KÜMBET DERGİSİ’NİN ; ARAMIZDAN YENİ AYRILAN KÜLTÜR-SANATIMIZIN DUAYENLERİNDEN MUSTAFA CEYLAN’A VEFA ÖZEL DOSYALI 49. SAYISI YAYINDA

KÜMBET DERGİSİ’NİN ; ARAMIZDAN YENİ AYRILAN KÜLTÜR-SANATIMIZIN DUAYENLERİNDEN MUSTAFA CEYLAN’A VEFA ÖZEL DOSYALI 49. SAYISI YAYINDA

Yurt içinde ve dışında kültür-sanatımızın Anadolu’dan açılan penceresi KÜMBET DERGİSİ 49. sayısıyla siz değerli okuyucularla-tatil aylarında- buluşabilmenin haklı gururunu yaşıyor.
Bu sayımızda, 5 Temmuz 2018’de sessizce aramızdan ayrılan Türk kültürünün yılmaz erlerinden Gülce Edebiyat Hareketinin kurucusu Mustafa CEYLAN Bey’i kapağa taşımayı ve onunla ilgili özel bir dosyayı sunmayı bir borç, bir vefa bildik. Bu özel dosyanın hazırlanmasında İLESAM Antalya İl Temsilcimiz Şafaknur Yalçın Hanım ve Kültür Adamı Hasan Tülkay Bey bizlere yardımcı oldular. Kendilerine bu vefa duygularından dolayı çok teşekkür ediyoruz.
2018 Mayıs ve Haziran ayları bu alanda daha sonbahar gelmeden bir yaprak dökümü oldu. Bursa’dan Ozan Dertli Şinasi, Kütahya’dan Şair-yazar Bekir Konçi, İslam Bilim Tarihi Araştırmacısı Prof. Dr. Fuat Sezgin ve Sanat ve Kültür Tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice’yi geride bıraktıkları çok değerli eserleriyle sonsuzluğa uğurladık.
4-5-6 Mayıs 2018’de Niksar’da Başbakanlık TİKA, TÜRKSAV, Niksar Kaymakamlığı, Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği işbirliği ile yapılan “22.Uluslararası Türk Dünyası Hizmet Ödülleri “ etkinliği bu kez adeta büyük bir Türk Şölenine dönüştü. Tüm emek sahibi kamu kurum ve kuruluşlarıyla sivil toplum örgütlerini bu başarıdan dolayı kutlamak gerek.
Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği koordinesiyle bu yıl 9. yapılan “Cahit KÜLEBİ Memleketime Bakış Şiir Yarışması”na eserlerin gönderimi devam ediyor. 2018 Ekim ayında yapılması düşünülen “Erzurumlu Emrah’tan Cahit KÜLEBİ’ye Kültür ve Sanat Şöleni”nin hazırlıkları da devam ediyor. Bu yıl ki etkinlikte Ercişli Emrah’la ilgili olarak “Erzurumlu Emrah’ın Ercişli Emrah’a sazı, sözü” adıyla Niksar’la Erciş şehirlerinin, kültürlerinin buluşmasını amaçlayan özel bir program yer alacak.
49. sayımızda çok değerli kalemler sizler için araştırdı ve kaleme aldı.
Mustafa CEYLAN özel dosyasını: Hasan Tülkay, Şafaknur Yalçın, Şerif Kutludağ, Yusuf Özcan, Selahattin Kozanoğlu, İsmail Yakıt, Naim Tuncalı, Necati Ocakçı hazırlarken;
Abdullah Satoğlu, Halistin Kukul, Dr. Mehmet Doğan, A. Hikmet Müftüoğlu, İsmail Bingöl, Bedrettin Keleştimur, Ülkü Taşlıova, Hanifi Işık, Mustafa Akbaba, M. Fatih Önal, M. Necati Güneş, Ahmet Özdemir, Kumrugül Türkmen Akın, Nihat Aymak, Mustafa Coşkun, Selma Bıyıkoğlu, Burhan Kurddan, Hanife Döner, Özlem Yüce, Rasim Yılmaz, Osman Kablan, Hilal Oral araştırma ve makalelerini sizlere sundular.
Şiir dünyasında ise: Bestami Yazgan, Astan Qasımov, Sona Çerkez, Âşık Nuri Çırağı, Âşık Eşref Tombuloğlu, Vedat Fidanboy, Nilüfer Açılan Yıldız, Aslan Avşarbey, Abdulkadir Türk, Melahat Turgut, Orhan Tamtürk, A. Turan Erdoğan, Tuna AYDIN, Çiğdem Kader, Ahmet Divriklioğlu, Hasan Koçak, Nevzat Gündoğdu. Özlem Çivilidağ, Ayşenur Erilter dağarcıklarındaki engin duygularını sizlerle paylaştılar.

50. sayımızda buluşmak dileğiyle… Hasan AKAR Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği

Sündüs Arslan AKÇA.”NE GÜZEL ŞEYSİN SEN”

 

Ladikli Ahmet Ağa bize, “Kul Allah’ı severse Allah da kulunu sever. Allah sevdiği kulunu insanlara ve meleklere de sevdirir” hadisi şerifini hatırlatıyor. Okuma yazması olmayan, mektep yüzü görmemiş, apartmanları fabrikaları bulunmayan, devlet kademesinde makamı mevkisi olmayıp geçimini tarım ve çobanlıkla sağlayan Ladikli Ahmet Ağa için, ölümünün her sene-i devriyesinde Türkiye’nin hemen hemen her vilayetinden ve birçok ülkeden ilim ve irfanıyla hatırı sayılır şahsiyetlerin, hatta devlet büyüklerinin katılımıyla anma programları tertiplenip Kur’an-ı Kerim okunuyor, dualar ediliyor.
Türk milletinin karakterinde mevcut olan vatan sevgisi ve onun yolunda canını ortaya koyma arzusu her dönem sevda olarak karşımıza çıkmakta. Çanakkale’yi geçilmez kılan ruh ile Rahmetli Ahmet Ağa’nın askerliği boyunca cepheden cepheye koşarken taşıdığı ruh arasında bir fark olmadığı gibi, bugünlerde Suriye’de Afrin’de Türkiye düşmanlarına karşı savaşan Mehmetçiğin ve yıllar boyu vatan haini teröristlere karşı canını ortaya koyan Mehmetçiklerin taşıdığı ruh aynı ruh değil mi? İşte böyle asil bir ruha sahip olan Ahmet Ağa’yı kendisinden ve onu tanıyanlardan dinleyelim istedik.

1888 yılında Konya’nın Sarayönü ilçesine bağlı, Lâdik kasabasında dünyaya gelmiş olup aslen Buharalıdır. Yusuflar sülalesinden olup babası Mehmet Efendi, annesi Emine Hanımdır. Üç erkek, bir kız olmak üzere dört kardeştir. Yıllarca çobanlık yaptığından dolayı yaşadığı muhitte Çoban Ahmet olarak tanınmış, sonradan Elma soyadını almıştır. Manevi bir yolla kendisine Hüdâî adı verildiğini bize şu dörtlüğüyle anlatmaktadır:
Ol Mevla’m koymuştur Hüdâî adım
Melekler ederler gökte feryadım
Mevla’mın aşkından almışım tadım
Yansa da ayrılmaz haktan Hüdâî!
Hatice Hanımla evlenmiş ve ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı çocuğu dünyaya gelmiştir. Halen hayatta olan çocuk ve torunları bulunmaktadır. Ladikli Ahmet Ağanın okuma yazması yoktur. Ümmî, arif, velî ve Hızır Aleyhisselâm’ın sırdaşı olup bu durumunu şu beytinde dile getirmektedir:

Bir Üstattan okumadım, yol nedir erkân nedir?
İlm-i Zahir okumadım, kalpteki bürhan nedir?
Ey beni yaratan Hüda’m, cümle bilgi sendedir.
Dertliler geldi kapına, hem dermanı sendedir.
Köyünde çobanlıkla meşgul iken Birinci Cihan Harbi patlak verir. O da her kahraman Türk evladı gibi din ve vatan için savaşa koşar. O günleri şu cümlelerle ifade etmektedir: “Topla tüfekle harp etmek şöyle dursun, süngü harbi yapardık. Süngü süngüye geldiğimiz zaman, düşman elektrik çarpmış gibi olurdu. İçimizde öyle yiğitler vardı ki, düşmanın attığı el bombalarını patlamadan kapıp tekrar düşmanın üzerine atardık.
Yaşasın komutanlar hazırız emrinize.
Hangi düşman dayanacak çarklanan süngümüze.
Atamızdan miras kaldı bu nazlı vatan bize.
Var mıdır karşı çıkacak yıldırım harbimize
Sen madalya almadın mı? diye soranlara: “Savaştan sonra madalya dağıttılar. Geri hizmette bulunan bir askere madalya vermemişler. Onun ağlamasına dayanamadım, çıkarttım madalyamı ona verdim. Bir sevindi ki görecektiniz” cevabını vermiştir. Sen neden gazilikten maaş almıyorsun? Gazilik madalyası olanlar maaş alıyorlar denilince de: “Birkaç günlük askerliğim var, onu da paraya mı çevireyim?” demiştir. Osmanlının son dönemlerini yaşamış ve Osmanlı askerlik terbiyesi almış olan Ahmet Ağa seferberlikte başından geçenleri anlatırken, hem kendisi ağlar hem de misafirleri ağlatırdı. İstiklâl Savaşı gazisi idi. O, açlık susuzluk ve yokluğun yaşandığı çileli harp yıllarını, Mehmetçik’in yaptığı kahramanlıkları gelecek nesillere aktaran Yirmi altı sene askerlik yapmış bir İstiklâl Savaşı gazisiydi.
Vatanın kurtuluşundan sonra memleketi Lâdik’e dönmüş ve vefatına kadar hayvancılık ve tarımla geçimini sağlayarak örnek bir şahsiyet olarak yaşamıştır.
Yıllarca batı cephelerinde koşturan Ahmet Ağaya, “Gazilik” şerefini bahşeden kader onu meşhur Kanal Harekâtında Filistin’in mahzun Gazze civarına sevk eder. Harp devam ederken birlikleri kahpe İngiliz’in pususuna düşer ve sağ om¬zundan hilâl şeklinde yaralanır. En yakın dört arkadaşının kahramanlıklarını ve şehit düşüşlerini ya¬ralı bir vaziyette seyreder. Düşman askerleri her tarafı istilâ ederler ve yaralı askerlerimizi, “ölmeyen kalmasın!” diyerek süngülerler. Bu esnada Lâdikli Ahmet Ağa başını bir şehidin kolunun altına sokar. Düşmanlar, “hiç diri asker kalmadı” diyerek uzaklaşıp giderler.
Orada, aç susuz yaralı bir vaziyette kalır. O anda bulunduğu yeri de düşman işgal etmiştir. Ellerini açarak: “Allâh’ım, beni düşman eline bırakma!” diye yalvarır.
Bu yakarış yerine varmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın izniyle Hızır Aleyhisselâm atıyla gelir. Lâdikli Ahmet Ağa’ya matarasından şerbet ikram eder. Ancak o yarısına kadar içer, tamamını bitiremez. Şerbeti içtikten sonra açlığı ve susuzluğu bir anda gider. Yaranın verdiği ağrı ve hâlsizlik de son bulur. O zaman dili söylemeye başlar.
Ne garip garip bakan Tîh’le Tûr’a?
Ömründe kuş bile uçmadı bura.
Seni Hakk’a yaklaştırdı bu yara.
Yansa da ayrılmaz Hakk’tan Hüdâî.

Aşk elinden içtim aşkın dolusun.
Yalvar Ahmet sen Rabb’ının kulusun.
Hak yolunda arzuhâlin bulunsun.
Yâ Muhammed sen hidâyet gülüsün.
Hızır Aleyhisselâm: “Gel seni hastaneye götüreyim” deyip atına bindirir ve Kudüs’teki hastanenin kapısına getirir. Hızır Aleyhisselâm: “Seninle arkadaşlığımız bundan sonra da devam edecek” deyip oradan uzaklaşır gider. Hastanedekiler, yaralı asker gelmiş diyerek onu içeri alırlar. Biraz sonra hastanenin içerisini nefis bir koku kaplar. “Bu nasıl askermiş!” deyip elbiselerini, potinlerini koklarlar. Tedavisi tamamlandıktan sonra tekrar cepheye koşar.
Ladikli Ahmet Ağa askerlik hatıralarının birinde şunları anlatır: “Cephenin birisinde arkadaşımla birlikte düşmana esir düştük. Esir kampı dağlık bir yerdeydi. Etrafı nöbetçilerle doluydu. Arkadaşım bana gelerek: “Ahmet, ikimizin de burada esir durması vatanımız için zararlıdır. Ben nöbetçileri meşgul edeyim sen kaç kurtul, cepheye git” dedi. Ben de ona: “Senin yapacağın işi ben yapayım” dedim. Arkadaşım: “Yâ Allah bismillah!” deyip yanımdan kayboldu. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra onunla buluştuk. Allah’a şükürler olsun ikimiz de esirlikten sağ salim kurtulmuştuk.
İmzasını atamadığı için mühür kullanırdı. Mektuplarını kâtipleri yazardı. Bir arkadaşından mektup geldiği zaman kâtiplerine okutur, cevabını da yine onlara yazdırırdı. Dinî kültürü hakkında: “Allâh ondan razı olsun, ben dinimi diyanetimi tabur imamımızdan öğrendim” demiştir.
Güvenme ey gönül dünya varına.
Kabir ahvalinin âh-u zarına.
Mevtim erişirse kalmaz yarına.
Medet medet der de yanar bu gönül.
Askerlik sonrasını şöyle anlatmıştır Lâdikli Ahmet Ağa:
“Elhamdülillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiler, artık memleketim olan Lâdik’e gelmiştim. İşte Hocamın bana çölde yaralı iken gelip kurtardığı sırada içirdiği, bana hayat bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Bu aşk ateşi günden güne sinemi yakıp beni dağlara, ıssız yerlere sürüklüyordu. Evde duramıyor, derdimi kimseye anlatamıyordum. Günler ve aylar böyle geçiyor, hep gözlerim yolları gözlüyor, O’nu bekliyorum. Çünkü “geleceğim” demişti. Gönlümdeki yangın arttıkça, lisanım gönlümdeki feryadı dışarıya döküyordu. Tam on iki sene geçmişti aradan. Nihayet bir gün elhamdülillah, Hocam teşrif edip göründüler, artık dünyalar benim oldu.
İşte o günden sonra hemen hemen her gün uğrar, lüzum eden ders ve malumatı verirdi. Bazen beni alır, kendisi ile beraber manevî toplantılara götürürdü. Kendisi gelmediği zaman manevî telefonla haberleşir, emredilen yere saatinden önce varırdım. Daima böyle saatinden önce vardığım için de beni çok sever memnun olurdu.”
Ahmet Ağa, zamanının çoğunu odasına gelen misafirlerine hizmet ederek geçirmiş, kimseye yük olmamıştır. Almamış hep vermiş, insanları iyiliğe ve hayra davet etmiş, kimseyi ayırmadan herkese dua etmiş, sohbetine katılan hiç kimseyi eli ve gönlü boş çevirmemiştir. Boş kaldığı zamanlarda dağlarda çobanlık yapmış, tarla ve bahçelerini ekip biçmekle meşgul olmuştur.
Ahmet Ağa bazen: “Bende bir şey yok, çobanın birisiyim” der, bazen de âdeta coşarak: “Oğlum, benim hocam ilim deryasıdır, ne soracaksanız sorun. Ben size bir peygamberin hayatını günlerce anlatırım fakat sizler dinlemeye tahammül edemezsiniz” derdi.
Söyleyen var söyleten var.
İlm-i Hikmet öğreten var.
Ol kapında bekleyen var.
Affımı isterim Allâhım.
Bir gün evinde abdest alırken hocası çıkagelince heyecanlanır. Hocası: “Sana bir abdest almasını öğretemedik” deyince o da: “Ne yapalım efendim bir çobanı peşinize taktınız. Çoban bu kadar becerebiliyor” deyince: “Ahmet! Ahmet! Ne abdest arıyorlar, ne namaz; kalb-i selim arıyorlar” cevabı ile karşılaşır.
Hayatının son günleri hasta yatarken: “Sen gidince bizler ne yapacağız Ahmet Ağa?” diye ağlamaya başlayan misafirlerine, yataktan doğrula¬rak: “Allah var oğlum Allah var, keder yok!” demiştir.
Evlatlarından birisi eline varıp: “Baba hakkını helal et!” dediği zaman: “Oğlum, bende üç emanet var. Onları sahiplerine verirsen, hakkımı helal etmiş olaca¬ğım. Sen olmasan da onlar emanetleri alıp götürecekler. Ama sen de onları görsen iyi olur” der.
Vefatından bir kaç ay sonra oğlu Zekeriya: “Haydi, odaya gel e¬manetleri ver” diye bir ses duyar. Bunun üzerine odanın önüne geldiğinde kapısı kilitli olduğu halde içeride üç kişinin namaz kılmakta olduğunu görür. Hemen o da na¬maz kılmaya başlar. Birisi bembeyaz örtüler içerisinde kapalı bir vaziyettedir. Açık olan: “Sen otur dayanamazsın” der. Gece sabaha kadar namaz kılarlar. Bir lokma verirler, ağzına atar fakat tadı hoşuna gitmez çıkarır. Belli etmeden kenara koyar. Üç kişiden biri: “O lokmayı yeseydin babanın vazifesine sen devam edecektin, nasibin bu kadarmış” der. Emanetleri isterler. Emanetlerin birisi Tayy-i Mekân elbisesi, birisi mühür, öbürü de şeceredir.
Allâh ve Resulünün sevdalısı, Hak aşığı ve Hak dostu olan Ahmet Ağa hayatı ile Allah’a ve Resulüne nasıl âşık olunacağını gösterdi. Onun muradı, ne dünya ne de dünya içindeki olanlardı. Onun asıl muradı, her yerde ve her mekânda hakikat nurunu aramak, Allah’ın rızasını kazanıp cemalini görmek, hak ve hakikate ermekti.
O da her fâni gibi dünyaya geldi, kulluğa yakışır bir şekilde hayat sürdü, gönüllere taht kurdu. Dünyanın dört bir tarafında onun sevgisi gönüllerde yaşıyor. O hiç kimsenin övgüsüne ve iltifatına ihtiyaç duymamış, kendisini metheden birine: “Ben, Allah’ı ve Resul’ünü seviyorum, sen de onları sev!” demiştir. Şöhretten ve riyadan son derece kaçınmıştır. “Bana türbe yapmayın, bir taş dikin yeter” demiştir.

Kimseler bilmez benim işimi.
Bu aşkın yoluna koydum başımı.
Dikmesinler benim mezar taşımı.
Gecelerde doğdu nur-u Muhammed.
Ziyaretçilerinden birisi: “Hacı Ahmet Ağa bazı kişiler senin hak¬kında kötü sözler sarf ediyorlar” deyince: “Benim Allah ile aram iyi ise, herkes bana kötü dese ne çıkar? Benim Allah ile aram kötü ise herkes bana iyi dese ne çıkar?” diyerek şu beytini okur:
Kimi atlı kimi yayan.
Her ameller olur ayan.
İçmişim aşkın şarabın,
İsterse desinler yalan.
Güzel ahlâk ve merhamet sahibiydi. Sanki herkes onun evladı ve torunu gibiydi. Evinin kapısı gece gündüz herkese açıktı. Küçük büyük herkese hizmet etti. Meseleleriyle ilgilendi, dertlilerin dertlerine çareler aradı, istisnasız herkese dua etti. Yetimi, öksüzü görüp gözetirdi. Hediye vermeyi seven cömert bir karakteri vardı. O, halkın içinde halktan biri gibi, fakat gönlü daima Hakk’la beraber olan bir Hakk eriydi.
Az uyuyan, çok ibadet eden, az gülüp çok ağlayan kimselerdendi. Ciddî, vakur ve daima tefekkürlü bir hâlde bulunurdu. Celâlli oluşunun ardında kullara ve mahlûkata karşı ince bir merhameti vardı. Gözü gönlü öbür âleme dönüktü. Kaza ve kadere boyun eğip, kaderine razı olan bir sabır numunesiydi. Kendine has manevî bir kokusu vardı, eline aldığı ve kullandığı eşyalar o güzelim kokuya bürünürdü.
Beş vakit namazını camide kılardı. Camiye gidip gelirken yere bakarak sanki bir şeyler kaybetmiş de onu arıyor gibi düşünceli, ağır ağır hareket ederdi. Çok güzel giyinir, temizliğine çok dikkat ederdi. Abdest alırken, namaz kılarken çok emek çekerdi. Namazı hiç bitmez zannedilirdi. Geceleri uyumaz, sabaha kadar ibadet ederdi. Gerek beyitlerinde gerekse sohbetlerine seher vaktinin önemini defalarca beyan etmiştir. Gelen giden misafirlerine birçok tavsiyelerde bulunmuştur:
“İhtiyarlığınızda genç yaşamak istiyorsanız, onu bunu bahane etmeden, beş vakit namazınızı camide cemaatle kılın. Dizlerinize sarı su inmeden, genç iken namazı çok kılın. Çocuklarınızın rızkını helalinden kazanın, alnınızın terini yiyin, kimsenin eline bakmayın. Bu din Allah’ın dinidir. Allah ne derse onu yerine getirin. Hizmet ehli olun, hizmetten geri kalmayın. Allah sonumuzu hayra getirsin, Allah hakkımızda hayırlısını versin” derdi.
Yine sohbetlerinde dünyanın yaradılışından, peygamberlerin hayatından, Peygamber Efendimizin (s.a.s) ve ashabının hayatından bahsederdi. Büyük veliler ve âlimlerle ilgili kıssalar da anlatırdı. Sohbetine katılanlar büyük bir haz duyardı. Duygusal anlar yaşanırdı. Herkes memnun kalarak, tekrar buluşmak niyetiyle, selâm ve duasını da alarak ayrılıp giderdi.
“Allah’ım! Sev bizi sevdir bizi, dünyada ve ahirette ağlatma güldür bizi” diye dua ederdi.
Sohbetinden ve aşkla söylediği beyitlerinden sonra mutlaka: “Allah hakkımızda hayırlısını versin! İmanımı kurtarabilirsem ne mutlu bana” deyip, korku ile ümit arasında yaşardı.
Ehl-i Sünnet inancına göre velilerin keramet sahibi olmaları haktır ve gerçektir. Veliler etrafında anlatılan akıllara durgunluk verici bazı kerametlerin fizikî anlamda izahları elbette kolay değildir. Ancak kâinattaki birçok hâdiselerin de, iyi bakıldığı takdirde akılları zorlayacak nitelikte olduğu görülür. Sadece duyu organlarıyla bazı şeyleri anlamaya çalışmak, illâki maddî görüntü ve bilgiler aracıyla fizikötesi hâdiseleri kavramaya uğraşmak, çoğu zaman insanı bir çıkmaza sürükleyebilmektedir.
Bir anda dünyanın en uzun mesafelerini kat edebilen, Allah’ın lânetlediği şeytan bile böyle olağanüstü özelliklere sahip iken, Allah’ın bir veli kulu niçin daha iyi özelliklere sahip olmasın?
Bir seveni merhametiyle ilgili olarak şunları anlatmıştır: “İlk görüşmemizde Ahmet Ağa aynı Yunus Emre gibi çok güzel şiirler okudu, adeta kendinden geçti. Ben şaşırdım bu coşkunluk karşısında. Daha sonraki zamanlarda tek başıma onu ziyarete gitmeye başladım. Bir defasında yalnızca ikimizdik, ona: “Ağa, sen bu hali nasıl elde ettin?” diye sordum. O da: “Bende bir hal yok, ben bir ümmi çobanım” diye cevapladı. Sorumda ısrar edip: “Göreve çağırıyorlar diyerek çıkıp gidiyorsunuz, sizi göremiyoruz” deyince anlatmaya kendini mecbur hissetmiş gibi oldu:
“Seferberlik zamanında Gazze’de savaşıyorduk. Düşman bizi muhasara altına aldı. Bir hafta boyunca ne su, ne yiyecek bulabildik. Daha sonra yardım ulaştı ve kazanlar kaynamaya başladı. Yemek dağıttılar bize. Bir ekmeğin içine tahin koymuşlardı. Ben ekmeği ısırıp ağzıma bir lokma aldım. O sırada karşımda bir deri bir kemik kalmış cılız bir köpek gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Biraz ekmek bölüp ona attım. Yanımdakiler: “Ahmet delilik etme, ye yemeğini” dediler. Ancak benim gönlüm bu hale elvermedi. Bir lokma kendim yedim, bir lokma köpeğe verdim. Gece uykuya dalınca Peygamber Efendimiz (s.a.s.) teşrif ettiler ve sırtımı sıvazlayıp: “Ahmet, evladım! Ben seni sevdim” buyurdular. Uyandığımda Peygamber Efendimize (s.a.s.) karşı büyük bir aşk başladı içimde. O günden beri bu haldeyim.”
Berat gecesi evinde toplanan misafirlerinin: “Ahmet Ağa, bugün nereye gideceksiniz?” sorusu üzerine: “Eski tarihlerden beri Mekke, Medine, Kudüs, Semerkant, Buhara, Şam, Roma ve İstanbul azami ehemmiyete sahip sekiz şehirdir. Bunlardan dördünün Cennet’te bu mekâna yakışır tezahürlerinin olduğu ifade edilir. Mekke-i Mükerreme’de Harem-i Şerif’teki zemzem suyunun başı berat geceleri toplanma yeridir. Bu gece de aynı yerde toplantı olacak. Her sene bu gece zemzem kuyusunun suyu coşup kabarır, ağzına kadar gelir. Peygamber Efendimizin ruhaniyeti ile bütün peygamberler ve evliyaullah orada toplanır. Hep birlikte dua yapılır. Sonra o kuyudan su içilir, artanı da oraya dökülür. Ondan sonra su normale çekilir. Zemzem kuyusunun suyunun bitmeyişinin hikmeti budur. Bu merasim her sene yapılmaktadar” cevabını verir.
8 Haziran 1969 Perşembe günü seksen bir yaşında Rahmet-i Rahman’a kavuşur. Kabri Konya’nın Lâdik kasabası mezarlığındadır.

Nihat AYMAK.”ÜMMİ BİR ŞAİR ve ALLAH DOSTU LADİKLİ AHMET AĞA”

Ladikli Ahmet Ağa bize, “Kul Allah’ı severse Allah da kulunu sever. Allah sevdiği kulunu insanlara ve meleklere de sevdirir” hadisi şerifini hatırlatıyor. Okuma yazması olmayan, mektep yüzü görmemiş, apartmanları fabrikaları bulunmayan, devlet kademesinde makamı mevkisi olmayıp geçimini tarım ve çobanlıkla sağlayan Ladikli Ahmet Ağa için, ölümünün her sene-i devriyesinde Türkiye’nin hemen hemen her vilayetinden ve birçok ülkeden ilim ve irfanıyla hatırı sayılır şahsiyetlerin, hatta devlet büyüklerinin katılımıyla anma programları tertiplenip Kur’an-ı Kerim okunuyor, dualar ediliyor.
Türk milletinin karakterinde mevcut olan vatan sevgisi ve onun yolunda canını ortaya koyma arzusu her dönem sevda olarak karşımıza çıkmakta. Çanakkale’yi geçilmez kılan ruh ile Rahmetli Ahmet Ağa’nın askerliği boyunca cepheden cepheye koşarken taşıdığı ruh arasında bir fark olmadığı gibi, bugünlerde Suriye’de Afrin’de Türkiye düşmanlarına karşı savaşan Mehmetçiğin ve yıllar boyu vatan haini teröristlere karşı canını ortaya koyan Mehmetçiklerin taşıdığı ruh aynı ruh değil mi? İşte böyle asil bir ruha sahip olan Ahmet Ağa’yı kendisinden ve onu tanıyanlardan dinleyelim istedik.

1888 yılında Konya’nın Sarayönü ilçesine bağlı, Lâdik kasabasında dünyaya gelmiş olup aslen Buharalıdır. Yusuflar sülalesinden olup babası Mehmet Efendi, annesi Emine Hanımdır. Üç erkek, bir kız olmak üzere dört kardeştir. Yıllarca çobanlık yaptığından dolayı yaşadığı muhitte Çoban Ahmet olarak tanınmış, sonradan Elma soyadını almıştır. Manevi bir yolla kendisine Hüdâî adı verildiğini bize şu dörtlüğüyle anlatmaktadır:
Ol Mevla’m koymuştur Hüdâî adım
Melekler ederler gökte feryadım
Mevla’mın aşkından almışım tadım
Yansa da ayrılmaz haktan Hüdâî!
Hatice Hanımla evlenmiş ve ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı çocuğu dünyaya gelmiştir. Halen hayatta olan çocuk ve torunları bulunmaktadır. Ladikli Ahmet Ağanın okuma yazması yoktur. Ümmî, arif, velî ve Hızır Aleyhisselâm’ın sırdaşı olup bu durumunu şu beytinde dile getirmektedir:

Bir Üstattan okumadım, yol nedir erkân nedir?
İlm-i Zahir okumadım, kalpteki bürhan nedir?
Ey beni yaratan Hüda’m, cümle bilgi sendedir.
Dertliler geldi kapına, hem dermanı sendedir.
Köyünde çobanlıkla meşgul iken Birinci Cihan Harbi patlak verir. O da her kahraman Türk evladı gibi din ve vatan için savaşa koşar. O günleri şu cümlelerle ifade etmektedir: “Topla tüfekle harp etmek şöyle dursun, süngü harbi yapardık. Süngü süngüye geldiğimiz zaman, düşman elektrik çarpmış gibi olurdu. İçimizde öyle yiğitler vardı ki, düşmanın attığı el bombalarını patlamadan kapıp tekrar düşmanın üzerine atardık.
Yaşasın komutanlar hazırız emrinize.
Hangi düşman dayanacak çarklanan süngümüze.
Atamızdan miras kaldı bu nazlı vatan bize.
Var mıdır karşı çıkacak yıldırım harbimize
Sen madalya almadın mı? diye soranlara: “Savaştan sonra madalya dağıttılar. Geri hizmette bulunan bir askere madalya vermemişler. Onun ağlamasına dayanamadım, çıkarttım madalyamı ona verdim. Bir sevindi ki görecektiniz” cevabını vermiştir. Sen neden gazilikten maaş almıyorsun? Gazilik madalyası olanlar maaş alıyorlar denilince de: “Birkaç günlük askerliğim var, onu da paraya mı çevireyim?” demiştir. Osmanlının son dönemlerini yaşamış ve Osmanlı askerlik terbiyesi almış olan Ahmet Ağa seferberlikte başından geçenleri anlatırken, hem kendisi ağlar hem de misafirleri ağlatırdı. İstiklâl Savaşı gazisi idi. O, açlık susuzluk ve yokluğun yaşandığı çileli harp yıllarını, Mehmetçik’in yaptığı kahramanlıkları gelecek nesillere aktaran Yirmi altı sene askerlik yapmış bir İstiklâl Savaşı gazisiydi.
Vatanın kurtuluşundan sonra memleketi Lâdik’e dönmüş ve vefatına kadar hayvancılık ve tarımla geçimini sağlayarak örnek bir şahsiyet olarak yaşamıştır.
Yıllarca batı cephelerinde koşturan Ahmet Ağaya, “Gazilik” şerefini bahşeden kader onu meşhur Kanal Harekâtında Filistin’in mahzun Gazze civarına sevk eder. Harp devam ederken birlikleri kahpe İngiliz’in pususuna düşer ve sağ om¬zundan hilâl şeklinde yaralanır. En yakın dört arkadaşının kahramanlıklarını ve şehit düşüşlerini ya¬ralı bir vaziyette seyreder. Düşman askerleri her tarafı istilâ ederler ve yaralı askerlerimizi, “ölmeyen kalmasın!” diyerek süngülerler. Bu esnada Lâdikli Ahmet Ağa başını bir şehidin kolunun altına sokar. Düşmanlar, “hiç diri asker kalmadı” diyerek uzaklaşıp giderler.
Orada, aç susuz yaralı bir vaziyette kalır. O anda bulunduğu yeri de düşman işgal etmiştir. Ellerini açarak: “Allâh’ım, beni düşman eline bırakma!” diye yalvarır.
Bu yakarış yerine varmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın izniyle Hızır Aleyhisselâm atıyla gelir. Lâdikli Ahmet Ağa’ya matarasından şerbet ikram eder. Ancak o yarısına kadar içer, tamamını bitiremez. Şerbeti içtikten sonra açlığı ve susuzluğu bir anda gider. Yaranın verdiği ağrı ve hâlsizlik de son bulur. O zaman dili söylemeye başlar.
Ne garip garip bakan Tîh’le Tûr’a?
Ömründe kuş bile uçmadı bura.
Seni Hakk’a yaklaştırdı bu yara.
Yansa da ayrılmaz Hakk’tan Hüdâî.

Aşk elinden içtim aşkın dolusun.
Yalvar Ahmet sen Rabb’ının kulusun.
Hak yolunda arzuhâlin bulunsun.
Yâ Muhammed sen hidâyet gülüsün.
Hızır Aleyhisselâm: “Gel seni hastaneye götüreyim” deyip atına bindirir ve Kudüs’teki hastanenin kapısına getirir. Hızır Aleyhisselâm: “Seninle arkadaşlığımız bundan sonra da devam edecek” deyip oradan uzaklaşır gider. Hastanedekiler, yaralı asker gelmiş diyerek onu içeri alırlar. Biraz sonra hastanenin içerisini nefis bir koku kaplar. “Bu nasıl askermiş!” deyip elbiselerini, potinlerini koklarlar. Tedavisi tamamlandıktan sonra tekrar cepheye koşar.
Ladikli Ahmet Ağa askerlik hatıralarının birinde şunları anlatır: “Cephenin birisinde arkadaşımla birlikte düşmana esir düştük. Esir kampı dağlık bir yerdeydi. Etrafı nöbetçilerle doluydu. Arkadaşım bana gelerek: “Ahmet, ikimizin de burada esir durması vatanımız için zararlıdır. Ben nöbetçileri meşgul edeyim sen kaç kurtul, cepheye git” dedi. Ben de ona: “Senin yapacağın işi ben yapayım” dedim. Arkadaşım: “Yâ Allah bismillah!” deyip yanımdan kayboldu. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra onunla buluştuk. Allah’a şükürler olsun ikimiz de esirlikten sağ salim kurtulmuştuk.
İmzasını atamadığı için mühür kullanırdı. Mektuplarını kâtipleri yazardı. Bir arkadaşından mektup geldiği zaman kâtiplerine okutur, cevabını da yine onlara yazdırırdı. Dinî kültürü hakkında: “Allâh ondan razı olsun, ben dinimi diyanetimi tabur imamımızdan öğrendim” demiştir.
Güvenme ey gönül dünya varına.
Kabir ahvalinin âh-u zarına.
Mevtim erişirse kalmaz yarına.
Medet medet der de yanar bu gönül.
Askerlik sonrasını şöyle anlatmıştır Lâdikli Ahmet Ağa:
“Elhamdülillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiler, artık memleketim olan Lâdik’e gelmiştim. İşte Hocamın bana çölde yaralı iken gelip kurtardığı sırada içirdiği, bana hayat bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Bu aşk ateşi günden güne sinemi yakıp beni dağlara, ıssız yerlere sürüklüyordu. Evde duramıyor, derdimi kimseye anlatamıyordum. Günler ve aylar böyle geçiyor, hep gözlerim yolları gözlüyor, O’nu bekliyorum. Çünkü “geleceğim” demişti. Gönlümdeki yangın arttıkça, lisanım gönlümdeki feryadı dışarıya döküyordu. Tam on iki sene geçmişti aradan. Nihayet bir gün elhamdülillah, Hocam teşrif edip göründüler, artık dünyalar benim oldu.
İşte o günden sonra hemen hemen her gün uğrar, lüzum eden ders ve malumatı verirdi. Bazen beni alır, kendisi ile beraber manevî toplantılara götürürdü. Kendisi gelmediği zaman manevî telefonla haberleşir, emredilen yere saatinden önce varırdım. Daima böyle saatinden önce vardığım için de beni çok sever memnun olurdu.”
Ahmet Ağa, zamanının çoğunu odasına gelen misafirlerine hizmet ederek geçirmiş, kimseye yük olmamıştır. Almamış hep vermiş, insanları iyiliğe ve hayra davet etmiş, kimseyi ayırmadan herkese dua etmiş, sohbetine katılan hiç kimseyi eli ve gönlü boş çevirmemiştir. Boş kaldığı zamanlarda dağlarda çobanlık yapmış, tarla ve bahçelerini ekip biçmekle meşgul olmuştur.
Ahmet Ağa bazen: “Bende bir şey yok, çobanın birisiyim” der, bazen de âdeta coşarak: “Oğlum, benim hocam ilim deryasıdır, ne soracaksanız sorun. Ben size bir peygamberin hayatını günlerce anlatırım fakat sizler dinlemeye tahammül edemezsiniz” derdi.
Söyleyen var söyleten var.
İlm-i Hikmet öğreten var.
Ol kapında bekleyen var.
Affımı isterim Allâhım.
Bir gün evinde abdest alırken hocası çıkagelince heyecanlanır. Hocası: “Sana bir abdest almasını öğretemedik” deyince o da: “Ne yapalım efendim bir çobanı peşinize taktınız. Çoban bu kadar becerebiliyor” deyince: “Ahmet! Ahmet! Ne abdest arıyorlar, ne namaz; kalb-i selim arıyorlar” cevabı ile karşılaşır.
Hayatının son günleri hasta yatarken: “Sen gidince bizler ne yapacağız Ahmet Ağa?” diye ağlamaya başlayan misafirlerine, yataktan doğrula¬rak: “Allah var oğlum Allah var, keder yok!” demiştir.
Evlatlarından birisi eline varıp: “Baba hakkını helal et!” dediği zaman: “Oğlum, bende üç emanet var. Onları sahiplerine verirsen, hakkımı helal etmiş olaca¬ğım. Sen olmasan da onlar emanetleri alıp götürecekler. Ama sen de onları görsen iyi olur” der.
Vefatından bir kaç ay sonra oğlu Zekeriya: “Haydi, odaya gel e¬manetleri ver” diye bir ses duyar. Bunun üzerine odanın önüne geldiğinde kapısı kilitli olduğu halde içeride üç kişinin namaz kılmakta olduğunu görür. Hemen o da na¬maz kılmaya başlar. Birisi bembeyaz örtüler içerisinde kapalı bir vaziyettedir. Açık olan: “Sen otur dayanamazsın” der. Gece sabaha kadar namaz kılarlar. Bir lokma verirler, ağzına atar fakat tadı hoşuna gitmez çıkarır. Belli etmeden kenara koyar. Üç kişiden biri: “O lokmayı yeseydin babanın vazifesine sen devam edecektin, nasibin bu kadarmış” der. Emanetleri isterler. Emanetlerin birisi Tayy-i Mekân elbisesi, birisi mühür, öbürü de şeceredir.
Allâh ve Resulünün sevdalısı, Hak aşığı ve Hak dostu olan Ahmet Ağa hayatı ile Allah’a ve Resulüne nasıl âşık olunacağını gösterdi. Onun muradı, ne dünya ne de dünya içindeki olanlardı. Onun asıl muradı, her yerde ve her mekânda hakikat nurunu aramak, Allah’ın rızasını kazanıp cemalini görmek, hak ve hakikate ermekti.
O da her fâni gibi dünyaya geldi, kulluğa yakışır bir şekilde hayat sürdü, gönüllere taht kurdu. Dünyanın dört bir tarafında onun sevgisi gönüllerde yaşıyor. O hiç kimsenin övgüsüne ve iltifatına ihtiyaç duymamış, kendisini metheden birine: “Ben, Allah’ı ve Resul’ünü seviyorum, sen de onları sev!” demiştir. Şöhretten ve riyadan son derece kaçınmıştır. “Bana türbe yapmayın, bir taş dikin yeter” demiştir.

Kimseler bilmez benim işimi.
Bu aşkın yoluna koydum başımı.
Dikmesinler benim mezar taşımı.
Gecelerde doğdu nur-u Muhammed.
Ziyaretçilerinden birisi: “Hacı Ahmet Ağa bazı kişiler senin hak¬kında kötü sözler sarf ediyorlar” deyince: “Benim Allah ile aram iyi ise, herkes bana kötü dese ne çıkar? Benim Allah ile aram kötü ise herkes bana iyi dese ne çıkar?” diyerek şu beytini okur:
Kimi atlı kimi yayan.
Her ameller olur ayan.
İçmişim aşkın şarabın,
İsterse desinler yalan.
Güzel ahlâk ve merhamet sahibiydi. Sanki herkes onun evladı ve torunu gibiydi. Evinin kapısı gece gündüz herkese açıktı. Küçük büyük herkese hizmet etti. Meseleleriyle ilgilendi, dertlilerin dertlerine çareler aradı, istisnasız herkese dua etti. Yetimi, öksüzü görüp gözetirdi. Hediye vermeyi seven cömert bir karakteri vardı. O, halkın içinde halktan biri gibi, fakat gönlü daima Hakk’la beraber olan bir Hakk eriydi.
Az uyuyan, çok ibadet eden, az gülüp çok ağlayan kimselerdendi. Ciddî, vakur ve daima tefekkürlü bir hâlde bulunurdu. Celâlli oluşunun ardında kullara ve mahlûkata karşı ince bir merhameti vardı. Gözü gönlü öbür âleme dönüktü. Kaza ve kadere boyun eğip, kaderine razı olan bir sabır numunesiydi. Kendine has manevî bir kokusu vardı, eline aldığı ve kullandığı eşyalar o güzelim kokuya bürünürdü.
Beş vakit namazını camide kılardı. Camiye gidip gelirken yere bakarak sanki bir şeyler kaybetmiş de onu arıyor gibi düşünceli, ağır ağır hareket ederdi. Çok güzel giyinir, temizliğine çok dikkat ederdi. Abdest alırken, namaz kılarken çok emek çekerdi. Namazı hiç bitmez zannedilirdi. Geceleri uyumaz, sabaha kadar ibadet ederdi. Gerek beyitlerinde gerekse sohbetlerine seher vaktinin önemini defalarca beyan etmiştir. Gelen giden misafirlerine birçok tavsiyelerde bulunmuştur:
“İhtiyarlığınızda genç yaşamak istiyorsanız, onu bunu bahane etmeden, beş vakit namazınızı camide cemaatle kılın. Dizlerinize sarı su inmeden, genç iken namazı çok kılın. Çocuklarınızın rızkını helalinden kazanın, alnınızın terini yiyin, kimsenin eline bakmayın. Bu din Allah’ın dinidir. Allah ne derse onu yerine getirin. Hizmet ehli olun, hizmetten geri kalmayın. Allah sonumuzu hayra getirsin, Allah hakkımızda hayırlısını versin” derdi.
Yine sohbetlerinde dünyanın yaradılışından, peygamberlerin hayatından, Peygamber Efendimizin (s.a.s) ve ashabının hayatından bahsederdi. Büyük veliler ve âlimlerle ilgili kıssalar da anlatırdı. Sohbetine katılanlar büyük bir haz duyardı. Duygusal anlar yaşanırdı. Herkes memnun kalarak, tekrar buluşmak niyetiyle, selâm ve duasını da alarak ayrılıp giderdi.
“Allah’ım! Sev bizi sevdir bizi, dünyada ve ahirette ağlatma güldür bizi” diye dua ederdi.
Sohbetinden ve aşkla söylediği beyitlerinden sonra mutlaka: “Allah hakkımızda hayırlısını versin! İmanımı kurtarabilirsem ne mutlu bana” deyip, korku ile ümit arasında yaşardı.
Ehl-i Sünnet inancına göre velilerin keramet sahibi olmaları haktır ve gerçektir. Veliler etrafında anlatılan akıllara durgunluk verici bazı kerametlerin fizikî anlamda izahları elbette kolay değildir. Ancak kâinattaki birçok hâdiselerin de, iyi bakıldığı takdirde akılları zorlayacak nitelikte olduğu görülür. Sadece duyu organlarıyla bazı şeyleri anlamaya çalışmak, illâki maddî görüntü ve bilgiler aracıyla fizikötesi hâdiseleri kavramaya uğraşmak, çoğu zaman insanı bir çıkmaza sürükleyebilmektedir.
Bir anda dünyanın en uzun mesafelerini kat edebilen, Allah’ın lânetlediği şeytan bile böyle olağanüstü özelliklere sahip iken, Allah’ın bir veli kulu niçin daha iyi özelliklere sahip olmasın?
Bir seveni merhametiyle ilgili olarak şunları anlatmıştır: “İlk görüşmemizde Ahmet Ağa aynı Yunus Emre gibi çok güzel şiirler okudu, adeta kendinden geçti. Ben şaşırdım bu coşkunluk karşısında. Daha sonraki zamanlarda tek başıma onu ziyarete gitmeye başladım. Bir defasında yalnızca ikimizdik, ona: “Ağa, sen bu hali nasıl elde ettin?” diye sordum. O da: “Bende bir hal yok, ben bir ümmi çobanım” diye cevapladı. Sorumda ısrar edip: “Göreve çağırıyorlar diyerek çıkıp gidiyorsunuz, sizi göremiyoruz” deyince anlatmaya kendini mecbur hissetmiş gibi oldu:
“Seferberlik zamanında Gazze’de savaşıyorduk. Düşman bizi muhasara altına aldı. Bir hafta boyunca ne su, ne yiyecek bulabildik. Daha sonra yardım ulaştı ve kazanlar kaynamaya başladı. Yemek dağıttılar bize. Bir ekmeğin içine tahin koymuşlardı. Ben ekmeği ısırıp ağzıma bir lokma aldım. O sırada karşımda bir deri bir kemik kalmış cılız bir köpek gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Biraz ekmek bölüp ona attım. Yanımdakiler: “Ahmet delilik etme, ye yemeğini” dediler. Ancak benim gönlüm bu hale elvermedi. Bir lokma kendim yedim, bir lokma köpeğe verdim. Gece uykuya dalınca Peygamber Efendimiz (s.a.s.) teşrif ettiler ve sırtımı sıvazlayıp: “Ahmet, evladım! Ben seni sevdim” buyurdular. Uyandığımda Peygamber Efendimize (s.a.s.) karşı büyük bir aşk başladı içimde. O günden beri bu haldeyim.”
Berat gecesi evinde toplanan misafirlerinin: “Ahmet Ağa, bugün nereye gideceksiniz?” sorusu üzerine: “Eski tarihlerden beri Mekke, Medine, Kudüs, Semerkant, Buhara, Şam, Roma ve İstanbul azami ehemmiyete sahip sekiz şehirdir. Bunlardan dördünün Cennet’te bu mekâna yakışır tezahürlerinin olduğu ifade edilir. Mekke-i Mükerreme’de Harem-i Şerif’teki zemzem suyunun başı berat geceleri toplanma yeridir. Bu gece de aynı yerde toplantı olacak. Her sene bu gece zemzem kuyusunun suyu coşup kabarır, ağzına kadar gelir. Peygamber Efendimizin ruhaniyeti ile bütün peygamberler ve evliyaullah orada toplanır. Hep birlikte dua yapılır. Sonra o kuyudan su içilir, artanı da oraya dökülür. Ondan sonra su normale çekilir. Zemzem kuyusunun suyunun bitmeyişinin hikmeti budur. Bu merasim her sene yapılmaktadar” cevabını verir.
8 Haziran 1969 Perşembe günü seksen bir yaşında Rahmet-i Rahman’a kavuşur. Kabri Konya’nın Lâdik kasabası mezarlığındadır.

Mustafa SADE.”KOÇAKLAMA”

Ant olsun ki sancağa, pusata ve Kur’an’a
Bozkurtların ordusu tuğ dikecek Turan’a
Ancak hilal yakışır göğümdeki urana
Anadolu’ya ana, çakılına can dedik
Künyeye aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Ülküsüz yaşayamaz Alparslan’ın neferi
Bugün Afrin gazası, dün Malazgirt zaferi
Hedef Kızılelma’dır, bu bir visal seferi
Ölümü vuslat bildik, vuslata bu an dedik
Bünyeye aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Oğuz boyundan gelen Mehmetçik’dir adımız
Tanrı Dağı’ndan kalkıp açıldı kanadımız
Tuna’nın kıyısında toy kurmak muradımız
Yeniden çizilecek sınırlara şan dedik
Gönyeye aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Kan sürdük göktuğlara, şahidi al bayrağım
Şefkat ile sarmalar şehidi al bayrağım
Ötüken’den bu yana şah idi al bayrağım
Zulme boyun eğmedik, ancak kana kan dedik
Fünyeye aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Nizam-ı âlem için kulak verdik çağrıya
Orta Asya’dan kalkıp kervan dizdik Ağrı’ya
Benim kutsal toprağım bu sevdanın bağrı ya
Adımlarken sevdayı Hatay, Urfa, Van dedik
Konya’ya aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Zalime alp, mazluma eren olduk çok şükür
“Beklemeyin” aşka can veren olduk çok şükür
Doğacak kutlu güne yâren olduk çok şükür
Ay yıldıza cihanı aydınlatan tan dedik
Dünyaya aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

M. Sırrı DEMİRCİ.”ELVAN YAZMALAR DİYARI TOKAT”

Tarihte baskı sanatının ilk örneklerine paleolitik dönemde insanoğlunun yaşadığı mağara duvarlarına elinin doğal boya izlerinin baskıları şeklinde rastlamaktayız. Bu örnekler, pozitif ya da negatif baskı örnekleri olarak karşımıza çıkar. İnsanoğlunun doğasında bulunan kendinden bir iz bırakma isteği sonucu ortaya çıkan bu istek, M.Ö. 25000 tarihlerine kadar uzanan arkeolojik kazılarda tespit edilmiştir. İspanya’da Altamira, Fransa’da Chauvet, Pech-Merle, Lascaux, Endonezya’da Gua Masri mağara duvarlarındaki izlerle yurdumuzda M.Ö. 12000 yılları mezolotik döneme ait İzmir Kula yakınlarındaki Çakallar Volkanı Jeoparkı el izleri ile Muğla Çine yakınlarındaki Herakleia Latmos civarı Beşparmak Dağları’nda da bu el izlerine rastlamaktayız. İnsanoğlunun bu kendinden iz bırakma isteği günümüz yazma atölyelerinde, yazmacı hanlarının duvarlarında da canlı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yazmacı çıraklarının, kalfaların, ustaların birer canlı imzalarıdır sanki bu el izleri. Tarihteki bu eski boyalı el izlerini kalıp baskının ilk örneği olarak tanımlayabiliriz. İnsanoğlunun zamanla yerleşik düzene geçmesiyle iletişim için birtakım semboller ve şekiller geliştirilmiş, böylece dilsel gelişimin yolu da açılmıştır. Hititlerin M.Ö. 2000 civarı pişmiş topraktan günümüze kadar gelebilmiş düz ya da silindir şeklinde birçok mühür örneklerine rastlıyoruz. Bu mühürler pozitif ya da negatif şekilde ortaya çıkıyor.
Baskı yapmayı öğrenen ilk insanlar çevresinde bulunan kil, taş, tahta ve sonradan madenden yaptıkları kalıp örnekleri olarak mühürler karşımıza çıkmaktadır. Üzerlerinde önceleri yine geometrik motifler sonradan bir takım tasvir, resim ve motiflerle ifade edilmekte, bu motif ya da tasvirleri değişik yüzeylerde yan yana basarak çoğaltıp süsleyerek bezemesi yapılmaktaydı. Önceleri kil üzerinde görülen bu örnekler sonraları tekstil örnekleri üzerinde de görülmeye başlanmıştır. Bunlar düz, kare, dikdörtgen, daire şeklinde ya da silindir mühürler biçimindeydi. Bu mühür örneklerini Ankara Anadolu Uygarlıkları Müzesi ve ilimizde bulunan Tokat Müzesi Arkeoloji Bölümü’nde görüyoruz. Tarihten günümüze ulaşabilmiş eski basılı tekstil örneklerine pek rastlayamıyoruz. Çünkü bunlar tamamen doğal ürünlerden yapılmıştır ve doğal şartlarda zamanla yok olmuşlardır. Arkeolojik bulgular ilk tekstil örneklerinin M.Ö. 8000 yıllarına kadar gittiğini gösterir. M.Ö. 3500 – 3000 yıllarında Hindistan ve Pakistan’da pamuğun bulunuşu, Mısır’da ketenin M.Ö 5000, Çin’de ipeğin bulunuşu ise M.Ö. 2600 yıllarına kadar gider. Anadolu’da Çatalhöyük’te yapılan mezar kazılarında M.Ö. 6500 yıllarına ait bulunmuş geometrik desenli renkli keten parçaları bulunan ilk tekstil örneklerindendir. Bu geometrik kalıpların o dönem duvar dekorasyonlarında kullanıldığı görülmektedir. Tarih öncesi dönemlerinde başlayan insanın örtünme ihtiyacından doğan bu tekstil ürünleri insanın doğasında olan farklı görünme ve beğenilme arzuları da insanları değişik tekstil ürünleri yapmaya yöneltmiş. Önceleri tamamen doğal liflerden elde edilen bu ürünler M.S. 1885 yılından sonra elde edilmeye başlanan sentetik lifler ve 1856 yılından sonra keşfedilen sentetik boyalarla yapılır hale gelmiştir.
Tekstil baskıcılığı sanat ile yakın ilgisi olan gösterişli tekstil tekniklerinden birisidir. Kumaşları renkli şekiller, simgeler ve desenlerle dekore etmek isteği çok eski zamanlardan beri var olmuştur. Tekstil baskı sanatının Orta Asya veya Mısır kökenli olduğu Hindistan’dan yayıldığı şeklinde tespitler olsa da insanoğlunun örtünme ve süslenme kaygıları kadar eski ve yaygın olduğu görüşüne sahibim. Yunan coğrafyacı Strabon, Yunanistan’da Hindistan kaynaklı kumaşlardan bahsetmekte, Romalı Rinilius ise Mısır’da kumaş boyama tekniği ile ilk örneklerinin yapıldığı anlatılmaktadır. Mezopotamya’da Sümerler döneminde tahta kalıplarla kil üzerine baskılar yapıldığı, Çin’de ise yine ağaç kalıplarla mühürler yapılıp baskılar yapıldığını bilmekteyiz. Pamuk lifleriyle ilk tekstil örnekleri ve kâğıdın 8. yüzyıl civarında bulunuşuyla beraber İngilizce “block printing”, Fransızca “l’éstampage”, Almanca “zeugoruck” diye adlandırdığımız kalıpla baskı sanatının temelleri de böylece atılmış oluyor. Yüksek baskı tekniği dediğimiz basılacak kısımları yüksekte kalan şekilde hazırlanan ağaç ya da kilden kalıplar yanında tahta üzerine metal şeritler çakarak da hazırlanmış kalıplar vardır. Mısır’da Panapolis’te M.S. 400 – 600 yıllarına ait tahta baskı kalıplarıyla basılı kumaşlar bulunmuştur.
Orta Asya’da göçebe yaşayan Türkler, kullandıkları giysi ve eşyaların üzerine kültürlerinde yer alan geyik, keçi, kaplan, antilop gibi av hayvanları ve avcılık kültürünü yansıtan kumaş motiflendirme tekniklerini kullanmışlardır. Göçler yoluyla gittikleri yerlerde kendi kültürlerinin de yaşamalarını sağlamışlardır. Anadolu’da ise M.S. 1100’lerden itibaren yerleşen Türk topluluklarıyla daha önce de bilinen bu baskı tekniğinin değişik boya teknikleriyle de geliştirilerek devam ettiğini görmekteyiz. Herodot, Hazar Denizi etrafında yaşayan kavimlerin birbirlerinden etkilenerek doğal kök boyalarla kumaş yüzeyini desenlendirip bu teknikleri geliştirdiklerinden bahseder. Anadolu, Oğuz Türkleri tarafından Türk sanat ve kültürünün merkezi olmuştur. Çeşitli sanatsal faaliyetlerin arasında en revaçta olan ekonomik getirisi yüksek bu sanat dalı, zamanla bazı yabancı uyruklu topluluklarının da bölgeye yerleşip bu sanatla uğraşmalarını sağlamıştır.
Tokat bölgesinde pamuklu, ipekli dokumacılık yanında doğal boyacılıkta kullanılan safran, kök boya, cehri, geven tarımlarının yapıldığı, Ege ve Çukurova’dan gelen pamuk ve ipek yanında Erbaa Niksar Ovası’nda da bu tarımların yapıldığını bilmekteyiz. Yine bu sanatta kullanılan çanak ve kaplar da ünlü Tokat seramikleridir. Kalıp işinde kullanılan en makbul ağaç türü ıhlamur ise bu bölgede bolca yetişen bir ağaçtır. Tavernier’in seyahatnamesinde Tokat civarından Hindistan’a yapılan safran ihracatından bahsedilmektedir.
Selçuklu Beylikleri ve Osmanlı dönemlerinde devam eden bu sanat 17., 18. ve 19. yüzyılda en güzel örneklerini vermiştir. Günümüze ulaşabilen en eski yazma baskı örnekleri 16. yüzyıla aittir. Anadolu’daki en önemli yazma basma merkezi Tokat olup, 15. yüzyılda merkez haline gelip 16., 17. Ve 18. yüzyıllarda en canlı günlerini yaşamıştır. Bu bölgede el sanatları ve ticari faaliyetlerin varlığı o dönemlerde inşa edilen hanların ve çarşıların büyüklük, ihtişam ve sayılarından bellidir. Günümüze ulaşabilen hanlar bunun ispatıdır.
Tokat, valide sultanlara has bir şehir olup bu sanatın şehrimizde yapımı çok öncelere dayanır, yedi asırlık bir tarihe sahiptir. Fatih Sultan Mehmet’in annesi Gülbahar Valide Sultan zamanından önce başlayan bu sanatın, o dönemde başka yerlerde yapılması bir kanunname ile de yasaklanmıştır. Böylece her yazma başına konan bu verginin Tokat hasına verildiğinden takibinin kolay olması düşünülse de zamanla bazı ustaların 1817 yılında bu vergiden kurtulmak için Tokat civarındaki Zile, Niksar, vb. bazı ilçelere gittiği takibinin yapılarak işyerlerinin kapatılıp Tokat’a dönmeleri sağlanmıştır. 1814 tarihli bir sicil kaydına göre çitin (tülbent bezi) her topundan 20 para damga resmi alındığını görmekteyiz. Yine 1828 yılındaki bir Tokat şeriye sicilinde görünen şehrimizde 34 basmacı esnafı olup en çok vergi veren esnaflar olarak kayda geçmişlerdir. Tokat’ın bu sanatın merkezi olmasında şüphesiz bu koruma yanında üç büyük kervan yolunun kesiştiği şehir olmasının payı da büyüktür.
Günümüzdeki petrol ve ekonomisi ne kadar önemli ise o zamanlar pamuklu, ipekli dokuma ve basma ticareti de aynı öneme sahipti. Özellikle ipeğin yeri bir başkaydı. Ünlü kervan yolları ve pazarlar onun adıyla anılırdı. 3 kervan yolunun kesiştiği Tokat’ta 13 büyük han vardı. Bunlardan günümüze ulaşabilmiş görkemli hanlar bunun ispatıdır. Taşhan, Deveciler Hanı vb. Bu durum da, sanatla ilgili yetenekli ustaların bu bölgeye yerleşmelerini sağlamış, yazmacılıkla ilgili yan sanatlar da bölgede gelişmiştir: Boyacılık, dokumacılık, seramik, bakırcılık, vb…
Evliya Çelebi 1656 yılında uğradığı Tokat’ta dünyanın her yöresinde yapılan yazmacılığın Tokat’takilerin ünü ve kalitesine ulaşamadığından bahisle ünlü seyahatnamesinde yazma esnafından “Esnafı nakkaşını yağlıkçıyan” diye söz ederek yapılan yazmaları “Beyaz pembe bezi, diyar-ı Lahor’da bile yapılmaz, güya altın gibi mücelladır. Kalemkâr basma yorgan yüzü, münakkaş perdeleri gayet memduh olur” diye övmektedir. Macarcada ‘’Tokadi” kelimesinin basma anlamında yerleşmesi Tokat’ta imal edilen bogasilerin, basmaların dünyaca ünlü olmasından kaynaklanmıştır. 18. ve 19. yüzyılda Tokat dışında başta İstanbul’da Kandilli, Üsküdar, Kanlıca, Samatya, Yenikapı, Kumkapı, Yeniköy; Kastamonu, Mardin, Elazığ, Bartın, Malatya, Hatay, Rize, Sivas, Gaziantep, Diyarbakır, Konya, Bursa, İzmir – Tire, Bolu – Göynük gibi yerlerde yayılıp yapılmış olsa da Anadolu’daki anayurdu Tokat’tır. Yaptığım araştırma ve tespitlerimde de gördüm ki, Tokat dışında faaliyette bulunmuş eski ve yeni yazma atölyelerinin hemen hepsinde Tokatlı usta ve kalfaların isimlerine rastlıyoruz.
Bölgemizde yemeni, çit, çember, yapık, değirmi olarak tanımladığımız yazmaya eskiden “pusiş” (yani kapatıcı, örtücü) dendiğini biliyoruz. Elde tahta kalıplarla yapılan tek ve çok renkli elvant diye bildiğimiz baskılı kumaşların da çoğu yazma diye adlandırılır. Çevremizde ilk örneklerinin kalem işi denilen fırça ile bez üzerine yapılan baskılar sonraları kalıpla ortak çalışma ve daha sonraları da yalnızca ağaç kalıplarla yapılır oldu. Tokat bölgesi yazmalarının ünü de karakalem denilen siyah kontur baskıların içerisindeki renklerin de renkli ağaç kalıplarla basılmasından gelmektedir. Bu baskı çeşidi de elvant ismiyle bilinir.
Tokat yazmalarındaki bu özgün elvant işi dışında yazmalardaki motifler de ayrı bir özellik taşır. Ayrıca Anadolu’ya has bir sanat olan yazma kenarlarındaki onunla bütünleşen oyalar, yazmanın renk ve motifleriyle bütünleşerek ona ayrı bir değer katar. Hepsinin ayrı bir adı ve hikâyesi olup dilsiz anlatım aracıdır sanki. Yazmalarımızda pek geometrik semboller kullanılmaz. Genellikle yuvarlak ağaç kütüğünün enine kesilmesiyle ıhlamur ağacının tercih edildiği kalıplar, nakışbul denen ince bıçaklar ile oyulur. Dairesel alanda genelde yay gibi dönen, kıvrılan bir dal ya da yaprak, horoz kuyruğu şeklinde yer almakta, bunun etrafında çevremizde yetişen genelde gül, zambak, lale, sümbül gibi çiçekler ya da kestane, üzüm, elma gibi meyveler bir ahenk ve uyum içerisinde yerleştirilir. Yazmalarda içi dolu diye bilinen örneklerde bordür motifleri içine ana motifler 5, 6, 14, 16’lı olacak şekilde basılarak yüzey tamamen doldurulur. Ana motifteki çiçeğin adıyla öne çıkan kalıp o yazmanın ismini alır. İçi dolu yazmalarda Tokat ismiyle ünlenen motif en tanınmış olanıdır. İçi boş yazmalarda kenar bordürleri içerisinde dört köşeye birer motif basılır. Genelde başörtüsü olarak kullanılan yazmalar dışında, sofra örtüleri, seccade, bohça, perde, yorgan, yastık yüzleri gibi diğer baskılı tekstil ürünlerinin de en ince güzel örnekleri Tokatlı yazma ustaları tarafından ortaya konmuştur. Tokat yazmalarında genellikle yüzey motiflerle bezelidir. Çok eski bir motif olan yarım elmalı, elmalı, kirazlı yazmaları yanında Tokat içi dolusu, üzümlüsü, zambaklısı, purket, asma yaprağı, kaynana yumruğu, Trabzon kenar, kaşık sapı, ev işi vb. örnekler mevcuttur. Ayrıca yörede Çengelköy, Kandilli, Laleli, parçalı, drama, Kilitli, Kestaneli, Alaplı, Fulyalı, yarmalı, cingoloz, parçalı, horoz kuyruğu, hamamiye isimli yazma imalatları da yapılmaktadır.
Anadolu’daki el sanatları dünyanın başka bir yerinde olmayan geçmişe ve geleneğe sahiptir. Bunlardan birisi de yazma baskı sanatıdır. Oyalarda, yazmalarda kullanılan motifler, renkler; çevrede bulunan çiçek, meyve, hayvan motiflerinin fazla bozulmadan stilize edilerek veya geometrik arabeskler halinde ortaya çıkıyor. Günlük yaşantıları bu desen ve motiflerle sanki dile gelmiştir. Bu eski geleneksel motif ve kompozisyon anlayışı, bugünlerde yapılan serigrafi ve fabrikasyon ürünlerde dahi aynen devam etmekte, yerli halkın gönlündeki bu motiflerin yerini de başka motifler tutmamaktadır. Mutluluğunu, üzüntüsünü, aşkını, hüznünü, saflığını, temizliğini, sevincini, coşkusunu bu renk ve motiflerle ifade etmiştir. Sade ve basit gibi görülen bu motifler binlerce yıllık kültür birikimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bir kompozisyon içerisinde kullanılan değişik motifler ise bütünlüğü bozmadan bir ahenk içerisinde yerleştirilmişlerdir.
Tokat yazmalarında seçilip kullanılan renkler ise az sayıda temel renk diye bildiğimiz renkler, kontrast olsalar dahi yan yana güzel bir uyum içerisinde yazma yüzeyine dağılmışlardır. Dairesel düzende genişleyerek yüzeye simetrik bir şekilde yayılan motif örnekleriyle basılan yazmalar. Bu örnekle basılan yazmaların tam ortasına ya tek ya iki yarım ya da dört çeyrek kalıpla birleştirilerek bir göbek kalıbı vurulur. Bu göbek etrafına uygun motifler dairesel planda basılarak yerleştirilir. Sofra bezleri örneğinde olduğu gibi aynı yazma kenar bordürleri de uygun kalıplarla dönerek kompozisyon tamamlanır. Sokaklarımız, mahallerimiz çoğu el sanatlarıyla ilgili bir şeyler üreten atölyelerle doluydu. O sanatkârlar günlük yaşantımızın içerisindeydiler. O yüzleri, simaları tanırdık hep. Şimdi hangimiz biliyoruz yeni yazmacıları, kaçımız tanıyor son dabakları? Son bakır ustaları neredeler, bilen var mı? Keçeciler, kazazlar, mutaflar neredeler? Nerede o kendine has kokuları olan sokaklar? Dabakhane, Boyahane, Kabe-i Mescid, Sulusokak, vb…
Ürünün tekniği, malzeme ve kullanım alanının bir uyum içerisinde olması ve üretimin sürdürülmesi el sanatlarını ancak ayakta tutar. Bunlardan aksayan biri bu sanatlardaki üretimi zora sokar. Son zamanlarda yapılan tanıtım ve etkinliklerdeki artış ancak can suyundan öteye geçmemektedir. Bu sanatları koruma amaçlı bir takım çalışmalar yapılabilir, ancak o da endüstriyel anlamda bir şey ifade etmez. Bu ürünler doğal malzeme ve tekniklerle üretildiğinde yeni pazarlar bulacaktır. Bu tarihsel güç ve güzelliğe sahip yazmacılığımız yöresel ve bölgesel istekle, beğeni birikimlerinin geleneksel motif ve formları bozmadan çağdaş tasarım anlayışıyla yeni kullanım alanları yaratarak içinde bulunduğu bu durumdan kurtulabilir. Son zamanlarda yeterli olmasa da bu sanatın yeniden canlanıp yeni ustalar yetişmesi için yapılan çalışmaları da içten kutluyoruz. 19.yüzyıldan sonra ulaşımda deniz yollarının öne çıkması, buharlı makinaların icadı gibi teknolojik yeniliklerle kervan yolları da çoğunun güzergâh değiştirmesine sebep olmuş, şehrimiz de bu gelişmelerden olumsuz şekilde etkilenmiştir. İlimizdeki bu ticari faaliyetlerinin de yavaşlaması ve başka merkezlere kaymasına neden olmuştur. Ayrıca gerileme sürecindeki imparatorluğun artık Avrupa’da makineleşmeye giden sanayi sektörüne uyum gösteremeyip, rekabet edemez duruma gelmesi de el emeğiyle üretim yapan küçük sanayi işletmelerini üretim yapamaz hale getirip, kapanmalarına sebep olmuştur. Önceleri Avrupa’ya yakın şehirlerde görülen bu etki, sonraları Anadolu esnafını da etkiler hale gelmiştir. Zaten son zamanlarda bu el sanatları bölgesel üretim düzeyinde imalat yapar hale gelmiştir. Tarihteki örneklerinin ağaç kalıpda yapılırken de bu özelliklerini koruyor gibi görünse de zamanla seri üretim serigrafiye geçerek bu özelliğini de yitirip zanaat haline gelmiştir.
Günden güne sanayileşme yolunda büyük ilerlemeler yapılan dünyamız da küçük el sanatlarının imalatında günden güne düşüşü gözlemlemekteyiz. Doğal olarak sanayileşme olacaktır ve gereklidir de. Bu arada el sanatlarının değeri korunmakla birlikte kullanım sahaları daralmaktadır. İstek azalıyor, tüketim olmayınca da bu sanatlar kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Sanayileşme ve fabrika imalatı karşısında bu sanatların birçoğu bırakılmış, bir kısmı da ancak ayakta kalıp varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Teknoloji hızla ilerlemekte, bugün kullandığımız araçlar yarın demode olmaktadır.
Tokat yazmacılığı da bu yaşam savaşını veren son el sanatlarındandır. Alın teriyle hazırlanan terin tuzuyla yoğrulan bu ağaç baskı yazmalar. Yazmacılığın, birçok el sanatı gibi silinip gitmesini önleme çalışmaları ve çabaları sonucu ayakta kalabilmiştir. Bu çalışmalar turistik bölgeler ve büyük şehirlerde yazmacılığa pazarlar açılması ve sanatseverlerin bu konuyla ilgilenmeleri sayesinde gerçekleşebilir.
Günümüzün en geçerli sanatlarından olan baskı ve batik sanatlarına teknik yönden birçok hazır bilgiler veren Tokat yazmacılığının gerçek sahibi halktır. Onun köklü geçmişi, ince zevki, halayı, türküsü nakış nakış, motif motif bu yazmalarda kendini gösterir. Doğumdan ölüme yaşamın bir parçasıdır.
İlimiz müzesi ve eski yazma ustalarının ellerindeki eski yazma kalıbı örnekleri ile benim fotoğraflayıp belgeleyebildiğim örneklerle bu geleneksel motifler korunmalı, gelecek nesillere aktarılmalıdır. Meslek liseleri, Güzel Sanatlar Fakültesi, Meslek Yüksek Okulu, olgunlaşma enstitüleri gibi eğitim kurumlarında gerekli eğitim programları konmalıdır. Geleneksel motif, malzeme ve teknikler yanında bu öz desenleri yozlaştırmadan yeni motif ve modern uygulamalarla imalata yönelmeli, yurt içi ve dışı sergilerle tanıtımlar yapılmalıdır.
2015 yılında benim Tokat yazmacılığı hakkındaki 47 yıllık bilgi ve birikimlerimin bir kitapta toplanıp basılmasını sağlayan başta sayın belediye Başkanımız Av. Eyüp EROĞLU Bey olmak üzere emeği geçen herkese en içten teşekkürlerimi de burada belirtmek isterim. Bu çalışma şehrime bir vefa borcumdur.

M. Necati GÜNEŞ.”DİYORLAR BİZDE 3″

İnatçı sırsıldır, çokbilmiş çepil,
Gözlekçi gözcüdür, huysuz da çitil.
Lafazan dızmir, sinsi ise simbil,
Uyuşuğa hımbıl diyorlar bizde.

Saygın sıylıdır, abla ise abu,
Asi bayraklıdır, edepsiz atlu.
Düzenbaz ığruplu, cadıya cazu,
Huysuza da sıracalu diyorlar bizde.

Kıskanç günücü, şanssız garametlü,
Üzüntü düşüngü, göçmen gelüntü.
Ezilmiş ezgüntü, pasaklı süflü,
Hamileye yüklü diyorlar bizde.

Çevik ellek, aceleci hetelek,
Çekingen tırsık, tezcanlı sepelek.
Kurnaz tülek, eliçabuk şipelek,
Oynağa fingirdek diyorlar bizde.

Gidelim gidek, gelelimse gelek,
Binelim binek, inelimse inek.
Besleme beslek, talih ise özlek,
Sinsiye simelek diyorlar bizde.

Boğaz ümük, sütkardeş emüşük,
Ukala gercük, cin çarpmış esürük.
Kısa boylu güdük, mahcup memesük,
Pisboğaza sümsük diyorlar bizde.

Sararmış sarak, yakışıklı dıvrak,
İkiyüzlü allak, tembele dorlak.
Sırnaşığa yaltak, şamara şaplak,
Küpeye kulakcak diyorlar bizde.

Yengeye eci, amcaya da emmi,
Teyzeye eze, halaya da bibi.
Dedeye ede, büyükanne ibi,
Deliye efsane diyorlar bizde.

Sıska ülüngür, uzun boylu zıpır,
Alıngan fırtık, yoksul ise cıbır.
Çalışkan gacemer, cimriyse mıhır,
Mızmıza mıymıntı diyorlar bizde.

Dilsiz ahrazdır, kavgacı cadaloz,
İnatçı gatuğaz, hırsız çaparoz.
Temiz tirentez, ukala zırtaboz,
Riyakâra yalloz diyorlar bizde.

Açgözlü hızan, tıknefes soluğan,
Yabani hozan, saf ise kanağan.
Azgın kişi zıran, tembel yatağan,
Konuşkana söyleğen diyorlar bizde.

07.01.2018

Gülden TAŞ.”HANEDAN KIZIYIM BEN!…”

Atam oğuz boyundan, Osmanlı soyundanım,
Dedem Ertuğrul Gazi, hanedan kızıyım ben!
Avrupa’ya nam salmış, şahların boyundanım!
Bin asırlık devletin, sır dolu yüzüyüm ben.

Okyanus, denizlerin bir tarih batırdığı
Haçlıları Bizans’ta dizüstü getirdiği,
Kuşatılmış surların, dibine yatırdığı,
O kanlı zaferlerin, yorulmaz hızıyım ben!…

İsimsiz kahramanın, alnında teri gibi,
Ol Yüce divanında, beliren peri gibi!
Kutsal topraklarında, Kudüs’ün yeri gibi,
Kâbe’yi Muazzam’a baş eğen razıyım ben!…

Sultan Süleyman Şah’ın, yol aldığı asırın,
Padişah sarayında, baş eğmeyen esirin
Barbaros Hayrettin’in kılıcında tesirin,
Sularına tat veren, dil yakan tuzuyum ben! .

Garipler mezarında, bilinmeyen adının,
Divanında toplayıp, asın diyen kadı’nın,
Kış günü kağnısıyla, yola düşen kadının,
Diz boyu kar içinde, battığı iziyim ben!

Kurtuluş savaşından, Sakarya meydanına,
Çanakkale’de yatan, binlerce can, canına.
Vatan bayrak aşkıyla, ol neferin yanına,
Kan kokan topraklarda, geçmeyen sızıyım ben!

Bir avuç toprak için, kalbi toprakta atar
Dondurdu karakışta Sarıkamış’a batar,
Aç susuz sefaletle nefessiz kalmış yatar
Korkusuz neferlerin, kefensiz beziyim ben!…

Düşmanlarda tank, tüfek, bitmiyor türlü hile,
Türk’ün iman gücüyle, büyüyünce silsile,
Hükümdarlık verilmez; düzenbaza, cahile,
Tarihe altın harfle, yazılan yazıyım ben!…

Âşıklar dergâhında, himmet eyledi canan,
Serverler serverine, aşkın oduyla yanan.
Manzumesi hilkat’e, doğrulara dayanan.
Susuz çölleri yakan, sevdanın özüyüm ben!..

Ne şeytana yardımcı, ne zalim, ne kötüyüm.
Anaların koynunda, ak gerdanın sütüyüm!
Parçalanmış bedenin, çürümeyen etiyim.
Silinmiş köprülerin yazısız sözüyüm ben!…

“Kükreyen yel gibiyim”, deli dolu yanım var.
Kaç asır dalgalanır, ay yıldızlı şanım var.
Son damlasına kadar, vereceğim kanım var!
Zifiri gecelerin, aydınlık gözüyüm ben!

Burçları kuşatırım gezip de kalesinde,
İnce bir nakış gizli siyahî lalesinde,
Gülden adım arşadır, hedef merhalesinde!
Sarptan kayalıkların, çıkılmaz düzüyüm ben!…

Ayşe ARIKAN.”GİZ”

Hangi giz kapısının ardındasın yar
Korkarım sensiz şimşekleri çatlatan akşamlardan
Berinlemiş hıfzı Dilrubalı vakitler
Sığ bildiğim kuytular verem gibi
Pusmuş ölüm merdiven altında
Amalığımla zorladım tüm kapıları
Saklambaç oynama zamanı değil
Göremiyorum işte
Karanlık olmadan, sobelemeden çık gel
Ağyar kol geziyor gözü kanlı kinayeli
Korkuyorum
Zifiriyi yarıp leyl-i nedamet vuku bulursa
Hangi Berinleme bidar olur
Nisyana uğramış cılız betimleme mi
Bakarım sokak ortasına
Ağyar cam önü kaldırımı arşınlar
Kapımın yegâne kilidi sensin
Teheccüd söyleşilerinin mevzusu sen, avuç içi oluklarında olunca
Ay görünür bahtıma senin suretinde
Gayb’dan sesin gelir
Bak buradayım ye’se kapılma

Prof. Dr. Nurullah Çetin.”KERKÜK’ÜN ZİNDANINDA, ELİ BÖĞRÜNDE KALMIŞ BİR MİLLET”

Kerküklü avukat Fahrettin Ergeç’e ait “Kerkük Zindanı” diye bir türkü var. Rahmetli Cem Karaca söylerdi, şimdi Kıraç söylüyor. Sözleri şöyle:

“Kerkük’ün zindanına attılar beni.
Mazlumlar sürüsüne kattılar beni.
Bir yanım dağladılar ateşle annem.
Ne suçum, ne günahım, yaktılar beni.
Türkmen obalarından göçen anneler,
Ne yuvaları kalmış ne de haneler.
Gök kubbeyi sarsar mazlum feryadım.
Elbette bir gün güler bize seneler.”

Bu türkü, bugün dünyanın her yerine dağılmış halde yaşayan 350 milyon Türkün dramını; hatta trajedisini gözler önüne seren bir ağıttır. Bugün Irak adlanan yerdeki Irak Türklerinin kalbi, merkezi, beyni, ruhu olan Kerkük şehri, Amerika Birleşik Terör Devletlerinin desteğiyle Barzani adlanan İsrail köpeğinin işgali altındadır. Haçlı Amerika ile Siyonist Barzani el ele vermişler Kerkük’ü açık hava zindanı haline getirmişler. Buraya sadece 3 milyon Irak Türkünü (Türkmen’i) değil, 350 milyon Dünya Türklüğünü doldurmuşlar, hapsetmişler, havasız bırakmışlar, yakmayı bekliyorlar.
Bugün Kerkük açık hava zindanına sadece Irak Türkleri değil, Türkiye Türklüğü, Kazakistan Türklüğü, Kırgızistan Türklüğü, Özbekistan Türklüğü, Türkmenistan Türklüğü, Azerbaycan Türklüğü, Tatar Türklüğü, Almanya’da yaşayan 5 milyonluk Türk kantonu ve diğer Türklerin hepsi hapsedilmiştir. Hiçbirinin kılı kıpırdamıyor.
Amerika eşkıya çetesi, bir tane casus papazını vermedik diye dünyayı başımıza yıkmaya çalışıyor. Ama biz 7 bağımsız devleti, onlarca özerk devleti olan 350 milyonluk Türk varlığı olarak ne Irak Türklerine, ne Suriye Türklerine, ne Doğu Türkistan Türklerine sahip çıkıyoruz. Bugün Kerkük’ü veren, yarın Diyarbakır’ı verir. Diyarbakır’ın güvenliği Kerkük’ten geçer.
“Kerkük Zindanı” türküsünü günümüze uyarlayalım:
Kerkük’ün zindanına attılar 350 milyon Türkü. Mazlumlar sürüsüne kattılar bu milliyetini kaybetmiş, ruhsuz, şuursuz, bilgisiz kalabalığı. Türk milleti olmaktan çıkıp kuru bir kalabalığa dönüşmüş bu Dünya Türklüğü denen yığının bir yanını değil; her tarafını ateşle dağladılar. Ama hâlâ uyanası yok.
Dünya tarihi milletler mücadelesidir. Kimse senin suçsuz ve günahsız olduğuna bakmaz. Yakarlar, yıkarlar, ezerler, geçer giderler. O yüzden ey dünya Türkleri! “Ben suçsuzum, günahsızım” demen yetmez. Haklısın, ama aynı zamanda güçlü olacaksın, bir olacaksın, dünyanın her yerinde yaşayan Türk kardeşlerine sahip çıkacaksın. Bugün sen onlara sahip çıkmazsan, yarın sana da sahip çıkan olmayacaktır. Türk Birlikçi, Turancı olmazsan kimse senin gözyaşına bakmaz, zindana doldurup yakarlar.
Bugün Barzani denilen İsrail köpeği, eline aldığı Amerikan silahlarıyla Türk analarını, ailelerini, balalarını çoluğunu çocuğunu, Musul’dan, Kerkük’ten, Tuzhurmatu’dan, Telafer’den, her yerden sürüyor. Kıraç da sazı almış eline bağırıyor:

“Türkmen obalarından göçen anneler
Ne yuvaları kalmış, ne de haneler”.

Bugün Irak ve Suriye Türkmen obaları göçe zorlanıyorsa, kitleler halinde katlediliyorsa, ey Türkiye Türkü! Ey Azerbaycan Türkü! Ey Kazakistan Türkü! Ey Özbekistan Türkü! Ey Kırgızistan Türkü! Sıra sana gelecektir demektir. Sarı öküzü veren siyah öküzü de verir, kırmızı öküzü de.
Eğer dünyanın her yerine dağılan Türkler birleşmezse, bir ve beraber olup sürülen, öldürülen, yağmalanan, talan edilen, itilip kakılan Türkmen kardeşlerine yardım etmezse, bana ne derse, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın derse, mort olmadan önce söyleyebileceği son söz, ağzından çıkabilecek en son kelam, sadece “Gök kubbeyi sarsar mazlum feryadım” olacaktır.
Birliğini, dirliğini, yaşama azmini, ayakta kalma iradesini kaybetmiş bir kalabalık, millet olmaktan çıkmıştır. Düşmanlarına karşı direnme isteğini yitirmiş, şartlara teslim olmuş insanlar sadece ağıt yakarlar. Bu ölü millet, “Artık yeter, ağıt yakmaktan bıktık, biz yeni, özgür, müreffeh, mutlu, huzurlu bir Türkçe hayata yelken açmak istiyoruz, onun için büyük bir Turancı mücadeleye karar verdik” dedikleri zaman işin yarısı hallolmuş olacaktır.
İşte o zaman ağıt yakarak yok olmaya, tasfiye edilmeye razı gelmiş bir kalabalık güruh olmak yerine; zafer marşları söyleyerek var olmaya azimli bir millet olma kararını vermiş olacaktır. İşte o zaman Türk milleti: “Elbette bir gün güler bize seneler” deme hakkını kendinde bulmuş olacaktır.
Yine bitmeyen acılı haberlerden birine göre ajansların ilginç bir haber daha eklenmiş Irak’ın Süleymaniye kenti kırsalında bir ayı, Peşmergelere saldırmış. Peşmergeler büyük korkuyla kaçarken, ayı içlerinden 2’sini yaralamış. Demek ki Kerkük’ün zindanına hapsedilen Türkmenlerin maruz kaldığı zulme ayılar bile dayanamamış. Üzerine ölü toprağı serpilen 350 milyon Türkün yapması gereken işi ayılar ele almış. Ayılar bakmışlar Türklerden hayır yok, bu Barzani itlerini biz halledelim demişler. Bundan sonra “en büyük asker bizim ayılar!” diye tezahürat yapacağız.
Son olarak Mehmet Akif Ersoy’a kulak verelim:
“Ey dipdiri meyyit (ölü), ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

Âtiyi (geleceği) karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı(sebepleri) elinden atarak ye’se (ümitsizliğe) yapıştın!

Karşında ziyâ (ışık) yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin (yaratmalısın), halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!”

ÂSIM’IN NESLİ.”ÇANAKKALE’Yİ GEÇİLMEZ KILAN RUH:”

Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN
(eyaman60@gmail.com)

Çanakkale Ruhu
Çanakkale Savaşı, yalnızca bir savaş değil; tarihe not düşülen, tarihin seyrini değiştiren ve eşine az rastlanır bir destandır. Çünkü o dönemde Osmanlı’nın hızlı bir çöküş̧ dönemine girmesini fırsat bilen “yedi düvel” âdeta Osmanlı’nın tepesine çökmüştür. İslâm ve Türk düşmanları, hepsi bir olup saldırıya geçmişlerdir. Mehmet Âkif, bu müthiş savaşı şöyle tasvir ediyor:

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle bu bir Avrupalı’
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâuna da zuldür bu rezil istilâ!

Ne var ki hepsi bir olsa da bir Çanakkale’yi geçemediler. Nitekim topumuz tüfeğimizden çok ölümden korkmayan ruhumuzdu asıl serhaddimiz. Burada merak konusu olan, her açıdan üstün olan ordular karşısında Müslüman Türk Milletini ve onun şanlı ordusunu muzaffer kılan asıl güç nedir? Burada yedi düvelin aşamadığı yüce bir ruh tasvir ve tahlil edilecektir. Bu üstün ruhun en kısa özeti: Ya şehitlik ya gazilik; parolası ise ya istiklal ya ölümdür! Geliniz yine sözü Mehmet Âkif’e bırakalım:

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.
Zannedilir ki düşmanlar topla tüfekle mağlup edilir. Oysa, asıl güç göğsündeki imandır. Yüreğindeki cesarettir. Bu ruhu, Mehmet Âkif, şu dizelerde tasvir ediyor:
KORKMA!
Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz,
Bu yol ki Allah yoludur, korku bilmeyiz, yürürüz!
Düşer mi tek taşı sandın namus ocağının?
Meğerki savaşa giren son er şehid olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Taşıp da kaplasa afakı bir kızıl sarsar;
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir.

Çanakkale’nin geçilmezliğini anlayabilmek için de derin bir basirete ve tarih bilgisine ihtiyaç vardır. Nasıl ki Asr-ı Saadet döneminde bütün müşrikler el ele kol kola verip yüce dinimiz İslâm’ı yok etmek için toptan saldırmışlarsa, haçlı ruhu da bu intikamı Çanakkale’de almak istemiştir. Mehmet Âkif, Çanakkale’nin ciddiyetini ve önemini şöyle ifade eder:

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi..
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Çanakkale Ruhu ve Mehmet Âkif’
Çanakkale’yi geçilmez kılan bu ruhu, Mehmet Âkif’in kendi hayatında, eşsiz eseri Safahat’ta ve gençlik tasavvurunda buluyoruz. Dolayısıyla Çanakkale’yi geçilmez kılan ruhu, tam olarak anlayabilmek için, Âkif’i, eşsiz eserini ve gençlik tasavvurunu yakından incelememiz gerekir. Âkif, Osmanlı gibi bir devin çöküşüne, Türkiye Cumhuriyeti gibi taze bir filizin kök salışına şahit olmuştur. O, hem acıların hem de umutların gölgesinde yetişmiş büyük bir ediptir. Mehmet Âkif, Türk edebiyatında yeri doldurulamayan eşsiz, çok yönlü bir sanatkârdır. Yeni kuşaklar, Mehmet Âkif’i genellikle milli şairimiz olarak tanımaktadırlar. Hâlbuki o, yeni kuşaklar tarafından örnek alınması gereken farklı özelliklere sahip zirve bir şahsiyettir. İdealist, sanatkâr, şair, hatip, devlet adamı, kahraman, âlim, bilge bir düşünce ve dava adamıdır.
Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla davasını yaşayan bir şahsiyettir: Onun hayatını ve ideallerini özetleyecek olursak şöyle bir benzetme yapılabilir: Âkif; İslâm’ın Hz. Ömer’i, Şark Dünyası’nın mütefekkiri, Türk milletinin alpereni, istiklâlin şairi, Türkçenin ve şiirin de üstadıdır.
Mehmet Âkif’in fikir köklerini araştırdığımızda Âkif’in daima geçmişle gelecek arasında bir köprü kurmaya çalıştığı görülecektir. Ancak o, kendisini hep mazide yaşıyormuş gibi hissettiğini söyler. Âkif, cimrilik, ikbal şımarıklığı ve kibri sevmezdi. Kalabalıklardan ve gösterişten hoşlanmazdı. Sevdiğini tam severdi, sevmediğinden uzak kalırdı. Güvenilir bir insandı. Her şeyinizi ona rahatça emanet edebilirdiniz.
Büyük bir idealist ve çetin bir mücadele adamı idi. Hiçbir şey için kimseye minnet etmez, kimseye boyun eğmezdi. Haksızlığa asla tahammül edemezdi ve hakka saygısı büyüktü. Parayı sevmezdi. Hayatı ve evi oldukça sadeydi. Az konuşur, çok sükût ederdi. İkiyüzlüleri sevmezdi.
Safahat ise, bir şiir kitabı, bir edebî metin olmak yanında, fikrî bir eserdir. Onda milletimizin; tarihi, yükseliş̧ ve düşüş̧ sebepleri, sıkıntıları; zekâsı, nüktesi, edebiyatı, şehri, ailesi, acıları ve sevinçleri… vardır. 1924 yılında yayımlanan “Âsım” isimli altıncı “Safahat”, şaire en büyük şöhretini kazandırmıştır. Manzum hikâye tarzında çok kuvvetli millî lirizmle yazılmış olan eserde, aydın ve vatansever Türk gençliği tasvir edilir. Şaire göre bu gençlik, Müslüman Türk’ün namusunu çiğnetmeyen, Türk milletini kurtaracak ve geleceğin Türkiye’sini de kuracak olan imanlı gençliktir.
İdeal Gençlik: Âsım’ın Nesli
Safahat’ın altıncı bölümü “Âsım”da, Mehmet Âkif, hayalindeki “ideal gençliği”ni anlatmıştır. Bu bölümde, Türk gençliğini, “Âsım’ın nesli” olarak nitelediğini ve o gençliğin ayrıntılı biçimde yazdığını görüyoruz. Safahat’ın “Âsım” bölümü, 2500 dizelik tek parçadan meydana gelmektedir. Şair, burada savaş̧ vurguncuları, köylülerin durumu, geçmişe bakış̧ anlayışı, eğitim-öğretim, medrese, ırkçılık, batıcılık, gençlik gibi birçok konu üzerinde durmaktadır. Âsım, Hocazade (Mehmet Âkif) ile Köse İmam arasında karşılıklı konuşmalar biçiminde kaleme alınmıştır.
Mehmet Âkif, idealindeki gençliği Âsım’ın Nesli olarak niteliyordu. Âsım, Mehmet Âkif”in ana hatlarını ayrıntılı olarak çizdiği ideal bir gençlik sembolüdür. O, vatanını, milletini, değerlerini ve tarihini sevmektedir. Haksızlığa tahammülü yoktur. Haksızlığa karşı susmayan, haykıran ve hatta bileği ile düzeltmeye çalışan bir gençtir Âsım. Güçlüdür ve bu gücünü şahsî çıkarları için değil, ülkesi, milleti, toplumun yararları ve geleceği için kullanmaktadır. Kavgası, toplumun yararınadır.
Âsım, bir semboldür. Müslüman Türk gençliğini temsil eder. İnancı tamdır. Ülkesini işgal etmek isteyenlere mücadele eder. Bunun en canlı örneği Çanakkale Savaşı’dır.
“Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.”
Âsım, bir bakıma Mehmet Âkif’in kendisidir. Vefakârdır. Sözüne sadıktır. Baytar mektebinde okurken sınıf arkadaşları ile sözleşirler. Kim önce vefat ederse geride kalanın çocuklarına diğerleri bakacaktır. Sözleşmelerinden yirmi yıl sonra arkadaşı vefat eder geriye iki çocuğu ile hanımı kalır. Âkif, son derece maddi sıkıntıda olmasına rağmen verdiği sözü tutar ve arkadaşının ailesine sahip çıkar.

Âsım’ın Nesli’nin Özellikleri
1. İmanlı Gençlik
Âkif’e göre genç; imanlı, gayretli, mütevekkil olmalı; tembellik, hazıra konmak, hırs ve kıskançlıktan uzak durmalıdır.
“Allah’a dayan sa’ye sarıl, hikmete ram ol;
Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.”

“İmandır o cevher ki İlahî ne büyüktür…
İmansız olan paslı yürek sînede yüktür!”
Mehmet Âkif, Kur’an’ı, insanı imanın özüne götüren bir kitap olarak görür. Kur’an doğru anlaşılırsa tüm sıkıntıların ortadan kalkacağına inanır. Allah korkusunun ve sevgisinin önemini vurgular. Allah korkusu olmadan hayatın düzen ve huzurdan uzak olacağını ifade eder. Peygamber sevgisini ve O’na bağlılığın önemini belirtir.
2. Ahlâklı Gençlik
Safahat, bir bütün olarak incelendiğinde, Mehmet Âkif’in idealize ettiği gençliğin en belirgin özelliklerinden birisinin de güzel ahlâklı bir nesil olduğu görülür. Âkif’e göre, bilgisiz ahlâk, miskinlik ve zayıflığa; ahlâksız bilgi ise, milletlerin ruhunun zehirlenmesine sebep olur. Mehmet Âkif, gençlerin, bilgi ve ahlâk sahibi olmalarının ancak tahsil ve terbiye ile mümkün olacağını bildiği için Türk gençlerine;
“Hadi tahsilini ikmale tez elden, hadi sen!
Çünkü, milletlerin ikbâli için, evlâdım,
Marifet bir de fazilet, iki kudret lâzım.”
diye seslenir. Bir başka dörtlüğünde ise, ahlaki erdemlere dikkat çeker:
NEVRUZ’A
“İhtiyar amcanı, dinler misin, oğlum, Nevruz?
Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek.
Lâfı bol, karnı geniş soyları taklid etme;
Sözü sağlam, özü sağlam adam ol, ırkına çek.”
3. Düşünen ve Aksiyoner Gençlik
Mehmet Âkif”in öne çıkan ve gençlerimize örnek gösterilmesi gereken en önemli vasfı ise bir düşünce ve hareket adamı olmasıdır.
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”
Yukarıdaki mısralar, bir milletin bağımsızlık, özgürlük ve kendine güven duygusunun ifadesidir. Mehmet Âkif, sözü ve eylemi birbiri ile tam uyum sağlayan ve buna aykırı davranışları asla affetmeyen nadir, örnek insanlardan biridir. Gençlere, düşünmelerini ve harekete geçmelerini özellikle tavsiye eder.
4. Ümitvar ve Gözüpek Gençlik
Âkif’in doğduğu ve yaşadığı zaman dilimi, hatırlanması bile insana üzüntü ve keder veren bir dönemdir. Üç kıtada egemen olmuş büyük bir medeniyetin kurucusu Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemidir. Üzücü olaylar üst üste gelmekte, kamuoyunda ümitsizlik hâkim olmaktadır. O ise, asla ümitsizliğe kapılmamış aksine halkını harekete geçirmek için cepheden cepheye koşmuştur. “İstiklal Harbi’nin manevi cephesinin önderi” sözü onun için yerinde kullanılan bir ifadedir. O, herkesin korkuyla karışık umutsuzluğa düştüğü bir dönemde gür sesiyle şöyle seslenir:
“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”
Âkif, Ankara’da Tacettin Dergâhı’nda bu mısraları yazarken ufukları karanlık, yıkılmakta olan bir vatanın geleceğine dair umut ışıklarını ateşliyordu. O, şehirden şehre, cepheden cepheye koşarak insanlara, ümitsizliğe düşmemelerini, güçlü ve ümitvar olmalarını ısrarla telkin ediyordu. Ama Âkif’in asıl ideali ülkenin geleceğinde söz sahibi olacak ruhen ve fizikî olarak güçlü bir nesil yetiştirmekti.
Âkif, gençlere ümitvar olmalarını telkin etmenin yanında gözüpek olmalarını da tavsiye eder.
“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım!
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle….
Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım;
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu….
İrticaın şu sizin lehçede manası bu mu?”
Âkif, Türk gençliğinin ümitsizliğe düşmeyip azmi elden bırakmamalarını istemektedir. Ve gençliğe ümitsizliğe düşmenin, azmi bırakmanın doğuracağı tehlikeleri söyle haykırır:
“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak!
Karşında ziya yoksa sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver, kalma yolundan,
Âlem de ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!”
5. Vatanperver Gençlik
Mehmet Âkif, vatan sevgisi konusunda, Türk gençliğine söyle seslenmektedir:
Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları da alsan, bu cennet vatanı.”

“Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır,
Nasıl tahammül eder hür olan, esaretine,
Kör olsun ağlamayan, ey vatan felâketine,
Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz.”
6. Milliyetperver Gençlik
Mehmet Âkif, gençlere hem dinî hem de millî değerlere sımsıkı sarılmayı telkin eder. Bunları korumanın bir zaruret olduğunu da şöyle belirtir:
“Oyuncak sanmayın! Ahlâk-ı milli, rûh-ı millidir,
Onun iflası en korkunç ölümdür: Mevt-i küllîdir.”
Mehmet Âkif, milletin varlığı ve bekası için mücadele noktasında çok ısrarcıdır. Bu konudaki en önemli delil ise, kendi hayatıdır. Doğal olarak Âsım’ın neslinden de bunu ister:
“Yurdunu Allah’a bırak çık yola;
“Cenge” deyip çık ki vatan kurtula…
Böyle müyesser mi gazâ her kula
Haydi, levend asker, uğurlar ola!”

“Türk eriyiz silsilemiz kahraman
Müslümanız Hakk’a tapan müslüman
Putları Allah tanıyanlar, aman
Mescidimin boynuna çan asmasın

Âmin desin hep birden yiğitler
Allahu Ekber gökten şehitler
Âmin! Âmin! Allahu Ekber

Âkif Türk Olarak Yaşadı
Evet, ona tam bir İslam şairi diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslam şairi! Fakat Türk daima başta kalmak şartıyla. Dört lisanı edebiyatıyla bilen Âkif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihayet Türk olarak öldü.
Âkif’in bir vak’asını hatırlarım: İlk milli kaynaşma ve savaşlarda üstat Balıkesir’e gelmişti. Onun samimi arkadaşlarından biri Gönen’e teşkilat kurmaya gitmişti. Dönüşünde o arkadaş dedi ki:
– ( )’ler Türklere cefa ediyorlar. Milli teşkilatı boğmaya çalışıyorlar.
Âkif’in o zaman hiç düşünmeden, kükreyerek verdiği cevap şudur:
– Orada bir Türk Ocağı açınız ve mücadele ediniz!
Âkif’in beraberinde bulunan İstanbul’dan gelen bir kişi, “Üstat, sizi Türkçü görüyorum.” demek istedi. Âkif’in ağzından alev gibi şu kelimeler çıktı:
– “Ya ne zannediyorsun? Türk’e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!”
Âkif, baba tarafından Arnavut, anne tarafından Özbek Türkü olsa da ruhen ve zihnen o Türk milletinin temsili bir şahsiyetidir. O, Türk milletine âşık, Türk vatanına tutkun ve Türkçenin üstadıdır.
7. Bilgili Gençlik
Mehmet Âkif, gençlerimizin ilim tahsil etmelerini, ilmî gelişmeleri takip etmelerini ve onlardan ilme önem vermelerini istemektedir. Gençlere;
“Bu cihetten, hani hiç yılmasın oğlum gözünüz,
Sade Garb’ın yalınız ilmine dönsün yüzünüz,
O çocuklarla beraber gece gündüz didinin,
Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin,
Fen diyarında sızan namütenahi pınarı,
Hem için hem getirin yurda o nafi suları,
Aynı menbaları ihya için artık burada,
Kafanız işlesin oğlum kanal olsun arada”
diyerek seslenmiştir.
8. Çalışkan Gençlik
Mehmet Âkif, Safahat’ta sık sık Doğu ve Batı Dünyası arasında karşılaştırmalar yapar. Âkif, Doğu Dünyasının manevi yüksekliğine rağmen atalete düşmesini eleştirirken Batı Dünyası’nın disiplinli ve düzenli çalışkanlığını över. Mehmet Âkif, Âsım’ın neslinin ataletten uzak, çalışkan bir gençlik olmasını özellikle telkin eder:
“Sakın ey nûr-i dîdem, geçmesin beyhude eyyâmın;
Çalış̧, hâlin müsaitken, bilinmez çünkü encâmın.”
“Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası,
Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası”
9. Mert ve Âdil Gençlik
Mehmet Âkif, gençlerin mert ve gerçekçi olmasını, hak ve adalet konularında duyarlı olmalarını ister. Şahsi menfaat peşinde koşmayan, doğru bildiğini ne pahasına olursa olsun söyleyen, haksızlık karsısında susmayan bir ruh yapısına sahip olmasını bekler. Nitekim Âsım, yukarıda sayılan niteliklerin hepsine sahip bir gençtir.
10. Sporcu ve Sağlıklı Gençlik
Mehmet Âkif’in koşma, güreş̧, gülle atma, taş atma, yüzme, ata binme sporlarıyla uğraştığını; ancak, güreş̧ sporuna karsı ayrı bir ilgisinin ve sevgisinin olduğunu biliyoruz. İdealindeki Türk gençliğinin de Âsım’ın şahsında sağlıklı olmak için, sporla uğraşmalarını arzu etmektedir.

11. Uyanık Gençlik
“Süleymaniye Kürsüsünde” sesini biraz daha yükselten şair, cemaati uykusundan uyandırmak ve harekete geçirmek için milletin hem kalbine hem de aklına hitap eder. Batı Medeniyetinin terakkisi karşısında yılgınlık psikolojisinden kurtulmak isteyen Âkif, uyanmak gerektiğine inanır:
“Ey cemâat, yeter Allâh için olsun, uyanın…
Sesi pek müdhiş öter sonra kulaklarda çanın!”
Arzı oynattı yerinden yıkılırken Îran…
Belki bir kıl bile ürpermedi sizden, bu ne kan!
Hiç sıkılmaz mısınız Hazret-i Peygamber´den,
Ki uzaklardaki bir mü’mini incitse diken
Kalb-i pâkinde duyarmış o musîbetten acı?
Sizden elbette olur rûh-i Nebî davacı.
Ey cemâat, uyanın! Yoksa, hemen gün batacak.
Uyanın! Korkuyorum: Leyl-i nedâmet çatacak!
Ne vapurlarla trenler sizi bîdâr etti!
Sizi kim kaldıracak, sûru mu İsrâfil´in?
Etmeyin… Memleketin hâli fenâlaştı… Gelin!
Gelin Allâh için olsun ki zaman buhranlı”

Sonuç ve Değerlendirme
Sonuç olarak Âkif’in “Âsım’ın Nesli” diye tarif ettiği gençliğin özellikleri şunlardır: İnançlı, ahlâklı, gözüpek, her türlü tefrikadan arınmış̧, ayrı gayrı düşünmeyen, tek yürek olan, taklitçiliğe özenmeyen, vatan ve millet sevgisini her şeyin üzerinde tutan, eğitim ve öğretime önem veren, ümitsizliğe kapılmayıp azimli ve çalışkan bir gençlik…
Kısacası, onun tahayyülünde Âsım’ın Nesli; yiğit, cesur ve merttir. Dini, vatanı ve milleti için savaştan çekinmez. Ölümden korkmaz; şehit olacağına inanır. Çalışkan, mütevazı ve tok gözlüdür. Ciddi ve ailesine bağlıdır. İnce ruhlu, kalbi hassas ve merhametlidir. Marifet ve fazilet sahibi, bedenen sıhhatli, kuvvetli ve dayanıklı, sporla meşgul olan bir gençliktir. Bizim; millet ve devlet olarak böylesi bir gençlik idealini, kendimize model almamız tarihi bir zarurettir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Çanakkale’yi geçilmez kılan ruh, Asım’ın Nesli’nde ifadesini bulan Türk gençliğinin ruhudur. Önemli olan o ruhu günümüze de taşıyabilmektir. Ve aslolan; biz kendimizden geçmedikçe kimse bizi geçemeyecektir!..

Ahmet DİVRİKLİOĞLU (TUFAN).”BULUNMAZ DOST

Yalnızlık inince gönül ufkuma
Bulunmaz dostumsun ıssız geceler
Denksin sen kırk yıllık eşim dostuma
Bulunmaz dostumsun ıssız geceler

Elim şakağımda dalıp kalınca
Kâbus eş oluyor hayal kurunca
Çıkışlar arayıp bulamayınca
Bulunmaz dostumsun ıssız geceler

Bulutlar çağınca kömürden kara
Kaysak tutmayınca bu müzmin yara
Sana sığınır bu garip fukara
Bulunmaz dostumsun ıssız geceler

Göstermezsin ele gözüm yaşını
Avutursun benim dertli başımı
Delilendiğimde her gün aşımı
Bulunmaz dostumsun ıssız geceler

Derdi, gam kederi dağıtansın sen
Olursun yazımda bir sulu sepken
Kanım donar, canım çekiliyorken
Bulunmaz dostumsun ıssız geceler

Alıştım ben sana, sen ise bana
Umudum bağlarım çöken akşama
Şafaklar atmazken hasretten yana
Bulunmaz dostumsun ıssız geceler

Mehmet Naci ÖNAL .”OSMAN PAŞA TÜRKÜLERİNDEN PLEVNE DESTANINA”


onaci@mu.edu.tr

GİRİŞ
Türk halkının “93 Harbi” (H.1293) veya “seferberlik” olarak adlandırdığı Osmanlı-Rus Savaşında, Plevne’nin ve Osman Paşa’nın özel bir yeri ve önemi vardır. Savaşın yankılarının bütün Türk coğrafyasına nasıl yayıldığı, türkülerde açık bir şekilde görülür. Osman Paşa ve Plevne Savaşı neden önemlidir? Dillerden düşmeyen ve Osman Paşa adına söylenen türkülerin sayıları neden bu kadar çoktur? Aradan nice on yıllar geçmesine rağmen, Plevne kahramanları niçin unutulmamıştır? Bu soruların cevabını tarihi kayıtlar yanında, Türk milletinin destanlarında veya kahramanlık türkülerinde aramak gerekir.
Savaşın geçtiği Balkan coğrafyasında, Plevne türkülerinin yoğun olarak söylendiği görülür. Plevne kasabasının bulunduğu Bulgaristan toprakları, Deliorman, Koca Balkan, Rodoplar, Varna, Kırcaali ve nereden derlendiği meçhul olan çok sayıda Plevne/Osman Paşa türküsü vardır. Savaş sonrası gazilerin kendi memleketlerine taşıdıkları türküler, dilden dile dolaşıp bütün Osmanlı coğrafyasına yayılır. Bunlardan biri Ordulu bir gazidir. Torununun kaleme aldığı hatıratlara göre dedesi, “Plevne Türküsü”nü gözyaşlarına boğularak söylemiştir.
Osmanlı’nın Müslüman ahalisinin yanı sıra Ukrayna’daki Hristiyan Urum Türkleri ve Moldova’daki Hıristiyan Gagauz Türkleri arasında, Plevne türkülerinin heyecanla söylendiği anlaşılmaktadır.
Balkan coğrafyası, tarih boyunca Türklerin pek çok savaşına şahitlik yapmış bir toprak parçasıdır. Plevne’den önce, Varna, Niğbolu, Silistre Savaşları Türk tarihinde önemli birer yere sahiptirler. Derleme yaptığımız Romanya’nın Dobruca Bölgesinde özellikle yaşlılar arasında, büyüklerinden dinlemiş oldukları kahramanlık türkülerini dillerinden düşürmedikleri görülmüştür. “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” türküsü ise özel bir yere sahiptir. Türkiye dışında kalan toprak parçasında yaşayan Müslüman Türk ahalisinin ruhî durumlarını, tarihlerine ve Türkiye’ye bakışlarını bu türkülerden anlamak mümkündür.
Fuad Köprülü’nün söylediği gibi “…Bir milletin edebiyatı, millî ruhu ve millî hayatını göstermek için en samimi bir ayna sayılabilir” (Köprülü, 1981:1). Kahramanlık türkülerinin Türk tarihinde özel bir yeri ve anlamı vardır. Bu türküler arasında, “Sivastopol Önünde Yatar Gemiler,” “Ey Gaziler,” “Estergon Kalesi,” “Kırım’dan Gelirim,” “61’in Topçuları” gibi türküler sayılabilir. Osman Paşa türkülerinin de dâhil olduğu kahramanlık türküleri, gelecek kuşaklar için birer millî gıda oluşturur (Cebeci, 1969: 761).
Enver Behnan Şapolyo “Türk-Rus Savaşları Tarihi Gazi Osman Paşa ve Plevne Müdafaası” adlı eserinde şöyle demektedir: “Tarih, bir ahlâk dersidir. Ondan insan olan çok şey öğrenir. Mazi öğrenilmeden, istikbal hazırlanamaz. Geçmiş günlerin vakalarını da bize ancak tarih öğretir. Kanije müdafaası, Silistre müdafaası, Plevne müdafaası Türk hamasetinin en canlı ve şanlı sayfalarını teşkil etmektedir. Bu sayfaları bir kahramanın destanı gibi okumak her Türk çocuğunun milli bir borcudur, (…) Bu sebeple Plevne kahramanlarının savaşları bizde tarihi bir şuur, nihayet milli bir vicdan doğuracaktır. Nitekim, milli şuur Plevne’de doğdu. İstiklal harbinde muvaffak oldu. Atatürk’e rehber Gazi Osman Paşa olduğunu kendisi söylemiştir” (Şapolyo 1959:175).
Rusların hem Balkanlarda, hem de Kafkaslarda Osmanlıya karşı başlattığı savaş, yaklaşık iki yüzyıldır aralıklı olarak devam eden Osmanlı-Rus Savaşlarının bir devamıdır. Halk arasında 93 Harbi (24 Nisan 1877- 03 Mart 1878) olarak bilinen seferberlik dönemini başlatılmıştır. Osmanlının toptan seferberlik ilanı, imparatorluğun ayakta kalması adına gösterilmiş olunan bir dirençtir. Bu direnç Plevne cephesinde sembol olmuş ve bütün dünyanın dikkatleri bu küçük kasabaya çevrilmiştir.
Osman Paşa ve kahraman askerleri, 143 gün boyunca Plevne’yi tahkim etmiş, burayı kaleye çevirmiş, direnmiş ve Balkanların kış günlerinden birinde (10 Aralık 1878), teslim olmak yerine, askerce ölmeyi tercih etmiş, yarma harekâtına girişmişlerdir. Bu sayede Ruslar, Plevne savunmasıyla yaklaşık beş ay oyalanmış ve İstanbul’u alma hayallerinin önüne geçilmiştir.
Plevne Savaşı’nın halk arasında nasıl bir heyecana yol açtığı, Plevne türkülerinin birbirinden farklı ve birbirinden uzak coğrafyalarda yeni dörtlükler eklenerek söylenmesinden anlaşılmaktadır. Türküler, ortak heyecanı bir destana dönüştürmüştür.

TÜRKÜLERDEN DESTANA
Plevne kahramanlığının türküsü, hem Plevne’deki askerlerce, hem de halk tarafından söylenmiş olmalıdır. Bütün bir Osmanlı coğrafyasının yanı sıra Kazakistan’a göç etmiş Gagauz Türklerinin Plevne türkülerini taşıdıkları anlaşılmaktadır. Plevne Türkülerinin Kerkük’ten Kazakistan’a, oradan Balkanlara dek Osmanlı coğrafyasını aşan bir övünç, bir kıvanç türküsüdür. Daha sonra bu türküler notalara alınacak, marş olarak bestelenecektir. İlk beste Mızıka-i Hümayûn’un bando şeflerinden Miralay (Albay) Mehmet Ali Bey (1825-1895) tarafından tahminen 1910 yılında yapılacaktır.
Plevne marşları yıllar içinde dokuz farklı dörtlükten hareketle bestelenir:
Sıra Dörtlükler Dörtlük
Sayıları
1 1,2,3. dörtlük 3
2 1,3,4,5. dörtlük 4
3 1,3,4. dörtlük 3
4 1,3, 6. dörtlük 3
5 7,8,9. dörtlük 3

Plevne türküleri içinde 11 heceli olanlar:
türkü 7 bent
türkü 3 bent (çeşitlemeleri var)
türkü 8 bent
türkü 2 bent

Plevne türküleri içinde 8 heceli türküler:
türkü 10 bent
türkü 9 bent
3-6 arası / 4 türküde 7 bent
7-9 arası / 3 türküde 6 bent
10-15 arası / 6 türküde 5 bent
16-26 arası /11 türküde 5 bent
27-31 arası / 5 türküde 3 bent
32-39 arası / 8 türküde 2 bent

Plevne türküleri içinde 11+ 8 heceli türkülerde 7 bendi 4 bentten oluşanlar:
türkü 7 bent
türkü 10 bent

Hece sayılarında kararlılık göstermeyen beş türkü yer almaktadır.
Plevne hakkında âşıklar tarafından söylenen üç yapma destan bulunmaktadır:
Âşık Hıfzı İsimsiz 46 dörtlük
Söyleyeni belli olmayan Destan-ı Gazi Osman Paşa 37 dörtlük
Âşık Boran Plevne Destanı 7 dörtlük

Türkülerin karşılaştırması sırasıyla bentler ve dizeler arasında yapılmıştır. Karşılaştırılması yapılan ve destanlaşan ilk yedi bent birden fazla söylenmiş, sonraki on beş bent bir kez söylenmiştir. Birden fazla dörtlükler arasında en çok kullanılan dize göz önüne alınarak önce dörtlük sonra türkünün bütünü oluşturulmuş, böylece türküden destana nasıl bir yöntem izlendiği gözler önüne serilmiştir. Farklı dizeler aynı sayıda söylenmiş ise, en eski yayım tarihi dikkate alınmıştır. Aşağıdaki sadece birinci dizenin örneği verilmiştir:
1. dize:
Tuna nehri akmam dedi 3.1.1 (üçüncü türkünün birinci bendinin birinci dizesi)
Tuna nehri akmam diyor 2.1.1 / 4.1.1 / 5.1.1 / 6.1.1. / 8.1.3 / 14.5.1 / 17.1.1 / 20.1.1 / 21.1.1 / / 27.3.1 / 32.1.1 /
33.1.1 / 38.1.1 / III.2.8.1
Tuna nehri akmam deyor 9.3.1
Tuna nehri aşmam diyor 9.3.1
Karadeniz akmam dedi 3.4.1 / 4.2.1 / 5.3.1 / 12.5.1/ 14.2.1 / 21.2.1 / 23.2.1 / 29.1.1 / 35.1.1 / 36.1.1
Karadeniz akmam diyor 1.3.1 / 11.4.1 / III.1.2.1 / III.2.2.1
Garadeniz akmam diyor 8.1.1
Garadeniz akmam deyor 39.2.1
Garadeniz akmam diyur 25.1.1
Kara Deniz akmam diy 31.1.1
Karadeniz akmam deyor 9.1.1
Hara deniz ahmam deyor 30.1.1
Kanlı Tuna akmam deyor 6.4.1 / 34.2.1
Kanlı Tuna akmam diyor 10.4.1 / 15.4.1
Duna teyler ahmam dedi 26.3.1
Osman Paşa sefer açtı 2.6.1 / 22.1.1
Dökülen kan döndü sele 2.7.1 / 22.2.1
Irmak gibi aksın kanı 2.8.1 / 22.3.1
Cihan şaştı bu savaşa 2.9.1 / 22.4.1
Ünü böyük Osman Paşa 8.2.1

Burada öne çıkan ve en çok kullanılan dize: “Tuna nehri akmam diyor”dur.
Sekiz heceli Plevne Türküleri farklı kelimeler, dizeler ve dörtlüklerle yeniden söylenerek tekrar karşımıza çıkmaktadır ve bunların toplam sayıları otuz ikidir:
-1-
Tuna nehri akmam diyor
Etrafımı yıkmam diyor
Ünü büyük Osman Paşa
Plevne’den çıkmam diyor
Birinci dörtlük farklı coğrafyalarda 47 kez kullanılır.
-2-
Tuna nehri akar gider
Etrafını yıkar gider
Şanlı Gazi Osman Paşa
Moskofları kırar gider
İkinci dörtlük farklı coğrafyalarda 30 kez kullanılır.
-3-
Olur mu beyler olur mu
Evlât babayı vurur mu
Padişahın zalimleri
Bu dünya size kalır mı
Üçüncü dörtlük farklı coğrafyalarda 17 kez kullanılır.
-4-
Ruslar Tuna’yı atladı
Karakolları yokladı
Osman Paşa’nın kolunda
Beş bin top birden patladı
Dördüncü dörtlük farklı coğrafyalarda 13 kez kullanılır.
-5-
Kılıcımı vurdum taşa
Taş yarıldı baştan başa
Ünü büyük Osman Paşa
Askerinle binler yaşa
Beşinci dörtlük farklı coğrafyalarda 10 kez kullanılır.
-6-
Plevne’nin ardı bayır
Bizlerde kalmadı hayır
Yok olası Damat Paşa
Yaktı bizi cayır cayır
Altıncı dörtlük farklı coğrafyalarda 6 kez kullanılır.
-7-
İstanbul’dan tel geliyor
Kadir Mevlâm dil veriyor
Padişah da pencereden
Baka baka can veriyor
Yedinci dörtlük farklı coğrafyalarda 6 kez kullanılır.
-8-
Kapandı Plevne’nin yolu
Düşman sardı sağı solu
Askerim çok cephanem yok
Yetiş Süleyman Paşa kolu
Sekizinci dörtlük farklı coğrafyalarda 4 kez kullanılır.
-9-
İstanbul’dan gelir kadı
Kalmadı dünyanın tadı
Şaşkın oldu zalim Kadı
Deli oldu deli kadı
Dokuzuncu dörtlük farklı coğrafyalarda 4 kez kullanılır.
-10-
İstanbul’un hanımları
Sedeftendir nalınları
Kör olası kâfir Moskof
Öksüz koydun yavrıları
Onuncu dörtlük farklı coğrafyalarda 5 kez kullanılır.
-11-
Kara kazan coştu derler
Dalga dalga aştı derler
Osman Paşa’nın askeri
Gece burdan geçti derler
On birinci dörtlük farklı coğrafyalarda 4 kez kullanılır.
-12-
Plevne’den toplar atıldı
İslâm Bulgar’a katıldı
Haberin olsun Sultan Hamit
Urum-elleri satıldı
On ikinci dörtlük farklı coğrafyalarda 3 kez kullanılır.
-13-
Tuna’ya köprü kuruldu
Askerin boynu vuruldu
Ağlaşın asker, ağlaşalım
Osman Paşamız vuruldu
On üçüncü dörtlük farklı coğrafyalarda 3 kez kullanılır.
-14-
İstanbul’un hanımları
Serbest gezer zalimleri
Kör olası Moskof’un
Bitme bilmez zulümleri
On dördüncü dörtlük farklı coğrafyalarda 3 kez kullanılır.
-15-
Tuna üstü esmez oldu
Kılıcımız kesmez oldu
Kör olasın Murat paşa
Cephanemiz yetmez oldu
On beşinci dörtlük farklı coğrafyalarda 2 kez kullanılır.
-16-
Karadeniz dalgalandı,
Orta yeri halkalandı,
Kör olası Damat Paşa,
Moskof ile ne laflaştı.
On altıncı dörtlük farklı coğrafyalarda 2 kez kullanılır.
-17-
Kaleden toplar atılır
Moskof İslâm’a katılır
Osman Paşa’nın elinden
Beş bin top birden atılır
On yedinci dörtlük farklı coğrafyalarda 2 kez kullanılır.
Sonraki dörtlüklerin her biri ayrı bir coğrafyada bir kez tekrarlanır.
-18-
Kahpe Moskof kesti yolu
Almak ister İstanbul’u
Plevne bir toprak kala
Düşman sarmış sağı solu
-19-
Bakın hele Balkanlara
Boyanmış hep al kanlara
Benziyor Türk askeri
Ateş saçan volkanlara
-20-
Türk’e pusu kurdu Moskof
Bunca yiğit vurdu Moskof
Osman Paşa karşı durur
Almak ister yurdu Moskof
-21-
Ağustosta açtı cengi
Görülmemiş daha dengi
Tuna’ya çok kan döküldü
Kıpkırmızı oldu rengi

-22-
Merdivenden indirdiler
Han sarayına bindirdiler
Kalk gidelim Osman Paşa
Bizi şimdi öldürürler
-23-
Kır atıma attım postu,
Çift tabanca elmas taşlı,
Gitme beyim öldürürler,
Bu vezirler her bir sözde.
-24-
Taş tabyaya toplar patlar
Osman Paşa istihkâm yapar
Süvariler çadır çarpar
Kâfir Moskof karşıdan bakar
-25-
Karadeniz [hep] kopuştu
Şipka Balkanı tutuştu
Bakın arkadaşlar bakın
Hızır mı bize yetişti
-26-
Karardı kazan karası
Karardı asker arası
Bugün bizi öldür [ür] (ecek)ler
Arkamızda süngü yar(a)sı
-27-
Çadırımız mavi beyaz,
Bu sene gelmedi mi yaz?
Aman kâtip haller yaman,
Beni başka deftere yaz.
-28-
Balkanları tez aşmalı
Kafkasya’ya ulaşmalı
Zafer için gece gündüz
Rabbimize yalvarmalı
-29-
Eğildim bir su içmeye
Atıma yollar biçmeye
Karşıdan Ruslar göründü
Utandım geri kaçmaya
-30-
Arabalar gelir geçer
Camları açar pencere
Osman Paşa’nın askeri
Sokak sokak yalım geçer
-31-
Karadeniz kararın yok
Gonce gülün timarın yok
Seni Moskof güle ürsün
Senin halden haberin yok
-32-
Çadırımın ipi yerde
Üstümüzde yeşil perde
Urun evlatların urun
Umudumuz yok geride

Dört dizeden oluşan türküler otuz iki adettir. Yapılan karşılaştırmada, bir türkünün Osmanlı coğrafyasındaki ahali tarafından nasıl destanlaştırıldığı görülür. Toplam otuz iki bentten oluşan bu destan, şimdiye kadar bilinenlerden farklı bir destan olma özelliğini taşımaktadır. Anonim olan türkülerin – dağılmış bir bütünün – parçaları bir araya getirilerek destan ortaya çıkarılmıştır. Tamamen kendi doğallığı içinde Osmanlı ahalisinin düşünce ve duygularını uzun uzun dile getiren bir destan, yapma değil doğal bir destan örneğidir.
Eserin son bölümünde, tarihin edebiyatla, türküyle örtüşüp örtüşmediği araştırılmıştır. Plevne Savaşı’nın içinde yer almış, asker, doktor ve gazetecilerin şahit oldukları anılarını ile tarihçilerin yazdıkları ışığında Plevne türküleri karşılaştırıldığında, türkülerin tarihi tamamladığı görülür. Üstelik savaşı yaşayan asker şair veya şairlerin savaş süresinde neler hissettikleri, hangi psikoloji içinde bulundukları daha iyi anlaşılmaktadır.
Plevne türküleri, bir savaşın ağıtı değildir. Bir kahramanlığın destanıdır; savaşta uzun mücadeleler sonunda çaresiz kalmış ve yarma harekâtına girişip mağlup olmuş bir ordunun kendilerinden sayıca çok üstün bir orduya karşı, yenilgilerin sebeplerinin sorgulandığı, ümitlerin hayal kırıklıklarına dönüştüğü, yardım beklentilerinin, askerin hissiyatının dile getirildiği türküler destanlaşmıştır.
Savaşın akışını anlatan türküler, bir ordunun nasıl kahramanlık gösterdiğini, yenildikten sonra nasıl vakur bir tavır içinde olunduğunu, asker ve halk arasındaki yankısını göstermesi bakımından son derece önemlidir. Bütün bir milletin ruhunu yansıtan isimsiz ozanların maşeri vicdanlarında söze dökülmüş edebi, tarihi bir sayfadır.
Plevne Savaşı’nı izleyen Batılı gazeteciler, Plevne’deki Türk askerlerinin günlük yaşamlarından da söz ederler. Ordugâha dönen askerlerin akşam karavanasından sonra, birkaç saat dinlendiklerini, ardından meydanda bir ateş etrafında bağdaş kurup türküler söylediklerini, birbirleriyle muhabbete koyulduklarını, askeri bir bandonun Plevne sokaklarında bir aşağı, bir yukarı marşlar çalarak dolaştıklarını yazmışlardır (Furneaux 1999:45).
Plevne Savaşı neden yitirilmişti? Osman Paşa neden kıskanılmıştı? Şahsi ihtiraslar, toprak ve savaş kaybının önüne mi geçmişti? Süleyman Paşa kolu neden yetişmemişti? İngilizler yardıma mı geleceklerdi? Türk askerine ve Osman Paşa’ya neden ve kimler hayran olmuşlardı?
Plevne Savaşını takip eden Batılı bir gazeteci, Birinci Plevne Savaşında vatan için, nasıl can verildiğini şöyle anlatır: “Çalan hücum borularıyla Türk askerleri yoğun saflar halinde tepelerden aşağı doğru saldırıya geçtiler. “Allah! Allah!” sesleriyle birbirine yaklaşan bu iki büyük gövde çarpışan iki tren gibi birbirine girdi. Ortalık bir anda karıştı. Çığlıklar, haykırışlar ve küfürler içinde insanlar birbirlerini bıçaklıyor, süngülüyor, baltalıyor ve boğuyordu. Can çekişirken bile toprağın üzerinden ikişer üçer birbirlerine sarılıp debeleniyorlardı. Boğuşmakta olan bu yoğun kalabalığın ortasında süngülerin ve dipçiklerin inip çıktığını görüyorlar, süvarilerin kılıçları havada daireler çizerek etrafındakilerin kafalarına iniyordu. Savaş sancakları rüzgârda dalgalanıyor, atlar şaha kalkıyor, atlar devriliyordu. İnsan denen hayvanla kaynayan bir kazan yeryüzündeki cehennem, şeytanların başkaldırışıydı bu boğuşma” (Furneaux 1999:58).
Kahramanlık türküleri, epik destan geleneğini uzak geçmişten günümüze taşımaktadır. Kahramanlık türküleri ile epik destanlar arasındaki fark, yüzyıllar içinde olağanüstülüklerin yerini daha gerçekçi bir anlatıma taşımasıdır. Kahramanlık türküleri, destanlar kadar uzun olmayan bentlerle yaşanmış olayları anlatır. Destanlarda olayların dizelerle resmedilmesi geleneği, halk hikâyelerinin manzum bölümleri ile devam eder. Kimi zaman bu manzum bölümler müstakil birer türkü olarak söylenir. Kahramanlık türküleri en eski anlatma geleneğini canlı kılmaya devam eder.
Yarma harekâtının başarısız olduktan sonraki durumunun özetleyen dörtlük şöyledir:

“Karardı kazan karası
Karardı asker arası
Bugün bizi öldürecekler
Arkamızda süngü yarası”

Savaşın yenilgisi sonrası askerin vaziyetini Rus gazeteci şöyle anlatır: “…Ayaklarında ayakkabı yerine bir miktar paçavra vardı. İçinde en ziyade mes’ut olanları birer çadır parçası ellerine geçirmişlerdi ki, onun içine sıkı sıkı sarılmışlardı. Türk askeri açlıktan ve soğuktan ölüm derecesine geldikleri ve hiçbir tasviri kabul olmayan bir paçavradan başka giyecek bir şeyleri olmadığı halde yine vakurane ve hayata aldırış etmeyen vaziyetlerini hiç bozmamışlardı. Bize karşı hiçbir şeye muhtaç değil gibi görünmek istiyorlar, bütün bu sefaletlerle alay eder gibi bir hal gösteriyorlardı.”
Asker şairler, zaman zaman padişaha, sadrazama, serdara nasihatler vermiş, kimi zaman ordunun halinden şikâyet etmiş, halkın veya askerin durumunu anlatmışlardır. Elden çıkan kalelerin matemini tutmuş, ordu düşman karşısında gevşediğinde isyan etmişlerdir (Boratav 2000:88). Plevne türkülerinde bir yandan kahramanlıkların öyküleri anlatılırken, diğer yandan imdat gelmemesi üzerine kızgınlıklar dile getirilir. Türküler bütün yalınlığı, insan sıcaklığı ile söylenir. Osman Paşa adının türkülerde çokça söylenmesi, onun asker ve halk tarafından ne kadar sevildiğini gösterir. Plevne türkülerinin bir diğer adı da Osman Paşa türküleri oluverir. Halk türkülerinin doğduğu tarih, yer ve ilk söyleyeni genellikle bilinmez (Güney 1956:10; Kúnos 1978:30).
Macar Türkolog İ. Kúnos 1970’lerde sular altında kalmış olan Adakale’de derlemeler yaparken Plevne türküsünü dinledikten sonra, gözyaşlarını tutamaz. Türküyü söyleyen çocuğa: “Başka yok mu?” diye sorduğunda: “Bir daha söylerim, ama dikkat et ki başkaları işitmesin,” der. Çocuk Plevne türkülerini söylerken etrafından çekinir. Yanındakiler ise telaşlanır. Bu türkünün yasak olduğu, kimseye söylememesi gerektiği Kúnos’a tembih edilir (1978:26-30). Plevne Savaş’ından yaklaşık on yıl sonra Balkanlarda böyle bir ortam oluşacaktır.
SONUÇ
Destanlar güçlünün güçsüzü yenmesiyle gerçekleşmez, tam tersine güçsüz olanın güçlüyü yenmesi veya dize getirmesiyle oluşur. Plevne Savaşı, savaş teknolojisindeki farklıkları, asker sayısının orantısızlığı göz önüne alındığında bir destandır. Plevne’de az sayıda asker çok sayıda askere karşı başarılı olmuş, bu başarı üç kez tekrar edilmiştir. Türküler kendi doğal ortamlarında tekrar edilip bir heyecanı paylaşarak yayılır. Bu sırada çeşitlemeleriyle birlikte yeni eklemelerle yaygınlaşır. Plevne’den 143 gün boyunca geniş bir Osmanlı coğrafyasında haberlerin beklendiği savaş ortamında, heyecan içindeki halk arasında söylenen türküler, tarihin derinliklerinden getirilen destana dönüşür.
Tarih, kahramanlık türkülerinden de öğrenilebilir. Plevne, Yemen ve Çanakkale türküleri, içimizdeki tarihi heyecanı yaşatmaya, diri tutmaya devam ediyor. Bu türküler tarihe karşı vefa borcumuzu en canlı sahneleriyle yeniden hatırlatıyor.
Osmanlı’nın geniş coğrafyasında, bütün bir ahalisi tarafından söylenen Plevne türkülerin doğal bir destana nasıl dönüştürdüğü tebliğ olunur.

Kumrugül TÜRKMEN AKIN.”DEVLETSİZLİK BABASIZLIKTIR” OĞULBEY TÜRKMEN’LE RÖPORTAJ

MAMAM
Türkmen dilinde mamam büyükanne demektir.
Mamam, şimdi o tarihe tanıklık etmiş çizgi çizgi yüzüyle bize gülümserken bu yaşayan hafızanın sadece benim biricik Mamam olarak kalması diğer insanlara yapılan büyük bir haksızlık olur diye düşündüm.
Torununun, çocuklarının cıvıltısında o manidar gülümseme ile huzur bulurken tarihe tanıklığını kaleme almanın önemi benim için büyük olacaktı. Böylece hayata kalıcı bir çentik atacaktık. Bu düşünceyle ruhuma mutlulukla beraber bir huzur sanki konuk geldi.
Afganistan, Pakistan, İran ve Türkiye’yi gören yaşayan gözleri ve yüreğiyle konuşup söyleşmek için duygularımın sesinde, ayak izinde düştüm Mamamın peşine. Mamam çocukluğumun, hayallerimin prensesiydi. Hayat hikâyesini dinlerken en çok dedemle evlenme bölümünü dinlemekten büyük keyif alırdım. Her dinleyişimde aynı heyecanı yaşardım.
Gönül ülkemdeki en nadide güzelliklerden biri olan Mamam gençliğinde uzun, ince endamlı, esmer, çok güzel bir kızmış. Saçlar simsiyah, beline kadar uzunmuş. Onu hayallerimde hep gece saçlarıyla sonsuzluğa uzun uzun bakarken resmetmişimdir.
Çocukluğumdaki en büyük iz kendisidir. Yeme, giyinme, yatma, kalkma adabından tutun da kişisel bakıma kadar her şeyi torunlarına bizzat kendisi öğretmiş örnek olmuştur. Gönül ülkemin mimarı, en zarif ressamıdır kendisi. Hayatı yaşamanın adabını öğrendiğim Türkmen nenesi Mamam şimdi 92 yaşında. Ondan dinlediklerimi kâğıt ve kalemin şahitliğine bırakıyorum şimdi.
Kumrugül Türkmen AKIN:
-Mama nerede doğdun, bize aileni anlatır mısın?
Mamam:
-Ailem, Rusya’daki Bolşevizm ihtilalinin Türkmenistan’ı olumsuz etkilemesi sonucu göç etmek zorunda kaldı. Afganistan’ın kuzey bölgesine Ruslar Türkmen dilini, kültürünü, örfünü, âdetini, gelenek ve göreneklerini dinini, inanışını değiştirmek için Türkmenler üzerinde kominizim rejimi uygulamak istediler. Biz bunu kabul etmek istemedik, bunun sonucunda da bize karşı yıpratma politikası başlattılar ve aile büyüklerimiz Türkmenistan’dan göç etmek zorunda kaldılar.
Ben Afganistan’ın kuzeyinde yani kuzey Türkistan’da Şıvırgan Eyaleti’nde doğmuşum.
Çok kalabalık ve mutlu bir aileydik dört erkek, dört kız kardeşin altıncısı olarak dünyaya gelmişim. Babam nüfuzlu bir insandı, varlıklıydı ailesine ve biz çocuklarına düşkün bir kişiydi. Annem de tam bir Türkmen alımıymış ben doğmadan önce ölmüş bu yüzden annesiz büyüdüm.
-Nasıl bir çocukluk yaşadın Mama?
-Çok mutluyduk, kalabalık bir aileye sahip olmak mutluluk ve güç kaynağı idi benim için. Kardeşlerimle yaşlarımız yakın olduğu için bir arkadaş gibi davranırdık birbirimize. Mutlu bir çocukluğum oldu. Türkmenlerde büyük veya küçük bütün kızlar halı dokurlar. Güzel halı dokumak bir Türkmen kızı için yetenek ve kültür göstergesidir Bu yüzden diğer kız kardeşlerimle beraber günün belli saatlerinde halı dokuduk. Her Türkmen’in evinde bir odası halı tezgâhı olarak düzenlenmiştir. Bu yüzden Türkmen deyince akla ilk gelen halıdır. Tabi bir de dünyaca ünlü Türkmen atlarına binmenin ve halı dokumanın dışında bahçemizde oyunlar oynardık. Meyve bahçelerimiz çok güzeldi meyvelerimiz bal gibi tatlı olurdu. Kayısı, şeftali, üzüm, nar hepsi ayrı ayrı güzeldi. Ayrıca güzel bahçemizde oynadığım oyunları dün gibi hatırlıyorum Aşık oyunu oynardık mesela. Şimdiki çocuklar oynuyorlar mı bilmiyorum ama eskiden beştaş oyunu oynarlardı. Biz taş yerine aşık kullanırdık. Aşık koyun ve keçi gibi hayvanların ayak bileklerin de bulunan bir kemik türüdür. Bizim zamanımızda haftada bir koyun kesilirdi Kalabalık bir aile idik, bu yüzden aşık kemiği bulmakta hiç zorlanmazdık. Hatta herkesin ayrı renklerde beş aşık kemiği olurdu. Kime ait olduğunu bilmek için aşığı boyardık. Tıpkı bu aşık kemikleri gibi benim çocukluğumda rengârenk geçti.
-Türkmenistan’dan atalarınız neden göç etmişler?
-Türkmenistan adı üstünde Türkmenlerin öz yurdu. Rusya’da Bolşevizm ihtilali olunca Türkmenler üzerinde Ruslar kominizim rejimi uygulamak istediler, Konuşmamızın başında bundan bahsetmiştik zaten. İnsanların dinleri, namusları söz konusu olunca bu değerleri koruyabilmek için öncelikle özgür olmaları gerekir. Yerel savunmalar yapan yakınlarımız akrabalarımız olmuş ancak sonları hazin olmuş. Ya bir daha haber alınamamış veya öldürülmüşler. Bu zorluklar karşısında duramayacağımızı anlayan atalarımız öz ata yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlar. Ben buna hicret diyorum, tıpkı Peygamberimiz gibi biz de doğup büyüdüğümüz, sevdiğimiz toprakları dönüp dönüp bakarak yaşlı gözlerle bırakmak zorunda kaldık. Çünkü onlar vatan sevgisinin imandan olduğunu biliyorlardı. Tekrar öz yurtlarına dönmek için ant içmişler. Ailem Türkmenistan’dan Afganistan’ın Şıvırgan şehrine yerleşmiş. Ben ve kardeşlerim Afganistan’da doğmuşuz.
-Nasıl evlendiniz?
-Babam hâli vakti yerinde hatırı sayılır bir Türkmen beyiydi. Çocuklarını evlendirirken de evlenmeyi isteyen kişilerin nesebine ve ahlâkına bakardı. Kendimden büyük ağabey ve ablalarım evlendirilirken bunlara dikkat ettiğini gözlemledim babamı. Büyük ablamın eşi çok zengin, çok fazla tarlası ve toprağı vardı. Bir gün tarlalarını ve topraklarını kontrol etmeye gidiyor Yanında da çok sevdiği bir arkadaşı var. Öğlen yemek vakti olunca yemek getiriyorlar eniştem ve arkadaşına. Eniştem haşlanmış yumurtayı çok severdi. O zamanlar ben ablamın yanında kalıyordum. Yemek gelince sofra açılıyor ki çeşit çeşit güzel yemekle ve bir de küçük bir mendile sarılmış tuz var.
Eniştemin arkadaşı sofranın güzelliği karşısında şaşırıyor, şaşkınlığı tuzu görünce daha da artıyor. Sonra hafifçe gülümseyerek enişteme yumurtanın yanına tuzu kimin koyduğunu soruyor. Eniştem de baldızım diyor. Misafir de tam size göreymiş deyince benim kısmetim orada dedene bağlanıyor. Bu olaydan sonra deden defalarca görücüler gönderiyor bize. Sonunda babam ikna oluyor.
Deden Türkmenistan’ın Lebap yöresinden bir Türkmen. Çocuk yaşta güçlükleri yaşamış. O dönem yani güçten önce din eğitimini almaya başlamış Afganistan’a geldikten sonra dini eğitimi tamamlayarak molla sıfatını almış. Dini bilgisi, ahlâkı çok güzel olduğu için toplum onu saymış ve sevmiş. Aynı zamanda Astragan kürk ticareti yapan bir tüccar. Bu kürk dünyada çok önemlidir ve pahalıdır. Kürk ticareti dedene çok para getiriyor.
Benden önce üç hanımla evlenmiş, bunlardan iki tanesi benimle evlenmeden önce ölmüş bir tanesi de benimle evlendikten sonra öldü ama bu hanımlardan pek çok çocuk ve torun olmuş. Bizim yaşadığımız büyük yerleşim yerlerine kışlağ denirdi. Bizim kışlağ sadece senin dedenin soyunun devamı olan insanlardan oluşuyordu.
-Mama düğünün nasıl oldu?
-Evlendiğimiz zaman deden 40 yaşlarındaydı, ben ise henüz 25 yaşındaydım. Bu evlilik benim rızamla oldu onu uzaktan görmüş ve hayran olmuştum. Ayrıca zekâ ve yeteneğe değer verişi onunla evlenmek istememin başlıca sebebi olmuştu. Çünkü ben de zekâ, yetenek konularına çok önem verirdim. Yumurtanın yanına tuz koymayı akıl etmem, onun dünyasındaki muhteşem tahta oturmama sebep olmuştu. Deden çok uzak bir bölgede oturuyordu yani şimdi Tokat ile Sivas gibi. Düğünümüz çok güzel oldu Türkmenler gümüşe çok değer verirler, gümüş güç derler. Düğün öncesinde onun kalabalık sülalesi defalarca bize gelip hediyelerini takdim ettiler. Şimdiki gibi araba yoktu o dönemlerde bu yolculuklar atların develerin sırtında yapılırdı düğünümde çok fazla altın ve gümüş takıldığını hatırlıyorum Babamın hayır duası ile uğurlandım ana ocağından. Düğün alayı deve kervanlarından oluşuyordu. Beni kecebeye bindirdiler. Kecebe devenin sırtına konulan iki odacıktan oluşur. Düğünlerde gelin ve yengesi deve sırtındaki bu araçla eşinin bulunduğu yere gelirler. Çok uzun bir yolculuktan sonra dedenin bulunduğu yere geldik O zamanlarda damadın düğün alayına katılması hoş karşılanmazdı. Dedenin yanına geldikten sonra da düğün üç gün üç gece devam etti.
-Nasıl bir evlilik yaşadınız?
-Ben dedene karşı her zaman sonsuz bir hayranlık ve saygı duydum, bunun nedeni onda gördüğüm güzel ahlak ve tabiatındaki asaletti. Aşk bu olsa gerek. Benden önceki üç hanımı, onlardan olan çocuklar olunca mal mülk, servet, dini bir ağırlık bütün bu saydıklarım dediğini hiç dünyalaştırmamış, bilakis bir ağırlık mütevazılık vermişti. Bu yüzden hane halkı ve kışlığımızdaki yediden 70’e herkes dedeni sever ve başı üstünde tutarlardı. Ben de onun gölgesini gördüğüm zaman bile huzur duyar sırtımı sanki yıkılmaz dağlara yasladığımı sanırdım. Hayatımı onun ellerine bırakmıştım çünkü bana huzur veriyordu. O kadar çok maddi ve manevi sorumlulukları vardı ki çok az zaman paylaşabiliyorduk. Beni hep mutlu etti, ondan incindiğimi hiç hatırlamıyorum. Tüccar olduğu için değişik ve uzak yerlere gidiyor ve oralardan değişik hediyeler getiriyordu. Şimdi o değerli hediyelerin çoğunu torunlarıma verdim en değerlileri de sen de.
-Kaç çocuğunuz, kaç torunumuz oldu?
-İlki olan iki kız hayatta olan çocukların iki tane doğduktan sonra öldüler. Senin baban Mustafa Kul amcan, Mehmet Emin, büyük halan Reymegül, küçük halan Gülkamer, Reymegül kızımı tam 38 yıl görmedim. Bundan dört yıl önce Türkiye’ye ziyaretimize geldi. Belli bir süre kaldı. Sonra ailesinin yanına geri döndü. Dört çocuğumdan 20 tane torunum var. Torunlarımın ise 40’a yakın çocukları oldu.
-Mama çocuklarınızı büyütürken nelere dikkat ettiniz?
-Dualı büyütmeye çalıştım her şeyden önce. Mayasında dua olanın geleceği aydınlık olur derdi büyüklerim. Bir çocuğun davranışı önünde gördüğü insanlara göre şekilleniyor. Çocuklarımıza davranış, ahlâk, asil olmaları konusunda eğitim verdim. Asalet kavramı biliyorsunuz soy veya bağlılık ile ilgili değil tamamen davranışlarının güzelliği ve tutarlılığı ile ilgili. Ben çocuklarını yetiştirirken çok az ve öz konuştum. Daha çok model oldum. Çevrelerinde uygun gördüklerini bünyelerine almalarını istedim, onlarda bunu yaptı. Çocuklarımla ve onların yetiştirdikleriyle de onur duyuyorum, çünkü hepsi iyilik için toplum değerlerimiz için koşturuyorlar. Bu canların hepsi benim hepsi tek başına bir iyilik ordusu kurabilecek kadar güçlü çocuklar.
-Afganistan’dan ne zaman neden göç ettiniz, o zamanki hislerinizle bize ışık olur musunuz?
-1979’da Ruslar Afganistan işgal ettiler. Amaçları Afganistan’da kominizim rejimi uygulamaktı. Türkmenistan’da bizi yok etmek için yaptıklarını, fazlasıyla Afganistan’da yaşayan Türkmenlere de yaptılar. Amaçları Türklüğü ortadan kaldırmaktı. Rahmetli deden ölüm döşeğinde soyundan olan ve kışlağındaki tüm insanlara kol kanat gerecek olan kişinin baban olduğunu açıkladı ve vasiyet etti. Önemli yazışmalarında kullandığı bir mührü herkesin gözü önünde babana verdi. Babanın büyük amcaları da vardı. Deden özellikle babanın başa geçmesini istemişti çünkü her şeyle kendisine en çok benzeyen oğlu babandı. Baban daha 10,12 yaşlarında iken dedenle beraber uzak diyarlara giderlerdi. Babana yaptığı işleri bizzat göstererek yaşatarak öğretirdi. Baban çocukluğunda bile sanki büyük biri gibiydi. Ailemizle ilgili önemli kararlar alınacağı zaman deden babanı asla yanından ayırmazdı. Baban da gördüğü bu izzet ikram sevgi ve saygı karşısında şımarmadı, bencilleşmedi. Fabrikalarımız yeni açılmıştı. Evimizin etrafını iki adam boyu saran duvarlar vardı. Huğlu derdik biz bu yapılara, evimizin dışında misafirlerin kalması için büyük bir misafirhane yapılmıştı. Buraya ülkenin değişik yerlerinden tüccarlar gelir, istedikleri kadar misafir olurlardı. Bütün eş dost, akrabalar haftada en az bir kere bir araya gelerek ziyafetler çekerdik. Baban o dönemlerde çok genç, kabına sığamayan, delifişek bir delikanlıydı. Ona her bakışımda Allah’ıma şükür ederdim, her şeyi bu kadar mı güzel olur bir insanın derdim. Boyu pusu yüzündeki anlamlı güzellik zekâsı yetenekleri beni alır geleceğe götürürdü.
Ruslara karşı yerel direnişler yapıldı. Bunlar mücahitlerdi, biz de destekledik. Bir gece hiç unutmuyorum gecenin sabaha kavuşacağı bir zamanda Rus askerleri bizim evimizi bastılar, çoluk çocuk neye uğradığımızı şaşırdık. Babanı dışarı çıkardılar. Askerler birbirlerine Rusça bir şeyler söylüyorlar bağırıp çağrışıyorlardı. Ne dediklerini anlamıyorduk, babanı itip kakmaya başladılar. Baban bütün gücüyle karşı çıkıyordu. En son bir asker babanın çenesine silahın dipçiğiyle vurmaya başladı. Sanki yüreğimi koparmışlardı. Şimdi bile yemek yerken babanın lokmaları çiğnerken çenesinden gelen sesi duymuşsundur, bu ses işte bu dönemdeki işkenceden kalma. Sonra diğer Rus askerleri de çullandılar oğlumun üstüne. Oğlumu dertop edip arabaya yüklediler ve götürdüler. Ondan sonra babanı uzun süre göremeyecektim. Koskoca huzurumun üstüne sanki bir bomba düşmüştü O gün sen gökyüzüne baka baka ağlamıştın.(Onu dün gibi hatırlıyorum çocuk hafızamda.) boğazımda düğümler feryat figan baka kaldık oğlumun arkasından. Bekledik ama gelen giden olmadı.
Aylar birbirini kovaladı ama oğlumu benden alan Ruslar bir daha oğlumu geri getirmediler. Başkent Kabil’de bir hapishanede tutuyorlarmış yüreğimin özünü. Abdülkerim Bey de aynı hapishanedeymiş. Mahdum Bey, Türkmenlerin lideriydi. Afganistan’daki yönetim döneminde milletvekilliği yapmış bir şahsiyetin aynı hapishanede olması bana azıcık da olsa umut vermişti. Çünkü Mahdum Bey ile baban birbirlerini çok severlerdi. Bizler ise dışarıda babanı merak ederek yaşıyorduk. Sonra, hapishaneyi ziyaret edilebileceğimizi söylediler. Biz de çıktık yola oğlumu görmeye, seni de götürmüştüm. Bilmem hatırlıyor musun(evet hatırlıyorum o yolu hapishanenin önündeki su aklarını yaprak toplayan küçük Afgan kızları hâlâ gözümün önünde.) Bütün çaba ve uğraşlarımıza rağmen babanı göstermediler bize. Gözyaşlarımız da boğulduk adeta. Senin ellerinden tutarak gerisini geri döndüm, bin bir umutla gittiğim yollardan.
Hanemizde sonsuz bir hüzün ve suskunluk vardı. Çünkü oğlum başımın tacı soyunun devamı yoktu. Görmeye alıştığım, gönlümün gönendiği, varlığım varlığımdan ayrılıp gitmişti. Bütün bunların sebebi babanın bir Türkmen lideri oluşuydu. Peki, Ruslar neden babanı hapse atmışlardı.
Mücahitler Ruslara karşı yerel direniş örgütleri kurmuşlardı. Baban ve baban gibi düşünenler bu örgütlere para ve silah yardımı yapıyorlardı. Evimizde gömme dolaplar vardı. Silahları, mücahitleri bu dolaplarda saklıyorduk. Ruslar bunu öğrendiği için babanı alıp götürmüşlerdi. Zaman geçti aylar ayları kovaladı. Sonra bir gün baban çıkageldi. Bütün sülale sevinçten bayram ettik. Bundan çok kısa bir zaman sonra da göç yolunu tuttuk. Bütün o ihtişamı, malı mülkü, özümüzden olan her şeyi geride bırakarak düştük yollara. Yanımıza sadece kişisel eşyamızdan oluşan küçük bir bohça alabilmiştik. Dünyalık olanı yine dünyaya bırakarak namusunuza, dinimize, varlığımıza bir ziyan gelmemesi için hicreti tercih ettik tıpkı Peygamberimiz gibi.
-Mama Türkiye’ye nasıl geldiniz?
-Afganistan’dan çıktıktan sonra Pakistan’a ve İran’a gittik. Baban tüccar olduğu için buraların yapısını iyi biliyordu. Buralarda da küçük gruplar halinde Türkmenler yaşıyordu. Göçün Türkmenlerin kaderi olduğunu düşünmeye başlamıştım bugünlerde. Pakistan’a Türkiye’den heyetler geldi ve Abdülkerim Mahdum Bey ve babanla görüştüler. Afganistan Türklerinin, Türkiye’ye gitmesi hususunda İstişareler yapıldı. Türkiye, Türk yurduydu. Büyüklerle yapılan istişarede Türkiye’ye göç kararı alındı. Uçaklar geldi Türkiye’den. Pakistan’dan bizi almak için Türk Devleti bizi çok önemsedi, adeta baş üstünde tuttular. Müteşekkiriz. Türkiye geldikten sonra da aynı yakınlık hassasiyet kendi yurdumuz saymışız gibi devam etti. Bizim için evler yapıldı. Biz babanın işleri dolayısıyla İstanbul’a taşındık Türk aile yapısını, sosyal hayatı tanımamız öğrenmemiz için İstanbul bizim için ideal bir şehir oldu.
-Mama bizlere son olarak neler söylemek istersin?
-Hayat bir akış. Bu akışta güzel şeyler götürmek lâzım yanında. Bunun içinde Allah’ın bize bahşettiği akıl ve yeteneklerimizi güzel kullanmamız gerekiyor. Bunu yapabilirsek başarılı oluruz ama hayattaki en önemli şey yaşayabilmek için bir evinin olması. Bu ev bizim için bir vatan. Vatanı kollayıp, gözeten, üzerindeki milleti, ailesinin geleceğini, geçmişini düşünen, düzenleyen bir de baba lâzım. Bu baba devlet oluyor. Bizim başımıza gelenlerin sebebi devletsizliktir. Bu yüzden yaşadığınız cennet vatanın devletini, milletini, her şeyini çok sevin iyi sahip çıkın, çünkü devletsizlik babasızlıktır.

Ali AKBAŞ.”HUMA KUŞUMUZ”

Yine duman almış Palandöken’i
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle
Türküler bağrımda bir gül dikeni
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

Yükseklerde öten hüma kuşumuz
Issız gecelerde can yoldaşımız
Sen söylerken göğe değer başımız
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

İşimiz yok bizim hasetle, kinle
Gam, kasavet dağıt gür nefesinle
Yüce endamınla yiğit sesinle
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

Dadaş göğümüze bir velvele sal
Ruhu coştur, çürük aklı yele sal
Birbirine girsin gerçekle masal
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

Bir şehir bilirim taşı kehribar
Erkeği Köroğlu, kızları Nigâr
Ey şahin bakışlı, edası kibar
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

Bir şehir bilirim iniş yokuştur
Çifte minaresi nakış nakıştır
Aşılmaz yolları borandır kıştır
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

Sen susarsan göğümüzü yas alır
Pasinler’i duman alır, pus alır
Türkülerle uzun yollar kısalır
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

Erenler yoldaşı Mehmet Çalmaşır
Bize maveradan haberler taşır
O söylerken bize susmak yaraşır
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

Kar erisin yaylalara göçülsün
Yamaçlarda mor menevşe açılsın
Ricâ et Râci’ye o da koşulsun
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle

-31 Mart 2018 tarihine vefat eden Türk halk müziğinin sevilen ismi sanatçı Mükerrem Kemertaş’ın aziz hatırasına-

İsmet ANİK.”ÇAKIR ÇEŞME”

Sevgi dolu halleriyle
Beni çeker çakır çeşme
Deniz gibi gözleriyle
Maviş bakar çakır çeşme.

Mahzun duruşuna bakma
Doyurulmuş derde gama
İçin için çağlar ama
Sessiz akar çakır çeşme.

Gariptir yok dayanağı
İçe akar göz ırmağı
Kendi derdidir kaynağı
İçme; yakar çakır çeşme

Hıçkırığı dinsin hele
Ateşini versin yele
Bülbül gibi gelsin dile
Dertler döker çakır çeşme

Coşkuluydu daha önce
Güller açardı gülünce
Hasret kaldı o sevince
Beller büker çakır çeşme.

Mahir GÜRBÜZ.”SUÇUN YOK SENİN”

Dönecek demiştim dosta düşmana
Unutmuş olsan da, suçun yok senin.
Hasretin çığ gibi düştü bu cana
Düşse de bir tanem, suçun yok senin.

Hazana büründü gönlümde bahar
Figanlar kopmuşsa, suçun yok senin.
Arayıp sormadın bu güne kadar
Soranlar sağ olsun, suçun yok senin.

İçimdeki özlem bir volkan gibi
Sönmek bilmiyorsa, suçun yok senin.
Gelirsin sanmıştım güller açınca
O güller açmıyor, suçun yok senin.

Saçımdaki aklar sevdanın yükü
Keder vurgunsam, suçun yok senin.
Uykusuz gecemin her sabahında
Gözlerim yorgunsa, suçun yok senin.

Ertuğrul KALAFATAH.”BE USTA…”

Niye böyle bizi öksüz bıraktın
Seni seven gönülleri hep yaktın,
Acıları bize miras bıraktın,
Ah be Usta, yakışmadı bu Sana.

Duayendi o yüreğin bizlere,
İlham verir, aşk doğardı sözlere
Sana bakar, mısra, beyit, her hece,
Ah be Usta, yakışmadı bu Sana,

Her şiirde ırmak olup çağlardın,
Hüzün basar, için için ağlardın,
Yazınca da ta derinden dağlardın
Ah be Usta, yakışmadı bu Sana

Aşk deyince tek hece de şairdin,
En tepede, en zirve de hep birdin,
Hem yürekli, delikanlı bir erdin,
Ah be Usta, yakışmadı bu Sana

Adın kaldı gonca kızıl gülünde,
Tadın kaldı, şairlerin dilinde,
Yâdın kaldı, şu mübarek elinde,
Ah be Usta, yakışmadı bu Sana,

Nargül DELİCE.”PERİŞAN KURABİYELER”

Seher vakti uzadıkça uzuyordu. Yorganın bir ucunu kolunun arasına öbür ucunu sızlayan omzuna çekti. Gözlerini kapatıp uykuya dalmayı umdu, ama boşuna. Yastığı yukarı iteledi yorganla beraber üstüne kayıp gün ışığının karanlığı kovuşunu izlemeye başladı. Aynada önce kara bir gölge, sonra silik bir şekil olarak gördü kendini. Martıların haykırışları, yalnızlığıyla baş başa kaldığı o sabahı çağrıştırıyor, zaman orada durmuş ya da geri sarıyordu. Ani bir kararla kalktı, hırkasını giydi. Kurabiye yapmalıydı, cevizli, üzümlü, bol tarçınlı.
Her şeyden iki ölçü kattığı hamurdan, rastgele kopardığı parçaları şekil vermeden tepsilere dizdi. Yoksa kıtır kıtır olmazdı. Nergis Hanımın adını şeklinden alan perişan kurabiyelerinin sırrı buydu aslında. Tepsileri fırına ikişerli yerleştirip orta ayarda pişirdi. Mutfak masasına yaydığı sofra bezinin üzerine boşalttı. Gazoz da almalıydı, Özer limonlu sever. Camın önünde duran anahtarı aldı dışarı çıktı. Ardından kapanan kapı sesiyle aklındakiler uçup gitmişti. Anahtarı deliğe taktı. Eve mi girecekti, yok, okula gidip Özer’i almalıydı. Hay Allah çok geç kalmıştı. Merdivenleri indi. Sokağa çıkıp okula doğru yürüdü. Bekçi kulübesinin önünde durdu. Bahçe hareketliydi, eşofmanlı çocuklar yakan top oynuyordu. Duvarın beton çıkıntısına oturdu. Topun elden ele geçişini izlerken bir ara oyuna girmeyi düşündü ama hemen vazgeçti. Güneşten tepesi yanmıştı, iki elini başına doladı, kolları yoruluncaya kadar öylece kaldı. Yanında sesler çoğalmış yabancı yüzler bekleşmeye başlamıştı. Her gün gördüğü insanları niçin tanımıyordu. Başkaları gelmiştir belki bu gün. Özeri almaya dedesi gelse ötekiler de onu tanımazdı. Bahçeden duyulan müziğin ardından, çocuklar dışarı boşaldı. Minikler annelerinin elinden tutup giderken Özer’e odaklanmış zihni bulandı. Oraya niçin gelmişti? Eline dayanarak doğruldu, nereye gideceğini bilmeden yürümeye başladı. Otobüs durağında bekleyenlerin arkasına, kuyruğa girdi. Hırkasının cebini yokladı. Ne jeton vardı ne de para. Panikledi. Eve geç kaldım. Param yok desem, olmaz, dilenci miyim? Yasemin hep böyle yapıyor. Çantamı alma kızım diyorum. Dinleyen kim. Nevzat duymasın. Koskoca banka müdürünün karısı para mı dilenir. Yürüsem daha iyi olacak, binalar ne kadar yüksek? Korkmazlar mı camdan bakarken? Bahçeli ev gibisi yok.
***
Dış hatlar terminalinden sarı taksilere doğru yürüyen genç adam, bir eliyle valizini çekerken diğer eliyle kulağına yapıştırdığı telefonu tutuyordu.
“İndim. Öğleden sonra arkadaşlarla buluşacağım. Israr etme anne, kalamam. Anlaştığımızı sanıyordum. Durmadan yeni bir şey çıkarıyorsun. Şimdi taksiye biniyorum, kapatmam lazım.”
Gömlek cebinden çıkardığı adresi direksiyonda bekleyen taksiciye gösterdi. Adam kapıyı açıp indi. Valizi bagaja yerleştirdi. Kâğıtta yazan adrese gitmek üzere yola çıktılar.
Taksici, trafik yoğunluğunu bahane ederek epeyce dolaştırdıktan sonra adrese geldi. Genç adam her şeyden habersiz tarife ücretini ödedi. Teşekkür edip indi. Otomatik açılan bagajdan valizini aldı. Gökdelenlerin yanında gecekondu gibi görünen üç katlı binaya doğru yürüdü. Açık bırakılmış demir kapıdan geçti. Asansör olmadığını unutmuştu. Hatırlaması uzun sürmedi. Yukarı doğru kıvrılarak çıkan merdivene baktı, valizi kucağına kaldırıp tırmanmaya başladı. Annesi ne doldurduysa üçüncü kata çıktığında kolları ve bacaklarında güç kalmamıştı. Zile bastı, aynı anda kilide takılı anahtarı gördü. Çevirip içeri girdi, mis gibi kurabiye kokuyordu. Bu ev, çocukluğu, rahmetli dedesi ne kadar gerilerde kalmıştı. Seslenerek mutfağa yürüdü, “Anneanne ben geldim.”
***
Nergis Hanım soluğu kesilene, bacakları tutulana kadar dolaştı. Bahçesinde güller, fesleğenler olan tek katlı evini arıyor bulamıyordu. Etrafı dev gibi binalar doldurmuştu. Kızını düşünüyor kendi kendine söyleniyordu. Çantamı ruj için aldığını bilmiyorum sanki. Baban yakalayacak göreceksin. Yanından gelip geçenlerin onunla ilgilenecek zamanları yoktu. Herkes bir yere yetişme derdinde koşturuyordu. Kalabalığın arasından bulduğu boşluğa kaydı. Arkasından birinin yaklaştığını, elini omzuna atıncaya kadar fark etmedi. “Nergis teyze, ne arıyorsun burada?” Geri döndü.
“Eve gidiyorum,” derken yabancı biriyle konuşuyormuş gibi baktı.
“Ah ah. Yine ilaçlarını almadın değil mi? Dur bakayım yeni bant yapıştırdın mı?” Sırtını göğsünü kontrol etti.
“Seni tanıdım, çantamı ne yaptın, beş parasız kaldım.”
“Yapıştırmamışsın, ne çantası, uçmuşsun yine hadi gel hastaneye girelim.”
Aklı iyiden iyiye karışmıştı, Hastanenin yanına ne zaman niçin gelmişti bilemiyordu.
“Sen hemşiresin. Ayşe’nin kızı.”
“Ayşe değil Hülya’nın. Neyse, doktor görsün, sonra eve gideriz olur mu?”
***
Genç adam ikinci kurabiyeyi ısırırken telefonu çalmaya başladı. Annesi görüntülü arıyordu. Kamerayı önce kurabiyelere sonra yüzüne tuttu.
“Anneannem evde yok ama hazırlıklar tam, anahtarı kapının üstünde bırakmış.”
“Sakın o gelmeden gitme.”
“Bir saate arkadaşların yanında olmam lazım, gelir herhalde, olmadı not yazar masaya bırakırım.”
“Arkadaşlarını yeni görüyorsun sanki.”
“Bilmiyormuş gibi konuşma anne, Clarice var orda. Çakallar sarmıştır etrafını. Bütün gün burada bekleyemem.”
***
Hastanede Nergis Hanımın yükselen tansiyonu düşürüldü Alzheimer bantları yapıştırıldı. Zihnindeki sis dağılmış algıları normale dönmüştü. “Evden çıkarken para almamışım,” dedi mahcup bir tonla. “Ne kadar harcadıysan gidince veririm kızım.”
“Hallederiz, şimdi bir an önce çıkalım. Bu kadar hastane yeter. Yarın sabah yine buradayım.”
Küçük bir çocuk gibiydi. Her atakta beyin hücrelerinin bir kısmı ölüyor demişti doktor. Bu kadar yakındı demek. İmkânsız olduğunu bile bile, aklı onu tamamen terk etmeden, kızıyla torunuyla birlikte yaşamayı diledi. Belki mucize olur buraya yerleşmeye karar verirlerdi, kim bilir? Kızın koluna girdi eve gitmek üzere yola çıktılar. Yolun karşısına geçip minibüse bindiler. Yürüyerek bir hayli yol kat etmişti. Bakkalın önüne gelince, inmek için sürücüye seslendi. Minibüs ani bir frenle durdu, kapı açıldı kız kolundan yakalamasa kaldırıma yapışacaktı
“Niçin erken indin. Dikkat etsene düşecektin az kalsın.”
“Limonlu gazoz alacağım bakkaldan, Bu gün Özer gelecek, çok sever.” Kız yine aklının gittiğini düşündü. Ama ses çıkarmadı. Özer adını duymuştu annesiyle Kanada’da yaşıyordu.
“Paran yoktu, dur ben vereyim,” dedi, çantasından çıkardığı bozuklukları uzatırken.
“Ödünç alıyorum. Hepsi ne tuttuysa annene söyle.” İyi en azından aklı yerindeydi.
“ Nergis teyzecim borç tamam, söylerim merak etme.”
Evin önüne geldiler, demir kapı içe doğru açıldı. Soluk benizli bir delikanlı dışarı çıktı. Karşıdan gelenleri görünce duraksadı. Nergis Hanıma baktı, bir elinde gazoz şişesi kollarını açmış bekliyordu. Ona doğru yürüdü. “Anneanne, nerde kaldın, az daha görüşemeyecektik,” diyerek kucakladı. Heyecandan ağlamaya başlayan Nergis Hanım, elindeki şişeyi uzattı, “Bak limonlu gazoz aldım, çok severdin küçükken.”
Böyle ayaküstü konuşup ayrılmak doğru olmazdı, ama Clarice’in yanında olmak da istiyordu. Kız üstüne tuz biber ekti. “Nergis teyze bu gazozu alabilmek için tüm şehri dolaştı, haberiniz olsun,” deyip yanlarından ayrıldı. Nergis Hanım, torununun koluna girdi, rahmetli dedesine ne çok benziyordu. “Hadi evimize gidelim, sana en sevdiğin kurabiyelerden pişirdim.” dedi. Küçük adımlarına eşlik etmeliydi Özer. Bir zamanlar onun yaptığı gibi. Anahtar hala kapının üstündeydi, içeri girdiler. Önce mutfağa geçtiler, kurabiyeleri yeni görüyormuş gibi sevinerek seslendi, “Anneanne bunlar harika olmuş, ne çok yapmışsın.”
“Olsun giderken götürürsün artanı. Beslenme çantana fazladan birkaç tane kor arkadaşlarına da ver derdim okula giderken, kıyamaz, geri getirirdin.”
“Pintiymişim baya. Bitmesinden korktuğum içindir belki de,” derken onu böyle bırakamayacağını düşündü, Clarise’e haber vermeliydi. Telefonu eline aldı ara butonuna bastı, dış kapı zır zır ötmeye başladı. Bir eli kulağındaki telefonda kapıya yürüdü, gözetleme deliğinden baktı. Clarice, çantasında çalan telefonu çıkarmaya çalışıyordu. Ona buranın adresini verdiğini hatırlamıyordu. Kapıyı açtı, soran gözlerle baktı. Clarice, “Söylemem, annene söz verdim,” diyerek anneanneye doğru yürüdü.
Heyecanın bu kadarını ilaçlarını almışken bile kaldıramazdı Nergis Hanım. Clarice’i içtenlikle kucaklarken, “Bak Yasemin bir daha çantamı alma, hem nerdesin, sabahtan beri seni arıyorum,” dedi. “Öyle habersiz çekip gitme, perişan kurabiye yaptım, yanına bir çay demleyiver, baban da gelir birazdan, hep beraber yiyelim.”

KÜMBET DERGİSİ 48. SAYISININ ABONELER DAĞITIMI TAMAMLANDI

KÜMBET Dergisinin 2018 yılında 48. sayısı ile sizlerle birlikte olmanın ayrı bir heyecanı içindeyiz. Ülkemiz içinde ve dışında saygın dergiler arasında yer almayı başaran KÜMBET Dergisi, Kültür ve sanatımız adına Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın süreli yayınları arasında siz okuyucularına ulaşabilmenin mutluluğunu yaşamaktadır. Anadolu’dan yükselen bu edebi ışığın kültür dünyamızda daha iyi yansıması için gayret eden kurum, kuruluş ve siz değerli okuyuculara bir kez daha teşekkür ediyoruz.
Bu sayımıza gönderilen yazı ve şiirleri sizlerle paylaşmanın ötesinde son üç aylık süreç içerisinde Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ve KÜMBET Dergisi Ailesinin pek çok etkinliğin ve başarının içinde olduğunu gururla belirtmemiz gerekir.
Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği işbirliği ile düzenlenen “Cahit KÜLEBİ Memleketime Bakış Şiir Yarışması”nın bu yıl dokuzuncusunu gerçekleştirebilmek için yeniden yola çıkmanın haklı kıvancı içindeyiz.
4-5-6 Mayıs 2018 tarihleri arasında TİKA, TÜRKSAV, Niksar Kaymakamlığı ve Niksar Belediyesi’nce Niksar’da yapılacak olan “22.Uluslararası Türk Dünyasına Hizmet Ödülleri” etkinliğinin “Tarih ve Kültürüyle Niksar Paneli” bölümüne derneğimiz katkıda bulunacaktır.
İstanbul’da, Yerel Gündem Gazetesince düzenlenen “17. Tokat’ın Enleri Gazi Osman Paşa Ödülleri Töreni”nde Kümbet Dergisi ailesinden Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı; Hasan Akar “Yılın Başarılı Yazarı”, Mahmut Hasgül; “Yılın Başarılı Eğitimcisi” ve Fatih Kılıç; “Yılın Başarılı Gazetecisi” ödülüne layık görüldüler.
Ankara/ Kızılcahamam, Hatay/Dörtyol, Sivas, Tokat/Turhal’da düzenlenen Kültür-sanat etkinliklerine katılan yazar ve şairlerimiz dergimizi başarıyla temsil ettiler.
Yayın kurulumuzun güçlü kadrosuna Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Öğretim üyelerinden Prof. Dr. İzzet Kadıoğlu da katıldı. Aramıza hoş geldiniz diyoruz.
Bu sayımızda araştırma ve makaleleri ile; Prof. Dr. M. Naci Önal, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Ali Akar, Prof. Dr. Ertuğrul Yaman, Prof. Dr. Tamila Abbashanlı Aleyeva, M. Halistin Kukul, Yar. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, Sona Çerkez, Abdullah Satoğlu, Ali Külebi, Mahmut Hasgül, Ergün Veren, Ömer Işıdan, Bekir Yeğnidemir, M. Sırrı Demirci, Nihat Aymak, Abdulkadir Türk, Necdet Kurt, Kumrugül Türkmen Akın, Nargül Delice, Kutluhan Saygılı, Mehtap Çıtak;
Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ayhan Nasuhbeyoğlu, Ali Akbaş, Ali Rıza Atasoy, Yavuz Doğan, Çiğdem Kader, Mahir Gürbüz, Mustafa Sade, Şefik Tiryaki, Sündüs Arslan Akça, Ahmet Divriklioğlu, Rasim Yılmaz, Gülden Taş, İsmet Anik, Ayşe Arıkan, Yunus Kara, Halil Gürkan, Salih Fethi Alpat, Talat Ülker, Züleyha Özbay Bilgiç, M. Necati Güneş şiirleriyle sizlere geldiler.
49. sayımızda buluşmak dileğiyle.

Hasan AKAR
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı
KÜMBET Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Selma BIYIKOĞLU.”GÜRBÜZ ÇOCUKLAR ORDUSU”

Tarih Öğretmeni

Tarihimizde pek bilinmeyen ve değinilmeyen bir kimsesizler hikayesidir “Gürbüz Çocuklar Ordusu”. I.Dünya Savaşı’nın yeni bittiği ve savaşın yaralarının sarılmaya çalışıldığı sıralarda Kazım Karabekir’in gayretleriyle kurulan bir ordudur. Aslında buna sadece bir ordu demek doğru değildir. Gürbüz Çocuklar Ordusu, anne ve babası ölmüş veya kaybolmuş öksüz ve yetim çocuklar için bir eğitim yuvası ve bir aile olmuştur aynı zamanda.
Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanlarından Kazım Karabekir Paşa, 15. Kolordu komutanı olarak Doğu Cephesinde büyük başarılara imza atmış ve savaşın kazanılmasında önemli rol oynamıştı. Onun tek özelliği komutanlığı değildi. Aynı zamanda neredeyse tamamı yıkılıp enkaza dönüşmüş bir ülkenin yetim kalan çocuklarıyla da özel olarak ilgilenmişti. Yapılması gereken belliydi: Bu çocukları sokaklardan kurtarmak ve iyibir eğitim vererek meslek sahibi yapmaktı. Kazım Karabekir de bu amaçla bölgede bir çok eğitim öğretim kurumu açarak yetim ve sahipsiz kalmış bu çocukların eğitim alması için çabaladı. Kazım Karabekir’in bu yöndeki ilk faaliyeti Doğuya geldiği ilk günlerden itibaren başladı. 1919’da Erzurum’a giderken yol üzerinde Bayburt’ta gördüğü bakıma muhtaç çocukları Erzurum’a nakletme emri vermişti. Böylece giderek büyüyecek olan bu projenin ilk adımı atılmış oldu.
Erzurum’a geldiğinde bölgede 6000’e yakın bakıma muhtaç çocuğun olduğunu belirlemiş ve rapor etmişti. Bu çocuklar öksüz ve yetimliklerini en acı şekilde yaşıyor; sokaklarda, ağaç kovuklarında, mağaralarda ağaç yaprakları ve ot yiyerek hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Kazım Karabekir bunların durumunu görerek çok üzülmüş, duygu ve düşüncelerini yazdığı “Çocuk Davamız” adlı eserinde şöyle dile getirmiştir: “Bakımsız çocuklar millet enerjisinin kaybedilmesi demektir. Bakımsız bir fidan kurur, çürür veya yabani olur. Bakımsız çocuklar ise hastalıklı olur, ölür veya suçlu ve cani olur.” Bu çocukları toplayan Kazım Karabekir onlara
“Gürbüz Çocuklar Ordusu” ismini verdi. 24 Mayıs 1335’de (1919’da) Erzurum Darüleytamından (Yetimler yurdu ) yaşı 12’den yukarı olan 33 çocuk alınmış ve daha sonra bu sayı bine yaklaşmıştır. Onlarla özel olarak ilgilenen Kazım Karabekir, gece yatılı okulu açtı, bir ilkokul ve anaokulu da yine açılan okullar arasındaydı. Temel eğitim veren okullar haricinde bu çocuklara mesleki eğitim de verildi. En ünlü okullardan, Erzurum’da bulunan Firdevsi Kışlası’ndaki iş ocağına yüz kadar çocuk gönderildi. Bu ocakta otomobil tamiri ve şoförlük eğitimi de verilmekteydi. Bu yüzden buraya Otomobil Mektebi adı verilmişti. Sadece okuma-yazma değil, terzilik, ebelik, dişçilik, kunduracılık, saraç çıraklığı gibi meslekleri öğreniyor; yara sarmak, yaralı taşımak, müzik, fotoğraf ve tiyatro gibi alanlarda da yetiştiriliyorlardı. Bu çocuklar için ayrıca tantanalı bir sünnet düğünü de yaptırmıştır.
Kazım Karabekir’in kızı Timsal Karabekir, Hürriyet Gazetesinde yapılan bir röportajında aynen şunları söylemiştir:
“İnanması gerçekten güç ama o günün koşullarında sinemacılık, şimendifer ve buhar makinesi tamiri, sıhhiyecilik eğitimi dahi veriliyordu. Hatta çocuklar küçük çaplı ameliyat yapabilecek duruma gelmişti. Orduya potin ve kıyafet dikerek de yarar sağlıyorlardı. Bugün bile çok yaygın olmayan sporB dallarında eğitim alıyorlardı.”
Mayıs 1920’ye gelindiğinde Erzurum’daki çocukların sayısı 1650’yi bulmuştu. Kazım Karabekir
1 Mayıs 1920’de Erzurum halkının da katıldığı bir programda bu teşkilata “Çocuklar Ordusu Teşkilatı”
adını verdiğini ilan etti.
Kazım Karabekir Erzurum’da bu önemli eğitim faaliyetine öncülük ederken, Kurtuluş Savaşı’nın önemli dönüm noktalarından biri olan Kars Zaferi’ni de kazanmıştı. Kars’ta Ermenileri mağlup eden Karabekir Sarıkamış’ı ordusu için karargah merkezi haline getirdi. Karargahın buraya taşınmasında Ruslardan kalma bir çok modern binanın olması etkili oldu. Karabekir, şehirdeki bu modern binaları, Çocuklar Ordusu Teşkilatı’nın eğitim faaliyetleri için de bulunmaz bir fırsat olarak görmüş ve burayı Çocuklar Kasabası haline getirmek istemişti. Böylece Sarıkamış’ta eksiklikleri tamamlayarak açtığı muhtelif kurslarla, müzik ve spor mektebi, müze, sinema salonu ve kütüphanesi ile de tam donanımlı bir şehir oluşturmuştur. Bu okullarda ücretsiz eğitim gören çocuklar, bölgede ihtiyaç duyulan mesleklerde çalışmışlardır. Ayrıca burada bir Sıhhiye Mektebi açarak, çocukların bu alanda da eğitim görmesini sağlamıştır. Burada öğrenimini tamamlayan 50 öğrenci 30 Mart 1923’te mezun olmuş ve doğu vilayetlerinde sağlık alanında hizmet vermeye başlamışlardır. Bunun yanında Sarıkamış Askeri İdadisi de kurulmuş ve bu durumu Karabekir, “Artık çocuklar kasabamız tam kadrosuyla kurulmuş oldu” diyerek nitelendirmiştir.
1922 yılına gelindiğinde Çocuklar Ordusu Teşkilatı Sarıkamış, Kars, Trabzon, Kağızman, Beyazıt, Iğdır, Ardahan, Artvin, Rize, Sürmene ve Erzincan da dahil olmak üzere 17 alay halinde örgütlenmişti. Her okulun aynı tarzda bir bayrağı ve alay numarası vardı. Karabekir Paşa yalnızca yetim Müslüman çocuklara değil, Ermeni çocuklara da aynı muameleyi yapmıştır. Trabzon’da bir okulu yetim kalmış Ermeni çocuklar için tahsis etmiştir.
Konu ile ilgili yazdığı “Çocuk Davamız” adlı eserinde kendisinin şu sözü anlattığımız bu gerçeği gözler önüne seriyor : “Hayatımda bana zevk veren hayli başarılarım vardır. En zevklisi binlerce bakımsız çocuğun hayat ve geleceğini kurtarmak olmuştur.”
Savaşın devam ettiği yıllarda böyle bir çalışma yapmak, bu çocuklarla ilgilenip onları her alanda yetiştirmek gerçekten büyük bir başarıdır. Bu başarısından dolayı ona “Yetimler Babası” dendi. Anadolu’nun bağrından kopup gelen çocuklar Kazım Karabekir sayesinde yetişmiş ve bir meslek öğrenmiştir. Hatta öyle ki halk arasından şu sesler sık sık duyulur hale gelmiştir: “Keşke ben de ölseydim de çocuklarım bunların arasında yetişseydi.”
Gürbüz Çocuklar Ordusu’nun çocukları tam bir asker gibi de talim görmüş, hakiki top, makineli tüfek, sahte bomba ve süngü ile de çalışmışlardır.
Timsal Karabekir, Çanakkale Savaşı’nda son sınıf öğrencilerinin tamamı şehit düştüğü için kapatılan Işıklar Askeri Lisesi’nin Gürbüz Çocuklar Ordusu’ndan seçilerek gönderilen öğrencilerle yeniden açıldığını ve sonraki yıllarda da savaşlarda görev aldıklarını belirtmiştir. Bir İngiliz subayın şu sözü dikkat çekiyor: “Ölü askerleri vardı; 14, 15, 16 yaşlarında ve inanın ki gülüyorlardı. İlk kez kaybedeceğimizi o gün hissettik.”
Kazım Karabekir Paşa Çocuklar Ordusu için üniforma ve bayrak hazırlatmış, bir marş bestelemiş ve adına da “Türk Yılmaz” diyerek bu marşı bastırıp bir çok yerde söyletmiştir. Bu marşın sözleri şöyledir:
“Cihan harbi yangınından
Bağrı yanık vatana Türk’ü boğmak maksadıyla
Girdi düşman askeri Çelik gibi kollu tunçtan ayaklı
Türk hiç yılar mı? Türk Yılmaz,
Türk Yılmaz Cihan yıkılsa Türk Yılmaz.”
Kızı Timsal Karabekir’in 2000 yılında Milliyet gazetesinde yayınlanan şu sözleri takdire şayandır:
“Babamın üç kızı ve yanı sıra binlerce çocuğu vardı. Son nefesine kadar onlarla yazıştı; dertlerine, sevinçlerine ortak oldu. Milletvekilliği sırasında sokak çocukları ile ilgili kanunu meclisten geçirmeye çalışırken kalp krizi geçirerek yaşama veda etti.”
Doğu Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir Paşa, Doğu illerimizde düşmanı ezdikten ve onu bir daha baş kaldıramayacak hale getirdikten sonra kendini harap ve viran yerlerimizin imarına ve çocukların yetişmesine adadı. Geleceğimizi gençlere bırakmanın bilinciyle hareket ederek, onların babası, hocası ve mürşidi oldu. Ve en büyük işi olarak harplerin boynu bükük bıraktığı yavruları, vatana faydalı bir kişi olarak yetiştirdi.
Sözün özü, Kazım Karabekir Paşa’yı sadece yüksek ve kıymetli bir kumandanımız olarak değil, memleketin selametine ve çocuklarına kendini adamış bir büyüğümüz olarak yad ediyoruz.
Ruhu şad olsun!

KAYNAKLAR :Kazım Karabekir, Çocuk Davamız
Fotoğraflar, www.kazimkarabekirvakfi.org.tr

A.Rıfat GÜLER.”OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN BAŞKENTİ EDİRNE”

Edirne Şehri Trak soylarından Odıisler tarafından kurulmuştur. Roma imparatoru Hadrianus tarafından inşa ettirilmiş kale, sur ve burç duvarları halen ayaktadır. İmparator M.S. 124 yılında bu şehre kendi adına uygun olan Hadrianapolis adını vermiştir. Sultan 1. Murat 1361 yılında şehri fethederek Osmanlı imparatorluğunun 92 yıl başkenti olma sürecini başlatmıştır. Osmanlının muhteşem eserleri ile bezenmiş olan serhat şehri Edirne, kültür hazineleri ile mutlaka görülmesi gereken şehirlerimizden birisi olmuştur. 1829 ve 1878 yıllarında Rusların, 1913 Balkan savaşında Bulgarların, 1. Dünya savaşı sonrası Yunanlıların eline geçmiş, Lozan Antlaşmasından sonra yeniden Türkiye sınırlarına katılmıştır. Türk’ler Edirne’yi fethedince ilk önce adına Edrine demişler, sonradan bu kelime halk arasında Edirne olmuştur.
Bu efsane şehre, 2016-2017 yıllarında gitmek bana da nasip oldu. Şehrin merkezine gelindiğinde, Osmanlının muhteşem eserleri ile karşılaşmanın verdiği haz tarif edilemez. Bir yanında tüm heybetiyle Selimiye Camii, diğer yanında 4 minaresi birbirinden farklı 3 Şerefeli Camii, sağında, solunda ahşap yapılarıyla zamana meydan okuyan tarihi evler, konaklar. Benim en çok dikkatimi çeken, bu ahşap konakların ve evlerin çoğunun son derece bakımlı olmaları. Yerel yöneticileri öyle bir imar uygulaması yapmışlar ki! Tarih kokan eserleri, beton yığınlarından oluşan yüksek binalara izin vermeyerek korumuşlar. Güneş ışıklarından faydalanmayan hiçbir tarihi esere rastlamadım. İmar işleri ile ilgilenenlerin hepsine şükranlarımı sunuyorum.
“TAŞ DEHAYA ULAŞTI, DEHA TAŞ KESİLDİ” diye tasvir edilen Mimar Sinan’ın 80 yaşında yaptığı Selimiye Camisi 4,5 asırdır Türk İslam sanatının en zirve örneğidir. Selimiye Camisi 1569-1575’te Sultan II Selim’in emriyle yaptırılmıştır. Tek kubbe Allah’ın birliğini, külliyedeki 32 kapının 32 Farzı, 5 kademeli olan pencerelerinin İslam’ın beş şartını, arka minaredeki 6 yolun, imanın 6 şartını, 4 vaaz kürsüsünün 4 mezhebi, 12 şerefesinin 12inci Osmanlı Padişahı döneminde yaptırılmasını temsil ettiği söylenen muhteşem bir camiidir. Dış mimarisinin, iç mimarisinin kusursuz tasarımı, Mimar Sinan Ustanın dokunuşlarıyla Edirne’den dünyayı selamlamaktadır. Taşları vermişler Sinan ustaya, Sinan Usta da nakış işler gibi, taşlara şekiller vermiş. 80 yaşının tüm inceliklerini Selimiye’de hayata geçirmiş. Ustasından, işçisine tüm çalışanlarının mekânları Cennet olsun. Selimiye Camisinde: İnanın bir rekât namaz kılmak bile, insanı anlatılmaz duygular ile sarıp, sarmalıyor, içinizi güzel bir huzur kaplıyor. Velhasılı kelam imkânınız var ise bir yol uğrayın. Ecdat kokan, tarih kokan bu şehirden sizde nasiplenin.
Kültür varlıklarımızı kollayıp, korumamız lazım. Edirneli yetkililer tarihi eserlerle öyle içli, dışlı olmuşlar ki, buram, buram tarih kokan şehirlerini turizme kazandırmakla kalmayıp, maddi olarak da esnaflarına hatırı sayılır kazançlar sağlamışlar. Meşhur ciğer tava yörelerine ait güzel bir lezzet ama ben yine de Tokat Kebabını yöresel lezzetlerin bir numarası olarak görüyorum. Edirne bakımlı bir şehir. Tertemiz sokaklarıyla, yeşil alanlarıyla, çocuk oyun parklarıyla, tarihi eserlerin bakımlarıyla, en önemlisi de şehrin mimari tasarımlarıyla saygıyı ve sevgiyi hak ediyorlar. Vakıf eserlerine verdikleri değer gibi, şahıslara ait tarihi evlerin, konakların restorasyonları nasıl yapılır konularını da artık aşmışlar. Gerçi bazı ahşap konaklar tek, tük de olsa viran haldeler ama tahmin ediyorum, yakın zamanda onları da eski güzelliklerine kavuşturup, halk ile buluştururlar. Tokat merkezde bulunan Takyeciler Cami’sinin kitabesi bulunmadığından, kesin yapım tarihi ve yaptıranı bilinmemektedir. Sadece güney duvarının Bedestene doğru olan köşesinde 1871 tarihli, Sultan Aziz zamanına ait bir tamir kitabesi bulunmaktadır. En önemlisi ise: Takyeciler Camiisi Edirne merkezde bulunan, Çelebi Mehmet döneminde yapılan Eski Camii ile yapısının aynı plana sahip olması sebebi ile, XV. yy. ilk çeyreğine göre tarihlendirilmiş olmasıdır. Yıldırım Beyazıt Camii, Beylerbeyi Camii, Gazimikail Camii, Mezit Bey Camii, Darulhadis Camii, Eski Camii, Şahmelek Camii, Soğan Boğumlu Minare gibi nice nice eserleri tüm güzellikleri ile insanlara hizmet vermektedir. Tüm bu eserlerden sonra Tarihi Kırkpınar güreşleri de bu kadayıfların üstlerine ballı kaymak olmuştur.
Edirne Valisine, Belediye Başkanına, Vakıflar Müdürlüğüne, Kültür adına tüm emeği geçenlere saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Müslim KAÇMAZ.”TANRI MİSAFİRLERİ”

Tokat İlinde yabancı insanları misafir etmenin mutluluğu içindeydim. Avrupa Birliği projelerinin en önemli amacı kültürler arası önyargıları yıkmaktır. İnsani değerleri yükseltmektir. Katılımcı guruplardan birini sabah kahvaltısı için evime davet ettim. Amacım ailem ile tanıştırmak ve Türk ailesinin yaşantısını göstermekti.
Davetimi söylediğim eşimden ilk tepki geldi. “Ben gâvurlara hizmet etmem!” Hiç beklemediğim bir şeydi bu… Demek ki bizlerde de önyargılar mevcut. “Haklısın! Sen hizmet etmezsen ben hizmet ederim. Biz Anadolu’yuz. Anadolu demek yardımsever demektir. Anadolu demek tanrı misafirine hizmet demektir. Anadolu medeniyettir. Anadolu birçok milletin, dinin, dilin ve mezhebin bir arada hoşgörü içinde yaşadığı yer demektir.” dedim ve sustum. Anadolu insanı için misafiri tanımak önemli değildir. Kim olursa olsun. Yahudi, Hıristiyan, dinsiz ya da Ermeni, Yunan, Arap her zaman Anadolu insanının kapısı ve sofrası açıktır.
Misafirler geldi ve tüm hane halkı tarafından sıcak bir karşılama gerçekleştirildi. Krallara layık bir kahvaltı masası hazırlandı. Sohbetle dolu uzun bir kahvaltı yapıldı. Kısacası herşey mükemmeldi. Eşime teşekkür ettiğimde ise: “Onlar benim çocuklarım” sözü ile de oldukça mutlu oldum.
Bir gün sonra projemizin uygulamalı eğitimi olan drone uçuşundan sonra Ali Paşa Camisini gezdirmiştim. Katılımcılar fotoğraflar çekiyorlardı. Bazıları Belediye Parkında geziyordu. Tokat Emniyet Müdürlüğü, katılımcılarımız için her türlü önlemi almıştı. Aniden yükselen çığlıklar karşısında irkildim! Ne oluyordu? Koşmalar falan… Gözlerime inanamadım. Eşim oradan geçerken, eşimi tanıyan gençler ona doğru koşuyordu. Uzak bir diyarda bir tanıdığa rastlamanın mutluluğunda…
LOKUMLU KARŞILAMA
Projemizin faaliyeti olan drone uçuşlarının polis teşkilatımız kontrolünde gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Ülkemizde drone uçuşları yasal izinlere tabidir. Gerekli izinleri aldıktan sonra eğitim mahalline gidildi. Hava Limanında görevli polisler kontrole geleceklerdi. Üniformalı polislerin yanımıza gelmesi katılımcılarımız üzerinde olumsuz etkisi olacağından endişeliydim. Uçuş alanına vardığımızda hazırlıklarımızı yaptık. Polis ekibimizde gelmişlerdi. Polislerimiz Türk lokumu almışlar ve gençlerimize elleriyle ikram ediyorlar. Güler yüzleriyle muhteşem bir film izliyordum. “Almayan var mı?” sorusuyla gençlerin arasında gezdiler. Güler yüzlü polislerimiz gururumuz oldular. Katılımcılara dönerek “Bir yerde Türk Polisini gördüğünüzde endişelenmeyiniz. Orası emniyetli demektir. Huzur ve güvenliği sağlamak uğrunda canlarını tehlikeye atarak özveri ve cesaretle bu görevi yerine getirmektedir. Aynı zamanda güler yüzlü ve misafirperverler.” Sözüyle polisimizi ve polis teşkilatımızı anlattım. Polislerimizle gurur duydum.
TÜRK ÇAYI
Katılımcı gençler alışverişten geliyorlar. Ellerinde poşetler. “Yiyecekleri getirin beraber yiyelim.” diyorum, şaka maksatlı. Yanıma geliyorlar ve poşetleri açıp aldıklarını gösteriyorlar. O da ne? Türk çayı almışlar. Her gittiğimiz yerde çay ikram edildikçe gülen insanlar neden çay almışlardı. Sebebini sorduğumda ise “Siz çayı seviyorsunuz. Bizim ülkemize geldiğiniz zaman size ikram etmek için aldık.” dediler…
OSMANLI TUĞRASI
Tokat Mesleki Teknik Anadolu Lisesi atölyeleri gezilirken, 3/D yazıcıların orada üretilen Osmanlı tuğrasını gören gençlerden birisi “Benim yüzüğümün aynısı.” dedi. Yanına gittim ve yüzüğü inceledim. Yüzüğün üstündeki tuğra ile aynıydı. Yine gülüşmeler ve yine güzel duygular…
TÜRK KÜLTÜR GECESİ
Kültür geceleri Avrupa Birliği projelerinin vazgeçilmezidir. Katılımcı gençler ülkelerini tanıtıcı etkinlikler düzenlerler. Ülkeler hakkında bilinmeyenler eğlenceli şekilde öğrenilir. Bizim de projemizde kültür gecelerine yer verdik. Türk Kültür Gecesi! Tanıtımlar yapıldı. En sonunda yöresel ve kültürel olarak hazırlanan masanın başında toplanıldı. Türk yiyecek ve içeceklerinden oluşan bir masa ve masanın arkasında anlatıma hazır Türk ekibi var. Türk gecesine davet ettiğimiz gazetecimiz. Bir dakika dedi ve Yunanlı gençlerden birine “Bunlar nedir” diye sordu. Yunanlı Genç, Türk yiyecek ve içeceklerini birer birer saydı. Kültürler ne kadar yakınmış, bütün isimler aynısıydı. Türk yemek kültürü, Yunan yemek kültürü ile çok benzerlik gösteriyor.
Yine proje süresince Tokat ve ülkemize özgü yiyeceklerin tadılmasını sağladık. Bunlardan birisi de “güveç” olmuştu. Ama baltayı taşa vurmuştuk o günkü menü ile. Çünkü bütün ülke katılımcıları güveci biliyor ve tanıyordu. Genel anlamda Türk yemek kültürü ve lezzeti projemize zenginlik kattı.
AY YILDIZLI KOLYE
Amasya’da gezerken bir katılımcımın boynuna takmış olduğu “Ay Yıldızlı Kolye” dikkatimi çekiyor. Bir fotoğrafını çekiyorum. Bir Slovak’ın boynunda gördüğüm bu kolyenin sebebi; insanlara vermiş olduğumuz sevgiden başka değildi. Bir Türk olarak gurur duydum kendimden. Ay yıldızlı kolye, Türk bayrağına sevgidir, Türk insanına sevgidir, Türkiye Cumhuriyetine sevgidir. Etki tepkiye eşittir fizik kuralını hatırladım. Demek ki ne kadar sevgi verirsen o kadar sevgi kazana biliniyormuş. Sevgili katılımcım da beni mutlu etmişti.
DUYGULANABİLİYORSAN İNSANSIN
Türkiye Ulusal Ajansı tarafından desteklenen ve Tokat Ekonomik Kalkınma ve Meslek Edindirme Derneği tarafından uygulanan “Gençlik Hava Fotoğrafçılığı İle Buluşuyor” projesi Tokat İlinde güzel anılar bırakarak uygulandı. Proje kapsamında Türk, Yunan, Slovak ve Romanyalı gençler buluştu. Proje faaliyetleri birlikte uygulandı.
Proje kapsamında gençler komşu il olan Amasya’ya götürüldü. Proje faaliyetleri ile grup birbirine iyice alışmıştı. Proje katılımcıları arasında samimiyet oluşmuştu. Amasya denilince akla ilk gelen “Ferhat ile Şirin” hikâyesidir. Katılımcılar Ferhat ile Şirin parkına götürüldü. Burada katılımcılar oldukça durgunlaşmıştı. Yunanlı gençlerin lideri bir hayli mutsuz görünüyordu. Memleketten kötü bir haber mi almıştı? Gezilen alışveriş merkezlerinde gördüğü bir şeyi alamamış mıydı acaba… Kafamın içerisinde soru işaretleri doluydu. Birazda guruptan ayrı kalıyordu. Mutlaka bir sorunu vardı. Sevinçler paylaşıldıkça çoğalır; acılar paylaşıldıkça azalır misali yakınlaştım. Sorunun kaynağını öğrenmek için nasıl olduğunu sordum. Ona göre her şey yolundaydı. Ama bir şeylerin onu üzdüğünü hissediyordum. Artık dayanamadım “Seni üzgün görüyorum. Memleketinden kötü bir haber mi aldın” diye sordum. “Hayır! Her şey çok güzel teşekkür ederim.” Cevabı beni tatmin etmemişti. “Ama ben seni üzgün görüyorum. Hissediyorum. Ne oldu? Seni üzen nedir? Problem öğrencilerinden mi? Yoksa istediğin bir şey mi var? Söyle alacağım” dedim. “Her şey yolunda ve çok güzel. Ferhat ile Şirin hikâyesi beni çok duygulandırdı. Durgun görünüşüm ve durgunluğum bundandır.” cevabı beni de aynı şekilde duygulandırdı.
İki Türk’ün acıklı aşk hikâyesi bir Yunan’ı duygulandırıyor. Duygusallık mıdır insanlık? İnsanlar farklıdır diyebilirdim. Ama duygular aynıymış.

Prof. Dr. Nurullah Çetin.”DİVAN ŞAİRİNİN “DÜNYACILIK” KARŞISINDAKİ TAVRI”

İki temel değer vardır: Madde ve mana. Ya da somut nesneler dünyası ve soyut değerler. Buna biz maddi ve manevi değerler de diyoruz. Ayrıca 2 dünya var: Bu dünya ve ahiret. Bu dünyadaki hayatımız belirli ve sınırlı. Ahiretteki hayatımız ise sonsuz. Ahirette nasıl bir hayat yaşayacağımız bu dünyada duyup düşündüklerimize, inanıp inanmadıklarımıza ve bunların doğrultusunda yapıp ettiklerimize bağlıdır.
Bazı insanlar, ahiretin varlığına inanmıyorlar ve hayat olarak sadece bu dünya hayatını kabul ediyorlar. Dolayısıyla bunlar, bu dünyanın sınırlı ömründe ne yaşayabilirlerse onunla yetinmek zorunda olduklarına, bu dünyadan sonra bir hayatın olmadığına inanmışlar.
O yüzden bunların büyük bir bölümü, bu dünyanın maddi değerlerini, bedensel hazlarını, iyi yeyip içmeyi, güzel giyinmeyi, lüks imkânlar içinde yaşamayı, gezip tozmayı, rahat, eğlenceli bir bedensel hayatı tercih ediyorlar, Allah’ın isteği doğrultusunda Müslümanca bir yaşantıya yer vermiyorlar.
Bunlara “dünyacı” ya da “ehl-i dünya” diyoruz.
Bazı insanlar da bu dünyayı İslam’ın belirlediği ölçüler içinde 2 yönlü yaşıyorlar. Hem bu dünyanın helal ve meşru dairesinde iyi yaşamaya çalışıyorlar, hem de ahirette cenneti kazanmak için gerekli hazırlıkları yapıyorlar.
Bu bağlamda dünyanın maddi imkânlarından helal çerçevede yararlanmayı ihmal etmiyorlar ama dünyalık maddi değerlere ve nesnelere de tapmıyorlar ya da olduklarından ve ihtiyaçtan fazlasına önem ve değer yüklemiyorlar. Maddi anlamda zengin olsalar bile gönüllerini dünyanın mal varlığına bağlamıyorlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya hayatı için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için yaşıyorlar. Manevi, ilahi, insani, İslamî değerlere önem veriyorlar.
Bugün geldiğimiz noktada Türk toplumunda manevi değerlerden çok maddi değerlerin, dünyacı bir yaşantının ön plana çıktığını görüyoruz. Tanzimat’tan bu yana hızla devam eden batılılaşma, alafrangalaşma, asrileşme, çağdaşlaşma, Avrupaileşme hareketleri sonucu insanlarımızın yoğun olarak dinden, İslam’dan, manevi, soyut değerlerden uzaklaştırıldığını görüyoruz.
Salt dünyanın madde hayatına, tensel hazlara, bedenin biyolojik taleplerine yöneldiler. Yani insanlarımız büyük ölçüde “dünyacı” oldular. Bir başka tabirle ehl-i dünya oldular. Bunda nefsin, şeytanın, dışarıdan batılıların ve içerden de batıcıların yönlendirmesi ve itmesi etkili oldu.
İnsanın kâmil insan olması, ya da insanın insan olarak var oluşunun gereklerini hakkıyla yerine getirmesi ancak madde ve mana dengesini korumasıyla mümkündür. Yani insan hem bedendir hem ruh, hem maddedir hem mana. Somut ve soyut 2 temel unsurun bileşimidir. Manevi değerleri ihmal eden bir hayat, yarım olduğu kadar anlamsızlaştırılmış, bu kısa dünya ile sınırlandırılıp daraltılmış ve tehlikeye atılmış demektir.
Divan şairleri rindane ve kalenderane bir eğilimi sıklıkla dile getirmiş olsalar da zaman zaman hakimane bir yaklaşımla maddeye önem veren dünya hayatını, dünyacı bir hayatı, sadece bedensel, tensel hazlara önem veren bir anlayışı sorgulamışlar ve bunu reddetmişler.
Uyarıcı metinlerle dünyanın maddi yapısının geçiciliğine; manevî, ilahî, İslamî, imanî değerlerin kalıcılığına ve önemine vurgu yapmışlardır. Yani dünya ve ahiret bütünlüğüne dayalı tamamlanmış bir hayat tasavvurunu hep gündemde tutmuşlardır.
Bu metinler özellikle günümüz Türk gençliğinin hayat tasavvurlarında, dünya, hayat, madde, mana, zaman, mekân, ölüm, ahiret, yaratıcı, yaratılış gibi evrensel temel konuları doğru anlama, algılama ve ona göre yaşamalarında, gelecek planlamalarında yardımcı olacak çok önemli felsefi bir yaklaşım içerir. Seçilen bazı beyitlerin ışığında bu meseleyi irdelemeye çalışacağız.
Önce büyük Türk şairi Fuzulî’den bazı beyitlere bakalım:
*”Fakr mülki taht u âlem terki efserdür mana
Şükr lillah devlet-i bâkî müyesserdür mana”
(Fakirlik mülkü bana taht ve dünyayı terk etmek de taçtır. Allah’a şükürler olsun ki sonsuz devlet bana nasip olmuştur.)
Fakirlik İslam tasavvufunda maldan, paradan yoksunluk değil, kişi zengin bile olsa kendisini o mal varlığının asıl sahibi bilmemesidir. Her şeyin Allah’a ait olduğunu, kendisinin ise onlara emanetçi olduğunu idrak etmesi demektir. Dünyalık varlıklara gönül bağlamamak, onlara tapmamak, onlara aşırı değer vermemektir.
Bu anlamda bir fakirlik algısı Müslüman için bir tahttır. Yani fakirlik, maddeye önem ve değer vermeme ülkesinin padişahı olmuştur. Dünyanın maddi varlıklarını terk etmek, ya da önem vermemek de onun gerçek sultan oluşunun bir sembolü olan taçtır. Bunun için, böyle bir idrak seviyesine geldiği için Müslüman Allah’a şükreder. Yoksa mal varlığına güvenip gururlansa, onları kendinden bilse o zaman Karunluk ve Firavunluk taslayacaktır ve bu onu felakete sürükleyecektir.
Dünyalık mal varlığı bakımından zengin olduğu halde kendisini fakir bilmesi, büyük bir ruh halidir, olgunluk ve ileri bir hayat algısıdır. Bu yüzden Allah’a şükreder. Kişi sonsuz devleti, huzur ve mutluluğu, kazancı işte bu algılayışla kazanmıştır. Dervişler fakirlik sembolü olan bir başlık takarlar, ona da taç derler. Onlar için dünyayı, ahireti ve terk ettiğini de unutmak asıl terktir. İşte o zaman asıl sultanlık tacı giyilmiş ve asıl devlete ulaşılmış olur.
*”Işka tâ düştün Fuzulî çekmedün dünyâ gamın
Bil ki kayd-ı ışk imiş dâm-ı taalluktan necât”
(Ey Fuzulî gerçek aşka, ilahî aşka düştükten sonra dünyalık değerler, maddi varlıklar ve hayat için gam çekmedin. Şunu iyi bil ki dünyanın maddi varlıklarına bağlanmak, onlara aşırı değer vermek, dünya hayatına boğulmak insan için bir tuzaktır ve bu tuzaktan kurtulmanın yolu da aşka yani manevi, ilahî, soyut değerlere bağlanmaktır.)
Bunu günümüze uyarladığımızda şunu görüyoruz: İnsanların birçoğu maddeci, menfaatçi, dünyacı, hazcı bir hayat tuzağına tutulmuştur. Böyle bir yaşantı kişiyi mutlu etmez. Tam tersine sürekli daha fazla para, daha fazla mal, daha fazla eğlence ve israf isteği artar. Tatminsizlik had safhaya ulaşır ve kişi, sürekli dünya gamı çeker. Bu tuzaktan kurtuluşun yolu, sonsuz, saf, temiz, halis, ilahî duygu, düşünce ve yaşantılara yönelmek, Allah aşkıyla yanıp tutuşan bir tavırla imanî, İslamî değerlere bağlı bir hayat kurmaktır.
Bir başka büyük Divan şairi Bakî de bu konuda şu beyitleri söylemiş:
*”Reşk itme ömr-i devlet-i dünyâya Bâkîyâ
Kim hâb-ı gaflet içre hemân bir hayâldür.”
(Ey Bakî, dünya devletinin, dünyanın maddeci hayatının ömrünü kıskanma, ona gıpta etme. Ki böylesine maddeci, dünyacı bir hayat, aslında gaflet uykusu içinde geçip gitmiş ve kısa zamanda yok oluvermiş bir hayaldir.)
Dünyanın gündelik yaşantısı, yeyip içme, gezip tozma, eğlenme, tüketmeye dayalı kabukta yaşanan hayatı hızla geçip gidiyor. Ama kalıcı olan manevi yaşantıdır, İslamî, insanî, kalbî, ruhî yaşantılardır.
*”Mağrûr olma pâdişehüm hüsn-i sûrete
Bir âfitâbdur ki serîü’z-zevâldür”
(Ey padişahım, suretin yani görünen maddi değerlerin güzelliğine gururlanma. Bu çabucak batan bir güneştir.)
Kişinin yüz güzelliğine, yakışıklılığa, maddi anlamda zengin oluşuna, yüksek makam mevkilerde bulunmasına, gülüp eğlenmesine, güzel elbiseler sahibi olmasına, saraylarda oturmasına gururlanması insanî bir durum değildir.
Zira kabukta kalan bu maddi nesne ve değerlerin kalıcılığı yoktur, sonsuza dek var olmazlar, belirli bir süre sonra elden çıkarlar, hiç olmazsa kişi ölerek bunlardan ayrılmış olur. Dolayısıyla sonradan elde edilmiş ya da Allah vergisi olan maddi değerlerle gururlanmak insanî bir davranış değildir.
*”Abdâllaruz neyleyelüm tâc u kabâyı
Dervişlerin tâcı fenâ başı kabâdur”
(Biz dervişiz. Sultanların giysisi olan tac ve kaftanı biz ne yapalım? Dervişlerin tacı dünyanın fani, geçici olduğunun farkına varması, başı da kabadır.)
Gerçek özgürlük, dünyalık görünen somut değer ve nesnelerden uzaklaşmak, onlara çok aşırı değer vermemektir. Mal, para, mevki, şan şöhret, gösteriş, aşırı tüketme tutkusu kişiyi esir eder, özgürlüğü elinden alır. Bu da mutsuzluk verir. Gerçek mutluluk ise maddenin esaretinden kurtulmaktır.
*”Çarhun ey dil umma bu sırça sarayından sebât
Kim nice mîrâsa girmiş hâne-i virânedür”
(Ey gönül, gökyüzünün, talihin, bu dünyanın sırçadan yapılma sarayının sabit, kalıcı, devamlı olacağını zannetme, böyle bir beklentin olmasın. Ki bu madde dünyası, bu fizik dünya nesiller boyu elden ele devredile devredile, miras olarak aktarıla aktarıla gelmiş, virane, yıkılmış, harab olmuş bir ev gibidir.)
Tarla, ev, araba, para gibi ne kadar somut dünyalık nesne varsa hiçbirisi sahibinin ölümüyle birlikte öbür dünyaya gitmiyor. Kişi öldükten sonra hepsi bu dünyada mirasçılara kalıyor. O yüzden bunlara gönül bağlamanın, çok önem ve değer vermenin, dünyalık mal varlığı için Allah’ı, ahreti unutmanın bir manası yoktur. İnsanın ölümüyle birlikte giden kalıcı malı amelleri, imanı, İslamı, yaptığı iyilikler, kazandığı sevaplardır.
*“Hânümânı neylerüz bu günbed-i mînâda biz
Âlemün sultânıyuz sırça saraya mâliküz”
(Bu gök kubbesinde, bu dünyada biz evi barkı ne yapalım? Biz âlemin sultanıyız, sırçadan saraya sahibiz.)
Şairin ortaya koyduğu hayat ve dünya felsefesi şöyle: Biz manevî, kalbî, ruhî, ilahî değerlerle zenginiz. Bizim insanî ve İslamî manada soyut ve kalıcı değerlerden oluşan sırça saraylarımız var. Bu bakımdan manevi anlamda biz bu dünyanın sultanıyız. Ayrıca tamamen geçici, uçup gidici maddî değerlerden oluşan bu fani dünya malını ne yapalım?
*Âkil oldur gelmeye dünyâ metâından gurûr
Müddet-i devr-i felek bir demdür âdem bir nefes”
(Akıllı insan, dünyanın maddi varlığına çokça sahip olduğu için gururlanmaz. Gökyüzünün, dünyanın dönüş süresi yani hayat ve ömür, bir anlık bir süredir. İnsan da bir nefestir.)
Madem dünyanın ömrü çok kısadır, hemen gelip geçicidir, insan ömrü bir nefes alıp verme kadar kısadır.
O halde böylesine kısa ve geçici olan dünyanın eğreti değerleri olan mal, para varlığından dolayı gururlanmanın, bu eğreti değerlerden dolayı başka insanlar üzerinde üstünlük taslamanın insanî bir anlamı yoktur. Değmez.
*Merd isen dehr-i denî mekrine meftûn olma
Er odur kim vire bu pîre-zen-i dehre talâk”
(Erkeksen, adamsan bu alçak dünyanın hile ve tuzaklarına kapılıp tutulma, onlara âşık olma. Er dediğin bu dünya kocakarısını boşar.)
Aslında bir sabun köpüğü gibi olan bu dünyanın parası pulu, malı mülkü, görünüşteki zevki, eğlencesi, rahatlığı, cazibesi insanı kendisine âşık eder. Ama aslında bunlar birer tuzaktır. Çünkü dünya malı eğer kontrol edilmezse, kişi kendisini bunlara kaptırırsa yoldan çıkarır, azgınlaştırır, insanlıktan çıkarır, taşkınlık kötülükler yapmaya sevkeder.
Ayrıca dünyanın maddi değerlerine taparcasına bağlılık insanın manevi, kalbî, ilahî, insanî boyutlarını yok eder, ahiretini de kaybetmesine sebep olabilir. O yüzden tuzaktır. Gerçek er yani tam insan olmuş, manevi değerlerle hayatını doğru bir istikamette tanzim etmiş olan kişi, adeta kocakarıya benzeyen bu dünyayı boşar, yani ona aşırı şekilde tapınırcasına bağlanmaz.
*Devlet-i dünyâ hayâl-i hâba benzer nesnedür
Baht-ı bî-dâr isteyenler terk-i hâb itmek gerek”
(Dünya malı mülkü, makamı mevkii, mutluluğu aslında hayal uykusuna, hayale dalıp görülen bir rüyaya benzeyen bir şeydir. Uyanık bir baht ve talih isteyenlerin uykuyu terk etmesi gerekir.)
Dünyanın maddi varlıklarına dayalı bir zenginlik âleminde âdeta sarhoşçasına gezinenler, hayatı sadece lüks tüketim ve eğlence içinde yaşamak, gezip tozmak yeyip içip eğlenmek olarak algılayanlar, manevî, insanî ve İslamî değerlere önem vermeyenler, aslında geçici, uçup gidici ve çok kısa süren bir hayal âleminde tatlı bir rüya hiçinde yaşarlar.
Bu hayal ve rüya süresi dünya hayatıdır, kısacık ömür süresidir. Ölüm gelince bu kısa tatlı rüya ve hayal dünyası hemencecik sönüverir ve kişi ölümden sonraki ahiretin sonsuzluğu karşısında ne yapacağını şaşırıverir. Yani cenneti kazanmak adına hazırlık yapmadığı için sonsuz ve kalıcı olan ahiret hayatı elinden gitmiş, perişan olmuş olur. Onun talih ve baht yani iyi bir gelecek, sonsuz bir cennette gerçek anlamda mutlu bir hayat isteyenler bir uyku, hayal ve rüyadan ibaret olan bu dünyanın salt maddeci, materyalist hayatını terk etmelidir.
*Zîr-i hâk olsa gerek menzilün âhir nidelüm
Mâline mâlik imişsin tutalum Karun’un”
(Ey insan tutalım, varsayalım ki Karun’un malına sahipsin. Ama ne yapalım ki senin en sonunda varacağın yer toprağın altıdır.)
İnsan bu dünyada Karun kadar çok zengin olsa, çok fazla mal mülk, para pul sahibi olsa bile bunların hepsini yiyemez, kullanmaz ve en önemlisi bu mal varlığını ölünce kendisiyle birlikte yanında götüremez. Kendisi toprağın altına girer ve hepsini bu dünyada bırakır gider.
O halde insan bu durumun farkında olmalı, bilinçlenmeli, dünyaya tapar derecede bağlanmamalıdır. Sahip olduğu parayı pulu sarfedilmesi gereken yere sarfetmeli, başkalarının hakkını yememeli, zekâtını, sadakasını vermeli, muhtaçlara yardım etmeli, paylaşmayı bilmelidir. Ahirette cenneti kazanmak için Allah’ın istediği şekilde, tam Müslümanca bir hayat yaşamalıdır. Gerçek mutluluk ve huzur budur. En büyük kazanç, en büyük zenginlik de kazanılan Allah’ın rızası ve bunun mükâfatı olan cennettir.
Yine bir büyük Divan şairi Nabi de salt dünyacı, maddeci bir hayat anlayışına karşı bilgece yaklaşımlarını ortaya koyan beyitler söylemiştir.
*”Âlem didügin bu nüsha-i pür-ham u pîc
Kimdür acabâ meâlin itmiş tahrîc
Ben anladugum budur ki her harfinde
Bin sırrı var ammâ yine hîc ender hîc”
(Âlem dediğin kıvrım kıvrım, büklüm büklüm karmakarışık bir kitap ya da muskadır. Kimse bunun anlamını, içeriğini, mesajını tam olarak ortaya çıkaramamıştır. Benim anladığım şey ise şudur: Bu âlem kitabının her harfinde binlerce sır var amma yine de hiçlik içinde bir hiçtir ve değersizdir.)
*”Cihânı anlayanun çeşm-i itibârında
Gubâr-ı kûy-ı fenâ tûtiyâ degül de nedür”
(Dünyanın ne olduğunu gerçek manada anlayan kişinin değerlendirme gözünde fanilik köyünün tozu sürme değil de nedir?)
*”Olmış bu kârgâh-ı harîd ü fürûhtde
Maşûk-ı çeşm hırs-ı cemâl-i nîgû-yı zer”
(Alım satım işyeri olan bu dünyada gözün âşık olduğu şey, maddi varlıkları temsil eden altının güzel yüzüne duyulan hırstır. Manevi gözü kapalı olanlar sadece maddi gözleriyle bu dünyanın maddi varlıklarına âşık olurlar. Bu da hayatı ve dünyayı yanlış anlamak demektir.)
*”Tecerrüdle olur âğûş-ı vasla pîrehen nâil
Kabâyı vasldan mahrûm iden kat kat alâyıkdur”
(Gömlek, kavuşma kucağına soyunarak ulaşabilir. Kaftanı, cübbeyi kavuşmaktan mahrum eden kat kat ilgiler, maddeler, katmanlardır.)
Allah’a, soyut manevi değerlerden oluşan sonsuz güzellik ve mutluluk diyarına, ilahî aşka ulaşabilmek için bu dünyanın somut, maddi ilgilerinden, alakalarından, madde kaydından soyutlanmak gerekiyor.
*”Kim ki mekr-i zen-i dünyâya zebûn olmaz ise
Rezmgâh-ı felege merd gelür merd gider”
(Kim dünya kadınının tuzağına kapılmazsa yani dünyanın maddi değerlerine tapınırcasına önem vermezse, adeta bir savaş meydanı olan bu dünyaya mert gelir, mert gider.)
Şeyhülislam Yahya’dan seçilen beyitlere bakalım:
*”Âkil cihândan el yusa ey dil aceb midür
Âlâyiş-i zamâneden ol vakt pâk olur”
(Ey gönül, akıllı kişi dünyadan elini yıkasa, uzaklaşsa bu tuhaf ve acayip değildir. Yani normaldir, olması gereken bir şeydir. Zira zamanın, hayatın, dünyanın görünen aldatıcı, maddi güzelliklerinden, eğlencelerinden, aşırı maddeci kirlerinden o zaman arınmış olur.)
*”Evrâk döner şevk ile fânûs-i hayâle
Seyr it ne suver zâhir olur devr-i zamândur”
(Yapraklar aşk ve şevkle hayal fanusuna dönerler. Talihtir, kaderdir, zamanın dönüşüdür, seyr et ne gibi şekiller, resimler, görüntüler eğlenceler ortaya çıkar.)
*”Gönlünde senün gayr ü sivâ sureti neyler
Lâyık mı bu kim Kâbe’ye büt-hâne disünler”
(Senin gönlünde, kalbinde Allah’ın dışındaki dünyalık maddi değerlerin, başka şeylerin ne işi var? Nitekim Kâbe’ye puthane demeleri hiç uygun mudur?)
Nasıl Kâbe’de put olmazsa, gönül Kâbesinde de dünya malı ve maddi değerler olan putlara yer vermemelidir. Yani gönlü dünyalık maddi varlıklara değil, Allah’a bağlamalıdır.
Hersekli Arif Hikmet de bu konuda çarpıcı beyitler söylemiş:
*Hikmet yeter âlâyiş-i çirkâbe-i dünyâ
Mihrinle Hudâ sînemi tenvîr-i ferâğ et”
(Ey Hikmet, bu dünyanın salt maddeye dayalı pis gösterişleri, kirli yaşantıları artık yeter. Ey Tanrım, şefkat ve merhametinle göğsümü nurlandır, aydınlat, maddi kirlerden, dünyalık değerlerden temizle, maneviyatınla doldur.)
*Vücûdu olsa da madûmdur eşyâ hakîkatte
Nukûş-ı simyânın mâsivâdan farkı var yoktur”
(Dünyanın maddi varlıklarının görünen vücudu olsa bile gerçekte onlar yok hükmündedir. Nitekim adi madenleri altına çevirme işinin nakışlarının, görüntülerinin, sonuçlarının Allah’tan başka olan maddi varlıklardan farkı vardır yoktur.)
“Tedkîk olunsa sûret-i mevhûmedir cihân
Yoktur vücûd-ı nakş-ı nümâyân serâbda”
(Bu dünya dikkatle incelense bunun kuruntu ürünü, hayalî şekillerden, görüntülerden ibaret olduğu anlaşılır. Nitekim serapta görünen nakışların varlığı gerçekte yoktur yani görülenler hayalden ibarettir. )

Abdullah SATOĞLU.”Velut bir yazar ve şair: HALİSTİN KUKUL”

Türk halk ve tasavvuf edebiyatının mümtaz şairi Yunus Emre’nin, “Gönlünü derviş eyle / Dostıla biliş eyle” dediği gibi, bir beytinde:
Gönüller arasına döşemeli rayları
Ve içine kurmalı nûr dolu sarayları!(1)
diyen Halistin Kukul, günümüz şair ve yazarları arasında, aynı zamanda en çok kalem kullanan mümtaz bilim adamlarımızdan biridir.
Kendisini ilk defa, 1990’lı yılların başında, Feyzi Halıcı’nın, o zaman Ankara -Meşrutiyet caddesindeki bürosunda sohbet ederken tanıdığım Kukul; 1943 yılında Trabzon-Beşikdüzü’nde doğdu, 1961’de Erzincan Lisesi’ni bitirdikten sonra, Kara Harp Okulu’na girmiş, fakat 21 Mayıs olayları dolayısıyla ayrılmak durumunda kalmıştır. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi Bölümü’nden mezun oldu. Rize, Samsun, Ünye ve Cide liselerinde Fransızca öğretmenliği, Diyarbakır Eğitim, Enstitüsü’nde müdür yardımcılığı, Samsun Eğitim Fakültesi ve 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak hizmet verdi ve 1997 yılında emekliye ayrıldı.
İlk şiiri 1961’de Harbiye’nin Sesi gazetesinde çıkmış, daha sonra Türk Edebiyatı, Defne, Çağrı, Millî Kültür, Hisar, Töre, Çaba ve Bayrak gibi dergilerle, Tercüman, Orta Doğu, Babıalide Sabah, Hergün, Türkiye, Zaman ve Millet gazetelerinde şiir, hikâye ve makaleleri yayınlanmıştır.
Halistin Kukul’a göre; “Şiir ve ilim, dünyanın en zor meşgalesidir. Bu iki meşgale, iğneyle kuyu kazmak gibidir. Görünmez ama, ortaya çıktığı zaman tüm toplumları etkisi altına alır… Şiir, gönlün aşk denilen muazzam, muazzez, müzeyyen, mükemmel, mümtaz, feyizli, faziletli ve edepli vasıflarıyla göz kamaştıran ve akl-ı selimle müşterek, esrarlı albeniliğinin şahlanışıdır. Yâni şiir aşktır. Hakiki ve mecazî vasfıyla aşk… Başlı başına, boydan boya, alabildiğine hür ve müstakil ve zabtedilmez hissiyat ve düşüncedir. Onu ancak sahibi zabtedebilir…”
O, katıldığı yarışmalarda, bazılarının birincilik ödülü kazandığı şiirlerini: Türk’ün Ayak Sesleri – Kıbrıs Destanı – Sonsuzluk Merdiveni – Şiirlerle Nasreddin Hoc Fıkraları – Ayçiçek’le Nurdede – Dağıstanlı Arslan Şeyh Şamil Destanı ve Kanije Destanı isimli kitaplarda topladı. Ayrıca, Zincirli Tepe – Sevgi Çemberi ve Yarınlar Daha Güzel isimli hikâye kitapları ile Gelincikler Nârindir ve Havada Bulut Yok isimli oyunları bulunmaktadır.
50. sanat yılı dolayısıyla, Necmi Çamaş’ın Sosyal İşler Daire Başkanı olduğu, Samsun Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından, 2007’de “Şiirle Geçen 50 Yıl” programı düzenlenen Kukul, yukardaki kitap isimlerinden de anlaşılacağı gibi, aynı zamanda bir “destan şairi”dir.
“Şeyh Şamil” ve “Kanije Destanı” eserlerini, tarih sevgisi ve onun verdiği heyecanla yazdığını belirten ve “Kıbrıs Destanı” isimli eseri Kültür Bakanlığı yayınları arasında yer alan şairimize göre: “Destanlarımız, bizim millî hüviyetimizdir. Destansız bir millet, köksüzdür. Destanlar bir yönüyle millî kültürümüzü, bir yönüyle de, bu kültür içinde insanımızı tarif ederler…”(2)
Halistin Kukul, Çıngı dergisinde yayınlanan “Âşık Kemalî Bülbül’den Vefa Örnekleri” başlıklı bir yazısında, Kemalî Bülbül’ün, 1982 yılında Gülpınar dergisinde çıkan, çevresindeki şairlerle ilgili bir “övgü” şiirinde, kendisi için söylediği;
“Gönül erbabıdır Halistin Kukul
Yazdıkları sanki bir okul oldu.
Bülbül der, aziz dost, ey Rabbine kul
Dostluk başlayalı nice yıl oldu.” (3)
dörtlüğüne de yer vermiştir. Ne var ki, o yazıda, benim Ekim 1982 tarihli “Gülpınar” dergisinde yayınlanan “Ankara’nın Şairleri” başlıklı şiirimdeki:
Ana şair Zorlutuna
Alır bizi koltuğuna.
“Sultan” der Taranoğlu’na
Ankara’nın şairleri…(4)
dörtlüğünün de, Kemalî Bülbül’e ait olduğu zannedilerek ona mal edildiğini gördüm… Millî ve mânevî değerlerimize her vesile ile sahip çıkan Kukul, “Ramazannâme” isimli uzunca bir şiirinde, Ramazan ayının, özellik ve faziletini şöyle dile getirmiştir:
Muhabbet deryasının aşk lezzeti sende var
Aşkın hakikatinin muhabbeti sende var.
Tutuştu mu gönüller bir kez o kıvılcımla
Saâdetin özünün bereketi sende var.
O, tatlı, temiz ve samimi aşk duygularını, bulut bulut semaya çekerken, sonsuzluğa yelken açarak, geçmişe ve geleceğe selam gönderir:

Saat mi kaldı geri
Ben mi çok ilerdeyim?

Yelken açsın sâniye
Sonsuzluğa gideyim!

Aşkı sundum yüceye
Yol verip düşünceye.

Sonraya ve önceye
Ben selam göndereyim.
Halistin Kukul’un, Türk Divan Edebiyatı’nın ünlü şairi Nedim’in: “Bu şehr-i Sitanbul ki bimislü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” diye vasfettiği aziz İstanbul ile ilgili bir şiirini sunuyoruz:

İSTANBUL – 1
Yeditepe, bin bir renk, harf çılgın, âşık iklim
Her köşe – bucağında muhteşem ana dilim.

İSTANBUL – 2
Dedi: “Ya ben Bizans’ı alırım, ya o beni”
Açarken, genç Sultan, bir görkemli çağ, yepyeni

İSTANBUL – 3
Rast gelinmez dünyada asla onun dengine;
Huzur ve sürur veren emsalsiz âhengine.

İSTANBUL – 4
Güzellik numunesi tabiatta her zerre
Boğaz’da doğar insan saniyede bin kerre.(5)

(1): Çağrı Dergisi: Ağustos 2017, Sayı 693
(2): Türk Şiirinden Portreler – Mehmet Nuri Yardım: Burak Yayınları, İst. 2001 – Sayfa 266
(3): Çıngı Dergisi: Eylül-Ekim 2007, Sayı 46
(4): Gülpınar Dergisi – Abdullah Satoğlu: Ekim 1982, Sayı 78, Sayfa 12
(5): Çağrı Dergisi: Ağustos 2007, Sayı 573

“Dayımın Ardından…”

OZAN ALİ KIZILTUĞ (1944-2017)

Melek TEMEL
Sosyal Bilimci-Kültür Bakanlığı Halk Şairi

Ankara’nın soğuk bir Aralık ayı sabahında, takvimler 13.12.2017 tarihini gösterirken, “BÜYÜK OZAN ALİ KIZILTUĞ HAKKA YÜRÜDÜ” haberini hem biz hem de bütün Türkiye duymuştu.
Sonrası acı, sonrası gözyaşı, sonrası boşluk…
Dayımın vefatının ardından birkaç gün geçmişti ya da zaman çok ağır ilerliyordu da bana öyle gelmişti. Bir akşam telefon çaldı, Tokat’tan Hasan Akar Hocamdı arayan. Baş sağlığı dilekleri, dua ve teselli temennilerinin ardından “KÜMBET DERGİSİ”nin bu ayki sayısı için benden Ali Kızıltuğ’u anlatan bir yazı yazmamı istedi, “Senin kalemin ve senin duygularınla Kızıltuğ’u anlat!” dedi.
Biraz zamana ihtiyacım olduğunu söyledim ama zihnim düşünmeye başlamıştı bile.
Hiç kolay değildi Ali Kızıltuğ’u anlatmak. Ozan Ali Kızıltuğ’u anlatmak başka bir şeydi, Dayım Ali Kızıltuğ’u anlatmak başka. Her ikisini de zihnimde ve yüreğimde harmanlayıp aktarabilmem için biraz düşününce hiç hatırlamadığım ya da hafızamın en ücra köşelerinde gizlenmiş olan binlerce kırık dökük anı belirdi bir anda. Hafızamda darmadağın olan parçaları bir araya getirmeye çalışırken en başa dönmek mantıklı olacaktı ben de öyle yaptım.
Peki, kimdi Ali Kızıltuğ?
Divriği ilçesinin, Mursal köyünde 1944 yılı Ekim ayında dünyaya gelen Ali Kızıltuğ, çiftçi bir ailenin tek çocuğudur. Ali Kızıltuğ henüz 5 yaşlarındayken annesi Gülşen Kızıltuğ vefat eder, babası İbrahim Kızıltuğ daha sonra tekrar evlenir ve ikinci evliliğinden de 6 çocuğu olur.
Anadolu’nun pek çok köyünde olduğu gibi Mursal köyünde de aileler, sülaleler lakapları ile anılır. Ali Kızıltuğ’un annesi Gülşen Kızıltuğ da köyün “Esmeel” diye bilinen sülaleden Mehmet Şafak ve Zehra Şafak’ın üçü kız üçü erkek olan altı çocuğundan biridir.
Annem Elif Şafak’ın anlattığına göre ablası Gülşen çok genç yaşta vereme yakalanmış ve kurtulamamıştır. Anadolu kültüründe kuzen nedir bilinmez, baba tarafının yaşça büyük erkeklerine amca veya emmi, anne tarafının yaşça büyük erkeklerine dayı denir. Anne tarafının yaşça büyük bayanlarına hala, baba tarafının yaşça büyük bayanlarına da bibi denir. Ali Dayım anneme hala derdi, biz de ona dayı derdik. Ali Kızıltuğ bizin dayımız yani halamızın oğlu, annem içinse Gülşen Ablasının öksüz kalmış tek yadigârı idi.
Bu gün Ali Kızıltuğ’un hayat hikâyesini anlatan kitaplarda, pek çok araştırmacının hazırladığı tezlerde, TRT ve özel kanalların hazırlamış olduğu belgesel ve biyografi çalışmalarında kronolojik olarak tarih ve sanat hayatındaki aşamalar yer almaktadır. Ben bunları arşivlerden alıp tek tek burada sıralamayacağım.
Çünkü arşivler tarihleri, rakamları, isimleri bildirir, insanların gönüllerinden gönüllere kurdukları köprüleri, sıcak, samimi, içten kucaklaşmalarını bilemez.
Ali Kızıltuğ’u Türk halkının her kesiminde sevilen, sayılan değer verilen biri olmasının, Ali Kızıltuğ eserlerinin dillerden düşmemesinin ve her kesimden insanın yüreğine dokunabilmesinin nedenleri üzerinde durmak isterim.
Sivas ili, Divriği ilçesinin, Mursal köyünden yola çıkan bir ozanın Türkiye’nin bütün il, ilçe ve köylerinden din, dil, mezhep farkı gözetmeksizin herkes tarafından sevilmesinin nedenini bu güne kadar söylemiş olduğu türkülerinde ve şiirlerinde bulmak mümkün.
Bu güne kadar 103 plak, 87 kaset, çıkarmış. Sözü ve müziği kendisine ait 2016 eser veren, eserleri pek çok sanatçı tarafından seslendirilen (Zeki Müren, Muazzez Abacı, Yıldız Tezcan vb.) Ali Kızıltuğ, 1969 yılında ilk plak olan “Asri Gurbet Harab Etmiş Köyümü” ile gönüllere taht kurmuştur.
Asri gurbet harab etmiş köyümü
Bülbül gitmiş baykuş konmuş gel hele
Ben ağayım ben paşayım diyenler
Kapıları kitlemişler gel hele
Gel hele de benim ağam gel hele

Ali Kızıltuğ eserlerinin ana temasında Anadolu insanının günlük yaşamındaki hemen hemen her şeyi görmek mümkündür. Gurbet, hasret, ayrılık, aşk, özlem konularını işlediği eserlerini irdelediğimizde aslında sosyal içeriğin ana faktör olduğunu görürüz. 1960’lı yıllarda köyden kente göçün neden olduğu toplumsal yapıdaki değişim ve kırılmaları bazen esprili bir hiciv ile bazen de içli bir hüzünle, yalın, akıcı, yetiştiği kültürün dil ve şivesini bozmadan bütün doğallığı ve samimiyeti ile dile getirmiştir.
Anadolu kadınının gurbete gönderdiği eş ve çocuklarının ardından yanan yüreklerine, tercüman olmuş, gurbete giden babaların, evlatların geçim sıkıntılarını, ekmek mücadelesini, çaresizlik ve fakirliği, yeni yaşam koşullarını, şehir hayatına uyum sağlama süreçlerini, yozlaşmaların toplumu nasıl etkisi altına aldığını halka halkın dili ile anlatmıştır. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hala ilgi ile dinlenen hemen hatırlayabildiğim “Piçe bak piçe”, “Ankara’dan bir ev aldım(Pahalıysa pahalı)”, Moda moda”, “Ben daireye memur oldum (Duydun mu duydun mu)” gibi pek çok unutulmaz eser.
Piçe Bak Piçe
Karşı yoldan bir kervan gider
Köyden şehre giden göçe bak göçe
Karı ne dediyse anayı döver
Babaya küfreder hele piçe bak piçe

Hikâyeli türküler dalındaki pek çok eserinde ise toplumun kanayan yarasına parmak basan büyük ozan, töre cinayetleri, başlık parası, berdel ve benzeri konuları dile getirmiştir. “Ali ile Zeynep’in türküsü”, “ Dumanlı köy”, “Barabar” hafızamda kalanlardan bir kaçı.
Ali Kızıltuğ’un türkülerini dinleyenler onunla ağlayıp, onunla gülerek kendi duygu ve düşüncelerini paylaşmakla kalmayıp kendisini görmek, kucaklaşmak istemekteydi. Mevkii, imkânı, inancı ne olursa olsun herkesi samimiyetle karşılar, sevgiyle kucaklardı. Kibir ve bencilliğe kapılmadan, geldiği yerleri asla unutmadan, halkla içi içe olmaktan zevk alarak ve halktan biri olarak yaşamını sürdürdü.
İşte bu yüzden halkın sevdiği bir ozan oldu, çünkü o halkın ta kendisiydi!
Toplumun siyasi yapısını, haksızlıkları, çarpıklıkları sazı ve sözü ile dile dökmüş, ozanlık geleneğinin özü olan halkın gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili olma sorumluluğunu da hakkıyla yerine getirmiştir. Sayısız eserlerinden ilk aklıma gelenler “Ha babam De babam”, “Gazeteci Havadisim Bol Benim”, “Karga Muhtar Olmuş Köyü Beğenmez” ve daha pek çoğu.
Karga muhtar olmuş
Bu gün seyran ettim bizim illeri
Karga muhtar olmuş köyü beğenmez
Yahudi, Ermeni, Arabi dili
Mecliste oturmuş Türkü beğenmez

Tersine akıyor fesat ırmağı
Kibirden gelirmiş onun kaynağı
Vücudunu yara etmiş tırnağı
Uyuz da oturmuş keli beğenmez

Bir de dilinden hiç düşürmediği, gitmek istediği köyü Mursal var ki, eserlerinin çoğunda hasret ve özlemini bir ömür dinleyenleriyle paylaştı.
13.12.2017’de vefatının ardından o hep gitmek istediği köyü Mursal’a götürdüler dayımı. 14.12.2017’de vasiyeti üzerine Mursal köyünde “Abara’nın kaşı” mevkiine defnedildi. Ankara ve Mursal köyünde yapılan cenaze törenlerine 2000’in üzerinde insan katıldı, törenlere gidemeyen binlerce insan ise evlerinde yaslarını tutmaktaydı.
Köyüne gömülmeyi vasiyet edişini annem Elif Şafak şöyle anlatır; Ali gömülmek istediği yeri gösterir, Abara’nın kaşında durur,” beni buraya gömün ki bir yana dönünce Yama Dağlarını, bir yana dönünce köyümü göreyim” derdi.
Binlerce Ali Kızıltuğ sevenleri ve ailesi tarafından isteği yerine getirildi.
Ağlasam ne olacak Gülsem ne olacak
Gamlı kasavetli yalan dünyada
Yaşasam n’olacak gülsem n’olacak
Bana düşeceği bir mezar yeri
Dünyanın tapusun alsam n’olacak
….
Peki, Ali Kızıltuğ kimdi?
Bir yandan büyük şehir hayatının telaşı, farklı şehirlerde sürdürülen yaşam mücadelesi, zamanla kopmaya yüz tutan akrabalık bağları, diğer yandan ise dayımın yoğun sahne çalışmaları, şehir dışı, yurt dışı gezileri, konserleri sebebi ile istediğimiz zaman görüşebilmemiz mümkün olmazdı.
Özel günlerde, düğünlerde, bayramlarda bazen görüşebilirdik, bazen de dayım müsait olduğunda bizleri görmeye gelirdi.
Ozan Ali Kızıltuğ kapıdan içeri girdiğinde artık Dayım Ali Kızıltuğ idi. Ali Kızıltuğ çocukluğum, gençlik yıllarım, annemin evi, Ankara’nın gecekondu mahalleleriydi.
Dayımın kapıdan içeri girişi, samimi, sıcak kucaklaması, omuzuma atılan kol, saçımı okşayan el, ceplerinden avuçlarıma doldurduğu renk renk çikolatalar, şekerler, sakızlar. Bazen radyodan bazen de kasetçalardan evimize yayılan içli bir bağlama sesi, velhasıl anılarımın en güzel köşesi.
Son telefon görüşmemizi Haziran ayında yapmıştık, dayımın hasta olduğu haberi gelmişti yine, iyi değil dediler birkaç gün bekledim aramak için, korkuyordum, ya telefonu açmazsa?
Aradan zaman geçmişti, dayım iyileşmiştir umudu ile aradım, bir kez çaldı telefon ikinci zil sesi çalmadan karşımdaydı dayım, içimde huzur, sesimde sevinçle selamlaşıp konuştuk. Korktuğumu, merak ettiğimi aramak için birkaç gün beklediğimi söyledim kahkahalarla güldü, “Korkma Meleğim iyiyim, yazın köyde olacağım oraya gel, ben köye gideceğim, sen de çık gel, orada da görüşürüz” dedi.
Gelirim dayı, sen neredeysen oraya gelirim dedim.
Nasipten öteye hiçbir şey olmuyormuş.
Her geçen gün durumunun iyiye gittiğini öğreniyor, bu da geçecek, dayım bunu da atlatacak umuduyla bekliyorduk. Ankara’da bir özel hastanede tedavisi devam ediyordu. 27 Eylül 2017 de kimyasal tedavisine başlanmış, tedavi sürecinde ziyaretçi yasağı getirilmişti.
Aramıza girmiş dağlar denizler
Gelemem diyorum sen gel diyorsun
Kar yağmış yollara örtülmüş izler
Bulamam diyorum sen bul diyorsun

Öf Öfffff…
Ali Kızıltuğ’un sevenleri ve yakınları hastaneden bir an olsun ayrılmadı ve yalnız bırakmadı. Aylar süren tedavinin ardından yorgun ve güçsüz düşen bedeni 12.12.2017 gecesi kansere yenik düştü. Artık yapılacak bir şey kalmamıştı.
Geride yürekleri yakan tarifsiz bir acı, biraz gözyaşı ve büyük bir gurur bırakarak annesi Gülşen Kızıltuğ ve babası İbrahim Kızıltuğ’un yattığı topraklara sevgi seli ile uğurlandı.
Kızıltuğum baharımı yazımı
Hangi kalem yazmış benim yazımı
Dert ortağım olan dertli sazımı
Çalamam diyorum sen çal diyorsun

Öf Öfffffff…
Ankara’da soğuk bir Aralık sabahı, takvimler 13.12.2017 tarihini gösteriyordu.

ALİ KIZILTUĞ’A ÖLDÜ DEDİLER (AĞIT-1-)
Sabah gün doğmadan bir haber geldi
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler
Sanki zehirli ok bağrımı deldi
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler

Aralık ayları sabah ayazı
Yakışır mı sana kefen beyazı
Tepeden tırnağa düştü bir sızı
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler

Ne kolay söylendi diller lal olsun
Ne ana, ne bacı yok saçın yolsun
Yalan dünya bana paslı bir pulsun
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler

Duvardaki sazım düştü kırıldı
Teller figan etti mızrap darıldı
Akıbeti bir top beze sarıldı
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler

Ağla Melek Hatun yaşın sel olsun
Canımdan can gitti yâda el olsun
Ehlibeyt yoldaşın yolun gül olsun
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler
Halk Şairi Melek TEMEL

ÖLDÜ DEMEYİN(AĞIT-2-)
Döküldü yapraklar bozuldu bağım
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin
Fırtınada kaldı dumanlı dağım
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin

Yağmur yağar toprak ıslanır şimdi
Kapanır kapılar paslanır şimdi
Köşenin başından seslenir şimdi
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin

Kara kışta düğün olmaz toy olmaz
Geçit vermez dağlar öteye salmaz
İnsan ölür ama ozanlar ölmez
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin

Divriği yolundan vardı sılaya
Yama dağları da durmuş halaya
Yollar mahşer yeri bakın alaya
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin

Melek hatun ahım arşa ulaştı
Eller yokluğuna çabuk alıştı
Puslandı gözlerim dilim dolaştı
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin
Halk Şairi Melek TEMEL

ALİ KIZILTUĞ’A AĞIT (-3-)
Acı derin olunca ses çıkmıyor bedenden
Ölüm baki kılınmış sual olmaz nedenden
Birkaç hatıra kalır bırakıp da gidenden
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Yine dertlere yoldaş şu benim gamlı başım
Boğazım düğüm düğüm, zehir ekmeğim aşım
Yanar dağdan püsküren volkana eş gözyaşım
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Ah etsem ahım yakar dudağımı dilimi
Canım çekildi tenden doğrultamam belimi
Tutam tutam yolsam da saçımdaki telimi
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Kara kışta kor alev kavurdu dört bucağı
Doğduğu topraklarda söndürmedi ocağı
Gülşen’ine kavuştu Mursal ana kucağı
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Melek hatun görmedi baki kalan cihanda
Her can bir garip yolcu kapısız denen handa
Dışarda diner elbet fırtına da boranda
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Halk Şairi Melek TEMEL

Gənc yazar Kamran Murquzovun “Kümbet” dərgisində çap olunan şeiri

Yoxdu ehtiyacın sənin, ay Allah!

Tarixlər boyunca, əsrlər boyu,
Yoxdu ehtiyacın sənin, ay Allah!
Gördük fəlsəfəin öyrəndik bu gün,
Arpanın, buğdanın, dənin, ay Allah!

Fərhada göstərdin, Şirinə göstər,
Müsəlman olanın birinə göstər.
Səmtini göstərdin, yerini göstər,
Dumanın, çiskinin, çənin, ay Allah!

Dağıt həsrətləri ovsunlu gözdən,
Bal kimi süzülüb, tökülən gözdən.
Qəmzəli baxışdan, aylı bir üzdən,
Yox eylə kədərin, qəmin, ay Allah!

Sevək sevənlərin əziz xətrini,
Həlqəyə düzməyək şerin sətrini.
Gərək ki, bu gündən bilək qədrini,
Bütövün, yarımın, tənin, ay Allah!

Bir nurlu baxışdan var eyləmisən,
Dağların başını qar eyləmisən.
İki sevən qəlbi yar eyləmisən,
Ucadı məqamın sənin, ay Allah!

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunu “Kümbet” dərgisində çap olunan şeiri

Anam

Anam Aida xanıma.

Gözümün önündə duranda kədər,
Çarəsiz dərdimi bilirsən, Anam!
Nisgildən, həsrətdən dolanda gözüm,
Gözümün yaşını silirsən, Anam!

Hərdən ağlayanda cahanda zar-zar,
Mənim bu kölümdə açmasa bahar,
Bürüsə könlümü kədərlə qübar,
Kefsiz əhvalımı görürsən, Anam!

Payızın ilk günü elə gələndə,
Şeirim düşəndə bu şirin dilə,
Sonalar uçaraq düşəndə çölə,
“Can bala”-kəlməsin deyirsən, Anam!

Kədərli qəlbimə tapanda dərman,
Kindən uzaqlaşan bizim bu dövran,
Xoş əhval içində olanda Kənan,
Cahanda hər zaman gülürsən, Anam

KÜMBET DERGİSİ 47. SAYISI OKUYUCULARIYLA BULUŞUYOR

Yeni bir yılda, yeni bir sayı ile siz değerli okuyucularımızın karşısındayız.2018 yılının bütün dünyaya, ülkemize huzur ve barış, kültür-sanat dünyamıza hayırlar getirme-sini diliyoruz. Kuruluşundan beri bugüne dek Anadolu’da kültürümüz adına dergiciliğin yaşatılması için büyük destek veren T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve daima yanımızda hissettiğimiz siz değerli abone ve okuyanlarımıza şükranlarımızı sunuyoruz.
Bu yıl birbirinden değerli kazanımların yanı sıra kayıpların da yılı oldu. Birbirin-den değerli iki ozanımızla bir şairimizi kaybettik. Sivaslı Halk Ozanı Ali Kızıltuğ ve Gulfanî (Mahir Güler) ile söz yazarı, şair Ali Tekintüre’yi yakalandıkları amansız hastalıklardan kurtaramayarak sevenlerinin omuzları üzerinde Âşık Veysel’in “Benim sadık yârim kara topraktır” dediği topraklara verdik. Ruhları şâd olsun.
Bu sayımızda yine çok değerli akademisyenler, araştırmacı-yazarlar ve şairler sizler için yazarak kültür sanat dünyamızın bahçesine solmayan birer gül diktiler. Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği üyeleri bazen dernek adına bazen de özel olarak davet edildikleri etkinliklerde bilgilerini, duygularını gittikleri şehirlere ulaştırmanın, o diyarların kültürü ve sanatı ile buluşturmanın ve bu çerağı beraber yakmanın gayreti içinde oldular.
M.E.B. ve T.D.K. tarafından öğretmenler arasında düzenlenen “Türkçeyi Doğru ve Güzel Kullanma Makale ve Deneme Yarışması”nda TOŞAYAD Yönetim Kurulu Üyesi ve KÜMBET Dergisi Yazı İleri Müdürü Mahmut Hasgül “Dilimiz Kimliğimizdir” makalesi ile Tokat il birincisi ve Türkiye İkincisi oldu.
Destan Şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu vefatının 25. yılında 17 Kasım 2017 Cuma günü Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ile İLESAM işbirliği ile Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Doç. Dr. Alpaslan Demir ve Talat Gençosmanoğlu’nun konuşmacı, Seyfi Karslı ve Osman Öztunç’un sanatçı, Bekir Yeğnidemir, Sündüs Arslan Akça ve Rasim Yılmaz’ın şair olarak katıldığı bir etkinlikte Tokat’ta andık.
İşte KÜMBET Dergisi’nin 47.sayısında sizlerle beraber bu ilim, kültür-sanat çerağını yakan çok değerli kalemlerimiz: Prof. Dr. Nurullah Genç, Prof. Dr. M. Naci Önal, Prof. Dr. Tamilla Aliyeva Abbashanlı, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Yar. Doç. Dr. Doğan Kaya, Abdullah Satoğlu, M. Halistin Kukul, Selma Argon(M. Âkif ERSOY’UN torunu), Şemsettin Küzeci, Mustafa Ceylan, Hasan Akar, Melek Temel, A.Turan Erdoğan, Celalettin Çınar, Nihat Aymak, Saffet Çakar, Şerare Kıvrak Yağcıoğlu, Ülkü Taşlıova, Kumrugül Türkmen Akın, Selma Bıyıkoğlu, A. Rıfat Güler, Sezai Öğreden, Ayla Bağ, Müslim Kaçmaz…
Ve gönül bahçesinde işte sizin için açan duygu dolu çiçekler, memleketimizin karlı zirvelerinden sizlere gülümseyen sıcak yüreklerimiz: Ceyhun Atıf Kansu, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ali Tekintüre, Âşık Gulfani (Mahir Güler), İbrahim Sağır, Cengiz Numanoğlu, Rasim Köroğlu, Bedrettin Keleştimur, Ömer Faruk Beyceoğlu, Bekir Yeğnidemir, Mahmut Hasgül, Sündüs Arslan Akça, Rasim Yılmaz, Orhan Tamtürk, Harika Ufuk, Aysen Akdemir, Çiğdem Kader, Alişad Caferova, Mahir Gürbüz, Kenan Yavuzarslan, Recep Yılmaz, Nermin Akkan, Noorudden Samedoğlu, Ahmet Divriklioğlu, Âşık Ahmet Alpat, Nevzat Gündoğdu, Melek Demir, Aslı Gönül Özen.
48. sayımızda buluşmak dileğiyle…
Hasan AKAR
Tokat Şairler Ve Yazarlar Derneği Başkan

Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının “Poeziya” şöbəsinin müdiri və redaksiya heyətinin üzvü, Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının “Dünya bugün” adlı şeiri Azərbaycan türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 47 yeni sayında dərc olunub.
Qeyd edək ki, “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidməti

TOSAYAD Başkanı Sayın Remzi ZENGİN HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! (19 Aralık 2017 yıl)

10498648_1088017144548624_2375876398071380324_o

TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) Başkanı, Azerbaycan Gazeteçiler Birliği Sumqayıt şehir teşkilatının Günlük Analitik Haber Ajansı (gundelik.info) ve Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının (edebiyyat-az.com) Türkiye temsilcisi Sayın Remzi ZENGİN HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! İYİ Kİ DOĞDUNUZ! İYİ Kİ VARSINIZ! NİCE BİLE YILLARA! BAŞARILAR DİLİYORUZ!

Dilerim yüce mevlâdan
Gözlerin yaş,
Tekerin taş,
Memleketin savaş görmesin.

Cebinde bitmesin para
Başın düşmesin hiç dara
Dırdırı çok bir kaynana
Başından eksik olmasın.

Altında bir arap atı
Gezesin hep memleketi,
Malının bet bereketi
Azalmasın, daim artsın.

Duaların kabul olsun
Mutluluğun bâki kalsın,
Beklediğin yolcu gelsin
Gözlerin yolda kalmasın

Dilerim hiç çekme tasa
Düşmeyesin derin yasa;
Bir kel ile bir de köse
Düğününde davul çalsın.

Rüyaların gerçek olsun
Dilerim hep yüzün gülsün,
Seni sevmeyenler ölsün
Yüz yirmi yıl yaşayasın.

Remzi’den sana nasihat
Adımını dikkatli at,
Her şeye eyleme inat,
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN

Ömür treni

Uzun, kara bir katar
Altmış vagonlu kadar
Büyük bir hızla akar
Geçti ömür treni

Nice dağları aştı
Nice tünelden geçti
Sonunda düze erdi
Geçti ömür treni

Çok hızlı gidiyordu
Makinistini yordu
Şimdiyse artık durdu
Göçtü ömür treni

Artık gelmez islimi
Düşünüyor teslimi
As duvara resmini
Geçti ömür treni

Nice yolcular bindi
Nice yolcular indi
Düşün, son inen kimdi
Geçti ömür treni

Rengi sarardı soldu
Şimdi miadı doldu
Artık jiletlik oldu
Geçti ömür treni

(Tokat/17.8.2012)

Nihat AYMAK.”GURBET BÖYLE YAŞANIR”

1970 yılında Başçiftlik’ten Niksar’a taşındık. Ortaokul talebesi olduğum 1973 yılının bir yaz gününde rahmetli babamın çarşıdan eve döndüğündeki heyecanını hiç unutamam. Annem, ağabeyim, ablam ve ben anlattıklarını can kulağıyla dinlerken inanmakta zorlanıyorduk. “Seferberlikte askere gidip dönmeyen Ahmet ağabeyim yaşıyormuş. İran’daymış, oğlu geldi görüştük.”
1914 yılında Ruslarla savaşmak üzere 1. Dünya Savaşının doğu cephesine gidip dönmeyen ve kendisinden hiç haber alınamayıp ölmüştür diye düşünülen Ahmet amcamın oğlu olduğunu söyleyen bir delikanlı gelip yarım yamalak Türkçesiyle “Ben sizin yeğeninizim” diyor. Babam heyecanla hem anlatıyor hem ağlıyordu:
-Halde sebze satıyordum. Bizim köylü bir genç geldi yanıma ve “Sana bir müjdem var, İran’daki ağabeyinin oğlu geldi, kahvede oturuyor, haydi gidelim yanına” dedi. Şaşırdım, ne İran’ı, ne ağabeyi, ne yeğeni? dedim. Koştum kahveye. Beni gören bir delikanlı sarıldı boynuma “amcam” diye. Meğer Ahmet ağabeyim ölmemiş, Ruslara esir düşmüş, sonra kaçıp İran’a sığınmış orada kalıp evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış. Küçük oğlu Ahad Türkiye’ye okumak için gelmiş. Gelirken babasından buraların ve bizim isimlerimizi almış, geldi buldu bizi. Şimdi köyde, Başçiftlik’te diğer amcalarının yanında.
İnanılması güç bir hikâye idi. Birkaç gün sonra Ahmet amcamın oğlu Ahad ağabeyim Niksar’a bize geldi. Askerliğini bitirmiş, Üniversite okumak için ülkemize gelmiş genç, yakışıklı, güler yüzlü bir delikanlı. Canımız kaynadı ısındık hemen birbirimize. Sanki yıllardır aileden biriydi. Az bildiği Türkçesiyle anlaşıyorduk. Aslında anlaşmamız dilimizle değil, gözlerimiz ve gönüllerimizleydi.
Üniversiteyi Türkiye’de bitirip Ankara’da tanıştığı Selma yengemle evlendi. 1977 yılında İran’a gitti ve bir daha haberleşemedik, görüşemedik.
İki ay kadar önce Facebookta yeğenim Banu ile Ahad abim ve Selma yengemin bir arada olduğu fotoğrafı gördüm. Hemen telefona sarılıp yeğenimi aradım. Birlikte olduklarını söyledi ve kırk yıl sonra telefonla da olsa Ahad ağabeyimin sesini duyuyordum. 5 Mayıs 2017 günü ablam ve eşimle birlikte Ankara’da evinde misafir olduk. Gece yarısına kadar anlattıkları ile hem hüzünlendik, hem gözyaşı döktük. Onun anlattıklarını onun ağzı ile yazmaya çalıştım ve dinlemeye değer yaşanmış bir gurbet hikâyesi oluşuverdi. Ben de “Gurbet Böyle Yaşanır” dedirten bu hikâyeyi paylaşmak istedim sizlerle:
“Babam bize Türkiye’yi, doğup büyüdüğü Başçiftlik’i ve yaşadıklarını pek anlatmazdı, anlatmak istemezdi. Anlatmaya başladığı zaman ağlardı, biz de dayanamazdık ağlamasına ve yarım bıraktırırdık. Çoğu zaman dalıp dalıp giderdi. Biz anlardık onun neleri düşündüğünü. Anlattıklarından hatırımda kalanlar var elbette.
Babam henüz on beş on altı yaşlarında iken köye elek halbur satmak için uğrayan kadınlardan biri, harmana babamın yanına gelip ısrarla falına bakmak isteyince dayanamaz ve baktırır falına. Ancak söyledikleri babamı hem üzer hem sinirlendirir. Eve geldiğinde annesi ondaki değişikliği fark edip: “Sana ne oldu Ahmet?” diye sorar. Anlatır annesine: “Falcı kadının anlattıklarından etkilendim. Bu memleketin ne ekmeği ne suyu sana nasip olacak. Buranın bir diş çöpünde bile nasibin yok. Sen en kısa zamanda buradan gitmelisin dedi.” Annesi teselli etmeye çalışır: “O kadın ne biliyormuş ki, senden bir şeyler alabilmek için konuşmuş işte” diyerek.
Birkaç yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu ile Ruslar arasında harp başlar ve seferberlik ilan edilir. Köyde kadınlar çocuklar ve ihtiyarlar kalır sadece. Diğer gençlerle birlikte babam da askere alınır ve doğu cephesine sevk edilir. Ne tam teçhizatlı asker kıyafeti, ne de silah. Bir gece giriştikleri muharebede bacağına isabet eden bir Moskof kurşunu sonucu hareket kabiliyetini yitirip esir düşer Ruslara. Nahcivan’daki hastaneye kaldırılır ve tedavisi başlar. Bacağındaki kurşun yarası ateşini yükseltir, titremeyle birlikte sanki yanmaktadır vücudu. Doktorlar babamın dosyasına baktıktan sonra kendi aralarında: “Bu Türk’ü iğne vurmak suretiyle bu gece öldürelim” diye konuşurlar. Rusça ve Türkçe bilen bir hemşire bu konuşmayı duyduktan sonra babamın yanına gelip: “Ahmet, sen beni kendine kardeş bil ve benim sözümü dinle. Doktorlar Rusça konuşurken ben duydum, bu gece sana iğne vuracaklar ve öldürecekler. Sen gençsin yazık sana. Çık gücünün yettiği yere kadar koş, kaç buradan.”
Elbiselerini getirir ve giydirir. Ateşler içinde hasta olan babam kurşun yaralı bacağıyla çıkar hastaneden ve karanlıkta kaçmaya başlar. Bir tarafta bacağındaki yara, diğer yanda yüksek ateşli hastalığı nereye gittiğini bilmeden koşmaya çalışır. Ortalık aydınlanmaya başlayınca uzaktaki Rus askerlerini fark edip bir çalılığın içine gizlenir. Açlık, susuzluk, hastalık ve can korkusu içinde bekler akşamın olmasını. Karanlık çöküp etraf görünmez olunca çalılıktan çıkıp koşmaya başlar yeniden. Gündüzleri çalıların içinde kendini gizleyen, geceleri ortalık ağarana kadar koşmak suretiyle günlerce sürer bu kaçış. Rast geldiği dereden su içer, ölmemek için ağaç yaprakları ve zehirli olmadığını tahmin ettiği otlardan yiyerek hayatta kalmaya çalışır. Bir hafta süren bu kaçışta üzerindeki elbiseler ve ayağındaki eski postal param parça olmuştur.
Sabah olup ortalık aydınlandığında uzakta görünen köyü fark eder. Hem sevinir hem korkar. Bir müddet çevreyi izler, Rus askeri var mı diye. Güneş hayli yükselmiştir. Ağır ağır yürür köye yaklaşmak için. Bir müddet sonra ezan sesi gelir kulağına. İnanamaz, rüya gördüğünü sanır bir an. Ezanı dinlerken gözyaşlarına hâkim olamaz. Rusya’da olmadığı kesindir ancak kendi ülkesi sınırları içinde mi, yoksa başka bir yerde mi olduğunu kestiremez. Köye yaklaştığı zaman buranın büyük bir kasaba olduğunu fark eder. Caminin önüne geldiğinde kimse yoktur dışarıda. Akan çeşmeden kana kana su içip abdest alır. Camiye girdiğinde dağılmak üzeredir cemaat. Namazını kılıp dışarı çıkınca beş altı kişi etrafını sarar. Dilleri farklıdır, anlamaz konuşmalarını. Elbisesi param parça, kendisi perme perişan vaziyette olan babamın konuşmasından Türk olduğunu anlayıp bir eve götürüp yemek ikram ederler. Burası İran’da Tebriz’e bir buçuk saat mesafedeki Aher kasabasıdır. O yıllarda İran’da da kıtlık ve açlık vardır. Ruslar İran’a saldırıp istila ederler. Amerikalılar ve İngilizler Basra körfezini himayelerine alırlar. Dil bilmeyen yol bilmeyen babama caminin kenarında bir yer gösterirler yatması için. Bazen birileri evine götürür yemeğe, bazen yemesi için yiyecek getirirler.
Babamın Türk olduğunu öğrenen üç kişi bir akşamüstü atlarla gelip kasabanın dışında bir yere götürürler. Ateşler yakılmış etler kızartılmakta, kebaplar hazırlanmaktadır. Babam ne olduğunu anlamaz ama birbirlerinin dillerini bilmedikleri için sorularına cevap da alamaz. Yerler içerler ve yatarlar. Sabah olur babam bakar ki yiyecek bol, ne ararsan var. On kişi kadar olan grubun hepsi atlıdır. Babamın anlayacağı birkaç Türkçe kelime ve işaret diliyle geceleri Rusların işgal ettiği köylere baskın yaparak onları korkutacaklarını anlatırlar. Babama verdikleri görev gece baskına gittiklerinde Türkçe olarak bağırıp çağırmasıdır. Güya İranlılar Osmanlı askeriyle bir olup Ruslara saldırdı izlenimini vermektir. Gece olur babamda bir ata biner ve giderler baskın yapmaya. Köye girince Türkçe olarak bağırır çağırır, bir müddet sonra geri kamp kurdukları yere gelirler. Sabah olduğunda bakar ki kendisiyle gece gidenler bir sürü koyun, kuzu, tavuk, horoz ne varsa getirmişler. Birkaç gece devam eder bu şekilde. Akşama kadar koyunlar kesilir, etler kebaplar yenir ve uyunur.
Babamın hastalığı geçmiş bacağının yarası iyileşmeye başlamıştır. Ancak fark eder ki; bunlar eşkıyadırlar ve babamın Türkçe bağırması sonucu köylüler yabancıların baskın yaptığını düşünüp sinecekler ve onlar da istedikleri gibi hırsızlık ve yağma yapacaklardır. Kendi kendine söylenir: “Durum anlaşıldı, bunlar eşkıya ve beni de kullanıyorlar. Bana haram yemek yakışmaz. Bu güne kadar haram lokma boğazımdan geçmedi ki bundan sonra geçsin.” Ancak bunlardan kurtulmanın kolay olmayacağını da tahmin etmektedir. Kendine göre bir kaçış ve bunlardan kurtuluş planı yapar. Bana eşgene getirin der. Eşgene koyunun etli kemiklerinin kaynatılması sonucu meydana gelen yağlı sudur. Tirit yapılarak içmesi çok lezzetli olur. Babama hizmette kusur etmedikleri için hemen eşgene yapıp getirirler. Sıcak sıcak içer ve göğsünü açıp rüzgâra karşı oturur. Esen soğuk rüzgâr babamın yüzünü gözünü iyice şişirir sabaha kadar. Uykudan kalkıp babamı görenler şaşırırlar. “Hastayım, ölüyorum beni doktora yetiştirin” der. Kendilerine lazım olacağı için mecburen hemen ata bindirirler, yanına da iki atlı katarlar koruyucu olarak. İki atlı eşliğinde babam Tebriz’e varır. Samil Emr camisinin yanında dururlar. Babam der: “Ben önce bir banyo yapayım, böyle kirli paslı gitmeyeyim doktorun yanına.” Olur derler ve babam hamama girmek için ayrılır. Ancak gizlice bir dükkâna gidip elbise ve şapka aldıktan sonra hamama girer. Yıkandıktan sonra eski elbiseleri orada bırakıp yenilerini giyer, başına şapkayı koyar ve dışarı çıkar. Yan yan yürür tanınmamak için. Ona refakat eden koruyuculara tanınmadan koşa koşa uzaklaşır ve Tebriz çarşısına karışır. İşçi Bulma Kurumuna gidip kaydolur. Başçiftlik’te Kur’an Kursuna gittiği için okuma yazması vardır. Bu sayede Devlet Demir Yollarında işe başlar bir müddet sonra.
Ruslar zaman zaman İran’a saldırır ve istila ederler. Babamın Türk olduğunu bilseler hemen öldürürler. Türk olduğunu gizleyebilmek için Tebrizli bir kadınla evlenmek ister. Ancak bir gün Türkiye’ye döneceğini düşündüğü için bekâr bir kız alıp onu yüz üstü bırakmış olmayayım diye dul bir kadınla evlenmeyi uygun bulur.
İş yerinde edindiği arkadaşları ve kurduğu dostluklar neticesinde babamın aradığı bir dul kadın bulurlar ve evlendirirler. Babam bu kadını sever, iyi anlaşırlar ve bir erkek bir kız çocukları dünyaya gelir. Oğlunun adını Osmanlı Sultanı Abdülhamit’e olan muhabbetinden dolayı Hamit koyar. Kızının adı ise Ziynet. Rusların istila ve baskıları devam etmektedir ve babam Türk olduğunun anlaşılmasından korktuğu için tayinini Basra Körfezinin yanında bir yere çıkartır. Yedi sene kadar orada çalışıp ortalık durulduktan sonra geri Tebriz’e döner. Ancak hanımı hastalanır ve vefat eder. Ölen hanımı annemin halası olur. Akrabalar bu iki küçük çocuğa kim bakacak diyerek yeğeni Fatma’yı yani annemi babamla evlendirirler. Dokuz çocuk da annemden dünyaya gelir. Bunlar Murat, Kâmil, Mehmet, Cemal, Ahad (ben), Hatice, Menije, Mina, Şehin (Türkçede Şehnaz)
Puryusuf soyadını alır babam. Dedesinin adı Yusuf olduğu için Yusuf oğlu anlamında. Babama mahallede Osmanlı Ahmet derlerdi. Osmanlı Rus Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı bitiyor, Osmanlı Devleti yıkılıyor arkasından Kurtuluş savaşı başlıyor ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluyor. 1939 yılında Erzincan ve Reşadiye Depremi olup her taraf yıkılıyor. Babamın köye yani Başçiftlik’e gönderdiği mektuplara karşılık gelmeyince aileden kimse kalmadı olarak düşünüyor. Evlenip iki çocuğu olduktan sonra hanımının ölümü, arkasından annemle evlenmesi ve çocuk sayısının on bire çıkması ile geçim derdi derken Türkiye’ye dönme arzusu yok oluyor ister istemez. Babam derin düşüncelere çok dalar, gözünden yaş hiç eksik olmazdı.
Tebriz’de liseyi bitirdikten sonra askerliğimi yapıp geldim. Üniversite okumak için Fransa’ya gitmek istiyordum. Ancak bunu ailem uygun görmedi. Türkiye’de okuyan komşumuzun oğlu Hasan bir akşam bize oturmaya geldi. Türkiye’yi ve okuma şartlarını çok methetti. O akşam Türkiye’ye gitmeye karar verdim. Hasan Ankara Bahçelievler’de kaldığı evin adresini verdi. Türkiye’ye gideceğim en çok babamı heyecanlandırmıştı. Ondan Türkiye’yi, Başçiftlik’i, kardeşlerini, akrabalarını ve nişanlısı Güllü’yü çok dinlemiştim.
Ankara’ya geldim ama Türkçem çok zayıf. Geldiğimin ertesi günü gezmek için Anıtkabir’e gittim. Orada bir grupla tanıştım. Bir kızla bir delikanlı arasında tartışma başladı, neredeyse kavga edecekler. Delikanlının kolundan tutup yarım yamalak Türkçemle: “Niçin sen böyle kadınla kavgaya tutuşuyorsun, gel benimle gidelim” dedim ve yürümeye başladık. Dedim sen nerelisin? Dedi ben Tokat Turhallıyım. Şok oldum birden.
-Ben de Tokatlıyım.
-Ne Tokatlısı sen İranlı değil misin?
-Benim aslım Tokat Niksarlı, deyip anlattım özetle babamın hikâyesini.
Şaşırdı tabi. Anlattım babamın hikâyesini kısaca. Sarmaş dolaş olduk. “Ben yarın seni bindireyim otobüse göndereyim Tokat’a git amcalarını bul” dedi. Ertesi gün otobüse bindirip Tokat’a uğurladı beni.
Tokat’ta otobüsten indim doğru dürüst Türkçe konuşamıyorum, bir yer bilmiyorum. Doğru polis karakoluna gittim. İranlı olduğumu söyleyip pasaportumu göstererek burada amcalarımın olduğunu ve onları bulmaya geldiğimi anlattım. Niksar ve Başçiftlik deyince komiser bir polis memuru çağırıp: “Bunu talebe pansiyonuna götür” dedi. Bana da, orada her ilçeden talebelerin olduğunu ve akrabalarını bulmamın kolay olacağını söyledi.
Gelip pansiyonun müdürüne durumu anlattık. Anons ettiler “Niksar’dan Başçiftlik’ten olan öğrenciler buraya gelsin” diye. Beş altı kişi geldi. Onlara durumumu anlatarak amcalarımı bulmama yardımcı olmalarını istediler. Beni getiren polis memuru gece burada kalacağımı söyledi. Etrafımızı saran talebelerle konuşurken biri: “Ben Başçiftlikliyim” dedi ve babamın müezzin dayısının torunu çıktı. Dedi ben senin amcalarını da akrabalarını da biliyorum sabah Niksar’a birlikte gideriz. Heyecanımdan gece uyuyamadım.
Akrabam olan talebeyle bindiğimiz minibüs bir saatti aşan yolculuktan sonra bizi Niksar’a getirdi. Bir kahvehaneye girdik. “Sen burada otur, ben şimdi senin Musa amcanı getireyim” deyip gitti. Az sonra baktım karşıdan yanında birisiyle geliyor. Sandım ki yanındaki babam, öyle benziyor. Geldi kucaklaştık öpüştük ama inanamıyor benim yeğeni olduğuma. Nasıl inansın ki? Elli dokuz yıl sonra İran’lı bir delikanlı gelmiş ben ağabeyinin oğluyum diyor. O güne kadar seferberlikte ölmüştür olarak bilinen ve kendisinin sağ olduğuyla ilgili hiçbir haber alınamayan ağabeyinin oğluyum diyorum. İnanması güç tabi. Birlikte Başçiftlik’e gittik. Şakir amcamın evinde bir araya geldik diğer amcalarımla. Ancak herkes şoka girmiş gibi, kimse inanamıyor. Onlar bir gün ağabeylerinin sağ olduğunu duyacaklarını hiç düşünmemişler ki! Nasıl düşünsünler, sağ kalsaydı en geç beş on yıl sonra döner gelirdi köyüne, annesine, babasına, kardeşlerine ve nişanlısına.
Ben ağabeyiniz Ahmet’in oğluyum diyorum ama inanmıyorlar halen. Kendilerine birinin şaka yaptığını düşünüyorlar belki de. “İspat et ağabeyimizin oğlu olduğunu” dediler. Bu benim için zor olmayacaktı.
-Tamam, ispat edeceğim. Siz büyükten küçüğe sıralanın dedim. Sıralandılar ve ben başladım saymaya.
-Sen Yusuf amcam, sen Musa amcam, sen Şevket amcam, sen en küçük Şakir amcam. Babamın nişanlısı vardı Güllü.
Ben öyle deyince bir sessizlik kapladı odanın içini. Yüzlerdeki hüznü hissettim ve gözleri yaşardı hepsinin.
-O vefat etti.
Aslında hüzünlenmelerinin gerçek sebebi babamın nişanlısı Güllü’nün vefat etmesinden çok, babamın ölmüş olabileceğini düşünüp Yusuf amcamla evlendirmiş olmalarıydı. Mezarının başına gidip birlikte dua ettik.
Birkaç gün sonra Niksar’a geldim ve Musa amcamla postaneye gidip İran’a telefon etmek istediğimi söyledim. Yüksek tarifeli olan “acele” yazdırmamıza rağmen üç saat bekledikten sonra telefon bağlantısı yapıldı. Babama amcalarımı bulduğumu söylerken yaşadığımız duygu selini kelimelerle ifade edemem.
Ben Ankara’ya dönüp Türkçe kursuna başladım. Amcalarım İran’a babamın yanına gittiler ve bir ay kaldılar orada. Sonra babamla annem geldiler. Babam altmış yıl önce ayrıldığı yurduna, vatanına, köyüne döndü. Babası, annesi, amcaları, kız kardeşi ve nişanlısı rahmetli olmuşlardı ama dört erkek kardeşi ile çocukluk ve gençlik yılları arkadaşlarından çoğu sağ idi. Bıraktığı gibi değildi tabi hiçbir yer ve hiçbir şey. Koyun güttüğü, at koşturduğu yerler, ekip biçtiği tarlalar, söğüt diktiği bahçe kenarları, meyvesini yediği çördük ağaçları, suyunu içtiği gözeler ve çeşmeler çok değişmiş çok farklılaşmıştı. Aylarca kaldı babam Başçiftlik’te. İlk günler zor konuştuğu Türkçesi sonralarda güzelleşmeye başladı. Konuştukça hafızası hatırladı ana lisanını.
Bir gün telefon geldi babamdan ve beni Ankara’dan Başçiftlik’e çağırıyordu. Geldim ki hastalanmış yatıyor. Tabi merak ve heyecan var, hüzün ve gözyaşı var, hava değişikliği ve beslenme farklılığı da eklenince hastalanmış. Askerde sıhhiye olup döndükten sonra Başçiftlik ve çevre köylerin doktoru ve iğnecisi olan Hüseyin Memiş’in babama yaptığı iğne siyatik sinire rast gelmiş. Bacağının üzerine basamıyor, acıdan duramıyor.
Babam ve annem İran’a geri dönecekler. Artık babamın evi, yurdu, çocukları, torunları, dünürleri ve arkadaşları İran’da. Doğup büyüdüğü, çocukluk ve ilk gençlik yıllarının geçtiği, büyüklerinin kabirlerinin bulunduğu Başçiftlik artık onun yurdundan öte bir ziyaret yeri. Gözyaşları içinde vedalaşıp ayrıldı Başçiftlik’ten. Sapa sağlam gelmişti ama dönüşte hastaydı ve elindeki bastona yaslanarak yürüyordu. Niksar’a geldiğimizde hamama götürüp bacağına masaj yaptım. Çıktık ve Musa amcamla çocukları bizi Ankara’ya yolcu ediyorlardı. Otobüse binerken baston aklına geldi. Yürürken faydası olur diye vermişlerdi kardeşleri Başçiftlik’te. Hamama girdiğimizde elbiselerimizi çıkardığımız odanın duvarına asmıştık. Çıkışta yürümesi rahatlayınca ihtiyaç duymayınca unuttuk astığımız yerde bastonu. Henüz on beş on altı yaşlarındayken Başçiftlik’e gelen bir falcı kadının sözleri geldi babamın aklına ve kısık bir sesle şu cümleyi söyledi: “Falcı kadın daha çocukluğumda, buradan sana bir diş çöpü de nasip olmayacak demişti. İşte bak Başçiftlik’te elime verilen baston bile hamamda asılı kaldı.”
İran’a geldik, doktorlara gittik ama babamın bacağı düzelmedi bir türlü. Ona Türkiye’den ve Başçiftlik’ten kalan bacağındaki ağrı ve aksayarak yürümesi oldu. Bu ağrı ile birlikte her gün ve her an Türkiye’yi ve doğup büyüdüğü Başçiftlik’i gördü, oraları yanında hissetti.
Ben 1977 yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirip Türkiye’den ayrıldım. İran’da Şah Rıza Pehlevi yönetimini devirmek için başlatılan devrimle birlikte meydana gelen karışıklık sonucu amcalarımla irtibatımız koptu. Rumi 1310, miladi 1884 yılında Başçiftlik’te dünyaya gelen babamın hasret, hüzün, özlem ve gözyaşı dolu hayatı 1994 yılında doğup büyüdüğü diyardan binlerce kilometre uzaklıktaki İran’da Tebriz’de nihayet bulup Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Rabbim merhametiyle, rahmetiyle muamele etsin. Makamı cennet olsun inşallah.”

Mustafa COŞKUN.”BİR FOLKLOR ARAŞTIRMACISI, KÜLTÜR ADAMI HAYRETTİN KOYUNCU”

Hasan Akar ve Mahmut Hasgül hocalarım benden Hayrettin Koyuncu Bey’le bir röportaj gerçekleştirmemi istediklerinde biraz çekindiğimi söylemeliyim. Zira Hayrettin Bey zor bir insandı. Her şeyi kolayca beğenmezdi. Eleştirel yönü çok kuvvetliydi. Ya yine yazdıklarımıza bir kulp takmaya çalışırsa. Sonra O’nun engin hoşgörüsüne sığınarak “peki” dedim. Ama bir taraftan da kendi mekânında gerçekleştirirsem bu röportajı benim de sağlam dayanağım olurdu. Nihayetinde sıcak bir yaz günü öğle sularında Tokat Gezirlik mevkiindeki çiftliğinde dört gönül dostu buluştuk. Misafirperverliğine daha önceleri de şahit olduğumuz Hayrettin Beyin kendi hazırladığı güveçle elma, erik, kiraz, vişne ağaçlarının gölgesinde karnımızı bir güzel doyurduktan sonra semaver çayının eşliğinde röportajımızı gerçekleştirdik. Hasan ve Mahmut Beyler sadece dinleyici olarak katılacaklarını söyleyerek kenarda ses kaydını yaptılar.
Hayrettin Bey, siz Tokat’ın ve hatta Türkiye’nin eğitim dünyasına birçok kademede hizmet ettiniz. Ayrıca kültür, sanat çalışmalarına da araştırmacı sıfatıyla değerli katkılarınız oldu. Folklor dalında kaynak niteliğinde eserler verdiniz, yazılar yazdınız; televizyon ve radyo programlarına katılarak ilimizi temsil ettiniz. Bunlarla beraber düşüncelerinizi, ideallerinizi, sosyal ve millî duygularınızı da öğrenmek istiyoruz. Bu sebeple bizler de Kümbet dergisi olarak sizi okuyucularımızla buluşturmak diledik. Bu röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için dergimiz adına teşekkür ediyorum.
Müsaadenizle ilk sorumuz şöyle olsun: Reşadiyeli ve Reşadiye sevdalısı olduğunuzu sizi yakından tanıyanlar iyi bilirler. Ancak bize aileniz ve çocukluğunuz hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?
Efendim, evvela ben teşekkürle başlamak isterim. Beni böyle bir şeye layık gördüğünüz için. Bunun yanı sıra ilk sorunuz Reşadiye Sevdalılığı. Reşadiye sevdalılığı şu: Reşadiyelilikte bir özellik vardır. Her Reşadiyeli Reşadiye’yi sevmek zorundadır. Reşadiye sevgim elbette vardı, olacaktı. Arttı, azalmadı. Bunda şunun da katkısı var. Reşadiye kendi yağı ile kavrulmuş olan bir ilçedir. Ben şöyle böyle ömrümün 40 yılını Reşadiye’de geçirdiğimi düşünürsem Reşadiye devletin yaptığı pek büyük bir şey görmedi. Hep kendi imkânlarıyla kendini bir yerlere getirdi. Onun için de bu ilçenin bir bireyi olarak mutlaka ona katkıda bulunmamız gerektiği düşüncesiyle Reşadiye’ye olan sevgim artmıştır.
Hayrettin bey bu cevapları verirken önceden planlamadığım bir soru aklıma geldi. Sordum. Önce bir durgunlaştı, yutkundu konuşmak istedi, konuşamadı. Bir sesin sahiden bu kadar hüzünlendiğini ilk defa duydum. Bir süre röportajımıza ara verdik. Bahçedeki tavuklardan ve Kangal kırmasından bahsettik. Birkaç bardak çaydan sonra anlatmaya devam etti.
1938 Reşadiye doğumluyum. Aslımız Reşadiye’nin Kuyucak Köyü’ndendir. Çocukluğum kışları Reşadiye’de, yazları köyümüzde geçti. Kalabalık bir ailemiz vardı. Babamın üç hanımı vardı, ben üçüncü hanımından ikinci çocuğuyum. Benden büyük olan 1939 depreminde enkaz altında kalmış. İkisi kız, beşi erkek yedi kardeştik. Koyun sürülerimiz vardı. Ben çobanlık yapmayı çok severdim. Öğretmen okulunda okurken bile yazları koyun güderdim. Kardeşlerimden biri ortaokul bitirdi, diğerleri ilkokuldan sonra okumadılar. Hali vakti yerinde bir aileydik.
Hayatınız nerede geçti?
Öğrenim hayatım 3 aşamalıdır; İlköğretim Reşadiye Gazipaşa İlkokulu, Ortaokul kısmı Akpınar Öğretmen Okulu, Lise kısmı Çorum Öğretmen Okulu, Yükseköğrenim Samsun Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü. Bende Çorum Öğretmen Okulu ağırlıklı olarak etki bırakmıştır. O okuldan çok şey aldım. Sosyal yönüm o okulda gelişti. Edebiyat hocamız bugün ülkemizde isim yapmış bir edebiyatçı ve yazar olan Adnan Binyazar’dı.
Öğretmen okulunda kaç yılında mezun oldunuz?
1958-59 yılı mezunuyum.
Öğretmenlik mesleğini niçin seçtiniz? Bu seçimin bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyor musunuz?
Öğretmenlik mesleğini ben seçmedim. Ben ilkokulu bitirdiğimde Reşadiye’de ortaokul yoktu. Beni Niksar’a ortaokula gönderdiler. 1 hafta sonra Niksar’dan kaçıp geri köye gittim. O zamanlar 5 yıllık öğretmen okulları sınavları oluyordu. O sınavlara girdim ve öğretmen okulunu kazandım. Öğretmenliği de çok sevdim, şimdi de seviyorum.
Meslek hayatınızı nerelerde yaşadınız? Meslek hayatınızda aldığınız ödüller oldu mu?
Öğretmenliğe ilk olarak Denizli’nin Kınıklı Köyü’nde başladım. O köy şimdi Denizli ile birleşti. Çok güzel bir köydü. Çok güzel insanları vardı. Orada bir yıl çalışabildim. Eşim Çorumludur ve okul arkadaşımdır. O, Çorum’da görev yaptığı için ben de eş durumundan 1961 yılında Çorum’a geldim. Çorum’un Boğabağı Köyü’nde 7 yıl öğretmenlik yaptım. Daha sonra Samsun Eğitim Enstitüsü’nü bitirince Çorum Halk Eğitim Başkanı olarak atandım. Çorum’da Milli Eğitim müdür yardımcılığı ve Yüksekokul müdürlüğü yaptım. Çorum Hitit Üniversitesi Makine Meslek Yüksekokulu kurucu müdürüyüm. Bu okul Çorum’daki üniversitenin temeli olmuştur.
Geçen yıl da oradan bir plaket aldınız.
Plaket değil, Ömrümün en büyük ödülünü oradan aldım.
Daha sonra Tokat Milli Eğitim müdür yardımcılığına atandım. Tokat’ta 5 yıl kültür işleri ağırlıklı olmak üzere diğer birimlerden de görevli il milli eğitim müdür yardımcılığı yaptıktan sonra emekli oldum.
Meslek hayatımda bakanlığın ve diğer kurumların layık gördükleri takdir, teşekkür gibi çok ödüller var. Ancak beni çok mutlu edeni, az önce bahsettiğim üzere Çorum Hitit Üniversitesi’nin verdiği ödüldür. Çorum Hitit Üniversitesi 40 yıl sonra beni buldu ve Çorum’a çağırdı. Büyük bir sürprizle karşılaştım. 90 kişilik bir dersliğe adımı vermişlerdi. Bunu, yaşamımın en büyük ödülü olarak değerlendiriyorum.
Evet, büyük bir vefa örneği. (Burada gözlerinin yine dolduğunu söylemeliyim.)
Çorumun sizin için önemli olduğunu anladım bu konuşmalarınızdan. Ne kadar önemli?
İkinci ilim diyebilirim gönül rahatlığıyla. Neden öyle? Öğretmen okulu yıllarımda amatör futbol oynuyordum. Orada bir kulüpte de oynadım. Halkla bütünleştim. Halk beni çok seviyordu. Yani sadece bir öğrenci değildim. Sosyal ve sportif yönden de halkla beraber. Çevre köylerlede ilişkilerimiz vardı. Onların elinden tuttum. Başka yerlerde olsam da o köylüleri hiç unutmadım. Halâ ilişkilerimiz devam ediyor.
Öğretmenlik mesleğini niçin seçtiniz? Bu seçimin bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyor musunuz?
Reşadiye’nin Kuyucak köyünden çıkıp da öğretmen olmak o yıllarda kolay bir şey değil. Onu biz seçmedik. Açılan her sınava giriyorduk. Hangisini kazanırsak oraya gidiyorduk. Hatta öğretmenlerin yönlendirmesiydi bu. “Şu sınava gir, bir şey olursun oğlum “ diyorlardı, biz de giriyorduk. Biz hangi sınav olduğunu dahi bilmiyorduk. Reşadiye’de ortaokul yokken ben Niksar’a okula gittim. Bir hafta kadar sonra Niksar’dan kaçtım. İyi ki sınavlara girmişim. Öğretmenliği seviyorum. Gerçi bir ara hukuka kaymaya çalıştım. Samsun Eğitim Enstitüsü’nü kazanınca vazgeçtim. Eğitimci oluşumdan memnunum.
Hayrettin Bey şimdi biraz da sizin diğer yönlerinize değinelim istiyorum. Halk bilimi araştırmacısı olduğunuzu biliyoruz. Bunun sebebi neydi? Daha biraz daha ileri giderek sorayım. Özel bir sebebi var mıydı?
Bunun sebebi özel değil de şöyle: Ben edebiyata karşı öğrenciliğimde de duyarlıydım. Öyle çok yönlü bir öğrenci değildim. Hele matematik, fizik, kimya dersleri hak getire. Ama edebiyata karşı özel ilgim ve merakım kendiliğinden vardı. Evde elime geçen her türlü eseri okurdum.
Bu arada Hasan hoca ağaçlar arasında dolaşıyor bazıları henüz olgunlaşmamış meyvelerin tadına bakıyordu.
Müzikle aranız nasıldı? Mesela Müzik dersiyle?
Öğretmen okullarında önde gelen bir dersti. İkmale kalırdım o zamanlar. Benim müziğimde nota bilgisi yoktu ki. Edebiyata gelecek olursak, ona karşı özel ilgimi şöyle söyleyeyim. Kerime Nadir’in 18 romanını 2 ayda okumuştum. O zamanlar onlar modaydı. Okumaya karşı ilgim vardı. Bu okumalarım sırasında bir şeyler oldu. Ben köylü çocuğuyum. Köyden geliyorum. Türküyü, masalı, hikâyeyi halkta gördüm. Yakınlarımız anlattı, birilerinden dinledik derken bir de biraz kendimi bulduğumda Türklüğüm ağır basmaya başladı. Türklüğü değerlendirirken baktım eğitim enstitülerinde, liselerde, öğretmen okullarında okuduğumuz derslerin arasında edebiyatımız bir özellik gösteriyor. Biliyorsunuz dört bölümlük bir edebiyattır. Divan, Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Âti, bir de sonuna koydukları Türkçe’ye yönelik büyük gelişmelerin yaşandığı, değer verildiği Cumhuriyet dönemi. Bu dört tanesinin içinde halk dili yok edilmek üzere sanki tanzim edilmiş gibiydi. Halk dili Türkçeyi koruyanlar yalnızca halk ozanları olmuş. Bunlar neyle korumuşlar? Halk kendini korumuş, bur arada dilini korumuş. Maniyle, türküyle, destanla. Bunları da iletişim aracı olarak kullanmış.
Folklor araştırmacısı olmanızın nedenleri nelerdir?
Folklorun tamamı ile olan bağım halk edebiyatından gelir. Halk edebiyatı doğrucudur. Kendinde olanı dışa vurur. Katıksızdır. Bunun içinde türküler de toplumun yaşam aynasıdır. Türküler öykülü değilse, manilerden oluşur. Maniler toplumda yıllarca iletişim aracı görevi yapmışlardır.
Örneğin bir hasret yansıması;
Şu uzun gecenin gecesi olsun
Sılada bir evin bacası olsun
Dediler ki nazlı yârin çok hasta
Başında okuyan hocası olsun
Töreye tepki;
Yaylanın çimeninde
Yayılıyor geyikler
Bu yılki sevdalığa
Karışmasın büyükler

Sevgiliye sitem;
Karakoyun saçağı
Kından çektim pıçağı
Kavlimiz böyle miydi
Yiğitlerin alçağı

Örnekler çoğaltılabilir.
Halk Edebiyatı özellikle de halk ozanları Türk Dili’nin tapu senetleridir. Osmanlı döneminde 600 sene kullanımdan uzak tutulan Türk Dili’ni halk ozanları günümüze taşımışlardır. Son zamanlarda türkülerimizde de bir yozlaşma oluşmuş, hem sözleri hem besteleri aslından uzaklaştırılmıştır. Bu çarpıklığı, bazı “uyduruk” mahalli sanatçılar körüklemişlerdir. Ben, kendi yöremiz türkülerinden öyküsü olanları derledim ve aslına uygun olarak kitaplaştırdım. Türkülerimizi hem komşu illerin sahiplenmesinden kurtarmak, hem de aslına uygun olarak korunmasını sağlamak için bu araştırmaları yaptım. Beni bu araştırmalara iten kültürümüzün köklü bir parçası olan türkülerimizin korunmasında hizmette bulunmak arzusudur.
Türkülere konu olan olayları yakından incelediniz, bazı türkü kahramanlarıyla görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmeler sizi nasıl etkiledi?
İncelemeye aldığım türkünün oluşumunu çok ve değişik kişilerden dinlemeye çalıştım. Eğer varsa birinci ağızdan, değilse ikinci veya üçüncü ağızdan dinlemeyi öne aldım. Tutarlılık görmediğim, olayları çarpıtmaya çalışanlara itibar etmedim. Olayın yaşayan kahramanı olarak görüştüğüm Kıymet türküsünün kahramanı Kıymet ile görüştüm. Benim görüştüğümde kendisi 73 yaşında idi. Yaşanmışlığın burukluğu üzerindeydi. Olayın tamamını kendi ağzından dinleme fırsatı yakaladım ama bir yan etken engelledi.
Güpür türküsünü hem oğlundan, hem yakınlarından hem de çetedeki arkadaşlarından Cayman lakaplı Bereketli’li bir şahsiyetten dinledim ama ben yöresel görüşlere de değer vererek olayın gerçek yönünü yansıtmaya çalıştım. Çoğu kere türkülerdeki sözler olayların en büyük tanığı ve size yol haritası olabiliyor.
Bilinmeyenleri ya da yanlış bilinenleri ortaya çıkardığımda değişik bir heyecan yaşadım.
Derleme yapmak bilgi ve dikkat ister. Siz bu konuda nasıl çalışmalar yaptınız?
Bu konuya 30 yılımı verdim. Bu arada da elbette ki deneyim kazandım. Kazandığım deneyimi iyi kullandım. “Hey Onbeşli Türküsü”nü Adana ve Yozgat sahiplendi. Bu türkünün Tokat türküsü olduğunu ispatlamak için çok çaba harcadım. Türkünün Adana’ya ait olduğunu savunan kişilerden en az 3-4 tanesi ile görüşüp konuyu tartıştım. Türkünün sözlerinden yürüyerek Adana söz literatürünü inceledim. Tartıştığım kişiler sıradan kişiler değildi. Kültür Bakanlığı’nda ve Konservatuvar ’da görevli kişilerdi. Ordulu ve Sivaslı sanatçılar da Tokat türkülerini sahiplendiler. Onlarla da çok didiştim. Sivaslılar mahkemeye bile verdiler. 2 sene mahkemeye gittim.
Yazar denilince aklıma çay ve bir şey daha gelir. Çaylarımızı tazeledikten sonra sordum.
Bir yerel gazetede köşe yazıları yazıyorsunuz. Herkesin bir yazma nedeni vardır. Sizi yazmaya yönelten nedir?
Yazmak çok güzel bir şey, toplumun sözcüsü oluyorsunuz. Çirkinlikleri ve güzellikleri ortaya koyuyorsunuz. Söylenmesi gerekip de söylenemeyenleri söyleyebilmenin de mutluluğunu duyuyorsunuz. Bu mutluluk, yaptıklarınız toplum yararına olursa değerli oluyor. Yazmak beni toplumla bütünleştiriyor. Kendi gücüm kadarı ile topluma ışık tutmak, bilgi birikimimi toplumla paylaşmak, toplumun sorunlarını güncelleştirmek; Cumhuriyet’e olan bağlılığımı ayakta tutmak ve ona destek olmak, ülke çıkarlarının savunucusu olmak düşüncesi beni yazmaya yöneltmiştir.
Genellikle yazıların okuyucuya ne verdiği sorulur. Ben yazmanın size ne kattığını sormak istiyorum şimdi?
Yazılarımda ayrım yapmıyorum. Çarpıklık nerede varsa oraya vuruyor, güzellik nerede varsa onu övüyorum. Genel bakış açım cumhuriyet, demokrasi ve Atatürk ilkeleridir. Yazıya bu açıdan bakınca yazmak kişiliğimi koruyor, kendime güvenimi çoğaltıyor, toplumda yerimi büyütüyor. Kendimi yenileme fırsatı buluyorum.
Temel yazma ilkeniz nedir?
Ülkemin eğitimine, kültürüne, halkın bilinçlenmesine hizmette bulunmak, Cumhuriyet ve Atatürk İlkeleri’nin savunucusu olmak yazma ilkelerimin başında gelir.
Yazınız yayımlandıktan sonra sonuçları bakımından sizi en çok mutlu eden ve en çok üzen yazılarınızı hatırlıyor musunuz?
Aslında yazılarıma çok kişisel bakmıyorum. Toplumcu bir anlayışım var. Sordunuz diye söyleyeyim. Beni mutlu eden çok yazılarım oldu. Bunu toplumdan aldığım tepkilerle değerlendiriyorum. Sonucu üzüntü getiren bir yazı hatırlamıyorum. Milletvekillerine trafik dokunulmazlığı, ailelerine devlet tarafından yurtdışı gezileri gibi birçok avantajın sağlanmasına ilişkin teklif gündeme geldiğinde yazdığım tepki yazısı, son zamanlarda Abdülhamit’in torunu Nilhan Osmanoğlu’nun “Bu parlamenter sistem canımıza yetti” gibi sözlerine verdiğim tepki yazısı çok tepki görenlerdendir.
Bana okumuştunuz. Henüz yayımlanmamış bir şiiriniz var. Onu dergimiz okurlarıyla paylaşmak ister misiniz?
Düz yazıyı daha çok kullanıyorum. Her genç (!) gibi benim de şiir denemelerim oldu, oluyor. Hangisini kastettiğini anladım. Sanıyorum hanımıma yazdığım bir şiir vardı, onu istiyorsunuz. Bu şiiri evliliğimizin 50. yılında yazdım. Şimdi 57. yılı bitiriyoruz. Belki 60. yılımızda bir şiir daha yazarım. (Üç yıl mı bekleyeceğiz) Evet şiirimi size sunuyorum.

50 yıl seni okudum yaprak yaprak
Gül sümbül demedim solar diye
Hercai bir menekşe gibi dizedim
Geride kalan yaşamımı sevginle bezedim

Şiirim olsan az gelir dizeler
Rüyam olsan bitmez geceler
Dudak dudak yazsam seni
Ne harfler yeter ne heceler

Sevginle geçmiş 50 yıllık dünde
Varsa gelecek tüm günü de
Kanımla tenimle sana veriyorum
Bu sevgililer gününde

Bu sevgi şiirini dinledikten sonra ve soracağım soruya bağlı olarak şimdi abi diyebilirim. Hayrettin abi geniş bir çevreniz var. Kolay iletişim kurabiliyorsunuz. Bunun kaynağı nedir?
Kendimi hep toplumun bir bireyi olarak gördüm. İyiye evet, kötüye hayır dedim. Doğruluğu sermaye, itibarı servet olarak düşündüm. Yaşamımı böyle kuramladım, böyle de sürdürüyorum. İlkelerimden ödün vermedim. Ülke çıkarlarını ilke çıkarlarımdan önde tuttum. Toplumun dışına hiç çıkmadım. Çevreyi de böyle edindim. Sosyal kimliğime de bu yoldan ulaştım.
Zaman zaman okullarda konferans veriyorsunuz. Gençlerle birlikte bir yaşantınız var. Onlara ne mesaj vermek istiyorsunuz? Yani onlardan ne bekliyorsunuz?
Gençler geleceğimizdir. Onları bilgiyle donatarak geleceğe hazırlamamız lazım. Ortaöğretimdeki ve Yükseköğretimdeki hocalığımda öğrencilerime bir şey anlattığımda; “Beni dinleyin ama inanmayın. Söylediklerimin doğru veya yanlış olduğunu araştırın. Kararınızı ondan sonra verin.” derdim. Öğrencilerimi araştırmaya yönlendirirdim. Bununla söylediklerimde doğruluk payı çok olursa öğrencilerimin güvenini kazanırdım. O zaman o öğrenciyi daha kolay işlerdim. Onları biat kültürünün dışında tutmaya çalışırdım. Bugün gençlerimizin büyük çoğunluğu sanal yetişiyor. Yanlış ve tehlikeli bir yol.
Gençlerimize söyleyeceğim çok okumaları, biat kültüründen uzak durmaları, araştırıcı ve bilimsellik taraftarı olmaları. Gençlerin parolası vatan, işareti millet, hedefi cumhuriyet ve Atatürk İlkeleri olmalıdır. Gençler tarihimizi özellikle Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi öğrenmelidir. Dünyaya örnek bir savaştır. Kültürümüzü iyi öğrenip, devamını sağlamalıdırlar. Gençliğin yolu Ulu Önder Atatürk’ün dediği gibi müspet ilim olmalıdır. Kalkınmanın ve çağı yakalamanın yolu buradan geçer.
Milli özellik gösteren türküler icra edilirken dünyanın her tarafından her türlü müzik aleti kullanılır oldu. Bu duruma bakışınız nasıl?
Türküler doğaçlamadır. Müziğini yanında getirir. Türkü yakıcı aynı zamanda bestesini de yapar. Türküler halk edebiyatı ürünüdür. Halk edebiyatının içinde türküler, türkülere ses eşliği eden müzik aletleri de belli olur. Yani Anadolu’nun müzik aletleri bağlama, kaval, zurna, sipsi, tulum, kemençe ve benzerleri… Türküler onlarla daha güzeldir. Gitar ve benzeri aletlerin türkülere eşlik etmesi bana biraz yaban geliyor.

Önceki soruya verilen cevaptan bu sorunun cevabını tahmin edebilirsiniz ama ben yine de sorayım
Türkülerimizin yeni düzenlemelerle seslendirilmesini nasıl buluyorsunuz?
Türküler anonim olduğu zaman daha gerçekçi, daha doğal ve daha güzeldir. Anonim türkü bağımsızdır, gördüğünü ve düşündüğünü söyler. Yeni düzenlemelerde güfteci suyu sabunu hesaba katar. Bunların da güzelleri yok mu? Hem de çok var. Ama yine de türkünün güzelini özellikle söz yönünden türkü yakıcı üretir. Gerçi günümüzde türkü yakıcı da kalmadı ama yine de benim özlemim onlaradır.
Türkülerimizi ve diğer folklor öğelerimizi gençlere sevdirmek için önerileriniz nelerdir?
Bu bir olgudur. Yaparak, yaşayarak öğrenilir. Çocuk, yörenizi her şeyi ile yaşamalıdır. Ezgisiyle, horonu ile halayı ile öyküsü ile masalı ile… Ama bugün bu zorlaştı. Sanal cihazlar birçok şeyi aldı götürdü. Folklorumuzu genelde köy düğünlerinde görüyoruz. Hatta diyebiliriz ki folklorumuz köylerde yaşanıyor. Folkloru eğitimin içine mutlaka sokmalıyız. Türküler kendini yaşatabiliyor. Bunda mahalli sanatçıların büyük katkısı oluyor. Halk oyunlarımız aynı şansa sahip değil. O, korunmaya alınmalıdır. Gençlere türkülerimizi ve folklorumuzu gençleri onun içinde tutarak sevdirebiliriz.
Yazılarınızda kesik (eksiltili) cümle kullanıyorsunuz. Bu özel bir seçim mi?
Özel bir seçim değil ama uzun söz ne kadar sıkıcı olursa uzun cümle de o kadar yorucu olur diye düşünüyorum. Devrik cümle, kesik cümle bana yazılarımda kolaylık ve akıcılık sağlıyor. Kesik cümle ile uzun sözden kesinti yaptığımı ve okuyucuyu yormadığımı sanıyorum. Yani bir tür söz tasarrufu yapıyorum.
Ben de alacağım mesajı aldım. Güveç başta bitmişti. Karpuz da bitti. Sohbete dalınca semaverdeki çay bitti, köz bitti. Bu demek ki, bu günlük söz bitti. Hayrettin Bey lütfedip bize zaman ayırdınız. Bu sıcacık ve samimi sohbetiniz için teşekkür ediyorum. Tadı damağımızda bir güveç sohbetinde tekrar buluşmak üzere.
Bu röportajın editörlüğünü yapan kızım Gülbeniz Coşkun’ a da ayrıca teşekkür ediyorum

Gənc yazar Kamran Murquzovun şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun “Yoxtu ehtiyacın Senin” şeiri Osmanlı türkcəsinbdə Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 46 yeni sayında dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” ayihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun “Yoxtu ehtiyacın Senin” şeiri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin-Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının xətti ilə göndərilib.
Qeyd edək ki, bundan öncə şeirləri “Usare”, “Kardelen” dərgilərində, “Önce Vatan” qəzetində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndəlırinin nəzərinə çatdırılıb.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-jurnalist Kənan Aydınoğlunun “Anam” şeiri Osmanlı türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 46 yeni sayında dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin-Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının xətti ilə göndərilib.
Qeyd edək ki, bundan öncə şeirləri “Usare”,”Yeni Edebiyat Yaprağı”, “Kardelen”, “Hece Taşları” dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılıb.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU.”KELİMELERİN ÖLÜMÜ”

Elli yıl önce, 1960’ın Kasımında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi olmuştum. Gerçi sonradan bölümümüzün bu adını sadece yazışmalarda kullanır olmuş; “Türkoloji aşağı, Türkoloji yukarı” demeye başlamıştık. Aralarındaki farkı öğrenmemiz de zaman alacaktı. Lise sıralarında edebiyat derslerinin arasına sıkıştırılmış, âdeta boğulma aşamasına gelmiş olan Türk dili ile ilgili konuların alabildiğine boy attığı bölümümüzde Türkçemizi yeniden keşfeder gibiydik. Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat’ı, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu’nu, Dr. Muharrem Ergin’i dil derslerimizi; Doç. Dr. Faruk K. Timurtaş’ı da o günkü adıyla Osmanlıca dersimizi verirken görmek bizlere yeni ufuklar açıyordu. Prof. Arat, Asya Türklerinden Tarancilerden derlenen, “hayvanatnın tilini ürgengen” kişi başlıklı bir metni inceliyor, Prof. Caferoğlu dil tarihini anlatıyor, Dr. Ergin ise dil bilgisi konusunu işliyordu. Prof. Dr. Mecdut Mansuroğlu iki üç ay önce vefat etmiş, öyle dediler. Prof. Dr. Sadeddin Buluç da yurt dışındaymış. Dr. Ali Fehmi Karamanlıoğlu ile asistan Necmeddin Hacıeminoğlu ise bölümümüzün öbür dil hocalarıydı. Böylesine kalabalık bir dil hocasından bilgi almak hem zevkli idi, hem de zordu. (Neyse, demek ki mezun olduğumuza göre zorlukları yenmişiz.)
Dr. Ergin’in bir tür ‘Türkçenin romanı’ gibi anılan ve alanının günümüzde de kabul gören kitabı, bizlere yepyeni ufuklar açıyordu. Sadece kitabı mı? Hocamızın fevkalade etkileyici ders anlatma yöntemi de bizi büyülüyordu. Elbette konuya girilirken bir tanım faslının olması gerekmez miydi? Öyle de oldu. Hocamız dili tanımlarken belki uzunca bir cümle kurmuştu ama anlatılanların hepsi aklımıza, şairin dediği gibi, ‘mıh gibi’ çakılıvermişti.
İsterseniz, Nasreddin Hocamızı da anarak, o tanımın suyunun suyunu sunuvereyim: Dil canlı bir varlıktır. Evet, hocamız Dr. Ergin böyle diyordu. Biz ortaokul ders kitaplarının sayfaları arasında; tümleç, bağlaç, nesne terimleri arasında kaybolup giderken bu yeni dünyayı henüz keşfedememiştik. Yani o da öbür canlılar gibi ölümlü. Bu konu zaman zaman gazetelerin bile sayfalarına girebiliyordu: Dünyada şu kadar dil var, beş yıl içinde bunların da şu kadarı kullanımdan düşecek. Ne demek oluyor? O dili kullanan kimse kalmamışsa o dil artık ‘ölü diller’ arasında yer alacak. Yıllar sonra, son konuşanı da 85 yaşında aramızdan ayrılan Ibıhça / Ubıhça da “ölü diller’ arasında yer alacaktı. Acaba kaç ölü dil var? Kaç dil de yakın bir gelecekte onların arasında yer alacak?
Bu konuyu ilgililere bırakarak biz kelimelerin ölümüne gelelim. Evet, diller ölür de kelimeler ölmez mi? Hem de fazlasıyla ölür. Ama her kelimenin ömrü bir olmuyor. Ekonomist Prof. Dr. Şükrü Kızılot günlük köşesinde şöyle diyordu: “Bir tavşan bütün gün hoplasa da zıplasa da sadece 15 yıl yaşar. Bir kaplumbağa ise hiç çalışmadan, hiçbir şey yapmadan 450 yıl yaşar.” (Kızılot 2010). Söze kelime’den başlayalım. Biz Türkler bu kelimenin karşılığı olarak neleri kullanmışız? Öyle derinlemesine kaynak araştırmasına girmeyeceğiz. Orhun Yazıtları’nda kelime’nin karşılığı yoktur Kâşgarlı’da ise saw, farklı anlamda kullanılırken (iddia, tez, atasözü, vb.) söz anlamında da kullanılmıştır. Söz’ü almamızın özel bir sebebi vardır. Türk Dil Kurumunun sözlüklerinde şu kelimeler daima birbirlerini karşılamışlardır: kelime, söz, sözcük. Dildeki özleştirme akımının öncülerinden olan Nurullah Ataç, kelimenin karşılığı olarak pek çok yeni kelimeler türetti. O, bir kelime için o kadar çok kelime üretti ki âdeta, ‘Amasya’nın bardağı, biri olmazsa biri daha’ sözü bu türetme olayı için söylenilmiş gibidir.
Ataç’ın türettiği kelimeleri bir araya getirip âdeta bir sözlük hazırlayan Yılmaz Çolpan’ın çalışmasında, kelime karşılığı olarak yer alanlar şunlardır: düzeti, düzdeyiş, yayıç, düzsöz, düzyazı. Sonuncusunun tutunur gibi olduğunu biliyorsunuz: düzyazı. O zaman niye şiir karşılığı olarak yıllarca koşuk, yır gibi ölü kelimeleri diriltmenin peşinde koşup durduk? Ona da eğriyazı veya kırıkyazı deyiverseydik ya! Bunları söylerken nesir kelimesini savunduğumuz sanılmasın; günümüzde ikisi de kullanılıyor. Asıl söylemek istediğimiz ölen kelimeleri; biraz da türetme aşamasında bizler ortaya atmadık mı?
Unutmadan söyleyelim, kelime karşılığı olarak kullanılan bir de tilcik’imiz vardı. Günümüzdeki dil kelimesinin asıl şekli til ya, hemen bir küçültme eki ile kelimeyi türetiverdik! Oysa şekil til de değil, Mahmud, ‘Erdem başı tıl (Erdemin başı dil) diyordu (I /107, b336; III /133). Kelimelerin ölümlerinden söz ederken karşımıza bir de kelime ve eş anlamlılarının ölüm kalım savaşı çıkmaktadır. Kelime, bir kız çocuğu adı olarak görülürken söz, sözcük, tilcik, vb. kelimelerde bu özelliği göremiyoruz. İlerde olur mu? Olabilir; mısra, öykü, destan, efsane kelimelerinin ad olarak kullanıldığını hatırlayarak onlara da bir şans tanımış oluruz.
Konuyu tekrar başa alalım; hani iki hayvanımızın yaşları ile ilgili cümlelerimiz vardı ya, işte oraya… Kelimelerle tavşanın ve kaplumbağanın arasında nasıl bir bağ kurabiliriz acaba? Bakınız, bir zamanlar günlük hayatımızda sıkça kullandığımız, dilimizde sıçrayıp zıplayan kelimeler vardı; ama şimdi yoklar. İster kullanımdan düşüp sözlük sayfalarına sığındılar deyiniz, isterseniz öldüler… Bizim için ikisi de olabilir. O kelimeler artık kullanılmıyor; onlar 15 yıllarını doldurmuşlar ve aramızdan ayrılmışlar. Elbette bu 15 yıl simgesel bir sayıdır; 15 olmaz da 25 olur, 50 olur.
Mesela ben Divânü Lügati’t-Türk’teki bir atasözümüzde yer alan, endik, uma gibi kelimelerin ömürlerini merak eder dururum. Endik, uma ewlikni agırlar (I / 106). Endik, şaşkın, ahmak; uma ise, misafir, konuk demektir. Merak ediyorum bu iki kelime günümüzde Türk dünyasında kullanılıyor mu? Belki Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü derdimize derman olabilir. Bakıyoruz, orada da yok! Yukarıdaki atasözümüz günümüzde aşağıdaki şekilde söyleniliyor: Ahmak / Şaşkın misafir ev sahibini ağırlar. Peki, endik nereye gitmiş, uma’ya ne olmuş? Onlar, araya giren zaman içinde tavşanın veya kaplumbağanın sonunu mu yakalamışlar? Bu iki atasözümüzün ara döneminde belirleyebildiğimiz ilk örnek sözümüz de şöyledir. Konuğun kutsuzı ev issini ağırlar. Acaba bu sözün kaynağı nedir? İstanbul’da Fatih Millet Kitaplığında, kayıtlara Telhis adıyla geçen bir yazma var. Bu cildin içinde başka eserler de bulunuyor. Bunlardan biri de, Hâzâ Kitâbü Atalar bifermâyed Oğullara adını taşımaktadır. Kitap, Veled İzbudak tarafından 1939 yılında Atalar Sözü adıyla yayımlanmış. Biz de oradan yararlandık. Gelelim endik ve uma kelimelerini tahtlarından eden yeni kelimelere… endik olmuş kutsuz, uma olmuş konuk… Galiba ömrünü tamamlayan bu kelimelerin yerlerine gelenleri anlamak hiç de zor olmayacak. Üstelik kelimelerin ikisi de yine Türkçe… Sözümüz biraz macerayı sever biri olmalı ki dönem dönem değişikliğe uğruyor. Biz hepsine eğilmeyelim de, Ebüzziya’nın yeni baskısını yaptığı Şinasi’nin Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye’sine bir göz atalım. Misafirin akılsızı ev sahibini ağırlar (nu. 3479). Endik gitti kutsuz geldi, o da gitti akılsız geldi. Öbür kelimemizin başına gelenler de şöyle: uma-konuk-misafir. Sözümüzün belirlenen ilk şeklindeki dört kelimenin hepsi Türkçedir; Şinasi-Ebüzziya yayınında ise kelimelerin üçü Arapça (misafir-akıl-sahip), kalan ikisi de Türkçedir. Günümüzdeki şeklin değerlendirilmesini size bırakıyoruz.
Gelecek on yıllarda acaba bir geriye dönüş olabilir mi? Konuk kelimesi son yıllarda yine gündemdeki yerini aldı. Bazı toplantıların sunumunda, hazır bulunanlara tek başına konuk denilirken, bazen de konuk ve misafir kelimeleri birlikte kullanılmaktadır. Biz, gelecekte konuk kelimesinin daha da yaygınlaşacağı görüşündeyiz. Mahmud’daki başka bir uma’lı atasözünü de hatırlayalım: Uma kelse kut gelir (I / 92). Bu sözün günümüzdeki karşılığını yazmayalım, nasıl olsa uma’nın anlamını biliyoruz; kut da ilk örneklerimizde yer alıyor. Ayrıca Yusuf Has Hacib de Kutatgu Bilig’i yazmamış mıydı? Ölen kelimeler arasına ağızlardan da pek çok örnek verilebilir. Her kuşak aramızdan ayrılırken bazı kelimeleri de beraberinde götürmektedir. Günlük hayatta kullanılan pek çok kelime, yeni hayat şartlarına bağlı olarak kullanılmaz olmaktadır. Ayrıca yerlerine yeni kelimeler de türetilmemektedir.
Konya ağzı ile ilgili ilk derlemelerin tarihini 110 yıl ötesine kadar götürebiliriz. Ayrıca aynı ağız ile ilgili bölge halkının ilk derlemelerinin üzerinde de 90 yıl geçmiştir. Bizce bu ikinci derlemeler daha önemlidir. Çünkü bu derlemeyi yapan iki öğretmen de Konyalıdır ve ilin ağzını çok iyi bilmektedirler. Ahmet Nushi [Katırcıoğlu] ile Ahmet Necati [Atalay]’nin derlemeleri, döneminin önemli kültür dergilerinden Ocak’ta yayımlanmıştır. Atalay’ın bir süre sonra Yeni Fikir dergisindeki yazıları da son derece önemlidir. Bir de, Veli Sabri Uyar tarafından 1938’de bir deftere toplanıp 40 yıl sonra 1978’de bir gazetede tefrika edilen kelimeler vardır. Dile meraklı, doğup büyüdüğü evde ve mahallede hâlâ Konya ağzının konuşulduğu biri olarak o yazılardaki kelimelerin pek çoğunu bilemememi, âdeta bir mezarlıkta dolaşmak gibi algılamaktayım. Aşağıda belirli başlıklar altında verilecek olan kelimeleri acaba kaç Konyalı hatırlayabilecektir? Belki bir adım daha ileri giderek şöyle de diyebiliriz: Acaba komşu il ve ilçeler halkından bu kelimeleri hatırlayabilecek olanlar var mıdır? Aşağıda kelimeleri ben işitmedim; bunun sonucu olarak da hiç kullanmadım. Acaba 1939 doğumlu değil de 1929, 1919 doğumlu olsaydım kaçını bilebilecektim? Acaba bu kelimelere ‘ölü’ gözüyle bakabilir miyiz?
1.Abaka: Amca, ağlak: Mızıkçı, ak yarnaz: Bir çeşit beyaz buğday, aladı: Acele, çabuk alama: Büyük taş, alatla-: Acele etmek, alkım: Üstü kirli, anarat: Saf, katışıksız, ardala: Ağırcanlı, hareketsiz, ayatlı: İğreti
2. Aşağıdaki kelimeleri hem işittim hem de kullandım. Bu kelimeler benim için ‘yaşayan’ kelimelerdir. Ancak aynı kelimeleri lise çağındaki çocuklarımıza sorduğumuzda anlamlandıramadılar. O hâlde bize göre ‘yaşayan’ olarak kabul edilen bu kelimeler gençler için “ölü” kelimelerdir. acıysam: Hâlbuki oysa, ağman: Kusur, eksiklik, akgut: İri taneli ak üzüm, aşana: Aşhane, mutfak, avgaz: Ana sudan evlere suyun alındığı yer altı su yolu, ayın: Oyun, hile, ayınnı: Oyunlu, hilekâr, cabcak: Hafifmeşrep adam, caylı: Onurlu, gururlu, cebcek: Her söze karışan kişi, ehniyan: Obur, dağal: Şiddetli ve toz kaldıran rüzgâr
3. Aşağıdaki kelimeleri gençler de kullanmaktadır. Ancak her kelimeyi her genç kullanmamaktadır. Carı kelimesini bilen de var, bilmeyen de… Öbür kelimeler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. O hâlde bu kelimeler ‘yaşayan’ ama bazı kesimlerce bilinen ‘ölü’ kelimelerdir. aba: Ana, anne; abla, ağzı açık: Kapaksız mutfak rafı, akıt-: İşemek, anav: Eyvah, avara gasnak: Elinden iş gelmeyen kişi, carı: Elinden iş gelen kişi, geçe: Cihet, yön, genez: Galiba, günüle-: Kıskanmak.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz. En eski kaynaklarda yer alan bazı kelimelerimiz zaman içinde unutulup gitmiştir. Bu unutmada, kelimenin yerini eş anlamlı bir kelimeye kaptırmasının önemli bir yeri vardır. Bir başka sebep de o kelimeye gerek duyulmamasıdır. Böyle olunca da kelimeler kendiliğinden ‘ölü kelimeler’ arasına girmektedir. Ancak bazı kelimelerin zamanla yeniden gündeme gelmeleri de söz konusu olabilir. Bu gündeme gelme ya kendiliğinden olabilir veya bir zorlama ile gerçekleşebilir. Yazımızı kısa bir karşılaştırmayla bağlayalım. Acaba Şekspir’in veya Servantes’in kullandığı kelimelerin günümüz İngilizcesi veya İspanyolcasında kullanılma oranı nedir? Bu soruya verilecek cevap kelime mezarlıklarının alanlarını belirleyecektir.

KÜMBET DERGİSİ 46. SAYISI İLE OKUYUCULARINA MERHABA DİYOR

EDİTÖRDEN
2017 yılının son sayısı olan 46. sayımızla kültür ve sanatımız adına sizlere bir kez daha ulaşabilmenin mutluluğu içindeyiz. Taşrada dergi çıkarmanın, yaşamasının sağlanmasının zorluğunun bilinci içindeki siz değerli okurlarımızın bize vermiş olduğu desteğe her zaman müteşekkiriz.
Dergiler bazen özel dosyalarla karşınıza çıkarlar. Bu kez memleketimizin her bir köşesinden çok değerli akademisyenlerimiz, araştırmacı yazarlarımız bilgilerini sizlere taşımanın gayreti içinde oldular. Şairlerimiz ise Gülşenlerindeki en nadide çiçeklerini koklayabilmeniz için büyüterek birer demet halinde sunabilmenin heyecanını yaşadılar.
Malumunuz 2017 yılı Devletimiz tarafından “Türk Dili Yılı” ilan edildi. Bu nedenle biz de yazılarımızdan bir kısmını bu konuya ayırdık. Tokat Şairler ve Yazarlar Derneğine üye yazarlarımız, şairlerimiz şahsen davet edildikleri etkinliklere katılarak kültür ve sanatımızın yaşatılması konusunda üstün gayret ettiler.
Bu etkinliklerin içinde 27-28 Ekim 2017 tarihleri arasında yer alan Niksar Kaymakamlığı-Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneğince bu yıl sekizincisi gerçekleştirilen “Erzurumlu Emrah’tan Cahit Külebi’ye Kültür-Sanat, Halk Âşıkları ve Şiir Şöleni” de yer aldı.”Aynı etkinlikler kapsamında “Cahit Külebi Memleketime Bakış Şiir Yarışması”nın sekizincisi gerçekleştirildi.
Ayrıca yazarlarımızdan Hasan Akar’ın “Niksar Üstüne”, Nihat Aymak’ın “Temmuzun Onbeşiydi” adlı eseri yayın hayatımızda yerini aldı. Yine Tokat ili için bir ilk olacak KİTAP FUARI 31 Ekim 2017 de Tokatlıları kitaplarla ve şair ve yazarlarla buluşturacak.
12 Ekim 1930 da Lefke’de doğan, BRTK televizyonunun kurucu müdürü, KIBRIS Gazetesi yazarlarından, araştırmacı-yazar ve edebiyatçı ve uzun zamandır dergimizin Kıbrıs temsilciliğini yapan Harid Fedai 13 Ekim 2017 tarihinde 87 yaşında yaşama veda etti. Merhuma Allahtan rahmet sevenlerine başsağlığı diliyoruz.
İşte en güzel kalemler: Prof. Dr. Saim Sakaoğlu, Yahya Akengin, Prof. Dr. Nurullah Çetin, M. Nuri Parmaksız, Prof. Dr. Ertuğrul Yaman, Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı, Yavuz Gürler, Bekir Yeğnidemir, Hasan Akar, Nihat Aymak, Mustafa Coşkun, Kutluhan Saygılı, Necdet Kurt, Bekir Aksoy, Nermin Karagözoğlu, Rasim Yılmaz. Sündüs Arslan Akça, Eyüp Doğan,Burhan Kurddan, Abdulkadir Bostan.
Şairlerimiz: Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Ayhan Nasuhbeyoğlu, Halil Gürkan, Kenan Aydınoğlu, Kamran Murquzov, Âşık Eşref, Fuat Şahin, D. Mehmet Dalkanat, Mustafa Sade, Ecir Demirkıran, Mustafa Doğan, Ahmet Divriklioğlu, İbrahim Coşar, Arzu Karadoğan, Arslan Gelmez, Elif Keskin Karabulut, Erdal Erçin, Hüsnü Sönmezer, İsmail Aktaş, Seyit Kılıç, Erol Karahan.
2018 yılının ilk ve bizim 47. sayımızda siz değerli okurlarımızla buluşmak dileğiyle.
Remzi ZENGİN
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU.”KELİMELERİN ÖLÜMÜ”

Elli yıl önce, 1960’ın Kasımında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi olmuştum. Gerçi sonradan bölümümüzün bu adını sadece yazışmalarda kullanır olmuş; “Türkoloji aşağı, Türkoloji yukarı” demeye başlamıştık. Aralarındaki farkı öğrenmemiz de zaman alacaktı. Lise sıralarında edebiyat derslerinin arasına sıkıştırılmış, âdeta boğulma aşamasına gelmiş olan Türk dili ile ilgili konuların alabildiğine boy attığı bölümümüzde Türkçemizi yeniden keşfeder gibiydik. Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat’ı, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu’nu, Dr. Muharrem Ergin’i dil derslerimizi; Doç. Dr. Faruk K. Timurtaş’ı da o günkü adıyla Osmanlıca dersimizi verirken görmek bizlere yeni ufuklar açıyordu. Prof. Arat, Asya Türklerinden Tarancilerden derlenen, “hayvanatnın tilini ürgengen” kişi başlıklı bir metni inceliyor, Prof. Caferoğlu dil tarihini anlatıyor, Dr. Ergin ise dil bilgisi konusunu işliyordu. Prof. Dr. Mecdut Mansuroğlu iki üç ay önce vefat etmiş, öyle dediler. Prof. Dr. Sadeddin Buluç da yurt dışındaymış. Dr. Ali Fehmi Karamanlıoğlu ile asistan Necmeddin Hacıeminoğlu ise bölümümüzün öbür dil hocalarıydı. Böylesine kalabalık bir dil hocasından bilgi almak hem zevkli idi, hem de zordu. (Neyse, demek ki mezun olduğumuza göre zorlukları yenmişiz.)
Dr. Ergin’in bir tür ‘Türkçenin romanı’ gibi anılan ve alanının günümüzde de kabul gören kitabı, bizlere yepyeni ufuklar açıyordu. Sadece kitabı mı? Hocamızın fevkalade etkileyici ders anlatma yöntemi de bizi büyülüyordu. Elbette konuya girilirken bir tanım faslının olması gerekmez miydi? Öyle de oldu. Hocamız dili tanımlarken belki uzunca bir cümle kurmuştu ama anlatılanların hepsi aklımıza, şairin dediği gibi, ‘mıh gibi’ çakılıvermişti.
İsterseniz, Nasreddin Hocamızı da anarak, o tanımın suyunun suyunu sunuvereyim: Dil canlı bir varlıktır. Evet, hocamız Dr. Ergin böyle diyordu. Biz ortaokul ders kitaplarının sayfaları arasında; tümleç, bağlaç, nesne terimleri arasında kaybolup giderken bu yeni dünyayı henüz keşfedememiştik. Yani o da öbür canlılar gibi ölümlü. Bu konu zaman zaman gazetelerin bile sayfalarına girebiliyordu: Dünyada şu kadar dil var, beş yıl içinde bunların da şu kadarı kullanımdan düşecek. Ne demek oluyor? O dili kullanan kimse kalmamışsa o dil artık ‘ölü diller’ arasında yer alacak. Yıllar sonra, son konuşanı da 85 yaşında aramızdan ayrılan Ibıhça / Ubıhça da “ölü diller’ arasında yer alacaktı. Acaba kaç ölü dil var? Kaç dil de yakın bir gelecekte onların arasında yer alacak?
Bu konuyu ilgililere bırakarak biz kelimelerin ölümüne gelelim. Evet, diller ölür de kelimeler ölmez mi? Hem de fazlasıyla ölür. Ama her kelimenin ömrü bir olmuyor. Ekonomist Prof. Dr. Şükrü Kızılot günlük köşesinde şöyle diyordu: “Bir tavşan bütün gün hoplasa da zıplasa da sadece 15 yıl yaşar. Bir kaplumbağa ise hiç çalışmadan, hiçbir şey yapmadan 450 yıl yaşar.” (Kızılot 2010). Söze kelime’den başlayalım. Biz Türkler bu kelimenin karşılığı olarak neleri kullanmışız? Öyle derinlemesine kaynak araştırmasına girmeyeceğiz. Orhun Yazıtları’nda kelime’nin karşılığı yoktur Kâşgarlı’da ise saw, farklı anlamda kullanılırken (iddia, tez, atasözü, vb.) söz anlamında da kullanılmıştır. Söz’ü almamızın özel bir sebebi vardır. Türk Dil Kurumunun sözlüklerinde şu kelimeler daima birbirlerini karşılamışlardır: kelime, söz, sözcük. Dildeki özleştirme akımının öncülerinden olan Nurullah Ataç, kelimenin karşılığı olarak pek çok yeni kelimeler türetti. O, bir kelime için o kadar çok kelime üretti ki âdeta, ‘Amasya’nın bardağı, biri olmazsa biri daha’ sözü bu türetme olayı için söylenilmiş gibidir.
Ataç’ın türettiği kelimeleri bir araya getirip âdeta bir sözlük hazırlayan Yılmaz Çolpan’ın çalışmasında, kelime karşılığı olarak yer alanlar şunlardır: düzeti, düzdeyiş, yayıç, düzsöz, düzyazı. Sonuncusunun tutunur gibi olduğunu biliyorsunuz: düzyazı. O zaman niye şiir karşılığı olarak yıllarca koşuk, yır gibi ölü kelimeleri diriltmenin peşinde koşup durduk? Ona da eğriyazı veya kırıkyazı deyiverseydik ya! Bunları söylerken nesir kelimesini savunduğumuz sanılmasın; günümüzde ikisi de kullanılıyor. Asıl söylemek istediğimiz ölen kelimeleri; biraz da türetme aşamasında bizler ortaya atmadık mı?
Unutmadan söyleyelim, kelime karşılığı olarak kullanılan bir de tilcik’imiz vardı. Günümüzdeki dil kelimesinin asıl şekli til ya, hemen bir küçültme eki ile kelimeyi türetiverdik! Oysa şekil til de değil, Mahmud, ‘Erdem başı tıl (Erdemin başı dil) diyordu (I /107, b336; III /133). Kelimelerin ölümlerinden söz ederken karşımıza bir de kelime ve eş anlamlılarının ölüm kalım savaşı çıkmaktadır. Kelime, bir kız çocuğu adı olarak görülürken söz, sözcük, tilcik, vb. kelimelerde bu özelliği göremiyoruz. İlerde olur mu? Olabilir; mısra, öykü, destan, efsane kelimelerinin ad olarak kullanıldığını hatırlayarak onlara da bir şans tanımış oluruz.
Konuyu tekrar başa alalım; hani iki hayvanımızın yaşları ile ilgili cümlelerimiz vardı ya, işte oraya… Kelimelerle tavşanın ve kaplumbağanın arasında nasıl bir bağ kurabiliriz acaba? Bakınız, bir zamanlar günlük hayatımızda sıkça kullandığımız, dilimizde sıçrayıp zıplayan kelimeler vardı; ama şimdi yoklar. İster kullanımdan düşüp sözlük sayfalarına sığındılar deyiniz, isterseniz öldüler… Bizim için ikisi de olabilir. O kelimeler artık kullanılmıyor; onlar 15 yıllarını doldurmuşlar ve aramızdan ayrılmışlar. Elbette bu 15 yıl simgesel bir sayıdır; 15 olmaz da 25 olur, 50 olur.
Mesela ben Divânü Lügati’t-Türk’teki bir atasözümüzde yer alan, endik, uma gibi kelimelerin ömürlerini merak eder dururum. Endik, uma ewlikni agırlar (I / 106). Endik, şaşkın, ahmak; uma ise, misafir, konuk demektir. Merak ediyorum bu iki kelime günümüzde Türk dünyasında kullanılıyor mu? Belki Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü derdimize derman olabilir. Bakıyoruz, orada da yok! Yukarıdaki atasözümüz günümüzde aşağıdaki şekilde söyleniliyor: Ahmak / Şaşkın misafir ev sahibini ağırlar. Peki, endik nereye gitmiş, uma’ya ne olmuş? Onlar, araya giren zaman içinde tavşanın veya kaplumbağanın sonunu mu yakalamışlar? Bu iki atasözümüzün ara döneminde belirleyebildiğimiz ilk örnek sözümüz de şöyledir. Konuğun kutsuzı ev issini ağırlar. Acaba bu sözün kaynağı nedir? İstanbul’da Fatih Millet Kitaplığında, kayıtlara Telhis adıyla geçen bir yazma var. Bu cildin içinde başka eserler de bulunuyor. Bunlardan biri de, Hâzâ Kitâbü Atalar bifermâyed Oğullara adını taşımaktadır. Kitap, Veled İzbudak tarafından 1939 yılında Atalar Sözü adıyla yayımlanmış. Biz de oradan yararlandık. Gelelim endik ve uma kelimelerini tahtlarından eden yeni kelimelere… endik olmuş kutsuz, uma olmuş konuk… Galiba ömrünü tamamlayan bu kelimelerin yerlerine gelenleri anlamak hiç de zor olmayacak. Üstelik kelimelerin ikisi de yine Türkçe… Sözümüz biraz macerayı sever biri olmalı ki dönem dönem değişikliğe uğruyor. Biz hepsine eğilmeyelim de, Ebüzziya’nın yeni baskısını yaptığı Şinasi’nin Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye’sine bir göz atalım. Misafirin akılsızı ev sahibini ağırlar (nu. 3479). Endik gitti kutsuz geldi, o da gitti akılsız geldi. Öbür kelimemizin başına gelenler de şöyle: uma-konuk-misafir. Sözümüzün belirlenen ilk şeklindeki dört kelimenin hepsi Türkçedir; Şinasi-Ebüzziya yayınında ise kelimelerin üçü Arapça (misafir-akıl-sahip), kalan ikisi de Türkçedir. Günümüzdeki şeklin değerlendirilmesini size bırakıyoruz.
Gelecek on yıllarda acaba bir geriye dönüş olabilir mi? Konuk kelimesi son yıllarda yine gündemdeki yerini aldı. Bazı toplantıların sunumunda, hazır bulunanlara tek başına konuk denilirken, bazen de konuk ve misafir kelimeleri birlikte kullanılmaktadır. Biz, gelecekte konuk kelimesinin daha da yaygınlaşacağı görüşündeyiz. Mahmud’daki başka bir uma’lı atasözünü de hatırlayalım: Uma kelse kut gelir (I / 92). Bu sözün günümüzdeki karşılığını yazmayalım, nasıl olsa uma’nın anlamını biliyoruz; kut da ilk örneklerimizde yer alıyor. Ayrıca Yusuf Has Hacib de Kutatgu Bilig’i yazmamış mıydı? Ölen kelimeler arasına ağızlardan da pek çok örnek verilebilir. Her kuşak aramızdan ayrılırken bazı kelimeleri de beraberinde götürmektedir. Günlük hayatta kullanılan pek çok kelime, yeni hayat şartlarına bağlı olarak kullanılmaz olmaktadır. Ayrıca yerlerine yeni kelimeler de türetilmemektedir.
Konya ağzı ile ilgili ilk derlemelerin tarihini 110 yıl ötesine kadar götürebiliriz. Ayrıca aynı ağız ile ilgili bölge halkının ilk derlemelerinin üzerinde de 90 yıl geçmiştir. Bizce bu ikinci derlemeler daha önemlidir. Çünkü bu derlemeyi yapan iki öğretmen de Konyalıdır ve ilin ağzını çok iyi bilmektedirler. Ahmet Nushi [Katırcıoğlu] ile Ahmet Necati [Atalay]’nin derlemeleri, döneminin önemli kültür dergilerinden Ocak’ta yayımlanmıştır. Atalay’ın bir süre sonra Yeni Fikir dergisindeki yazıları da son derece önemlidir. Bir de, Veli Sabri Uyar tarafından 1938’de bir deftere toplanıp 40 yıl sonra 1978’de bir gazetede tefrika edilen kelimeler vardır. Dile meraklı, doğup büyüdüğü evde ve mahallede hâlâ Konya ağzının konuşulduğu biri olarak o yazılardaki kelimelerin pek çoğunu bilemememi, âdeta bir mezarlıkta dolaşmak gibi algılamaktayım. Aşağıda belirli başlıklar altında verilecek olan kelimeleri acaba kaç Konyalı hatırlayabilecektir? Belki bir adım daha ileri giderek şöyle de diyebiliriz: Acaba komşu il ve ilçeler halkından bu kelimeleri hatırlayabilecek olanlar var mıdır? Aşağıda kelimeleri ben işitmedim; bunun sonucu olarak da hiç kullanmadım. Acaba 1939 doğumlu değil de 1929, 1919 doğumlu olsaydım kaçını bilebilecektim? Acaba bu kelimelere ‘ölü’ gözüyle bakabilir miyiz?
1.Abaka: Amca, ağlak: Mızıkçı, ak yarnaz: Bir çeşit beyaz buğday, aladı: Acele, çabuk alama: Büyük taş, alatla-: Acele etmek, alkım: Üstü kirli, anarat: Saf, katışıksız, ardala: Ağırcanlı, hareketsiz, ayatlı: İğreti
2. Aşağıdaki kelimeleri hem işittim hem de kullandım. Bu kelimeler benim için ‘yaşayan’ kelimelerdir. Ancak aynı kelimeleri lise çağındaki çocuklarımıza sorduğumuzda anlamlandıramadılar. O hâlde bize göre ‘yaşayan’ olarak kabul edilen bu kelimeler gençler için “ölü” kelimelerdir. acıysam: Hâlbuki oysa, ağman: Kusur, eksiklik, akgut: İri taneli ak üzüm, aşana: Aşhane, mutfak, avgaz: Ana sudan evlere suyun alındığı yer altı su yolu, ayın: Oyun, hile, ayınnı: Oyunlu, hilekâr, cabcak: Hafifmeşrep adam, caylı: Onurlu, gururlu, cebcek: Her söze karışan kişi, ehniyan: Obur, dağal: Şiddetli ve toz kaldıran rüzgâr
3. Aşağıdaki kelimeleri gençler de kullanmaktadır. Ancak her kelimeyi her genç kullanmamaktadır. Carı kelimesini bilen de var, bilmeyen de… Öbür kelimeler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. O hâlde bu kelimeler ‘yaşayan’ ama bazı kesimlerce bilinen ‘ölü’ kelimelerdir. aba: Ana, anne; abla, ağzı açık: Kapaksız mutfak rafı, akıt-: İşemek, anav: Eyvah, avara gasnak: Elinden iş gelmeyen kişi, carı: Elinden iş gelen kişi, geçe: Cihet, yön, genez: Galiba, günüle-: Kıskanmak.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz. En eski kaynaklarda yer alan bazı kelimelerimiz zaman içinde unutulup gitmiştir. Bu unutmada, kelimenin yerini eş anlamlı bir kelimeye kaptırmasının önemli bir yeri vardır. Bir başka sebep de o kelimeye gerek duyulmamasıdır. Böyle olunca da kelimeler kendiliğinden ‘ölü kelimeler’ arasına girmektedir. Ancak bazı kelimelerin zamanla yeniden gündeme gelmeleri de söz konusu olabilir. Bu gündeme gelme ya kendiliğinden olabilir veya bir zorlama ile gerçekleşebilir. Yazımızı kısa bir karşılaştırmayla bağlayalım. Acaba Şekspir’in veya Servantes’in kullandığı kelimelerin günümüz İngilizcesi veya İspanyolcasında kullanılma oranı nedir? Bu soruya verilecek cevap kelime mezarlıklarının alanlarını belirleyecektir.

Hasan AKAR.”GAZİ MUSTAFA KEMAL’İN İSTİKLAL SAVAŞI’NDA TOKATLI ŞOFÖRÜ”

AHMET OĞUZ(ARAP AHMET)

25 Şubat 2017 Cumartesi günü Artvin’den öğrencim, şimdi İstanbul’da ticaret adamı olan Şenol Boz ile birlikte aldığımız randevu üzerine İstanbul /Büyükçekmece /Şirinoba’da Nebahat Oğuz Hanımefendi’nin evindeyiz.
Tokat’ta çocukluğumdan beri tanıdığım Oğuz Ailesinin iki evladından biri olan Mariyet Nebahat Hanım Tokat 7.11.1930 doğumlu. Babası Ahmet Bey, annesi Mürüvvet (Nüfus kaydında Nefise) Hanım’dır. İlkokulu Cumhuriyet İlkokulu’nda, ortaokulu Gazi Osman Paşa Lisesi orta bölümünde tamamladıktan sonra 1944 -1945 öğretim yılında Bursa Kız Öğretmen Okulu’nu kazanmış. Ancak okulun bir yıl sonra kapatılması üzerine Adana Kız Öğretmen Okulu’na geçmiş ve 1950-1951 yılında mezun olmuş.
Üç arkadaş kendi aralarında sözleşip gönüllü olarak Van ilinde görev yapmayı tercih etmişler. Üç kafadar Adana’dan trenle Van’a, oradan Doğu’nun efsane Öğretmeni Sıdıka Avar gibi kamyonla da Tatvan’a gitmişler. Van İnönü İlkokulu’nda bir yıl görev yaptıktan sonra babasının ısrarlı isteği üzerine Tokat –Turhal İnönü İlkokulu’na atanmış. İki yıl sonrasında da Tokat İsmet Paşa İlkokulu’na tayin olmuş. Bu okulda beş yıl çalışıp Gazi Osman Paşa İlkokulu’na geçmiş. Altı yıl sonra da kardeşi Mehmet Bayşat Oğuz’un (1936-1998) İstanbul’da iş yeri açması ve ‘buraya gelin’ teklifini kıramayınca İstanbul’a tayin istemiş. Suadiye Mehmet Karaman İlkokulu’ndan 1977 yılında emekli olmuş. Şimdi hayatını İstanbul’da gelini Gülseren Hanım’la birlikte sürdürüyor.
Kümbet Dergisi’nin 42. sayısında Mustafa Kemal’in Milli mücadeleye başlarken 26 Haziran 1919’da Tokat’a gelişinde otomobilin arızalanması üzerine Zile’de Ömer (Halacoğlu)’nda bulunan bir otomobille Sivas’a gidişini anlatan Eğitimci-Yazar Dilek Yeğnidemir’e ait bir yazı yayınlanmıştı.
Biz de bu yazımızda Gazi Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı yıllarında ve Cumhuriyet’ten sonra Tokat valilerinin uzun bir dönem şoförlüğünü yapan Çavuş Ahmet Oğuz’un nam-ı diğer Arap Ahmet Bey’in hayatın kızı Nebahat Hanım’dan dinleyeceğiz.
“Babam 1895 Yemen/Sana doğumlu. Babası Ahmet, annesi Hamide Hanımdır. Babamdan dedem Miralay İbrahim (Oğuz) Bey, Osmanlı Devleti’ne bağlı bu topraklarda görev yapan bir subaymış. Üç kez evlenmiş, benim tanıdığım son eşi Giresunlu Fatma Hanım idi. Yemen’den tayini önce İstanbul’a, daha sonra Tokat’taki askeri birliğe çıkmış, bir müddet Kayseri’de görev yaptıktan sonra Tokat’a yerleşmiş. Babam Yemen ‘den İstanbul’a gelirken beş altı yaşlarında imiş.
Babam daha sonra yerleştikleri Tokat’tan İstanbul’a okumaya gönderilmiş ama o okulunu bırakmış şoförlüğe heveslenmiş. Tabi, dedemin olan bitenden haberi yok. Oğlum İstanbul’da okuyor zannediyor. Bir gün Tokat’a evin kapısına arabayla gelince anlamış gerçeği.
Askerliğini İstanbul Hadimköy’de yapmış. Ailemiz bir dönem İstanbul’da Arap Camii, Kadıköy civarında oturmuşlar. Sonra Fatih’den ev alarak taşınmışlar. Tokat’a gelince bir zaman Behzat tarafında eski hükümet binasının karşısında annesinin halasının evinde kirada oturmuşlar (Nasip Bey’in konağı.)Babam bu arada İstanbul’a askerlik için gitmiş. Hadimköy’de askeri görevini tamamlayarak terhisten edildikten sonra tekrar Tokat’a gelmiş. Burada iken ailenin evlen artık ısrarı üzerine Tokat’ta Hüsnü Bey’in kızı 1902 doğumlu olan annem Nefise Hanım’ı beğenmiş. (Vefatı 1998) Ancak o yıllarda dedem Kayseri’de görevliymiş bu yüzden babam annemi 1927-1928 yılları olacak gelin olarak Kayseri’ye götürmüş.
Milli Mücadelenin zaferle sonuçlanması üzerine 13 Kasım 1922’de toplanacak olan Lozan Barış Antlaşması için İsmet Paşa İsviçre’ye giderken Gazi Mustafa Kemal onu heyetle birlikte 4 Kasım 1922 tarihinde yolcu etmiş. O sırada babam Gazi’nin şoförlüğünü yapıyormuş. Babam Almanya’da şoförlük kursu almış. Büyük bir ihtimalle Almanların 1. Dünya Savaşı sırasında Tokat’a uğramaları ile onun da Almanlarla görüştüğünü bir müddet sonra Almanya’ya gittiğini sanıyorum. Böylelikle iyi bir sürücü olduğu ve yoğun savaş yıllarında Gazi Mustafa Kemal’in şoförlüğüne getirildiğini anlayabiliriz.
Zaten 1. Dünya Savaşı sonrası 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile birlikte Filistin cephesindeki ordumuza yardım isteğiyle gitmiş olan Alman ve Avusturya askerleri Samsun’dan Köstence yoluyla memleketlerine gitmek için arabalarıyla Tokat’tan geçmişlerdir. Yukarıda da söylediğim gibi daha sonraki yıllarda Tokat’tan giden bu subaylardan biri büyük ihtimaldir ki babamı Almanya’ya davet etmiş, orada makine ve otomobil motoru üzerine iyi bir kurs eğitimi almıştır.
Tokat’ta bir akşam ailecek Yazlık Zafer Sineması’na gittik. Filmi seyircilerden önce ilk kez izleyen makinistler bu filmde babamı gördüklerini söyleyip babama haber göndermişler. 1950 yapımı Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek romanından Vedat Örfi Bengü tarafından beyaz perdeye uyarlanan film İstiklal Savaşı konuluydu. Filmde rol alan sanatçılar Renan Fosforoğlu, Refik Kemal Arduman, Vedat Örfi Bengü, Cemil Demire, Ali Küçük’tü. Filmin bir sahnesinde Gazi Mustafa Kemal ve otomobilini süren babamı görünce haliyle heyecanlandık. Film bitince babam sinemacıdan rica ederek filmin o sahnesini kestirip fotoğrafçıya gidip tab ettirdi. Ve biz bu değerli fotoğrafı yıllardır özenle saklıyoruz. O yıllarda büyüklerimize soru sormaktan çekinirdik, onlar da pek anlatmazlardı zaten. Ayrıca ben küçük yaştan itibaren Tokat’tan ayrıldığım için babamla bu tür konuları konuşamadık bile. Bu yüzden bunun dışında maalesef bilgi sahibi değilim.
Babam Latife Hanım’ı İzmir’de gördüğünü söylerdi. Bundan da anlaşılıyor ki Gazi Mustafa Kemal’i İzmir’e de o götürmüş.
Cumhuriyet’in ilanından sonra bir dönem babam Tokat’ta atanan valilerden Recai Güreli, Faiz Ergun, Selahattin Üner ve İzzetin Çağpar’ın makam şoförlüğünü yaptı. Valiler o zaman Tokat Bey Sokağı’ndaki vali konağında oturuyorlardı. Biz de bu sokağın arkasındaki Bey Hamam Sokağı’nda kalıyorduk. Dolayısıyla valilerin eşleriyle de ailecek dost olmuştuk. Valilerin makam arabası yokken, hükümete faytonla giderken babamın otomobili varmış. Hatta kardeşim Bayşat, Vali İzzetin Çağpar’ın çocukları Argon ve Sargon’la beraber o konakta sünnet olacaktı ama hastalanınca bizim de katıldığımız o güzel sünnet töreninden mahrum kaldı. Tokat’ta şoförlerin pek olmadığı o yıllarda daha sonra Tokat Belediyesi’ne seyr-ü sefer memuru olarak girerek ambulans şoförlüğünde bulundu ve oradan emekli oldu. Ayrıca o yıllarda ehliyetleri belediye veriyordu. Babam da ehliyet komisyonunda görevli idi. 23 Mart 1967 tarihinde İstanbul Fatih Semti’nde öldü.
Biz bu vesileyle Nebahat Oğuz Hanımefendi’ye teşekkür ederken, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal’i, silah arkadaşlarını ve Tokatlı şoförü Ahmet Oğuz’u saygı ve rahmetle anıyoruz.

Hasan AKAR.”KIRŞEHİR 6.ÂŞIK PAŞA ŞİİR ŞÖLENİ ÜZERİNE”

“Türk diline kimenesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi o dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri”
Âşık Paşa (1272-1333)

2017 Ekim ve Kasım ayları bizim için etkinliklerin ve davetlerin oldukça yoğun olduğu bir dönem.1-2-3 Kasım 2017 tarihlerinde Kırşehir Kent Konseyi Şairler Çalışma Grubu tarafından yapılan davet üzerine 6.Âşık Paşa Şiir şöleni için eşimle birlikte Kırşehir’deyiz.
Devletimizin 2017 yılını Türkçe’nin doğru kullanımını ve korunmasını sağlamak amacıyla “Dilimiz kimliğimizdir” başlığı altında “Türk Dili Yılı” ilan etmesinden dolayı bu etkinliğin Türk diline büyük hizmet etmiş olan Âşık Paşa’nın memleketi Kırşehir’de yapılması oldukça anlamlı ve yerinde bir karardır.
Selçuklular döneminde 13.yüzyılda Konya, Kayseri, Sivas, Kırşehir, Amasya, Tokat, Niksar, Ankara ve Erzurum önemli birer kültür merkezi konumundaydı. Horasan’dan Anadolu’ya yerleşen bir ailenin evladı olan, 1272-1333 yılları arasında yaşayan büyük tasavvuf ehli Âşık Paşa da bu dönemin özellikle Türk dilini güzelliğiyle yazdığı 12 000 beyitlik “Garibname “Mesnevi eseriyle korumaya ve yaşatmaya çalışan en büyük şahsiyetlerden birisidir.
Bugün de Kırşehirliler Âşık Paşa ile beraber Neşet Ertaş ta olduğu gibi diğer edebi şahsiyetleri ve sanatçıları ve de eserlerini unutturmamak için yoğun bir çaba içindeler. İlki 6 Kasım 2010’da başlatılan Âşık Paşa Şiir Şöleni iki yıllık bir sessizlikten sonra 2017 yılında kültür-sanat şehri Kırşehir’de Kırşehir Valiliği, Ahi Evran Üniversitesi, Kırşehir Kent Konseyi’nin ortak çabasıyla tekrar doğuyor. Kaman Belediyesi, Malya Tarım İşletmesi de her yıl olduğu gibi bu yıl da desteğini esirgemiyor
İlk gün program Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi tarafından Rektör Prof. Dr. Vatan Karakaya adına Genel Sekreter Doç. Dr. Mehmet Zeki Küçük tarafından şairlere verilen yemek sonrası Belediye Başkanı Yaşar Bahçeci’yi ziyaretle başladı. Belediye Başkanı şehrin kültür ve sanatını korumanın ve yaşatmanın asli görevleri arasında olduğunu belirttikten sonra misafirlere hediye takdim edip içinde çok sayıda kültür amaçlı birim ve salonların bulunduğu, yeni yapılan Neşet Ertaş Kültür Merkezini gezdirdi.
Öğle sonrası Kırşehir’in ünlü tabiat güzelliği Seyfe Köyü Gölü Kuş Cenneti’ndeyiz. Mevsim itibarıyla kuşların göç ettiği, suların çekildiği bir zamanda gittiğimiz için bu güzellikleri görmek nasip olmadı. Seyfe Gölü , tarihi İpek Yolu üzerinde bulunan,endemik bitkileri yetiştiren ve 187 çeşit kuşu bünyesinde barındıran bir tabiat harikası.Ancak bu arzumuzu orada Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca 1990 yılında Tabiatı Koruma Alanı ilan edilen ve ziyarete açılan küçük bir müzede Seyfe Gölü Ekoloji Derneği Başkanı , Makine mühendisi Ömer Çetiner’in sunusu giderdi sayılır.
Akşam yemeği için Malya Devlet Üretme Çiftliği ayarlanmış. Çiftlik Müdürü Kemal Kaymak, diğer yöneticilerin ve lojmanlarda yaşayan kültür sever ailelerin ricası kırılmayarak mini şiir ve müzik dinletisi yapılıyor.
Bu kültür etkinliğinden sonra kendimizi saat 21.00’de Kırşehir Polis Eğitim Merkezi konferans salonunda buluyoruz. Polis adayı gençlerle son yıllarda en güzelini dinlediğim İstiklal Marşı’nı birlikte söylememiz ve Rıfat Çakır ‘ın profesyonel sunumuyla şiir ve müzik şöleni başlıyor. Kent Konseyi Şairler Çalışma Grubu Başkanı Zübeyde Gökbulut ve Polis Eğitim Merkezi Müdürü,1.Sınıf Emniyet Müdürü Kasım Varol’un selamlama konuşmaları sonrası sahneye çıkan şairlerin şiirleri bin bir çeşmeli yüreklerinden akan duygularla memleketimin en güzel dağlarına, ovalarına, bağlarına ulaşıyor. Etkinliğin mimarlarından Kent Konseyi Şairler Grubu’ndan Bedikli Ozan İbrahim Düğer’in torunu Defne Düğer’in Çanakkale Şiiri ise gecenin güzelliğini apayrı perçinliyor.
İkinci gün kahvaltı sonrası Kaman’a doğru yol alıyoruz. Programda Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi ‘ni ve Çağırhan Japon Bahçesine gezi ve Kaman Belediye Başkanı Erhan Talu’yu ziyaret var. Arkeoloji müzesi önüne geldiğimizde bizi bir sürprizle karşılaşıyoruz. Kırşehir Ustalar Topluluğundan Müzisyen Adem Göçer ve ekibi davul zurna eşliğinde Kırşehir türküleriyle hepimizi mest ediyorlar. Kaman şehir merkezine üç km uzaklıktaki Arkeoloji Müzesi Japon Arkeologlar tarafından 1985 yılından beri yapılan kazılarda bulunan eserlerden oluşuyor ve müzeyi onlar Türk Hükümeti ile yapılan bir proje çerçevesinde gerçekleştirmişler. Japon Botanik Bahçesi ise buradaki kazıları başlatan Japon Altes Prens Jakahito Mikasa’nın anısına Japonya Ortadoğu Kültür Merkezi tarafından 1993 yılında yapılmış Öğleye doğru bu etkinliklere büyük destek verdiğini öğrendiğimiz Kaman Belediye Başkanı Erhan Talu’yu makamında ziyaret ediyoruz. Başkan işi gereği il dışında olduğu için güler yüzlü yardımcısı Tekin Var ile tanışma ve çay sohbetinden sonra öğle yemeğine geçiyoruz.
Kaman’da Dadaloğlu Anıtını ve mezarını ziyaret ederek dualar okuduktan sonra Kırşehir’e dönüyoruz. Anadolu’nun tarihi eserlerini korumasını bilen ender şehirlerden biri olarak bildiğimiz Kırşehir bizi yanıltmıyor. Aşık Paşa Türbesi, Neşet Ertaş Kültür Evi, Neşet Ertaş (1938-2012) Anıt Mezarı, Çekiç Ali (Ali Ersan,1932-1973) Mezarı, Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş (1913-1984)Mezarı, Neşet Ertaş’ın doğup büyüdüğü evi, Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurucusu , piri Ahi Evran ( 1171 – 1262) Külliyesi,Cacabey Camii, Ahmedi Gülşehri (14.yüzyıl)Türbesini gezerek İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Eyüp Temur’un derin bilgilerinden faydalanıyoruz.
1240 (? ) -1301 yılları arasında yaşayan Nurettin Bin Caca Bey’in Selçuklular döneminde Kırşehir’e vali olmadan önce Tokat’ta da görev yaptığını da bu arada belirtmek gerekir. Anadolu’nun en önemli rasathanelerinden(Gökbilim Medresesi) biri olan bu eserin 1272-1273 yılları arasında yapıldığını, Caca Bey’in burada meftun olduğunu, buranın bugün cami olarak kullanıldığını görüyoruz.
Ve akşam… Kültür ve Turizm Müdürlüğü Konferans Salonundayız. Tadına doyamadığımız bir şiir şöleni bir yıldız yağmuru… Salon şiir severlerle dopdolu. Kırşehir Valisi Necati Şentürk, Ahi Evran Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Vatan Karakaya,Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Gökbel, İl Jandarma Komutanı Jan. Albay Orhan Ekemen,İl Kültür ve Turizm Müdürü Yıldız Eraslan ve bazı daire amirleri oradalar. Gecenin sunumunu yine Rıfat Çakır Bey yapıyor. Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve şehitlerimiz için saygı duruşundan sonra Kırşehir Polis Eğitim Merkezi öğrencileriyle birlikte salonda bulunanların yüreklerinden dillerine kopup gelen bir İstiklal Marşı…Kent Konseyi Şairler Çalışma Grubu Başkanı Zübeyde Gökbulut’un açılış ve selamlama konuşmalarından sonra sahneye Kırşehir Valisi Necati Şentürk davet ediliyor.Vali aynı zamanda “Zülf-ü Siyahım “ adıyla yayınlanmış şiir kitabı olan bir şair.Katılımcılara hoş geldin konuşmasından sonra şiirlerinden ikisini yorumluyor. Demek ki bu ile atanan valilerde bir de şairlik yeteneği var.1964-1967 yılları arasında Tokat’ta görev yapan ve öncesinde 1957 yılında da Kırşehir ‘in ikinci kez il olmasında ilk valiliğini yapan Hayati Turgut Eğilmez’in de(1915-2006) şair olduğunu “Geç Kaldın” adıyla bir şiir kitabının olduğunu biliyoruz.
Ahi Evran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Doğan Âşık Paşa ve eseri Garibnâme ile ilgili kısa bir sunum yapıyor. Sonrasında şairler sahne alıyorlar. Ankara’dan Vedat Fidanboy, İstanbul’dan Kadir Turan, Bingöl’den Hacı Gürhan, Çanakkale’den Mustafa Berçin, Sivas’tan Hasan Akar, Manisa’dan Alim Yavuz, Artvin’den Gülden Taş,Diyarbakır’dan Şeyhmus Çiçek, Gaziantep’ten Deniz Garipcan ,Bandırma’dan Gültekin Özcan,Kırgızistan’dan Dilnaz Saypetinova,Denizli’den Arzu Subakan,Gaziantep’ten Merve Diker,Kırşehir’den İbrahim Düğer, Çerkez Bozdağ şiirlerini, İdris Altuner, Ertuğrul Öcal ,Ayşe Tekin türkülerini yorumluyorlar.
Etkinlik, Kırşehir Valisi Necati Şentürk’ün teşekkür konuşması ve plaket töreni ile son buluyor. Cuma sabahı kahvaltı sonrası ise her proğramda olduğu gibi mutlu yüzlerimizle birlikte buruk bir ayrılış…
Teşekkürler: Kırşehir Valisi Necati Şentürk, Ahi Evran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Vatan Karakaya, Ahi Evran Üniversitesi Genel Sekreteri Doç. Dr. Mehmet Zeki Küçük, Kırşehir Kent Konseyi Başkanı Tahsin Üçgül, Kent Konseyi Genel Sekreteri Osman İlhan, Kaman Belediye Başkanı Erhan Talu,Kırşehir Polis Eğitim Merkezi Müdürü Kasım Varol,İl Kültür Turizm Müdürü Yıldız Eraslan, İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Eyüp Temur, Malya TİGEM Müdürü Kemal Kaymak,Ekoloji Derneği Bşk. Ömer Çetiner, Ustalar Topluluğu,Kırşehir Cingöz Oteli çalışanları ve emeği geçen diğer kurum ve şahsiyetler…
Ve etkinliğin asıl mimarları, yorgun savaşçıları Kırşehir Kent Konseyi Şairler Grup Bşk. Zübeyde Gökbulut Hanımefendi ve yardımcısı İbrahim Düğer Beyefendi, yüzünüzün akıyla çıktığınız bu ağır programın altıncısında da teşekkürler size.

Gürol DELİCE.”DEDE KORKUT HİKÂYELERİNDE DEĞERLER”

11. asırda Doğu Anadolu yaylarında yaşayan Oğuz boylarının başından geçen olayları destan tipinde anlatan Dede Korkut Hikâyelerinde, o günkü Türk toplumunun değer yargıları, inançları, kültürel özellikleri ile ilgili pek çok veriye rastlarız. Bu değer yargıları günümüze kadar gelmiş, Türk toplumuna yön vermeye devam etmiştir. Millet olmanın ne anlama geldiğinin tam olarak anlaşılması için bu hikâyelerin kültürel açıdan incelenmesi gerekir. Bu saiklerle hikâyelerde yer alan değer yargılarını Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinden başlayarak inceleyeceğiz.
KILICIMDAN MI GÖRDÜ, SOFRAMDAN MI GÖRDÜ?
Dirse Han oğlu Boğaç Han hikâyesinde, çocuğu olmadığı için kara otağa oturtulan Dirse Han, Bayındır Han’ın nökerlerine şöyle der:
-Bayındır Han, benim ne eksikliğimi gördü? Kılıcımdan mı gördü, soframdan mı gördü ki beni kara otağa kondurdu.
Böyle bir muameleye maruz kalmak haklı olarak Dirse Han’ın çok zoruna gider. Yiğitlikte ve cömertlikte bir noksanlığı yoktur ama Allah ona bir oğul vermemiştir. Bunun ezikliğini her zaman yaşar.
Bu sözden de anlıyoruz ki Oğuz’da iki temel değer vardır ki, o da cömertlik ve yiğitliktir. Sofra, cömertliği; kılıç ise yiğitliği ifade eder. Buna göre sofran, kapın, gönlün insanlara açık, kılıcın ise keskin olacaktır.
Dirse Han, çocuğunun olmamasının sebebini hanımından sorar. Hanımı ise şöyle cevap verir:
Hay Dirse Han, bana hışmetme
İncinip acı söz söyleme,
Ala çadırını yeryüzüne diktir,
Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdır.
Aç görsen doyur,
Yalıncak görsen donat,
Borçluyu borcundan kurtar,
Ulu toy eyle, hacet dile.
Ola ki bir ağzı dualının berekâtıyla Tanrı bize bir erdemli çocuk verir.

Bu sözler ki Bakara Suresinin 177. ayet-i kerimesinin tekrarı gibidir. Yakınlara, yoksullara, yolda kalmışlara, borçlulara yardım iyiliğin olmazsa olmazıdır.
Hanımın sözünü dinleyen Dirse Han’a Yüce Allah bir erkek çocuğu nasip eder. Dirse Han’ın çocuğu çabucak büyür. Ad konması için bir kahramanlık göstermesi lazımdır. Dirse Han’ın zabtedilmez boğasını alt eder. Dede Korkut da ona Boğaç Han adını verir. Dirse han oğlu Boğaç’a beylik ve taht verir. Bu durumu babasının yiğitleri çekemez. Dirse Han’a giderler ve onu babasına şikâyet ederler. Derler ki:
Senin oğlun, Oğuz’un üstüne yürüdü. Nerede güzel görse çekip aldı, aksakalı kocaların ağzına sövdü. Ak pürçekli kadının sütünü sordu. Namusa tasallut, ihtiyarlara hakaret, Oğuz’a isyan affedilmeyecek hatalardandır hatta ihanettir. Cezası da ölümdür. Dirse han bu sözleri duyunca yiğitlerine emir verir:
-Varın getirin onu öldüreyim, böyle evlat bana gerekmez, der.
Dirse Han’ın nökerleri bir hile ile babasına oğlunu vurdururlar. Boğaç Han’ın anası oğlunun ilk avıdır diye onu karşılamaya gider. Oğlunu göremeyince Dirse Han’dan oğlunu sual eder ama bir cevap alamaz. Ana yüreği dayanamaz yanına kırk ince kızı alarak oğlunu aramaya çıkar. Bir derenin yanına gelince karga kuzgunun inip çıktığını görür. Atını o yana sürer. Oğlunu yaralı bulur. Bu durumun sebebini şöyle sorar:
Ne bileyim oğul bu kazalar nereden geldi?
Kara başım kurban olsun sana!
Ağız dilden birkaç kelime haber bana!

Anasının geldiğini anlayan Boğaç han, olanları anlatır. Yarasının ölümcül olmadığını, Bozatlı Hızır’ın yanına geldiğini, dağ çiçeği ile ana sütünün yarasına merhem olacağını söylediğini anasına anlatır. Dağ çiçeğini anasının kırk kızı toplayıp getirir. Boğaç Han’ın anasını memesini sıkar, süt gelmez, ikinci sefer sıkar yine süt gelmez, üçüncü seferde kanla karışık süt gelir. Anası merhemi yapar ve oğlunun yaralarına sürer. Yaralar tez zamanda iyi olur.
Buraya kadar anlatılan olaylardan ananın evin direği olduğu sonucuna varırız. Dirse Han kendisine getirilen haberlere araştırmadan inanır. Ana yüreği oğlunu hiç terk etmez. Nasıl çocuğu olmadığında Dirse Han’a yol göstermişse, oğlunu da arar, bulur. Kendi sütü ile oğlunu tedavi eder.
Durumu haber alan Dirse Han’ın askerleri Dirse Hanı kaçırıp bir güzel döverler, boynuna sicim takıp “kâfir” ellerine götürürler.
Bunu duyan Dirse Han’ın hatunu, oğlunun yanına varıp şöyle seslenir:
Hanım oğul, doğrulup yerinden kalksana,
Kırk yiğidi yanına alsana
O kırk namertten kurtarsana
Yürü oğul, baban sana kıydıysa sen babana kıyma.

Bu sözlerden evin hatununun ne kadar olgun, ailesine ve eşine bağlı olduğunu görürüz. Anne evin direğidir. Dirse Han’ın yaptıkları karşısında kin tutmaz, intikam peşinde koşmaz, eşini affetmesini bilir.
Boğaç Han anasının sözünü kırmaz. Kırk yiğidi yanına alır, babasını kurtarmaya gider. Boğaç Han’ın geldiğini gören kırk namert, “Gelin şunu da yakalayalım, babasıyla beraber kâfirlere teslim edelim.” derler. Dirse Han gelenin oğlunun olduğunu bilmeden, namertlere “kolca kopuzumu verin, o yiğidi yolundan döndüreyim. Beni ister öldürün, isterseniz sağ bırakın.” der.
Kopuzuyla uzun bir seslenişten sonra oğluna şöyle der:
Benim için geldinse ey yiğit, oğlancığımı öldürmüşüm,
Sana acımam yok, dönsene geri.

Boğaç han babasına şöyle seslenir:
Benim de içinde aklı şaşmış,
Biliği yitmiş, koca babam var, komağım yok kırk namerde.

Boğaç Han, kırk yiğidiyle beraber, kırk namerde saldırır ve babasını kurtarır.
Dirse Han oğlunun sağ olduğunu öğrenir. Boğaç Han’ın yiğitliği, kahramanlığını Oğuz’da duymayan kalmaz. Boğaç Han’ın yiğitliği Hanlar hanı Bayındır Han’ın kulağına kadar gider. Bayındır Han, bu hikâyeyi duyunca Boğaç Han’a beylik ve taht verir.
Diğer hikâyelerde olduğu gibi bu hikâyede de Oğuz’un bilgesi Dede Korkut gelir güzel bir dua ile hikâyeyi bitirir.

HİKÂYEDEKİ İNANÇ UNSURLARI:
Bu hikâyede çok sağlam bir Allah inancının var olduğunu görürüz. Zor durumlarda hiç aracısız sığınılacak tek merci, birliğinde asla şüphe olmayan Allah’tır. Dirse Han çocuğu olmadığı için hanımına kızınca hanımı ona şöyle der:
“Ulu toy eyle, Allah’tan hacet dile, ola ki bir ağzı dualının berekâtıyla Tanrı bize bir erdemli çocuk verir.”
Diğer halk hikâyelerinde olduğu gibi bu hikâyede de her şeyin bir bedeli vardır. Allah bir çocuk verir ama anne babayı da imtihan etmekten geri durmaz. Boğaç Han’ın başına olmadık işler gelir. Dirse Han az kalsın evlat katili olacaktır. Neyse ki ananın fedakârlığı ve sadakati oğlanın yiğitliği sayesinde bu gerçekleşmez. Bu imtihanda ana ve evlat kazanır baba kaybeder. Çünkü Dirse Han, tez kızar, işin aslını araştırmaz. Bey kalmak hırsı onu çileden çıkarır. Ana kazanır çünkü metanetli, fedakâr ve sadık hepsinden ötesi sağlam inançlıdır.
Hikâyede ahiret gününe, şeksiz şüphesiz tam bir inanç vardır. Her fırsatta dünyanın faniliği vurgulanır, ahiret cennet hatırlatılır… Dedem Korkut Hikâyenin sonunda şöyle der:
Onlar da bu dünyaya geldi geçti
Kervan gibi kondu göçtü
Onları da ecel aldı yer gizledi
Fani dünya kime kaldı.

Fani olan bu dünyada, istenilecekse Allah’tan dostluk, sağlık sıhhat, güzel bir geçimlik, yiğitlik ve dünya ve ahiret saadeti istenmesi gerekir. Dede Korkut bu durumu şu sözlerle anlatır:
“Tanrı sana sağlık versin, Yüce Tanrı dost olup yardım etsin, kara dağların yıkılmasın, kaba ağacın kesilmesin, görklü suyun kurumasın, boz atın sürçmesin, çaldığında kara polat öz kılıcın kesilmesin, dürttüğünde mızrağın kırılmasın. Ak sakallı babaların ve ak pürçekli anaların yeri uçmak yani cennet olsun.”
Bu sözlerle ebedi mekânın cennet olması arzu edilir. Kadir Tanrı’nın kimseyi namerde muhtaç etmemesi, Allah’ın yandırdığı çerağın yani iyiliğin, güzelliğin, baht açıklığının devam etmesi arzulanır.
Müslüman Oğuz boyları, İslam inancı, peygamber sevgisi güzel ahlak ve Türkçeyle bir millet olurlar. Kendi aralarında sürtüşmeler olur ama hepsi bir şekilde halledilir. Diğer bir millet de kâfirlerdir. Kavim ismi sıkça belirtilmez. Kâfirler, “azgın dinli” olarak belirtilen Hristiyan kavimleridir ki Fatiha Suresi’nde onlar “azıp sapmışlar” olarak nitelendirilir.
Türkçemiz bütün Oğuz boylarının ortak anlaşma aracıdır ve hikâyelerde hem nesir hem de nazım olarak kullanılır. Ceddimiz Oğuz boyları Türkçe ile anlaşırlar, İslam inancıyla kaynaşırlar ve bir millet olarak günümüze kadar yaşarlar. Artık Oğuz boylarının ismi sadece köylerde yaşar. Kim hangi Oğuz boyundandır bilinmez ama Türk milleti bu topraklarda kıyamete kadar yaşayacaktır.

Hakan İlhan KURT.”BİR OK ATIMI SESSİZLİK”

Al bakır üstü şafak, ha aktı ha akacak,
Kan dökerek örtecek büsbütün suçlarımı.
Gözüm yazgımdan kara, dilim ateşli ocak;
Azık taşırken öyküm, yazıp çizen sersemden.
Hangi imbat kötüler dağınık saçlarımı,
Hangi dağ meltemini esirgemiş ensemden?

Kulacımla uyanır göğsü alazlı nehir,
Bir ezgi mırıldanır akıntı, süreğime…
Savaşçıları yorgun, atları ölü şehir,
Ahmak bir turaç uçsa, irkilir yakınından;
Bin kılıç birden iner, aniden yüreğime
O humar bakışların sıyrılınca kınından.

Ben yayını terk eden ıslıklı bir oktayım,
Yaldızlar mühürlerim teleğin uçlarına;
Menziline kilitli, belirsiz bir noktayım,
Sarılır saplanırım, hedefime derinden.
Bir ülke çiz de doldur o nûr avuçlarına,
Ay gibi, güneş gibi doğarım her yerinden.

Pençeler gökyüzünü şimdi, alıcı bir kuş;
Bir süvâri birliği, sürüklenir peşimde.
Kim demiş sabretmekle koruk helva olurmuş,
Dökülürmüş dâneler, saçlık saçak çardaktan;
Daha kaç tutam tütün ezeceğim dişimde,
Kaç yudum boşanacak, ince belli bardaktan?

Talat Ülker.”TÜRK ŞİİR GELENEĞİNİ KURAN İNANÇ VE FİKİR AKIMLARI”

Şiirsiz topluluk düşünülemez. Her milletin, kültürünü oluşturduğu tarihi süreçle mütenasip, bir şiir geleneği var. Sözü şiire dönüştürerek derinleştirmek, yoğunlaştırmak ve dilin ötesine taşırmak insanın ayrıcalığı. Binlerce yıllık muhteşem bir maziye sahip olan Türk kültürünün de kendine özgü bir şiir geleneği var şüphesiz. Turfan harabelerinden çıkarılmış iki şiiriyle adını günümüze taşımış ilk şairimiz olan Aprınçur Tiğin’den günümüz şairlerine kadar uzayan çizgide şiiri etkileyen, şaire ufuk açan fikir akımları Türk şiirinin tadını ve lezzetini kuran öğeler arasında yer aldılar şüphesiz. Şiir ummanına su taşıyan fikir ve dünya görüşlerini, başlıklar altında derleyip genel ifadelerle tanımak, Türk şiir geleneğini doğru zemine taşımak ve anlamak açısından oldukça önemlidir. Türk şiirini etkileyen fikir, inanç, gelenek ve dünya görüşlerini ayrıntıları daha geniş bir araştırmaya erteleyerek şu başlıklarda ifade edebiliriz:
Kopuzun Tınısı:
Bütün kadim kültürlerde şiir ile musiki birlikte başlar. Hangisi daha evveldir sorusu anlamsız ve gereksiz. Musiki ile şiir bu gün bile birbiriyle çok yakın iki vadi olarak su taşırlar sanatın ummanına. Türk kültürünün, İslam medeniyetinin edebiyat iklimine girmeden evvel de bir şiiri vardı şüphesiz. Elimize ulaşan kırık dökük malzemenin yorumundan anladığımız şudur: Eski Türklerde şiir “kopuz” adlı çalgı eşliğinde söylenen “yır”larla bir gelenek oluşturmuştur. Bu gelenekte ozan, halkın bilicisi, yol göstericisi, gaipten haber getiricisi ve ayin düzenleyicisidir. Yani şiir mistik devinimlerin aracısıdır. Bu geleneğin ürünlerinin çoğu yazıya geçirilemediği için maalesef günümüze taşınamamıştır.
Klasik Şiir:
Her din hâkim olduğu coğrafyada bir medeniyetin oluşumuna imza atar. İslam dini de hâkim olduğu coğrafyalarda kendi adını taşıyan medeniyete vücut vermiştir. Bu medeniyet üç kültürün İslam imanıyla harman edilmesinin eseridir. Bunlar Arap, Fars ve Türk kültürleridirler. Her medeniyetin kendine özgü sanatı, her sanat geleneğinin de kendine özgü bir edebiyatı vardır. Klasik İslam edebiyatı, Arap şiir geleneğine Fars mitolojisinin eklenmesiyle vücut buldu. Bu biçimsel yapının muhtevası İslam inançları ve tasavvufla dolduruldu. Üç farklı dilin, Arapça, Farsça ve Türkçenin sesleriyle terennüm edilen bu gelenek kalabalıklara değil de seçkin “idrak”lere sundu ürünlerini. Bu özelliğiyle ve ulaştığı estetik seviyeyle Klasik İslam edebiyatının dünyanın ulaşabildiği en büyük saf şiir külliyatı olarak alkışlamak şiir sevdalısı bütün yüreklerin görevi. Keşke o geleneğin seslerini yeterince taşıyabilseydik modern zamanlara.
Deyiş Kültürü:
İslam öncesi dönemin ozanları “kopuz” eşliğinde şiirler söylerlerdi. Bu şiirin mistik âlemden sesler taşıdığına, büyük hakikatleri seslendirdiğine, ozanların kutsal kişiler olduğuna inanılırdı. Bu inanç İslam medeniyeti dairesi içerisinde yeni bir kıvam ve üslup geliştirdi. Anadolu’da Alevilik adını alan ve Eski Türk kültür ve inançlarıyla İslam mistizminin kaynaşmasından oluşan gelenek, ozanlara yeni bir işlev tanımladı. Anadolu’da vücut bulan Türk şiirinin önemli bir halkası olarak hala süren bu gelenek, inancı yorumlamak ve kitlelere taşımakla görevli didaktik ama lirik hazlarla yüklü bir şiir türü oluşturdu.
Batıdan Doğan Güneş:
İbni Haldun, kültür ve devletlerin insanlar gibi gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık çağları yaşadıklarını söyler. Genelde Doğu, özelde İslam medeniyeti için 16. asırdan itibaren zeval başlar. Bu Doğu’nun ihtiyarlığından mıdır, yoksa oyunu kuralına göre oynayamadığından mı bilinmez. Bilinen şudur ki 18. asırdan itibaren Batı’nın değerleri ve hayat motifleri Doğu’yu istilaya başladı. Askeri, teknolojik ve ekonomik üstünlüğün peşi sıra fikir ve sanat alanlarında da Batı, Doğu’ya galip ilan edildi. Türk şiiri Tanzimat’la birlikte batının değerlerine ve yaşam biçimine açtı dizelerini. İşte bu devre şiirin “fikrin hamalı” yapılması türünden bir yanlışı da taşıdı şiir geleneğimize. Şair fikir adamıdır artık. Toplumu değiştirmek ve dönüştürmekle vazifelidir. Şiir ile düzyazının yolları kesişmeye başlar bu dönemle birlikte. Bu ikilem, şiirin dili ve biçimi tartışmalarını başlatır. Ve bu tartışma şiirin var olduğu bütün zeminlerin değişmez tartışma mevzuu olur çıkar.
Şiirin Miladı:
Modern Türk şiirinin ilk izleri Tanzimat’ta aranır hep. Ama modern şiir bizde meşrutiyetle başlatılmalıdır. Tanzimatçıların muhtevaya soktukları birkaç Batılı kavram şiiri farklılaştırmıştır ama yeni bir şiir olgusundan bahsetmek için Servet-i Fünun’u beklemek lazımdır. Fikret, geleneğin biçim kalıplarını zorlayarak şiiri yeni boyutlara taşımaya başlar. Onun ve dönem arkadaşlarının elinde şiirin mısraları ressamın fırçalarına dönerler. Şiir kelimelerle çizilen bir resim olup çıkar.
Saf Şiir:
Türk şiirinde gelenekle yeniyi harmanlayıp yeni bir ses oluşturanlar Ahmet Haşim ile Yahya Kemal’dir. Gerçek şiir, saf şiirdir. “Fikrin adresi düz yazı, duygu ve coşkunun mekânı şiir” diyerek Türk şiirine yeni ve gerçek bir ivme kazandıran iki büyük sanatkâr Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim. İki şair de eğilimleri, sürdürdükleri tarz ve getirdikleri yenilikler ile çağdaş Türk şiirinin ana istikametini çizerler. Yahya Kemal, geleneği Batı şiiri ile birleştirir; Ahmet Haşim, geleneğin mazmunlarını da yadsımadan dil ve anlatımda imgeyi öne çıkarır ve saf şiirin en sıcak ürünlerini sunar. Sonraki yıllarda Çağdaş Türk şiirinin onlarla başlayan, giderek de açımlanan bu kanalda geliştiğini gözleriz. İki şairin açtığı yoldan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Asaf Halet Çelebi yol alırlar.
Sözün Hecesi:
Cumhuriyet’in kuruluşu arifesinde millilik ve milli romantik duyuş tarzları şiirde yeni oluşumların önünü açar. Hecenin Beş Şairi, halk şiiri geleneğini Batı tarzı şiirle birleştirir. Şiire milli bir vazife yükleyen bu anlayış saf şiir geleneğinden fazla uzaklaşmaz. “Konuşulan güzel Türkçeyi yazı dili seviyesine yükselten” Hececiler; Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlı Türkçesini arındırarak yeni bir şiir dili kurmaya yönelirler. Hececilerin açtığı yol asıl ivmesini 1920’li yıllarda alır. Ahmet Hamdi, Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi, Necip Fazıl hiçbir akıma bağlı olmaksızın, ilk ürünlerini bu süreçte verirler.
Kürsüye Çıkan Şiir:
Modern Türk şiir anlayışlarından en etkilisi hiç kuşkusuz öncülüğünü Nazım Hikmet’in yaptığı toplumcu gerçekçiliktir. Nazım Hikmet’le birlikte ideolojinin silahını kuşanan militan bir şiir arz-ı endam eder edebiyatımızın sokaklarında. Sosyalist akım toplumu dönüştürmek ve sınıflar arası çatışmanın malzemesi yapmak üzere şiire yeni bir muhteva ekler. Nâzım Hikmet’in tutuklanması, Tek Parti iktidarının baskıcı yönetimi ve dünyayı saran Sosyalizm rüzgârlarının etkisiyle toplumcu şiir güçlenir.
Garib’in Garabeti:
Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, 1937-38’den sonra yazdıkları şiirleri Garip (1941) adlı ortak kitapta toplarlar. Orhan Veli’nin kitabın önsözündeki yazısı Türk şiirinde nazım-nesir tartışmalarını alevlendirir. Şiirle düzyazı birbirine girer. Şiiri geleneğinden koparan bu akıma içerdiği yenilikten mülhem olarak I. Yeni Hareketi adı verilir. Şiiri ölçü ve kafiyenin esaretinden kurtarmayı amaçlayan bu hareket, şiiri kitlelere taşır ve her okuyanın anlayabileceği kıvama getirir. Bu durum kimilerine göre bir terfi, kimilerine göre tenzil-i rütbedir.
Şairin Vaazı:
Toplumcular, şiiri sosyalist ideolojinin aracısı yaptılar. Şiirin ideolojisinin olması tartışılabilir bir durumdur ama Nazım’la bir seviye yakalayan toplumcu gelenek, onun ardından sadece fikri sayıklamalar içeren kuru ve kof bir şiire açtı kapılarını. Şiir sıkılan yumrukların ardınca atılan nutukların süsüydü artık. Kitleleri büyüleyen bir etkileme aracına dönen şiiri kendi ideolojileri için de kullanmak gerektiğini hisseden “İslamcı” akım Necip Fazıl önderliğinde yeni bir şiir tasarımı sundu idraklere. Şair kürsüde cemaate seslenen bir vaiz, şiir etkili bir vaazdır artık. Tek Parti döneminde devletten dışlanan, yasakların gölgesinde kalıp sindirilen “Müslüman” kitle dini terminoloji ve mecazlarla örülü yeni bir şiir iklimi kurdu. Necip Fazıl’la başlayan bu gelenek Sezai Karakoç’la tezi olan ama estetiği ihmal etmeyen, geleneğin dünyasını çağdaş zamanlara taşımayı amaçlayan bir akıma dönüşüverdi.
Yeninin Yenisi:
1950’den başlayarak genç kuşak şairleri yeni bir şiir dili oluşturdular. Garip akımının şeklen devamcısı gibi duran bu yeni akım imgeleri ve sıra dışı diliyle yeni bir sestir. ‘İkinci Yeni’ ilkeleri, kuralları ve ortak bir dünya görüşü ile biçimlendirilmiş bir akım değildir. İkinci Yeni, Garip akımıyla oluşturulan yeni şiirin üzerine gelen, imgeleri ve şiir diliyle yavaş yavaş farklılaşan şairleri adlandırmak için kullanılan bir kavramdır. Oktay Rifat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ülkü Tamer gibi isimleri bir akımın üyeleri gibi görmek yanlıştır. Şiir dilleri benzese de dünya görüşleri arasında bir birlik yoktur. Büyük fikirleri değil de anlık yoğunlukları anlatan bir şiir kurgusudur akımın ana rengi.
Geleneğin Hamaseti:
Geleneği hırpalayan ve dışlayan şiir anlayışı geleneği savunan ve yücelten bir tepkiyi oluşturmakta gecikmedi. Yedigün, İstanbul, Çınaraltı, Türk Edebiyatı gibi dergiler gerçek şiirin gelenekten beslenmesi gerektiğini düşünen şairlere açtı sayfalarını. Gelenekçi şiiri bir akıma dönüştüren ve ciddiye alınacak bir şiir vadisi inşa eden dergi Hisar’dır. Sanatçının ideolojilerden bağımsız ama milli kimliği temsille vazifeli olduğunu düşünen şairlerden oluştu Hisar’ın gelenekçi akımı.
68 Kuşağı
Amerika’dan başlayıp bütün Avrupa’yı saran 1968 öğrenci ayaklanmaları, işçi hareketleriyle birleşerek bütün dünyada etkin bir güce dönüşür. Türkiye’de de kendilerini gençlik hareketleri içinde bulan, giderek de dergiler çevresinde kümelenen şairler yeni bir kuşak olarak çıkarlar karşımıza. Değişim, Dönem, Evrim, Alan 67, Yeni Gerçek, Ataç, Şiir Saati, Yordam, Devinim, Yelken, Ant, Yön, Halkın Dostları, Türk Solu… Onların buluştukları, şiirlerini yayımlayıp, düşüncelerini ilettikleri dergilerdir.
Şiirin Popu
1970’lerde başlayan 80 ihtilaliyle hızlanan ve günümüzde de akıp giden süreç Türk şiirinin oluşum çizgisinde kalıcı olamayan farklı eğilimlerin, farklı yönelimlerin kavga gürültüleri arasında kaybolmasıyla geçti. Bu süreçte yeni bir şiir kuşağının oluşumundan söz etmek mümkün değil. Popüler kültürün etkisi, 12 Eylül’le yaşanılan çözülme, yozlaşma, şiirin gelişme kanallarını tıkadı. Eşyaya mahkûm hayatların esiri olan çağdaş insan şiirden uzaklaştı. Seksenden sonra şiir dergilerinin, yayınlanan şiirlerin ve şiir kitaplarının sayısında bir düşüş yaşanmadı. Deyim yerindeyse ‘şiir enflasyonu’ yaşanılan bir süreç. Bu süreci bir arayış dönemi olarak nitelendirmek gerekiyor.
Son Söz Niyetine:
Popüler kültürün örgütlediği tüketim toplumunda sanat ürünü de piyasa malı olup kaldı. Şiir geleneğini ve yeni seslerini arıyor artık. Belki yeni bir medeniyet önermesiyle birlikte yeni bir şiir akımının da sancısını çekiyor toplum. Yarının ufuklarında yeni şiir sesleri duymaktan yana ümidimizi yitirdik mi? Bu soruya menfi ya da müspet bir cevap vermek için henüz erken. Sığlaşan hayatlarımız yeniden derinleşirse, kültürsüz beton yığınlarına dönen şehirlerimiz, kimlik arayışını olumlu bir neticeye bağlarsa yeni ve güçlü bir şiir için ümit besleyebiliriz.

Mustafa AYVAL.”DİLSİZ KAPI”

Aralanır cümleye şu kanatlı kapılar.
Perçinler kederimden tespih tanesi gibi.
Sükûtun eşiğinde dört kapı, kırk makam var,
Nedametimle yanan gönül hanesi gibi.

Sır işli motiflere ruhu sinmiş nahhatın.
Araladık kapıyı kendimizi umarak.
Kabri türbe yapan sır, nuru yorgun şu bahtın,
Uçmak gerek ey hayat! Kanatlarımı bırak.

Yok mudur anahtarı, kalbimin dili paslı.
Gayrı beklemek olmaz bağda gül, çöllerde kum
Ve avluda uzayan bir yol var ki kavisli
Gökte, belki toprakta bir zaman arıyorum.

Kırk yerinden hançerli, kırk yamadan ibaret
Bir gönül var ki bende, türküm mavidir mavi.
Üfler dilsiz kamışa bir nefes ve nihayet
Açılır tek bir kapı şu kalbime müsavi.

A. Turan ERDOĞAN.”TOKAT’A DEĞER KATAN SİMALAR (1)”

ABDÜLMECÎD-İ ŞİRVÂNÎ

Eğitimci-Araştırmacı
Şehirlerin de insanlar gibi kimlikleri, kıyafetleri, renkleri, hüzünleri ve mutlulukları vardır. Sahip oldukları değerleri onurla yaşar, gururla taşırlar. Dünü, bu güne taşıyan konakları, bağları, bostanları vardır. Nice hayallerin, emeklerin, yorgun, içten ve samimi hatıralarını sinelerinde barındırırlar. Hanları, hamamları, köprüleri, camileri vardır ki; her biri ayrı ayrı tarihe kayıt düşerler. Âlimleri, fâzılları, âşıkları, ozanları, sanatçıları, yazarları ve çizerleri vardır; tapu kayıtları gibi geçmiş zamanın arşivlerini tutarlar. Velhasıl şehirler, delisiyle velisiyle tarihin arka sayfalarını bazen siyah beyaz, bazen renklice günümüze taşırlar.
“Tokat’a Değer Katan Simalar” yazı dizimizin ilkinde Abdülmecid-i Şirvani ile yola çıkarak bu güzel değeri tanımaya, anlamaya, onunla yol olmaya, hal dili ile hemhal olmaya çalışacağız.
Şeyh-i Şirvani diğer adıyla Abdülmecid-i Şirvani Kimdir?
Tokat’ın manevi önderlerindendir. Şirvan’da dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi belli değildir. Babası Şeyh Veliyyüddîn, Şirvan bölgesinin saygın âlimlerinden idi. İlim, fazilet, şüpheli şeylerden sakınma ve takvada çok yüksek bir dereceye sahipti.
Oğlu Abdülmecîd’i de küçük yaştan itibaren ilim ve sohbet halkalarına dâhil ederek seçkin ve manevi zenginliğe sahip insan olması yolundaki ilk temellerini böylece atmış oldu. Abdülmecîd-i Şirvanî zekâsı yüksek, anlayış ve kavrayışının fevkalâde keskinliğinden kısa sürede akran ve emsallerini geçti. Zahiri ve bâtınî ilimlerde ilerledi.
Manevi eğitimdeki hocası olan Mevlana Şehkubâd Hazretlerinin derslerine devam ederek kemalât kazandı. Kutlu bir gecede mütalaa ettiği bir eserle hikmet hissiyatının arttığını belirterek kalbinin sesini duydu: “Ey Abdülmecîd! Ben senin Rabbin miyim ki, gece-gündüz bana bakıyorsun? Var git, bu bağlılığını Rabbi’ne yap. Rabbine yapman daha münasiptir.”
İncelediği kitabı derhal bir kenara koyarak bir mağaraya uzlete çekilip, tam dört sene gece-gündüz Allahü teâlâyı zikir ve tefekkür ile meşgul oldu.
Hocası Şehkubâd vefat edince, onun yerine geçti ve insanlara nasihatlerde bulundu. Resûlullah Efendimizin işaretini ruh derinliğinde hissederek Kara Şems’i yetiştirmek için Şirvan’dan Anadolu’ya gelerek Tokat’a yerleşti.
Abdülmecîd-i Şirvanî, asil, cömert, affedici, mazeretleri kabul edici, sohbetleri tatlı, halim, selim, merhametli idi. Kendine has bir üslûp ile çok güzel vaaz ve nasihat ederdi. Ramazân-ı Şerif ayında devamlı Mesnevî’den anlatırdı. Çok güzel Kur’an okurdu.
1564 yılında Tokat’ta şiddetli bir tâ’ûn salgını başlamıştı. Her gün çok sayıda insan vefat ediyordu. Bunun üzerine şehir halkı; “Şeyh Hazretlerinden dua isteyelim; İnşâallahü teâlâ taûn salgını onun hayır duaları ile durur” dediler. Bunun üzerine Abdülmecîd-i Şirvanî şöyle dua buyurdu: “İlâhî! Bu musibet bulutunu, kerem ve ihsan rüzgârınla def eyle.”
Abdülmecid-i Şirvanî Hazretleri H. 972 – M. 1564 senesinde Tokat’ta vefat etti. Kabri, vasiyeti üzerine kendi ismiyle anılan buraya, Şeyh-i Şirvanî Kabristanlığına defnedildi. “Bizi sevenler kabrimizin üzerine türbe yapmak suretiyle, bu âcizi diğer Müslümanlardan ayırmasınlar” diye vasiyet etmişti. Tokat halkı Hazretin bu vasiyetine istinaden mütevazı bir kabir yaparak O’na ve ahfadına olan bağlılıklarını ortaya koydular. Tokat halkının dualarla yâd ettiği kabir yüzyıllardır ziyaret edilmektedir. Ruhu Şad Olsun.
ABDÜLMECÎD-İ ŞİRVÂNÎ KUDDİSE SİRRUH’UN NASİHATLARI
Maksada Ulaşmak ve Kurtuluşa Ermek İki Şekilde Olur:
Birisi Cennet’te, Cennet’in yüksek derecelerine kavuşmaktır. Bu, seçilmiş kimselerin hâlidir. Diğeri ise, zamansız ve mekânsız, nasıl olacağı bilinmeyen bir şekilde Allahü teâlânın Cemâl-i İlâhîsini görmektir. Bunu elde edebilmek için şu dört sebep vardır:
1) İman
2) Takva: Mürşid-i Kâmilin yetişmiş ve yetiştirebilen rehberin işareti ile nefisle mücadele yapılarak ahlâk güzelleştirilir. Günahlardan tamamen sakınılır. Allahü teâlâdan başka her şeyden tamamen yüz çevrilir.
3) Allahü teâlâya kavuşmak için vesile aramaktır.
Birinci vesile; Mürşid-i Kâmilin terbiyesinde olmaktır.
İkinci vesile; Hocanın talebesini Resûlullah Efendimize ulaştırıp, irtibatını temin etmesidir. Bu iki vesile ile imanın ve takvanın kemaline erişilir. İslâm’ın bütün emir ve yasaklarına ve tasavvuf yolunun bütün adaplarına uyulur. Böylece talebede mârifetullah, muhabbet, sevgi hâsıl olur.
4) Allah yolunda cihad
Yine buyurmuşlardır ki:
İblisin en mühim işi talebe ile hoca arasında soğukluk meydana getirmesidir. Böylece talebe, dünyada ve ahirette hüsrana uğrayarak bedbaht olur. Bu durumda sâdık talebenin ilacı sevgi ile hocasına bağlılığını yenileyip, aradaki soğukluğu gidermek ve ona itaat etmektir. Böylece şeytanın vesvesesini yıkmak, dünya ve ahiret saadetine kavuşmak nasip olur.
“Müşfik ve şefkatli rehber yani mürşid talebesini alçak dünya için kızıp azarlamaz. Onların azarlamaları dünya için değildir. Zira dünyanın onların yanında sivrisinek kanadı kadar kıymeti yoktur. Onlar talebede gördükleri bozuk ve uygun olmayan hallere kızarlar. Kısaca kızmaları, dinin emirlerine uymakta ve tasavvuf yolundaki edeplerde olan kusurları sebebiyledir.”
Kaynakça:
1) Hediyyetü’l-İhvân (Süleymâniye Kütüphânesi); no:4587)
2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.186, c.16, s. 15
3) Ziyârât-ül-Evliyâ; s.97

Nihat Aymak.”ŞEHİT ÖĞRETMEN ŞENAY AYBÜKE YALÇIN”

03/07/1995 tarihinde Çorum’un Osmancık ilçesinde Zehra-Sadık çiftinin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.
11 Ekim 2016 tarihinde sosyal medya hesabından “Ben öğretmen oldum” mesajını paylaştı. Müzik öğretmeni olarak Batman Kozluk Çok Programlı Anadolu Lisesine atanmıştı.
Yıllardır hayalini kurduğu öğretmenlik mesleğine kavuşmanın heyecanı içerisinde başladı görevine. Kısa sürede alıştı okuluna ve öğrencilerine. Kendi imkânlarıyla okulda müzik atölyesi oluşturdu. Öğrencilerin sadece öğretmeni değil aynı zamanda ablaları anneleri gibiydi.
Ailesinden uzaktaydı, özlüyordu onları. Ancak anlam veremediği bir tedirginlik vardı üzerinde. 8 Haziran Perşembe günü bir arkadaşıyla sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı yazışmada şu cümleleri kuruyordu ne yazık ki! “Ailemden uzaktayım ödüm kopuyor. Ya onlara bir şey olursa, ya da bana bir şey olursa onlar ne yapar. Ölüm bu, geleceği varsa yapacak bir şey yok.”
Söylediği Magosa Limanı türküsü ona sonunu hatırlatıyordu sanki:

Magosa limanı limandır liman
Beni öldürende yoktur din iman

Ertesi gün 9 Haziran 2017 Cuma günü. Karneler dağıtılacak ve eğitim öğretim yılı sona erecekti. O da birkaç gün sonra Osmancık’a ailesinin yayına gidecek özlem giderecekti. Sabah heyecanla yürüdü okuluna. Karneler dağıtıldı öğrenciler ayrıldı okuldan. Aybüke öğretmenle arkadaşları bir yerlere oturmaya gideceklerdi. Aynı okulda öğretmen olan İzzet Gündoğdu isimli arkadaşının arabasına bindi. Arabada İzzet öğretmenin eşi ile iki öğretmen daha vardı. Hareket edip ayrıldılar okulun önünden. Biraz ilerledikten sonra gelen silah sesleri ile irkildiler. Çatışmanın ortasında kalmışlardı gündüz öğle vakti.
Gasp ettikleri ve içerisine patlayıcı yerleştirdikleri ticari araçtan inen teröristler, Kozluk Belediye Başkanının aracına uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlemişlerdi. Gelen silah sesleri bu saldırıdandı. Arabanın arka koltuğunda oturan Aybüke öğretmen arkadaşlarına “sakin olun” deyip onları sükûnete davet etti. Arabayı kullanan İzzet öğretmen güzergâh değiştirerek çatışmadan kurtulmak istedi ancak sert, katı, acımasız ve hain bir kurşun Aybüke öğretmenin narin vücuduna isabet etmişti. O hengâmede araba bir direğe çarptı. İzzet öğretmen ambulans çağırdı. Ancak geç gelir endişesiyle hastaneye yetiştirmeye çalıştı kanlar içerisindeki arkadaşını. Ulaştırdı hastaneye ama Aybüke öğretmen İzzet öğretmenin kollarında iken ruhunu teslim etmişti aslında. Yapılan müdahaleler onu hayata geri döndüremedi. Teröristler ise, geldikleri araca binerek olay yerinden hızla uzaklaşıp Bekirhan beldesinde bulunan Jandarma Karakolu önünde askerler tarafından durdurulmak istenince aracı infilak ettirdiler. Patlamada iki asker ile bir sivil vatandaş yaralandı. Hastaneye kaldırılan askerlerden Jandarma Uzman Çavuş Soner Fazlıoğlu, yapılan müdahalelere rağmen şehit oldu.
Kozluk’daki öğretmenler, öğrenciler, veliler ve vatandaşlar Kırmızı Yazmalı Kız Aybüke öğretmenin şahadet haberiyle sarsılıp gözyaşına boğuldular.
Ömrünün ilkbaharında açılmamış bir tomurcuktu henüz. Hayalleri, özlemleri, arzuları, umutları vardı hayata dair. Tatile girerken kendisi değil cansız bedeni geldi Osmancık’taki baba evine. Gözyaşları sel oldu, ağıtlar yükseldi göğe. Tabutun üzerine beyaz duvak ile lise ve üniversite talebeliğinde yer aldığı folklor ekibinde taktığı kırmızı yazma örtüldü. Ne hayata ne de öğretmenliğe doyabilen yirmi iki yaşındaki Aybüke öğretmen, Beyler Çelebi Camiinde kılınan cenaze namazının ardından İlçe Mezarlığındaki Şehitlikte gözyaşlarıyla toprağa verildi.
Ailesine, sevenlerine, eğitim camiasına ve Türk Milletine başsağlığı diliyoruz. Allah rahmet eylesin.

Nihat Aymak.”ŞENOBA HELİKOPTER ŞEHİTLERİ, TÜRKİYE SİZİ UNUTMAYACAK”

31 Mayıs 2017 akşamı saat 20.55 sularında Şırnak Uludere Şenoba’dan havalandıktan üç dakika sonra yüksek gerilim hattına çarparak düşen helikopterde Tümgeneral Aydoğan AYDIN ile birlikte on iki silah arkadaşı da şehit oldu. Yüreğimizi dağlayan bu elim kazada Aydoğan Paşa ile birlikte şahadete yürüyen kahramanlarımızı rahmetle anarken birkaç cümle ile onları tanıyalım istedik.

Şehit Piyada Albay Oğuzhan KÜÇÜKDEMİRKOL
1970 doğumlu 47 yaşında.
Şehidin acılı annesi Muazzez Küçükdemirkol, törene rahatsızlığı nedeniyle sedyeyle getirildi ve tören boyunca ellerini açarak oğlu için dua etti. Şehidin eşi Yasemin, kızı Zeynep ve oğlu Gökhan, tören boyunca birbirlerinin elini hiç bırakmadı.
1 Haziran 2017 Perşembe günü Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camiinde kılınan öğle namazına müteakip Cebeci Askeri Şehitliğine defnedildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Piyada Kurmay Albay Gökhan PEKER
1974 İstanbul Çatalca Nakkaş köyü doğumlu 43 yaşında.
Babasını yıllar önce kaybeden şehit Albay’ın annesi Nakkaş köyündeki evinde yalnız yaşıyordu. Şehidin eşi Nilay Hanım Çatalca’da öğretmenlik yapıyor ve 10 yaşındaki Kaan ve 4 yaşındaki Kerem isimli iki erkek evladıyla yaşıyordu. Kırgızistan Bişkek Büyükelçiliği’nde askeri ataşe olarak görev yaparken 15Temmuz 2016’dan sonra Şırnak’ta terörle mücadele için görevlendirilmişti.
Köylülerinin gururu olan Şehit Aybay Gökhan PEKER zaman buldukça Çatalca’ya ailesinin yanına geliyordu. Nakkaş köyü kabristanlığına defnedildi. Allah rahmet eylesin.

3. Şehit Jandarma Yarbay Songül YAKUT
1976 Malatya doğumlu 41 yaşında ve bekâr. 8 yaşında iken babası rahmetli oldu. 1997 Kara Harp Okulunu bitirdi. 2 yıl Şırnak’ta Psikolojik Harekât Subaylığı yaptı. 2004’de Ankara Beypazarı İlçe Jandarma Komutanlığı yaparak Türkiye’nin ilk kadın Jandarma Komutanı oldu. Beş kardeşin en küçüğü olan ve zorluklar içinde yetişen Şehit Yarbay Songül YAKUT geçen yıl annesine Akçadağ´ın Ören Mahallesi’nde bir bahçe almış ve içerisine ev yaptırmıştı. Malatya’da toprağa verildi. Mekânı cennet olsun.

Şehit İstihbarat Binbaşı Koray ONAY
1979 Gelibolu doğumlu 38 yaşında.
Eşi Pınar Hanım öğretmen. Altı yaşında Kuzey isimli oğlu ve bir yaşında Ece isimli kızı var. Bir gün önce telefonda babası Süleyman Sinan Efendiye işlerin yoğunluğundan bahsedip iftarı bir saat geç açtığını söyleyip helallik istemiş. Annesi Nahide hanımın: “Şaka de oğlum, şaka olsun” feryadı yürekleri dağladı. Gelibolu İlçe Şehitliğine defnedildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Piyade Yüzbaşı Nuri ŞENER
1985 Ordu doğumlu 32 yaşında.
Ankara’da görev yaparken yedi ay önce geçici görevle Şırnak’a gitti. Ailesi İstanbul’da oturuyor. Babası Ural Efendi “Mayısta yanıma geldi, gezmeye götürdü, boğaz turu yaptık. Önceki gün telefonla konuştuk. Lafın bittiği yer. Benim çocuğum karıncayı incitmemiştir. Ankara’daki bombalı saldırıdan kurtuldu. Nasip buraymış. Alnına yazılmış demek ki!” diyerek gözyaşı döktü. Doktor olan eşi Melike Hanım: “Benim ciğerim yanıyor, Allah yardımcımız olsun. Türk Silahlı Kuvvetleri güçlü. Allah’ın takdiri” dedi. Şehidin annesi Fatma Hanım ayakta güçlükle durabildi. Şehidin Hakan Sinan adında üç yaşında bir erkek evladı bulunuyor.

Şehit Muhabere Yüzbaşı İlker ACAR
1980 Balıkesir Bigadiç doğumlu 37 yaşında.
Uzun süre önce babası rahmetli oldu ve annesi Nurdane Hanım Balıkesir Paşaalanı mahallesinde oturuyor. Şehit Yüzbaşı İlker ACAR İskenderun’da görev yaparken bir hafta önce Şırnak Şenoba Tugay Komutanlığı’na atanmıştı. Eşi Gülçin Hanım, kızı Öykü Ada ve oğlu Yiğit Ege ile birlikte İskenderun Askeri Lojmanlarında ikamet ediyordu. 1 Haziran 2017 Perşembe günü Balıkesir Zağnos Paşa Camiinde öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazından sonra toprağa verildi. Mekânı cennet olsun.

Şehit Piyade Kıdemli Başçavuş Mehmet ERDOĞAN
1970 Kayseri doğumlu 47 yaşında.
Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN’ın emir astsubayı idi. Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN’ın Kayseri 1’inci Komando Tugayında emir astsubayı olarak görev yaparken geçen yıl 23’üncü Jandarma Sınır Tümeni’ne tayini çıkan Aydoğan Paşayla birlikte yeni görev yerine gitti. Komutanını 5 yıllık sürede hiç yalnız bırakmayan Başçavuş Mehmet Erdoğan onunla birlikte şahadete yürüdü. Kayseri Melikgazi İlçesi Yıldırımbeyazıt Mahallesindeki evlerinin önüne getirilen şehidimiz için helallik alınırken, 22 yıllık öğretmen eşi Rüya hanım, 21 yaşındaki oğlu Burak ve 15 yaşındaki oğlu Emre ile babası Şahin Efendi gözyaşlarına boğuldu. Şehidin cenazesi Garnizon Şehitliğinde toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Piyade Uzman Onbaşı Zeki KOÇ
1975 Osmaniye Düziçi doğumlu 42 yaşında.
Osmaniye Düziçi İlçesi Bostanlar köyünde ikamet eden baba Ali Efendi ve anne Zeynep Hanım tabuta sarılıp gözyaşı dökerken “Oğlum sana hakkım helal olsun.” diyerek dua ettiler. 18 yıldır görev yapan Şehit Zeki KOÇ Kayseri’de görevli iken geçici görevle Şırnak’a gitmişti. Eşi Fadime Hanım ve çocukları 17 yaşındaki Alican, 7 yaşındaki Emine Nur ve 5 yaşındaki Ethem Tuğra Kayseri’de ikamet ediyorlardı. İl Müftüsünün kıldırdığı cenaze namazının ardından köy mezarlığında toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Pilot Yüzbaşı Serhat SIĞINAK
1985 Osmaniye Kadirli doğumlu 32 yaşında, bekâr.
Adana Çukurova İlçesi Huzurevleri Mahallesi’nde yaşayan şehidin annesi Sema Hanım ve babası Hayati Efendi acı haberle “Sizi Serhat’ın düğününe çağıracaktık” diyerek gözyaşına boğuldular. Büyük bir kalabalığın duaları eşliğinde Adana Asri Mezarlık Şehitliğinde toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Pilot Üsteğmen Abdulmuttalip KESİKBAŞ
1988 Merzifon doğumlu 29 yaşında
Bir süre önce babası vefat eden şehidin annesi Merzifon Bahçelievler Mahallesinde ikamet ediyor. Sekiz aylık hamile olan eşi Gizem Hanım şahadet haberi ile yıkıldı. Şehidin cenazesi Merzifon Garnizon Şehitliğine defnedildi. Allah rahmet eylesin.

11. Şehit Piyade Uzman Çavuş Hakan İNCEKAR
1979 Amasya Gümüşhacıköy doğumlu 38 yaşında.
İzmir’de görev yaparken Şırnak’a atanması nedeniyle eşi Satı Hanım ve oğulları 12 yaşındaki Ata Yağız ve 11 yaşındaki Yiğit Ali ile birlikte İzmir’in Menderes ilçesinde ikamet ediyorlardı.
Merzifon Tekke mahallesinde yaşayan babası İsmail Efendi ve annesi Nurdane Hanım güçlükle ayakta durabildi. Eşi Satı Hanım havacı asker kıyafetiyle uğurladı Şehit Uzman Çavuş Hakan İNCEKAR’ı. Merzifon’da toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Teknisyen Başçavuş Fevzi KIRAL
1982 Manisa Akhisar doğumlu 35 yaşında
İzmir Gaziemir Ulaştırma, Personel Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığında görevli olan şehit Fevzi KIRAL on gün önce geçici görevle Şırnak’a gitmişti.
Tören esnasında şehidin annesi Nurdan Hanım, babası Sabri efendi ve ağabeyi Yüzbaşı Hürşehit Kıral, tabuta asker selamı verdi.
Şehidin eşi Nirgül Hanım ve kızları Sude Nur ile Zehra tabuta sarılıp üstündeki fotoğrafı öptü.
Akhisar Beyoba mezarlığında dualarla toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Güldərən VƏLİYEVA.”BOYNUMA DOLANAN HİCRAN QOLUYMUŞ”

Sənlə görüşümə gəlməz gümanım,
Boynuma dolanan hicran qoluymuş.
Vüsala yetməyə yoxdur gümanım,
Eşqin-məhəbbətin sanki yoxuymuş.

Qəmli könlüm ha alışa, ha yana,
Arif odur hay eşidə, hay ana.
Haçalandı ömrüm yolu hayana,
Ayların, illərin həsrət yoluymuş.

O keçən günlərim gəlməz yadına,
Qıyarsanmı Güldərəni yad ana?
Hicran günlərini yazdın adına,
Sən adlı sevincim qəmlə yoğrulmuş.