MAHMUT HASGÜL KARDEŞİMİN BİLGİ VE BİRİKİMLERİNİN GÜL YÜREĞİ İLE BÜTÜNLEŞTİRDİĞİ YENİ ESERİ

Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkan Yardımcısı,Kümbet Dergisi Genel Yayın Yönetmeni,İLESAM İl Denetleme Kurulu Üyesi ,Araştırmacı-Yazar Mahmut Hasgül bu eserinde:Gençliğe vizyon kazandıran,onlara ufuk açan bir çalışmayı sergiliyor.Çarpıcı hikayeler,örnekler ve tespitlerle zenginleştirilen bir başucu kitabı özelliği taşıyor.Sivas Vilayet Yayınları arasından çıkan bu kıymetli eseri kütüphanesine kazandırmak isteyenler;Mahmut Hasgül TR 730001200966800001012886 Numaralı banka hesabına kargo dahil 20 TL yatırdıklarında eser adreslerine hemen gönderilecektir.İLETİŞİM: Mahmut Hasgül:0531 623 3699Hasan Akar: 0533 557 1654Saygı ile duyurulur…

Hasan AKAR.”GÖĞÜ SELAMLAYAN TOPRAKLAR ŞAVŞAT’TAN NİKSAR’A GÖÇ EDEN BİR AİLENİN DEĞERİ SAKARYA GAZİSİ ÖĞRETMEN OSMAN NURİ SAKARYA”

1979 yılında Erzurum Tortum’da başladığım öğretmenliğimin üçüncü yılında devlet bizi Artvin’e gönderdi.1980 öncesi meydana gelen terör ve siyasi sıkıntılardan dolayı Artvin il ve ilçelerinde bulunan görevli, özellikle de yerli öğretmenleri Milli Eğitim Bakanlığı, Sıkıyönetim Komutanlığı önerisiyle 1980 Askeri İhtilali sonrası başka illere tayin etmiş yerine de apar topar bizleri göndermişti. Yürekleri memleket sevgisi ile dolu Artvinliler o dönemde terör örgütlerinin baskısı ile sindirilmiş, büyük acılar yaşamıştı maalesef.1981 Aralık ayında Arhavi Lisesi’nde başladığım görevime daha sonra Şavşat’ta devam ettim. Bir valizimiz vardı, nereye derlerse gidecek azim ve yaştaydık. Memleket bizimdi, milli ve manevi değerlere bağlı yetişmiştik kısacası.Erzurum’dan sonra Artvin’de üç yılı aşkın görev yaptım ve güzel hatıralarla Tokat/Niksar’a döndüm. Veda zordur, nasip bitmişti o topraklarda yapacak bir şey yoktu. Gözümüz ve gönlümüz yaşlı ayrıldık tabiatla ve hayatla mücadele veren çilekeş insanların yaşadığı; yeşilin çeşidinin ve tonlarının tanımın yapılamayacağı o güzel memleketten.Kırk yıl geçti aradan ama neredeyse bütün öğrencilerimle görüşüyorum desem abartmış olmam herhalde. Hatta Şavşat Çoraklı (Garkilop) Köyü’nün İstanbul’daki derneklerinin de üyesiyim. Üç yıl evvel de derneklerinin düzenledikleri geceye Mehmet Akif ERSOY’un torunu Selma Argon Hanımefendi ile birlikte davet edilme ve katılmanın onurunu yaşadım. Cilveli oyu, Atabarını, çift jandarmayı, Coşkun Çoruh’u yine beraber oynadık o gece öğrencilerimle el ele…1985 yılında eş durumundan Niksar’a tayin olunca görev yaptığım Şavşat’tan daha önce Niksar’a yerleşmiş ailelere –rahmetli Çilehane İmamı Sait Yılmaz ve Yusuf Ayverdi’ye-mektup bile getirdim. Kaderin güzel bir cilvesidir ki “ Göğe bakan topraklardan Şavşat’tan göğü selamlayan topraklara Niksar’a” gelmiş ve orada yuva kurmuştum.Memleketimin Efkâr Tepesi’nin o efkârlı insanlarını, Bilbilan yaylasının, Sahara’nın, Arsiyan’ın, Çağlayan’ın, Çoraklı’nın ,Atalar’ın, Şenköy’ün, Şalcı’nın o tertemiz çiçekleri öğrencilerimi çok sevdim, ışık olmaya çalıştım. Karda, tipide onlarla savruldu bedenim ve onlarla ısınıp sevgi doldu yüreğim. İnşallah o sevgi ömrüm bitinceye dek daim olacak. Artvin’in, Şavşat’ın uzantısını 1985 sonlarında geldiğim Niksar’da görmek bu şehirle ilgili bende apayrı duygu oluşturmuştu.…1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sonrası Şavşat’tan Niksar’a göç eden vatandaşlarımızın yaşadığı köyleri Sorhun’dan ,Gidiver’e ,Muhtardüzü’ne tek tek gezdim ve o anlar kendimi Artvin’de hissettim. Ve anladım ki tabiat yapısı bakımından Şavşat’tan fazla farkı olmayan Niksar’a Osmanlı Devleti bu savaş ve göç mağdurlarını özellikle yerleştirmişti. İşte O Toprakların Niksar’da Unutulmayan Bir Değeri Sakarya Gazisi, Cumhuriyet’in İlk Öğretmenlerinden Osman Nuri Sakarya Halk arasında Muallim Nuri Efendi olarak da bilinen Osman Nuri Sakarya 1895 Niksar Sorhun Köyü doğumlu. Babası Dursun Ağa, annesi Firuze hanımdır. Dursun, on beş yaşında iken Rusların Artvin’i işgali üzerine Şavşat İmerhav/ Meydancık’a bağlı Ziyos /Tepebaşı Köyünden yollara düşüyor ailesiyle birlikte.(Gelenlerden bir kısmı da Gidiver Köyü’ne yerleştirilmiştir)Ailesi Şavşat’ta Sarvanidzade (Servan oğulları) olarak bilinmektedir. Yolda hemşerisi Şavşat Çağlayan Köyü’nden Firuze Hanım’la tanışıyor, Sorhun’a yerleştiklerinde de sade bir düğün töreni ile evleniyorlar.Dursun, çevresinde çok güvenilir bir delikanlı olarak kısa sürede tanınır. Öyle ki 1902 yılında yirmi beş yaşlarında iken bu güvenirliliğinden Sorhun Köyünün mera olarak ortaklaşa aldığı Niksar Ovasındaki Kömüşlük mevkiinin tapusu onun üzerine yapılır. Nuri, Alişan, Temur ve Osman adını verdikleri üç evladı olur. Dursun Ağa daha sonra eşi Firuze’den için “Yörenin yemeklerini fazla bilmiyor, tarla işlerini yetiştiremiyor” bahanesi ile Eskidir kasabasından bir kadınla evlenir. Sabri, Şükrü, Hatice doğar. Firuze’den doğan Osman yaşı gelince askere alınır. Gidişinden kısa bir zaman sonra karalama haberi (şehitlik haberi) gelince Dursun Ağa’ya felç iner. Osman Nuri’nin Okul ve Savaş YıllarıSorhun’da büyük bir koyun sürüsü sahibi olan Dursun Ağa, altı yedi yaşlarında olan oğlu Nuri’yi Niksar’da arkadaşı Tabakçı Hacı Hasan Ağa’nın yanına verir. Hacı Hasan Ağa Dursun Ağa’ya :”Dursun Ağa sende erkek evlat çok bende kız var, Nuri’yi bana ver .” deyince Dursun Ağa da yakın arkadaşını kıramaz Hasan Ağa’nın yanına verir. Hasan Ağa Nuri’yi önce Niksar Taş Mektep’e gönderip okutur. Bu eğitimini Niksar Rüştiyesi ile devam ettirir. Oradan da 1912 yılında Niksar Rüştiyesi’nden aldığı diploma ile İstanbul Fatih Gelenbevi Orta Mektebi’ne (sonra Sultanisi olmuştur) gönderir.(İstanbul yolculuğu at ve trenle bir ay sürmüştür).Osman Nuri, okulun 398 numaralı öğrencisi olur. Yaşı küçüktür, ilk defa memleketinin dışına çıktığından İstanbul’a ve okula uyum sağlamada sıkıntılar yaşar. Nihayetinde bu zamanla derslerine yansır.1329-1330 (1913-1915 )öğretim yılındaki imtihanlarda terfi edemeyerek 8.sınıfta ibka edilir.(azledilir) Harb-i Umumi ilanında hizmeti maksureye (kısa dönem askerliğe) tabi tutularak İstanbul İhtiyat Zabit Talimgâhına sevk olunur.1911 yılında öğretime başlayan Gelenbevi Orta Mektebi açıldığı ilk döneminde ve sonrasında çok kaliteli bir eğitim veren kurumdur. Buradan yetişenler arasında Ord. Prof. Dr. Şemsettin Günaltay, Tevfik İleri (Milli Eğitim Bakanı),Muallim Cevdet, Nihat Sami Banarlı, Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç, Abdulbaki Gölpınarlı gibi değerli şahsiyetler bulunmaktadır.Öğretmen ve öğrencilerinin bir kısmı Çanakkale Savaşlarına, Birinci Dünya Savaşının değişik cephelerine gönderilen okul, savaş yıllarında öğretime ara vererek hastane görevinde ve cephane üretim merkezi olarak değerlendirilir.Osman Nuri, ikinci sınıfın sonunda Birinci Dünya Savaşı çıkınca (Harb-i Umumi, Seferberlik) 28 Temmuz 1914’de askere alınır. Önce İhtiyat Zabit Talimgâhı’nda görevlendirilir.1 Kasım 1914’te de A sınıfının nakil ile İhtiyat Zabit Talimgâhı’nın “Acemi İkmal Taburu’nda” acemi muallimi olarak kalır. Altı ay sonra İstanbul Kandilli’de Dördüncü Depo Alayı’na tayin edilir.18 Temmuz 1915’de bu görevde iken zabit vekili olur. 29 Ocak 1916’da (29 Kanun-i sani 1332) 3.Fırka 165.Alay, 1.Tabur, 4.Bölük ile Filistin Cephesine hareket ederek bizzat savaşın içinde bulur kendini.19 Nisan 1333 (1917) tarihinde İkinci Gazze Muharebesine katılır. Bu cephelerde savaşırken birliği ile birlikte İngilizlere esir düşer. İngilizler onu Mısır İskenderiye yakınında bulunan Seydibeşir Esir Kampı’na götürürler.İngilizler dünya kamuoyunda iyi intiba yaratmak için özellikle kamptaki subaylara daha iyi davranırlar. İngiltere Savaş Bakanlığı’nca rütbelerine göre maaş bağlanır, her türlü sosyal imkânlar sağlanır, oyun, müzik, tiyatro, spor gibi.Subaylara pirinç düğmeleri olan mavi ceket pantolon giydirilir, bazen serbest kıyafete izin verilir. Kıyafetler üzerinde onların esir olduğunu belirten beyaz metal plaka üzerine yazılmış esir numaraları bulunurdu.(Nuri Sakarya ailesine aktardığı anılarda kampta fazla sıkıntı çekmediklerini hatta bir miktar para da biriktirdiğini ifade etmiştir.)Osman Nuri, iki yılı aşkın süren esaret sonrası gemilerle önce İstanbul’a sonra memleketi Niksar’a döner. Çiçek düşkünü olduğundan gelirken yanında zakkum çiçeği bile getirip evinde sıcak bir ortamda koruyup büyütür.Nuri Sakarya ile ilgili 1929 yılında düzenlenen Tercüme Hâl Kâğıdında 10787 sicil numaralı ve İhtiyat Zabit-i Mülazım-i Evvel olarak görülmekte ve Birinci Dünya Savaşı’na katılım ve bitim süresi olarak toplam 4 yıl, 2 ay bilgisi bulunmaktadır. Birinci Dünya Savaşı sona erer ama 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerince memleketimiz yabancı devletlerle işgal edilince İstiklal Mücadelesi başlar. Osman Nuri bu kez kendini Mülazim-i sani (asteğmen)rütbesi ile İstiklal Savaşının Batı cephelerinde bulur. Önce Kütahya Muhaberatı Yedinci Fırka Hücum Taburuna tayin edildi. Savaşın en yoğun olduğu- 23 Ağustos -13 Eylül 1921 tarihleri arasında cereyan eden Sakarya Savaşı – sırasında cephede 27 Ağustos 1921’de siperde iken şarapnel ile bacağından (kalçasından) yaralanarak Yozgat Hastanesinde ameliyat edilir ve uzun bir müddet yatar. Bu sırada rütbesi Mülazım-i evvelliğe (üsteğmen) yükseltilir. Tedavisi sona erince Niksar’a gönderilir. Buradaki istirahatten sonra tekrar eski birliğine (Yedinci Fırka Hücum Taburu)döner.(Niksar’da iken 20 gün kadar da burada bulunan askeri birliğe iştirak etmiştir)Buradan da Yedinci Depo Alayı’na tayin edilir. Savaşın son dönemlerinde depodaki askerlerle birlikte cepheye hareket ederek, ihtiyat olarak kıtaları takip ederler.Balıkesir’de İkinci Ordu’ya katılıp 14.Fırka,30.Alay. 3.Tabur.12.Bölük’ten Piyade Makineli Tüfek sınıfından 15 Ağustos 1339 (1923 ) tarihinde terhis edilir. İstiklal Savaşı’ndaki toplam askerlik süresi de 2 yıl dört ay, bir gündür.Savaştan sonra Gazi unvanı alarak kırmızı şeritli İstiklal Madalyası sahibi olan Osman Nuri Efendi’ye bu durumundan dolayı 1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca aileye Niksar Nüfus Memurluğunca “Sakarya” soyadı verilmiştir.(Kendi ifadesine göre: Sakarya Muharebesindeki fedakârlığına mukabil Fevka’l adeden Mülazim-i Evvelliğe terfi ile bir adet Büyük Millet Meclisi Alinin yedinde mahfuz kırmızı kenarlı taltifname almıştır.12 Eylül 1337)Öğretmenlik YıllarıSavaş sonrası Osman Nuri Bey komutanları ve Niksar’da bulunan eşi subaylıkta kalmasını isterler ama hassas bir yapıya sahip olduğundan –esaret yıllarını da düşünerek – bu görevde kalmayı tercih etmeyerek teskeresini alıp memlekete döner. Cumhuriyetin ilanından sonra memlekette öğretmen açığı bir hayli fazladır o da verilen haktan yararlanarak gerekli müracaatını yapar. İlk görev yeri Tokat Maarif Müdürlüğü’nce 125 sicil numarası verilerek 6 Şubat 1924 tarihinde 450 kuruş maaşla atandığı Niksar Gazi Ahmet Danişmend Mektebi’dir.1 Mayıs 1924’e kadar bu görevde kalır ancak beş ay kadar açıkta kalıp bir bekleme süreci geçirir. Uzun bir bekleyişe rağmen bir türlü ataması yapılmayınca Niksar eşrafından Hurşitzâde Tombul Mehmet Efendi Ankara’ya giderek Osman Nuri Bey’in tayini ile birlikte Ramiz Aybak, Remzi Zarakoğlu, Hüsamettin Bey, Abdurrahman Bey (Paketçi Kaya’nın babası),tayinlerini de yaptırır. 10 Ekim 1925 tarihinde tekrar eski görev yerine 600 kuruş maaşla tayin edilir. Maaşı 22 Mart 1926’da 800 kuruşa yükseltilir. Aynı tarihte bu maaşla Camii Kebir Muallimliğine nakledilir.1928 yılında muallimlerin kadroları yeniden düzenlenince 30 Eylül 1928’de 1500 kuruş maaşla Eskidir (Gürçeçme/Yapraklı) Köyü Mektebi’ne tayin edilir.1 Haziran 1930’da maaşı 17.500 kuruşa yükseltilir. Üç yıl kadar burada görev yapan Osman Nuri Bey 30 Eylül 1931’de Avara(Serenli) Köyü öğretmenliğine tayin olur.1 Ekim 1931’de başladığı bu görevini 8 Ekim 1938 tarihine kadar sürdürür. Aynı ay içinde Geyran (Yazıcık)Köyü’ndeki görevine başlar.Osman Nuri Bey,1939 yılında Kelkit vadisinde meydana gelen, Niksar’ı da can ve mal kaybı açısından etkileyen kırk bini aşkın can kaybının yaşandığı Erzincan Depremi sırasında iki gün enkaz altında kalır, ev sahibi Yusuf Ağa ve bir komşusunun yardımı ile kurtarırlar ve kağnı ile Niksar’daki evine getirirler. Uzun bir tedaviden sonra tekrar görevine döner.(Halis Cinlioğlu Kütüphanesi’nde bulunan Tokat Pansiyonu Kayıt Defteri’nde Nuri Sakarya’nın velisi bulunduğu oğlu İsmet Sakarya ile ilgili bilgi verilirken Nuri Sakarya’nın Lâdik (Gökçeli) kasabasında 1942-1943 yıllarında öğretmen olduğu görülmektedir.)Ancak aynı yerde fazla çalışma isteği kalmayınca müracaatı üzerine Osman Nuri Bey, yeniden Avara Köyü İlkokulu Başöğretmenliği ’ne atanır.1950 yılında yeniden tayin isteyince şehir merkezine daha yakın olan Kakün Köyü (Çimenözü) Başöğretmenliğine atanır.O, binlerce öğrenci yetiştirdikten sonra son görev yeri Kakün (Çimenözü) İlkokulu Başöğretmeni iken 1951 yılında emekli olur. Çalıştığı köylerdeki kız öğrencileri yatılı okullarda okumaları için yönlendirmiştir.Evliliği ve Ailesi İlk evliliği yanlarında kalıp onu okutan Hacı Hasan Efendi’nin kızı Hamide Hanımla 3 Mayıs 1336’da (1920) olur. İlk kızı Saadet (1924)yılında doğar. Daha sonra Sadakat (1927), İsmet (1928) ve Sabiha dünyaya gelir. Kalp rahatsızlığı ve iltihaplı romatizması olan eşini 1935 yılında 36 yaşında kaybedince ikinci evliliğini yaşı kendisinden bir hayli küçük 1923 doğumlu Behiye (Fatma ) Hanım ile yapar. Behiye Hanımın ailesi Ordu’dan Niksar’ın Tenevli (Işıklı) Köyü’ne yerleşmiş kültürlü bir ailedir. Babası Halil Ağa (Kilci) annesi Mevlüde Hanım’dır. Behiye Hanım Osman Nuri Bey’in önceki hanımından olan çocuklarına kol kanat gerer.İlk hanımdan olan büyük kız Saadet (Hamide Hanım, Saadet’in doğumunda isminin konulması için 1920-1923 yılları arasında görev yapan Belediye Başkanı eşraftan Hacı Mahir Efendi’ye (1862-1937) gider. O da: “İstiklal Savaşında düşmanı yendik saadete kavuştuk onun ismi Saadet olsun” der) kardeşlerinin büyütülmesinde yeni annesine yardımcı olur. Bu hanımdan da Güler (1939),Gültekin (iki buçuk yaşında vefat),Güven (Gülsen-1942) ,Nursel (1944)ve Aysel (1946) doğar. Çocuklarından Güler, Güven ve Aysel hayattadır.Osman Nuri Sakarya 1926 yılında Çitçili Mehmet Emmi’nin önerisiyle annesinden kalan beş beşibirliği bozdurarak Mugayitlerden Karşıbağ’dan bahçe içindeki her tarafından rüzgar giren viran bir ev satın alarak yerleşir.1939 ve 1942 depremlerinde zarar gören bu evi yıktırıp yeniden yaptırır.(Bu evin son restorasyonu oğlu Dr. İsmet Sakarya tarafından yaptırılmıştır.)Emeklilik sonrası hayatını kışları Niksar’daki evinde, yazları Çamiçi Yaylası’nda geçirir. Sosyal hayattan ve arkadaşlarından kopmaz, kahvehane arkadaşlarını yalnız bırakmaz. Çocuklarının iyi bir öğrenim sürdürmeleri için yoğun çaba harcar. Bol bol kitap okur, evini gazetesiz bırakmaz.(Esaret yıllarında kâğıt ve tavla ustası olmuştur)1967 yılında vefat eder, Harmancık Mezarlığına defnedilir.Ruhu şâd olsun.NOT: Bu değerli insanın oğlu Dr. İsmet Sakarya ile ilgili çalışmayı da arkadaşım Araştırmacı –Yazar Mustafa Necati Güneş yaparak yazısını bu sütunlardan yayınlayacaktır.Kaynaklar: Rüştü Bozkurt, Unutulan Göç,Yaylacık Matbaası ,İstanbul ,2015Kızı Güler ve eşi Yılmaz Öz ile 2014 Eylül ve 2020 Temmuz ayında yapılan görüşme Kızı Güven Türker’in İstanbul’dan 26.02.2009 tarihli gönderdiği mektup ve fotoğraflarHasan Akar, “Bir Çift Yürek ya da Bir Güler Ana” Belgeseli Tokat 2008 Hanife Sakarya, (Nuri Sakarya’nın oğlu Dr. İsmet Sakarya’nın eşi ) ile 2020 Temmuz ayında Niksar’da yapılan görüşme Kızı Sadakat Özdemir’le 23.10.2009 tarihinde M. Necati Güneş’in yaptığı röportajTorunu Hülya Sakarya ile 2020 Temmuz ayında yapılan görüşme Torunu Fatma Sakarya ile Ağustos 2020’de yapılan görüşme ve Amerika’dan gönderdiği Osmanlıca Belgeler ve Mazbatalar.Kızı Aysel Karakuş ile 2020 Ağustos ayında yapılan görüşme.+5

311Sən, Ilhan Koçgöz, Rasim Yılmaz və başqa 308 nəfər163 Rəy15 PaylaşmaBəyənRəyPaylaş

KÜMBET DERGİSİ 54. SAYISI İLE OKUYUCULARI İLE BULUŞUYOR. EDİTÖRDEN

Değerli okuyucularımız içeriği ile önemli yansıma ve değerlendirmelerde bulunulan bir önceki sayımızdan sonra 54. sayımızla sizlerle beraberiz. Dünyayı ve ülkemizi etkileyen korana virüs salgını sebebiyle alınan tedbirlerden dolayı basın hayatında da gecikmeler meydana geldi. Kültür-sanat alanında yapılacak olan etkinlik ve benzeri faaliyetler sağlığımız açısından durduruldu. Dileğimiz ülkemizde de altı bine yakın vatandaşımızın hayatını kaybettiği, şimdilik çözümü bulunamayan bu hastalığın daha kısa sürede sona ermesidir.Bu sayımızda da memleketimize hem sağlık alanında hem de kültür alanında büyük hizmetleri olan Ceyhun Atıf Kansu’ya yer vermeğe çalıştık. Kansu’un evlatları Prof. Dr. Bahar Gökler ve Gazeteci -Yazar Işık Kansu’ya, onu tanıyan dostlarına hemşerisi olduğu Turhallılara ulaştık.Ceyhun Atıf Kansu’nun diğer bir güzelliği bizim topraklarımızda Turhal’da on yıl kadar görev yapması ve Anadolu’yu çok daha iyi Yeşilırmak kıyılarında tanıyıp, edebiyat dünyasına tanıtmasıydı. O da Cahit KÜLEBİ gibi belki de şiirinin kaynaklarına Tokat’tan ulaşmıştı.Ertuğrul Döver, Kansu için şöyle diyordu:“Cumhuriyetin ilk yıllarında doktor olan Ceyhun Atıf Kansu Turhal Şeker Fabrikası’nın bursu ile yurt dışında eğitim gördü. Döndüğünde Ankara’da pek fazla doktor yoktu. Arkadaşları ‘seni iyi bir hastaneye tayin ettirelim ‘dediler. Ceyhun Atıf Kansu:-Hayır, ben bursu ile yurt dışına gönderen Turhal Şeker Fabrikası çalışanlarına ve pancar üreten köylülere borçluyum. Onlara hizmet götürerek borcumu ödemek zorundayım. Der ve Turhal’a gelir. Biz de vatanını ve insanlarını seven görev aşkıyla zor şartlarda hizmet eden Ceyhun Atıf Kansu’ya vefayı Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ile KÜMBET Dergisi olarak bir borç bildik. Saygıyla anıyoruz.Bu sayımızda Ceyhun Atıf Kansu dosyalarıyla birlikte çok kıymetli yazarları, araştırmacıların ve hocalarımızın bizlere gönderme nezaketinde bulundukları çalışmalarına yer verdik. Bu güzel yazıların arasında şairlerimizin şiirleriyle bir gül bahçesi yapabilme gayreti içinde olduk.İşte birbirinden değerli kalemlerimiz: Prof. Dr. Nurullah Çetin, Gazeteci-Yazar Işık Kansu, M. Halistin Kukul, Doktor, Öğretim Üyesi Mehmet Yardımcı, Yusuf Ayhan Necli, Şefeg Nasir, Hanefi Işık, Nurdane Özdemir Sağkan, Doktor, Öğretim Üyesi Göktan Ay, M. Ali Kalkan, Bekir Yeğnidemir, Turan Erdoğan, M. Necati Güneş, Mahmut Hasgül, Nihat Aymak, Çetin Oranlı, Ziya Zakir Acar, Celalettin Çınar, Yalçın Ünlü, Oktay Salepçigil, Ayla Bağ, Canan Örükaya, Hasan Basri Atay, Abdulkadir Türk.Ve şairlerimiz: Rıza Akdemir, Ayhan Nasuhbeyoğlu, Ali Akbaş, İbrahim Sağır, Doğan Kaya, Cengiz Numanoğlu, Erdal Erçin, Hüseyin Koç, Şemsettin Ağar, Sündüs Arslan Akça, Songül Eski, Durmuş Kaya, Uğur Gürekin, Tülay Aydın, Veysel Turgut, Şerare Kıvrak Yağcıoğlu, Filiz Yüksel, Sergül Vural, Ayşe Şahin, Remzi Özkan, Rasim Yılmaz, Nurgül Kaynar Yüce, Hüseyin Gök, Remzi Zengin, Esra Erdoğan, Burhan Kurddan, Aygün Akbaba, Ayşe Şahin.55.sayımızda buluşmak arzusuyla esenlikler diliyoruz.Hasan AKARTokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

NOT: Okuyucularımız dergimizin 54. sayısına http://www.tosayad.org.tr/pdf/kumbet_54.pdf adresinden ulaşabilirler.

TOŞAYAD Başkanı Sayın Hasan AKAR.”BİR TURNA KUŞUSUN AY SONA”


“Azerbaycan’da değerli kardeşim Sona Çerkez Hanım’a”

Bir Turna kuşusun sen ay Sona
Hazar’dan süzülüp geldin nazlıca
Seherinen kanat çırpıp Çamlıbel’de
Turna teli mi getirmişsin yoksa söyle
Neçedir bu Azerbaycan aşkı böyle
Biz de seni seviyoruz Bilgecan gibi
Öyle kondun ki Yeşilırmak’ta yüreğimize

Bilesin bu kardaşlık hiç bitmez
Bu hasretimiz tükenmez ay Sona
Selam olsun Tokat’ın dağlarından
Koroğlu ,Eyvaz,Nigar’dan
Sizin nevruz saklayan dağlarınıza
Şiir olsun Çamlıbel’de açan çiçeklerim
Söylensin azatlık türküsü Karabağ’da
Bahtiyar’ca sizin yahşi yüreklerinize

DOĞUM VE ANNELER GÜNÜN KUTLU OLSUN …AZERBAYCAN MARALI

TOŞAYAD Başkanı Sayın Hasan AKAR.”YANARDAĞ”

Mavi gözlerimde artık yetim bir bulutsun,
Saklan göklere dal ister yağ, istersen yağma,
Sabahı bekleyen mahmur Güneşe umutsun
Dağlar ardında kal ister ağ, istersen ağma.

Nasıl yanardağdık kaç yıl sustuk, kaç yıl söndük,
Dondu kaldı o lav yüreklerdeki o mağma ,
Zirveye tırmandık sessizce bilmeden döndük,
Beklerken bizi ay ister çağ, istersen çağma…

9 Mayıs 2020

TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 53. sayısı yayında

Kümbet Dergimiz 2020 yılına 53. sayı ile merhaba dedi.

EDİTÖRDEN

Yeni bir yıl, yeni bir sayı ile siz değerli okuyucularımızın karşısındayız. 2020 yılının tüm dünyaya ve ülkemize hayırlar getirmesi, huzur bulması en büyük dileğimizdir. Ekonomik sıkıntıların bu yılda devam etmesi kültür ve sanat dünyamıza yansımaları nedeniyle elbette bazı tedbirlerin, tasarrufların alınmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yüzden geçen yıl olduğu gibi 2020 yılında da iki sayı ile yayın hayatında olacağız.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü 2020 ‘de KÜMBET Dergisi’nin 200 kütüphaneye gönderilmesine karar kılarak Türk dergiciliğine olan desteğini tasarruf tedbirlerini de göz ardı etmeyerek sürdürmeye gayret etmiştir. Bu vesile ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve daima yanımızda hissettiğimiz siz değerli okuyucularımız müteşekkiriz.

53. sayımızda derginin kapağından da anlaşılacağı üzere kültür ve sanat dünyamızda yankı bulacağına inandığımız Kosova/Mamuşa Dosyası ile karşınızdayız. Bu dosya içinde Kosova’dan Milazim Mizrak, Bahtiyar Sipahioğlu, Cemali Tunalıgil ve Kosova, Priştina, Üsküp, Prizren ve Mamuşa’da düzenlen etkinliklere Türkiye’den katılan Dr. Mehmet Yardımcı, Hasan Akar ve Ahmet Divriklioğlu’nun araştırmaları yer aldı.

Diğer değerli kalemlerimiz Azerbaycan’dan Prof. Dr. Tamila Abbashanlı, Öğretim Görevlisi Sona Çerkez, ülkemizden Prof. Dr Ertuğrul Yaman, Prof. Dr. Alpaslan Demir, Prof. Dr. Hasan Boynukara, Doç. Dr. Levent Küçük, Abdullah Satoğlu, Levent Konyar, Nihat Aymak, Sündüs Arslan Akça, M. Necati Güneş, Mehmet Kurdoğlu, Mustafa Everdi, İbrahim Sağır, Bekir Yeğnidemir, Tuba Dere, Merve Nur Maden, Mehmet Binboğa, Çetin Oranlı araştırma ve makalelerini sizler için paylaştılar.

Şiir bahçesinde yine çok değerli şairlerimizin şiirleri kıştan bahara karlar arasında gülümseyen nevruzlardan, bahar dallarına öbek öbek, rengârenk sizlerin duygularına çiçek açtılar.

Arkadaşlarımız il ve ilçelerimizde yaptıkları kültür faaliyetlerini dışında Ankara, Ardahan, Kırşehir, Bayburt, Malatya’da da kültür-sanat adına yapılan etkinliklere katıldılar.

Etkinlikler dosyamızda Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği’nin nelere imza attığını, Bize Gelen Kitaplar Dosyasında da büyük emeklerle hazırlanıp dernek arşivine gönderilen eserlerden bazı örnekleri göreceksiniz.

İki önemli duyurumuz var: Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) tarafından organize edilen “19 Mayıs Türk Dünyası Diriliş ve 24. Uluslararası Türk Dünyası Hizmet Ödülleri” töreni 2020 Temmuz ayında Bayburt’ta yapılacak.

Samsun İlkadım Belediyesi tarafından Cemal Safi Şiir Yarışması düzenlendi. Aşk konulu yarışmaya katılım için son tarih 20 Mart 2020 olarak belirlendi.

Ve 2019 yılında Derneğimizin kurucu üyelerinden kültür adamı Muhsin Demirci’yi kaybetmenin üzüntüsünü yaşadık. Ruhu şâd olsun diyoruz.

54. sayımızda buluşmak dileğiyle…

Hasan Akar,

Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

“Tarihi Süreçte Turhal ” adıyla Turhal Ticaret ve Sanayi Odası’nın büyük destekleriyle yayınlandı

BİR EKİP ÇALIŞMASININ, DEĞERLİ BİR ÜRÜNÜN BİZLER HAZIRLAYICILARIYIZ. Turhal Eski Müftülerinden H. Mustafa Bilgen’in Turhal Tarihi ile ilgili 1950′ li yıllarda çalıştığı eser ,ekibimizin yoğun gayretleri ile “Tarihi Süreçte Turhal ” adıyla Turhal Ticaret ve Sanayi Odası’nın büyük destekleriyle yayınlandı.
21 Kasım 2019 Perşembe (bugün) saat 19.00’da Turhal Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonunda tarafımızdan eserin tanıtımı yapıldı.
Buradaki konuşmamın son bölümünde teşekkürlere yer verdim:
“Turhal Ticaret ve Sanayi Odası’nın Muammer Tuksavul’un Turhal Şeker Fabrikasını da anlattığı “Doğudan Batıya ve Sonrası ” adlı eserinden sonra H. Mustafa Bilgen’in “Tarihi Süreçte Turhal ” eserini gün yüzüne çıkararak okuyucularla buluşturması kültürümüz adına büyük bir vefadır.
Dolayısıyla ,Turhal Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sayın Ömer Çenesiz ‘e ve yönetim kuruluna, Bilgen Ailesi adına Yusuf Ayhan Necli’ye,,Emekli Akbank Müdürü Hasan Basri Atay’a, Önceki dönem Belediye Başkanı Yılmaz Bekler’e GOP Üniversitesi Öğretim Üyesi Alpaslan Demir’e,Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanı Ekrem Anaç’a,Mahalli Tarihçi Hasan Erdem’e,TOŞAYAD’dan Remzi Zengin’e, diğer emeği geçen kurum kuruluş ve şahsiyetlere şahsım ve arkadaşlarım adına teşekkürlerimi bildirdim.TÜRK KÜLTÜRÜNE ,TURHAL’A HAYIRLI OLSUN.

TOKAT’TA CUMHURİYET’İN BİR AYDINLIK MEŞALESİ İLKOKUL ÖĞRETMENİM NEZİHE KİPER

Hasan Akar
“Yurdumuz uçsuz bucaksız,
Gökte yıldız kadar köylerimiz var.
Ama uzak, ama harap, ama garipsi.
Alın benim gönlümden de o kadar.” Cahit Külebi
“Orda bir köy var uzakta
O köy bizim köyümüzdür” A.Kutsi Tecer
Dese de yıllar öncesinden Türk Edebiyatı’nın iki büyük şairi, Cahit Külebi ve Ahmet Kutsi Tecer … Köylerimiz şimdi garip kaldı, o köyler bizim değil artık.“Taşımalı Eğitim “ adıyla oralardaki ilim meşaleleri sistemli bir şekilde söndürüldü, ışık veremeyen kandillere bırakıldı maalesef.
“Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder”
Mustafa Kemal Atatürk
Bekliyoruz Başöğretmenim sabırla Milli Eğitimimiz ne zaman milli olacak, diye…

NEZİHE KİPER ÖĞRETMENİM
Adını ömrüm boyunca unutamayacağım dualarımdan eksik etmediğim Nezihe Kiper benim ilkokul öğretmenimdi. Bilgiyle yoğrulan, aydınlığı, insanları doğru yola götüren Hz. Peygamberimiz’i, güzel dinimizin çocuk yaşımıza göre bize yetecek kurallarını, Cumhuriyeti ve onun banisi Gazi Mustafa Kemali ondan öğrendim. Sevgiyi, saygıyı, merhameti onun denizler kadar tertemiz mavi yüreğinde bulduğum sönmeyen bir meşaleydi o.
Hepimiz ilk eğitimimizi ailemizden aldık ama bu eğitimle birlikte kişiliğimizi ilkokulda şekillendirmeye başladık. Evimiz Perviz Sokağı’nda olduğu için 1963 Eylülünde kaydolduğumuz İbn-i Kemal İlkokulu’na kolay gidip geldik ancak okuldan kaçıp el ele evin yolunu tuttuğumuz ilk gün hariç. Küçüktük henüz okula da yaşım mahkeme kararıyla büyültülerek almışlardı. Ben altı yaşımda ve bizde kalan yeğenim, benden 6 ay küçük Zeki henüz beş buçuk yaşında idi. Eve dönüşümüzde nedenini izah edemedik ki annem bizi tekrar okula götürerek bahçede “Yağ satarım bal satarım “ oyununu oynayan arkadaşların arasına katarak öğretmenimizin sıcak ellerine teslim etti.
Öğretmenimiz bir elinden beni diğer elinden Zeki’yi tuttu oyunun içine girdik. İşte ondan sonra da merhametli yüreğini ve ellerini hiç ayırmadı bizden.
Artık okulumuz evimizden sonra sığındığımız ikinci bir liman, öğretmenimiz Nezihe Hanım bizi adeta sarıp sarmalayan o kocaman yüreğinde bize de geniş yer ayıran ikinci annemiz oldu. 1963-1964 öğretim yılında başladığımız ilkokul hayatımız, beş yılımız nasıl geçti anlayamadık bile.
Hatıralar çok, bitmesini hiç istemediğimiz teneffüsler, ara sıra şehir kültür gezileri –ki bizde tarih sevgisinin başladığı Tokat’ın büyük tarihçisi Halis Cinlioğlu ile tarihi eserleri gezdirmesi-, piyesler, bir türlü içmeğe alışamadığım gizlice sınıf penceresinin kenarındaki saksılara döktüğüm süt tozundan yapılan sütler…
Milli bayramlara hazırlanma heyecanları, tören geçişinde doruğa ulaşan coşkular, sene de birkaç defa Ali Sabri Sinemasına siyah beyaz film seyri için gidişler, filmin güzel sahnelerindeki kahramanları alkışlar, alkışlar… Bazen de bahar Bayramını kutlamak için yakın köylere –bunlardan biri de bugün de özel günlerde kullanılan Topçam Turizm’in marka otobüsüyle Gökdere’ye (Cilgori) izinle gidişler…
Kış mevsiminde Behzat Irmağı’nın diğer tarafındaki Cumhuriyet İlkokulu öğrencileri ile hemen her teneffüs nöbetçi öğretmenlerin uyarılarına rağmen kartopu savaşları… En güzeli de yıllar geçtiği halde kurulan arkadaşlıklar. Şimdi söyleyebildiğimiz “eski dostlar “ şarkısında olduğu gibi bizi de avutan o yaşlarda kurduğumuz dostlukların en sevimlisi en küçüğü idi o yıllar…
Başladığımız ilkokul hayatımız 1967-1968 öğretim yılında başarıyla noktalandı. Sadece ikisini kısaca anlatıp hocamızın hayatına geçelim. İlkokul dördüncü sınıfta hocamız İstiklal Marşını ve Mehmet Akif’le ilgili konuyu bir güzel anlattıktan sonra İstiklal Marşımızı hepimizin ezberlemesini istedi. İki gün içinde bütün sınıf verilen ödevi eksiksiz yapmıştı. Sırayla okumaya başladık, tabii her okuyuşun sonu arkadaşlarımızca alkışlanmaktı. Heyecanım dorukta nasıl okumuşum ki öğretmenim marşın bitiminde sandalyesinden kalktı, gözlerimden öptü ve:”Oğlum bu marşı hayatın boyunca böyle güzel oku” dedi.
O yıllarda ilkokul bitirme imtihanları öncesi okulda beşinci sınıflardan sınıf öğretmenlerince üçer başarılı öğrenci belirlenir, komisyon huzurunda yapılan imtihanla okul birincisi, ikincisi ve üçüncüsü seçilirdi. Okul birincisi bizim sınıftan Şahap İnmez (Kadın Hastalıkları Mütehassısı oldu), üçüncüsü de ben olmuştum. Haliyle dereceleri de bizim sınıf toplamış oluyordu. Birinciye kol saati bize de kitap hediye edilmişti.
Tabii annem de bu başarım karşısında kayıtsız kalmadı, beni – hâlâ özenle sakladığım-Tokat’ın en güzel mağazalarının vitrinini süsleyen mandolinlerden birini alarak mükâfatlandırdı.
Ve Hayatı
Nezihe Kiper 1921 yılında Tokat’ta doğdu. Babası Kars’tan Tokat’a göç eden bir aileden Edebiyat öğretmenliği ve müftülük yapmış olan Ahmet Orhan Gürgünoğlu, annesi Malatya Arapkir eşrafından Şahender Hanımdır. Ruhsat, Hüceste, Sebati ,Ferhunde adlı beş kardeşin yaş itibarıyla üçüncüsüdür.Küçük yaşta babasının görevi nedeniyle ilkokulu Malatya ‘da okumuştur.1933 yılında mezuniyetinden sonra yatılı olarak kazandığı Bursa Kız İlköğretmen Okulu’na gitmiştir.
Okuldan mezun olunca Tokat’a tayin istemiş, 1940 yılında on dokuz yaşında genç bir öğretmen olarak Niksar Gazi Ahmet İlkokulu’nda göreve başlamıştır. 1941 yılında Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’i Artova Gazi Paşa İlkokulu’ndan naklen geldiği bu okulda 4. sınıfta okutmuştur.(Yekta Güngör Özden Bey ile 20 Kasım 2019’da yaptığımız telefon görüşmesinde Nezihe Hanım’ın kendisine Harman Dalı ve Kazaska olarak bilinen Şeyh Şamil oyununu öğrettiğini ve bu oyunları sahnede oynadığını belirtti.) Kiper,burada 1942 yılında meydana gelen depremi yaşamış, kurtarma çalışmalarına katılmış, halkla beraber o da bir müddet çadırlarda kalmıştır.
1950 yılında Palu 1922 doğumlu Palu PTT Müdürünün oğlu Tokat İlköğretmen Okulu Tarım Öğretmeni Cavit Kiper’le evlenmiştir. Aile bugünkü GOP Bulvarı üzerindeki Peri Konağı olarak bilinen Nuri Peri’nin evinin 1.katına yerleşmiştir.( Bu evin sahibi Nuri Peri’nin kızı Necla Peri Hanımefendi de bu ay içinde yaptığım görüşmede şunları anlatmıştı: Ben ilkokul 2. Sınıfa gidiyordum Nezihe Hocamızın evlenip de ailecek bizim eve taşındıklarında. Babam Nezihe Hoca’nın babası, emekli Müftü Ahmet Orhan Gürgünoğlu’nu çok sever ve saygı duyardı. Oldukça ihtiyar olup bastonla gider gelirdi. Onun Behzat’ta saat kulesi yakınında küçük bir dükkânı vardı, orada oturur, arzuhalcilik yapar, dini kitapları okur, misafir kabul ederdi. Bir gün Behzat Deresine büyük bir sel gelmiş , müftü efendinin bütün kitaplarını götürmüş o da çok üzülmüştü.Sanırım 1959 yılına kadar da bizim evde oturdular.Babam, kız kardeşi olmadığı için Nezihe hanıma ve kız kardeşlerine bizim hala dememizi istemişti.Öylesine akrabadan öte bir aile gibiydik. Hala da çocuklarıyla görüşüyoruz.)Bu mutlu evlilikten 1951 yılında Tokat’ta kızları Ayşe Nüvit doğmuştur. İkinci evlatları Orhan Bülent ise 1953 yılında Cavit Bey’in Pamukpınar Köy Enstitüsü ve Nezihe Hanımım Yıldızeli Cumhuriyet İlkokulu’ndaki görev yaptıkları dönemde Yıldızeli’nde doğmuştur.
1954 yılında Tokat’a tayin olmuşlar, Cavit Bey Tokat İlköğretmen Okulu’na Nezihe Hanım da İbn-i Kemal İlkokulu’nda göreve başlamıştır. Bundan sonra Gazi Osman Paşa İlkokulu, Tokat Halk Kütüphanesi, Gazi Paşa İlkokulu’nda çalışmış tekrar İbn-İ Kemal İlkokuluna dönmüş 1972 yılında bu okuldan emekli olmuştur.
Emeklilik sonrası çok sevdikleri Tokat’tan ev almışlar ancak Bülent’in Ankara’daki üniversite tahsilinde yanında olup daha rahat bir ortamda okuyabilmesi için 1973 yılında Tokat’ta GOP Bulvarı üzerindeki satın aldıkları evi satarak Ankara’ya yerleşmişlerdir.
İstanbul’da teyzesinin yanında okuyan kızları Ayşe Nüvit Eczacı ve Ankara’da öğrenim gören oğulları Orhan Bülent okullarını başarıyla tamamlayarak Jeoloji-Jeo Teknik Mühendisi olarak iş hayatına atılmıştır. Burada siyasi çalışmaların içinde kendini bulan Nezihe Kiper Rahşan Ecevit’in en yakın dostları arasına girerek onunla birlikte hareket etmiştir. Eşi Cavit Kiper’i 30 Nisan 1984 ‘de kaybeden Nezihe Hanım da yetiştirdiği binlerce öğrencisini yetim bırakarak 25 Ekim 1999’da aramızdan ayrılmıştır.
Evet, öğretmenim ben sizin sözünüzü tuttum. Sizin gibi gözlerinizden, yüreğinizden aldığım ilmi, sevgiyi, saygıyı, çerağı Anadolu’da yakmak için öğretmen oldum. İlk görev yerim olan Erzurum’un Palandöken Dağlarının en ücra köşelerindeki köylerden başlayarak, Artvin, Arhavi’nin masmavi denizinin sahillerinde, Göğe bakan topraklar Şavşat -Efkâr Tepesi’nde, sizinde uzun yıllar hizmet ettiğiniz tarih, tabiat, kültür şehri eşimi bulduğum Niksar’da, Tokat’ta 36 yıl İstiklal Marşını okudum, okuttum. Bu Milli Marşı ruhunda yaşatan vatansever öğrenciler yetiştirdim. Şimdi her biri memleketimizin değişik yörelerinde görevlerinin başında, kurdukları yuvalarla birlikte memleketlerine ilim ışığını taşımakla meşguller.
Ben sözümü tuttum öğretmenim. Annesi Tokatlı İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif ERSOY’un torununu ilk kez Tokat’a getirebilme onunla Niksar’da, Reşadiye’de Artova’da, Pazar’daki okullarda bu marşı okuma ve okutma onurunu yaşadım.
Bize dürüst olmayı, eğilmememizi öğretmiştiniz. Sözünüzü tuttum düştüysem kalkmasını bildim, başardım, haksızlıklar karşısında eğilmedim, gönüllerdeki makamları bir kenara bırakıp bu dünyanın geçici makamları için kimseye tevessül etmedim, takla atmadım, güzel dostlar edindim, bazen tek başıma bazen ekip arkadaşlarımla 12 eseri gün yüzüne çıkarabilme gayreti içinde oldum öğretmenim.
Vicdanım rahat görevimi tamamladım öğretmenim. Ruhun şâd, mekânın cennet olsun…
Öğretmen Gününüz/ günümüz kutlu olsun efendim.
*Verdiği bilgiler ve gönderdiği fotoğraflar için Nezihe Kiper öğretmenimin oğlu Jeoloji-Jeo Teknik Mühendisi Orhan Bülent Kiper Ağabeyime çok teşekkür ederim.

Türk Ocakları Tokat Şübesi-Türkistandan Anadoluya TÜRKLER

26 Ekim 2019 cumartesi günü saat 19:00’da Gaziosmanpaşa Lisesi Konferans salonunda Tokat Türk Ocağı organizasyonuyla Prof.Dr. Ahmet Taşağıl tarafından verilecek olan Türkistan’dan Anadoluya Türkler başlıklı konferansa tüm Tokat halkı, öğrencilerimiz ve dostlarımız davetlidir. Nurefşan Aydın sunumuyla Sündüs Arslan Akça ve Rasim Yılmaz’ın şiirleriyle ve Seyfi Karslı’nın müziğiyle muhteşem bir geceye biz hazırız.

Hasan AKAR HOCAMIZIN Doğum Gününü Kutluyoruz!

hasanakarhocamiz

ATATÜRK’ÜN TOKAT’A GELİЕћİNİN 97.YILINI KUTLUYOR,O’NU SAYGIYLA ANIYORUZ.

Ben 26 Haziranım,
Tokat’ta Mustafa Kemal
Kahramanlık soyum ta Orta Asya’dan.
Tanrı Dağlarından.
Plevne’den.Yemen’den SarıkamışвЂ™tan.
Geçilmez dediğimiz Çanakkale’den
Esarete mandaya alışık değildir.
Zincir vurulmamış bileğim.
Onun için Samsun dan doğar.
Havza’da,Amasya’da,
Dağ başlarını duman alır,
Tokat!ta alevlenir güneşim.
Ben 26 Haziranım.
KızılenişвЂ™te tozlu yolların aktığı ırmak,
Çamlıbel’de Köroğlu çeşmesindeyim.
Sivas’tan Erzurum’a doğru uzanır,
Yayla dumanına alışıktır,
Korku bilmez yüreğim.
Ben 26 Haziranım,
Tokat’ta Mustafa Kemal.
26 Ağustos’a hasretim.
Edirne’den Van’a kadar,
Sakarya’da zafere,
Ve İzmir’den gelecek,
En güzel habere.
Ben 26 Haziranım,
Tokat’ta Mustafa Kemal.
Cumhuriyet’in yolu,
Bağımsızlığın bükülmez koluyum.
Asla sönmez.
Sonsuza dek yanar bu meşвЂ™ale,
Vatan olunca daima deli doluyum.

Anne

Ben gelirken tehlikelerle dolu dunyaya
Yasam kefaretimi sen odedin anne
Yasadim bu yasa yasamim sanki ruya
Halen dunden gune kalkanim senidin anne

Yurudum nesnelerden habersiz
Dal budaktan sen esirgedin anne
Cozuldu dilim heceler sirasiz
Allah icin tercumanim senidin anne

Kayitsiz kalamazdim ilk sozum senin adin
Buyudukce seni mutlu etmek muradim
Aglamam,sinirim,sevincim,inadim
Dizine basimi koydugumda ummanim anne

En kutsallarim arasinda aldin yerini
Yasamim icin verdin gozunun ferini
Okumaya yazmaya basladim ebed
Inan kagidim kalemim senidin anne

Dogrulugu ogrettin haramsiz dunya
Bugun gibi hatirliyorum degil ruya anne
Cakallar,sirtlanlar,yilanlar arasinda
Ogudunu bastaci ettim tutuyorum anne

Hep soylenir ya atasozu ana gibi yar
Ana senin gibi yar bulamadim anne
Bu dunya cok genis ama cok da dar
Gonlun gibi genis yer bulamadim anne

Mutlak faniyiz sende gideceksin bende
Benden once gidersen hakkini helal et anne
Eger ben yavrun gidersem senden once
Hakkim sana gani gani helal olsun annecigim

Bayrak

Namluya sürülmüş mermi gibi öfkem
Basmayın tetiğe patladı patlayacak
Bu semada sadece o dalgalanacak
Kimsenin oyuncağı değil ayyıldızlı bayrak

Kanımızdan rengi şehidimin örtüsü al,al kırmızı.
Korumadımı? yaşlımızı gencimizi oğlumuzu kızımızı?
Nasıl yere atar çiğnersiniz gök kubbedeki baştacımızı?
Hiçmi cannınız acı hissetmez hiçmi olmadı içinizde sızı

Yurduma semsiye vatanıma milletime nöbet.
Bu bayrağı koruyan vardı yine var olacak elbet
Nedir bu kin nedir içinizdeki bu durmaz nefret
Sizleri ederim şehitlere ulu mevlaya şikayet

“Veda diyorum ,göğe bakan bu topraklara,
Bir daha nasip olur da ,gelir miyim bilmem?
Efkar’da damla damla soğumuş yüreğimden,
Çoraklı’da gözyaşımı siler miyim bilmem

Kilitlenmiş kapılar,zelveleri paslanmış,
Bahar gelir,kepengini açar mıyım bilmem?
Ne desem boş,yıllar geçiyor,ömür bitiyor,
Bu dünyadan yavaş yavaş göçer miyim bilmem?”

14 Mayıs 2016 Artvin-Ећavşat
Fotoğraf:1982-1985 yılları arasında görev yaptığım Ећavşat Çoraklı Ortaokulu’nun giriş kapısı (Ећimdi kapalı,viran halde)

Elveda

Sana bir gün diyeceğim elveda
Ey mavi yeşilliklerden uzak sevdam
Yeter bu kadar çektiğim cevri cefa
Sana da bir gün diyeceğim elveda

Temennim umarın dönersin geri
Kalbimde müstesna daima yeri
Sana koşan canı nı veren serseri
Sana da bir gün diyeceğim elveda

Elveda demek çok ama çok zor
Yüreğimde sevdan yanan hep kor
Sensiz bu sevda in anki olmuyor
Sana da bir gün diyeceğim elveda

25 Ећubat 2016

AY BALAM

“Göçün de zamanı gelir apansız ay balam,
Teneşir tahtasına düşer bedenimiz bir gün.
Kalmaz mecalim,dönmek için düne ay balam,
Omuzlar üstünde yüzeriz sessizce bir gün.

Kış gelir,seni yetim bırakırım ay balam,
Kilit vurulur kapıma ,tütmez ocağım bir gün.
Buz tutar yüreğim,baharı beklerken ay balam,
Görmeden yazı,gazel düşer bağıma bir gün.

Sevdiklerimden koparır ecel ay balam,
Susuz topraklar bizi bekler dönemem bir gün.
Han bizim değil ki ,hep yolcuyuz ay balam,
Döküversen gözün yaşını göremem bir gün.”

21.11.2015 TOKAT

Sen yüreklerdesin…

“Sen yüreklerdesin,
Tabiat,Türk eline zulümde
Kurtlar,kuşlar ağlıyor
Gayri göç göç diye
Düşüyorsun yollara
Yürüyorsun milyonlar ardında
Türk’e yeni bir yurt kavgasında.
Sen Asya’dasın
Orhun Yazıtlarında
Gök mavisi gözlerin gülümsüyor
Bulutların arkasında
Bilge Kağan’la,Kültigin’le
Taşı yontuyorsun tarihe
Tonyukuk’la yazma yarışında.
Sen Malazgirt’tesin
Bir Ağustos sabahında
Alparslan’la beraber
Ordunun ön saflarında
Alperenler yol gösteriyor
Ahlat,Harput,Söğüt diye
Dört asra gizli fetih sevdasında.
Sen Anadolu’dasın
Selçuklu saraylarında
Kaşların çatılıyor birden
Dilimiz gider telaşında
Karamanoğlu Mehmet Bey’le
Ferman eyliyorsun ahaliye
Çarşıda,pazarda dil uğraşında.
Sen Fatih’lesin
Bir çağı kapatıp
Yeni bir çağı açma kaygısında.
Sen Kanuni ilesin
Barbaros’un azmiyle
Üç kıtaya at koşturup
Akdeniz’i Türk gölü davasında.
Sen amansız bir savaşçı
Çanakkale,Bingazi’de
Dumlupınar,Kocatepe’desin
Ve Sakarya’da eşsiz bir zaferdesin.
İstiklal en büyük bayrağın olmuş
Cepheden cepheye düşman üstüne
“Ya İstiklal,Ya Ölüm” parolasında.
Sen İstanbul’dasın
Ankara,Kastamonu,Konya’dasın
Ellerin tebeşir
Kara tahta başında
Halkınla el elesin yine
Aydınlığa yürümek için
Büyük inkılap savaşında.
Sen yüreklerdesin
Seni anlatamaz ne bir maske
Ne göstermelik bir rozet
Sökemezler asla içimizden
Nakış nakış işlenmişsin
Adın sonsuza kadar yaşar
Vatanın her karış toprağında…”

Yamansın be Sami

Çözemezler seni yamansın be Sami,
Sanıyorsun ki senden gayrisi ali,
Sensiz n’olur Anadolu Lisesi hali,
Müdürlük az olasın bir şehre vali.

Ећifreleri kaptın,puanları bastın,
Bilemezler sandın,şimdi faka bastın,
Aralık’tan sonra Cemaati astın,
Bitiyorsun nedir kendine bu kastın.

Öyle güçlüsün ki sendika vız gelir,
Yalakalık, yağdanlık sana az gelir,
Sen şahinsin artık Tokat sana kaz gelir,
Bu devran böyle gitmez bilesen Sami,
Rabbim büyük bize de bir gün yaz gelir.

ADI ZEYNEL KARAGÖZ
(1931-2001)

“…..
Henüz ayaklarım tanışırken toprağa,
Bir el tutuyor ellerimi sıcacık,
Belli ki yüreğinden taşmış,
Unutturuyor o an kederi apaçık.
Adı Zeynel Karagöz,
Buyur ediyor hanesine,
Ağaçtan yapma bir ev,
Tanıtıyor bizi gül tanesine.
Teneke bir kuzine harıl harıl,
Üşümüş çiseli ruhumu ısıtıyor,
Türkü söylerken bakır ıbrıklar,
Bir yandan çocukluğumu ışıtıyor.
…..
Derken ,sarı saçlı afacan,
Yüzleri çilli tatlı bir kız,
Ellerime uzanıyor adı Nuran:
“Beraber gideceğiz “diyor” yarın”
Sonra fark ediyorum diğerini,
Saçları örgülü bir kara kız,
O da öğrencimmiş,
Soruyorum :Sona Karagöz.
……”

Tokat’tan Mısralar

SELLER YÜRÜR YAMAÇLARDAN BİR GÜN

Biz alışığız, takma kafana koca reis, fırtınaya, boraya
Savursunlar bizi, utanmadan bir oraya bir buraya

Dalgalara boğsunlar, çıkarsınlar gemimizi karaya
Tabip olsalar sürdürmem merhemlerini yaraya

İsterse karlar yağsın ,yıldırımlar düşürsünler düşümüze
Bilirken riyakГўrlıkları yaptıkları gitmesin asla gücümüze

Kapılma yeise, bu ülkede mevsimler hep kış gitmez
Sanma ki bu çirkin karanlıklar ebedidir bir gün bitmez

Bahar gelir elbet yüce dağlara, buzlar çözülür gün be gün
Rahmet yağar, karlar erir, seller yürür yamaçlardan bir gün

KOKLAYIM DEDİ OLMADI

Bir deniz kıyısında bırakmıştım onu öksüzce tek başına
Damla damla su sızdı hayat verdi güneşle kururken toprağa
Aldırmadı fırtınaya, eğmedi boynunu azgın dalgalara
Dualar etti tutundu adını veremediği bir sevdaya

Bilemedi bu denli sevişi, utandı tabiat kol kanat gerdi
Duysa sesini kıyıda belki unutacaktı çektiği derdi
Vefalıydı, bir gün ilk güzde sürgüne uzandı açtı lГўle
Koklayım dedi, olmadı kader nasıl koydu lГўleyi bu hГўle.

Hasan AKAR
Tokat Ећairler ve Yazarlar Derneği üyesi, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisi Genel Yayın Yönetmeni,
Azerbaycan Gazeteçiler Birliği Sumqayıt şehir teşkilatının Günlük Analitik Haber Ajansı Türkiye temsilcisi Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

Gülten ERTÜRK.”Emeklim”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

Olmasa olmazdı ne yurt ne de yuva
Eli ekmekli olmaktı tek hedefin
Yeri geldi karşı da koydun soğuğa
Senelerce uğraştın kendin didindin.

Birazda kenara bırakayım dedim
Yarım lokmanı da ailenle yedin
Kimi gün üzüldün kiminde sevindin
Emeklilik nasıldır? Nerden bilirdin.

Gün geldi emekli oldun ya sonunda
İkramiye, enflasyon ne durumda?
Neye yeter bu zamanda şu konumda?
Yüzün yere eğdin; suçlusu sen miydin?

Sigortası var dedin belki sevindin
Sen zamanında az mı emekler verdin?
Kim bilir kaç saat sırada bekledin
Üç aylık maaş kuyruğunda can verdin.

Yüzünde izi var anlındaki terin
Niyetin helalinden yemek istedin
Namussuzluk hilelik yalan bilmedin
Emeklilikte bunları hak etmedin.

Kim bilir kafanda ne düşünceler var?
Belki de sesini birileri duyar!
Hangi mekanda söylesen kime uyar?
Seni senden başkası anlayamaz
Emeklim! …

Leyla ARSAL.”İnfitar”

1521450_720951791248802_1490569933_n (2)

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

Bilmem hatırlar mısın,gözlerinin ruhumu sıkıştırdığı “o” ilk ser/ab-ı?
Yatac/ak toprak parçası bulamayınca, ruhların Sema’da asılı kalışı!
Kesilir ümitler dünyadan, bu hal üzere bir müddet baş aşağı.
Kalmayınca vakit sıyırır ruhu, bedenin apansız ve arsız telaşı…

Yine de sevdim Celladın hükmederek ruhuma ilk dokunuşunu…
Dünya üzerinde görmedim böylesi asil ve muzaffer duruşu…
Bu “haz” firdevs tezahürü, müteşabih bir an’ın soluksuz çoşkusu…
Sultan Süleyman’ın dergahındaki karıncanın dahi yoktur kuşkusu…

İcazet yok! Ruhu terkedip giden meczup bedene Asr-ı Saadette!
Nefsi ney’le meşgul ise, yine onunla beraber olacak Hakikatte!
Sanmaki vazgeçecek muhabbetten, gözü riya’sız hep firkatte!
Bu dem üzere “nihavend” sürecek ömr-ü zelil, daimi kesrette!

Nasıl da alışmış ruhu hemeyâna, sanki asırların tanışıklığı…
İki YOK’luk hasılı cemre’nin, YOK’luk uğruna barışıklığı…
Kendinden geçen, lakin yekdiğerinden “asla” geçmeyen adaklığı!
Son bulacak esaret mahşerde, ebediyete intikal sanıklığı!…

Hakkımdır, göz koymasın kimse, alacağım alnımın akıyla…
Hilkat’in kanunları mübecceldir, dönmüyor dünya çarkıyla…
Kimbilir sürgün’ün hangi “yas” günü, sadece meridyen farkıyla…
K/öz K/öze uzanıp musallaya, Aşk’la kavuşacağız Rahman’a!…

Ahmet DİVRİKLİOĞLU TUFAN.”Ögünsün…”

ad

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

Hergünüm hüzün,gam benim
Kaysak tutmaz yaram benim
Delik,deşik şuram benim
Derman olmaz yaran bana

Bahar kıştan çetin geçti
Yüreğime çığlar düştü
Seven bana ne demişti
Ama sonuç hüsran bana

Kaderim başıma bela
Taa…doğuştan düşman bana
Pişman etti doğduğuma
Rahat vermez yaram bana

Yanar içimden tüterim
Bugün dünümden beterim
Bu talihle ne ederim
Mutlu sanır soran bana

Hayattan gölgece geçtim
Bir ömrü hiçle değiştim
Bilin göç etmeden göçtüm
Öğünsün o vuran bana

Hasan AKAR.”TOKAT’TAN KOSOVA/MAMUŞA’YA TAŞINAN KAN YA DA HASRETİN ADI MELDA MAZREK”

TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) Başkanı,
Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

TİKA, Zile Belediyesi,BAŞTEK ,Mamuşa Belediyesi ,Yunus Emre Enstitüsü koordinesiyle 16-19 Nisan 2019 tarihleri arasında düzenlenen “Tokat-Zile’den Prizren-Mamuşa’ya Uluslararası Kültür Köprüsü “ etkinlikleri için 16 Nisan 2019 Salı günü Kosova-Prizren –Mamuşa’dayız.
Mamuşa ‘yı kuranlar ve bugüne ulaştıranlar 18.yüzyılda Tokat’tan giden atalarımız. Etkinlikler çerçevesinde Mamuşa Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç misafirler onuruna kasaba halkıyla beraber öğle yemeği veriyor. Ben yemek sonrası fırsattan istifade kasaba merkezindeki Kosova savaşında şehit düşenler anısına yaptırılan şehitliğe ve mezarlığa giderek hem dua ediyor hem de mezar taşları ile ilgili fotoğraf çalışması yapıyorum.
Sempozyumun yapılacağı Anadolu İlkokulu’nun merdivenlerine tırmanırken dokuz on yaşlarında bir kız çocuğu bacaklarıma sarılıyor. Aman Allah’ım bu ne manzara anlatımı çok zor duygular içinde sevinçle birlikte ne yapacağımı ne edeceğimi ne diyeceğimi bilemiyorum. İşte Tokat’tan iki asır önce bu topraklara gelmiş atalarımın torunlarının kanı çekiyor demek ki.
Hasret bir an vuslata dönüşüyor, nisan ayının rengârenk açan çiçekleri arasında. Sarılıyorum, sarılıyorum adını soruyorum Melda Mazrek. Okulda Seyide Nazire olarak adı geçiyormuş. Benim kızlarım Deniz gibi, Bilgecan gibi evlat kokuyor, hasret kokuyor yüreği, memleket kokuyor kıvırcık saçları, bayrak kokuyor sineme sarılışı, aynısı… Evet, aynısı Türkiye’deki Ayşelerin, Leylaların, Selenayların, Asenaların aynısı, toprak kokuyor bedeni, Tokat kokuyor, Türkiye kokuyor Melda’nın küçücük yüreği.
Ve sonrasında ağlıyorum, gözlerimden yaşlar süzülüyor sessizce Yeşilırmak’tan Prizren’deki Bistrica Nehri’ne… Hasret büyüyüp taşıyor, taşıyor, Balkanlardaki Bistrıca Köprüsü’nün taş kemerlerinden Anadolu’nun bakir şehri Tokat’ın Hıdırlık köprüsüne…
Şükrediyorum bin kez Rabbıma dört yıl önce gittiğim Plevne’den sonra beni Mamuşa’da bir kez daha soydaşlarımla, Melda Mazreklerle, Balkanlara Türk-İslam mührünü vuran Evlad-ı Fatihan’la buluşturduğu için.
***
“Muhacirler kaybedilen topraklarımızın aziz hatıralarıdır”
Böyle diyor Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK 17 Ocak 1931’de.Balkanları ve o topraklardan kopup gelen, Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan o güzel insanlar için.
Ve atası, babası Tahir Efendi Kosova’nın İpek şehrine bağlı Suşitsa Köyünde doğup İstanbul’a göç eden ancak bir daha da geri dönemeyenlerden İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif ERSOY:
“Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova…
Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefasız Kosova!
Hani binlerce kıvanç verici hadiseli senin her adımın?
Hani koynunda yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın?
Hani asker? Hani kalbinde yatan Şah-ı Şehid?
Ah o zafer kurbanı nerde bugün? Nerde o bayram?
Söyle; Meşhed, öpeyim secde edip toprağını,
Yok mudur sende Murad’ın iki üç damla kanı.”
Mısralarında Balkanları anlatıyor ne büyük bir hüzünle, asırlara sığmayan hasretle…
Balkanlar denilince Evlad-ı Fatihan diyarı gelir aklımıza. Balkanlar denilince Bulgaristan, Batı Trakya, Bosna-Hersek, Kosova gelir aklımıza. Tarih sayfalarını gezerken Malazgirt Savaşından sonra Türkleşen Anadolu’dan taşan insanların Balkanlara gittiklerini görürsünüz.
“Tokat-Zile’den Prizren-Mamuşa’ya Uluslararası Kültür Köprüsü” Etkinlikleri için bildirimizi sunmak ve çalışmalara katılmak üzere 16-19 Nisan 2019 tarihleri arasında Kosova’ya davetliyiz.
15 Nisan 2019 sabahı Priştine Havaalanındayız. TİKA ve diğer ilgililer bizi karşılıyorlar. Kosova Genç İzciler Derneği’nden Afrim Kantarcı, Nevron, Dona ve El Kuran bütün programlarda bize rehberlik etmek için görevlendirilmiş gönüllülerimiz. İlk gün bize tahsis edilen otobüsle kısa bir şehir turundan sonra ziyaretimiz Priştina’daki Murat Hüdavendigar’ın türbesine gerçekleşiyor.1389 yılında Kosova’da yapılan savaş sonrası Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obraviç tarafından şehit edilen padişahın türbesi TİKA tarafından restore edilmiş. Ayrıca bina içine bir de müze eklenmiş. Dualarımızı yapıp Prizren’de konaklayacağımız Hotel Theranda’ya dönüyoruz.
Öğleden sonra Prizren’i geziyor, Balkanlardaki bu Türk şehrinde Anadolu’yu koklamaya çalışıyoruz. Şehrin mimari yapısı ve günümüze ulaşan tarihi eserleri sizin sanki kendi memleketinizde olduğunuzu gösteriyor. Tokat’tan gelen bazı dostlarla beraber akşam namazı için 1615 yılında yaptırılan tarihi Sinan Paşa Camisi’ne gidiyoruz. Caminin İmam Hatibi Ünyeli Mustafa Tombaş Bey ile tanışıyor, Prizren’deki dini faaliyetler hakkında bilgi alışverişinde bulunuyoruz.
İkinci gün Mamuşa’da düzenlenen “Tarihi ve Kültürüyle IV. Zile Sempozyumu” için Mamuşa Anadolu İlkokulu Konferans salonundayız. Program’da saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasından sonra Düzenleme Kurulu Başkanı, aziz dostum Prof. Dr. İbrahim Tüzer, BAŞTEK Başkanı Prof. Dr. Yaşar Özgök, Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Yardımcı, Mamuşa Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç,Zile Belediye Başkanı Şükrü Sargın,Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bünyamin Şahin,TİKA adına koordinatör Yardımcısı Zeki Bulduk,Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gürer Gülsevin, Tokat Belediye Başkanı Av. Eyüp Eroğlu’nun konuşmaları ve plaket töreni var.
Açılış konuşmalarında, Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Tüzer’in:”Mekanlar değişmiş olabilir, coğrafyamız değişmiş olabilir;fakat bizi bir araya getiren aynı pota içerisinde bir kimlik kazanmasına imkan veren kültürel öğeler hatırlandıkça devam eder ve nesilden nesile aktarılır.”şeklindeki duygularını dile getirmesi,;BAŞTEK Başkanı Prof. Dr. Yaşar Özgök’ün: Türkiye Cumhuriyeti bütün kurumlarıyla,askeriyle,bilim adamlarıyla,İş adamlarıyla var gücüyle soydaşlarımızın yanındadır” mesajları;Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bünyamin Şahin’in Kosova’daki Türk öğrencilere yüksek lisans ve yüksek lisans üstü programlar için Tokat’ta kontenjan açma çalışmalarını müjdelemesi, hatta bu çalışmayı yapacak olan ekibi bizler orada iken hemen Mamuşa’ya getirtmesi (Bilahare Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi ile Prizren Ukshin Hoti Üniversitesi arasında öğrenci değişimi,,öğretim üyesi değişimi,doktora programları konusunda anlaşma imzalanmıştır);Tokat Belediye Başkanı Av. Eyüp Eroğlu’nun :” Mamuşa’yı biz Tokat’ın 12.ilçesi kabul ediyoruz “ sözleriyle birlikte karşılıklı öğrenci gezileri konusunda yardım vaat etmesi hem Mamuşalıları hem de bütün katılımcıları çok mutlu ediyor.
Ev sahibi Mamuşa Belediye Başkanı Abdüldadi Krasniç ise :”Türkiye Cumhuriyeti kurum ve kuruluşları bugüne kadar olduğu gibi, yurt dışındaki biz kardeşlerinize bundan sonra da desteklerini artırarak devam ettireceğinden şüphemiz yoktur.” Sözleri salonda milli duyguların esmesini sağlıyor.
Etkinliklerde Düzenleme Kurulu ve bildiri sunanlar ve görev alanlar haricinde İstanbul’dan, Ankara’dan, Tokat’tan davetli katılımcılar da var. Zileli İş Adamı Cemalettin Dinçer, Tokat İl Kültür ve Turizm Müdürü Adem Çakır, Yerel Tarihçi Hasan Erdem, Gazeteci Zekeriya Yılmaz, BAŞTEK’den Mustafa Çağlar, Necmettin Eryılmaz, Sanatçı Erol Koçan’la beraberiz o topraklarda.
Kahvaltılarda, çay molalarında, geziler sırasında ve fırsat buldukça İrfan Ünver ,Mamuşa’ya daha önce üç kez giderek bu köprülerin kurulmasında büyük rolü olan Mehmet Yardımcı,Necdet Kurt,Mustafa Çağlar,İlhan Genç,Feyyaz Sağlam,Zekeriya Yılmaz,Bahtiyar Sipahioğlu,Cemali Tunalıgil, Adem Çakır ,Erol Koçan,Hasan Erdem,Ahmet Divriklioğlu Beylerle özel sohbetler yapmaya da çalışıyoruz.
Mamuşa Belediyesi’ne gittiğimizde dışarıda başta Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç,Yardımcısı ,belediye meclis üyeleri ve Mamuşalılar oluşturdukları koridorda bizi hasretle kucaklıyorlar.Tokat Belediye Başkanı Av.Eyüp Eroğlu Tokat’tan götürdüğü iki bağlamayı ve kültür yayınları arasında yeni çıkan iki kitabı Belediye Başkanına hediye ediyor.Meclis salonunda konuşmalar öncesi biz de Tokat’tan götürdüğümüz Tokat yazmaları ile birlikte bazı eserlerimizi Mamuşa Belediye Başkanımıza takdim ediyoruz.
Öğle yemeğini Mamuşa Belediyesi Mamuşa’da bir restoranda veriyor. Biz misafirlerle birlikte Mamuşa gençleri de büyük bir coşku içinde aramızdalar.
Mamuşa ,Kosova’da tek Türk Belediyesi.Türk kültürünü bugüne kadar en iyi koruyan Prizren’e 16 km uzaklıkta asfalt bir yolla bağlı.Komşuları arasında Novaka, Sımaç, Medveça, Poyata, Nepırbişta,Trınya, Poyota, Retimya ve Optoruça köyleri bulunuyor.
Mamuşa’nın tamamı Türk ve Tokat’tan göç eden ailelerden oluşuyor ama zamanla bu bağlar kopmuş maalesef.2011 resmi bilgilerine göre 2830 erkek,2864 kadın olmak üzere toplam 5694 nüfusa sahip. Son sayımda ise bu nüfus 6300 olarak görülmektedir. Yüzölçümü 23 kilometre kare. Yemyeşil verimli bir ova ve içinde şirin mi şirin bir kasaba.
Günümüze ulaşan evlerin mimarisi bizim evlere çok benziyor. Özellikle kapılar ve kapı üzerindeki aksesuarlar sizi hemen Tokat’ın eski evlerindeki kanatlı kapılarına götürüyor. Kosova Parlamentosu tarafından 27 Eylül 2005’de alınan tarihi bir karar ile Mamuşa’da hemen her evde Türk bayrağı bulunuyor, Türkçe konuşuluyor.Bugün NATO Barış Gücüne bağlı Mahmut Paşa Kışlası kapanmış ancak Mehmetçik Mamuşa’dan tamamen ayrılmamıştır.KFOR Bünyesinde altı rütbeli subayla birlikte az sayıda askerimiz orada bulunmakta ve Türkiye ile koordineyi sağlamaktadır.
1998-1999 Kosova savaşı sırasında bu beş binlik Türk kasabası Sırpların zulmünden kaçan 45.000 civarında Arnavut’u evlerinde üç aya yakın misafir ederek korumuştur. Sırplar Mamuşa’yı da nihayetinde abluka altına almış ancak Nato Barış Gücü’nde etkin rol oynayan Türkiye’nin tepkisinden çekinmiş Arnavutların trenle Arnavutluk’a gönderilmelerine izin vermiştir. Dolayısıyla Arnavutlar Mamuşa’ya büyük bir vefa besliyorlar.
Kasabada ilk göze çarpan H.1230 (1831) tarihli bir saat kulesi var. İki camii vatandaşlarına hizmet vermektedir. Birincisi Kamber Bey Camii yerine 1980 yılında yapılan Merkez Camii diğeri de 2013 yılında hizmete açılan Yeni Camii’dir.
Kültür alanında sıkıntılar ise bir hayli fazla. 1998 yılındaki Kosova olayları bütün yayınların durmasına yol açmış. Bu yüzden Sofra Kültür Sanat Dergisi yayınına ara vermiş 1999 yılında üçüncü sayısıyla bir dönüş yapmış ancak 14.sayıdan sonra yayınlarına ara vermek zorunda kalmış.2002 yılında yayın hayatına başlayan Derya Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi ise yayın hayatını ancak 8 sayı kadar sürdürebilmiştir.
Mamuşa Türkiye’nin desteğinden hiç mahrum kalmamış.1999 yılında Kosova’nın bağımsızlığını kazanmasının ardından dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun, 2010 yılında Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ın ve birçok devlet yöneticisinin, belediye başkanının ziyaretleri bunun en bariz örnekleri.
Sempozyumun ilk oturumunu Prof. Dr. İbrahim Tüzer yönetiyor. Prof. Dr. İrfan Morina :“Rivayetler ışığında tarihi yazılan bir belde: Mamuşa”,Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Yardımcı :“Zileli Aşıklardaki Anadolu Aşıklık Geleneklerinin Prizrenli Aşık Ferki’de benzerlikleri”,Prof.Dr.Tacide Hafız :”İşkodra’da 1944 yılında yayınlanan bir Sarı Saltık Efsanesi”,Mustafa Özcivan:”Kosova ve Balkanlarda Bektaşilik” bildirilerini sunuyorlar.
İkinci oturum’un başkanlığında Prof. Dr. Tacide Hafız var. Prof. Dr. İlhan Genç:”Zile’den Priştine’ye ortak değerler, Muharrem Efendi Ailesi ve Suzi Çelebi”,Prof. Dr. İrfan Ünver :”Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu-Kosova Kültür İlişkilerinin 40 yıllık öyküsü”,Fatma Dinçer :”Tokat’taki Mamuşa, Mahmut Paşa Mahallesi”,Prof. Dr. Ali Yaman :”Zile’de ocak kurumu bağlamında Anşa Bacılılar Ocağı”,Necdet Kurt:”Tokat ve Zile türkülerinin Kosova-Prizren türküleriyle mukayesesi”,Cemali Tunalıgil:”Mamuşa’da yetişen âlim, şair ve önemli şahsiyetler” konulu bildirilerini katılımcılarla paylaşıyorlar.
Üçüncü Oturum’un başkanlığını Prof. Dr. Ali Yaman yürütüyor. Prof. Dr. Nimetullah Hafız:”Rumeli’de Bektaşilikle ilgili 1927 yılında yayınlanan bir makale”, Hayrettin İvgin:”Zile’de ve Mamuşa’da derlenmiş benzer atasözlerini üzerine değerlendirmeler”,Ahmet Divriklioğlu :”Tokat-Zile’deki Halk inançlarının Priştine ve Mamuşa’ya yansıması”,Feyyaz Sağlam:”Mamuşa’da yayınlanan Sofra ve Derya dergilerinde Türk dünyası”,Lütfi Vidinel:”Kosova mimarisine ve ev kültürüne Tokat-Zile etkisi” bildirilerini sunarken biz de hazırlamış olduğumuz :”Tokat Almus Mamu Köyü’nden Kosova-Prizren Mamuşa’ya uzanan Kültür yolu” bildirimizi fotoğraflar eşliğinde sunma gayretini gösteriyoruz.
Çarşamba günü sabah erkenden kalkıp Prizren’deki bazı tarihi mekânları gezmeğe gayret ediyorum ama 2.Dünya Savaşı yıllarında yıkılmış olan Arasta Camii’nin ayakta kalan tek minaresi gibi boynu bükük dönüyorum oteldeki kahvaltı saatine. Cadde ve sokaklar bana Niksar’ın şu andaki sivil mimarisini çağrıştırıyor. Ve ben bir kez daha hüzünleniyorum her bir ata yadigârı esere baktıkça:
“Prizren’de bir minare,
Seni kim koydu bu hale?
Eşini kaybetmiş kuşlar gibi,
Şimdi öksüz ağlıyor biçare.”
Diye dudaklarımdan dökülen mısralar arasında avunmaya çalışıyorum.
Aynı gün Prizren’de Yunus Emre Enstitüsü Konferans salonundayız. Enstitüde sempozyum öncesi Saz sanatçısı –Müzisyen Şevki Kazan Kosova ve Tokat türkülerinden derlenmiş nefis bir konser veriyor. Âşık Veysel hayranı olduğunu söyleyince de bizleri “Uzun ince bir yoldayım/Gidiyorum gündüz gece “ sine götürüyor Koca Veysel’in.
Dördüncü Oturum’un Başkanlığını Prof. Dr. İlhan Genç yapıyor. Ayhan Aydın:” Kosova’da tekkelerde yaşayan hoşgörü ve Gyakova’da Bektaşilerin bugünü”,Hevzi Mazrek :”Kosova’daki Osmanlı mirasımız, Mamuşa saat kulesi ve restorasyonu”,Altay Suroy:”Prizren’de su ile ilgili inanmalar”,İskender Muzbeg:”Çağdaş Kosova Türk şiirini zenginleştiren atasözleri ve deyimlerimiz”,Bahtiyar Sipahioğlu:” Mamuşa’da geleneksel düğün adetleri” bildirilerini sunuyorlar ve bütün oturumların genel değerlendirmeleri Prof. Dr. Gürer Gülsevin, Prof. Dr. İbrahim Tüzer ve İrfan Ünver tarafından yapılıyor.
Ben ise bu sempozyumda bildirisini sunan Altay Suroy’u dinlerken, düne dönüyor, O’nun 1998 yılında Niksar’a gelişini düşünüyorum.
8 Temmuz 1998 tarihli Yeşil Niksar Gazetesi’nde: “Sempozyumun Düşündürdükleri” başlıklı yazımda IV. Uluslararası Niksar Çamiçi Yayla Şenlikleri çerçevesinde düzenlenen Dr.İrfan Nasrettinoğlu’nun yönettiği “Uluslararası Türk Dünyası Sempozyumu”’nda Kosova’nın ateş çemberinden dağ yollarını aşarak Niksar’a ulaşan Altay Suroy Recepoğlu’nu hüzünle dinlerken; Kosova’dan gelecek olan Kosova Prizren Doğru Yol Kültür Derneği Folklor ve Müzik Topluluğu’nun Sırp vahşeti yüzünden şehirlerinden çıkıp Niksar’a gelemeyişlerine üzülmüş, bu tarafta bir saat bu önemli etkinliğe zaman ayıramayanlara sitem etmiştim.
Yunus Emre Enstitüsü’nde iken Ankara’dan gelen acı bir haber neticesi programları yarıda bırakarak aynı gün akşamı Kosova TİKA koordinatörü Hasan Burak Ceran ve koordinatör yardımcısı Zeki Bulduk’un ilgileri ile uçak biletlerimiz yeniden ayarlanınca Prizren’den Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gürer Gülsevin Hocam ile birlikte ayrılmak zorunda kalıyorum.
Bizi, Prizren’den Priştine Havaalanına Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr Ergin Jable özel otomobiliyle ulaştırıyor. İstanbul Havaalanında uçak kalkış saatlerimize kadar yol arkadaşım Prof. Dr. Gürer Gülsevin Hocamla sohbetimizde tarihin derinliklerine bir gezi yapıyoruz.Sonrası yine ayrılık.
Yahya Kemal BEYATLI’nın “Açık Deniz” şiirindeki:
“Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum:
Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum”
Mısralarında hasretini yaşattığı Üsküp’ü göremeden Piriştine-İstanbul, Samsun üzerinden Tokat’a dönüyorum.
Teşekkürlere gelince; Tokat’ı Zile’yi Kosova’ya Priştine, Prizren, Mamuşa ve Üsküp’e taşıyan çok sağlam bir kültür köprüsü kurmak için büyük özverilerde bulunan kurumlara, kuruluşlara her bir değere nasıl teşekkür edilir bilemiyorum.
Tabi ki, başta TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı),TİKA Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Birol Çetin, Kosova TİKA Koordinatörü Hasan Burak Ceran, Koordinatör Yardımcısı Zeki Bulduk, Türk Dil Kurumu, Başkan Prof. Dr. Gürer Gülsevin, Tokat BAŞTEK (Başkent Tokatlılar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği),Tokat Belediyesi, Belediye Başkanı Av. Eyüp Eroğlu, Zile Belediyesi, Zile Belediye Başkanı Şükrü Sargın, Eski Başkan Lütfi Vidinel, Mamuşa Belediyesi, Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç, Prizren Yunus Emre Enstitüsü, Başkan Dr. Mehmet Ülker ve de canla başla gayret eden;
Düzenleme Kurulu, Başkan Prof. Dr. İbrahim Tüzer, BAŞTEK Başkanı Prof. Dr. Yaşar Özgök, Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Yardımcı hocamız var.
Mamuşa’da Belediye Başkanı ile birlikte sempozyumlarda ev sahipliği yapan Anadolu İlk ve Orta Alt Öğretim Okulu Müdürü Milazim Mazrek ve personeli; bizlere zaman ayırmada sınır tanımayan rehberlerimiz Afrim,Nevron,Dona;marketimden size bir şey içirmeden bırakmam diyen Ramadan Şala,Pamuk şekerci Burhan Karaniç de var.
Elbette bu etkinliklerin verimli geçmesi için çırpınan çok sayıda isimsiz kahramanlarımız da var. Her birine ayrı ayrı teşekkür ediyor, hasret yüklü selamlar, sevgiler, saygılar ve dualar gönderiyoruz Turnalarla Anadolu’ dan Balkanlar’a.
Son sözü Mamuşa’da tanıma ve tanışma fırsatı bulduğum Zeynel Beksaç’ın çok anlamlı bir sözü ile bitiriyorum:
“Biz, göç yağmurları ile ıslanan toprakların çocuklarıyız ”
İstanbul’un fethinin 566. yılı ve Mübarek Ramazan Bayramı Türk-İslam Dünyasına kutlu olsun.
Fotograf: Melda Mazrek ve arkadaşları
Mamuşa Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç

Remzi ZENGİN.(Türkiye Cümhuriyyeti, Tokat).Muhteşem şiirler

10498648_1088017144548624_2375876398071380324_o

TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) Başkanı,
Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

TOKAT’TAN KOSOVA/MAMUŞA’YA TAŞINAN KAN
YA DA HASRETİN ADI MELDA MAZREK
Hasan AKAR
TİKA, Zile Belediyesi,BAŞTEK ,Mamuşa Belediyesi ,Yunus Emre Enstitüsü koordinesiyle 16-19 Nisan 2019 tarihleri arasında düzenlenen “Tokat-Zile’den Prizren-Mamuşa’ya Uluslararası Kültür Köprüsü “ etkinlikleri için 16 Nisan 2019 Salı günü Kosova-Prizren –Mamuşa’dayız.
Mamuşa ‘yı kuranlar ve bugüne ulaştıranlar 18.yüzyılda Tokat’tan giden atalarımız. Etkinlikler çerçevesinde Mamuşa Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç misafirler onuruna kasaba halkıyla beraber öğle yemeği veriyor. Ben yemek sonrası fırsattan istifade kasaba merkezindeki Kosova savaşında şehit düşenler anısına yaptırılan şehitliğe ve mezarlığa giderek hem dua ediyor hem de mezar taşları ile ilgili fotoğraf çalışması yapıyorum.
Sempozyumun yapılacağı Anadolu İlkokulu’nun merdivenlerine tırmanırken dokuz on yaşlarında bir kız çocuğu bacaklarıma sarılıyor. Aman Allah’ım bu ne manzara anlatımı çok zor duygular içinde sevinçle birlikte ne yapacağımı ne edeceğimi ne diyeceğimi bilemiyorum. İşte Tokat’tan iki asır önce bu topraklara gelmiş atalarımın torunlarının kanı çekiyor demek ki.
Hasret bir an vuslata dönüşüyor, nisan ayının rengârenk açan çiçekleri arasında. Sarılıyorum, sarılıyorum adını soruyorum Melda Mazrek. Okulda Seyide Nazire olarak adı geçiyormuş. Benim kızlarım Deniz gibi, Bilgecan gibi evlat kokuyor, hasret kokuyor yüreği, memleket kokuyor kıvırcık saçları, bayrak kokuyor sineme sarılışı, aynısı… Evet, aynısı Türkiye’deki Ayşelerin, Leylaların, Selenayların, Asenaların aynısı, toprak kokuyor bedeni, Tokat kokuyor, Türkiye kokuyor Melda’nın küçücük yüreği.
Ve sonrasında ağlıyorum, gözlerimden yaşlar süzülüyor sessizce Yeşilırmak’tan Prizren’deki Bistrica Nehri’ne… Hasret büyüyüp taşıyor, taşıyor, Balkanlardaki Bistrıca Köprüsü’nün taş kemerlerinden Anadolu’nun bakir şehri Tokat’ın Hıdırlık köprüsüne…
Şükrediyorum bin kez Rabbıma dört yıl önce gittiğim Plevne’den sonra beni Mamuşa’da bir kez daha soydaşlarımla, Melda Mazreklerle, Balkanlara Türk-İslam mührünü vuran Evlad-ı Fatihan’la buluşturduğu için.
***
“Muhacirler kaybedilen topraklarımızın aziz hatıralarıdır”
Böyle diyor Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK 17 Ocak 1931’de.Balkanları ve o topraklardan kopup gelen, Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan o güzel insanlar için.
Ve atası, babası Tahir Efendi Kosova’nın İpek şehrine bağlı Suşitsa Köyünde doğup İstanbul’a göç eden ancak bir daha da geri dönemeyenlerden İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif ERSOY:
“Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova…
Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefasız Kosova!
Hani binlerce kıvanç verici hadiseli senin her adımın?
Hani koynunda yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın?
Hani asker? Hani kalbinde yatan Şah-ı Şehid?
Ah o zafer kurbanı nerde bugün? Nerde o bayram?
Söyle; Meşhed, öpeyim secde edip toprağını,
Yok mudur sende Murad’ın iki üç damla kanı.”
Mısralarında Balkanları anlatıyor ne büyük bir hüzünle, asırlara sığmayan hasretle…
Balkanlar denilince Evlad-ı Fatihan diyarı gelir aklımıza. Balkanlar denilince Bulgaristan, Batı Trakya, Bosna-Hersek, Kosova gelir aklımıza. Tarih sayfalarını gezerken Malazgirt Savaşından sonra Türkleşen Anadolu’dan taşan insanların Balkanlara gittiklerini görürsünüz.
“Tokat-Zile’den Prizren-Mamuşa’ya Uluslararası Kültür Köprüsü” Etkinlikleri için bildirimizi sunmak ve çalışmalara katılmak üzere 16-19 Nisan 2019 tarihleri arasında Kosova’ya davetliyiz.
15 Nisan 2019 sabahı Priştine Havaalanındayız. TİKA ve diğer ilgililer bizi karşılıyorlar. Kosova Genç İzciler Derneği’nden Afrim Kantarcı, Nevron, Dona ve El Kuran bütün programlarda bize rehberlik etmek için görevlendirilmiş gönüllülerimiz. İlk gün bize tahsis edilen otobüsle kısa bir şehir turundan sonra ziyaretimiz Priştina’daki Murat Hüdavendigar’ın türbesine gerçekleşiyor.1389 yılında Kosova’da yapılan savaş sonrası Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obraviç tarafından şehit edilen padişahın türbesi TİKA tarafından restore edilmiş. Ayrıca bina içine bir de müze eklenmiş. Dualarımızı yapıp Prizren’de konaklayacağımız Hotel Theranda’ya dönüyoruz.
Öğleden sonra Prizren’i geziyor, Balkanlardaki bu Türk şehrinde Anadolu’yu koklamaya çalışıyoruz. Şehrin mimari yapısı ve günümüze ulaşan tarihi eserleri sizin sanki kendi memleketinizde olduğunuzu gösteriyor. Tokat’tan gelen bazı dostlarla beraber akşam namazı için 1615 yılında yaptırılan tarihi Sinan Paşa Camisi’ne gidiyoruz. Caminin İmam Hatibi Ünyeli Mustafa Tombaş Bey ile tanışıyor, Prizren’deki dini faaliyetler hakkında bilgi alışverişinde bulunuyoruz.
İkinci gün Mamuşa’da düzenlenen “Tarihi ve Kültürüyle IV. Zile Sempozyumu” için Mamuşa Anadolu İlkokulu Konferans salonundayız. Program’da saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasından sonra Düzenleme Kurulu Başkanı, aziz dostum Prof. Dr. İbrahim Tüzer, BAŞTEK Başkanı Prof. Dr. Yaşar Özgök, Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Yardımcı, Mamuşa Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç,Zile Belediye Başkanı Şükrü Sargın,Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bünyamin Şahin,TİKA adına koordinatör Yardımcısı Zeki Bulduk,Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gürer Gülsevin, Tokat Belediye Başkanı Av. Eyüp Eroğlu’nun konuşmaları ve plaket töreni var.
Açılış konuşmalarında, Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Tüzer’in:”Mekanlar değişmiş olabilir, coğrafyamız değişmiş olabilir;fakat bizi bir araya getiren aynı pota içerisinde bir kimlik kazanmasına imkan veren kültürel öğeler hatırlandıkça devam eder ve nesilden nesile aktarılır.”şeklindeki duygularını dile getirmesi,;BAŞTEK Başkanı Prof. Dr. Yaşar Özgök’ün: Türkiye Cumhuriyeti bütün kurumlarıyla,askeriyle,bilim adamlarıyla,İş adamlarıyla var gücüyle soydaşlarımızın yanındadır” mesajları;Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bünyamin Şahin’in Kosova’daki Türk öğrencilere yüksek lisans ve yüksek lisans üstü programlar için Tokat’ta kontenjan açma çalışmalarını müjdelemesi, hatta bu çalışmayı yapacak olan ekibi bizler orada iken hemen Mamuşa’ya getirtmesi (Bilahare Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi ile Prizren Ukshin Hoti Üniversitesi arasında öğrenci değişimi,,öğretim üyesi değişimi,doktora programları konusunda anlaşma imzalanmıştır);Tokat Belediye Başkanı Av. Eyüp Eroğlu’nun :” Mamuşa’yı biz Tokat’ın 12.ilçesi kabul ediyoruz “ sözleriyle birlikte karşılıklı öğrenci gezileri konusunda yardım vaat etmesi hem Mamuşalıları hem de bütün katılımcıları çok mutlu ediyor.
Ev sahibi Mamuşa Belediye Başkanı Abdüldadi Krasniç ise :”Türkiye Cumhuriyeti kurum ve kuruluşları bugüne kadar olduğu gibi, yurt dışındaki biz kardeşlerinize bundan sonra da desteklerini artırarak devam ettireceğinden şüphemiz yoktur.” Sözleri salonda milli duyguların esmesini sağlıyor.
Etkinliklerde Düzenleme Kurulu ve bildiri sunanlar ve görev alanlar haricinde İstanbul’dan, Ankara’dan, Tokat’tan davetli katılımcılar da var. Zileli İş Adamı Cemalettin Dinçer, Tokat İl Kültür ve Turizm Müdürü Adem Çakır, Yerel Tarihçi Hasan Erdem, Gazeteci Zekeriya Yılmaz, BAŞTEK’den Mustafa Çağlar, Necmettin Eryılmaz, Sanatçı Erol Koçan’la beraberiz o topraklarda.
Kahvaltılarda, çay molalarında, geziler sırasında ve fırsat buldukça İrfan Ünver ,Mamuşa’ya daha önce üç kez giderek bu köprülerin kurulmasında büyük rolü olan Mehmet Yardımcı,Necdet Kurt,Mustafa Çağlar,İlhan Genç,Feyyaz Sağlam,Zekeriya Yılmaz,Bahtiyar Sipahioğlu,Cemali Tunalıgil, Adem Çakır ,Erol Koçan,Hasan Erdem,Ahmet Divriklioğlu Beylerle özel sohbetler yapmaya da çalışıyoruz.
Mamuşa Belediyesi’ne gittiğimizde dışarıda başta Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç,Yardımcısı ,belediye meclis üyeleri ve Mamuşalılar oluşturdukları koridorda bizi hasretle kucaklıyorlar.Tokat Belediye Başkanı Av.Eyüp Eroğlu Tokat’tan götürdüğü iki bağlamayı ve kültür yayınları arasında yeni çıkan iki kitabı Belediye Başkanına hediye ediyor.Meclis salonunda konuşmalar öncesi biz de Tokat’tan götürdüğümüz Tokat yazmaları ile birlikte bazı eserlerimizi Mamuşa Belediye Başkanımıza takdim ediyoruz.
Öğle yemeğini Mamuşa Belediyesi Mamuşa’da bir restoranda veriyor. Biz misafirlerle birlikte Mamuşa gençleri de büyük bir coşku içinde aramızdalar.
Mamuşa ,Kosova’da tek Türk Belediyesi.Türk kültürünü bugüne kadar en iyi koruyan Prizren’e 16 km uzaklıkta asfalt bir yolla bağlı.Komşuları arasında Novaka, Sımaç, Medveça, Poyata, Nepırbişta,Trınya, Poyota, Retimya ve Optoruça köyleri bulunuyor.
Mamuşa’nın tamamı Türk ve Tokat’tan göç eden ailelerden oluşuyor ama zamanla bu bağlar kopmuş maalesef.2011 resmi bilgilerine göre 2830 erkek,2864 kadın olmak üzere toplam 5694 nüfusa sahip. Son sayımda ise bu nüfus 6300 olarak görülmektedir. Yüzölçümü 23 kilometre kare. Yemyeşil verimli bir ova ve içinde şirin mi şirin bir kasaba.
Günümüze ulaşan evlerin mimarisi bizim evlere çok benziyor. Özellikle kapılar ve kapı üzerindeki aksesuarlar sizi hemen Tokat’ın eski evlerindeki kanatlı kapılarına götürüyor. Kosova Parlamentosu tarafından 27 Eylül 2005’de alınan tarihi bir karar ile Mamuşa’da hemen her evde Türk bayrağı bulunuyor, Türkçe konuşuluyor.Bugün NATO Barış Gücüne bağlı Mahmut Paşa Kışlası kapanmış ancak Mehmetçik Mamuşa’dan tamamen ayrılmamıştır.KFOR Bünyesinde altı rütbeli subayla birlikte az sayıda askerimiz orada bulunmakta ve Türkiye ile koordineyi sağlamaktadır.
1998-1999 Kosova savaşı sırasında bu beş binlik Türk kasabası Sırpların zulmünden kaçan 45.000 civarında Arnavut’u evlerinde üç aya yakın misafir ederek korumuştur. Sırplar Mamuşa’yı da nihayetinde abluka altına almış ancak Nato Barış Gücü’nde etkin rol oynayan Türkiye’nin tepkisinden çekinmiş Arnavutların trenle Arnavutluk’a gönderilmelerine izin vermiştir. Dolayısıyla Arnavutlar Mamuşa’ya büyük bir vefa besliyorlar.
Kasabada ilk göze çarpan H.1230 (1831) tarihli bir saat kulesi var. İki camii vatandaşlarına hizmet vermektedir. Birincisi Kamber Bey Camii yerine 1980 yılında yapılan Merkez Camii diğeri de 2013 yılında hizmete açılan Yeni Camii’dir.
Kültür alanında sıkıntılar ise bir hayli fazla. 1998 yılındaki Kosova olayları bütün yayınların durmasına yol açmış. Bu yüzden Sofra Kültür Sanat Dergisi yayınına ara vermiş 1999 yılında üçüncü sayısıyla bir dönüş yapmış ancak 14.sayıdan sonra yayınlarına ara vermek zorunda kalmış.2002 yılında yayın hayatına başlayan Derya Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi ise yayın hayatını ancak 8 sayı kadar sürdürebilmiştir.
Mamuşa Türkiye’nin desteğinden hiç mahrum kalmamış.1999 yılında Kosova’nın bağımsızlığını kazanmasının ardından dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun, 2010 yılında Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ın ve birçok devlet yöneticisinin, belediye başkanının ziyaretleri bunun en bariz örnekleri.
Sempozyumun ilk oturumunu Prof. Dr. İbrahim Tüzer yönetiyor. Prof. Dr. İrfan Morina :“Rivayetler ışığında tarihi yazılan bir belde: Mamuşa”,Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Yardımcı :“Zileli Aşıklardaki Anadolu Aşıklık Geleneklerinin Prizrenli Aşık Ferki’de benzerlikleri”,Prof.Dr.Tacide Hafız :”İşkodra’da 1944 yılında yayınlanan bir Sarı Saltık Efsanesi”,Mustafa Özcivan:”Kosova ve Balkanlarda Bektaşilik” bildirilerini sunuyorlar.
İkinci oturum’un başkanlığında Prof. Dr. Tacide Hafız var. Prof. Dr. İlhan Genç:”Zile’den Priştine’ye ortak değerler, Muharrem Efendi Ailesi ve Suzi Çelebi”,Prof. Dr. İrfan Ünver :”Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu-Kosova Kültür İlişkilerinin 40 yıllık öyküsü”,Fatma Dinçer :”Tokat’taki Mamuşa, Mahmut Paşa Mahallesi”,Prof. Dr. Ali Yaman :”Zile’de ocak kurumu bağlamında Anşa Bacılılar Ocağı”,Necdet Kurt:”Tokat ve Zile türkülerinin Kosova-Prizren türküleriyle mukayesesi”,Cemali Tunalıgil:”Mamuşa’da yetişen âlim, şair ve önemli şahsiyetler” konulu bildirilerini katılımcılarla paylaşıyorlar.
Üçüncü Oturum’un başkanlığını Prof. Dr. Ali Yaman yürütüyor. Prof. Dr. Nimetullah Hafız:”Rumeli’de Bektaşilikle ilgili 1927 yılında yayınlanan bir makale”, Hayrettin İvgin:”Zile’de ve Mamuşa’da derlenmiş benzer atasözlerini üzerine değerlendirmeler”,Ahmet Divriklioğlu :”Tokat-Zile’deki Halk inançlarının Priştine ve Mamuşa’ya yansıması”,Feyyaz Sağlam:”Mamuşa’da yayınlanan Sofra ve Derya dergilerinde Türk dünyası”,Lütfi Vidinel:”Kosova mimarisine ve ev kültürüne Tokat-Zile etkisi” bildirilerini sunarken biz de hazırlamış olduğumuz :”Tokat Almus Mamu Köyü’nden Kosova-Prizren Mamuşa’ya uzanan Kültür yolu” bildirimizi fotoğraflar eşliğinde sunma gayretini gösteriyoruz.
Çarşamba günü sabah erkenden kalkıp Prizren’deki bazı tarihi mekânları gezmeğe gayret ediyorum ama 2.Dünya Savaşı yıllarında yıkılmış olan Arasta Camii’nin ayakta kalan tek minaresi gibi boynu bükük dönüyorum oteldeki kahvaltı saatine. Cadde ve sokaklar bana Niksar’ın şu andaki sivil mimarisini çağrıştırıyor. Ve ben bir kez daha hüzünleniyorum her bir ata yadigârı esere baktıkça:
“Prizren’de bir minare,
Seni kim koydu bu hale?
Eşini kaybetmiş kuşlar gibi,
Şimdi öksüz ağlıyor biçare.”
Diye dudaklarımdan dökülen mısralar arasında avunmaya çalışıyorum.
Aynı gün Prizren’de Yunus Emre Enstitüsü Konferans salonundayız. Enstitüde sempozyum öncesi Saz sanatçısı –Müzisyen Şevki Kazan Kosova ve Tokat türkülerinden derlenmiş nefis bir konser veriyor. Âşık Veysel hayranı olduğunu söyleyince de bizleri “Uzun ince bir yoldayım/Gidiyorum gündüz gece “ sine götürüyor Koca Veysel’in.
Dördüncü Oturum’un Başkanlığını Prof. Dr. İlhan Genç yapıyor. Ayhan Aydın:” Kosova’da tekkelerde yaşayan hoşgörü ve Gyakova’da Bektaşilerin bugünü”,Hevzi Mazrek :”Kosova’daki Osmanlı mirasımız, Mamuşa saat kulesi ve restorasyonu”,Altay Suroy:”Prizren’de su ile ilgili inanmalar”,İskender Muzbeg:”Çağdaş Kosova Türk şiirini zenginleştiren atasözleri ve deyimlerimiz”,Bahtiyar Sipahioğlu:” Mamuşa’da geleneksel düğün adetleri” bildirilerini sunuyorlar ve bütün oturumların genel değerlendirmeleri Prof. Dr. Gürer Gülsevin, Prof. Dr. İbrahim Tüzer ve İrfan Ünver tarafından yapılıyor.
Ben ise bu sempozyumda bildirisini sunan Altay Suroy’u dinlerken, düne dönüyor, O’nun 1998 yılında Niksar’a gelişini düşünüyorum.
8 Temmuz 1998 tarihli Yeşil Niksar Gazetesi’nde: “Sempozyumun Düşündürdükleri” başlıklı yazımda IV. Uluslararası Niksar Çamiçi Yayla Şenlikleri çerçevesinde düzenlenen Dr.İrfan Nasrettinoğlu’nun yönettiği “Uluslararası Türk Dünyası Sempozyumu”’nda Kosova’nın ateş çemberinden dağ yollarını aşarak Niksar’a ulaşan Altay Suroy Recepoğlu’nu hüzünle dinlerken; Kosova’dan gelecek olan Kosova Prizren Doğru Yol Kültür Derneği Folklor ve Müzik Topluluğu’nun Sırp vahşeti yüzünden şehirlerinden çıkıp Niksar’a gelemeyişlerine üzülmüş, bu tarafta bir saat bu önemli etkinliğe zaman ayıramayanlara sitem etmiştim.
Yunus Emre Enstitüsü’nde iken Ankara’dan gelen acı bir haber neticesi programları yarıda bırakarak aynı gün akşamı Kosova TİKA koordinatörü Hasan Burak Ceran ve koordinatör yardımcısı Zeki Bulduk’un ilgileri ile uçak biletlerimiz yeniden ayarlanınca Prizren’den Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gürer Gülsevin Hocam ile birlikte ayrılmak zorunda kalıyorum.
Bizi, Prizren’den Priştine Havaalanına Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr Ergin Jable özel otomobiliyle ulaştırıyor. İstanbul Havaalanında uçak kalkış saatlerimize kadar yol arkadaşım Prof. Dr. Gürer Gülsevin Hocamla sohbetimizde tarihin derinliklerine bir gezi yapıyoruz.Sonrası yine ayrılık.
Yahya Kemal BEYATLI’nın “Açık Deniz” şiirindeki:
“Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum:
Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum”
Mısralarında hasretini yaşattığı Üsküp’ü göremeden Piriştine-İstanbul, Samsun üzerinden Tokat’a dönüyorum.
Teşekkürlere gelince; Tokat’ı Zile’yi Kosova’ya Priştine, Prizren, Mamuşa ve Üsküp’e taşıyan çok sağlam bir kültür köprüsü kurmak için büyük özverilerde bulunan kurumlara, kuruluşlara her bir değere nasıl teşekkür edilir bilemiyorum.
Tabi ki, başta TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı),TİKA Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Birol Çetin, Kosova TİKA Koordinatörü Hasan Burak Ceran, Koordinatör Yardımcısı Zeki Bulduk, Türk Dil Kurumu, Başkan Prof. Dr. Gürer Gülsevin, Tokat BAŞTEK (Başkent Tokatlılar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği),Tokat Belediyesi, Belediye Başkanı Av. Eyüp Eroğlu, Zile Belediyesi, Zile Belediye Başkanı Şükrü Sargın, Eski Başkan Lütfi Vidinel, Mamuşa Belediyesi, Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç, Prizren Yunus Emre Enstitüsü, Başkan Dr. Mehmet Ülker ve de canla başla gayret eden;
Düzenleme Kurulu, Başkan Prof. Dr. İbrahim Tüzer, BAŞTEK Başkanı Prof. Dr. Yaşar Özgök, Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Yardımcı hocamız var.
Mamuşa’da Belediye Başkanı ile birlikte sempozyumlarda ev sahipliği yapan Anadolu İlk ve Orta Alt Öğretim Okulu Müdürü Milazim Mazrek ve personeli; bizlere zaman ayırmada sınır tanımayan rehberlerimiz Afrim,Nevron,Dona;marketimden size bir şey içirmeden bırakmam diyen Ramadan Şala,Pamuk şekerci Burhan Karaniç de var.
Elbette bu etkinliklerin verimli geçmesi için çırpınan çok sayıda isimsiz kahramanlarımız da var. Her birine ayrı ayrı teşekkür ediyor, hasret yüklü selamlar, sevgiler, saygılar ve dualar gönderiyoruz Turnalarla Anadolu’ dan Balkanlar’a.
Son sözü Mamuşa’da tanıma ve tanışma fırsatı bulduğum Zeynel Beksaç’ın çok anlamlı bir sözü ile bitiriyorum:
“Biz, göç yağmurları ile ıslanan toprakların çocuklarıyız ”
İstanbul’un fethinin 566. yılı ve Mübarek Ramazan Bayramı Türk-İslam Dünyasına kutlu olsun.
Fotograf: Melda Mazrek ve arkadaşları
Mamuşa Belediye Başkanı Abdülhadi Krasniç

Hasan AKAR.”URFA /SİVEREK HACI PINARIN DÜZÜ’NDEN ERZURUM TORTUM ŞELALESİNE UZANAN BİR AŞKIN ÖYKÜSÜ VE TÜRKÜSÜ:”

BAKKAL MAHMUD’UN KIZI

“Bir sigara iç oğlan / Gel kapıdan geç oğlan
Seni bana vermezler /Bu sevdadan geç oğlan
Hacı pınar’ın düzü /Mevlâm ayırdı bizi
Bakkal Mahmud’un kızı/ Yaktı yandırdı bizi “
Bu türkü Siverek’te yaşanmış bir aşkın sonunda dökülmüş ‘acumuklu bir destan’ gibi dudaklardan. Sonra bu işin ustaları tarafından derlenmiş, musiki katılmış kulaklarımıza hoş gelsin diye. Sevdalar, pınarlardan öyle bir akmış ki… Yakmış yandırmış söyleyenlerini de…
Diyor ya, Bedri Rahmi Eyüboğlu:
“Ah bu türküler,
Ana sütü gibi candan,
Ana sütü gibi temiz.
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla,
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.”
Rahmetli Müslüm Gürses’in, Abdullah Yüce’nin zirveye çıkışlarında dillerinden düşmedi bu türkü. Huri Sapan’ın plaklarından farklı çıktı sanki bu ezgi. Urfa’dan derlenen bu türküyü bizler de çok dinledik. En son “Müslüm” filminde seyriyle beraber derinliğine daldık bu kulaklarımıza hoş gelen ama öyküsünü sonradan öğrendiğimiz türkünün.
Öyle ya: Her aşığın bir ahı var…
Bundan üç yıl önce Tokatlı şairlerimizden Süreyya Kaya, Elazığ-Diyarbakır Kültür Buluşmalarında tanıştığı Feray Sayan adında bir hanımefendiden bahsetti bana. Anneannesinin 1915 yılında tehcir sırasında acı şartların getirdiği olaylar döneminde Niksar’dan Urfa/ Siverek’e gelin olduğunu, annesinin de kendi annesinden dinlediği hatıralarla büyüdüğünü ve Niksar’ı çok merak ettiği halde bir türlü gidemeyişindeki hasreti dile getirdi.
Biz de Feray Hanım’la bir müddet sonra tanıştık ve gerekli mesajları aldık. Zamanla görüşmelerimiz arttı ve o yılların kayıtlara girmeyen bazı acı hatıralarını dinledim ondan.
Sonrası bizi Urfa /Siverek’te annesinin yaşanmış bir öyküsüne ve yakılan “Bakkal Mahmud’un Kızı “ türküsüne getirdi.
Biz önce Feray Sayan Hanım’dan kısaca bahsedelim:
1959 Siverek doğumlu. Daha yirmi günlükken İstanbul’a taşınmışlar. Babası kullandığı kamyonunu satarak İstanbul’da taksi hattı satın alıp çalışmaya başlamış ama günün birinde astım hastalığına yakalanmış. Tedavi için gittiği doktor ona oksijeni bol kendi memleketini önerince ailecek 1965 yılında Siverek’e geri dönmüşler. İki yıllık istirahattan sonra iyileşmiş ama maddi yönden sıkıntıya girince Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği’nde işe başlamış.
Kendisi, babasının görevi nedeniyle taşındıkları Urfa Ceylanpınar’da Ceylan İlkokulu’nu, Ceylanpınar Ortaokulu’nu daha sonra taşındıkları Diyarbakır’da Ticaret Meslek Lisesi’ni bitirmiş. 1982 yılında yaşıtı Celal ile evlenmiş dört kız evladının annesi olmuş. Halen eşi ve kızları ile birlikte Diyarbakır’da yaşıyor ve bazı sivil toplum kuruluşlarında insanlara faydalı olmaya gayret ediyor. AFASDER (Anadolu Sanat Eğitim ve Spor Derneği, Diyarbakır Kültür, Turizm ve Musiki Derneği üyeliği ve Yeniden Yaşam Kanserle Mücadele Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği yapıyor. Ayrıca bir siyasi partinin de çalışmalarına aktif bir şekilde katılıyor.
Feray Hanım’dan kısaca da olsa bahsettikten sonra Niksar ve Siverek arasında uzun bir tarihi yolculuğa başlayalım.
Milletlerin kaderinde olduğu gibi o ülkelerde yaşayan insanların da tarihin seyri içinde değişik kaderleri vardır. İşte bu elinizde olmayan kaderin sizi ne zaman nereye sürükleyeceğini bilemezsiniz. Tehcir adını verdiğimiz fırtınalı yılların ve göçün hazin hikâyesi içinde bulursunuz dillere destan olan Bakkal Mahmut’u ve eşi Naciye’yi.
Mahmut, Urfa’nın Siverek kazasından yakışıklı, uzun boylu yağız bir zabittir. Askerliği Niksar’a çıkmıştır. Şimdiki gibi değil tabii o vakit askerlik… Bir cepheden bir cepheye… Niksar Kalesindeki Askerlik Şubesinde görevlidir. Osmanlı Devleti’nin buhranlı yıllarına denk gelir onun askerliği. Önce Balkan Savaşları, peşinden Birinci Dünya Savaşı… Bir yanda Çanakkale, bir yanda Ruslarla bitmeyen savaşlarımız ve binlerce Mehmetçiğin donarak şehit olduğu, esir düştüğü Sarıkamış felaketi. Bu zor şartlarda isyanlar sonucunda devletin güvenliği ve geleceği için vatanından, Anadolu’dan göç ettirilen insanların sefaleti. Yani Tehcir…
Diğer yanda da bu fırtınanın içinde Nadya ve eşi komşularının : “Gitmeyin biz sahip çıkarız” sözlerine rağmen kucaklarındaki iki yaşındaki yavrularıyla çaresizlik içinde kalabalığa karışarak terk ederler güzelim yeşil Niksar’ı… Yollar kimini menziline götürür kimini yarısında bırakır. Nadya bu hazin göç sırasında sevgili eşini kaybeder ve çaresizlik içinde yola devam eder.
İşte Mahmut’la tanışması da bu sırada gerçekleşir. Kafileyi korumakla görevli askerler içinde olan Mahmut yüzlerine güzelliğini gizlemek için kömür karası sürmüş ancak ellerini unutmuş kucağında küçük çocuğuna sarılan bu kadına acır ve ilgi duyar. Atından iner ve matarasındaki su ile yüzünü yıkattığı Nadya’nın güzelliği karşısında önce şaşırır ne diyeceğini ne edeceğini bilemez, biraz bekleyip süzerek sorguladıktan sonra:
-Gel seni bizim memlekete götüreyim. Der.
Çaresizdir zaten memleketinden ayrılışın ve sevdiği eşinin kaybı ile yaşadığı acı içinde yapılan bu beklenmedik teklifi kabul eder Nadya , atının terkisine bindiği yakışıklı zabitle uzun bir yolculuktan sonra kendisini Siverek’te bulur.
Siverek’te Müslümanlığı kabul ederek Naciye adını alır ve evlenirler. Yıllar geçer birbirlerini severler ve iki erkek Recep ve Mustafa ile iki kız Münire ve Nadime gelir, Niksar’dan kucakta gelen ve Sabri adını verdikleri evlatlarına kardeş olarak.
Niksar’da iken maddi durumları iyi olan Naciye’nin ailesinin kumaş mağazaları vardır, kendisi de iyi bir terzi olarak yetişmiştir. Gelirken biriktirdikleri altınları elbisesine özenle dikerek Siverek’e gelinceye kadar saklamasını bilmiştir. Altınları bozdurup o zaman göre Siverek’te pek bulunmayan büyük bir bakkal dükkânı açarlar.
Naciye’de terzilik yaparak aileye yardımcı olur hem de o şehrin sosyal yaşantısına ayak uydurmaya gayret eder. Mahallesindeki bir komşusundan Kur’an-ı Kerim okumayı öğrenir, namazını da ölünceye kadar bırakmaz. Elbette bu kolay olmaz her yerleşim bölgesinde olduğu gibi o da yerli-yabancı çekişmesinden dolayı bazen sıkıntılar yaşarsa da zamanla kendisini sevdirmeyi başarır.
Bu arada Niksar’dan haberler gelmiş :”Gel geri dön Niksar’a “ diye ama o mutlu bir yuva kurduğu Siverek’te kalmayı tercih etmiş. Bundan sonra zamanla mektuplaşmalar da kesilmiş irtibat tamamen kopmuş.
Niksar’dan getirdiği oğlu Sabri diğer kardeşleriyle beraber büyümüş ama 13-14 yaşına gelince biraz da çevresinin verdiği rahatsızlık sonucu: “Anne ben Suriye’ye gideceğim” deyip tutturmuş. Annesinin itirazına rağmen helallik alıp Halep’e giderek orada bir marangozun yanında çırak olarak çalışmaya başlamış. Ustası onu iyice yetiştirmiş ve çocuğu da olmadığı için evlat edinmiş. Zamanla iyi bir usta olan Sabri buradaki ailesinin desteğiyle 25 yaşına gelince Amerika’ya giderek iş hayatına orada devam etmiş ve evlenerek mutlu bir yuva kurmuş. Türkiye’ye bir daha da dönmemiş ancak uzun yıllar ailesiyle mektuplaşmayı sürdürmüştür.
Eşi Mahmut’un vefatından sonra içine kapanan Naciye’nin Niksar Kalesi eteklerindeki Maduru Mahallesi’nde başlayan hayatı Siverek’te daha genç sayılabilecek bir dönemde, 63 yaşında sona ermiştir.
GELİNCE ‘BAKKAL MAHMUD’UN TÜRKÜSÜ’NE’
Bunu da, Bakkal Mahmut’un torunu Feray Hanım’dan dinleyelim:
“Dedemin Siverek Hacıpınar düzündeki çeşmenin çok yakınında zamanın bütün ihtiyaçlarına cevap veren bugünkü marketlere benzer büyük bir dükkânı varmış. Eşi Naciye’nin Niksar’dan getirdikleri altınlarla açmışlar burayı.(Hacıpınar Düzü denilen yere 1933 yılında Taş ustası İbrahim Yane tarafından Selçuklu mimarisine uygun bir çeşme yapılmıştır.)
Süvari Alayı olarak bilinen askeriye o dönem bütün ihtiyaçlara cevap verdiği için dedemin dükkânından mal alıyormuş. Dillere destan bir güzellikte 1927 doğumlu olan annem Münire de dedemin olmadığı zaman dükkânı bekliyor ona yardımcı olmaya çalışıyormuş. Askeriyeye erzak alışları sırasında görevlendirilen Erzurum’un Tortum kazasının bir köyünden Hakkı adında bir jandarma eri bu alışveriş sırasında zamanla anneme âşık oluyor. O yıllarda 14 yaşlarında olan annem de Palandöken Dağlarının bu yağız Dadaşının aşkına gel zaman git zaman kayıtsız kalamayıp karşılık veriyor. Birbirlerini delicesine seviyorlar.
O yıllarda askerlik süresi bugünkü gibi değil elbette, otuz aymış. Annemi Siverek’te edindiği tanıdıkları vasıtasıyla istetiyor ama dedem: “Erzurum bize çok uzak, hasretine nasıl dayanırız?” diye vermiyor.
Sonra araya Siverek Bucak Aşiretinin ileri gelenlerini koyup iki aşkı kavuşturuyorlar. Dolayısıyla annem henüz 14-15 yaşında iken evleniyor. 1.5 yıl kadar askerlik bitinceye değin evli kalıyorlar. Siverek’te bu mutlu evlilikten 1943 yılında annem daha 16 yaşında iken Güngör adını verdikleri nur topu gibi bir de kızları oluyor. (Şu an İstanbul da yaşıyor.)
Askerlik bitince artık memleketin yolu gözüküyor. Vedalaşıp birkaç parça eşya ile trenle Erzurum’a oradan kamyonla Tortum’a gidiyorlar. Meğer Hakkı askere gelmeden önce Tortum’da amcasının kızı ile evliymiş ama bu durum nüfus kaydında görünmüyormuş. Üstelik bir de kızı varmış. Kapıda annemi kucağında kızı ile kuması karşılıyor ama elden gelen bir şey yoktur. Yığılır bir an ne edeceğini ne diyeceğini bilemez, peşinden koşarak geldiği aşkının yüreğinde iki kadının yer almasını hazmedemez. Sanki Tortum şelalesinin suları kurur gözlerinde bir an. Gökyüzüne bakar, ellerini açar bir şeyler mırıldanır, yanaklarından sızan yaşlar içinde ne dediği bilinmez.
Haliyle annem orada kaldığı iki yıl içerisinde çok eziyet yaşıyor. Neredeyse hemen her gün ev, merek, tarla arasında mekik dokuyor ve işlerinin pek çoğunu anneme gördürüyorlar. Köyde 1945 yılında Enver adını verdikleri bir oğulları oluyor. Artık severek peşinden geldiği Hakkı’nın evinde kendisine reva görülenlere dayanamaz hale geliyor. Acıları büyüyor büyüyor sonra bir yanardağın patlayıp sönmesi gibi aşkı da lavlarla eriyip kayboluyor kısa zaman içinde.
Düşünür taşınır gitmekten gayri yol bulamaz derdine. Aklına memleketine haber göndermek gelir ama nasıl? Annem Siverek’te ilkokuldan mezun olmuş. Kayınbiraderine bir mektup verip Tortum’dan göndermesini istiyor. Kayınbiraderi annemi çok sever, sözünü tutarmış. Alıp ağabeysinden habersiz mektubu Siverek’e postalıyor.
Mektup Siverek’e gelince aile toplanıp Mustafa dayımı Erzurum’a gönderiyorlar. Trenle Erzurum’a giden dayım annemin köyüne ulaşıyor. Bakıyor ki kardeşi perişan bir vaziyette ve oldukça zayıflamış. Kucağındaki çocuğunu emziriyor. Eniştesi Hakkı’ya :
-Sen neden yalan söyledin, bekârım diye bizi kandırdın. Sevmek böyle midir? Diye çıkışıyor.
Mustafa dayım, yirmi yaşındaki annemi ve iki yeğenini alıp Siverek’e dönmüş. Bir kaç yıl sonra Hakkı’nın kardeşi Siverek’e gelmiş:”Seni Tortum’a götüreyim” Diye ama annem de ailesi de razı olmamış. O vakit kardeşi :”Geliyorsan gel yoksa çocukları götüreyim “Demiş. Kız annede kalmış, erkek olanı Enver’i almış Tortum’a dönmüş. Bu olaydan sonra haliyle boşanma da gerçekleşmiş.(Hakkı’nın da daha sonra ailesiyle birlikte Erzincan’a oradan da İstanbul’a göç ettiğini hatta iki kardeş Enver ile Güngör’ün (Yılmaz) orada görüştüklerini öğreniyoruz.)
Münire ve Hakkı’nın bu derin ama sonu bahtsız aşkı unutulmaz. Gazinolarda Abdullah Yüce’nin, Müslüm Gürses’in Huri Sapan’ın ve nice sanatçının mikrofonlarında şenlenir. Plaklara alınır, kasetlere kaydedilir, beyaz perdede şekillenip tüm dünyaya yayılır.
Bunu sağlayan da onların aşkına bir vefa borcu misali kayıtsız kalmayan komşuları Bandocu Mehmet Efendi’dir.
Onların bu aşkına şahit olan müzikle de uğraşan komşusu Bandocu Mehmet Öcal yıllar sonra bu türküyü yakıyor. Türkü ilk kez gün yüzüne çıkınca çevre tarafından biraz ayıplanmış, neden bu türküyü ona yaktı diye eleştirilmiş.
Bu dramın ardından birkaç yıl geçiyor annemi Diyarbakır’dan, asılları Siverekli Mehmet adında bir delikanlının ailesi istiyor. Dedem ve anneannem de razı olunca annemi Siverek’ten Diyarbakır’a gelin getirmişler. Bu evlilikten ağabeyim Cihat (1955 ) ve 1959’da ben doğmuşum. Babam maddi sıkıntı çekmeye başlayınca beş altı yıl kadar Urfa Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliğinde çalıştı, sonra yine beraber Diyarbakır’a döndük.
Bu türkülere konu olan güzeller güzeli annemi 1983 yılında kaybettik. Babam Mehmet de 1922 doğumlu idi, o da iki yıl sonra 1985 yılında aramızdan ayrıldı. Ruhları şâd olsun diyebiliyorum ancak her gün dualarımda yaşatmaya çalışıyorum bir evladı olarak.”
Evet, bugün bu aşkın şahitleri Siverek’teki Hacıpınar Çeşmesi de, Tortum Şelalesi de sessizce akmak ve akmamak arasında zamana direniyor. Faruk Nafiz’in ‘Çoban Çeşmesi’ şiirinde dediği gibi:
“Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar.
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi.”
O derin Leyla ile Mecnun misali aşklar bitiyor, yaşanmıyor bugün artık. Kuruyorlar bir bir… Yatağını bile ıslatmıyor, ırmaklara ulaşamadan kayboluyor sular… Bakkal Mahmud’un dünyalar güzeli kızı Münire ve Erzurum’un dadaşı Hakkı’nın aşkı gibi…

Şair İbrahim İlyaslının şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, “Mahmud Kaşqari Medalı” laureatı, Əli Kərim adına Sumqayıt şəhər Poeziya Klubunun sədri, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü, şair İbrahim İlyaslının “Necəsən?” şeiri Anadolu türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dərgisinin 51. sayısında dərc olunub.

“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.

Qeyd edək ki, bundan öncə şair İbrahim İlyaslının bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı tərəfindən gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kardelen” (Bilecik şəhəri), “Hece Taşları” (Kahramanmaraş şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyatyönümlü dərgilərinə göndərilmişdi.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

“Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 51. sayısı yayında

2019 yılının ilk KÜMBET’in 51. sayısı ile sizlerleyiz. T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın süreli yayınları arasına bu yıl da abone olunan derginiz, Bakanlığımızın ve siz değerli okuyucularımızın desteğiyle başarılı bir şekilde yayın hayatına devam etmektedir. Ancak ülkemizdeki özellikle kâğıt sektöründeki beklenmeyen fiyat artışları yayın hayatını olumsuz yönde etkilemiştir. Maalesef yayın hayatında olan bazı ve gazetelerin 2018 yılında birer birer kapanması bu yansımaların neticesidir. Bu sebeple tedbiren biz de 2019 yılına has olmak üzere 2 sayı ile karşınızda olabileceğiz. Oluşan şartlara göre 2020 yılından itibaren yeniden dört sayı çıkabilmeyi düşünüyoruz.

Derginin yönetiminde 2019 yılında bazı değişiklikler gerçekleşti. Buna göre derginin sahibi Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği adına başkanlık görevini sürdüren Hasan Akar, Yazı İşleri Müdürü Mahmut Hasgül, Genel Yayın Yönetmeni Sündüs Aslan Akça, Kumrugül Türkmen Akın da Yayın Kurulu üyesi oldu. Dolayısıyla derginin idari icra kısmının ağırlığını bu arkadaşlarımızla yürüteceğiz.

Bu sayımızda yine yurt içinden ve dışından birbirinden değerli akademisyen, araştırmacı ve yazarımız yazı, makale ve araştırmalarını sizlerin istifadenize sundular. Kapak konusu olarak aramızdan 99 yıl önce ayrılan Türk Hikâyeciliğinin ünlü ismi Ömer Seyfettin’i Prof. Dr. İnci Enginün ve Araştırmacı-Yazar Merve Öngen’in yazılarıyla işlemeye gayret ettik.

Yazılar dünyamızda; Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı, Prof. Dr. Ertuğrul Yaman, Prof. Dr. Alpaslan Demir, Yard. Doç. Dr. Lütfi Sezen, Yard. Doç. Dr Doğan Kaya, Öğretim Görevlisi Sona Çerkez, Öğretim Görevlisi Halistin Kukul, Öğretim Görevlisi Talat Ülker, Araştırmacı – yazarlar M. Necati Güneş, Sinan Terzi, Bahattin Günerli, Pınar Ülgen, Hasan Boynukara, Bekir Yeğnidemir, Şerare Kıvrak Yağcıoğlu, Sündüs Aslan Akça, Ayşe Ünüvar, Harika Ufuk, Hasan Akar, Selvigül Kandoğmuş ve Şerife Sipahi yer aldılar.

Şiir bahçemizde ise; Noorudden Samedoğlu, Hava Avcı Köseoğlu, Alpaslan Demirbilek, Feyz Kariha, Hasan Fahri Tan, Kumrugül Türkmen Akın, Rasim Yılmaz, Hünkâr Dağlı, A. Turan Erdoğan, Saffet Çakar, Yavuz Doğan, Bedrettin Keleştimur, Şenay Suluk, Şefik Tiryaki, Nurkan Gökdemir, Erdal Erçin, Ali Kemal Mutlu, Ramazan Tekinel, Merve Nur Maden, İbrahim İlyaslı yüreklerinden taşan en güzel duygularını sizler için paylaştılar.

Bu dönemde, Kümbet Dergisi Ailesinden Hasan Akar : “Cumhuriyet Döneminde Tokat Valileri”, Sündüs Aslan Akça: “Güvercin Çığlığı”, Nihat Aymak: “Gülleri Kırmasalar” adlı eserlerini Ankara ve Tokat’ta düzenlenen imza günlerinde okuyucularıyla buluşturdular. Bu sayımızda özenle hazırladığımız “Etkinlikler” ve “Bize Gelen Kitaplar” dosyalarının ilginizi çekeceğini ümit ediyoruz.

Dergimizin 52. sayısında buluşmak dileğiyle…

Hasan AKAR
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Nuryüzlü Ahmet DİVRİKLİOĞLU HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! (16 Şubat)

ad

GERİYE DÖNÜŞ YOK

Dipsiz girdaba düştüm döndükçe dönüyorum
Ben beni yitirmişim bulmaya niyetim yok
Garip kuşlar gibiyim halime gülüyorum
Diyorum, buna şükür; kimseye diyetim yok

Bir lokma bir hırkaya sebil ettim bu ömrü
Ölü gezdim dünyada sandılar canlı, diri
Kılavuzumdur benim Yesi’nin gönül eri
Bu yüzdendir kimseye kinim yok, garazım yok

Dedikçe omuzlarım yükü kaldırmaz oldu
Yani gönül bardağım damla almıyor, doldu
Toz pembe hayallerim soldu sarıya çaldı
Hazanda domurmaya takatim, gayretim yok

VATAN DİYENDE

MENE GUYU GAZANI BİLMEZMİYEM MEN LELE
İNDİRTER BAYRAĞIMI GÖRMEZMİYEM MEN LELE
GÖVDEMİ GURT KEMİRER CÜMLELER GÖRE,GÖRE
BU GADDAR MANKUTMUYAM SEZMEZMİYEM MEN LELE

DÜŞMENE GÜLLER VERER AŞIMLA BESLEDİĞİM
O Kİ YADIM DEDİKÇE GARDAŞCA SESLEDİĞİM
CAN İÇİMDE CAN ÜZER GÖZELLİK DÜŞLEDİĞİM
BÖYLESİ HAYINLIHDAN BEZMEZMİYEM MEN LELE

DUR DEREM NEÇE DERDİN MENLE DE Kİ ANLAYAM
YASINLA YAS ÇEKEREM TOYUNDA ZATEN VARAM
GARDAŞ CANI YENER Mİ YİYENE DENER YAMYAM
YAMYAM GARDAŞ OLAR MI SİLMEZMİYEM MEN LELE

OĞULU,UŞAĞINI BASARAM MEN BAĞRIMA
NENESİ MENİM NENEM EŞ EDEREM ANAMA
HALA HAYINLIH EDER GEDER CAN AĞIRIMA
MENDE GAYRI DEFTERİN DÜRMEZMİYEM MEN LELE

BU TORPAH ATA CANI ECDADIN YADİGARI
DİYEREM BU BAYRAĞIM GIP GIZIL ATA GANI
BERABER ÜCELTELİM DEDİKÇE BU VATANI
BAYGUŞA PAY VERENE KÜSMEZMİYEM MEN LELE

SUSARAM SABIR DEREM SANIRLAR GÖRMEZ KÖREM
ÖZÜMDE ATAŞ DÖNER GORHU BİLMEZ NEFEREM
MAVZU VATAN DİYENDE COŞARAM,DELİRİREM
SIHILAN DÜŞMEN ELİ KESMEZMİYEM MEN LELE
TUFAN OLUP ELİNDE ESMEZMİYEM MEN LELE

ÖZLEM

ÖZLETTİRDİN DOST KENDİNİ
DİYECEKSİN HASRET YENİ
BİRDE BANA SOR ÖYLEMİ
DAĞ BAŞLARI TÜTENDE GEL

YEŞİLLENİNCE ÇİMENLER
KÖPÜRÜNCE Kİ DERELER
DÜŞÜNCE SUYA CEMRELER
PAPATYALAR BİTENDE GEL

TAKLAYINCA LEYLEK DAMDA
DEM ÇEKİNCE BÜLBÜL DALDA
GÜLLER AÇINCA BAĞLARDA
KİRAZ KUŞU ÖTENDE GEL

DEVECİ’DEN KAR KALKINCA
YÖRÜK YAYLAYA ÇIKINCA
HER YAN BİRAZ ISININCA
HAVA YAZA YETENDE GEL

ZİLE SENİN ATA YURDUN
ÖZLÜYORUM HEP DİYORDUN
YEDİTEPE DE NE BULDUN
BOŞ VER TUFAN DESENDE GEL

DEREBOĞAZI’NDA BİRİNCİ CEMRE

BİRİNCİ CEMRE DÜŞMEYE NE KALDI ŞURADA
BAHAR UÇ VERDİ GÜZELİM
BAKSANA YEŞİLE CAN GELDİ
DALLARA KAN
ÜŞÜMÜYOR ARTIK YÜZLERİM,ELİM

GÖZELERDE AB-U HAYAT
O SULARDA BİR RENK,BİR TAT
KIR ÇİÇEKLERİ ALSIN ÇEVREMİ
COŞ GELSİN GÖNLÜME KAT BE KAT

DEREBOĞAZI’NDA YÜRÜYEYİM ŞÖYLE
ZİLE DE BU MEVSİMİN AYNASIDIR ORALAR
BÜLBÜL YUVASI’NDA KUŞ SESLERİ
ÇORAKLIK’TA ALAKESELER
KÖŞKLÜ DEĞİRMENİ SUSMUŞTA DİNLER
BURDA ESEN SERİN YELİ

YEL HİÇ KESİLMEZ Kİ BURADA
BAHAR ESER,KIŞ ESER,GÜZ ESER
HELE YAZDA,HELE YAZ DA İKİNDİ SONLARI
BAĞRINI SOĞUTUR OVANIN
RAHATLAR NEBAT,RAHATLAR İNSANLAR,BÖCEKLER

BAHAR DEYİNCE DEREBOĞAZI GELİR AKLIMA
GÜZ DEYİNCE,KIŞ DEYİNCE,YAZ DEYİNCE
HER MEVSİM BİR GÜZELDİR BURADA
HELE BAHAR,HELE BAHAR
DAYAN GÖNLÜM,DAYAN GÜZELİM
BİRİNCİ CEMRE DÜŞMEYE NE KALDI ŞURDA

TOŞAYAD Başkanı Sayın Hasan AKAR HOCAMIZın yeni kitabı yayında

Kardeş Türkiye Cümhuriyetinin Tokat şehrindeki TOŞAYAD ve Azerbaycan Gazeteçiler Birliği Sumqayıt şehir teşkilatının Günlük Analitik Haber Ajansının (gundelik.info) ve Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının (edebiyyat-az.com) Türkiye tümsilcisinin Başkanı Sayın Hasan AKAR HOCAMIZın “Cümhuriyet döneminde Tokat valileri” yeni kitabı “Berkan” Yayın Evi tarafından yayınlandı. Kitabda 1923-2018 yıllarda Tokat şehrinde gerçekleşen tarihi anlar ile ilgili dolğun bilgiler yer almış.
Tokat, Osmanlı Devleti döneminde 19. Yüzyılın çeyreğına kadar Sivas Eyaletine bağlı kaza olarak varlığını sürdürmekte olan 12 Ocak 1880-de Sultan 2. Abdulhamidin iradesiyle sanıcak olmuştur.
1913 tarihli İdarei-İ Vilayetler konusunda yapılan düzenleme ile Tokat Mutasarrıflığına 25.05.1913 tarihinde Mamduh Sermed Bey atanmıştır.
31 Mayıs 1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TMBB) İcra Vekilleri Heyetinde Tokat bağlı olduğu Sivas Vilayetinden ayrılarak müstakıl vilayet olmuştur. İstiklal Savaşı sonrası Mutasarrıflığı kaldırmasıyla Tokat Mutasarrıfı Mehmed Said Bey 30.09.1923 yılında Tokatın ilk Valisi ünvanını almıştır.
Bu eserde Cümhuriyetten günümüzü görev yapmış 36 valinin kısa hayat hikayeleri konu edilmişdir.
Değerli Kardeşimizi, HOCAMIZI tebrik ederiz. Hayırlı günler ve başarılar diliyoruz!!! İnşAllah! AMİN!!!

TOSAYAD Başkanı Sayın Remzi ZENGİN HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! (19 Aralık 2018 yıl)

10498648_1088017144548624_2375876398071380324_o

TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) Başkanı, Azerbaycan Gazeteçiler Birliği Sumqayıt şehir teşkilatının Günlük Analitik Haber Ajansı (gundelik.info) ve Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının (edebiyyat-az.com) Türkiye temsilcisi Sayın Remzi ZENGİN HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! İYİ Kİ DOĞDUNUZ! İYİ Kİ VARSINIZ! NİCE BİLE YILLARA! BAŞARILAR DİLİYORUZ!

Dilerim yüce mevlâdan
Gözlerin yaş,
Tekerin taş,
Memleketin savaş görmesin.

Cebinde bitmesin para
Başın düşmesin hiç dara
Dırdırı çok bir kaynana
Başından eksik olmasın.

Altında bir arap atı
Gezesin hep memleketi,
Malının bet bereketi
Azalmasın, daim artsın.

Duaların kabul olsun
Mutluluğun bâki kalsın,
Beklediğin yolcu gelsin
Gözlerin yolda kalmasın

Dilerim hiç çekme tasa
Düşmeyesin derin yasa;
Bir kel ile bir de köse
Düğününde davul çalsın.

Rüyaların gerçek olsun
Dilerim hep yüzün gülsün,
Seni sevmeyenler ölsün
Yüz yirmi yıl yaşayasın.

Remzi’den sana nasihat
Adımını dikkatli at,
Her şeye eyleme inat,
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN

Ömür treni

Uzun, kara bir katar
Altmış vagonlu kadar
Büyük bir hızla akar
Geçti ömür treni

Nice dağları aştı
Nice tünelden geçti
Sonunda düze erdi
Geçti ömür treni

Çok hızlı gidiyordu
Makinistini yordu
Şimdiyse artık durdu
Göçtü ömür treni

Artık gelmez islimi
Düşünüyor teslimi
As duvara resmini
Geçti ömür treni

Nice yolcular bindi
Nice yolcular indi
Düşün, son inen kimdi
Geçti ömür treni

Rengi sarardı soldu
Şimdi miadı doldu
Artık jiletlik oldu
Geçti ömür treni

(Tokat/17.8.2012)[

Ahmet DİVRİKLİĞOLU.(Türkiye Cümhuriyyeti, Tokat).”Duam”

ad

Minareden Ezanımı
Dindirtme benim, Allahım
En yüceden Bayrağımı
İndirtme benim ,Allahım

Milletimi pahidar kıl
Cümlemize ver sen akıl
Düşmanlara tek bir çakıl
Verdirtme bize ,Allahım

Bülbül susmasın bağımda
Hain gezmesin dağımda
Çakalları -Vatanımda
Ürdürtme bize , Allahım

Duam kabul olsun benim
Yücelsin,yükselsin Elim
TUFAN diyor :Ölüm,zulüm
Gördürtme bize ,Allahım

Ahmet DİVRİKLİOĞLU TUFAN

Türkiye Yardım Sevenler Derneği’nin kuruluşu 1928 yılında

Türkiye Yardım Sevenler Derneği’nin kuruluşu 1928 yılında Türk kadınları tarafından faaliyete geçirilen Himaye-i Etfal Kadın Yardım Cemiyeti’ne dayanıyor. Cumhurbaşkanınız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önerisiyle 1938 yılında bu cemiyetin adı ” Türkiye Yardım Sevenler Derneği oluyor. Ülkemizin en saygın dernekleri arasında yer alan bu derneğin Tokat temsilcileri bugün Yönetim Kurulu Başkanı Sevinç Yaveroğlu Hanımefendi başkanlığında derneğimize bir nezaket ziyareti gerçekleştirdiler. Kendilerine müteşekkiriz. Daima yanımızda ve yakınımızda gördüğümüz bu değerlerle İnşallah ortak etkinliklere imza atabilme ümidindeyiz.

Hasan AKAR,
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Remzi Özkan.”YETİŞ SEVDİĞİM”

Ömrümün her anı kar ile boran
Kalmadı halimi hatrımı soran
Resmindir karşımda yıllardır duran
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Meğerki bu dünya yalanmış yalan
Süslü kelimeler, zehirli yılan
Sazımın son teli henüz kopmadan
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Yitip giden gençlik sahile vuran
Sevdamızdır bizi, yakıp kavuran
Artık son yapraktır takvimde kalan
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Var mıdır hasretle barışık olan
Ayrı dünyalarda mutluluk bulan
Yürek harman yeri, şimdi toz duman
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Hilal ORAL.”UMUT”

Kaf dağının ardıydı
“ Uyuyan prensesti”
Umut toza toprağa bulaşmış
Ellerimdi…
Ağzımın kenarındaki
Pekmez bulaşığıydı… Umut
Saçlarıma taktığım çiçekti
Eteklerime topladığım taş…
Yıldızlara erişir sandığım
Baştı… Umut…
Umut ilk aşkımdı…
Çeşme başlarında beklediğimdi
Umut…
Aynada yansıyan aksimdi…
Sol yanımda uslanmaz kuştu
Umut…
Türkü türkü sesti…
İki büklüm çalıştığım tarlada
Aldığım nefesti umut…
Ektiğim pamuk, biçtiğim başaktı…
Yüreğimden geçenlerdi umut…
Söylediklerimdi
Anlatamadıklarımdı, ağlayamadıklarımdı.
Umut öğrendiklerimdi öğrettiklerimdi.
Toprağa girene kadar bedenim…
Sevdiğim, seveceğim verdiğim vereceğim
Her şeydi umut…

Hüseyin YEĞNİDEMİR.”KALAYCI ÇIRAĞI”

Benim çocukluk yıllarımda bugünkü gibi yemek masalarını porselen tabaklar süslemiyordu. Çelik tencereler yoktu. Mutfaklarda kullanılan tencereler, tabaklar, bardaklar, su kapları bakırdan yapılırdı. Bunlar Zile yöresinin deyimi ile su taşımasına yarayan helke, su tası, sitil, kazan, kuzu kazanı, bağ leğeni, çamaşır kazanı ve leğeni, yağ tavası, lenger, kirpikli sahan vs. Bunlardan bazıları her yıl bazıları ise 2-3 yılda bir kalaylanırdı.
Şehirlerde kalaycı dükkânları vardı. Kalayı silinmiş, bakırı çıkmış kaplar buralarda kalaylatırdı. Köylerde yaşayanlar için seyyar kalaycılar vardı. Bunlar köy köy gezer, uygun bir mekân bulur, körüklü ocak tezgâhı kurulurdu. Köyün tellalı akşam yüksek bir yere çıkarak kalaycının geldiğini “Kalaycı geldi, kalaycı geldi” diye bağırarak duyururdu.
Bir kalaycı ekibi üç kişiden oluşurdu. Usta, kalfa ve çırak. Usta temizlenmiş kapları kalaylar, kalfa bakır kapları su, kum ve bez kullanarak temizlerdi. Çırak ise işin en zor kısmını yapardı. Esas işi körük çekmekti. Ayrıca etrafın temizliğini yapar, kalaylanmış kapları sahibine teslim ederdi. Hangi ailenin kapları kalaylanıyorsa o aile yemek verirdi. Çırağın diğer bir vazifesi de aileler tarafından hazırlanan bu yemekleri getirip boş kapları yine teslim etmekti.
Çırağın vazifeleri bununla da bitmezdi. Ustanın abdest suyunu ısıtır, ibrikle dökerdi. Akşamları yatakları serer, sabahları toplardı. Sabah erkenden körüğü yakar, çay suyunu ısıtır ve demler. Çırak olmadan gerçekten zor bir iştir. Bir kalaycının ekipmanları körük, kömür, kalay, nişadır, pamuk ve çeşitli boyda kıskaçlardan oluşurdu. Tabi bu eşyaları taşımak için de bir eşek lazımdı.
İlkokul 3. sınıfa geçtim yaz tatili başladı. Komşumuz Karaböcük’ün Ömer Usta Çekerek’ten haber yollamış anneme. Hüseyin’i Çekerek’e gönder bu yaz benim yanımda çırak olarak çalışsın diye. Annem beni bir kamyona bindirip Çekerek İlçesi’ne gönderdi. Ömer Usta’nın kardeşi Mahmut Usta’nın evine gittim. Üç dört gün burada kaldım. Yaşıtım olan Mahmut Usta’nın oğlu İsmail’le güzel vakit geçirdik.
O zaman Çekerek’te cumartesi günleri Pazar kurulurdu. Mahmut Usta çalıştığı köyden Çekerek’e geldi. Beni de yanına alarak Koyunculu Köyü’ne gittik. Orada sıra ile Kadışehri, Kalaba, Gümüşlük, Yankı ve en son Örencik Köyü’ne gittik. Her köyde yaklaşık on beş gün çalışıyorduk. Örencik Köyü’nde çalışırken bir gün körüğün başında yorgunluktan uyuklamışım. Usta kıskaçla tuttuğu kızgın bakır su tasını yanağıma sürdü. Çığlıkla kendime geldim. Acı içinde koşarak yakında bulunan köy çeşmesine gittim. Başımı suyun altına tuttum. Sesimi duyan ve beni gören hanımlar başıma toplandılar. Yüzümdeki yanığı gören bir kadın koşarak gittiği evinden yoğurt getirdi ve yüzüme sürdü. Beş on dakika sonra acım azalmaya başladı.
Ben hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Etrafımdaki kadıncağızlara yalvarıyorum. Bana dedemin köyünü tarif edin gideyim diye. Kadınlar bu köyün çok uzak olduğunu, yolda kurda kuşa yem olursun diye teselli ediyorlardı. Beni çalıştığım yere geri gönderdiler. Yaşlı bir hanım bana bir merhem getirdi ve her gün bunu sürmemi istedi. Merhem halk tabiriyle kocakarı ilacı denilen kendi yaptığı bir ilaçtı. Beş on gün sonra yüzümdeki yanık iyileşti.
Okulların açılmasına bir hafta kala elimizdeki işleri bitirdik. Zile’ye dönmek için hazırlıklara başladık. Bir sabah güneş doğmak üzereydi. Örencik’ten ayrıldık. Ömer Usta eşeğe bindi. Dursun Kalfa ile ben yürüyerek yola koyulduk. Gün boyu yürüyüp gece de yola devam ettik. Gece yarısı Deveci Dağı’nın zirvesinde yorulunca mola verdik. Çeşmenin başında köyden verdikleri yiyecekleri yedik ve biraz dinlendik. Sonrası yine yola düştük. Gökyüzü yıldız kaynıyor, ateşböcekleri tepemizde uçuşuyordu. Etraftaki çalılıkların gölgeleri her biri bir hayalet gibi üzerimize geliyordu sanki. Aylardır giydiğim ayakkabının altı delinmiş, burnu yırtılmış parmaklarımın yarısı dışarıda geziyordu. Ancak ne yorgunluk, ne de acı hissediyordum. Çünkü evimize, anama gidiyordum artık.
Tanyeri ağardığında Zile’nin ışıkları görünmeye başladığında içimde bir hasret duygusu kıpırdayınca dertli dertli bir iki türkü mırıldandım. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte yayan yirmi dört saat süren yolculuk sona erdi.
Evden içeri girdiğimde anacığım ocak başında çorba pişiriyordu. Ömer Usta anneme: “Hüseyin’e giyecekler hazırla hamama gideceğiz” dedi ve kendi evine gitti. Anamla sarılıp ağlaştık ve hasret giderdik. O kadar yorgun ve uykusuz kalmışım ki oturduğum minderin üzerinde uyuyakalmışım. Uyandığımda akşam olmak üzere idi. Anama selendim, ustam geldi mi diye. Anam gelip boynuma sarıldı. Gözleri dolu dolu: “Ah yavrum ustan geldi ama ben çok uğraştım ama seni uyandıramadım, gittiler. Hem onlar dün gittiler, sen iki gündür uyuyorsun” deyince nasıl yorulduğumun memlekette, ana ocağında farkına varmış oldum.
Ustamın Çekerek’te bana yaptığı zulmü anneme anlatamadım. Çünkü o bir anaydı çok üzülürdü. Zaten o dönemlerde bir anne veya baba çocuğunu çırak olarak ustasına teslim ederken: ”Bu çocuğun eti senin, kemiğin benim, bunu adam et” derlerdi. Bilmem bu ne kadar doğru bir sözdü. Küçük bir çırağın yüzüne neşter atar gibi kızgın bakır parçasını sürecek kadar mı?

“Kümbet” dergisinin 50. sayısında yayınlanan şiirler

ƏLLİ BEŞİN MÜBARƏKDİ, AY ATA!

-Atam Aydın Murquzovun anadan olmasının
55 illik yubileyi münasibətilə!-

Keçmişə qayıdıb, xoş bir niyyətlə,
Sevincli günləri bu gün say, Ata!
Allah tərəfindən ram olunubdu,
Bəndəyə həm günəş, həm də ay, Ata!

Şairi obada torpaq saxlasın,
Qonağı sevənlər qonaq saxlasın.
Bir anlıq dünyada ayaq saxlasın,
Həm çeşmə, həm bulaq, həm də çay, Ata!

Sevinsiz ötməsin zamanın, anın,
Sağ olsun hər zaman dünyada canın.
Doğma Ağstafada qaynayan qanın,
Əməlin olmasın Sənin zay, Ata!

Deyirlər, bu dünya kədər gətirib,
Ruzunu dünyaya səhər gətirib.
Yığışıb bir yana xəbər gətirib,
Payız, qış, nazlı yaz, bir də yay, Ata!

Allahdı sahibi yerin, göyün də,
Sevinib güləsən toyda, düyündə.
Kutsal Ramazanda, gözəl bir gündə,
Əlli beşin mübarəkdi, ay Ata!
(Bakı şəhəri. 29 may 2018-ci il.)
Kamran MURQUZOV

ƏLLİYƏ ÇATACAQ YAŞIN, AY ANA!

-Anam Aida Rəhimivanın anadan olmasının
50 illik yubileyi münasibətilə-

Süfrədən dağılmaz ruzusu heç vaxt,
Dadlı bişirdiyin aşın, ay Ana!
Tarixə çevrilib, yaddaşa hopan,
Bilibsən qədrini daşın, ay Ana!

Allaha ibadət Haqqın yoludu,
Möminlər Allahın sadiq quludu,
Sanma ki, bu ömür qəmlə doludu,
Sən ölüm fikrindən daşın, ay Ana!

Aşiqin gözündən daha gözəldi,
Şairin sözündən daha gözəldi,
Cənnətin özündən daha gözəldi,
Yanaqdan süzülən yaşın, ay Ana!

Görmüsən Sən neçə yası və toyu,
Uludu yenə də Türkümün soyu.
Şahidi olubsan həyatın boyu,
Qarlı günlərini qışın, ay Ana!

Çəkibsən nazını doğmanın, yadın,
Yenə şərəflidi dünyada adın,
Sən məni dünyaya gətirən qadın,
Əlliyə çatacaq yaşın, ay Ana!
(Bakı şəhəri. 7 yanvar 2018-ci il.)
Kamran MURQUZOV

Halil GÜRKAN.”SAÇLARIN”

Yine geceyle gündüz arasındayken vakit,
Fırtınalar koparır yüreğimdeki gel git,
Dem dem sabra imtihandır saçların,
Her telinde ışıldar günün verdiği ümit,
Bakışınla açılır gönlümdeki o kilit.

Derde dermandır saçların,
Kati fermandır saçların.

Aşk güneşi vurunca sevdanın yollarına,
Koyu bir gölge olup düşerim kollarına,
Dalga dalga bir ummandır saçların,
Her damlası can olur hasretin çöllerine,
Ellerim sevgi döker uzanan ellerine.

Dönen devrandır saçların,
Sırlı kervandır saçların.

Sular sen gibi akar bulunduğun her yerde,
Yokluğunda sessizlik ölümden de ilerde,
Sükûtlara feverandır saçların,
Çığlıkları yükselir semaya perde perde,
Aşkımıza şahittir yıldızlar her seherde.

Ağaran tandır saçların,
Kat kat dumandır saçların.

Leylak rengi bakışın süzülür aynalardan,
Zemheriyi ısıtır gülüşün ta bahardan,
Yıldız yurdu asumandır saçların,
Kurtarır bulutları duman duman efkârdan,
Belik belik dökülür güç alınca rüzgârdan.

Bazen mihmandır saçların,
Bazen tufandır saçların.

Agâh (Erol KARAHAN).”VİSAL.”

Müteazzir görünür perde-i ikbâlde visâl
Bir elem sütresi olmuş bize her hâlde visâl

Her gelen seyrediyor gülşen-i dünyâyı fakat
Görünür olmadı hiç zerre-i miskâlde visâl

Neylesin meclis-i uşşâkı gönül geçti demim
Kurumuş gül gibi kalsın yine âmâlde visâl

Âhımız Arş’ı sarar eşkimizin mahfili yok
Gayr-i mümkün bilinir âlem-i ef’âlde visâl

Gün değen güllere şeydâ şakısın nâlesini
Bir firâk türküsüdür gam dolu azlâlde visâl

Sanmayın âb-ı zülâl katresidir ehl-i dile
Bir serin katreye dönmüş yed-i gassâlde visâl

Anlatırlar ey Agâh kıssa-i Mecnûn’u sana
Bir garip farz-ı muhâldir nice nakkalde visâl

Osman KABLAN.”AV DEDİĞİN MÜBAHTIR”

İyi yetişmiş iki öğretmendi onlar. Tecrübeleri de yeterliydi. Her konuda iyi anlaşıyorlardı. Tartışmazlardı. Sadece avlanmaktan söz açılınca tartışırlardı.
Cengiz, çocukluk yıllarından av tutkunuydu. Sapan taşıya bir yerleri nişan alır, taş atardı. Bir köpeğin tavuk kovalamasını zevkle izlerdi. Gülerek izlerdi. Avlanmayı çok severdi. Köyde avcılar vardı. Mahalle baskısı buna engel oluyordu. Bu kadar tutkun olan cengiz, arkadaşını ikna edemiyordu. “Av günahtır.” diyordu Bahattin.
Kan döküyorsun. Cana kıyıyorsun. Günah olmaz mı? Bunları köy kahvesinde konuşuyorlardı. Çaycıdan başka kimse yoktu kahvede.
Molla Dayı içeri girdi. Onların masasına oturdu. Çay söylediler. Molla Dayı yetmiş yaşlarındaydı. Uzun boylu, sarı sakallıydı. Başında, beyaz üstüne sarı işlemesi olan fesi vardı. O, köyün mektebi yapılırken” gâvur mektebi” diye karşı çıkmıştı. Kendince dindardı. Cengiz, Molla Dayı’ya:
-Senin dinî bilgilerine güvenerek bir soru soracağım. Bana anlatır mısın? Hocam, avlanmak günah mı?
-Bana niye sordun?
-Bahattin hocam günah olduğunu söylüyor.
-Peki, sen ne diyorsun? diye sordu Molla Dayı.
-Ben günah olmadığını söylüyorum.
Molla Dayı, çayından bir yudum çekti. Sandalyenin arkasına yaslandı. Ayaklarını ileriye uzattı. Bastonu ile yere bir şey yazar gibi yaparak konuştu:
-İkiniz de yanlış söylüyorsunuz.
-O nasıl oluyor hocam? dedi Cengiz. Doğrusu ne?
-Av dediğin mubahtır. O da gâh-ı gâhtır.
Bahattin:
-O ne demek Molla Dayı?
-Her gün ava gidersen, her gün cana kıyarsan günahtır. Çok seyrek gitmek demektir. Daha fazla cana kıymamaktır. Rast gelirse avlanırsın, aramakla bulamazsın.
Bu sözleri hiç unutmadılar. Bilhassa Cengiz’in kulaklarına küpe oldu. Sonbahar soğukları başlamış, kış yaklaşmıştı. Köylüler pancar sökmeye başlamıştı.
İki öğretmen birlikte kasabaya gidiyorlardı. Cengiz cebindeki sapanla sağa sola taş atıyordu. Bundan zevk alıyordu.
Ağaçlara, taşlara, kuşlara nişan alıyordu. Vuramayınca Bahattin gülüyor, onu kızdırıyordu.
Cengiz:
-Aha rast geldi bak, gördün mü tilkiyi? Rast gelecek demişti Molla Dayı. Rast geldi işte.
-Ne tilkisi, ben görmedim. Nerde?
-Bak, sağ şarampolde sürülmüş tarlanın kenarında gidiyor.
-Aha, aha. Gördüm. Gidiyor, gördüm.
Araları yakındı. Yavaşladılar. Tilki bunları görmemişti. Kendi halinde gidiyordu. Dikkatle takip ettiler. Sessizlik bozulmasın diye çalışanlara selam da vermiyorlardı. Herkes tarlalarda çalışıyordu.
Yolu dere suyundan korumak için yapılan menfezin içine girdi tilki. Menfezde su yoktu. İkisi menfezin iki tarafını kestiler. Ellerinde birer sopa da vardı. Çıkarken vurup öldürmek kolaydı. Bunu yapmadılar. Canlı yakalayacaklardı.
Cengiz kemerini çıkardı. İlmek yaptı. Kendini menfezin altından görünmeyecek şekilde sakladı.
Menfezin ucundan dışarıyı görmeye çalışan tilkinin kafasına, kemerin çemberini geçirdi. Çekti. Çember küçüldü. Tilki yakalandı. Hemen teslim oldu. Çabalayıp onları yormadı. Onu sevdiler. Sırtını sıvazladılar. Streslerinden kurtardılar. Yanlarında tasmalı köpek gibi beraber yürüdüler. Arkalarından gidiyordu. Tarlalarda çalışanlar işlerini bıraktı, onlara bakıyordu. Her tarladan seslenenler oluyordu. Birlikte gülüyorlardı.
Cengiz başarılı avcı olduğunu kanıtlamıştı.
Kör İsmailler, pancar söküyordu. Oğlu (U) şeklindeki pancar /çatalıyla söküyor, kızı söküleni toplayıp yığın yapıyordu. İsmail’le karısı yaprağını kesiyordu.
İki öğretmen, bir tilki yanlarına uğradılar. Oturdu sohbete başladılar.
Kemerin ucunu cengiz tutuyordu. Zavallı hayvan yorulmuş. Hemen uykuya daldı. Uyuyordu. Belki de onları dinliyordu.
Hiç birisi:
-Bu tilki uykusu olabilir. diye düşünmediler.
Konuşma hararetlendi. Bir konuda tartışmaya döndü. Tilki unutuldu. Demek ki bu ara kemer gevşek tutuldu. Tilki fırladı. Öyle kaçıyor ki kurşun atsan ulaşmazdı. Beklenmeyen bir olaydı. Yapacak bir şey yoktu. Oradakiler gülerken Cengiz, iki elini dizlerine vurarak:
-Aha baban anan, kemerim güzeldi. Yeni almıştım. Diye feryat ediyordu. (04.03.2018)

Arş. Gör. Dr. Mustafa Sargın.”TOKAT MASALLARI”

Uzun kış gecelerinin vazgeçilmez anlatılarından olan masal, olay örgüsünün özünü oluşturan sevgi, saygı, iyilik, sabır, aklı kullanma, adalet, ihanet, kıskançlık, yalancılık, zorbalık gibi kültürler arası tema, motif ve tiplerin, üretilip yaşatıldığı sosyal çevrenin maddî ve manevî kültürel değerleriyle bezendiği, eğlenme ve vakit geçirme işlevinin öncelikli olduğu, dinleyiciye örtülü veya açık mesajlar ileten, anlatım tekniği ve üslûbuyla diğer halk anlatılarından farklılaşan, bazılarının gerçek olayların hikâyeleriymiş biçimi olarak kabul edildiği, hayalî mekân ve kahramanların sembolleştirilerek nesir biçiminde sunulduğu anonim halk anlatısıdır.

Uzun tarihi geçmişiyle birçok medeniyeti barındıran ve son bin yıldır Türk egemenliğinde bulunan Tokat yöresinin sözlü halk anlatılarının yeterince araştırılıp incelenmediği görülür. Türk kültür ve medeniyeti ile yoğrularak zengin bir kültür hazinesine sahip Tokat yöresinin sözlü halk anlatılarının oluşturulduğu ve yaşatıldığı kültür ortamlarının kayıt altına alınması; nesilden nesile aktarılan miraslarımızdan masalların derlenmesi önem arz etmektedir.
Bu amaçla, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nin mâli desteğiyle 2011 yılının Temmuz ayında başlanan ve beş ayrı dönemde toplam 150 günde gerçekleşen Tokat yöresi masallarının derlenmesi ile ilgili çalışmalar, 2013 yılının Ağustos ayında tamamlanmıştır. Tokat il merkezi dâhil 12 ilçe merkezi, 36 belde ve 132 köy olmak üzere toplam 180 yerleşim biriminde araştırma gezileri gerçekleştirilmiştir. Derlemelerde ses kayıt cihazı, kamera ve fotoğraf makinesi kullanılarak 205 kaynak kişiyle yapılan yüz yüze görüşmeler neticesinde toplam 544 masal derlenmiştir. Bunlardan yedisi kadın dokuzu erkek olmak üzere toplam on altı masal anlatıcısı, performans yöntemine göre “Tokat Masalları Üzerine Araştırma ve İncelemeler” adlı doktora tezimizde incelenmiştir. Derleme çalışmalarının yapıldığı yerlerde masal ile karşılaşmamışsak, bunun sebebi orada yaşayanların masal bilmemesi değil, bizim sadece doğru kişilerle buluşturulmamış olmasındandır.
Tokat yöresinde yapılan alan araştırmasında “masal” teriminin yanında, bu tür anlatılar için halkın “hekiya/hekaye”, “gelüştüme”, “koca karı hikâyesi”, “düzmece”, “orannama” ve “uzaklama” kelimelerini kullandığı tespit edilmiştir. Bu kavramların kullanımı Tokat yöresinin her yerinde yaygın değildir. Bunlardan gelüştüme ve bilhassa uzaklama terimi, Erbaa ve Niksar ilçelerinin birbirine yakın köylerinde; orannama ise Reşadiye ilçesinde kullanılır. “Hikâye” terimi ise bütün yörede bilinir. Hikâye terimi aynı zamanda efsane, destan, halk hikâyesi, fıkra, masal ve hatta kişisel yaşanmışlıklar da dâhil bütün anlatılar için kullanılır.
Tokat yöresinde masal anlatım ortamları çok çeşitlidir. Masallar köy odalarında, kahvehanelerde, ev oturmalarında, cezaevlerinde ve iş arkadaşlığı gibi ortamlarda anlatılır. Masal anlatım ortamlarında kimler yok ki. Dedeler, nineler, anneler, babalar, torunlar, komşular, kadınlar, erkekler, çoluk-çocuk herkes bulunur. Uzun kış gecelerinde bir araya gelen akraba ve komşular, bir yandan erişte kesip şehriye dökerken, diğer yandan da usta masalcıların “uzaklamalarını” dinlerler. Hem kazak ve çorap örüp yün eğirirler, hem tütün demet ederler, hem de masal anasından ya da masal atasından, kimi zaman devlerle mücadele edip onları yenen gülünç Alicik masalını kimi zaman öksüz Fatmacık’ın maceralarını kimi zaman da bir şehzadenin kahramanlıklarını dinlerler. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini kimse anlamaz. Anlatcılar, o kadar güzel masal anlatır ki ağızlarından bal damlar. Bildiklerini ballandıra ballandıra anlatırlar. Onların anlatımına doyum olmaz. Bu sebeple tek bir masal dinlemekle yetinmeyen dinleyiciler, usta anlatıcılara birden fazla masal anlattırırlar.
Yapılan tespitlere göre, masal ortamlarında sadece masal anlatılmaz. Yörenin çeşitli sorunları, günlük olaylar, tarihî, dinî konular gibi hayatın her alanıyla ilgili hususlarda sohbet edilir; çeşitli oyunlar oynanıp eğlenceler düzenlenir.
Konu, motif, tema ve çeşitli olaylar bakımından evrensel niteliklere sahip bir masal, Tokat yöresinde anlatılmaya başlandığında, Tokat yöresinin kültürel unsurlarıyla bezenir. Örneğin, masal kahramanları Tokat yöresindeki geleneklere göre düğün yapar. Kız isteme, söz kesme, nişan, düğün gibi evliliğin bütün aşamaları, Tokat yöresi örf ve adetlerine uygun gerçekleştirilir. Masal kahramanlarının yedikleri yiyecekler, içtikleri içecekler, giydikleri elbiseler… hep Tokat yöresine aittir. Hatta masalın insan dışındaki varlıkları dahi Tokat kültürünün özellikleriyle yoğrulur. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için Milli Folklor Dergisi’nin 117. Sayısındaki “Tokat Masallarında Yerelleşme” adlı makaleye bakılabilir.
Tokat yöresinde 1970’li yıllardan itibaren radyo; 1980’li yıllardan sonra televizyon ve 2000’li yıllardan sonra da cep telefonu ve bilgisayar gibi iletişim ve eğlence araçları yaygınlaşmaya başlar. Ülkemizin diğer yerlerinde olduğu gibi Tokat yöresinde de masal anlatma geleneği, değişen toplumsal hayat şartları, kullanılan araç gereçler, sosyal ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle geçmişteki canlılığını süreç içinde yitirerek yok olmuştur. Çok nadir olarak da olsa aile ortamlarında dedeler, nineler, babalar ya da analar tarafından çocuklara ve torunlara anlatılmaktadır.
Sonuç olarak, Tokat yöresi masalları ile ilgili geç kalınmış bir araştırma olmasına rağmen, masal geleneğinin son temsilcilerinden derlenen metinlerin kaydedilmesiyle “Tokat Masalları Üzerine Araştırma ve İncelemeler” adlı çalışma, Türk masal araştırmalarında önemli bir boşluğu doldurmuştur.

Dr. Dos. Alpaslan DEMİR HOCAMIZIN yeni kitapı yayında

Kardeş Türkiye Cümhuriyetinin Taokat şehrinde yayınlanan TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin üyesi, Azerbaycan Gazeteçiler Birliği Sumqayıt şehir teşkilatının Günlük Analitik Haber Ajansı (gundelik.info) ve Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının (edebiyyat-az.com) Türkiye tümsilcisi Dr. Dos. Alpaslan DEMİR Hocamızın “Gece kitaplığı” basınlarında “Osmanlıda yaşamak” kitabı yayında.

BAHATTIN KARAKOÇ.”IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN”

Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırır beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtemem, n’olur takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
(Uzaklara Türkü)

PROF. DR. NURULLAH ÇETİN.”BAHATTİN KARAKOÇ’UN “ELİF” ŞİİRİ ÜZERİNE BİR TAHLİL”

ELİF
Bir rüzgâr yolarken bulutları lif lif
Turalanmış saçlarını uçuruyordu Elif
Uyku vaktini unutmuş gökteki tek yıldıza doğru
Ötelerden yansıyordu bir dağın kamburu
Bir ezginin rüzgârında ırgalanan düşü içinde
Daha tay, daha ceylân, daha zinde
Elif bir kar suyudur dupduru
Hiç resim çektirmemiş, aynası sular olmuş
İnce parmakları karınca, gözleri kuş
Şaklar çıplak bir atın sağrısında kamçı kamçı
Bağcıkları sık bağlanmış örgülü saçı
Rüzgâr Elif’ten deli, Elif rüzgârdan inat
Sanırsın pervazlanmış ışıktan bir kanat
Ovalar kadar geniştir her kulacı
Dünya benimdir der Elif, eğilmeden yürürken
Sevgisi hâs, gönül toprağıysa gen
Ne filizler fışkırır mayalanan zamandan
Elif elmadaki renk, Elif kurbandaki kan
Başka kız mı yok sanki, niye hep satırbaşı,
Şiirde ve kelâmda Elif hep yüzük taşı?
Elbet şaşacak buna tek boyutlu her insan
Öfkeli bir dev gibi homurdanıp gelirken
Elif’i alıp da gidecek kara tren
İlk ben kapak olurum karnı aç tünellere
Ve ezgiler dokurum sancılı tellere
Elif bir sümbüldür, Elif süt bakış
Elif-lâm-mim demiş, oturmuş nakış
Elif bir sultandır can güzellere
(26.7.1985)
(Bir Çift Beyaz Kartal, Dolunay yayınları, Kahramanmaraş, 1986, s.71)

İÇERİK
Konu: Anadolu köylüsü
İzlek: Kırsal, doğal alana ve Anadolu’ya ait saf, güzel, iyi, insanî, millî değerler, kentin kirliliğine, yozluğuna, sıradanlığına, kozmopolitizmine, yavanlığına, insanı ezen, silen, yok eden yapısına karşı titizlikle korunmalıdır. Sahte ve kirli kent değerlerinin saf ve temiz kırsal alan değerlerini ortadan kaldırması tehlikesine karşı hassas olunmalıdır. Yeni zamanlarda maruz kalınan kentleşme, modernleşme ve sanayileşme durumları, tarihsel süreç içerisinde, saf tabiat ortamı ve geleneksel millî kültür değerleriyle uyumlu ve mutlu bir bütünlük oluşturmuş olan Türk milletinde aşınmalar meydana getirmiştir. Bu izlek, Jean Jacques Rousseau’nun “medeniyet kötüdür, ilkellik iyidir” tezinin bize uyarlanmış bir türevidir.
Düşünce: Şiirde düşünce unsuru vardır; fakat bu, duyguya ve yaşantıya ustaca dönüştürülerek, eriyik hâlde sunulmuştur. O bakımdan metin, çok başarılı bir düşünce şiiridir. Düşünce unsuru olarak da doğacıl yaklaşımı görmekteyiz.
Türk edebiyatının en güzel doğacıl (pastoral) metinlerinden biri olan bu şiir, doğacıl duyarlığın millî ve manevî motiflerle renklendirilmiş bir ürünüdür. Doğal, saf, geleneksel ve millî Anadolu, yoz ve modern kente karşı önceleniyor.
Daha önce Abdülhak Hâmit ve bazı Servet-i Fünun dönemi şairleri de köylü güzeli tipi tasviri ve değerlendirmeleri yapmışlardı. Ancak onlar, daha çok batılı anlamda pastoral metinlerin birer kopyası olan, eğreti duran ve bizim yerli yapımızı yansıtmayan sun’î metinlerdi. Bahattin Karakoç ise tamamen yerli, millî özellikte bir köylü güzeli tipi ve Anadolu köyü ortamı çizmektedir.
Türk doğacıl şiir edebiyatında yüceltilen, kendisine iyilikler, saf güzellikler, mutluluklar izafe edilen köylü kızı tipine çokça yer verilmiştir.
Bu da genellikle şehirli, modernize olmuş kadınlara ve bu yüzden mutsuz olmuş, eşlerini ve diğer yakınlarını da madde, para, eşya, süs gibi eğreti unsurlar yüzünden mutsuz etmiş şehir kadınlarına karşı çıkarılan saf, temiz, yalın bir köylü güzeli tipidir.
Kentli kadın, medeniyetin gereği olarak güzelleşmek, bakımlı yaşamak ve sosyal faaliyetlerde rol alabilmek için süs eşyası, giyim, yapmacık tavır, davranış ve konuşma biçimleri gibi pek çok ihtiyaçlar ve zaruretler altında kıvranmakta ve böylece hem kendileri hem de yakınları- tabii bu arada eşleri bunalmaktadır.
Ayrıca üstlerinde eğreti duran süsler, boyalar ve âdâb-ı muâşeret zoruyla yapılmak zorunda kalınan kurallara bağlı davranış biçimleri, kentli kadını çoğu zaman doğallığından uzaklaştırmaktadır.
Buna karşı köylü kızının süs eşyasına, giyime vs. ihtiyaç olmadan mevcut imkânlarla yetinen olanca sadeliği öne çıkarılır. Davranışlarındaki serbestlik ve kişiliğindeki saflık, onu doğal bir konumda tutmakta ve böylece özenilen bir tip olarak sunulmaktadır.
Nitekim Abdülhak Hâmid’in Sahra’sındaki köylü kadını tipi buna benzer niteliklere sahiptir. Onun tasvirine göre bu bedevî kadını, dağda şahin bakışlı bir kızdır ve ahu gibi ürkek ürkek gezer. O, dağların perisine benzer. Aşk kavramının ne olduğunu bilgi olarak bilmez ama; güzelliği bulunduğu yer gibi doğaldır.
“Aşk”, “âşık” gibi kavramlar ve büyük aşk hikâyelerini bilmez ama; onun gönlünde de aşk, sevda denilen bu duygu tanımlanamaz bir biçimde vardır. Bir kardelen çiçeği gibidir. Sabah rüzgârıyla reyhan yayar, misk kokulu zülfü naz omuzundan sarkar. Kendi kendine kâinatı seyreder. Garip sesler çıkarır.
Bir Meryem bâkireliğine ve masumiyetine sahiptir. Üstü başı sadedir ve süs eşyası yoktur. Onun süsü yaratılışında ve doğal güzelliğindedir. Yüzünü saf su temizleyip güzelleştirir, saçını ruhların nefesi tarar, onu uykudan çiçek kokularıyla dolu sabah rüzgârı kaldırır. Sabahı horoz müjdeler. Oynaşı ile dağda buluşurlar.
Aşka dair bir şey söylemezler. Birbirlerine “canım cicim” diyemezler ama; gönülden ve candan yani lisan-ı hâlleriyle sevişirler. Birbirlerinden ayrı düşseler bunun, bu durumun adının “hicrân” diye bir kavram olduğunu bilgi olarak bilmeseler bile gönüllerine keder düşerek o hâli bizzat yaşarlar. Görüldüğü gibi burada tasvir edilen kız, her yönüyle doğal, sade, mutluluk veren bir kadındır.
Bunun karşıtı olarak öne çıkarılan beledî (kentli) kadın tipi ise şöyle tasvir edilir: Zavallı kentli, yakasını hafif meşrep bir kokot karının pençesine kaptırmıştır. Cefası çekilir gibi değildir. Yüzü düzgünlüdür, boyalıdır ve bütün sözleri de düzmeden ibaret safsata ve gerçek dışıdır.
Bütün işi gücü can yakma ve gönülleri üzmekten ibarettir. Yine de bin franga ülfet eder ama âşıkına kim bilir ne külfetler eder. Bütün dikkati kıyafet üzerinde yoğunlaşır. Modaya uygun giyinmiyorsan seninle âşıkdaşlık etmez.
Aklı fikri parada puldadır. Onun kulu kölesi olur. Genç, yakışıklı bile olsan paran, araban yoksa o sana yüz vermez. Bu da yetmez; bir kulübe üye olmak gerekir, onu operaya, yemeğe, yarış yerlerine götürmek gerekir.
Sosyete âdetlerine uymalıdır. Yedirir içirir eğlendirirsin, bol bol para harcarsın yine de memnun edemezsin. Sosyete âleminde selâm ve sohbet para ister, sefihler peygamber, fakirler mürtet, para mabût, bankalar mabet, kadınlar melek, balo da cennettir. İşte sosyete kendisine böyle bir din icat etmiştir.
Hâmit, bu karşılaştırmayı yaparak kente karşı kırsalı önceler ve rahat ve huzurun sadelikte, saflıkta ve tabiatta olduğu sonucuna varır. Gerçi onun bu düşünceleri kuramsal kalmıştır. Fiilî yaşantısı da yine istihza ile tasvir ettiği o sosyete âlemlerinde geçmiştir.
Olay: “Elif” şiiri, manzum hikâye değildir. Fakat geri plandan yüzey yapıda yer alan ve şiirin üzerine temellendiği bir olay katmanı üretebiliriz. O da şudur: Bir Anadolu Türk köyünde saf tabiat ortamında özgür, mutlu, neşeli olarak yaşayıp gitmekte olan Elif adında bir köylü güzeline bir gün, şehirden bir talip çıkar ve köyden kente gelin gitme durumu belirir. Bu durum karşısında şair, büyük bir tepki ve hüzün duyar. Belki şiirin yazılmasına sebep, böyle bir olay olmuş ve şair, şahit olduğu bu olaydan yola çıkarak bu şiiri yazmış olabilir.
Varlık: Şiirde varlıklara özel bir yaklaşım göremiyoruz. Şair, varlık yorumu üzerinde durmuyor; varlıkları dekoratif birer unsur olarak kullanmakla yetiniyor.
Duygu: Şiirde iki ayrı duygu katmanı var: Şiire konu olan Elif’in duyguları ve bunun karşısında şairin duyguları. Elif, duygusal donanımı itibariyle tamamen iyimser bir hava içersindedir. Şen, şakrak, yaşama sevincinden bir şey kaybetmemiş, ümitle dolu. Karamsar duygulara yer vermiyor.
Elif karşısında yani Elif’in kente gitmesi ve bunun simgeselliğinde geleneksel muhafazakâr değerlerle örülü bir huzurlu hayat tarzından modernleşme sürecine geçmesi durumu karşısında şair, öfke, hüzün, korku gibi karamsar duygulara kapılır, tedirgin olur. Bu, bireysel değil; sosyal bir tedirginliktir.
Milleti adına, millî, dinî, tarihî değerler ve kültürü adına duyulan bir hüzün duygusudur. Bu tür duygularını da son bendin ilk 4 mısraında dillendiriyor.
Görüntü: Şiirde Anadolu köyünün tabiî ortamında, canlı yaşantısı içinde tasvir edilen Elif görüntüsü, nesnel olmaktan çok özneldir. Bu da resimsel bir görüntüdür. Şairin duyguları, istekleri, beklentileri, algıları gibi kendine özgü bireysel eğilimi doğrultusunda çizilen bir görüntüdür bu. Şair, adeta fotoğraf çekmiyor, resim yapıyor.
Soyut Görüntü Unsurları
Simgeler: Rüzgâr, bulut, yıldız, dağ, kar suyu, su, at, ova gibi kelimeler, kırsal alanın tabiîliğini, özgürlüğünü, safiyetini simgeleyen, köy dekorunu sağlayan varlıklar olarak belirgin bir konuma sahip.
İmgeler: Şiir, oldukça yoğun bir imge yapısına sahip. Başlıca imgeler de şunlardır:
* Tabiatla bütünleşen özgürlük:
1. bendden: “Bir rüzgâr yolarken bulutları lif lif / Turalanmış saçlarını uçuruyordu Elif / Uyku vaktini unutmuş gökteki tek yıldıza doğru”
Şair, aynı imgeye 2. bendde daha geniş olarak yer vermektedir: “Şaklar çıplak bir atın sağrısında kamçı kamçı / Bağcıkları sık bağlanmış örgülü saçı / Rüzgâr Elif’ten deli, Elif rüzgârdan inat / Sanırsın pervazlanmış ışıktan bir kanat / Ovalar kadar geniştir her kulacı”
Şiirin ilk iki bendinde sinemaya özgü hareketli bir görüntü; bir yaz akşamı atına binmiş, Elif adında güzel bir Türk köylü kızının örülü saçlarını rüzgârda savurarak gidişi resmedilmektedir. Bağcıkları sık bağlanmış olan örgülü saçı, çıplak bir atın sağrısında kamçı gibi şaklar yani atını hızlı bir şekilde koştururken uzun örgülü saçları, atın sağrısına çarpa çarpa gider.
Geri plândaki görüntü budur ve bu yüzey yapıyı oluşturmaktadır.
Bunu şiire bağlı kalarak biraz daha açalım: Bir yaz akşamı rüzgâr, bulutları tel tel, iplik iplik yolmaktadır. Elif, bu rüzgârlı havada gökte uyku vaktini unutmuş olan tek yıldız yani çoban yıldızına doğru örülmüş saçlarını uçurarak gitmektedir.
Akşamın loş, alaca karanlığında ötelerden bir dağın kamburunun gölgesi yansımaktadır. Bir kar suyu kadar dupduru ve saf bir güzelliğe sahip olan Elif, ya ötelerden gelen bir çoban kavalından çıkan ya da kendi söylediği türkülerden oluşan bir ezginin rüzgârında sallanan, kımıldanan düşü içinde tay ve ceylan gibi dinç ve diri bir şekilde bulunmaktadır. Bu düş, belki de onun genç kızlık hayalleri, ilerde mutlu bir evlilik ve yaşantı umutlarıdır.
Kırsal alan sakini, kentli insandan farklı olarak hareketlerini belli bir ölçüyle sınırlandırmaz, kendini kısıtlamak zorunda kalmaz ve manevra alanı dar değildir. O, olabildiğince özgürce davranmak ve hareket etmek ister. Geniş mekânların ve hür ortamların insanıdır. Doğasından getirdiği özgürce davranma eğilimini içinde bulunduğu fiziksel mekân olan doğal ortamla bütünleştirerek sergiler.
Rüzgâr, sert esmekte ama o rüzgâra inat atını sürmektedir. Rüzgârda at koşturan Elif, karşıdan bakınca ışıktan bir kanadın uçmakta olduğu imgesini vermektedir. Diri bir şevkle atını mahmuzlayarak gidişi, ovalar kadar geniş kulaç atışa benzetilmektedir.
* Duygu, düşünce ve heyecanlara ezginin eşlik etmesi:
“Bir ezginin rüzgârında ırgalanan düşü içinde / Daha tay, daha ceylân, daha zinde”
Türk milletinin uzun tarihî gelişimi içinde duygu, düşünce ve hayale dayanan soyut ve sanatsal zihin faaliyetleri, genellikle ezgiyle birlikte olmuştur. Biri birisiz olmamıştır. En eski ozanlarımız, yakın zamana kadar halk şairlerimiz, duygu, düşünce ve heyecanlarını kopuz, saz eşliğinde dillendirmişlerdir.
Halk şairleri, hem çalar hem söylerler. Burada da geleneksel Türk yaşama, davranma biçimi ve sanat anlayışı vurgulanıyor. Elif’in düş kurması, büyük duygular, hayaller, heyecanlar beslemesi, ancak ya başkasının ya kendisinin söylediği bir türkü ya da rüzgârın çıkardığı tabiî ezgi eşliğinde gerçekleşmektedir. Elif, yani Türk milleti, gündelik yaşantısına sanat katarak kendini zinde ve mutlu hissetmektedir.
* Doğal safiyet:
“Elif bir kar suyudur dupduru / Hiç resim çektirmemiş, aynası sular olmuş”
Elif, hayatında hiç resim çektirmemiş, kent yüzü görmemiş, güzelliğini görecek, saçını tarayacak bir aynası da olmamış. Ayna olarak su birikintilerini kullanmış. Bu mısralarda Anadolu insanının tamamen doğal bir saflık içindeki güzelliği ve olumlu yapısı vurgulanıyor. Burada dolaylı olarak medeniyete, teknolojiye, sun’îliğe, insan hayatındaki eğreti unsurlara olumsuzlayıcı bir gönderme var. Kentli insan, kimyevî maddelerle, kozmetikle güzellik edinmeye çalışırken; Elif, yani Anadolu kadını, güzelliğini, kimyevî boyalara, renkli, süslü, eğreti eşyalara değil; tamamen doğal yapısına borçludur.
O, doğal güzelliğini bozmamıştır. Resim çektirmek ve aynaya bakmak, poz vermedir. Bunda kendisi olmak değil, başkası tarafından beğenilen olmak kaygısı vardır. Poz verme de doğal duruşu bozma, eğreti ve sun’î bir duruş takınmadır. Kentli insan, bütün insan ilişkilerinde, sosyal yaşantısında hep başkasına karşı ısmarlama, sun’î pozlar takınır. Giyimini, davranışlarını, konuşmalarını, jest ve mimiklerini hep başkasının isteklerine ve beklentilerine göre ayarlar. Gerçek kimliğiyle ve doğal hâliyle değil; düzenlenmiş, ayarlanmış, belirlenmiş ve sınırlanmış hâllerle var olmaya çalışır.
Aynı imge, 3. benddeki “Elif elmadaki renk, Elif kurbandaki kan” mısraında da pekiştiriliyor. Elif, güzelliği, masumluğu ve hayâsı sebebiyle yüzünde oluşan hafif kızarıklıktan dolayı elmanın rengine, sıcaklığından dolayı kurban kanına benzetilmektedir. Bu imgenin son bendde de derinleştirildiğini ve farklılıklarla zenginleştirildiğini görüyoruz: “Elif bir sümbüldür, Elif süt bakış”
* Anadolu insanının şevki:
“İnce parmakları karınca, gözleri kuş”
Elif’in yani Anadolu insanının ince parmakları karınca gibi hareketli, faal ve çalışkan, gözleri kuş gibi şen, canlı, diri ve neşelidir. Kentli insanlarda görülen derin felsefî düşünceler, düşünce kaynaklı hastalıklar, sosyal olaylar, evhamlar, kaygılar, korkular onun yaşama sevincini çökertmemiştir.
Medeniyet, insanın yaşama şevkini kırmış, pek çok konuda ümidini törpülemiş, ruhunu karartmıştır. Kırsal alan insanı ise tam bir rahatlık ve güven içinde normal hayatını dolu dolu, şevkle, heyecanla yaşamaktadır.
* Zedelenmemiş şahsiyet:
“Dünya benimdir der Elif eğilmeden yürürken”
Şiirdeki Elif kişiliğini okurken arka planda kentli insanların hâllerine karşıtlık bağlamında göndermeler vardır. Elif’in eğilmeden yürümesi, Anadolu insanının kimseye boyun eğmeyen, kendine tam bir özgüvenle, bütün şahsiyetini muhafaza ederek yaşaması vurgulanırken; aynı zamanda kentli insanın bu değerlerden mahrum oluşuna da zımnen göndermelerde bulunulmaktadır.
Zira kentli insan, gerek maddî menfaat elde etmek kaygısıyla gerek gelecek korkusuyla, gerek dışlanma korkusuyla, gerek başka kaygılarla zaman zaman eğilmek durumunda kalarak şahsiyetini zedeleyebilmektedir. Anadolu insanının ise hiç kimseye minneti olmadığından şahsiyetini korumakta, kişiliğine halel getirecek durumlara tevessül etmemektedir.
* Samimiyet ve iyi niyet:
“Sevgisi hâs, gönül toprağıysa gen”
Kentli insanın davranışlarında ve sosyal ilişkilerinde zaman zaman samimiyetsizlikler, riyakârlıklar, içten pazarlıklar görülür. Sizin yüzünüze gülerken gizli gizli kötülükler planlıyor olabilir. Sevgisi her zaman has olmayabilir.
Birçok sebepler ve kaygılarla yüzünüze güler, arkanızdan vurabilir. Anadolu insanı ise içi dışı birdir. Size güler yüz gösteriyorsa sizi gerçekten seviyordur. Sizi sevmiyorsa kızgınlığını gizlemez, hemen belli eder. İçten pazarlıklı, gizli hesap kitap içinde değildir. Riyakârlığa gerek görmez.
Kentli insanın gönül toprağı geniş değildir, cimridir, alanını sınırlar, insanlar arasında bazı ölçütlere göre ayırım yapar. Sevdiği, iyilik ettiği, ilgi gösterdiği insan kümesi sınırlıdır. Anadolu insanı ise bütün insanlara gönlünü açar, herkese iyilik emek ister, onun gönül bahçesinde herkese yer vardır.
* Elif simgesinin Türk kültürünün başlangıç noktası olması:
“Başka kız mı yok sanki, niye hep satırbaşı, / Şiirde ve kelâmda Elif hep yüzük taşı?”
Türk millî kültürünün iki temel yapısı var: Dinî duyuş-yaşama biçimi ve sanat-edebiyat. Her iki alanda da “elif”, simgesel bir konuma sahip. Türk kültür ve medeniyetini yapan ve ören İslam’ın merkezinde Allah ve Kur’an vardır. Kelâmullah olan Allah ve Kur’an harfleri olan Arap elifbası, elifle başlar. Türk edebiyatının dev birikimini oluşturan Osmanlı Klasik Türk edebiyatında; hem Divan hem halk edebiyatında elif mazmunu, bir anahtar kavram olarak çok kullanılır.
Divan şiirinde sevgilinin ince uzun boyu Elif harfine benzetilir. Elif harfinin başta olması, bir sonraki harfe bitişmemesi, yalnız olması, bir rakamıyla aynı dolayısıyla Allah’ı simgeler.
Dolayısıyla Bahattin Karakoç’un yukarıdaki mısralarda şiirde ve kelâmda elifi satırbaşı ve yüzük taşı olarak zikretmesi anlamlıdır. Son benddeki: “Elif bir sultandır can güzellere” mısraında da Elifin can güzellere yani hem dünya güzellerine hem de mana güzelliklerine sultan oluşu belirtilerek bu imge renklendirilmiş oluyor.
*Pozitivizmin insanı yarım bırakması:
“Elbet şaşacak buna tek boyutlu her insan”
Bütün bunlara yani yukarıda anlatılanlara tek boyutlu insanın şaşması şudur: Tek boyutlu insan, pozitivist ve materyalist kişidir. Manaya önem vermeyip sadece maddeyi esas alan kişi. İnsanda, dünyada, varlıkta hem manevî hem de maddî boyut bir bütün olarak vardır.
Manevî boyutu inkâr eden materyalist, tek boyutludur ve Elif simgesinin maddî olduğu kadar manevî değerleri de temsil ediyor olması onu şaşırtır. Elif, ince uzun boylu dünya güzelini yani maddeyi, dünyayı temsil ettiği gibi tevhidi, Allah’ı simgelemesi ile manevî boyutu da temsil eder.
Böylece Elifte madde-mana, dünya-ahiret, yaratılan-yaratıcı bütünlüğü vardır. Tamlığı, bütünlüğü temsil eder. Tek boyutlu insan ise Elif’te sadece ince uzun boylu güzel dünya kızını yani sadece maddeyi ve faniliği görür. Bu da yarımlık ve eksiklik demektir.
* Kentleşmenin doğallığı yok etmesine duyulan tepki
“Öfkeli bir dev gibi homurdanıp gelirken / Elif’i alıp da gidecek kara tren / İlk ben kapak olurum karnı aç tünellere / Ve ezgiler dokurum sancılı tellere”
Şiirin dördüncü bendinde biraz farklı bir konuya yer veriliyor. O da öfkeli bir dev gibi homurdanıp gelen kara trenin Elif’i alıp götürmesi imgesidir. Elif’in köyden kente gelin gitmesi özelinde, köyden kente göçle birlikte kırsal alana özgü saf, iyi, güzel ve doğal değerlerin kentte zaman içinde aşınması ve yok olması korkusunu barındırıyor.
Şair, ‘karnı aç tünellerle ilk ben kapak olurum’ derken, bu değerler aşınmasına ve kozmopolitleşmeye karşı engel olunması gerektiğini belirtirken bunun hüznünü de terennüm ediyor.
*Tekvînî ve kelâmî âyet bütünlüğü:
“Elif-lâm-mim demiş, oturmuş nakış”
Elif-lâm-mim, Kur’an âyetidir. Allah’ın sözüdür ve bu nakış, oturmuştur, çok güzel düşmüştür. Burada şu vurgulanmak isteniyor: Saf ve doğal hâliyle bir köylü güzeli olan Elif, Allah’ın tekvînî (oluşsal, yaratılışsal, varlıksal) bir âyeti (işareti, yaratıcılığının ve ilâh oluşunun bir göstergesi)dir. Elif-lâm-mim ise Allah’ın kelâmî (sözel) âyetidir. Dolayısıyla tekvinî ve kelâmî âyetler birbirini bütünlemektedir.
İlkörnek: Şiirde ince, uzun bir köylü güzeli tipi tasvir edilmekte ve simgesel değerlerine vurgu yapılmaktadır. Bir köylü güzeli olarak tasvir edilen Elif, Anadolu Müslüman Türk toplumunun tipik bir temsilcisi olarak alınmıştır. Genel geçer Türk tipi olarak, Türk kadını, Türk köylü kızı olarak Türk edebiyatında fazlasıyla kullanılmış bir tiptir.
Ancak burada sadece bir köylü güzeli tasvir edilmekle kalınmıyor; bunun temsilciliğinde iki temel değerler dizgesi sergileniyor. Bunlar: 1. Anadolu kırsal alanının saflığı, doğallığı, temizliği ve güzelliği. 2. Manevî-İslamî değerlerin “Elif” simgesiyle yansıtılması.
Metinlerarası İlişkiler
-Karşıtlığa dayalı taklit: Şiirin ilk bendinde Ahmet Haşim’in “O Belde” şiirine karşıtlığa dayalı ciddî bir taklit görülmektedir. Kentli bir şair olan Ahmet Haşim’in kentli bir görüntü ve duyarlıkla ortaya koyduğu sevgili tipi ve görüntüsüne karşı burada köylü güzeli tipi görüntüsü ve imgesi çıkarılmaktadır. Yani tepkisel bir tavır alış söz konusudur.
Ahmet Haşim, “O Belde” şiirinde deniz kenarında ufka bakan, saçlarını rüzgârın dağıttığı aristokrat, kentli, ince bir hüzün barındıran bir sevgili tipini tasvir ediyordu: “Denizlerden / Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin. / Bilsen / Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma bakan / Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!”
Bahattin Karakoç ise saçlarını sahil rüzgârına değil; bozkır rüzgârına tutan, hüzünlü değil; neşeli bir köylü güzeli tasvir ediyor.
-İmge aktarımı: Bahattin Karakoç, Türk edebiyatından iyi beslenmiş bir şair olarak kendi edebiyat geleneğine doğal bir eklemlenme içerisindedir. Bu da onun zenginliğini ortaya koyuyor. Buna bazı örnekler verelim:
* Köylü güzelinin gözlerinin kuşa benzetilmesi imgesi Karacaoğlan’da da vardır:
“Keklik gibi taştan taşa sekersin / Top kuş gibi geri dönmüş bakarsın
* Bağcıkları sık bağlanmış olan örgülü saçı, çıplak bir atın sağrısında kamçı gibi şaklar yani atını hızlı bir şekilde koştururken uzun örgülü saçları, atın sağrısına çarpa çarpa gider. Benzer bir tasviri Karacaoğlan şöyle yapar:
“Saçları topukla eyliyor cengi / Bir ceren bakışlı on dört yaşlının”
* Üçüncü bendde Elif tipine dair bazı belirlemeler, benzetmeler yapılır. Buna göre: Elif, eğilmeden giderken sanki bütün dünya benim der gibi bir hava içinde kendine sonsuz bir güvenle yürür. Nitekim Karacaoğlan da bir şiirinde şöyle der: “Dinleyin bir güzeli methedeyim / Yiğide nispetle yürüyüşlünün”
* Elif, güzelliği, masumluğu ve hayâsı yüzünden yüzünde oluşan hafif kızarıklıktan dolayı elmanın rengine, sıcaklığından dolayı kurban kanına benzetilmektedir. Renk bakımından sevgili ile elma arasında benzerlik kurulması imgesi, Karacaoğlan’da da vardır: “Elmadan kırmızı elmastan beyaz / Şöyle bir güzel ver gönlüm eğleyim”
* Başka kızlar değil de hep satırbaşı olan Elif’tir.
Elif, şiirde ve kelâmda hep yüzük taşıdır. Burada “Elif” imgesinin Türk edebiyatında ve dilde kullanılışına göre aldığı değere vurgu yapılmaktadır. Bunlar şöyle: Halk şiirinde olsun, Divan şiirinde olsun en ön sıralarda hep Elif’ten söz edilir. Karacaoğlan’ın meşhur bir semaîsi buna iyi bir örnektir:
“İncecikten bir kar yağar / Tozar Elif Elif diye / Deli gönül abdal olmuş / Gezer Elif Elif diye.
Elif’in uğru nakışlı / Yavru balaban bakışlı / Yayla çiçeği kokuşlu / Kokar Elif Elif diye.
Elif kaşlarını çatar / Gamzesi bağrıma batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif Elif diye.
Evlerinin önü çardak / Elif’in elinde bardak / Sanki yeşil başlı ördek / Yüzer Elif Elif diye.
Karacaoğlan eğmelerin / Gönül sevmez değmelerin / İliklenmiş düğmelerin / Çözer Elif Elif diye.”
-İçerik benzerliği: Bahattin Karakoç’un buradaki şiiriyle Ahmet Muhip Dıranas’ın “Elif” şiiri arasında muhteva benzerliği var. Mukayese imkânı sağlaması bakımından Dıranas’ın şiirini alıyoruz:
“Elif kara taştan bir köyde yaşıyor, / Bir damın sazı, bir ocağın ateşi; / Her akşam kanlarla batan bir güneşi / Başında ağır bir taç gibi taşıyor.
Süt emmiş Elif en eski destanlardan, / Masalların altın beşiğinde uyumuş / Elif bir mağrada geçmiş zamanlardan / Uğrun uğrun esen ninniyle büyümüş.
Ne kadar güzelsin Elif, dağın kızı! / Derin ıssızlığın kokusuz çiçeği! / Ey, sevincinde bir büyük geleceği / Muştulayan içki, bin yılın kımızı!
Elbet bir ömre tek sözüdür kaderin; / Ağrı’nın ak şafağı söken alnında / Mutlu kıyıları kapıp cennetlerin, / Elif! Sonsuza gebe kız, tek tanrıça!”
ŞEKİL
Nazım Şekli: Şiir, bendlerle kurulan ve eşit düzenli nazım biçimlerinden 7’li bir nazım şekline sahip. Yani şiir, mısra kümelenişi bakımından 7’şer mısralık 4 bentten oluşan bir metin. Kafiye sistemi itibariyle ise şöyle bir yapısı var: Her bendin ilk 6 mısraı düz kafiyeli yani her 2 mısra kendi içinde kafiyeli, 7. mısra ise bağımsız. 7. mısra, hem kafiye bakımından bağımsız, hem cümle kuruluşu bakımından, hem de anlam bakımından. Bendlerin baştan itibaren ikişer mısralık kümeleri, anlamlı ve kendi arasında kafiyeli tek bir cümle oluştururken; son mısraı bağımsız kalmaktadır. Böylece nazım şekli itibariyle bu şiir, özgün bir değere sahip.
DİL VE ÜSLÛP
Dil: Şair, dil sapmalarına yer vermeden, düzgün, kurallı, güzel, akıcı bir Türkçe kullanma gayreti içindedir. Yalnız şair, konuyla örtüşen bir tavırla bazı mahallî dil unsurlarına yer vermiş.
Mesela “turalamak” fiili Anadolu Türkçesinde kullanılan ama yazı dilinde pek karşılaşmadığımız bir kelime. Sözlükler bu kelime için şu anlamı veriyor: Dolaşmak. Bazı oyunlarda düğümlenmiş mendil veya kuşakla vurmak. İplik çilelerini turalarına ayırmak. Ayrıca “ırgalamak”: Sarsmak, yerinden oynatıp sallamak, “gen”: Geniş, kelimeleri de var.
Şair, Anadolu köyünü ve köylüsünü dışardan kentli bir insanın bakış açısı ve diliyle anlatıyor. İçerden bir halk şairi gözlem ve tutumu yok. O yüzden şiirin kelime kadrosu, mahiyeti itibariyle kentlidir. Ancak zaman zaman mahallî dil unsurlarına ve konuşma diline de yer vermektedir.
Şiir dilinde anlaşılması, anlamı zor bir kelime hemen hemen hiç yok Yalnız bazı okuyucular, turalamak, ırgalamak, sağrı, pervazlanmak, gen, elif-lâm-mim gibi kelime ve ifadeler için sözlük kullanma ihtiyacı duyabilecektir.
Üslûp: Şiirin üslûbu genelde yalındır. Anlamı zorlayan bir söylemi yok. Ortalama bir okuyucunun kolayca anlayabileceği bir şiir. Yalnız bu yalın üslûp şiiri basit ve sıradan yapmıyor. Şiir, oldukça derin, imgelerle yüklü, sanatlı bir yapıya sahip. Fakat şair, büyük bir başarı göstererek sehl-i mümteni örneği ortaya koymuştur. Ayrıca tasvirî üslûp da kendini kuvvetle hissettiriyor.
AHENK
Ses tekrarları: Şair tarafından ister bilinçli olarak tercih edilmiş olsun isterse olmasın, şiirde yer yer içeriğe uygun ses tekrarları görülmektedir. Biz, şiir okurken görüntü-ses-muhteva bütünlüğüne bağlı bir ahenk seziyoruz. Mesela: “Bir rüzgâr yolarken bulutları lif lif / Turalanmış saçlarını uçuruyordu Elif” mısralarında i harfi 4 kez tekrarlanmış. “Bir” kelimesinin anlamı ve rakam olarak yazılışı, “lif” kelimesinin anlamına uygun olan görüntüsü ve “elif” harfinin anlamı ve görüntüsü hep ince, uzun, narin bir şekli çağrıştırıyor. Dolayısıyla i harfinin sesi ve görünüşü, bu inceliği ve narinliği hissettiriyor ve çağrıştırıyor. Bir başka örmek:
“Şaklar çıplak bir atın sağrısında kamçı kamçı / Bağcıkları sık bağlanmış örgülü saçı” mısralarında 4 ç, 2 ş, 1 c harfi var. Bunlar, benzer ses değerlerine sahip harfler ve kamçı şaklaması sesini yansıtmaktadırlar.
Kafiye: Şair, kafiye konusunda oldukça bilinçli davranıyor. “Nazım Şekli” bölümünde vurguladığımız gibi her bendin ilk 6 mısraında ikişer mısralık kümeler içinde Mesnevi kafiyesi veya eşleme ya da düz kafiye denilen sistemi uyguluyor. Tam ve zengin kafiyelerin ağırlıkta olması, şairin kafiye konusunda başarı sağladığını gösteriyor. Ayrıca kafiye zorlaması görülmüyor. Şair, mısraları kafiyeye uydurma zorlaması içersinde değil. Kafiyeler, tamamen doğal bir akışa bağlı olarak ustaca ve kendiliğinden doğmuş. Şiiri kafiye yönlendirmiyor.
Kelime Tekrarları:
İkilemeler: Örnekler: lif lif, kamçı kamçı
Mısra başı tekrarı: Şiirin bütününde “Bir” kelimesi 2, ”Elif” kelimesi 6 kez tekrarlanarak bir ahenk sağlanmış. Ayrıca şiirin tamamında “Elif”, toplam 13 kez tekrarlanıyor. Bu da vurgulu bir ahenk doğuruyor.
Mısra içi kelime tekrarı: İlk bendin 6. mısraında “daha” kelimesinin 3 kez, 2. bendin 5. mısraında “rüzgâr” kelimesinin 2 kez, “Elif” kelimesinin 2 kez, 3. bendin 4. mısraında yine “Elif” kelimesinin 2 kez ve son bendin 5. mısraında yine “Elif” kelimesinin 2 kez tekrarı, ahenk üretmede kayda değer bir görünüm arzediyor.
Vezin: Şiir, vezin bakımından serbest. Şair, ahenk sağlama konusunda vezinden yararlanmayı düşünmemiş.

REMZI ÖZKAN.”YETİŞ SEVDİĞİM”

Ömrümün her anı kar ile boran
Kalmadı halimi hatrımı soran
Resmindir karşımda yıllardır duran
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Meğerki bu dünya yalanmış yalan
Süslü kelimeler, zehirli yılan
Sazımın son teli henüz kopmadan
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Yitip giden gençlik sahile vuran
Sevdamızdır bizi, yakıp kavuran
Artık son yapraktır takvimde kalan
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Var mıdır hasretle barışık olan
Ayrı dünyalarda mutluluk bulan
Yürek harman yeri, şimdi toz duman
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

BEDRETTIN KELEŞTİMUR.”UĞURLAR OLA EY GÜZEL İNSAN

Onları Uluslararası Hazar Şiir Akşamlarında, Daha yakından tanıma fırsatını bulduk. .
Prof. Dr. Sadık K. Tural, Bekir Sıtkı Erdoğan, Bahaeddin Karakoç, Ali Akbaş, Nebi Hezri, Ahmet Kabaklı, Harid Fedai, Servet Kabaklı,Rıdvan Çongur, Şemsettin Küzeci, Yavuz Bülent Bakiler, Şemsettin Ünlü, Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Nevzat Türkten, Gültekin Samanoğlu, Yahya Akengin, Dilaver Cebeci…
Bu isimler sadece Türkiye’den; güzel Anadolu’muzdan…Ve daha nice güzel isimler… Her birini, ‘gönlümüze yazdık’
Uluslararası Hazar Şiir Akşamları,Gönül Coğrafyamızın, ‘bilgi şöleni’ olarak anıldı!
1992’lerden itibaren, ‘edebi tarih…’ yazıldı. Sturga’dan sonra, ‘edebiyat ve sanat dünyasında…’“Uluslararası Hazar Şiir Akşmaları” anılır oldu!
*** ***
Hazarla hafızalara kazınan bir isim olarak,Elazığ’lı, “Bahaeddin Karakoç’u…”
1992 tarihinde, “Fırat Şiir Akşamlarında!” tanış oldu.Şiir Akşamları her geçen yıl daha da coşkulu yapıldı…
Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Altay Özerk Cumhuriyeti, Kabartay Balkar Cumhuriyeti, Kırım, Batı Trakya, Gagavuzya, İran, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kosova, Romanya, Makedonya, Bulgaristan, Doğu Türkistan, Arnavutluk, Kerkük…
Birgün ah dedim, “Gaspıralı İsmail Bey sağ olaydı…”
“Gönül Coğrafyamı Buluşturan Bilgeler Sofrası…”
O sofranın ak saçlı yüreği, “Bahaedin Karakoç…”
O Elazığ Şehrini sevdi,
Elazığ Şehri, bu güzel insanı her gelişinde bağrına bastı! Bahaeddin Bey’in Elazığ’a yazdığı Gazeller…81 Vilayeti kıskandıracak cürette… Geliniz birlikte okuyalım;
*** ***
ELAZIĞ’A GAZEL /1
Bodur söğüt boyunda tepesi var, dağ’ı var;
Sanki enginlerinde pusu kurmuş yağı var…

Eğer başın dönmezse Harput’tan engine bak;
Işıktan hâsıl olmuş bahçesi var, bağı var.

Dut pekmezi tadında ezgiler döktürürken,
Yürüdüğün caddenin hem solu hem sağı var.

İpini kıran kele kaçsın kaçtığı yere,
İzi çabuk bulunur, sağrısında dağı var.

Hazar gölü sevdalı, ondandır ki dalgalı;
Güzellik sürgit değil, onun da bir çağı var.

Elazığ’ın içinde dölek yürü, sağlam bas;
Demesinler aklında saklısı, kaçağı var.

MANAS kültür ocağı has dostların mekânı,
Orada muhabbetin balı var, kaymağı var.

KARAKOÇ bu toprağın insanlarına hayran,
Çıralı gözlerinde bengisu membaı var…

ELAZIĞ’A GAZEL /2
Belkıs’ın kuş elçisi Süleyman’a erince,
Ne demiş, ne dememiş, bilen yok yeterince.

Kurt, kuş, ceylan toplanmış çöldeki vaveylâya,
Mecnun aşkı uğruna sesini yitirince.

Kilit kapıyı açar, tutuklu bekler naçar
Kapatır gözlerini, beterin beterince.

Elazığ’a yaz gelir şiirsel bir haz gelir
Ekilen aşk tohumu yürekte yeşerince.

Cevizin sağlamını çürüğünden seçmek zor,
Pilav dişini kırar taş katarsan pirince.

Akıl barıştan yana, gönül ise şehsüvar,
Ya kopar ya düşürür bir ipi çok gerince.

KARAKOÇ üstündeki saçak bulutlara bak,
Yağmur serpelemekte Harput’a ince ince.
*** ***
ELAZIĞ’A GAZEL /3
Yağmur altında yürü, şehre damarından gir,
Çıkmaz sokaklar bile ayak sesinden esrir.

Gündüz gökleri kolla, gece ases gibi gez;
Ne dert yumrun var ise bu kentte çabuk erir.

Issız bir adasın sen, bekle dur, gemi geçsin;
İpini seveceksin aşka olmuşsan esir.

Sivrice’de şiirin davuluna dönerken
Nerden bileceksin ki yanında Münker_Nekir.

Güzel insanlarını dost bildim, kardeş bildim,
Bu şehrin kaderidir has müzikle, has şiir.

KARAKOÇ farkındadır bu şehre çarpılmanın,
Adını yâd ettikçe yüreği çiçeklenir.
*** ***
ELAZIĞ’A GAZEL /4
Gelir, gelir-giderim, asla unutmam seni;
Seveceksen Elazığ, sen de böyle sev beni.

Ne ben kabullenirim, bilirim ki ne de sen,
Silâha sarılarak zoruyla yol keseni.

Dost kanı dosta haram, güldür dostluk imajı;
Katıksız bir edeptir güzelliğin ekseni.

Sevdalanmak yüreğin kelepçe takınması,
Bâd-ı sabâ biliriz ılgıt ılgıt eseni…

Kaç seher kuşlarının seslerine uyandım,
Kaç akşam yıldızlarla karıştırdım süseni.

KARAKOÇ tazgâhında sana şiir dokurken
Tâ göklere yansıdı elvân elvân deseni.

ELAZIĞ’A GAZEL /5
Hâl diliyle konuşur Harput’undaki kale,
İçtigin yayla suyu, avuçların piyâle.

Sanki minyatürlerden firar edip gelmişsin,
Bir yüzün mor sümbüldür, bir yüzün kızıl lâle.

Şair sevdalanınca kelimeler miskettir,
Kendimi dağıttımsa sen düşürdün bu hâle.

Ey sevgili Elazığ, güzel insanlar yurdu;
Sakın beni üzüp de girme büyük vebâle!

Ayrılığın sızısı tâ kemikten ses verir,
Âşıkların sarmalı gönül dilinde nâle.

Bir şehre âşık olmak akil işi mi bilmem,
Ben bunu yaşıyorum, sırtım dönük zevâle.

KARAKOÇ, bu gazelin darasını düşsen de
Ağırlığı bedeldir beklediğin visâle.
*** ***
Bahaeddin Karakoç, ‘Kahramanmaraş’ın nefesiydi’ Şiir, onda; onun kaleminde, ‘Allah vergisiydi…’Kelimeler, bir ahnek ordusu misali dizilirler…Kâh sukut, kâh çığlık çığlığa; ‘mısralar kanatlanır’ Anadolu Coğrafya’mda, ‘at koştururdu…’
88 yaşına sığdırdığı kitaplar… Ve ödüller…1986 yılında, “Dolunay Şiir akşamlarını” başlattı. 1986 yılında, “TYB tarafından yılın şairi seçilecektir… 1989 tarihinde, Kültür Bakanlığı tarafından, Türkiye’yi temsilen “Strugua Şiir Festivaline” katılacaklar. 1991 tarihinde, ‘Münacat’ yarışmasında, birincilik ödülünü alacaklar. Karakoç’un bu millete en büyük mirası, “kitaplarıdır”
O kitapları biraz hatırlayalım;
Mevsimler ve Ötesi (1962), Seyran (1973)
Zaman Bir Beyaz Türküdür (1974), Sevgi Turnaları (1975)
Ay Şafağı Çok Çiçek (1983), Kar Sesi (1983), İlkyazda (1984)
Bir Çift Beyaz Kartal (1986), Menzil (1991), Uzaklara Türkü (1991)
Güneşe Uçmak İstiyorum (1993), Beyaz Dilekçe (1995)
Güneşten Öte (1995), Dolunay Şiir Güldestesi (1996)
Leyl ü Nehar Aşk (1997), Aşk Mektupları (1999)
Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman – Ay Işığında Serenatlar (2001)
Sürgün Vezirin Aşk Neşideleri (2004) , Ben Senin Yusuf’un Olmuşum (2006)
Barış Çağrısı Şiirleri-Dünya Barışına Çağrı Grubu – Meneviş Yayınları (2009)

BAHATTIN KARAKOÇ.”NİKSAR’DAN AYRILIRKEN”

Bir dem imiş geldi geçti
Demeye dilim varmıyor.
Karşılarken çok güleçti,
Vedaya elim varmıyor.

Şenlik bitti bense hürüm;
Zaman bir katmerli dürüm.
Daha der, ayak sürürüm,
Gitmek içimi sarmıyor.

Duvağından çıktı Niksar,
Yüreğime aktı Niksar…
Çok köşeli baktı Niksar,
Sanki hiç gitme kal diyor.

Bir yiğit düşse atından,
Figan kopar gök katından;
Hem zahirden, hem batından
Dumanı doğru tütüyor.

Aşk var Niksar’ın harcında,
Bayraktır gönül burcunda,
Ayaklarının ucunda
Kelkit aşkla sürünüyor.

Niksar’da başkadır bahar
Ufukları cedit ahar
Sevdalıdır leyl ü Nehar
Görenler mutlu oluyor.

Ulu Camisine girdim
Şanlı bir geçmişi gördüm.
Sağa sola selam verdim
Her can cenneti soluyor.

İndim Niksar’ın düzüne,
Daldım dostlarının yüzüne,
Rahmet külüne közüne,
Gözlerime yaş doluyor.

Ihlamur, nar çiçek açmış
Güzeller Ayvas’tan içmiş
Gökyüzü kendinden geçmiş,
Gün parça parça ölüyor.

Çamiçi’nde esen rüzgâr
Kim bilir kimden iz arar
İksir gibi bir nazı var
Ağlarken bile gülüyor.

GÜROL DELİCE.”TÜRK ŞİİRİNİN KOÇLARI”

Her ikisi de şiirimizin koçlarıydı. Abdürrahim Karakoç’tan sonra ağabeyi Bahaeddin Karakoç da yıllarca mektup yazdığı sevgiliye, Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Ecel O’nu da aldı. Kara toprak bağrına bastı. Her iki ustadan geriye dilimize pelesenk ettiğimiz mısralar kaldı.
Abdurrahim Karakoç’u taa çocukluk yıllarımda tanıdım. “Hak Yol İslam Yazacağız” şiirini diğer şiirleri takip etti:
“Ben milletimin uğruna adamışım kendimi
Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir
Zulüm Azrail olsa ben Hakk’ı tutacağım
Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir”
Abdurrahim Karakoç bir şairdi ama hepsinin ötesinde bir dava adamı idi. Millet memleket davasını şiirlerinin ana teması haline getirdi. Sert mizacı, aldığı terbiye bunu gerektiriyordu. Fakat şiirlerinde sanatı hiç mi hiç ihmal etmedi. Hep şair kaldı. Geleneksel halk şiiri şekil özelliklerinden hiç taviz vermeden davasını, şiirlerinde ilmik ilmik ördü. Yeri geldi “Hasan’a mektup” yazdı, yeri geldi “Tohtur Bey”den derdine ucuz bir ilaç istedi, yeri geldi “Mihriban”a seslendi.
Biz de bu şiirlerle millet memleket davasına atıldık. “Vur Emri”ne uyduk. Bu mukaddes davada can ciğer arkadaşlarımızı ebediyete uğurladık.
Üniversite yıllarında dar mekânda yaptığımız edebiyat sohbetlerinde ağabey Karakoç’u tanıdım. Hamasetin yoğun yaşandığı yıllarda Bahaeddin Karakoç’un şiirleri önceleri ruhumuzda pek aks-i sadâ bıraktığını söyleyemem. Kavga günlerinde biraz fantazi gibi geldi. Sohbetler ilerledikçe : “Ihlamurlar Çiçek Açmaya” başladı.
“Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman”
Şiirinde üstad sevgiliye, ben bilmem, sen ne zaman çağırırsan o zaman geleceğini söylerken şiirimizde hiç kullanılmayan imgeleri en güzel şekilde kullanarak Türk şiirine sıcacık bir soluk getirmiş, içimizi ısıtmıştı. Canın cananla vuslatını Yunus gibi, Mevlana gibi mısralara dökmüş, çağımızın Yunus’u olmuştu. Hissiyat ve fikriyat gelenekten, dil ve üslup Şair’imiz dendi. Aşkı, vuslatı, gurbeti, ölümü bazen heceyle, bazen serbest tarzda yüreklerimize aktarmasını bilmişti.
“Türküm, Elbistanlıyım, adım Bahaddin…
Dinim İslam; imzam kan grubum gibi belli benim.” diyerek şiirlerine imzasını atmış; inancını, milletini, memleketini hamasetten uzak bir üslupla şiir âşıkların beğenisine sunmuştu.
“Sevdasının dumanıyla
Bir kitap,
Bir kılıç,
Bir bozkurt,
Bir ay-yıldızlı Türk bayrağı resmi çizer.” Mısralarında asıl sevdasının ne olduğunu anlatır.
“Sırlı bir gözeden bengisu içer gibi
Senin adınla başladım her işe Rabbim;
Sana sığınırım nefsimin zehirli oklarından
Ve albenisinden dünyanın arınır içim.”
Mısralarında da görüldüğü gibi hepimizin bildiği Besmele’yi, manasını ruhumuza sıcacık aktarma ustalığını gösterir.
Karakoç pek çok şiirinde, Necip Fazıl Üstad’ın dediği gibi ” Şiir Allah’ı aramakmış” anlayışına bağlı kalarak Yaradan’ı; Yaradan’ın verdiği dille, yetenekle, diğer varlıklarla tasavvufî bir anlayışla şiirinin merkezine koymuştur:
Nereye gidersen git, heybene gönül doldur.
Bir kovan parçalama bir acı bala,
Bir gönül şehri onar, kâinata sevgi sun.
Her ham söze sağır ol,
Azıksız yola çıkma….
Bu şiirde de görüldüğü üzere günlük dilde kullandığımız her kelimeyi şiirlerinde ustaca yeni bir imge haline getirmiş; her kelimeyi mecazla süsleyerek kendine has bir şiir dili oluşturmuştur. Bu yönüyle geleneksel halk şiirinden farkını ortaya koymuş olur. O’nun şiiri modern şiirden de farklıydı. O halde Bahaeddin Karakoç’u nereye koyacağız? sorusu hepimizin aklına gelebilir. Âcizane bana göre, Karakoç, bütün bu anlayışlardan istifade etmesini bilmiş, ancak her zaman kendine has şiiriyle orijinal olmuştur.
O, şiirimizin “Beyaz Kartal”ıydı. Hep yükseklerde uçtu. Bir çocuğa,
“Hangi yayla yeşil, nerde keklik çok
Gel seninle orda olalım çocuk.
Kayalar kayalar… Sırt sırta vermiş;
Kimi yeni mürit, kimisi ermiş
………
Doruklardan doruklara sekelim,
Bir elim göklerde, sende bir elim;
İkimizin yüreciği bir atsın.
Bizi gören bin katarak anlatsın” mısralarıyla seslenerek onu şahikalara götürmüş. Kartallarla yükseklerde uçurmuştur.
Yıllarca Maraş semalarında, mehtaplı gecelerde “Dolunay”ı parlatmasını bilmiştir. Bir Anadolu şehrinde “Dolunay” adlı edebiyat dergisini yayın hayatında tutmak kolay olmasa gerek. Bu ancak şiir, edebiyat, sanat aşkıyla izah edilebilir.
Abdurrahim Karakoç’u bütün Türk dünyası “Mihriban” şiiriyle tanırken Bahaeddin Karakoç’u bilenler bildi. Bilenler zevkle o şiirleri okudu. Şiirleri şiir gecelerinde yankılandı.
Bahaeddin Karakoç, şiirlerini “Seyran, Ihlamurlar Çiçek Açarken, Sevgiliye Mektup” adlı kitaplarda topladı. Bu şiirlerle gönlümüzde, şiir dünyamızda taht kurdu. Her fani gibi O da hüzün aylarından ekimde aramızdan ayrıldı. Sevenlerini hüzne boğdu. Bir ömür mektup yazdığı Canan’ına kavuştu. Geriye binlerce mısra kaldı. O mısralar “bizim gök kubbemizde” her zaman yankılanacak
Allah rahmet eylesin.

KÜMBET DERGİSİ 50. SAYISI İLE OKUYUCULARIYLA BULUŞUYOR.

Anadolu’dan yükselen çerağınız Türk kültür ve sanatının yüz aklarından biri olan KÜMBET DERGİSİ devletimizin ve sizlerin destekleriyle Cumhuriyetimizin 95. yılında 50. sayısına ulaştı.
Ülkemizde son yılda vuku bulan ekonomik kriz sebebiyle çok sayıda dergi ve gazete kapanırken biz imkânlarımız ölçüsünde sizlerle buluşmaya devam edeceğiz. Belki bu yüzden bir görünen bir kaybolan yayın organlarının ötesinde yaşamak için karşılıklı özveriye beraber koşmanın yollarını arayacağız.
Bu sayımızda kapak olarak 17 Ekim 2018’de aramızdan ayrılan Türk Edebiyatı’nın “Beyaz Kartalı, Dede Korkutu” Bahattin Karakoç’u değerlendirdik. Ayrıca derginin muhtevasında değerli kalemlerimiz Bahattin Karakoç için özel bir dosya oluşturdular. Üstat:
“…
Takvim sorup hudut çizme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim.
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman”
diyordu ama baharı bile beklemeden bir güz ayında o da Mustafa Ceylan gibi çok sayıda eser bırakarak ve gönüllerde taht kurarak kopup gitti bu fani dünyadan. Ruhları şâd olsun.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ve Kümbet Dergisi ailesi bu sayısında çok sayıda etkinlik yapmanın, etkinliklere katılabilmenin ve gün yüzüne çıkardığı eserlerin gururunu yaşıyor. Etkinlikler sahifesinde bunları bulabilirsiniz.
Bunlardan en önemlisi Niksar Belediyesi ve Tokat şairler ve Yazarlar Derneği işbirliği ile gerçekleştirilen “9. Cahit Külebi Memleketime Bakış Şiir yarışması” idi. Dereceye giren şairler 26-27 Ekim 2018 tarihinde Niksar’da düzenlenen “Erzurumlu Emrah’tan Ercişli Emrah’a Türk Halk Müziği, Halk Âşıkları Ve Cahit Külebi Şiir Şöleninde ödüllerini aldılar. Ayrıca bu program çerçevesinde Ercişli Emrah ve Erzurumlu Emrah anılarak Erciş-Niksar kültür birlikteliği sağlandı.
Tokat Belediyesince 12-26 Ekim 2018 tarihleri arasında düzenlenen “2. Kitap Fuarı”nda yazar ve şairlerimizden Prof. Dr. Alpaslan Demir, Hasan Akar, Mahmut Hasgül, Rasim Yılmaz, Kumrugül Türkmen Akın, Nihat Aymak, Şerare Kıvrak Yağcıoğlu, Sündüs Aslan Akça, Ayla Bağ, Süleyman Erkan, Metin Falay kitaplarını sergileyip imzalarken belirlenen günlerde fuar alanında ve okullarda kültür söyleşilerinde bulundular.
Kümbet Dergisi ailesinden Prof. Dr. Alpaslan Demir: “Osmanlıda Yaşamak”, Kumrugül Türkmen Akın: “Muştu”, Süleyman Erkan: “Heybemdekiler”, Nihat Aymak: “Temmuzun Onbeşiydi”, Metin Falay: “Kırk Kristal” adlı eserlerini bu dönemde gün yüzüne çıkararak okuyucularıyla buluştular.
Dergimizin bu sayısında da birbirinden değerli yazarlarımız makale ve araştırmalarıyla sizleri aydınlatmaya çalışırken şairlerimiz de yüreklerinden sızan duygularıyla bir çiçek bahçesi oluşturmanın gayreti içinde oldular.
Emeği geçen bütün kalemlere ayrı ayrı teşekkür ederken 2019 yılının ilk sayısında buluşabilmek dileğiyle esen kalınız.

Hasan AKAR,
Tokat Şairler Ve Yazarlar Derneği Başkanı

M. Necati GÜNEŞ.”NALBANTLIK VE NİKSAR’DA ESKİ NALBANTLAR”

Eğitimc

“Bir mıh bir nalı kurtarır, Bir nal bir atı, Bir at bir komutanı, Bir komutan bir orduyu, Bir ordu bir ülkeyi kurtarır.”
Nalbant, Arapça “na’l” ve Farsça “bend” kelimelerinin birleşimiyle oluşmuş bir kelime olup, TDK Büyük Türkçe Sözlükte, “Hayvanların ayağına nal çakan kimse” olarak tanımlanıyor. Biraz daha geniş ifade ile nalbant; atların ayaklarına, arazi koşullarına karşı korumak amacıyla nal takan veya yıpranan nalı değiştiren kişidir.
Binek hayvanlarıyla ilgili ortaya çıkmış bir sanat olan nalbantlık, demircilikle birlikte gelişmiştir. Eski dönemlerde hayvanların ayaklarına ve toynaklarına keçe, kalın bez ya da köseleden yapılan ayaklıklar takılırdı. Dayanıksız bu ayaklıkların yerini zamanla madeni nallar aldı. Geçmişte ulaşım, taşımacılık ve çeşitli hizmetlerde hayvanların yaygınca kullanımıyla nalbantlık motorlu araçların yaygınlaştığı 20. yüzyılın ilk yarısına değin önemini korudu.
Askerlikte at ve katırın taşıdığı önemden dolayı hemen bütün ordularda uzun yıllar nalbantlıkla ilgili birimlere yer verildi. Örneğin Osmanlı ordusunun nalbant gereksinimini karşılamak için 1888’de Askeri Baytar Mektebi’nde modern nalbantlık dersleri verilmeye başladı. Kurtuluş Savaşı’nda da Konya’da nalbant yetiştiren bir okul açıldı. Bazı Meslek Yüksek Okulları’nda iki yıllık eğitimle nalbant yetiştirilmekte iken günümüzde bölümün adı değişmiş ve “Atçılık ve Antrenörlüğü” adı altında eğitimlerine devam etmektedirler.
Türkiye’de 1960’lı yıllara değin kırsal kesimdeki en itibarlı mesleklerden biri olan nalbantlık, teknolojinin gelişmesiyle birlikte eski önemini kaybetmiştir.
Nal ve nalbantlık kültürümüzde o kadar yer etmiş ki birçok atasözü ve deyim oluşmuş. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz.
ATASÖZLERİ:
Acemi nalbant gâvur eşeğinde öğrenir/ At ölür nalı kalır, yiğit ölür namı kalır/Ata binen nalını, mıhını arar/ Atlar nallanırken kurbağalar ayak uzatmaz/ Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır
DEYİMLER:
At nalı kadar/ Deve nalbanda bakar gibi/ Hem nalına hem mıhına (vurmak)/ Üç nalla bir ata kaldı
Nal deyip mıh dememek/Nal toplamak/Nalları dikmek/Yok devenin nalı/Nalını sökmek için ölmüş eşek aramak
NİKSAR’DA NALBANTLAR
Sivas eyaleti, Tokat sancağına bağlı Niksar kazasına ait 1840 yılı Temettüat Defterlerine göre nalbantların mahallelere ve köylere göre dağılımı şöyledir:
Bengiler Mahallesi: İbrahim Ağa, Kilimcioğlu Bektaş, Ziferağasıoğlu Hacı Hasan, Duvakçıoğlu Ahmet Ağa, Ahıshavi Süleyman Ağa.
Cellehane(Çilhane) Mahallesi: Mustafaoğlu Ahmet, Osman Ağa, Ali Bazoğlu Mustafa Ağa, Ahishavi Durak Usta, Karamustafaoğlu İbrahim.
Cedit Mahallesi: Sarısalihoğlu Mustafa, Hüseyinoğlu Yusuf Ağa.
Kiremitli Mescit Mahallesi: Karacaoğlu Muhsin.
Matori (Maduru) Mahallesi: Mataracı Hacı Süleyman Ağa.
Dereçay Mahallesi: Marazoğlu Halil.
Hüsamettin(Karşıbağ) Mahallesi: Marazoğlu Hacı Osman
Kazgancı Mahallesi: Yüzbaşıoğlu İsmail
Ayvasönü Mahallesi: Canikoğlu İbrahim Ağa.
Başçiftlik Köyü: Bekir Usta

Cumhuriyet dönemine baktığımızda ise ulaşabildiğimiz nalbantlar şöyle sıralanıyor.
1.Salih TANÇ (1893-1969), Taşra Mah. 2. Mehmet ÖZÜBEK, Taşra Mah. 3. Şükrü ŞENEL, Taşra Mah. 4. İbrahim Çağhan, Ayvazönü Mah. 5.Hüseyin DİNÇER, Taşra Mah. 6. Mustafa DÜNDAR, Kuz Mah. 7. Ahmet KAYNAR, Kaleiçi Mah. 8. Sabri BENDUYLU, Taşra Mah. 9. Sıtkı GÖZE, Bengiler Mah. 10.Abdurrahman YURDAER, Taşra Mah. 11.Hacı Mustafa KARASOY, Çepnibey Mah. 12. Ahmet KARASOY, Çepnibey Mah. 13. Hacı Ali CANİKLİ, Çilhane Mah.
14. Osman CANİKLİ, Çilhane Mah. 15. Mustafa DEMİREL, Taşra Mah. 16. Mustafa TAÇ, Taşra Mah. 17. Nurettin TAÇ, Taşra Mah. 18. Mahmut Türkekul, Bengiler Mah. 19. Kaya ELDİVENCİ, Maduru Mah. 20. Niyazi ELDİVENCİ, Maduru Mah. 21. Cafer ÇAĞHAN, Hanegâh Mah. 22. Ahmet TEPEBAŞI, Karşıbağ (Hüsam) Mah. 23. Selahattin KÖKSALAN, Taşra Mah. 24. Sakin DÜDÜKÇÜ, Kaleiçi Mah. 25. Dadaş Sabri Usta, Çöreğibüyük. 26. Kenan Eraydın, Karşıbağ Mah. 27. İdris KARAKAŞ, Külekçi Köyü

1928-Niksar doğumlu Kaya Eldivenci nalbantlığa 15 yaşında başladığını söylüyor:
Niksar-1928 doğumluyum. Maduru mahallesindeniz, bize Kavlaklar diyorlar. Babam Osman Eldivenci. Gaziahmet İlkokuluna gittim, 7 yıl okudum. Benim oyunum da horoz dövüştürmekti. Arkadaşlarım aşık oynar, ben horoz dövüştürürdüm. Babamlar Selâfendilerin çiftlikte ortakçılık yaparlardı. Ben 15 yaşına kadar o çiftlikten Hüseyin amcamın dükkânına bostan taşıdım. 15 yaşımdan sonra Taşra mahallesinden Nalbant Salih Ustanın yanına çırak girdim. Askere gitmeden ayrıldım. Gaganların hanı vardı, Halim Ağanın hanının altında askere gidene kadar nalbantlık yaptım. Halim Ağanın hanı, Nalbantlar Camisinin karşısındaki aralıktan çıkılan o arka sokakta idi. Askerlik dönüşü artık kendi adıma değişik yerlerde çalıştım. Kardeşim Niyazi askerden geldikten sonra Tıraşlıoğlu’nun Hanını beraber çalıştırdık. Birader aynı zamanda hafta içinde yaptığı nalları diğer malzemelerle beraber Akkuş pazarına götürüp satıyordu, o geçimini aynı zamanda pazarcılıkla da sağlıyordu.
Eskiden o kadar çok nalbant vardı ki!
Benim bildiklerim Taşra’dan Mehmet (Özübek) Usta vardı, Onun dükkânı aşağıda, Leylekli Köprü’nün altında idi. Hatta askerden geldikten sonra iki sene onun yanında çalıştım. Mehmet Ustanın oğulları Durmuş ve Duran (Özübek) ustalar idi, iki kardeş de nalbant idiler. Duran ağabey sonradan Çarşıbaşı’nda bakkallık yaptı. Onların çırağı nalbant Kenan vardı, daha sonra jipcilik yaptı. Yine Taşra mahallesinden Nalbant Hüseyin vardı. Kepçelinin orada, Dr. Hüsamettin Beyin muayenehanesinin hemen arkasındaki handa idi. Nalbant Mahmut, Hacı Ali vardı benden büyük. Hacı Osman, Tırıkların Hacı Mustafa ve kardeşi Ahmet Karasoy vardı. Kocaağaların hanını çalıştırıyor ve nalbantlık yapıyorlardı.
Benim zamanımda aşağı yukarı 15-16 tane nalbant dükkânı vardı. Akranlarımdan Taşra mahallesinden Mustafa ve Nurettin Taç kardeşler, Urumoğullarından Selahattin, Nalbant Abdullah vardı. Nalbant Dadaş Sabri Erzurum’dan gelme idi ve Fatlılı Ali Çavuş’un evinin altında nalbantlık yapardı. Ünye Hamamından aşağıda oturuyordu. Nalbant Sıtkı vardı. Ethem Dicle ise önce han çalıştırıyordu daha lokantacılığa başlamamıştı.
Kara mıh, dökme mıha göre daha sağlam olurdu
Bir tezgâh, bir örs, iki çekiç, bir yonacak, bir kerpeten, bir kıskaç olur. Çekiçlerden biri nal çakmaya biri nal dövmeye kullanılır. Törpü, burunsak (Yavaşak), ip, kesim makası, nal, mıh.
Nalları kendimiz yapardık. Ben kıyı vurmak şartıyla beş dakikada bir nal dökerdim. Üç sene Salih Usta’ya nal dövdüm, hem de nal çaktım. Bir de nalın hazırı vardı, hazır kesilmişi pres nal derlerdi. Atların nalları bir numaradan beş numaraya kadar büyüklüğüne göreydi. Sacların kalınlığı da milim milimdi. İki milim, üç milim, dört milime kadar pres nal vardı. Pres nalları da yine atın ayağına göre örs üzerinde çekiçleyip şekil veriyorduk.
Mıhlarımız yani nal çivileri iki cins olurdu. Biri hazır dökme mıh, diğeri de demircilerin yaptığı kara mıh. Kara mıhı hem Niksar’daki bazı demirciler yapar, hem de Zile’den ve Suşehri’nden gelirdi. Yük taşıyan araba atları için demircilerin elde döverek yaptığı kara mıh kullanırdık. Hazır dökme mıha göre daha sağlam ve dayanıklı olurdu. Dökme mıhlar ise tez aşınırdı.
At yatarken nal çakılmaz
At, eşek, katır, öküz gibi hayvanlara nal çakılır. Demirden halka vardır, atı oraya yularından kipçe bağlar, ya sahibine ya da çırağına tuttururduk. Ondan sonra nalbant başlar çalışmaya. Önce ayağını tırnağını yontar, uzayan tırnaklarını keser, sonra oraya ayağına göre nalını koyarak çakardık. Atın tırnağının ucunu kesip de törpüleyerek şekil vermeye kıracak derlerdi ve son işlemdi.
Atın kuyruğunu dirseğinden bağlarsan at kımramaz, hareket etmez. Fazla hayın atları burunsakla (yavaşakta derler) burnunu kıstırırsın, o zaman onun açısıyla pek fazla kımramazlardı. At yatarken nal çakılmaz.
Ben hanı çalıştırdığım zamanlarda hafta arası köylere gidiyordum. 11-12 köye ben öküz çakmaya giderdim. Elmüdü’de çok öküz çakardım. Zera’dan Keltepe’den Başçiftlik’e 10 sene gittim. Niksar’da dersen 11-12 tane köye gittim: Güdüklü, Onan, Leğen, Eryaba, oradan bu yannı dönünce Arguslu (Ardıçlı), Buhanı, Zera, Ustahasan, Ehen, Hacılı, Tis, Sulugöl, Ereç. Köylerde at, eşek, katır çakardım ama en çok öküz çakardım. O zamanlar traktörler yoktu, traktörün yaptığı işi o zamanlar öküzler yapardı, dolayısıyla biz de köylerde en çok öküzlere nal çakardık. Senede bir baharın bir de harmanda köylere giderdik. Özellikle harman dönemi hep köylerde olurduk, çünkü hayvanları nallatmanın ücreti harman döneminde aynî olarak ödenirdi. Mesela bir çift öküzü bir ölçek buğdaya çakıyorduk. Bir ölçek buğday o zaman 25 kiloydu. Sonradan motorlar çıktı, traktörler çıktı, öküz işleri biraz gevşedi. Ondan sonra ben de artık köye gitmeyi yavaş yavaş bıraktım.
En çok Başçiftlik’e gidiyordum, 600 hane vardı o zamanlar. Normalde bir gitmemde 15-20 gün kalıyordum. Bir keresinde hanımı çocukları da aldım ev tuttum, Başçiftlik’te üç ay kaldım. Perşembe Yaylası’nda ise daha çok at olurdu. Elmüdü’ye öküz çakmaya giderdim. Oradan da Perşembeye geçerdim. Elmüdü’den Perşembe Yaylası’na dağ yolu vardı, oradan giderdim.
Nalbantlıktan hırdavatçılığa geçen Cafer Çağhan ise Nalbantlık yıllarını bakın nasıl anlatıyor.
1935 Niksar doğumluyum. Babam Haşaroğlu İbrahim Çağhan, mahallede iki devre muhtarlık yapmıştır. Bizim mahallenin ismi çok. Eski ismi Hanegâh Mahallesi, şimdiki Gazi Osmanpaşa Mahallesi. Kültür Mahallesi ve Ayvazönü’de derlerdi. Burada doğup büyümeyim çok şükür.
İlkokulu Albayrak’ta okudum. İlkokul bittikten sonra bir müddet bahçıvanlık yaptıktan sonra babam dedi ki; “Seni bir sanata vereyim, Terzi Duran Çekenoğlu akrabamız. İster ona, ister Nalbant Mehmet Usta’ya git.” Ben de Leylekli köprüye geldim, baktım. Duran abinin oraya girmeye utandım, oradan aşağıya indik. Köprünün beri tarafındaydı Mehmet (Özübek) ustanın dükkânı. Nasip nalbantlıkmış, nalbant olduk. Mehmet Özübek benim esas ustamdır. 1958’de askerden gelince nalbantlık mesleğine devam ettim ve hâlâ bu dükkândayım. Duran Özübek ile de aynı bu dükkânda çalıştık. Bir arada yanımızda han ve kahve vardı, onu da çalıştırdık ve böyle devam ettik. Ondan sonra baktık ki nalbantlık gitgide düşüyor biz de çeşitleri değiştirdik ve bu şekilde ufak tefek işler ile uğraşıyoruz. Nalbantlığı bırakalı 20-25 sene oldu. Çok şükür bir avaralık bir meşgale olarak bu hırdavat işini yürütüyoruz. Çocuklarımızda yetiştirdik çok şükür. Biri Ankara’da biri Konya’da, işleri de güzel.
Eski Nalbantlardan hatırladıklarım
Eski nalbantlara baktığımızda Dış (Taşra) mahallesinden Nalbant Sabri Usta, Şükrü Usta vardı o da dış mahalleden. Sonra Mustafa Usta hanın karşısında o eski ustalardan, Salih Usta çok derin ustaydı bazen derdi ki çocuklar biz geldik gidiyoruz, size bazı şeyler öğreteyim derdi. Mesela hayvanların yarasını oksijenle yıkadıktan sonra toz şeker ekin bunu kurutuyor derdi. Ben de pek hevesim olmadığından pek de üzerine düşmedim, her adama bu sırrı vermezdi ama bana da verdi. İşine çok titiz bir adamdı. Onun damadı Kaya Usta da nalbanttı. Bir de bir hiç unutamıyorum, şurada demirciler vardı, şurada da Pazar yeri vardı Mustafa Emmi ineği getirdi, burada ineğin şurasından böğründen kızgın demiri soktular. Eli ile ineğin çürümüş etlerini aldı. Öyle tedavi etmişti, o da hayret bir şey. Böyle bir vakit geçirdik işte.
Nalbantlık nedir, Nalbant ne iş yapar?
Hayvanlar rahat yürüsün diye icat edilmiş bir şey. O da hayret hayvanın ayağına mıhı çakıyorsun hiç acımıyor ama usulü ile çakarsan. Tabii çiviler dışarıya doğru meyillidir ona dikkat etmek gerekir.
Şimdi diyelim hayvan gayet sert, baş olmuyor. Burnuna ağaçtan yapılmış kıskacı takıyoruz. Hatta bir gün üç dört kişi burada çalışıyoruz baş edemedik hayvanla. Köylü vatandaşın biri geldi “Yahu ne uğraşıyorsunuz” dedi “Ne yapalım” dedim. “Atın kafasını yukarıya bağlayalım, burnuna kıskacı takıp yem torbasına taş dolduralım. O zaman rahat durur” dedi. Öyle yaptık da rahatlıkla çaktık nalı. Hiç bilmediğimiz bir şeydi. Ama el elden üstündür derler ya. Katırlara nal çakması daha zor oluyor. Onlar daha hayın oluyor, hiç durmuyorlar, zahmetli oluyor. En uysal olanı da merkepler, atların ise uysal olanı da var yaramaz olanı da.
Şimdi nalı çakarken bir adam hayvanın ayağını çok sağlam ve gayet düz tutacak. Yani aşağıya doğru tutarsa derin kaçar, derin kaçmaması için düz tutmak suretiyle tırnak yonulur. Ondan sonra da nalı uydurup tırnağa göre takarız. İşte böyle yani, köylüler bile alıştılar. Köylü nalını mıhını alıyor, kendisi yapıyor. Şimdi nalbant arayan yok, kendileri yapıyorlar.
Günümüzde nalları Zile’den temin ediyoruz. Eskiden sürekli çalışıyoruz, yetiştiremiyoruz. Buradan çeşit götürdüm Zile’ye, oradan da malzeme alıyoruz. Zile’nin demircilerine dedim ki; Siz yapamaz mısınız, aha size at, eşek nalı ölçü getirdim. Hâlâ benim götürdüğüm ölçüye göre at nalı eşek nalı yapıyorlar. Dolayısıyla alıştırdık şimdi kamyon işi Samsun’a ve Sivas’a Zile’den gönderiyorlar, çalışkan adamlar. Mesela Ali Özparın, İshak Taşer ondan sonra Sabri ve Mustafa Kansular biraderler. Hurda toplayıp onlara satıyorduk, güzel adamlar Allah selamet versin Bunlar toptan demir işleri ile uğraşıyorlar.
Çiviler Türkiye’de üretiliyor, önceden İsveç’ten geliyordu. Nallar şurada (hepsini göstererek anlatıyor). Bu at nalı, şu da merkep nalı. Bunlar Zile’de yapılıyor şimdi eskiden biz yapıyorduk. Nalbant yapısı olsa daha kalın olur, demirci yaptığı için ince oluyor.
Nalbant Pala Mustafa TAÇ’ın yanında çıraklığa başlayan Sıtkı Ünlü o yılları hiç unutamadığını söylüyor:
1941 Niksar doğumluyum. Babam beni Nalbant Mustafa Taç’ın yanına çıraklığa verdi. Ben onun yanında işe başladım. Benim çıraklığım Halin karşısındaki Orucoğun dükkânının üstünde yanan yerde başladı. 1960 senesinde orası yandı. Pazartesi Pazarının karşısında şimdiki Aile Sağlık Merkezi’nin olduğu büyük binanın olduğu yerdeydi. Ondan sonra bizim evin altına göçtük. Mustafa amcayla beraber bizim evin altına ikamet ettik. Askerde radyatör tamirciliğini öğrenmiştim. Niksar’a dönünce ustam Mustafa Taç ile nalbantlığı bırakıp bu işe başladık. Daha sonra ise ben sınavı kazanarak tekelde işe başladım ve oradan emekli oldum.
Nalbant Erbaalı Şükrü usta varmış. Burada evlenmiş burada kalmış. Ben ustamdan duyduğumu söylüyorum. 50 senesinde vefat etti. Nalbant Şükrü usta çok namlı bir ustaymış. Kendisi pala bıyıklıymış. Ustalarının vasiyeti olan palabıyık namını ustalarımın ikisi de – Mustafa ve Nurettin Taç- ölene kadar yürüttüler.
Azgın hayvanların nallanması çok zor olurdu.
Azgın bir hayvan olduğunda gücümüz yetmediğinden burun kıskacı derlerdi daha da baş edemedikleri zaman ön ayağını bağlarlar, arka ayağını daha hoplatamaz. Mesela köylere öküz çakmaya giderdik ustamla. Gücümüzün yetmediği büyük hayvanlarda ön iki ayağını bağlarlar arka ayağından da bir iple germeç yaparlar, arka ayağı öne geldim mi yanına devirmeye mecburdur. O zamanda hayvanlar çökerlerdi. Ayaklarını bağlarlar, boyunduruğu kaldırırlar, altına üçayak daldırırlar ve hayvanı yukarı kaldırırlardı. Öküz ayağında çakılma öyleydi.
Her nalbandın gittiği köyler vardı
Ova köylerine daha çok giderdik. Buzköyü, Eskidir, Camidere, Fatlı… Buralara çok giderdik. Zaten her nalbandın gittiği köyler vardı. Diğer nalbantlar o köylere gitmezlerdi. Köylerde para karşılığı değil de buğday karşılığı iş yapılırdı. Köylüde para olmazdı ki. İşte kiminden bir şinik, kiminden iki ölçek, alacağı ne kadarsa harman zamanı araba ile gidilir alacak karşılığı o buğdaylar toplanırdı. Yani takas usulü geçerliydi.
Nallarımızı kendimiz hazırlardık
Nalları hazır aldıkları zamanda oluyordu ama genelde kendileri hazırlarlardı. Vatandaşın istediği kalınlıkta sacdan mastarla nal kesilirdi. Sacları keserken usta tutar, çırak vururdu. Nal kesildikten sonra şekil verilir ve yine nalın kıyılarına vura vura kıyılama yaparlardı. Böylece hayvanın kayması önlenirdi. Daha sonra üç bir tarafa, üç diğer tarafa olmak üzere altı delik delerlerdi. Fazla tırnak atan hayvanlarda nalların önüne de üçer tane kanca gibi vururlar ki taşta tutsun diye. Tabi bu her ustaya mahsus değil. At arabalarını koşulan atların nallarının önleri daha fazladır, taşlara vurmasın diye.
Hayvanı nallamadan önce rahatlatırdık.
Nalbantlıkta esas ustalık yonacakla tırnağın alınması ve mıh (çivi) çalmaktır. Yonacakla tırnağı fazla alırsanız ete gelir hayvan topallar. Yine nalı mıhlarken çok derine çakarsanız ete gelir, hemen dışarı verirseniz tırnağı kırar. Mıhı uygun şekilde çaktıktan sonra tırnaktan çıkan mıhın ucunu kerpetenle çevirip fazlalığını kesmek gerekir.
Nalbantlar bir de atlara berberlik yaparlardı. Atların sırtının yanmaması için senede iki defa özellikle sırt bölgesindeki kılları kırkarlardı.
Yine nal çakmadan önce atları rahatlatmak için, önce kaşağı ile sonra da gebre (Atı tımar etmekte kullanılan kıldan kese) ile tımar ederlerdi. Nasıl hamama gidenler orada keselenip kirlerinden kurtuluyorlarsa; atında sırtındaki toz ve kirden kurtulması için ıslatılan gebre ile kaşır gibi temizlenirlerdi.

Çepnibey Mahallesinden Ali Yücel Karasoy ise babasının nalbantlık yıllarını anlatıyor:
1960 Niksar doğumluyum. Çepnibey Mahallesinde oturuyorum. Eskiden nüfus kaydımız Bennak Mahallesindeydi. Ailemize Kara Yusuf oğulları diyorlar. Fakat bir komşumuzun bir lafıyla Tırıklar da deniyor ama tapu kayıtlarında Karayusufoğulları olarak geçiyor.
Babam Ahmet Karasoy ile amcam Mustafa Karasoy eskiden Ziraat Bankası’nın üstünde Kocaağaların hanında nalbantlık yaparlar ve hanı işletirlermiş. Nalbant Mahmut’la birlikte çalıştıklarını da söylerdi. Zamanla nalbantlık mesleğinin önemini azaltması üzerine babam evin önünde nalbantlığa devam etmeye başladı. Eski nalbantlardan olduğundan özellikle yukarı köylüler genelde babama gelirler, hayvanlarını yani atlarını eşeklerini nallatmak için sıraya girer, bizim bahçeye hayvanlarını bağlarlardı. Nalbantlık mesleği arabalar çoğalınca bitti, köreldi iyice ancak babam ölene kadar nalbantlık mesleği ne devam etti. Babam tanınmış bir nalbanttı. Onun içinde bir meşgale oldu son dönemlerinde.
Babam aynı zamanda hayvanların ayaklarında hastalık olduğunda onları da tedavi ediyordu. Özellikle hayvanlar topalladıklarında, ayaklarına basamadıklarında babam onları tedavi ediyordu. Hayvanların ayaklarından kan alıyordu, özel bıçağı vardı onunla hayvanların tırnaklarının üst kısmından kan alırdı. Tabii nereden alacağını kendisi biliyordu.
Babam nalları kendi imal ediyordu. Çarşıdan kalın sac alıyor, onları kesiyor deliyor şekillendiriyor ve kullanıyordu. Tabii ki çarşıdan hazır nal aldığı da oluyordu. Evimizin altındaki nalbant odasında örsü, çekici her türlü aleti vardı. Orada imalatını yapıyordu. Tabii nalların kalıpları vardı, o kalıplar büyüklüğüne göre numaralıydı. O kalıplara göre çiziyor, kesiyor deliyordu. Nalların özel çivileri de vardı, aynı zamanda çivi de imal ediyordu. Fırının önünde ateş yakıyor, demirleri eritiyor, bilhassa öküzler ve atlar için özel çivileri imal ediyordu. Şapkalı çivi derdik biz onlara, onlardan yapardı babam.
Bizim eve ilk girildiğinde alt katta sağda ahırımız, sol tarafta ise nalbant odası vardı. Babam genelde sol taraftaki o odada çalışırdı. Nalları, çivileri orada imal ederdi.
Nal çakma işini alırsın istediğimizde önce hayvanın ayağına tuttuktan sonra yonacakla nalın yerleştirecek yeri ayarlardı. Tırnağını alır düzeltir nalı oraya yerleştirirdi. Nalı çaktıktan sonra tırnağını törpüler sanki manikür pedikür yapardı…
Uğur Gül, dedesi 1309 (1893) doğumlu Salih Ustayı anlatıyor:
Salih (Tanç) Usta Niksar’ın en eski nalbantlarından imiş. I. Dünya Harbi’nde ve Kurtuluş Savaşı’nda altı yıl savaşmış. I. Dünya Harbi’nde Arap topraklarında Yemen’de, Sana’da savaşmış. Kurtuluş Savaşında süvari askeri imiş, hep önlerde savaşmışlar. İstiklâl Savaşı madalyası vardı.
Dedem nalbantlığı süvari askeri olduğu için askerde öğrenmiş. Sadece nalbant değildi, bir veteriner kadar hayvan hastalıklarından anlar, tedavi ederdi. Mesela soğuk algınlığına yakalanan hayvanlar için orta boy bir balkabağı seçip onu bütün olarak pişirttiriyordu. Daha sonra o bütün balkabağının üzerine delikler deliyordu ve yem torbasının içine koyduruyor, hayvanların onu solumasını sağlıyordu.
Nal keseceği zaman eğer çırakları yoksa beni çağırır ve oğlum gel, çekiç vur derdi. Ben de savaş anılarını anlatırsan çekiç vururum derdim. O savaş anılarını dinlemek çok hoşuma giderdi. Hatta at pisliklerinin içinden arpa tanelerini temizleyip yediklerini anlatır, anlatırken gözleri dalar o günlere gider ve her seferinde de ağlardı.
Dedem atlı asker yani süvari olduğu için askerde nalbantlığı öğrenmiş ve askerden döndükten sonra nalbantlık yapmaya başlamış. 1309 (M.1893) doğumlu olan dedem 1969’da 86 yaşında vefat etti. Dedemin yanında birçok nalbant yetişti. Bildiklerim babam damadı Mehmet Kaya Gül, yine bizim mahalleden (Taşra Mah.) Selahattin Şimşek, Mustafa Demirel, Kaya ve Niyazi Eldivenci kardeşler, Hacı Ali ve Osman Canikli Kardeşler…
KAYNAK KİŞİLER:
1.Kaya ELDİVENCİ (NİKSAR-1928) 2.Cafer ÇAĞHAN (Niksar-1935) 3.Sıtkı ÜNLÜ (Niksar-1941) 4.Nurettin CANİKLİ(Niksar-1947) 5.Uğur GÜL(Niksar-1954) 6.Ali Yücel KARASOY(Niksar-1960)

KAYNAKLAR:
1.Dr. Coşkun ÇAKIR; 19. Yüzyılda Bir Anadolu Şehri NİKSAR (Ekonomik ve Sosyal Yapı), Alfa Yay., 2001, İstanbul
2.http://www.tdk.gov.tr/index.php…
3. http://www.unutulmussanatlar.com/2015/09/nalbantclk.html
4. http://meslekler.com.tr/N2.html
5. http://www.nkfu.com/nal-ile-ilgili-atasozleri-deyimler-ve-…/
6. https://www.lafsozluk.com/…/nal-nedir-ne-demektir-ilgili-de…
Fotoğraflar M. Necati GÜNEŞ, Kemal ÖZBAY, Murat TAÇ, Muzaffer TAÇ, Ekrem TAÇ, Uğur GÜL ve Ünal TÜRKEKUL arşivlerinden alınmıştır.