordu’ya staj amacıyla gönderildi. Bu stajında piyade, süvari ve topçu sınıflarında görev aldı.1905-1907 yılları arasında Şam’da Lütfi Müfit Bey (Özdeş) 5. Ordu emrinde görev yaptı. İlk stajı 5. Ordu’ya bağlı 30’uncu Süvari Alayı’nda gerçekleşti.[36] Bu dönemde düşük rütbeli stajyer bir kurmay subay olarak Suriye’nin çeşitli bölgelerindeki isyanlarla ilgilenen Mustafa Kemal, “küçük savaş” (gerilla savaşı) üzerine tecrübe kazandı. İsyanlarla uğraştığı dört aydan sonra Şam’a döndü. 1906 Ekim ayında Binbaşı Lütfi Bey, Dr. Mahmut Bey, Lüfti Müfit (Özdeş) Bey ve askerî tabip Mustafa Cantekin ile ‘Vatan ve Hürriyet’ adlı bir cemiyeti kurduktan sonra ordudan izinsiz Selânik’e gitti. Selânik Merkez Komutan Muavini Yüzbaşı Cemil Bey (Uybadın)’in yardımıyla karaya çıktı ve orada cemiyetinin şubesini açtı. Bir süre sonra arandığını öğrendi ve ona ağabeylik yapan Albay Hasan Bey, Yafa’ya dönüp oranın komutanı Ahmet Bey’e Mısır sınırında Bîrüssebi’ye gönderildiğini bildirmesini önerdi. Ahmet Bey de Mustafa Kemal’i Bîrüssebi’ye tayin etti ve bir süre sonra topçu staj için tekrar Şam’a gönderildi.[37] 20 Haziran 1907’de Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve 13 Ekim 1907’de 3.Ordu’ya kurmay olarak atandı[35] ancak Selânik’e vardığında ‘Vatan ve Hürriyet’in şubesinin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ilhak edildiğini öğrendi. Bu yüzden kendisi de 1908 Şubat ayında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu (Üye numarası: 322)[38]. 22 Haziran 1908’de Rumeli Doğu Bölgesi Demiryolları Müfettişliğine atandı.[35]

23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra Aralık 1908 sonlarında[39] İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından toplumsal ve siyasal sorunları ve güvenlik problemlerini incelemek üzere bugünkü Libya’nın bir parçası olan Trablusgarp’a gönderildi. Burada 1908 Devrimi’nin fikirlerini Libyalılara yaymaya ve buradaki nüfusun farklı kesimlerinden gelenleri Jön Türk politikasına kazanmaya çalıştı.[40] Bu siyasi görevin yanı sıra bölge halkının güvenliği ile de ilgilendi. Kentin dışında yapılan bir savaş tatbikatında Bingazi Garnizonu’na önderlik ederek askerlere modern taktikler öğretti. Bu tatbikat süresince isyana meyilli Şeyh Mansur’un evini sararak bölgede sistem karşıtı başka güçlü kişilere örnek olması amacıyla onu kontrol altına aldı. Ayrıca hem kentli insanları hem de kırsal bölge insanlarını korumak için bir yedek ordu planlamaya başladı.[39][41]

13 Ocak 1909’da 3. Ordu’ya bağlı Selânik Redif Fırkası’nın Kurmay Başkanı oldu ve 13 Nisan 1909’da Meşrutiyet’e karşı 3. Ordu’ya bağlı Taşkışla’da konuşlanmış 2. ve 4. Avcı Taburları’nın isyanıyla başlayan, diğer birliklerin katılımıyla genişleyen 31 Mart Ayaklanması’nı bastırmak üzere Selânik ve Edirne’den yola çıkarak Mirliva Mahmut Şevket Paşa komutasında 19 Nisan 1909’da İstanbul’a girecek olan Hareket Ordusu’na bağlı birinci kademe birliklerinin kurmay başkanı oldu. Daha sonra 3. Ordu Kurmaylığı, 3. Ordu Subay Talimgâhı Komutanlığı, 5. Kolordu Kurmaylığı, 38. Piyade Alayı Komutanlığı görevlerinde bulundu.[35][39]

Stuart Kline’ın Türk Havacılık Kronolojisi kitabına göre[42], Mustafa Kemal, 1910 yılında Fransa’da düzenlenen Picardie Manevraları’na katıldı. Burada yeni üretilen uçakların deneme uçuşuları yapılıyordu. Ali Rıza Paşa, bu uçuşlardan birine katılmak isteyen Mustafa Kemal’i önledi. Ve akabinde uçuş yapan o uçak dönüş esnasında yere çakıldı.[43] Bazı kaynaklar tarafından, bu hikâyeye dayanarak Atatürk’ün uçağa binmekten korktuğu iddia edilse de kitabın yazarı Kline, Atatürk’ün olaydan sonra 3 defa uçağa bindiğinden bahseder.[44]

Mustafa Kemal, dönüşünün ardından 27 Eylül 1911’de İstanbul’da Genelkurmay Karargâhı’nda görev aldı.[45]

Trablusgarp Savaşı
Ayrıca bakınız: Trablusgarp Savaşı

Trablusgarp Savaşı’nda, Mustafa Kemal
İtalyanlar’ın Trablusgarp’a saldırısıyla 19 Eylül 1911’de başlayan Trablusgarp Savaşı’nda, 27 Kasım 1911’de Binbaşı[35] olan Mustafa Kemal, Binbaşı Enver Bey, Fuat (Bulca), Nuri (Conker) ve Binbaşı Fethi (Okyar) gibi diğer İttihatçı subaylarla birlikte 18 Aralık 1911’de hareket etti.[46] Mustafa Kemal ile grubu, Mısır’da Kahire[47] ve İskenderiye üzerinden Bingazi’ye gitti. 19 Ekimde İskenderiye’den yola çıktıktan bir süre sonra bir hastalık geçirdi.[48] 22 Aralık’ta Tobruk yakınında zafer kazandı. Derne’deki 16 – 17 Ocak 1912 taarruzunda gözünden yaralanıp bir ay hastanede tedavi gördü ve 6 Mart’ta Derne Komutanlığı’na getirildi.[49] Aynı yılın eylülünde başlayan barış görüşmelerine rağmen çatışmalar sürerken, Karadağ’ın 8 Ekim’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesi ve Balkan Savaşları’nın başlaması nedeniyle barışa razı olunmasıyla Mustafa Kemal ve diğer subaylar İstanbul’a geri döndüler.

Balkan Savaşları
Ayrıca bakınız: Balkan Savaşları
Balkan Savaşları başladığında Trablusgarp’ta görev yapan Derne Komutanı Mustafa Kemal ve Binbaşı Nuri Bey, bu savaşlarda görev almak istediler.[50] Mustafa Kemal, dönemin Osmanlı Harbiye Nezareti Enver Bey’in de izni ile 24 Ekim 1912’de Trablusgarp’tan ayrılmıştır.[50] 24 Kasım 1912’de karargâhı Bolayır’da bulunan Bahr-i Sefit Boğazı (Akdeniz Boğazı) Kuvayi Mürettebesi Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atandı.[51] Osmanlı ordusu burada general Stilian Georgiev Kovachev komutasındaki Bulgar 4. Ordusuna yenildi. Haziran 1913’de başlayan İkinci Balkan Savaşı’nda komutası altındaki birliklerle Dimetoka ve Edirne’ye girdi.

27 Ekim 1913’te Sofya askerî ataşeliğine atanarak yakın arkadaşı Sofya sefiri (elçisi) Fethi Bey (Okyar)’in altında çalıştı.[52] Ek görev olarak Belgrad ve Çetine askerî ataşeliğini de yürüttü.[52] Bu görevde iken 1 Mart 1914’te yarbaylığa (kaymakam) yükseldi.[52]

Yalçın Yücel Hocamızın doğum gününü kutluyoruz!

175054_178868168822977_4360000_o

SÖYLEYECEKLERİM VAR
Çocuklar
Hele bir toplanın yanıma şöyle
Söyleyeceklerim var
Dinleyin bir, konuşmadan
Kocadım biliyorsunuz
Karlı tepelere dönen saçlarıma
Pantolon gibi kırışmış şu yüze
Beni artık taşımak istemeyen ayaklarıma, sözüm geçmiyor
İnsanız
Çok değil, hemen şuracıkta ölüm bekleşir durur
Kucaklar sonunda
Hepimizi de bir mezar
Yolda giderken
Ya da beklerken birilerini
Düşmeyeceğiniz belli midir ki?
Nerede, ne zaman?
Ve düştüğünüzde kalkamayacağınız
Öylece kapanır işte sayfanız
Bir el bile sallayamazsınız sevdiklerinize
Sizinle birlikte gider, söylemek istediğiniz birkaç sözcük de
Hele bir gelin şu yanıma
İyice bakayım şöyle size
Diyeceklerim, hepsini koymak istiyorum önünüze
Sonra duyamazsınız belki de
Şimdiden yaşarmasın, silin hele o gözyaşlarını
Silin hele, daha henüz buradayım
İsterim ki, hiç üzüntü duymasın yüreğiniz
Hep güle oynaya taşısın sizi
O gün gelecek elbet, o bir gün
Değişmez bir sonuçtur bu, yaratan ister yarattığını yanına
Hepimiz için de aynıdır bu
Yan yana yatacağız, şu bastığımız toprakta

(Döş Cebim adlı yapıtından)

UNUTTUĞUM SEN MİYDİN

Unuttum yüzünü çoktan
Sanırım oturmuştuk karşılıklı
Kumral mıydı, kısa mıydı saçları?
Yıllar neler götürmüş benden böyle
Oysa, kaç kez karşı karşıya geldi bu gözler
Elleri ellerim gibiydi
Anımsıyorum biraz; çekingendi de
Oracıktan bakıyordu yine aynı
Kaçık sevgiler taşıdığımız o köşeden
Unutmuş olsam gerek çoğunu
Yıllar neler götürmüş benden böyle
Var mıydı günlerimde zamanı benimle paylaşan?
Bir çiçek gibiydi belki de yaşamımı konuşturan
Gözleri yeşil miydi, yoksa ela mı?
Yorgunum şu an, ondandır belki de unuttuğum
Ama bir şey var ki, yer almış yüreğimde işte
Yazmışım defterimin birkaç sayfasına
İsminin hemen altında şiirlerimle

* * *

Çocukluğum büyüdü döş cebimde
Yıllar ne de tez geçti böyle
Anılar kaldı tek tük
Yırtık ceplerimden düşmediyse
Şimdi düşünüyorum
Kurgusu tükenmek üzere olan saatler gibi
Nice yoksul kaldırımlar, yürüyen yorgun ayaklarım
Ve nasırlaşmış acılarıyla yaşamım
Çocukluğum büyüdü, şu küçük döş cebimde
Umutlarım ne kadar da çoktular o zaman
Hepsi de sıcak bir ekmek gibi güzeldiler
Koparamadım bir parça olsa da
Çocukluğum, dürüp büküp döş cebimde sakladığım
Bir ıtır kokusuyla çıkıyorlar yerlerinden şimdi
Hangisini karşılasam, ne desem ki
Kapım açık ardına kadar
Orada büyüdü diyorum çocukluğum
Şu boynu bükük döş cebimde işte
Ne zaman üşüse, üşüse parmaklarım
Bir arayıştır başlıyor, bir koşuşturma.

Yalçın YÜCEL.Muhteşem şiirler

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

KAR BEYAZI SEVDAM

Beyaz bir kuğunun
Boynundan mı dökülüyor
Yoksa
Ağaran saçları mıdır gökyüzünün

Bir beyaz sessizlik ki
Bir sevdayı uyandırıyor tekrar içimde
Yüreğim üşüyor yeniden
Unutmuştum, çıkardınız onları, kar taneleri

Yine sarıverdi her yanımı bu sevda
Kar beyazı bir gelinlikti
Ne kadar da yakışmıştı üstüne
Tez düştü ayrılık, yağan kar gibi

Ağaçları kucaklamış ellerin
Sanır mısın ki üşümezler böylece!
Bir çocuk gibi işte, bükük boyunları
Kar beyazı, hiç de göründüğün gibi değilsin!

Bütün şehir kar altında yeniden
Tüten bacalar da olmasa
İşte diyecekler
Koca bir şehir kayboldu

Ve kar yağdığında
İçim daralır, derin kuyular gibi
Sıkar boynumu iyice
Geriye dönen bütün hatıralar

GEÇEN YILLAR

Bir yıl daha eskidik,
Bir parça daha koptu yaşamımızdan…
Geride bir dolu anılarla
Hüzünler sarkıtarak
Belki biraz da sevinçler mi desem
Ama o kadar azlar ki
Çocuklar gibi ürkek bakışlar
Bir yıl daha kocadık.
Bir nehir gibi kollarını salmış şu yüzümüzdeki çizgiler,
Aynalara bakmaktan korkar olduk artık!
Beyazlar, beyazlar…
Kar taneleri gibi
Dökülmüş yüreğimin yaprakları
Sararmış umutlar…
Bir yıl daha
Sonra
Defter yaprakları gibi çevrilecek günler yine
Çizilecek üzerleri de tek tek
Bilinmeyen bir yolcu gibiyiz şu göğün altında işte
Ve kendi elimize tutuşarak
Yalnızlığı paylaşarak içimizde
Nerede duracağımızı bilmeden
Bir yıl daha…

Harika UFUK.Muhteşem şiirler

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

KIYAMET KOPSA BİLE

Bitmeyecek bir aşkın son iki sürgünüyüz,
Kıyamet kopsa bile seveceğim seni ben.
Sevmeye pişman eden yasaklar sürgünüyüz,
Düşsem de dilden dile seveceğim derinden.
Kıyamet kopsa bile seveceğim seni ben.

İtilip kakılsam da vazgeçemem yar senden,
Aşkının izi sabit, dövmeden beter tenden,
Ruhum ayrılsa bile yaşlanan şu bedenden,
Düşsem de dilden dile seveceğim derinden.
Kıyamet kopsa bile seveceğim seni ben.

Aklım olmaz dese de gönülden ayrı düştü,
Beraber olma fikri, sadece hayal düştü,
Öldü dediklerinde sanki bir bomba düştü,
Düşsem de dilden dile seveceğim derinden.
Kıyamet kopsa bile seveceğim seni ben.

Yokluğun acı verdi, sensiz günlerim yaman,
Ağlasam yalvarsam da ölüm dinler mi aman,
Çok zalim, çok hainmiş köhne denilen zaman,
Düşsem de dilden dile seveceğim derinden.
Kıyamet kopsa bile seveceğim seni ben.

Aylar, yıllar geçtikçe sanma ki unuturum,
Her gün acı veriyor yaşadığım şu durum,
Huzurum eksilse de eksilmesin gururum,
Düşsem de dilden dile seveceğim derinden.
Kıyamet kopsa bile seveceğim seni ben.

Toprak kucaklar seni artık benim yerime,
Terin karışmayacak gül kokulu terime,
Altından taç olmuşsun yüreğime, serime,
Düşsem de dilden dile seveceğim derinden.
Kıyamet kopsa bile seveceğim seni ben.

Harika’nın dinmiyor yüreğinin sancısı,
Felek acımasızmış, kader onun yancısı,
Fani dünyada kaldı son yolcunun hancısı,
Düşsem de dilden dile seveceğim derinden.
Kıyamet kopsa bile seveceğim seni ben.

ADANA
28 KASIM 2015
SAAT: 23.36

NOT 1: Bu şiir 27 Eylül 2016 tarihinde “Şiir Sanatı Sitesi”nde “Uğur Böceği” ile ödüllendirilmiştir.
NOT 2: Bu şiir 30 Eylül 2016 tarihinde şiirsu.net sitesinde “Günün Şiiri “ seçilmiştir.

EVLAT ACISI

Dünyada cehennem uzakta değil,
Ateşlere atar evlat acısı…
Yurda şehit veren tüm annelerin
Yüreğinde yatar evlat acısı…

Mert olmayan düşman, arkadan vurur,
Bu yangın insanı yakar, kavurur,
Yiğitlerin resmi duvarda durur,
Günü güne çatar evlat acısı…

Anneler gününde yavrular gelir,
Şehidin anası bin defa ölür,
Oğul mezarını hep kutsal bilir,
Artar katar katar evlat acısı…

Her bayram mezarda otları yolar,
Yaşamayan bilmez gül benzi solar,
Bir asker görünce gözleri dolar,
Derdine dert katar evlat acısı…

Harika yurt için durma nutuk at,
Şehidim göklerde nur içinde yat,
Seni vuran hain görmesin rahat,
Günden güne batar evlat acısı…

ADANA
1 MAYIS 2014
SAAT: 11.00

NOT: Bu şiir 16.08.2015 tarihinde Edebiyat Evi Sitesinde yıldızlı şiir olarak seçilmiştir.

Ahmed CEVAD.”Susmaram!”

ehmedcavad

“Men bir gulam, yük altında ezilmişem, gardaşım,
Sevinç bilmez bir mahkûmam, ahu-zardır sırdaşım.
Damga vurub, zencirleyib tullamışlar zindana,
Karlı-buzlu cehennemler mesken olmuşdur bana.

Mene dinme, sus deyirsen, ne vahtacan susacam,
Buhranların, hicranların, mahbesinde galacam?
Niye susum, konuşmayım, insanlıkda payım var,
Menim ana vatanımdır talan olan bu diyar.

Niye susum, konuşmayım, Türk yurdudur bu toprak,
Oğuzların, elhanların vatanında kimdir, bak!
Bu dünyada azadlığı şan şöhretten üstün tut,
Alçaklığı, yaltaklığı rezilliyi sen unut!

Nece susum, konuşmayım, men eyleyim heyanet?
Hanı sevgi, hanı vatan, de harda galdı millet?
Men bir gulam, yerim altun, suyum gümüş, özüm aç,
Atam mahkûm, anam sail, elim her şeye möhtaç.

Men Türk evladıyam, derin aklım, zekâm var,
Ne vahtacan çiynimizde gezecekdir yağılar?
Ne kadar ki, hâkimlik var, mahkûmluk var, ben varam,
Zülme garşı isyankâram, ezilsem de susmaram!”

KÜMBET DERGİSİ 42. SAYISI: SÖZ KONUSU VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR

KÜMBET dergisi 42. sayısı okuyucuları ile buluşuyor. 2016 yılının son sayısı olarak gündeme gelen dergimizin bu sayısında neler olduğunu editörden şöyle okuyoruz:
Yeni bir sayı, yeni dosyalar, araştırma yazıları ve şiir bahçesinde açan rengârenk çiçekler. 2016 yılının son sayısıyla daha iyiye, daha güzele duygularının verdiği azimle karşınızdayız. Bu süreç içinde 15 Temmuz 2016 Cuma gecesi ülkemiz büyük sıkıntılar yaşadı. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını sarsmayı hedefleyen bu tür girişimler yüce milletimizin milli iradeye sahip çıkması neticesi sonuçsuz kaldı. İki yüz elliye yakın vatandaşımızı bu beklenmedik kalkışmada maalesef kaybettik. Ruhları şâd olsun.
Bu sayımızda, Cumhuriyetimizin 93. yılına armağan olarak Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’le ilgili pek bilinmeyen gün yüzüne yeni çıkarılan araştırmalarımız da yer aldı. Atatürk ve Cumhuriyet dosyasını Prof. Dr. Abdullah İlgazi, Dr. Mehtap Kaya, Remzi Zengin, M. Ali Cinlioğlu, Bircan Kiper, Şerare Yağcıoğlu Kıvrak, Dilek Yeğnidemir Ekici, Hasan Akar bir ekip anlayışı içerisinde titizlikle hazırlamaya çalıştılar.
Diğer araştırma ve makaleleri de taze mürekkepleriyle Prof. Dr. Ertuğrul Yaman, Yard. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, M. Halistin Kukul, Nihat Aymak, Yaşar Akça, Ülkü Taşlıova, Bekir Aksoy, Yusuf Uçar, Muhsin Demirci, M. Necati Güneş, Kutluhan Saygılı, Süleyman Erkan, Yeşim İnalkaç, Feray Deniz, Nermin Akkan, Hatice Ekici sizlerin istifadesine sundular.
Şiir bahçesine duygularını döken birbirinden değerli şair kalemlere gelince: M. Akif Ersoy, Arif Nihat Asya, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmed Cevad, Ayhan Nasuhbeyoğlu, Talat Ülker, Mahir Gürbüz, Refik Oday, Abdulla Memed, Nihat Malkoç, Mustafa Berçin, Gönül Ordubadi, Safiye Samyeli, Harika Ufuk, Bekir Yeğnidemir, Sündüs Arslan Akça, Rasim Yılmaz, Gülay Coşkunsoy, Ahmet Divriklioğlu, Burhan Kurddan, Orhan Tamtürk, Zeynep Özügenç, Musa Ay, Nevzat Gündoğdu sizleri değişik dünyalara götürebilmenin heyecan ve hazzını yaşadılar.
Bu yıl Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği işbirliğiyle yapılan “Cahit KÜLEBİ 7. Memleketime Bakış Şiir Yarışması” sonuçları 30 Ağustos 2016 tarihinde ilan edildi. Buna göre Ertuğrul Beldağlı “Türkiyem” şiiriyle birinciliğe, Celalettin Kurt “Beylikten Öz Ülkeye Giden Yol” şiiriyle ikinciliğe, Deniz Garipcan “Memleket “ şiiriyle üçüncülüğe layık görüldüler. Ödül töreni Ekim ayı içerisinde Niksar’da gerçekleştirilecek.
Sizlerin büyük destekleriyle kültür ve sanat dünyasında saygınlığını koruyan Kümbet Dergisinin 43.sayısında buluşmak dileğiyle sözlerimizi Cahit Külebi Memleketime Bakış şiir yarışmasında birinci olan şiirin son kıtası ile bitiriyorum:

Aşkın sırlı vaktinde sen şâyânsın Türkiye’m
Kalbimle gördüm seni, bak âyânsın Türkiye’m
Doruklara sevdalı bir dumansın Türkiye’m
Ay ve yıldızla süslü asumansın Türkiye’m
Aşktan çatlayan dudak seni ansın Türkiye’m
Senin kıvılcımında ruhum yansın Türkiye’m
Umudun gediğine taş koyansın Türkiye’m
Sana meftun tablolar gül boyansın Türkiye’m
Mazlumların ahını hep duyansın Türkiye’m
Sen hakikat yolunda bir beyansın Türkiye’m
Hem gün gibi aşikâr hem nihansın Türkiye’m
Bir memleket, bir vatan, bir cihansın Türkiye’m

Remzi ZENGİN,
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Könül ORDUBADİ.”NƏ SƏN UNUDA BİLMİSƏN… “

Bir ömrün yolunda qəfil görüşdük,
Tale yollarımız ayrı olsa da…
Üz-üzə dayandıq, göz-gözə gəldik.
Xatırə yükündən gözlər dolsa da.

O dalgın gözlərdə özümü gördüm
Sankı həyatımı sən vərəqlədın.
“Sevirəm” dediyin sözünü duydum,
Üzümə sən baxıb, sən gülümsədin.

İllər yaman ötüb, çox qocalmısan,
Bu sevgim ölməyib qocalmayıbdır.
Məgər bilmirsən mi sən sevdiyimi,
Gözlərim axtarıb, yorulmayıbdır.

Bilirdim şəhərdə yaşadığını,
Hər dəfə yollarda mən axtarmışam.
Özümdən xəbərsiz, bu gün bu yolda,
Bir yetim, bir nakam sevgi tapmışam.

Yenə üz-üzəyik xatırələrlə,
Gözümdən bir damla qəmlı yaş axdı.
Boylandım səninlə ötən illərə,
Sanki bir nəgməli könül dil açdı.

Utanma, yaxın gəl, kefimi soruş,
Yoxsa həqiqəti tanıyammadın?
İllər acısını unut, gəl barış,
İllərin üstündən adlayammadın?

Üz -üzə dayandıq, göz-gözə durduq,
Taleyə, qısmətə nələr yazılmış…
Nə eşqi unutduq, nə yuva qurduq
Niyə qısmətimiz ayrı yazılmış?!

Yalçın YÜCEL.”Sevdim mi”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Ben seversem, tam severim
Acıkmış bir çocuğun ısırması gibi,
Tırmanışı gibi bir dağcının,
Özgürce koşar şu bendeki yürek.

Sevdam desen,
Derin izler bırakıp da geçer.
Yeter ki, sevsin bu gönlüm,
Mayhoş bir durum alır yaşamım.

Dost deyince de böyleyimdir,
Tam isterim bu duyguyu.
Ne bir yaprak gibi büzülsün,
Ne de kaçıp gitsin gerçeklerden.

Bu yüzden belki de,
İşte bu yüzden, pek dost tutamam.
Yüzler maskeler gibi sahteleşir karşımda,
Ararım, hiç değilse, bir iki insan.

Ben seversem, tam severim,
Çalarım kapısını, hem de sertçe.
Sözcüklerim, durgun bir su gibi dökülür içimden,
Yüreğim, bir sofra gibidir açılır.

Bilirler ki,
Sevdam sevdikçe büyür benim.
İçimde ise geçilmez bir orman vardır,
Böyle severken, tam severim.

Yalçın YÜCEL.”Kara Beyazı Sevdim”

175054_178868168822977_4360000_o

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Beyaz bir kuğunun
Boynundan mı dökülüyor
Yoksa
Ağaran saçları mıdır gökyüzünün

Bir beyaz sessizlik ki
Bir sevdayı uyandırıyor tekrar içimde
Yüreğim üşüyor yeniden
Unutmuştum, çıkardınız onları, kar taneleri

Yine sarıverdi her yanımı bu sevda
Kar beyazı bir gelinlikti
Ne kadar da yakışmıştı üstüne
Tez düştü ayrılık, yağan kar gibi

Ağaçları kucaklamış ellerin
Sanır mısın ki üşümezler böylece!
Bir çocuk gibi işte, bükük boyunları
Kar beyazı, hiç de göründüğün gibi değilsin!

Bütün şehir kar altında yeniden
Tüten bacalar da olmasa
İşte diyecekler
Koca bir şehir kayboldu

Ve kar yağdığında
İçim daralır, derin kuyular gibi
Sıkar boynumu iyice
Geriye dönen bütün hatıralar

Harika UFUK.”Merhaba Hayat”

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Bir çığlık ve ardından bir ağıtla başlar yaşam… Hemen her insan bu dünyaya gelirken ağlar. Düşünüyorum da çekeceğimiz çileler bizlere malum mu oluyor da doğarken ağlıyoruz? Ölürken insanın bütün yaşamı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçermiş derler ya ben de acaba doğarken yaşayacaklarımız mı gözümüzün önünden geçiyor da hayata ağlayarak başlıyoruz diye düşünüyorum.

Öğretilere göre doğmadan yazılmıştır kaderimiz…İster istemez önceden ilahi güç tarafından belirlenen alın yazımızla dünyaya gözlerimizi açıyoruz.Bence gayretimizle yazgımızı değiştirmek mümkündür. Çalışıp çabalarsak; bize bahşedilen yeteneklerimizin, becerilerimizin farkına varırsak;üstelik bunları geliştirmeyi başarabilirsek kendi kaderimizi yeniden yazabiliriz. Hatta aklımızı kullanarak olumsuz gibi görünen olayları bile olumlu hale dönüştürebiliriz.

Yaşadığımız sürece başımıza gelenler, pişmiş tavuğun başına gelenleri aratmayacak nitelikte olabilir. Çeşitli entrikalar, ayak oyunları yaşamımızı alt üst edebilir. Yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybedebiliriz. Amansız hastalıklara yakalanarak çaresizlik içinde çeşitli acılar çekebiliriz. Yoksulluğun acısını çok derinden hissedebiliriz. Açlık bir yılan gibi kıvrım kıvrım kıvrandırabilir. Savaşlar, kavgalar, esaret, işsizlik, adaletsizlik bizleri canımızdan bezdirebilir. Yine de her koşulda yaşama sıkı sıkıya sarılmalıyız. Sürprizlerle doludur yaşam… “Bıçak kemiğe dayandı arık kurtuluşum yok. Bittim.” dediğiniz anda öyle güzel bir sayfa açılır ki hayatınızda şaşar kalırsınız.

Öğretmenlerimizden duyduğumuz övgü sözleri, okuldaki ve sonrasında iş hayatındaki başarılarımız mutluluğu yaşatır hepimize… Âşık oluruz, ayaklarımız yerden kesilir. Evleniriz. Anne- baba oluruz. Dudaklarımızın kenarına yerleşir gülümseme ve kalbimiz evlat sevgisiyle dolar taşar. Bir gülücük kanatlandırır, göklere çıkartır bizi… Bazen de bir acı söz ciğerimize saplanır ve ölene kadar çıkmaz oradan… Kanar durur mütemadiyen…

Ah bazen severek, bazen nefret ederek, bazen ağlayıp hıçkırarak bazen de kahkahalarla gülerek yaşadığımız hayat… Bize onu sevdirenler olduğu kadar yaşadığımıza bin pişman edenler de çıkıyor karşımıza… Her günümüz güllük gülistanlık yaşanmıyor elbette…Hayat bu, acısıyla tatlısıyla her şeye rağmen yaşanmaya değer…

Tekrarı yok ki yaşamın… Düşen düştüğü yerde kalır mı? Kalmaz elbette, hem kalmamalı da… Her acıdan, her darbeden sonra üzerinizi silkeleyip yolunuza umutla devam etmelisiniz. “Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.” İnadına çoğalarak, güçlenerek yaşayacağız.

Merhaba hayat… Yine ve yeniden… Merhaba hayat, seni çok seviyorum!

Adana.7 Şubat 2015.Saat: 15.30

Not: Bu Yazı 29.05.2015 tarihinde Türkiye’nin en önemli sitelerinden Edebiyat Evi Sitesinde “Yıldızlı Yazı” ve “Günün Yazısı” olarak seçilmiştir.

Harika UFUK.”Artık Yıllar”

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Bir otomobilin penceresinden geçiyor
Son kullanma tarihi geçmiş zamanlar…
Palmiyeler yolcu ediyor,
Sıra sıra dizilmiş askerler gibi
Saygıyla selâmlayarak yaşanmışlıkları!

Gökyüzü cayır cayır yanıyor,
Seyhan gölünde martılar kıpırtısız,
Doğduğum, doyduğum, yaşadığım
Dünyadaki en güzel yer!

Sevda türküleriyle yıkanmış Seyhan’dan
Bereket yüklü Yüreğir’e doğru
Yeşille mavinin ufkunda
Güneş doğuruyor greyfurtlar!
Tatları kaderlerimize benzeyen
Acı, tatlı, ekşi, hatta kanlı…

Bir dünyadan alarak bizi
Bambaşka yerlere taşıyan
Yaşam boyu kurmaya çalıştığımız
Ah, o köprüler yok mu?
Biz çabaladıkça yıkılan,
Tekrar oluşturabilmek için
İnadına direndiğimiz!

Yaşamın kıyısında durup
Seyrederken gün batımını
Artık yıllardan
Gelecek kuruyoruz kendimize;
Her yıl şubattan günler çalarak
Ekliyoruz ömrümüze yâr!

Adana.29 Ocak 2012.Saat: 15.00

Harika UFUK.”19 EYLÜL GAZİLER GÜNÜ KUTLU OLSUN”

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Bugün 19 Eylül… Gaziler Günü… Bu tarihin ne zaman ve niçin gaziler günü olarak seçildiğini merak ettim ve biraz araştırma yaptım. Edindiğim bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum. Sakarya Meydan Muhaberesi’nin kazanılmasından sonra, 19 Eylül 1921 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisince Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’e, “MAREŞAL” rütbesi ile “GAZİ” unvanı verilmiştir.

13 Eylül 1921′ de kazanılan Sakarya Zaferi’nin hemen ardından, 14/15 Eylül gecesi, Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ile Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Edirne ve Kozan Milletvekilleri sıfatıyla Büyük Millet Meclisi Reisliği’ne cepheden telgrafla şu önergeyi gönderdi:
“Bizzat muharebe meydanındaki tedbiriyle muzafferiyetin amil ve müessiri olmuş Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine müşirlik rütbesi ile gazilik unvanı tevcihini teklif ve istirham ederiz. Büyük Millet Meclisi’nin bu teveccühünün milletimiz tarafından doğrudan doğruya bütün orduya müteveccih bir eser-i takdir ve taltif olacağı kanaatinde bulunduğumuzu arz eyleriz.”
Sakarya Meydan Muhaberesi’nin kazanılmasından sonra, 19 Eylül 1921 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisince Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’e, “MAREŞAL” rütbesi ile “GAZİ” unvanı verilmiştir.

19 Eylül, “GAZİLER GÜNÜ” olarak kutlanmaktadır. Gaziler gününde yapılacak törenler, Başbakanlığın 24 Ağustos 2004 tarih ve 25209 sayılı resmi gazetede yayınlanan yönetmeliği esaslarına göre düzenlenmektedir.

19 Eylül 1921 tarihinden beri kutlanan bu önemli günde atılan mangalda kül bırakmayan hamasi nutuklar dışında elle tutulan gözle görülen neler yapıldığını çok merak ediyorum. Otoparklarda ve toplu taşıma araçlarında ücret ödemediklerini, elektrik ile su faturalarını indirimli ödediklerini, faizsiz olarak konut kredisi çekebildiklerini, devletimizin gazilerimize protez taktırdığını biliyorum. “Hiçbir şey yapılmadı.” demek elbette nankörlük olur ama yapılanların yetersiz olduğunu düşünüyorum. Övgüler karın doyurmuyor ki! Bence kuru kuru kutlama olmaz. En azından azalarını kaybetmiş gazilerimize en iyi protezler taktırılmalı, maaşları arttırılmalı, Tokilerden birer ev verilmeli ve elektrik- su- doğal gaz faturalarından tamamen muaf tutulmalıdırlar. Lütfen onlara her yıl 19 Eylül’de birer maaş ikramiye de verilsin. Kanımca bunları yapsak bile onların haklarının binde birini dahi ödeyemeyiz.

Gazetelerde okuyoruz: “Filan gazinin protezi geri alındı.”, “ Falan gazi elektrik faturasını ödeyemediği için evine haciz geldi.”, “Filan gazi elleri protez olduğundan kimliğini göstermekte zorlanınca otobüsten atıldı.” Bunları okudukça utanıyorum. Bir de iki yıl önceki kutlamalarda çekilen bir fotoğraf var. Önde dört önemli kişi var. Yağmur yağıyor. Üç önemli kişi için şemsiye açmışlar ama dördüncü kişi kahraman gazimiz yağmurda ıslanıyor. Ona şemsiye tutan bir görevli yok. Bu fotoğraf içimi burkuyor. Her gaziler gününde gözümün önünde canlanan bir fotoğraf karesi olarak içimi sızlatıyor.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Gaziler yaşayan anıtlardır.” demiş. Kahraman gazilerimiz de “Vatan sağ olsun.” diyorlar. Onlar canlarını bu millet, bu vatan için hiçe saydılar. Kahraman gazilerimizin günlerini içtenlikle kutluyorum. Vatan size minnettardır.

ADANA.19.09.2016.SAAT: 17.00

Harika UFUK.”EŞİTLİK VE ADİL OLMAK”

h

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Son günlerde “Hayat hiç de adil değil.” Sözünü çok sık duyar olduk. Ne olursa olsun hayat acısıyla tatlısıyla yaşanmaya değer. Ancak bu hayatı daha güzel yaşamak ve adil hale getirmek bir bakıma bizim elimizdedir. Elimize bir taş alıp denize attığımızda taşın düştüğü yer merkez olmak üzere gittikçe büyüyen ama derinliği azalan sudaki hareleri düşünelim. Önce kendimize sonra ailemize, çevremize, ilimize, ülkemize, dünyaya faydalı olmak için gayret etmeliyiz. Bazı insanlar ömürleri boyunca dikiş tutturamazlar ama atıp tutarlar, büyük hedeflerinden, adaletten söz ederler. Onu tanıyanlar da bıyık altından gülerek “Kendine hayrı yok ki!” derler. Yakından uzağa ilkesi gibi adil olmaya önce kendimizden, sonra ailemizden başlarsak sudaki halkalar gibi büyür gider.

Adil olmak ailede başlar. Anne ve baba çocuklarına adil davranmadıkları zaman onlar da ileride aile kurduklarında aynı şekilde davranırlar. Kız- erkek çocuk ayırımı yapmak da adil değildir. Erkek çocuklarını üstün tutmak, kız çocuklarını hizmetkâr olarak yetiştirmek çok yanlıştır. Adil olmayan ebeveynler çocuklarının gözlerinde değer kaybederler.

Çevremizde sevilen, sayılan bir insan olmak istiyorsak buna erişmek için gayret sarf etmeliyiz. Dürüst, çalışkan, ilkeli, merhametli, yardımsever ve adil olmalıyız. Bence bu erdemlerin içinde adil olmak ilk sıradadır. Adil olmak ne demektir? Herkese eşit davranmaktır diyeceksiniz belki… Haklıya haklı, haksıza haksız demektir. İster bu haksızlığı yapan en yakınınız olsun, ister haklı olan düşmanınız olsun gereğini yapmak gerekir. Haksız olan en yakınınız diye onun suçunu mazur göstermeye çalışmak bütün erdemlerinizi yok eder. Dürüstlüğünüzü kaybedersiniz öncelikle… İlkeli olmak çok gerilerde kalır. Yardımseverlik sıfıra iner. Merhamet yok olur. Adil olmazsanız erdemli olamazsınız bana göre…

Geçenlerde bir karikatür gördüm. Eğitim sistemini anlatan insanı düşündüren, acı acı gülümseten bir karikatürdü. Ormanda öğretmen kürsüsünde oturan biri karşısına maymunu, pengueni, fili, foku, balığı, tilkiyi almıştı ve onlara şöyle sesleniyordu: “Adaletli bir seçim için herkes aynı sınava girecek. Hepiniz şu ağaca tırmanın.” Albert Einstein’in dediği gibi “Herkes bir dahidir. Ancak bir balığı onun ağaca tırmanma yeteneğiyle ölçmeye kalkarsanız balık tüm hayatını kendisinin aptal olduğunu düşünerek yaşayacaktır.”

Öğretmenlik hayatım boyunca yazılı kâğıtlarını okurken öğrencilerin isimlerine bakmadım. Bilinçaltımın bir oyunu olarak acaba adil davranmaktan uzaklaşır mıyım endişesini taşıdım. Bütün öğrencilerime eşit ve adil olarak davranmaya çalıştım, zannımca da bunu başardım. Eşitlik ayrı, adil olmak ayrıdır. Bu ince çizgiye de dikkat etmeliyiz.

Yine nette gördüğüm bir karikatürde değişik boylarda üç çocuk çizilmişti. Bu çocukların ayaklarının altına birer kasa konulmuştu. Hepsi de bir duvardan dışarıya bakmak istiyorlardı. Birinin boyu dışarıyı görmeye yetecek kadar uzundu. Diğeri parmak uçlarında yükseldiği zaman zor görebiliyordu. En kısa boylu hiçbir şey göremiyordu. Kasalar eşit yükseklikte olmalarına rağmen adil değildi bu durum elbette… En kısa olana en yükseği, orta boyluya orta yükseklikte olanı, uzun boyluya en engin kasa verildiğinde adil olabilirdik.

Kısaca sadece çevremizde saygın insan olarak tanınmak için değil, kendimize saygımızı kaybetmemek için hayatımızın her döneminde herkese adil davranalım. Goethe’nin dediği gibi “Eğer adalet kaybolursa, insanların dünyada yaşamalarının manası kalmaz.”

ADANA.1 EYLÜL 2016.SAAT:13.02

Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı-Aliyeva.”BOYNU BÜKÜLÜ MENEKŞENİN MASALI…”

Bu yollardan daha geçen değilim,
Ayak izim bu yolların yarası.
Boynu bükülü menekşeyim bu günden,
Aman Allah’ım! Bana dokunan olmasın…

Bu mısralar çağdaş Azerbaycan şiirinin tanınmış kadın şairlerinden olan Feride Hacıyeva’nın Boynu Bükülü Menekşeyim Bu Günden şiirinden alınmıştır. Feride Hanıma hüzün şairi desek yanılmayız. Şiirlerinin çoğunda keder kendine yer bulmuştur. Belki okurlarımız bu kederin nerden geldiğini sorabilirler. Bunu tahmin ettiğimiz için sorularını beklemeden açıklama yapacağız. Feride Hanımın soy kökü bu gün nankör komşularımız tarafından esir alınan Karabağ’a gedip çıkmaktadır. Dedeleri, anne ve babası Karabağ’ın en güzel kentlerinden olan Kubatlıdandır. Bu şehre cennetmekân desek yanılmayız. Etrafındaki dağların başı yılın on iki ayında karla örtülüdür, kuşkonmaz kayaları, dişleri donduran buz gibi pınarları, sesi dağlara, taşlara korku salan nehirleri, yamaçlarında bin bir derde ilaç olan bitkileri vardır. Diyorlar ki, zengin doğa koynunda dünyaya göz açan insanlar doğanın güzelliklerini alırmışlar. Feride de karakterini bu mucizeli doğadan almıştır. Bazen bulutlar gibi dolar, bazen güneş gibi her tarafa gülücük saçar, bazen gözlerinden pınarlar gibi billur yaşlar süzülmektedir. Şairimiz gururunu dağlardan, cömertliği Kubatlının toprağından almıştır. Ona göre dert içinde boğulsa da, ihtiyacın elinde esir olsa da bunları kimseye bildirmez, onurundan ödünç vermez. Makalenin başında Feride’nin bir şiirinden dörtlük vermişiz. F. Hacıyeva bu şiiri canı kadar sevdiği yiğit kardeşlerini ebedi dünyaya yolcu ederken yazmıştır.
Feride’yi ben anlarım, çünkü derdimiz birdir:
Azizim, yarasızlar,
Yürekte yara sızlar.
Yaralılar derdini,
Ne bilir yarasızlar.

Feride gibi ben de genç kardeşimi kayıp etmişim. 1979 yılının son baharında askerliğe uğurladık, Rusya’nın Arhangelsk kentinde asker idi. 1981 yılında 19 yaşından birkaç ay almıştı, görev başında patlayış oldu, 700 askerle param parça olup yerin çok derin altında kaldı. Sadece isimlerini kara bir mermere yazdılar, bir de bize bir asker şapkası verdiler, annemiz ölene kadar o asker şapkası ile konuştu, ona “Oğlum” dedi, öptü, okşadı, vasiyet etti ki, “oğlumu” benimle gömün. Onun oğul dediği bir asker şapkası idi. Şimdi Feride’nin kardeşlerinin acı talihini okuduğum zaman kardeşim Tofik hatırlıyorum, o anda Feride’nin mısraları yardımıma koşuyor:
Ne yardımım, ne tesellim var benim,
Hak dünyayı üstün bilip yok oldu.
Kardeş deyip cenazeni kaldırdım,
Aç yüreğim yüze düşüp tok oldu.

Eski çağlardan bu güne kadar annelerimiz, bacılarımız şehit olan, dünyadan zamansız göçen oğul ve kardeşler maniler söylemişler:
Kardeş benim gülümdür,
Gülümdür, bülbülümdür,
Ölse bacılar ölsün,
Kardeş ölmek zülümdür.

Feride Hanım şiirlerinde önemli konuları ele almıştır. Bunların içinde manevi konuların başında gelen vatan, millet, din, anne baba, vefalı hayat arkadaşı, evlat, kardeş, bacı, dost sevgisi vs. konular öndedir. Şairin şiirlerindeki bütün konuları ayırdık, inceledik, onlardan örnekler seçtik, sıraladık: Vatan, doğa, din, aşk, aile, üstatlar, ulular, Türkiye sevdası, dünya-hayat hakkında düşünceler, dertler-problemler, nostalji, iyimser, karamsar duygular vs.
F. Hacıyeva vatan konusunu işlerken kalemini kalbinin kanına batırarak yazmıştır. Düşman elinde esir olan, mevsimleri bir birine karışan, kanlı gözyaşlarıyla yollara bakan Karabağ bu şiirlerin başkahramanıdır. Karabağ derken Feride’nin dudakları yedi yerden çatlamaktadır, gözyaşları Nisan yağmuruna dönüyor, aktıkça akıyor. Diyor ki, geceler hiç uyumuyorum, eğer azcık uyuyorumsa yüzü Karabağ’a – Kubatlı’ya taraf uyuyorum. Sevdiklerimin mezarı orda, geceler kulağıma sesler geliyor, özellikle, kutsal bayramlarımızda. Sanki beni çağırıyorlar, çünkü bayramlarda orada kalan doğmalarımın mezarları beni bekliyor, ruhlar rahatsızdırlar, çünkü mezarları ziyaret eden yoktur. Ama Feride Hanım ümidini kesmiyor, bir gün mutlaka Kubatlı’ya döneceğini biliyor ve yeminlikle diyor ki, Karabağ alınacaktır. Şair Vatan, Vatanı sevin şiirlerinde vatanın kutsallığından, ona olan sevgisinden söz açmaktadır. Ne kadar vatanı övse de Karabağ derdi içinde sızlamaktadır. Dünyayı sarsıdan ama dünyanın lakayt kaldığı Hocalı faciası Feride Hanımın bütün varlığını yerle yeksan etmiştir. Oradaki insanların başına gelen felaket ona bu gen dünyayı dar etmiştir. Hocalı derdini ilmek ilmek şirinin içine kanlı gözyaşı ile dokumuştur:
Acılarım başkaldırmış yine de,
Sabredemiyorum Hocalının derdine.
Ninni deyip, okşamalar söyleyip,
Esir düşmüş gelinine, merdine.

Şair Hocalı’ya ağıt deyip ağlasa da yine de ümidini üzmüyor, bir gün kansızlardan kısasını alacağına, Azerbaycan bayrağını Hocalı’da dalgalandıracağına yemin ediyor. Diyor ki, Karabağ’ımın toprağı yaralıdır, bu yaralı toprak hala kendi evlatlarını – Karabağlıları hasretle beklemektedir biz onun hasretine son koyacağız.
F. Hacıyeva’nın doğa ile ilgili şiirleri insanın manevi dünyasını ışıklandırır, bir daha mevsimleri seviyor, baharla yeniden dünyaya geliyor, yazın yağmurunda ıslanır, sonbaharda nostalji duygular kalbine hâkim oluyor. Menekşe şiirini okudukça gözlerinizin önüne kayaların dibinde boynu bükülü, cennet kokulu, gözleri sevgilinin yollarında kalan menekşe gelmektedir.
Şair Hazar denizinin kıyısında yaşıyor ve Hazara vurgundur. Zaman zaman Hazar’ın kıyısında yosun basmış kayalara oturuyor, mavi Hazarla sohbete başlıyor, en fazla ise retlerini paylaşır Hazar’la. Doğanın her bir nimeti şaire azizdir, doğmadır. Azerbaycan’da güle kızılgül (altın gül) derler. Şair de kızılgülü çok seviyor. Çünkü Hz. Muhammet Peygamber E.S. de bu gülü çok severdi:
Efendimin, Ağamın,
En sevdiği güldü mü?
Yaprakları kumaş tek,
Yüzümüze güldü mü?

Feride Hanım baharın gelişini çok seviyor, o mevsimi hasretle beklemektedir, o baharda arzularının gül açacağına inanmaktadır. Nisan yağmurları vatan için, sevdikleri için yanıp kavrulan yüreğine bir serinlik getirmektedir:
Bu bahar ömrümün güzel çağıdır,
Bu bahar kol açıp yeşillenecek.
Yazın gül çiçekli izine düşüp,
Arzular gümanlar çiçek açacak.

Son bahar yani payız insanlara keder, hüzün getirmektedir. Bu hüzünden, kederden Feride Hanıma da “pay” düşmüştür. Ne kadar çalışırsa son baharın hüznünden uzaklaşa bilmiyor:
Bu payız (son bahar) beni korkutur,
Yüreğim tüyden asılı.
Bu soğuk kıştan beterdir,
Dolmuşum, içim sarsılıp.

Feride Hanım dinimizi başı üstünde tutan şairlerimizdendir. Şiirlerinde hep dinimizi övmekte, dinimizin insanları doğruya, hakikate, güzel emellere sesleyen kurallarından söz açmaktadır. Bu şiirlere örnek olarak, Allah’ım, Allah Güzeldir Sonum; Tanrım; Tanrım Hüner Ver bana; Ya Rabbim Sana Sığınırım; Fadime’yi Zehra’dır; Razıyım; Arzuma Yetir Beni vs. şiirleri göstermek oluyor.
Tanrım hüner ver bana,
Bulum gönül mülkümü.
Azat olmuş kulunum,
Bekliyorum hükmünü.

F. Hacıyeva Mevlana sevdalısı şairlerimizdendir, belki Azerbaycan’da Mevlana’ya onun kadar şiir yazan şair az bulunmaktadır. Feride Hanım her sene Aralık ayında Mevlana’nın vatanı Konya’da bu büyük mütefekkirin şerefine düzenlenen Şebu-Aruz törenlerine katılmaktadır. Aynı zamanda Mevlana ile ilgili sempozyumlarda da konuşma yapmıştır. Şiir yaratıcılığında Mevlana ile ilgili yazdığı eserlerinde bu büyük mütefekkirin fikirlerine, ona olan sevgisine geniş yer ayırmıştır:
Ayağım üzülür yerden,
Yolumu gökten salacağım.
“Mesnevi “den gıdalanıp,
Tanrıma yakın olacağım.

Feride Hanım aynı zamanda Türkiye sevdalısı bir hanımefendidir. Onun Konya, İstanbul, Marmara denizi vs. hakkında şiirleri vardır. Şair şiirlerinde ata vatanımızı severek övmüş, Anadolu’yu kendine ikinci vatan saymıştır.
Elveda demiyorum, sağ ol Konya,
Geleceğim, vurgunum hüsnüne canım,
Gönüller dergâhı aşk türbesisin,
Ruhuma girmiştir hoş heyecanım.

F. Hacıyeva duyguları ile baş başa kalan şairimizdir. Bu duygular bazen onu nostalji dünyaya götürmekte, bazen iyimser, bazen karamsar yönlere çekmektedir. Ama ne olursa olsun, Feride Hanım hayata iyimser bakışlarla bakan Hanımefendidir, ümitleri taze ter, dipdiri ve canlıdır.
Bu gün kısmetime ne düşmüş Allah,
Bu gün kısmetimin hoş meramıdır.
Güneşten, yıldızdan pay düşüp bana,
Göklere yükselmek son kararımdır.

Onun nostalji ruhta yazılmış şiirleri bizi daha fazla duygulandırdı. Yunus’un vatanı Eskişehir’den, güzel Anadolu’muzdan elimizi uzatıp onun gözyaşlarını silmek, onunla hoş bir sohbete başlayıp derdini azaltmak istedik.
Yaş damlası yanağımda,
Gülüş donup dudağımda.
Eh… Nelerin sorağında,
O günleri gezen benim.

Feride Hanımın iyimser ruhlu şiirleri bizim de içimizi ısıtır, bizi hayata bağlıyor, karamsarlıktan uzaklaştırır.
Güzelliğin içindeyim,
Hoş zamanda ses salacağım.
Dünyam nura boyanacak,
Ele dünyamda kalacağım.

F. Hacıyeva Mevlana, Yunus, Nesimi yürekli bir kadındır. Üstatları gibi dünyanın insanlarına aynı gözle, aynı sevgi ile bakmakta, bütün dünyayı kucaklamakta, onlara sevgi mesajları göndermektedir. Yunus’un, Mevlana’nın sözleri her zaman kulaklarında seslenmektedir. Üstatlarından ilham alan şair dünyaya şöyle seslenmektedir.
Bu dünyayı seviyorum,
Nasıl varsa öylece.
Yüreğimin acısın,
Ben çekiyorum gizlice.

Evet, göründüğü gibi Feride Hanım dertlerini gizlice çekiyor, dünyadaki insanlara gam, keder vermek istemiyor. Bir Azerbaycan şarkısında denildiği gibi, “Senin kederini alıp çok paha, sevinci bedava vermek isterim”. Feride Hanım da dünyada yaşayan insanlara sevincini bedava vermek isteyen hümanisttir. Biz de ona “Kümbet” ailesi adına adımlarının hayırlı olmasını dileriz.

Şemsettin AĞAR HOCAMIZIN Doğum Gününü Kutluyoruz!

13256285_1211446728866042_3301236786375520299_n

HAZAN RÜZGÂRI

İçimi hasretin odu yakarken
Başımda bir kara duman tütüyor
Ellerin şafağı erken sökerken
Benim sol yanımı sıtma tutuyor

Sanki deli gönlüm özleme çunmuş
Kaderim de tutup kederi sunmuş
Herkesin bağına bülbüller konmuş
Benim dallarımda baykuş ötüyor

Düşmüşüm devası zor olan derde
Öyle dert ki akıl koymadı serde
Gözümün önüne çekilir perde
Güneşim vaktinden erken batıyor

Bende mi kabahat bahtım mı kara
Ömrümce yenildim gama efkâra
Bir gün onar diye umduğum yara
Gün be gün makbere doğru itiyor

Vuslat benden öte dörtnala koşar
Ardına bakmadan dağ bayır aşar
Seven sevdiğiyle toy edip coşar
Benim yüreğimde hüzün yatıyor

Umut kalmaz ise şemsin nuruna
Kim dayanır bu firkatin zoruna
Gelincik dererken yar onuruna
Yokluğu Derviş’e fena batıyor

AĞAM

H âl-i efkârından dünyam karardı
Ü stüme şafaklar atmıyor ağam
N azlı gül ağladı yaprak sarardı
K uru dalda bülbül ötmüyor ağam

A teşlerde yandık yaz sıcağında
R ehberi yitirdik huzur dağında
D ram ektiğimiz gönül bağında
A yrık otu bile bitmiyor ağam

G urup zamanların izi bizdedir
L ayemut sevdanın gizi bizdedir
I şkının can suyu özü bizdedir
A şk olmadan aşı tutmuyor ağam

G ailen Dervişi kemirdi durdu
A rtçı yaraları semirdi durdu
M aşrıktan magribe çevirdi durdu
A laca karanlık bitmiyor ağam

* * *

Efil efil esiyorsa hüzün
Titriyorsa yapraklarım
Kırağı yağıyorsa seherime
Sensizlik ise adı Güz’ün
Bende mevcut tüm belirtisi
Çünkü ben Eylül çocuğuyum yar

Boynumun büküklüğü
Sevdamın karası
Yüreğimin yarası
Eylül’den gelir can

Erken derildim
Umarsızca öğütüldüm hasat diye
Çarmıha gerildi başağım
Anızım yakıldı cayır cayır
Körpe umutlarım
Seherin tazeliğinde
İdam sehpasında tekmelendi
Son isteğim sorulmadan
Yine de yağlı urganın her ilmeğinde
Her sabah yeniden yeniden dirildim can

Bakma Eylül çocuğu olduğuma
Başıma dumanlar çöreklenip
Çileme bin çile eklense de
Gam değil cancağızım
Gam değil türkü gözlüm
Sevda ırmağında yıkanmış yünüm
Aşkın kirmeninde eğrilmişim ben
Bilirim ki
Öksüzlüğüm sende sonlanır
Vuslat sende demlenir

İsterse dört bir yanımdan vursun hançerini
Etrafımda fır dönsün hazan
Topuyla tüfeğiyle gelse ne yazar
Çünkü;
Ben ülküme
Ben ilkeme
Ben sana sevdalıyım can

NEYİME BENİM

Bana diyorlar ki bayram geliyor
Sensiz gelen bayram neyime benim
Yokluğun ok gibi bağrım deliyor
Sensiz gelen bayram neyime benim

Hasret bahçesine postumu serdim
Bayram falan değil sensin tek derdim
Gelsen sana bin can kurban ederdim
Sensiz gelen bayram neyime benim

Kentin meydanına tak mı kurulur
Tufanlar mı diner su mu durulur
Hatır mı bilinir hal mi sorulur
Sensiz gelen bayram neyime benim

Sen gideli ben de koptum sıladan
Ayıkmadı başım türlü beladan
Taş yağar üstüme arş-ı aladan
Sensiz gelen bayram neyime benim

An be an büyürken kalbimde sancı
Yudum yudum hasret içirir hancı
Herkes bana uzak herkes yabancı
Sensiz gelen bayram neyime benim

Özlemin beş vakit sabrımı sınar
Bir gözümde ırmak birinde pınar
Derviş dergâhına baykuşlar konar
Sensiz gelen bayram neyime benim

Türkiyənin Bursa şəhərində Beynəlxalq Ərtuğrul Qazini Anma və İnegöl şənlikləri keçirilib

\

Türkiyənin Bursa şəhərində Beynəlxalq Ərtuğrul Qazini Anma və İnegöl şənlikləri keçirilib. Ərtuğrul Qazi Dərnəkləri Federasiyasının üzvü İnegöl Ərtuğrul Qazi Kültür və Yaşatma Dərnəyi tərəfindən keçirilən 18-cı festival üç gün davam edib.
Tədbirdə ölkəmizi Sumqayıt şəhər “Dostluq” mədəniyyət evinin “Xəzri” xalq mahnı və rəqs kollektivi təmsil edib.
Kollektivin İnegöl Kültür parkında və Anfiteatrda geniş konsert proqramı ilə çıxışı böyük marağa səbəb olub, “Azərbaycan suitası”, “Sarı gəlin”, “Çobanlar” və digər milli rəqslərimiz turkiyəli tamaşaçılar tərəfindən alqışlarla qarşılanıb.
Festivalın sonunda kollektiv Bursa şəhər Bələdiyyə başçısı tərəfindən fəxri fərman və hədiyyələrlə təltif olunub.

Sumqayıt şəhər Mədəniyyət və Turizm idarəsinin mətbuat xidməti

Yasemin DUTOĞLU.”KESRETTEKİ VAHDET KUDÜS-Ü ŞERİF”

Bundan bir yıl önce niyet ettim, Kudüs’ü ziyaret etmeye. Eski dünyanın kalbine. İsra’nın durağı, Miracın basamağı, vuslatın eşiği Mescid-i Aksa’ya; arzın semavat ile en çok yaklaştığı noktaya. Nebiler ve resuller ocağı, evliyalar otağı Kudüs’e, daha doğru bir isimlendirmeyle Kudüs-ü Şerife. Hz. İbrahim’in evlatları tevhitten ırak düşeli beri değişik isimlerle anmışlar o kutlu beldeyi; Salem, Yaruşalayim, Beyt-ül Makdis, Jarusalem, Elia, Kudüs-ü Şerif… Fakat nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin, barış, esenlik, kutsîlik, Hakk’a yakinlik, arınmışlık ve arındırıcılık temel bir nüve olarak saklanmış şehrin özünde. Bazen zahir, bazen batın olsa da, hep kutsallığın başkenti olarak kalmış. Kâbe’den kırk yıl sonra onu inşa eden Hz. Âdem’den bu yana hep müminleri olmuş Kudüs’ün. Müminler için her daim bir esenlik rüzgârı esmiş o kutsi tepede… Bir dönem putlarla dolmuş, başka bir dönem çöplük olmuş, ama derler ya hani “Altın yere düşmekle tunç olmaz.’’ Sonunda bir kurtaranı bir temizleyeni, bir tevhit çizgisine döndürüvereni bulunmuş. Evet, Kudüs’ü şerif’i ziyarete niyet etmiştim etmesine ama! Ya nasip! Elimde olmayarak çıkan bir engel nedeniyle gidemedim Kudüs ziyaretine. O zamanlar hüzünlü bir dua dökülmüştü gönlümden “Allah’ım, Kudüs’ten evvel beni başka bir yere gönderme’’. Sonra aylar geçti ve o duayı unuttum gitti. Bir yıl sonra bir dizi tevafuk ve Cenab-ı Hakkın lütfu ile Kudüs ziyareti yine kapımdaydı, kıymetli bir hediye olarak hem de. O vakit, unutmuş olduğum o duamı hatırladım. Bana düşen binlerce şükür ve vesile olanlara hayır dua ile bu kıymetli hediyeyi kabul etmekti elbette… Ve işte günü gelince, 1 saat 40 dakikalık bir uçuşla Tel Aviv semalarındaydık. Cenab-ı Hakkın Kuran-ı Keriminde ‘en uzak mescit’ manasında Mescid-i Aksa diye zikrettiği ve etrafını mübarek kıldığını müjdelediği o güzel mescit yakından da yakınmış, candan içeri bir parçamızmış meğerse.
Emaneti ehline verdiğimiz dönemlerde, atalarımıza 400 yıl hizmet etmek müyesser olmuş o beldelere. Belki de bu dönem; Kudüs’ün kuşatmalar, istilalar, yıkılıp yeniden yapılmalarla dolu tarihinde en uzun soluklu selam dönemi olmuş… Peygamber sevgisi ile dopdolu olan bu milletin izleri Kudüs’ün her yanında okunuyor hâlâ. Tarihi şehri çepeçevre kuşatan surlar Kanuni’nin eseri. Başka dinlerin müntesiplerini de kuşatıcı olsun diye kitabesinde “Lailahe illallah İbrahim Halilullah’’ yazan el Halil (Yafa) kapısından Kudüs misafirlerini 3 gün 3 gece bilâ ücret ağırlayan Sultan Hanına, oradan yoksullara asırlarca çorba dağıtan Hürrem Sultan imaretine kadar. Muhammed Şefik hattıyla Kubbet-üs Sahrayı çepeçevre kucaklayan Yasin suresinden İznik işi firuze çinilere, II. Abdülhamit’in inşa ettirdiği Hz. Fatıma mihrabından Kıble Mescidini aydınlatan kristal avizeye, II. Mahmut’un hatırası olan sakal-ı şerif mahfazasından, asırlardır süren bir gelenekle Türkiye’de dokunmuş olan halılarına kadar… Mescid-i Aksa’yı karşıdan keyifle seyreden Zeytin dağında, ordumuzun son karargâhından, köşe başlarındaki sebillere, en önemlisi o sükûn ve esenlik günlerini bizzat dedelerinden dinlemiş olan ve Türkiye denince gözleri parlayıp yüzleri gülücüklerle dolan Filistin’in mazlum ahalisine kadar, ecdadın izleri her yerde karşımıza çıkacakmış meğer, dört gün süren ziyaretimiz boyunca.
Tel Aviv havaalanından otobüse binerek kısa bir yolculukla tam seher vaktinde Yafa’ya ulaşıyoruz. Otobüsten iner inmez, Akdeniz’in o ılıman havası eşliğinde Ezan-ı Muhammedi, bizi huzura davet ediyor. Burada ecdat yadigârı Mahmudiye camiinde sabah namazına misafir oluyor, cami çıkışı ikram edilen nane çayını yudumluyoruz. Filistin usulü güzel bir kahvaltıda soluklandıktan sonra yaklaşık bir saatlik yolculuk ardından kuşluk vaktinde, asıl menzilimiz olan Kudüs’ü Şerife varıyoruz. Zeytin Dağı’na bakan Aslanlı kapıdan şehre dâhil oluyoruz. Kadim Kudüs, taş yapıları, daracık, yer yer merdivenli sokakları, abbaralar ve kemerlerle şekillenmiş baştan ayağa taştan dokusu ile sizi sarıp sarmalıyor. Harem-i şerif sur içinin kuzey doğu köşesinde 144 bin m² lik yaklaşık dikdörtgen şeklinde bir alanı kaplıyor. Kapıda İsrail polisi girişleri denetliyor. Turistlere müdahale etmiyorlar ama Filistin halkının girişine zaman zaman engel olduklarına üzülerek şahit oluyoruz, orada kaldığımız günler boyunca. Mescid-i Aksa’mız; Kubbet-üs Sahra, Kıble Mescidi, Kadim Aksa, Mervan Mescidi ve Burak Mescidi gibi yapılar başta olmak üzere; minareler, medreseler, tekkeler, kemerler, kubbeler, sebiller, kuyulardan oluşan irili ufaklı onlarca yapı ile bezenmiş bir masal diyarı gibi. Hz. Ömer(r.a.) zamanında (638) fethedildiğinden beri her dönemin izlerini taşıyan bu mübarek tepede, zeytin ve servi ağaçlarının dingin gölgesinde, gökyüzünde bir güneş gibi parlayan altın kubbenin karşısındayız işte. Ferahlık, genişlik esenlik hissileri ile dolu bir yeryüzü cenneti sizi altı cihetten sarıp sarmalıyor.
Muallâk kayasının zirvesini örten Arapçada kaya kubbesi anlamına gelen Kubbet-üs Sahra’nın güzelliğini anlatmak için ne söylense kelimeler kifayetsiz kalır. Gitmek, görmek, yaşamak gerek. Simgesel sekizgen planı, bin bir renk ve desende ahşap ve mozaik süslemeleri, çinileri, vitrayları ile izlemeye doyulmayan, cennet içre cennetleri çağrıştıran bir sanat şaheseri. Kubbet-üs Sahra’nın içinden muallâk kayasının altındaki ruhlar mağarasına birkaç basamakla iniliyor. Taşın yalınlığında, bir girdap gibi, insanı somuttan soyuta, bedenden ruha, dünyadan ahirete çeken bir uzlet ve tefekkür mekânı burası. Miraç gecesi Efendimiz(s.a.v)’in u’lul-azm peygamberlerle birlikte kıldığı namazın makamı. Peygamberler ve velilerin izleriyle dopdolu maneviyatı fevkalade yüksek bir alan.
Aksa’nın kıble tarafında, Kıble mescidi yer alıyor. Kesme taştan, ortada geniş bir sahın, kenarlarda daha dar ikişer sahından müteşekkil, önünde yedili revakı ve mihrap üzerinde bir kubbesi bulunan çok sütunlu ulu camiler tipinde bir yapı burası da. Önünde kâse şadırvanı, etrafında ebediyet timsali durgun serviler ile doğuya ait bir masal gibi uzanıyor. Güneydoğu köşesinde Hz. Ömer mescidi ve yine doğu yönünde Hz. Meryem’in hatırasını yâd eden bir bölümü de ihtiva ediyor. Selahattin Eyyübî zamanından kalma bir sanat şaheseri olan ünlü minberi 1969 daki saldırıda yakılmış, şu an aynı minberin yeniden yapılmış hali süslüyor. Zaman zaman İsrail askerlerinin saldırılarına uğramış, tabiri caizse bir ‘’gazi’’ mescit. Orada kaldığımız süre zarfında kocaman kapılarından girerek dünyanın dört köşesinden gelen cemaatiyle saf tuttuğumuz, Mescid-i Nebevi’deki ezanları hatırlatan ezanlarını dinlemeye doyamadığımız, güzel bir tevafukla bir umre arkadaşımızla karşılaştığımız, namaz sırasında içinde uçuşan, insana aşina serçelerine hayran kaldığımız bir güzel mescit. Bilhassa yatsı namazlarında, son secdeden önce el açıp edilen dualar unutulmaz güzellikte idi. Yarım yamalak Türkçeleri ile bizi çay içmeye davet eden yaşlılar, cümle kapısının yanında babacığına dersini ezber eden örgü saçlı küçük kız, her sabah bizi ‘‘nasısın’’ diye Türkçe selamlayan Yusuf yüzlü çocuk, Kudüs hatırası olsun diye aldığım tespihin imamesinden düşmüş bir tespih tanesini geri dönerek getiren yaşlı kadıncağız, sakalı şerif mahfazası önünde kucaklaştığımız gül yanaklı kızlar, velhasıl, bizi “ehlen ve sehlen’’ ile selamlayan , “Ahsen-i nas’’ diye iltifat eden Filistin’in mazlum halkı, hepiniz unutulmaz güzellikte idiniz.
Kıble Mescidi’nin alt katında Kadim Aksa denilen mescitte efendimizin miraç yolculuğuna şahitlik ettiği düşünülen 2000 yaşında sütunlar ve Meymune (r.a) annemize söylenen Hadis-i Şerifte bahsi geçen zeytinyağı kuyuları bulunuyor. Kuzey ve batı yönünde halen faal birkaç medrese, doğuda imam Gazali’nin İhya adlı eserinin bir bölümünü yazdığı bir medrese yer alıyor. Güneydoğu köşesinde, yer altında kalmış Mervan Mescidi Emevilerden kalan bir eser. Güneybatı köşesinde Efendimizin (s.a.v) burağını bağladığı düşünülen Burak Mescidi bulunuyor. Burak duvarının arka yüzü ise Yahudilerce Süleyman mabedinin bir parçası sayılan batı (Ağlama) duvarı ki; bu duvar yine Kanuni zamanında Yahudilere ibadet etmeleri için tahsis edilmiş.
Allahın dostu Hz. İbrahim üzerinde ittifak etsek de, tevhit dininin zaman içinde müntesipleri tarafından bozulmasıyla farklı iki din olarak zuhur eden bugünkü Musevilik ve Hıristiyanlık, İslam diniyle öylesine yan yana, alt alta – üst üste ki bu şehirde… Nebi Davut (Sion) tepesinde Hz. Davut (a.s.) türbesinde Musevî kadınlarla omuz omuza dua ederken, Zeytin Dağında Hıristiyan hacılarla birlikte, bizim için Rabiat-ül Adeviyye, onlar için Maria Magdelena (ama ismi ne olursa olsun bir Hakk aşığı) hanımın huzurunda dururken, İsa (a.s)’ın göğe alındığı Yükseliş Mescidi’nde secde ederken, bir yanda dünya Hıristiyanlarının bir numaralı kutsal mekânı olan Kıyamet (Kutsal Kabir) kilisesi, karşısında fetih günü Hz. Ömer (r.a.)’in namaz kıldığı yere onun adına inşa edilmiş Hz. Ömer camii ile çevrelenmiş meydanda, Osmanlı zamanından beri süregelen bir statükoyla kilisenin anahtarlarını elinde tutan Müslüman ailenin hikâyesini dinlerken, Efendimizin miraçta aşk burağını bağladığı duvarın hemen arka yüzünde yıkık mabetleri için ağlayarak ibadet eden Yahudileri görünce, atamız İbrahim (a.s.) de birleşen tevhidin nasıl kesrete evrildiğini hissediyorsunuz. Kesretteki vahdet ve vahdetteki kesrete defalarca şahit oluyorsunuz. Bu şahitlik, Kudüs’e 35 km mesafedeki El Halil (Hebron) şehrine vasıl olduğunuzda iyice zirveye çıkıyor. Biz Müslümanlar için dördüncü haremi şerif olan Al-i İbrahim makamı burası. Hz İbrahim(a.s.) ve ailesinin kabirlerinin bulunduğu mağara üzerine haçlı hâkimiyeti sırasında (1206) yapılmış, İslam döneminde camiye çevrilmiş bir kutlu mekân. Yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır; El Halil şehri 1994 yılına kadar tamamen Müslümanların hâkimiyetinde bir şehirken, o yılın ramazan ayında bir sabah namazı vakti, fanatik bir Yahudi tarafından cemaate ateş açılmış, ne yazık ki çok sayıda şehit ve yaralı olmuştu. Bu olaydan sonra İsrail hükümeti güya güvenlik gerekçesiyle camiyi 9 ay süre ile kapatmış. Şehrin etrafını duvarlar ve dikenli tellerle çevirip, girişlere ancak tek kişinin geçebileceği turnikeler koymuşlar. Camiyi ortadan ikiye ayrılıp yarısını sinagog haline getirmişler. Hz. İshak (a.s,) ve refikasının makamları bizim tarafımızda, Hz. Yakup (a.s.) ve refikası ile Hz. Yusuf (a.s.)’ın makamları diğer tarafta kalmış. Minare Yahudi tarafında kaldığı için bazen ezan okumak dahi mümkün olamıyormuş. Hz. İbrahim ve Sare annemizin makamları ise tam ortada. Hz. İbrahim’in türbesine bir pencereden biz niyaz ediyoruz, diğer pencereden Yahudiler. Sadece miraç gecesi caminin tamamı Müslümanların ziyaretine, Yahudilerin bayram gününde de onların ziyaretine açılıyormuş. Belki tesis edilmiş bir barış ortamı olsaydı bu uygulama güzel karşılanabilirdi. Ama duvarlar ve dikenli tellerle çevrilmiş şehre, tam teçhizatlı İsrail askerlerinin önünden tek tek turnikelerden geçerek girebiliyorsunuz. Şehir yarı terk edilmiş hayalet kent görünümünde. Ne yazık ki etrafta görünen birkaç çocukla ihtiyar, fakirlik içinde yüzüyor. İşgal, savaş ve zilleti iliklerinize dek hissediyorsunuz burada. Yahudilerin müzikten çok gürültüye yakın duran sesleri arasında şaşırmamaya çalışarak gözyaşları içinde ettiğimiz dualar tüm gezinin en hüzünlü bölümü olarak kaydediliyor hafızamıza. Gruptan bir genç kardeşimizin okuduğu Mülk Suresi ile mülkün asıl sahibini bir kez daha hatırlıyor, Aksakallı bir dedenin okuduğu, Asr Suresi ile tefekkürümüzü taçlandırıyoruz. “Asra and olsun ki, insan hüsrandadır, ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine Hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.’’
Yine Kudüs’e komşu şehirlerden Beytüllahim’de Hz. İsa (a.s)’ın doğduğuna inanılan beşik kilisesi ve Halhul kasabasında Hz. Yunus (a.s) makamını ziyaretten sonra Nebi Musa (a.s.) makamına doğru yol alıyoruz. Artık dünyanın en çukur yeri olan Lut gölüne çok yakın bir noktadayız. Yol boyu gördüğümüz üzüm ve zeytin bahçeleriyle dolu bereketli topraklardan eser kalmıyor. Coğrafya tamamen değişiyor ve bir tek yeşil bitkinin bile yer almadığı boz tepelerle çevrili, kupkuru bir hale dönüşüyor. Bir helak yeri olan bu aşağıların aşağısı Lut gölü ile semavata en yakın nokta olan Kudüs’ü Şerifin bu kadar yakın olması da, esfel-i salisinle ahsen-i takvim arasında gidip gelmeye müsait yaradılıştaki insanoğlunun yeryüzündeki bir tezahürü gibi anlam kazanıyor. Selahattin Eyyübî tarafından gördüğü bir rüya üzerine yapılmış olan Hz. Musa makamı türbe ve camiye zamanla gelen misafirler için bir de kervansaray ilave edilmiş. Her yıl yapılan Nebi Musa şenlikleri de Selahattin Eyyubî’den kalma bir hatıra. Kervansarayın giriş kapısı üzerinde asılı ay yıldızlı bayrağımız al rengiyle bize gülümsüyor. Huzurda Hz. Musa makamında çok latif bir koku var, herhangi bir kokulandırma yapılmadığı halde kudretten geldiği söyleniyor. Bu güzel kokuyu hayranlıkla içimize çekiyoruz.
Kudüs-ü şerif ve civarındaki dört gün ve gece tadına doyulmaz bir rüya gibi geçip gidiyor. Gölgelerin uzadığı bir ikindi vakti Mescid-i Aksa’da kıldığımız son namazın ardından kalbimizi ardımızda bırakarak veda ediyoruz bu kutlu beldeye. Bilhassa Aksa’nın dört köşesinde koşuşturan çocuklarına son kez veda ediyoruz.
Mescid-i Aksanın çocukları
Mavi gözlü
Kara gözlü çocuklar
Ay yüzlü
Sevgi yüklü
Serçeler kadar hürdü
Dilimizde ümmetin bu esir ve yetim mescidinin bir an önce hürriyetine kavuşması ve mazlum Filistin halkının barış içinde güvenle yaşayabilecekleri günlere ulaşması için ettiğimiz dualarla. Cenab-ı Hakk Hz. İbrahim’in evlatlarını tevhitte bir eylesin, bizlere de Haremeyn ile kıyaslandığında çok tenha ve mahzun kalan bu güzel beldeye tekrar ve tekrar gelmeyi nasip eylesin inşallah. Ziyaretime vesile olan sevgili kardeşim Bora Yağmur’a, Kudüs-ü Şerife gönül vermiş rehberimiz muhterem Dr. Hasan Fehmi Ulus hocama ve öğrencilik hayatını Türkiye’de geçirmiş bir Türkiye dostu olan, sevimli Türkçesiyle bize gönüllü rehberlik yapan Mescid-i Aksa inşaat işleri müdürü Mühendis Muhammed Amireh beyefendiye en kalbi teşekkürlerimle.

Hasan AKAR HOCAMIZIN Doğum Gününü Kutluyoruz!

hasanakarhocamiz

ATATÜRK’ÜN TOKAT’A GELİŞİNİN 97.YILINI KUTLUYOR,O’NU SAYGIYLA ANIYORUZ.

Ben 26 Haziranım,
Tokat’ta Mustafa Kemal
Kahramanlık soyum ta Orta Asya’dan.
Tanrı Dağlarından.
Plevne’den.Yemen’den Sarıkamış’tan.
Geçilmez dediğimiz Çanakkale’den
Esarete mandaya alışık değildir.
Zincir vurulmamış bileğim.
Onun için Samsun dan doğar.
Havza’da,Amasya’da,
Dağ başlarını duman alır,
Tokat!ta alevlenir güneşim.
Ben 26 Haziranım.
Kızıleniş’te tozlu yolların aktığı ırmak,
Çamlıbel’de Köroğlu çeşmesindeyim.
Sivas’tan Erzurum’a doğru uzanır,
Yayla dumanına alışıktır,
Korku bilmez yüreğim.
Ben 26 Haziranım,
Tokat’ta Mustafa Kemal.
26 Ağustos’a hasretim.
Edirne’den Van’a kadar,
Sakarya’da zafere,
Ve İzmir’den gelecek,
En güzel habere.
Ben 26 Haziranım,
Tokat’ta Mustafa Kemal.
Cumhuriyet’in yolu,
Bağımsızlığın bükülmez koluyum.
Asla sönmez.
Sonsuza dek yanar bu meş’ale,
Vatan olunca daima deli doluyum.

Anne

Ben gelirken tehlikelerle dolu dunyaya
Yasam kefaretimi sen odedin anne
Yasadim bu yasa yasamim sanki ruya
Halen dunden gune kalkanim senidin anne

Yurudum nesnelerden habersiz
Dal budaktan sen esirgedin anne
Cozuldu dilim heceler sirasiz
Allah icin tercumanim senidin anne

Kayitsiz kalamazdim ilk sozum senin adin
Buyudukce seni mutlu etmek muradim
Aglamam,sinirim,sevincim,inadim
Dizine basimi koydugumda ummanim anne

En kutsallarim arasinda aldin yerini
Yasamim icin verdin gozunun ferini
Okumaya yazmaya basladim ebed
Inan kagidim kalemim senidin anne

Dogrulugu ogrettin haramsiz dunya
Bugun gibi hatirliyorum degil ruya anne
Cakallar,sirtlanlar,yilanlar arasinda
Ogudunu bastaci ettim tutuyorum anne

Hep soylenir ya atasozu ana gibi yar
Ana senin gibi yar bulamadim anne
Bu dunya cok genis ama cok da dar
Gonlun gibi genis yer bulamadim anne

Mutlak faniyiz sende gideceksin bende
Benden once gidersen hakkini helal et anne
Eger ben yavrun gidersem senden once
Hakkim sana gani gani helal olsun annecigim

Bayrak

Namluya sürülmüş mermi gibi öfkem
Basmayın tetiğe patladı patlayacak
Bu semada sadece o dalgalanacak
Kimsenin oyuncağı değil ayyıldızlı bayrak

Kanımızdan rengi şehidimin örtüsü al,al kırmızı.
Korumadımı? yaşlımızı gencimizi oğlumuzu kızımızı?
Nasıl yere atar çiğnersiniz gök kubbedeki baştacımızı?
Hiçmi cannınız acı hissetmez hiçmi olmadı içinizde sızı

Yurduma semsiye vatanıma milletime nöbet.
Bu bayrağı koruyan vardı yine var olacak elbet
Nedir bu kin nedir içinizdeki bu durmaz nefret
Sizleri ederim şehitlere ulu mevlaya şikayet

“Veda diyorum ,göğe bakan bu topraklara,
Bir daha nasip olur da ,gelir miyim bilmem?
Efkar’da damla damla soğumuş yüreğimden,
Çoraklı’da gözyaşımı siler miyim bilmem

Kilitlenmiş kapılar,zelveleri paslanmış,
Bahar gelir,kepengini açar mıyım bilmem?
Ne desem boş,yıllar geçiyor,ömür bitiyor,
Bu dünyadan yavaş yavaş göçer miyim bilmem?”

14 Mayıs 2016 Artvin-Şavşat
Fotoğraf:1982-1985 yılları arasında görev yaptığım Şavşat Çoraklı Ortaokulu’nun giriş kapısı (Şimdi kapalı,viran halde)

Elveda

Sana bir gün diyeceğim elveda
Ey mavi yeşilliklerden uzak sevdam
Yeter bu kadar çektiğim cevri cefa
Sana da bir gün diyeceğim elveda

Temennim umarın dönersin geri
Kalbimde müstesna daima yeri
Sana koşan canı nı veren serseri
Sana da bir gün diyeceğim elveda

Elveda demek çok ama çok zor
Yüreğimde sevdan yanan hep kor
Sensiz bu sevda in anki olmuyor
Sana da bir gün diyeceğim elveda

25 Şubat 2016

AY BALAM

“Göçün de zamanı gelir apansız ay balam,
Teneşir tahtasına düşer bedenimiz bir gün.
Kalmaz mecalim,dönmek için düne ay balam,
Omuzlar üstünde yüzeriz sessizce bir gün.

Kış gelir,seni yetim bırakırım ay balam,
Kilit vurulur kapıma ,tütmez ocağım bir gün.
Buz tutar yüreğim,baharı beklerken ay balam,
Görmeden yazı,gazel düşer bağıma bir gün.

Sevdiklerimden koparır ecel ay balam,
Susuz topraklar bizi bekler dönemem bir gün.
Han bizim değil ki ,hep yolcuyuz ay balam,
Döküversen gözün yaşını göremem bir gün.”

21.11.2015 TOKAT

Sen yüreklerdesin…

“Sen yüreklerdesin,
Tabiat,Türk eline zulümde
Kurtlar,kuşlar ağlıyor
Gayri göç göç diye
Düşüyorsun yollara
Yürüyorsun milyonlar ardında
Türk’e yeni bir yurt kavgasında.
Sen Asya’dasın
Orhun Yazıtlarında
Gök mavisi gözlerin gülümsüyor
Bulutların arkasında
Bilge Kağan’la,Kültigin’le
Taşı yontuyorsun tarihe
Tonyukuk’la yazma yarışında.
Sen Malazgirt’tesin
Bir Ağustos sabahında
Alparslan’la beraber
Ordunun ön saflarında
Alperenler yol gösteriyor
Ahlat,Harput,Söğüt diye
Dört asra gizli fetih sevdasında.
Sen Anadolu’dasın
Selçuklu saraylarında
Kaşların çatılıyor birden
Dilimiz gider telaşında
Karamanoğlu Mehmet Bey’le
Ferman eyliyorsun ahaliye
Çarşıda,pazarda dil uğraşında.
Sen Fatih’lesin
Bir çağı kapatıp
Yeni bir çağı açma kaygısında.
Sen Kanuni ilesin
Barbaros’un azmiyle
Üç kıtaya at koşturup
Akdeniz’i Türk gölü davasında.
Sen amansız bir savaşçı
Çanakkale,Bingazi’de
Dumlupınar,Kocatepe’desin
Ve Sakarya’da eşsiz bir zaferdesin.
İstiklal en büyük bayrağın olmuş
Cepheden cepheye düşman üstüne
“Ya İstiklal,Ya Ölüm” parolasında.
Sen İstanbul’dasın
Ankara,Kastamonu,Konya’dasın
Ellerin tebeşir
Kara tahta başında
Halkınla el elesin yine
Aydınlığa yürümek için
Büyük inkılap savaşında.
Sen yüreklerdesin
Seni anlatamaz ne bir maske
Ne göstermelik bir rozet
Sökemezler asla içimizden
Nakış nakış işlenmişsin
Adın sonsuza kadar yaşar
Vatanın her karış toprağında…”

Yamansın be Sami

Çözemezler seni yamansın be Sami,
Sanıyorsun ki senden gayrisi ali,
Sensiz n’olur Anadolu Lisesi hali,
Müdürlük az olasın bir şehre vali.

Şifreleri kaptın,puanları bastın,
Bilemezler sandın,şimdi faka bastın,
Aralık’tan sonra Cemaati astın,
Bitiyorsun nedir kendine bu kastın.

Öyle güçlüsün ki sendika vız gelir,
Yalakalık, yağdanlık sana az gelir,
Sen şahinsin artık Tokat sana kaz gelir,
Bu devran böyle gitmez bilesen Sami,
Rabbim büyük bize de bir gün yaz gelir.

ADI ZEYNEL KARAGÖZ
(1931-2001)

“…..
Henüz ayaklarım tanışırken toprağa,
Bir el tutuyor ellerimi sıcacık,
Belli ki yüreğinden taşmış,
Unutturuyor o an kederi apaçık.
Adı Zeynel Karagöz,
Buyur ediyor hanesine,
Ağaçtan yapma bir ev,
Tanıtıyor bizi gül tanesine.
Teneke bir kuzine harıl harıl,
Üşümüş çiseli ruhumu ısıtıyor,
Türkü söylerken bakır ıbrıklar,
Bir yandan çocukluğumu ışıtıyor.
…..
Derken ,sarı saçlı afacan,
Yüzleri çilli tatlı bir kız,
Ellerime uzanıyor adı Nuran:
“Beraber gideceğiz “diyor” yarın”
Sonra fark ediyorum diğerini,
Saçları örgülü bir kara kız,
O da öğrencimmiş,
Soruyorum :Sona Karagöz.
……”

Tokat’tan Mısralar

SELLER YÜRÜR YAMAÇLARDAN BİR GÜN

Biz alışığız, takma kafana koca reis, fırtınaya, boraya
Savursunlar bizi, utanmadan bir oraya bir buraya

Dalgalara boğsunlar, çıkarsınlar gemimizi karaya
Tabip olsalar sürdürmem merhemlerini yaraya

İsterse karlar yağsın ,yıldırımlar düşürsünler düşümüze
Bilirken riyakârlıkları yaptıkları gitmesin asla gücümüze

Kapılma yeise, bu ülkede mevsimler hep kış gitmez
Sanma ki bu çirkin karanlıklar ebedidir bir gün bitmez

Bahar gelir elbet yüce dağlara, buzlar çözülür gün be gün
Rahmet yağar, karlar erir, seller yürür yamaçlardan bir gün

KOKLAYIM DEDİ OLMADI

Bir deniz kıyısında bırakmıştım onu öksüzce tek başına
Damla damla su sızdı hayat verdi güneşle kururken toprağa
Aldırmadı fırtınaya, eğmedi boynunu azgın dalgalara
Dualar etti tutundu adını veremediği bir sevdaya

Bilemedi bu denli sevişi, utandı tabiat kol kanat gerdi
Duysa sesini kıyıda belki unutacaktı çektiği derdi
Vefalıydı, bir gün ilk güzde sürgüne uzandı açtı lâle
Koklayım dedi, olmadı kader nasıl koydu lâleyi bu hâle.

Hasan AKAR
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği üyesi, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisi Genel Yayın Yönetmeni,
Azerbaycan Gazeteçiler Birliği Sumqayıt şehir teşkilatının Günlük Analitik Haber Ajansı Türkiye temsilcisi Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi