Talat Ülker.”TÜRK ŞİİR GELENEĞİNİ KURAN İNANÇ VE FİKİR AKIMLARI”

Şiirsiz topluluk düşünülemez. Her milletin, kültürünü oluşturduğu tarihi süreçle mütenasip, bir şiir geleneği var. Sözü şiire dönüştürerek derinleştirmek, yoğunlaştırmak ve dilin ötesine taşırmak insanın ayrıcalığı. Binlerce yıllık muhteşem bir maziye sahip olan Türk kültürünün de kendine özgü bir şiir geleneği var şüphesiz. Turfan harabelerinden çıkarılmış iki şiiriyle adını günümüze taşımış ilk şairimiz olan Aprınçur Tiğin’den günümüz şairlerine kadar uzayan çizgide şiiri etkileyen, şaire ufuk açan fikir akımları Türk şiirinin tadını ve lezzetini kuran öğeler arasında yer aldılar şüphesiz. Şiir ummanına su taşıyan fikir ve dünya görüşlerini, başlıklar altında derleyip genel ifadelerle tanımak, Türk şiir geleneğini doğru zemine taşımak ve anlamak açısından oldukça önemlidir. Türk şiirini etkileyen fikir, inanç, gelenek ve dünya görüşlerini ayrıntıları daha geniş bir araştırmaya erteleyerek şu başlıklarda ifade edebiliriz:
Kopuzun Tınısı:
Bütün kadim kültürlerde şiir ile musiki birlikte başlar. Hangisi daha evveldir sorusu anlamsız ve gereksiz. Musiki ile şiir bu gün bile birbiriyle çok yakın iki vadi olarak su taşırlar sanatın ummanına. Türk kültürünün, İslam medeniyetinin edebiyat iklimine girmeden evvel de bir şiiri vardı şüphesiz. Elimize ulaşan kırık dökük malzemenin yorumundan anladığımız şudur: Eski Türklerde şiir “kopuz” adlı çalgı eşliğinde söylenen “yır”larla bir gelenek oluşturmuştur. Bu gelenekte ozan, halkın bilicisi, yol göstericisi, gaipten haber getiricisi ve ayin düzenleyicisidir. Yani şiir mistik devinimlerin aracısıdır. Bu geleneğin ürünlerinin çoğu yazıya geçirilemediği için maalesef günümüze taşınamamıştır.
Klasik Şiir:
Her din hâkim olduğu coğrafyada bir medeniyetin oluşumuna imza atar. İslam dini de hâkim olduğu coğrafyalarda kendi adını taşıyan medeniyete vücut vermiştir. Bu medeniyet üç kültürün İslam imanıyla harman edilmesinin eseridir. Bunlar Arap, Fars ve Türk kültürleridirler. Her medeniyetin kendine özgü sanatı, her sanat geleneğinin de kendine özgü bir edebiyatı vardır. Klasik İslam edebiyatı, Arap şiir geleneğine Fars mitolojisinin eklenmesiyle vücut buldu. Bu biçimsel yapının muhtevası İslam inançları ve tasavvufla dolduruldu. Üç farklı dilin, Arapça, Farsça ve Türkçenin sesleriyle terennüm edilen bu gelenek kalabalıklara değil de seçkin “idrak”lere sundu ürünlerini. Bu özelliğiyle ve ulaştığı estetik seviyeyle Klasik İslam edebiyatının dünyanın ulaşabildiği en büyük saf şiir külliyatı olarak alkışlamak şiir sevdalısı bütün yüreklerin görevi. Keşke o geleneğin seslerini yeterince taşıyabilseydik modern zamanlara.
Deyiş Kültürü:
İslam öncesi dönemin ozanları “kopuz” eşliğinde şiirler söylerlerdi. Bu şiirin mistik âlemden sesler taşıdığına, büyük hakikatleri seslendirdiğine, ozanların kutsal kişiler olduğuna inanılırdı. Bu inanç İslam medeniyeti dairesi içerisinde yeni bir kıvam ve üslup geliştirdi. Anadolu’da Alevilik adını alan ve Eski Türk kültür ve inançlarıyla İslam mistizminin kaynaşmasından oluşan gelenek, ozanlara yeni bir işlev tanımladı. Anadolu’da vücut bulan Türk şiirinin önemli bir halkası olarak hala süren bu gelenek, inancı yorumlamak ve kitlelere taşımakla görevli didaktik ama lirik hazlarla yüklü bir şiir türü oluşturdu.
Batıdan Doğan Güneş:
İbni Haldun, kültür ve devletlerin insanlar gibi gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık çağları yaşadıklarını söyler. Genelde Doğu, özelde İslam medeniyeti için 16. asırdan itibaren zeval başlar. Bu Doğu’nun ihtiyarlığından mıdır, yoksa oyunu kuralına göre oynayamadığından mı bilinmez. Bilinen şudur ki 18. asırdan itibaren Batı’nın değerleri ve hayat motifleri Doğu’yu istilaya başladı. Askeri, teknolojik ve ekonomik üstünlüğün peşi sıra fikir ve sanat alanlarında da Batı, Doğu’ya galip ilan edildi. Türk şiiri Tanzimat’la birlikte batının değerlerine ve yaşam biçimine açtı dizelerini. İşte bu devre şiirin “fikrin hamalı” yapılması türünden bir yanlışı da taşıdı şiir geleneğimize. Şair fikir adamıdır artık. Toplumu değiştirmek ve dönüştürmekle vazifelidir. Şiir ile düzyazının yolları kesişmeye başlar bu dönemle birlikte. Bu ikilem, şiirin dili ve biçimi tartışmalarını başlatır. Ve bu tartışma şiirin var olduğu bütün zeminlerin değişmez tartışma mevzuu olur çıkar.
Şiirin Miladı:
Modern Türk şiirinin ilk izleri Tanzimat’ta aranır hep. Ama modern şiir bizde meşrutiyetle başlatılmalıdır. Tanzimatçıların muhtevaya soktukları birkaç Batılı kavram şiiri farklılaştırmıştır ama yeni bir şiir olgusundan bahsetmek için Servet-i Fünun’u beklemek lazımdır. Fikret, geleneğin biçim kalıplarını zorlayarak şiiri yeni boyutlara taşımaya başlar. Onun ve dönem arkadaşlarının elinde şiirin mısraları ressamın fırçalarına dönerler. Şiir kelimelerle çizilen bir resim olup çıkar.
Saf Şiir:
Türk şiirinde gelenekle yeniyi harmanlayıp yeni bir ses oluşturanlar Ahmet Haşim ile Yahya Kemal’dir. Gerçek şiir, saf şiirdir. “Fikrin adresi düz yazı, duygu ve coşkunun mekânı şiir” diyerek Türk şiirine yeni ve gerçek bir ivme kazandıran iki büyük sanatkâr Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim. İki şair de eğilimleri, sürdürdükleri tarz ve getirdikleri yenilikler ile çağdaş Türk şiirinin ana istikametini çizerler. Yahya Kemal, geleneği Batı şiiri ile birleştirir; Ahmet Haşim, geleneğin mazmunlarını da yadsımadan dil ve anlatımda imgeyi öne çıkarır ve saf şiirin en sıcak ürünlerini sunar. Sonraki yıllarda Çağdaş Türk şiirinin onlarla başlayan, giderek de açımlanan bu kanalda geliştiğini gözleriz. İki şairin açtığı yoldan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Asaf Halet Çelebi yol alırlar.
Sözün Hecesi:
Cumhuriyet’in kuruluşu arifesinde millilik ve milli romantik duyuş tarzları şiirde yeni oluşumların önünü açar. Hecenin Beş Şairi, halk şiiri geleneğini Batı tarzı şiirle birleştirir. Şiire milli bir vazife yükleyen bu anlayış saf şiir geleneğinden fazla uzaklaşmaz. “Konuşulan güzel Türkçeyi yazı dili seviyesine yükselten” Hececiler; Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlı Türkçesini arındırarak yeni bir şiir dili kurmaya yönelirler. Hececilerin açtığı yol asıl ivmesini 1920’li yıllarda alır. Ahmet Hamdi, Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi, Necip Fazıl hiçbir akıma bağlı olmaksızın, ilk ürünlerini bu süreçte verirler.
Kürsüye Çıkan Şiir:
Modern Türk şiir anlayışlarından en etkilisi hiç kuşkusuz öncülüğünü Nazım Hikmet’in yaptığı toplumcu gerçekçiliktir. Nazım Hikmet’le birlikte ideolojinin silahını kuşanan militan bir şiir arz-ı endam eder edebiyatımızın sokaklarında. Sosyalist akım toplumu dönüştürmek ve sınıflar arası çatışmanın malzemesi yapmak üzere şiire yeni bir muhteva ekler. Nâzım Hikmet’in tutuklanması, Tek Parti iktidarının baskıcı yönetimi ve dünyayı saran Sosyalizm rüzgârlarının etkisiyle toplumcu şiir güçlenir.
Garib’in Garabeti:
Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, 1937-38’den sonra yazdıkları şiirleri Garip (1941) adlı ortak kitapta toplarlar. Orhan Veli’nin kitabın önsözündeki yazısı Türk şiirinde nazım-nesir tartışmalarını alevlendirir. Şiirle düzyazı birbirine girer. Şiiri geleneğinden koparan bu akıma içerdiği yenilikten mülhem olarak I. Yeni Hareketi adı verilir. Şiiri ölçü ve kafiyenin esaretinden kurtarmayı amaçlayan bu hareket, şiiri kitlelere taşır ve her okuyanın anlayabileceği kıvama getirir. Bu durum kimilerine göre bir terfi, kimilerine göre tenzil-i rütbedir.
Şairin Vaazı:
Toplumcular, şiiri sosyalist ideolojinin aracısı yaptılar. Şiirin ideolojisinin olması tartışılabilir bir durumdur ama Nazım’la bir seviye yakalayan toplumcu gelenek, onun ardından sadece fikri sayıklamalar içeren kuru ve kof bir şiire açtı kapılarını. Şiir sıkılan yumrukların ardınca atılan nutukların süsüydü artık. Kitleleri büyüleyen bir etkileme aracına dönen şiiri kendi ideolojileri için de kullanmak gerektiğini hisseden “İslamcı” akım Necip Fazıl önderliğinde yeni bir şiir tasarımı sundu idraklere. Şair kürsüde cemaate seslenen bir vaiz, şiir etkili bir vaazdır artık. Tek Parti döneminde devletten dışlanan, yasakların gölgesinde kalıp sindirilen “Müslüman” kitle dini terminoloji ve mecazlarla örülü yeni bir şiir iklimi kurdu. Necip Fazıl’la başlayan bu gelenek Sezai Karakoç’la tezi olan ama estetiği ihmal etmeyen, geleneğin dünyasını çağdaş zamanlara taşımayı amaçlayan bir akıma dönüşüverdi.
Yeninin Yenisi:
1950’den başlayarak genç kuşak şairleri yeni bir şiir dili oluşturdular. Garip akımının şeklen devamcısı gibi duran bu yeni akım imgeleri ve sıra dışı diliyle yeni bir sestir. ‘İkinci Yeni’ ilkeleri, kuralları ve ortak bir dünya görüşü ile biçimlendirilmiş bir akım değildir. İkinci Yeni, Garip akımıyla oluşturulan yeni şiirin üzerine gelen, imgeleri ve şiir diliyle yavaş yavaş farklılaşan şairleri adlandırmak için kullanılan bir kavramdır. Oktay Rifat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ülkü Tamer gibi isimleri bir akımın üyeleri gibi görmek yanlıştır. Şiir dilleri benzese de dünya görüşleri arasında bir birlik yoktur. Büyük fikirleri değil de anlık yoğunlukları anlatan bir şiir kurgusudur akımın ana rengi.
Geleneğin Hamaseti:
Geleneği hırpalayan ve dışlayan şiir anlayışı geleneği savunan ve yücelten bir tepkiyi oluşturmakta gecikmedi. Yedigün, İstanbul, Çınaraltı, Türk Edebiyatı gibi dergiler gerçek şiirin gelenekten beslenmesi gerektiğini düşünen şairlere açtı sayfalarını. Gelenekçi şiiri bir akıma dönüştüren ve ciddiye alınacak bir şiir vadisi inşa eden dergi Hisar’dır. Sanatçının ideolojilerden bağımsız ama milli kimliği temsille vazifeli olduğunu düşünen şairlerden oluştu Hisar’ın gelenekçi akımı.
68 Kuşağı
Amerika’dan başlayıp bütün Avrupa’yı saran 1968 öğrenci ayaklanmaları, işçi hareketleriyle birleşerek bütün dünyada etkin bir güce dönüşür. Türkiye’de de kendilerini gençlik hareketleri içinde bulan, giderek de dergiler çevresinde kümelenen şairler yeni bir kuşak olarak çıkarlar karşımıza. Değişim, Dönem, Evrim, Alan 67, Yeni Gerçek, Ataç, Şiir Saati, Yordam, Devinim, Yelken, Ant, Yön, Halkın Dostları, Türk Solu… Onların buluştukları, şiirlerini yayımlayıp, düşüncelerini ilettikleri dergilerdir.
Şiirin Popu
1970’lerde başlayan 80 ihtilaliyle hızlanan ve günümüzde de akıp giden süreç Türk şiirinin oluşum çizgisinde kalıcı olamayan farklı eğilimlerin, farklı yönelimlerin kavga gürültüleri arasında kaybolmasıyla geçti. Bu süreçte yeni bir şiir kuşağının oluşumundan söz etmek mümkün değil. Popüler kültürün etkisi, 12 Eylül’le yaşanılan çözülme, yozlaşma, şiirin gelişme kanallarını tıkadı. Eşyaya mahkûm hayatların esiri olan çağdaş insan şiirden uzaklaştı. Seksenden sonra şiir dergilerinin, yayınlanan şiirlerin ve şiir kitaplarının sayısında bir düşüş yaşanmadı. Deyim yerindeyse ‘şiir enflasyonu’ yaşanılan bir süreç. Bu süreci bir arayış dönemi olarak nitelendirmek gerekiyor.
Son Söz Niyetine:
Popüler kültürün örgütlediği tüketim toplumunda sanat ürünü de piyasa malı olup kaldı. Şiir geleneğini ve yeni seslerini arıyor artık. Belki yeni bir medeniyet önermesiyle birlikte yeni bir şiir akımının da sancısını çekiyor toplum. Yarının ufuklarında yeni şiir sesleri duymaktan yana ümidimizi yitirdik mi? Bu soruya menfi ya da müspet bir cevap vermek için henüz erken. Sığlaşan hayatlarımız yeniden derinleşirse, kültürsüz beton yığınlarına dönen şehirlerimiz, kimlik arayışını olumlu bir neticeye bağlarsa yeni ve güçlü bir şiir için ümit besleyebiliriz.