KÜMBET DERGİSİ 48. SAYISININ ABONELER DAĞITIMI TAMAMLANDI

KÜMBET Dergisinin 2018 yılında 48. sayısı ile sizlerle birlikte olmanın ayrı bir heyecanı içindeyiz. Ülkemiz içinde ve dışında saygın dergiler arasında yer almayı başaran KÜMBET Dergisi, Kültür ve sanatımız adına Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın süreli yayınları arasında siz okuyucularına ulaşabilmenin mutluluğunu yaşamaktadır. Anadolu’dan yükselen bu edebi ışığın kültür dünyamızda daha iyi yansıması için gayret eden kurum, kuruluş ve siz değerli okuyuculara bir kez daha teşekkür ediyoruz.
Bu sayımıza gönderilen yazı ve şiirleri sizlerle paylaşmanın ötesinde son üç aylık süreç içerisinde Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ve KÜMBET Dergisi Ailesinin pek çok etkinliğin ve başarının içinde olduğunu gururla belirtmemiz gerekir.
Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği işbirliği ile düzenlenen “Cahit KÜLEBİ Memleketime Bakış Şiir Yarışması”nın bu yıl dokuzuncusunu gerçekleştirebilmek için yeniden yola çıkmanın haklı kıvancı içindeyiz.
4-5-6 Mayıs 2018 tarihleri arasında TİKA, TÜRKSAV, Niksar Kaymakamlığı ve Niksar Belediyesi’nce Niksar’da yapılacak olan “22.Uluslararası Türk Dünyasına Hizmet Ödülleri” etkinliğinin “Tarih ve Kültürüyle Niksar Paneli” bölümüne derneğimiz katkıda bulunacaktır.
İstanbul’da, Yerel Gündem Gazetesince düzenlenen “17. Tokat’ın Enleri Gazi Osman Paşa Ödülleri Töreni”nde Kümbet Dergisi ailesinden Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı; Hasan Akar “Yılın Başarılı Yazarı”, Mahmut Hasgül; “Yılın Başarılı Eğitimcisi” ve Fatih Kılıç; “Yılın Başarılı Gazetecisi” ödülüne layık görüldüler.
Ankara/ Kızılcahamam, Hatay/Dörtyol, Sivas, Tokat/Turhal’da düzenlenen Kültür-sanat etkinliklerine katılan yazar ve şairlerimiz dergimizi başarıyla temsil ettiler.
Yayın kurulumuzun güçlü kadrosuna Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Öğretim üyelerinden Prof. Dr. İzzet Kadıoğlu da katıldı. Aramıza hoş geldiniz diyoruz.
Bu sayımızda araştırma ve makaleleri ile; Prof. Dr. M. Naci Önal, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Prof. Dr. Ali Akar, Prof. Dr. Ertuğrul Yaman, Prof. Dr. Tamila Abbashanlı Aleyeva, M. Halistin Kukul, Yar. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, Sona Çerkez, Abdullah Satoğlu, Ali Külebi, Mahmut Hasgül, Ergün Veren, Ömer Işıdan, Bekir Yeğnidemir, M. Sırrı Demirci, Nihat Aymak, Abdulkadir Türk, Necdet Kurt, Kumrugül Türkmen Akın, Nargül Delice, Kutluhan Saygılı, Mehtap Çıtak;
Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ayhan Nasuhbeyoğlu, Ali Akbaş, Ali Rıza Atasoy, Yavuz Doğan, Çiğdem Kader, Mahir Gürbüz, Mustafa Sade, Şefik Tiryaki, Sündüs Arslan Akça, Ahmet Divriklioğlu, Rasim Yılmaz, Gülden Taş, İsmet Anik, Ayşe Arıkan, Yunus Kara, Halil Gürkan, Salih Fethi Alpat, Talat Ülker, Züleyha Özbay Bilgiç, M. Necati Güneş şiirleriyle sizlere geldiler.
49. sayımızda buluşmak dileğiyle.

Hasan AKAR
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı
KÜMBET Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Selma BIYIKOĞLU.”GÜRBÜZ ÇOCUKLAR ORDUSU”

Tarih Öğretmeni

Tarihimizde pek bilinmeyen ve değinilmeyen bir kimsesizler hikayesidir “Gürbüz Çocuklar Ordusu”. I.Dünya Savaşı’nın yeni bittiği ve savaşın yaralarının sarılmaya çalışıldığı sıralarda Kazım Karabekir’in gayretleriyle kurulan bir ordudur. Aslında buna sadece bir ordu demek doğru değildir. Gürbüz Çocuklar Ordusu, anne ve babası ölmüş veya kaybolmuş öksüz ve yetim çocuklar için bir eğitim yuvası ve bir aile olmuştur aynı zamanda.
Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanlarından Kazım Karabekir Paşa, 15. Kolordu komutanı olarak Doğu Cephesinde büyük başarılara imza atmış ve savaşın kazanılmasında önemli rol oynamıştı. Onun tek özelliği komutanlığı değildi. Aynı zamanda neredeyse tamamı yıkılıp enkaza dönüşmüş bir ülkenin yetim kalan çocuklarıyla da özel olarak ilgilenmişti. Yapılması gereken belliydi: Bu çocukları sokaklardan kurtarmak ve iyibir eğitim vererek meslek sahibi yapmaktı. Kazım Karabekir de bu amaçla bölgede bir çok eğitim öğretim kurumu açarak yetim ve sahipsiz kalmış bu çocukların eğitim alması için çabaladı. Kazım Karabekir’in bu yöndeki ilk faaliyeti Doğuya geldiği ilk günlerden itibaren başladı. 1919’da Erzurum’a giderken yol üzerinde Bayburt’ta gördüğü bakıma muhtaç çocukları Erzurum’a nakletme emri vermişti. Böylece giderek büyüyecek olan bu projenin ilk adımı atılmış oldu.
Erzurum’a geldiğinde bölgede 6000’e yakın bakıma muhtaç çocuğun olduğunu belirlemiş ve rapor etmişti. Bu çocuklar öksüz ve yetimliklerini en acı şekilde yaşıyor; sokaklarda, ağaç kovuklarında, mağaralarda ağaç yaprakları ve ot yiyerek hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Kazım Karabekir bunların durumunu görerek çok üzülmüş, duygu ve düşüncelerini yazdığı “Çocuk Davamız” adlı eserinde şöyle dile getirmiştir: “Bakımsız çocuklar millet enerjisinin kaybedilmesi demektir. Bakımsız bir fidan kurur, çürür veya yabani olur. Bakımsız çocuklar ise hastalıklı olur, ölür veya suçlu ve cani olur.” Bu çocukları toplayan Kazım Karabekir onlara
“Gürbüz Çocuklar Ordusu” ismini verdi. 24 Mayıs 1335’de (1919’da) Erzurum Darüleytamından (Yetimler yurdu ) yaşı 12’den yukarı olan 33 çocuk alınmış ve daha sonra bu sayı bine yaklaşmıştır. Onlarla özel olarak ilgilenen Kazım Karabekir, gece yatılı okulu açtı, bir ilkokul ve anaokulu da yine açılan okullar arasındaydı. Temel eğitim veren okullar haricinde bu çocuklara mesleki eğitim de verildi. En ünlü okullardan, Erzurum’da bulunan Firdevsi Kışlası’ndaki iş ocağına yüz kadar çocuk gönderildi. Bu ocakta otomobil tamiri ve şoförlük eğitimi de verilmekteydi. Bu yüzden buraya Otomobil Mektebi adı verilmişti. Sadece okuma-yazma değil, terzilik, ebelik, dişçilik, kunduracılık, saraç çıraklığı gibi meslekleri öğreniyor; yara sarmak, yaralı taşımak, müzik, fotoğraf ve tiyatro gibi alanlarda da yetiştiriliyorlardı. Bu çocuklar için ayrıca tantanalı bir sünnet düğünü de yaptırmıştır.
Kazım Karabekir’in kızı Timsal Karabekir, Hürriyet Gazetesinde yapılan bir röportajında aynen şunları söylemiştir:
“İnanması gerçekten güç ama o günün koşullarında sinemacılık, şimendifer ve buhar makinesi tamiri, sıhhiyecilik eğitimi dahi veriliyordu. Hatta çocuklar küçük çaplı ameliyat yapabilecek duruma gelmişti. Orduya potin ve kıyafet dikerek de yarar sağlıyorlardı. Bugün bile çok yaygın olmayan sporB dallarında eğitim alıyorlardı.”
Mayıs 1920’ye gelindiğinde Erzurum’daki çocukların sayısı 1650’yi bulmuştu. Kazım Karabekir
1 Mayıs 1920’de Erzurum halkının da katıldığı bir programda bu teşkilata “Çocuklar Ordusu Teşkilatı”
adını verdiğini ilan etti.
Kazım Karabekir Erzurum’da bu önemli eğitim faaliyetine öncülük ederken, Kurtuluş Savaşı’nın önemli dönüm noktalarından biri olan Kars Zaferi’ni de kazanmıştı. Kars’ta Ermenileri mağlup eden Karabekir Sarıkamış’ı ordusu için karargah merkezi haline getirdi. Karargahın buraya taşınmasında Ruslardan kalma bir çok modern binanın olması etkili oldu. Karabekir, şehirdeki bu modern binaları, Çocuklar Ordusu Teşkilatı’nın eğitim faaliyetleri için de bulunmaz bir fırsat olarak görmüş ve burayı Çocuklar Kasabası haline getirmek istemişti. Böylece Sarıkamış’ta eksiklikleri tamamlayarak açtığı muhtelif kurslarla, müzik ve spor mektebi, müze, sinema salonu ve kütüphanesi ile de tam donanımlı bir şehir oluşturmuştur. Bu okullarda ücretsiz eğitim gören çocuklar, bölgede ihtiyaç duyulan mesleklerde çalışmışlardır. Ayrıca burada bir Sıhhiye Mektebi açarak, çocukların bu alanda da eğitim görmesini sağlamıştır. Burada öğrenimini tamamlayan 50 öğrenci 30 Mart 1923’te mezun olmuş ve doğu vilayetlerinde sağlık alanında hizmet vermeye başlamışlardır. Bunun yanında Sarıkamış Askeri İdadisi de kurulmuş ve bu durumu Karabekir, “Artık çocuklar kasabamız tam kadrosuyla kurulmuş oldu” diyerek nitelendirmiştir.
1922 yılına gelindiğinde Çocuklar Ordusu Teşkilatı Sarıkamış, Kars, Trabzon, Kağızman, Beyazıt, Iğdır, Ardahan, Artvin, Rize, Sürmene ve Erzincan da dahil olmak üzere 17 alay halinde örgütlenmişti. Her okulun aynı tarzda bir bayrağı ve alay numarası vardı. Karabekir Paşa yalnızca yetim Müslüman çocuklara değil, Ermeni çocuklara da aynı muameleyi yapmıştır. Trabzon’da bir okulu yetim kalmış Ermeni çocuklar için tahsis etmiştir.
Konu ile ilgili yazdığı “Çocuk Davamız” adlı eserinde kendisinin şu sözü anlattığımız bu gerçeği gözler önüne seriyor : “Hayatımda bana zevk veren hayli başarılarım vardır. En zevklisi binlerce bakımsız çocuğun hayat ve geleceğini kurtarmak olmuştur.”
Savaşın devam ettiği yıllarda böyle bir çalışma yapmak, bu çocuklarla ilgilenip onları her alanda yetiştirmek gerçekten büyük bir başarıdır. Bu başarısından dolayı ona “Yetimler Babası” dendi. Anadolu’nun bağrından kopup gelen çocuklar Kazım Karabekir sayesinde yetişmiş ve bir meslek öğrenmiştir. Hatta öyle ki halk arasından şu sesler sık sık duyulur hale gelmiştir: “Keşke ben de ölseydim de çocuklarım bunların arasında yetişseydi.”
Gürbüz Çocuklar Ordusu’nun çocukları tam bir asker gibi de talim görmüş, hakiki top, makineli tüfek, sahte bomba ve süngü ile de çalışmışlardır.
Timsal Karabekir, Çanakkale Savaşı’nda son sınıf öğrencilerinin tamamı şehit düştüğü için kapatılan Işıklar Askeri Lisesi’nin Gürbüz Çocuklar Ordusu’ndan seçilerek gönderilen öğrencilerle yeniden açıldığını ve sonraki yıllarda da savaşlarda görev aldıklarını belirtmiştir. Bir İngiliz subayın şu sözü dikkat çekiyor: “Ölü askerleri vardı; 14, 15, 16 yaşlarında ve inanın ki gülüyorlardı. İlk kez kaybedeceğimizi o gün hissettik.”
Kazım Karabekir Paşa Çocuklar Ordusu için üniforma ve bayrak hazırlatmış, bir marş bestelemiş ve adına da “Türk Yılmaz” diyerek bu marşı bastırıp bir çok yerde söyletmiştir. Bu marşın sözleri şöyledir:
“Cihan harbi yangınından
Bağrı yanık vatana Türk’ü boğmak maksadıyla
Girdi düşman askeri Çelik gibi kollu tunçtan ayaklı
Türk hiç yılar mı? Türk Yılmaz,
Türk Yılmaz Cihan yıkılsa Türk Yılmaz.”
Kızı Timsal Karabekir’in 2000 yılında Milliyet gazetesinde yayınlanan şu sözleri takdire şayandır:
“Babamın üç kızı ve yanı sıra binlerce çocuğu vardı. Son nefesine kadar onlarla yazıştı; dertlerine, sevinçlerine ortak oldu. Milletvekilliği sırasında sokak çocukları ile ilgili kanunu meclisten geçirmeye çalışırken kalp krizi geçirerek yaşama veda etti.”
Doğu Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir Paşa, Doğu illerimizde düşmanı ezdikten ve onu bir daha baş kaldıramayacak hale getirdikten sonra kendini harap ve viran yerlerimizin imarına ve çocukların yetişmesine adadı. Geleceğimizi gençlere bırakmanın bilinciyle hareket ederek, onların babası, hocası ve mürşidi oldu. Ve en büyük işi olarak harplerin boynu bükük bıraktığı yavruları, vatana faydalı bir kişi olarak yetiştirdi.
Sözün özü, Kazım Karabekir Paşa’yı sadece yüksek ve kıymetli bir kumandanımız olarak değil, memleketin selametine ve çocuklarına kendini adamış bir büyüğümüz olarak yad ediyoruz.
Ruhu şad olsun!

KAYNAKLAR :Kazım Karabekir, Çocuk Davamız
Fotoğraflar, www.kazimkarabekirvakfi.org.tr

A.Rıfat GÜLER.”OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN BAŞKENTİ EDİRNE”

Edirne Şehri Trak soylarından Odıisler tarafından kurulmuştur. Roma imparatoru Hadrianus tarafından inşa ettirilmiş kale, sur ve burç duvarları halen ayaktadır. İmparator M.S. 124 yılında bu şehre kendi adına uygun olan Hadrianapolis adını vermiştir. Sultan 1. Murat 1361 yılında şehri fethederek Osmanlı imparatorluğunun 92 yıl başkenti olma sürecini başlatmıştır. Osmanlının muhteşem eserleri ile bezenmiş olan serhat şehri Edirne, kültür hazineleri ile mutlaka görülmesi gereken şehirlerimizden birisi olmuştur. 1829 ve 1878 yıllarında Rusların, 1913 Balkan savaşında Bulgarların, 1. Dünya savaşı sonrası Yunanlıların eline geçmiş, Lozan Antlaşmasından sonra yeniden Türkiye sınırlarına katılmıştır. Türk’ler Edirne’yi fethedince ilk önce adına Edrine demişler, sonradan bu kelime halk arasında Edirne olmuştur.
Bu efsane şehre, 2016-2017 yıllarında gitmek bana da nasip oldu. Şehrin merkezine gelindiğinde, Osmanlının muhteşem eserleri ile karşılaşmanın verdiği haz tarif edilemez. Bir yanında tüm heybetiyle Selimiye Camii, diğer yanında 4 minaresi birbirinden farklı 3 Şerefeli Camii, sağında, solunda ahşap yapılarıyla zamana meydan okuyan tarihi evler, konaklar. Benim en çok dikkatimi çeken, bu ahşap konakların ve evlerin çoğunun son derece bakımlı olmaları. Yerel yöneticileri öyle bir imar uygulaması yapmışlar ki! Tarih kokan eserleri, beton yığınlarından oluşan yüksek binalara izin vermeyerek korumuşlar. Güneş ışıklarından faydalanmayan hiçbir tarihi esere rastlamadım. İmar işleri ile ilgilenenlerin hepsine şükranlarımı sunuyorum.
“TAŞ DEHAYA ULAŞTI, DEHA TAŞ KESİLDİ” diye tasvir edilen Mimar Sinan’ın 80 yaşında yaptığı Selimiye Camisi 4,5 asırdır Türk İslam sanatının en zirve örneğidir. Selimiye Camisi 1569-1575’te Sultan II Selim’in emriyle yaptırılmıştır. Tek kubbe Allah’ın birliğini, külliyedeki 32 kapının 32 Farzı, 5 kademeli olan pencerelerinin İslam’ın beş şartını, arka minaredeki 6 yolun, imanın 6 şartını, 4 vaaz kürsüsünün 4 mezhebi, 12 şerefesinin 12inci Osmanlı Padişahı döneminde yaptırılmasını temsil ettiği söylenen muhteşem bir camiidir. Dış mimarisinin, iç mimarisinin kusursuz tasarımı, Mimar Sinan Ustanın dokunuşlarıyla Edirne’den dünyayı selamlamaktadır. Taşları vermişler Sinan ustaya, Sinan Usta da nakış işler gibi, taşlara şekiller vermiş. 80 yaşının tüm inceliklerini Selimiye’de hayata geçirmiş. Ustasından, işçisine tüm çalışanlarının mekânları Cennet olsun. Selimiye Camisinde: İnanın bir rekât namaz kılmak bile, insanı anlatılmaz duygular ile sarıp, sarmalıyor, içinizi güzel bir huzur kaplıyor. Velhasılı kelam imkânınız var ise bir yol uğrayın. Ecdat kokan, tarih kokan bu şehirden sizde nasiplenin.
Kültür varlıklarımızı kollayıp, korumamız lazım. Edirneli yetkililer tarihi eserlerle öyle içli, dışlı olmuşlar ki, buram, buram tarih kokan şehirlerini turizme kazandırmakla kalmayıp, maddi olarak da esnaflarına hatırı sayılır kazançlar sağlamışlar. Meşhur ciğer tava yörelerine ait güzel bir lezzet ama ben yine de Tokat Kebabını yöresel lezzetlerin bir numarası olarak görüyorum. Edirne bakımlı bir şehir. Tertemiz sokaklarıyla, yeşil alanlarıyla, çocuk oyun parklarıyla, tarihi eserlerin bakımlarıyla, en önemlisi de şehrin mimari tasarımlarıyla saygıyı ve sevgiyi hak ediyorlar. Vakıf eserlerine verdikleri değer gibi, şahıslara ait tarihi evlerin, konakların restorasyonları nasıl yapılır konularını da artık aşmışlar. Gerçi bazı ahşap konaklar tek, tük de olsa viran haldeler ama tahmin ediyorum, yakın zamanda onları da eski güzelliklerine kavuşturup, halk ile buluştururlar. Tokat merkezde bulunan Takyeciler Cami’sinin kitabesi bulunmadığından, kesin yapım tarihi ve yaptıranı bilinmemektedir. Sadece güney duvarının Bedestene doğru olan köşesinde 1871 tarihli, Sultan Aziz zamanına ait bir tamir kitabesi bulunmaktadır. En önemlisi ise: Takyeciler Camiisi Edirne merkezde bulunan, Çelebi Mehmet döneminde yapılan Eski Camii ile yapısının aynı plana sahip olması sebebi ile, XV. yy. ilk çeyreğine göre tarihlendirilmiş olmasıdır. Yıldırım Beyazıt Camii, Beylerbeyi Camii, Gazimikail Camii, Mezit Bey Camii, Darulhadis Camii, Eski Camii, Şahmelek Camii, Soğan Boğumlu Minare gibi nice nice eserleri tüm güzellikleri ile insanlara hizmet vermektedir. Tüm bu eserlerden sonra Tarihi Kırkpınar güreşleri de bu kadayıfların üstlerine ballı kaymak olmuştur.
Edirne Valisine, Belediye Başkanına, Vakıflar Müdürlüğüne, Kültür adına tüm emeği geçenlere saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Müslim KAÇMAZ.”TANRI MİSAFİRLERİ”

Tokat İlinde yabancı insanları misafir etmenin mutluluğu içindeydim. Avrupa Birliği projelerinin en önemli amacı kültürler arası önyargıları yıkmaktır. İnsani değerleri yükseltmektir. Katılımcı guruplardan birini sabah kahvaltısı için evime davet ettim. Amacım ailem ile tanıştırmak ve Türk ailesinin yaşantısını göstermekti.
Davetimi söylediğim eşimden ilk tepki geldi. “Ben gâvurlara hizmet etmem!” Hiç beklemediğim bir şeydi bu… Demek ki bizlerde de önyargılar mevcut. “Haklısın! Sen hizmet etmezsen ben hizmet ederim. Biz Anadolu’yuz. Anadolu demek yardımsever demektir. Anadolu demek tanrı misafirine hizmet demektir. Anadolu medeniyettir. Anadolu birçok milletin, dinin, dilin ve mezhebin bir arada hoşgörü içinde yaşadığı yer demektir.” dedim ve sustum. Anadolu insanı için misafiri tanımak önemli değildir. Kim olursa olsun. Yahudi, Hıristiyan, dinsiz ya da Ermeni, Yunan, Arap her zaman Anadolu insanının kapısı ve sofrası açıktır.
Misafirler geldi ve tüm hane halkı tarafından sıcak bir karşılama gerçekleştirildi. Krallara layık bir kahvaltı masası hazırlandı. Sohbetle dolu uzun bir kahvaltı yapıldı. Kısacası herşey mükemmeldi. Eşime teşekkür ettiğimde ise: “Onlar benim çocuklarım” sözü ile de oldukça mutlu oldum.
Bir gün sonra projemizin uygulamalı eğitimi olan drone uçuşundan sonra Ali Paşa Camisini gezdirmiştim. Katılımcılar fotoğraflar çekiyorlardı. Bazıları Belediye Parkında geziyordu. Tokat Emniyet Müdürlüğü, katılımcılarımız için her türlü önlemi almıştı. Aniden yükselen çığlıklar karşısında irkildim! Ne oluyordu? Koşmalar falan… Gözlerime inanamadım. Eşim oradan geçerken, eşimi tanıyan gençler ona doğru koşuyordu. Uzak bir diyarda bir tanıdığa rastlamanın mutluluğunda…
LOKUMLU KARŞILAMA
Projemizin faaliyeti olan drone uçuşlarının polis teşkilatımız kontrolünde gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Ülkemizde drone uçuşları yasal izinlere tabidir. Gerekli izinleri aldıktan sonra eğitim mahalline gidildi. Hava Limanında görevli polisler kontrole geleceklerdi. Üniformalı polislerin yanımıza gelmesi katılımcılarımız üzerinde olumsuz etkisi olacağından endişeliydim. Uçuş alanına vardığımızda hazırlıklarımızı yaptık. Polis ekibimizde gelmişlerdi. Polislerimiz Türk lokumu almışlar ve gençlerimize elleriyle ikram ediyorlar. Güler yüzleriyle muhteşem bir film izliyordum. “Almayan var mı?” sorusuyla gençlerin arasında gezdiler. Güler yüzlü polislerimiz gururumuz oldular. Katılımcılara dönerek “Bir yerde Türk Polisini gördüğünüzde endişelenmeyiniz. Orası emniyetli demektir. Huzur ve güvenliği sağlamak uğrunda canlarını tehlikeye atarak özveri ve cesaretle bu görevi yerine getirmektedir. Aynı zamanda güler yüzlü ve misafirperverler.” Sözüyle polisimizi ve polis teşkilatımızı anlattım. Polislerimizle gurur duydum.
TÜRK ÇAYI
Katılımcı gençler alışverişten geliyorlar. Ellerinde poşetler. “Yiyecekleri getirin beraber yiyelim.” diyorum, şaka maksatlı. Yanıma geliyorlar ve poşetleri açıp aldıklarını gösteriyorlar. O da ne? Türk çayı almışlar. Her gittiğimiz yerde çay ikram edildikçe gülen insanlar neden çay almışlardı. Sebebini sorduğumda ise “Siz çayı seviyorsunuz. Bizim ülkemize geldiğiniz zaman size ikram etmek için aldık.” dediler…
OSMANLI TUĞRASI
Tokat Mesleki Teknik Anadolu Lisesi atölyeleri gezilirken, 3/D yazıcıların orada üretilen Osmanlı tuğrasını gören gençlerden birisi “Benim yüzüğümün aynısı.” dedi. Yanına gittim ve yüzüğü inceledim. Yüzüğün üstündeki tuğra ile aynıydı. Yine gülüşmeler ve yine güzel duygular…
TÜRK KÜLTÜR GECESİ
Kültür geceleri Avrupa Birliği projelerinin vazgeçilmezidir. Katılımcı gençler ülkelerini tanıtıcı etkinlikler düzenlerler. Ülkeler hakkında bilinmeyenler eğlenceli şekilde öğrenilir. Bizim de projemizde kültür gecelerine yer verdik. Türk Kültür Gecesi! Tanıtımlar yapıldı. En sonunda yöresel ve kültürel olarak hazırlanan masanın başında toplanıldı. Türk yiyecek ve içeceklerinden oluşan bir masa ve masanın arkasında anlatıma hazır Türk ekibi var. Türk gecesine davet ettiğimiz gazetecimiz. Bir dakika dedi ve Yunanlı gençlerden birine “Bunlar nedir” diye sordu. Yunanlı Genç, Türk yiyecek ve içeceklerini birer birer saydı. Kültürler ne kadar yakınmış, bütün isimler aynısıydı. Türk yemek kültürü, Yunan yemek kültürü ile çok benzerlik gösteriyor.
Yine proje süresince Tokat ve ülkemize özgü yiyeceklerin tadılmasını sağladık. Bunlardan birisi de “güveç” olmuştu. Ama baltayı taşa vurmuştuk o günkü menü ile. Çünkü bütün ülke katılımcıları güveci biliyor ve tanıyordu. Genel anlamda Türk yemek kültürü ve lezzeti projemize zenginlik kattı.
AY YILDIZLI KOLYE
Amasya’da gezerken bir katılımcımın boynuna takmış olduğu “Ay Yıldızlı Kolye” dikkatimi çekiyor. Bir fotoğrafını çekiyorum. Bir Slovak’ın boynunda gördüğüm bu kolyenin sebebi; insanlara vermiş olduğumuz sevgiden başka değildi. Bir Türk olarak gurur duydum kendimden. Ay yıldızlı kolye, Türk bayrağına sevgidir, Türk insanına sevgidir, Türkiye Cumhuriyetine sevgidir. Etki tepkiye eşittir fizik kuralını hatırladım. Demek ki ne kadar sevgi verirsen o kadar sevgi kazana biliniyormuş. Sevgili katılımcım da beni mutlu etmişti.
DUYGULANABİLİYORSAN İNSANSIN
Türkiye Ulusal Ajansı tarafından desteklenen ve Tokat Ekonomik Kalkınma ve Meslek Edindirme Derneği tarafından uygulanan “Gençlik Hava Fotoğrafçılığı İle Buluşuyor” projesi Tokat İlinde güzel anılar bırakarak uygulandı. Proje kapsamında Türk, Yunan, Slovak ve Romanyalı gençler buluştu. Proje faaliyetleri birlikte uygulandı.
Proje kapsamında gençler komşu il olan Amasya’ya götürüldü. Proje faaliyetleri ile grup birbirine iyice alışmıştı. Proje katılımcıları arasında samimiyet oluşmuştu. Amasya denilince akla ilk gelen “Ferhat ile Şirin” hikâyesidir. Katılımcılar Ferhat ile Şirin parkına götürüldü. Burada katılımcılar oldukça durgunlaşmıştı. Yunanlı gençlerin lideri bir hayli mutsuz görünüyordu. Memleketten kötü bir haber mi almıştı? Gezilen alışveriş merkezlerinde gördüğü bir şeyi alamamış mıydı acaba… Kafamın içerisinde soru işaretleri doluydu. Birazda guruptan ayrı kalıyordu. Mutlaka bir sorunu vardı. Sevinçler paylaşıldıkça çoğalır; acılar paylaşıldıkça azalır misali yakınlaştım. Sorunun kaynağını öğrenmek için nasıl olduğunu sordum. Ona göre her şey yolundaydı. Ama bir şeylerin onu üzdüğünü hissediyordum. Artık dayanamadım “Seni üzgün görüyorum. Memleketinden kötü bir haber mi aldın” diye sordum. “Hayır! Her şey çok güzel teşekkür ederim.” Cevabı beni tatmin etmemişti. “Ama ben seni üzgün görüyorum. Hissediyorum. Ne oldu? Seni üzen nedir? Problem öğrencilerinden mi? Yoksa istediğin bir şey mi var? Söyle alacağım” dedim. “Her şey yolunda ve çok güzel. Ferhat ile Şirin hikâyesi beni çok duygulandırdı. Durgun görünüşüm ve durgunluğum bundandır.” cevabı beni de aynı şekilde duygulandırdı.
İki Türk’ün acıklı aşk hikâyesi bir Yunan’ı duygulandırıyor. Duygusallık mıdır insanlık? İnsanlar farklıdır diyebilirdim. Ama duygular aynıymış.

Prof. Dr. Nurullah Çetin.”DİVAN ŞAİRİNİN “DÜNYACILIK” KARŞISINDAKİ TAVRI”

İki temel değer vardır: Madde ve mana. Ya da somut nesneler dünyası ve soyut değerler. Buna biz maddi ve manevi değerler de diyoruz. Ayrıca 2 dünya var: Bu dünya ve ahiret. Bu dünyadaki hayatımız belirli ve sınırlı. Ahiretteki hayatımız ise sonsuz. Ahirette nasıl bir hayat yaşayacağımız bu dünyada duyup düşündüklerimize, inanıp inanmadıklarımıza ve bunların doğrultusunda yapıp ettiklerimize bağlıdır.
Bazı insanlar, ahiretin varlığına inanmıyorlar ve hayat olarak sadece bu dünya hayatını kabul ediyorlar. Dolayısıyla bunlar, bu dünyanın sınırlı ömründe ne yaşayabilirlerse onunla yetinmek zorunda olduklarına, bu dünyadan sonra bir hayatın olmadığına inanmışlar.
O yüzden bunların büyük bir bölümü, bu dünyanın maddi değerlerini, bedensel hazlarını, iyi yeyip içmeyi, güzel giyinmeyi, lüks imkânlar içinde yaşamayı, gezip tozmayı, rahat, eğlenceli bir bedensel hayatı tercih ediyorlar, Allah’ın isteği doğrultusunda Müslümanca bir yaşantıya yer vermiyorlar.
Bunlara “dünyacı” ya da “ehl-i dünya” diyoruz.
Bazı insanlar da bu dünyayı İslam’ın belirlediği ölçüler içinde 2 yönlü yaşıyorlar. Hem bu dünyanın helal ve meşru dairesinde iyi yaşamaya çalışıyorlar, hem de ahirette cenneti kazanmak için gerekli hazırlıkları yapıyorlar.
Bu bağlamda dünyanın maddi imkânlarından helal çerçevede yararlanmayı ihmal etmiyorlar ama dünyalık maddi değerlere ve nesnelere de tapmıyorlar ya da olduklarından ve ihtiyaçtan fazlasına önem ve değer yüklemiyorlar. Maddi anlamda zengin olsalar bile gönüllerini dünyanın mal varlığına bağlamıyorlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya hayatı için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için yaşıyorlar. Manevi, ilahi, insani, İslamî değerlere önem veriyorlar.
Bugün geldiğimiz noktada Türk toplumunda manevi değerlerden çok maddi değerlerin, dünyacı bir yaşantının ön plana çıktığını görüyoruz. Tanzimat’tan bu yana hızla devam eden batılılaşma, alafrangalaşma, asrileşme, çağdaşlaşma, Avrupaileşme hareketleri sonucu insanlarımızın yoğun olarak dinden, İslam’dan, manevi, soyut değerlerden uzaklaştırıldığını görüyoruz.
Salt dünyanın madde hayatına, tensel hazlara, bedenin biyolojik taleplerine yöneldiler. Yani insanlarımız büyük ölçüde “dünyacı” oldular. Bir başka tabirle ehl-i dünya oldular. Bunda nefsin, şeytanın, dışarıdan batılıların ve içerden de batıcıların yönlendirmesi ve itmesi etkili oldu.
İnsanın kâmil insan olması, ya da insanın insan olarak var oluşunun gereklerini hakkıyla yerine getirmesi ancak madde ve mana dengesini korumasıyla mümkündür. Yani insan hem bedendir hem ruh, hem maddedir hem mana. Somut ve soyut 2 temel unsurun bileşimidir. Manevi değerleri ihmal eden bir hayat, yarım olduğu kadar anlamsızlaştırılmış, bu kısa dünya ile sınırlandırılıp daraltılmış ve tehlikeye atılmış demektir.
Divan şairleri rindane ve kalenderane bir eğilimi sıklıkla dile getirmiş olsalar da zaman zaman hakimane bir yaklaşımla maddeye önem veren dünya hayatını, dünyacı bir hayatı, sadece bedensel, tensel hazlara önem veren bir anlayışı sorgulamışlar ve bunu reddetmişler.
Uyarıcı metinlerle dünyanın maddi yapısının geçiciliğine; manevî, ilahî, İslamî, imanî değerlerin kalıcılığına ve önemine vurgu yapmışlardır. Yani dünya ve ahiret bütünlüğüne dayalı tamamlanmış bir hayat tasavvurunu hep gündemde tutmuşlardır.
Bu metinler özellikle günümüz Türk gençliğinin hayat tasavvurlarında, dünya, hayat, madde, mana, zaman, mekân, ölüm, ahiret, yaratıcı, yaratılış gibi evrensel temel konuları doğru anlama, algılama ve ona göre yaşamalarında, gelecek planlamalarında yardımcı olacak çok önemli felsefi bir yaklaşım içerir. Seçilen bazı beyitlerin ışığında bu meseleyi irdelemeye çalışacağız.
Önce büyük Türk şairi Fuzulî’den bazı beyitlere bakalım:
*”Fakr mülki taht u âlem terki efserdür mana
Şükr lillah devlet-i bâkî müyesserdür mana”
(Fakirlik mülkü bana taht ve dünyayı terk etmek de taçtır. Allah’a şükürler olsun ki sonsuz devlet bana nasip olmuştur.)
Fakirlik İslam tasavvufunda maldan, paradan yoksunluk değil, kişi zengin bile olsa kendisini o mal varlığının asıl sahibi bilmemesidir. Her şeyin Allah’a ait olduğunu, kendisinin ise onlara emanetçi olduğunu idrak etmesi demektir. Dünyalık varlıklara gönül bağlamamak, onlara tapmamak, onlara aşırı değer vermemektir.
Bu anlamda bir fakirlik algısı Müslüman için bir tahttır. Yani fakirlik, maddeye önem ve değer vermeme ülkesinin padişahı olmuştur. Dünyanın maddi varlıklarını terk etmek, ya da önem vermemek de onun gerçek sultan oluşunun bir sembolü olan taçtır. Bunun için, böyle bir idrak seviyesine geldiği için Müslüman Allah’a şükreder. Yoksa mal varlığına güvenip gururlansa, onları kendinden bilse o zaman Karunluk ve Firavunluk taslayacaktır ve bu onu felakete sürükleyecektir.
Dünyalık mal varlığı bakımından zengin olduğu halde kendisini fakir bilmesi, büyük bir ruh halidir, olgunluk ve ileri bir hayat algısıdır. Bu yüzden Allah’a şükreder. Kişi sonsuz devleti, huzur ve mutluluğu, kazancı işte bu algılayışla kazanmıştır. Dervişler fakirlik sembolü olan bir başlık takarlar, ona da taç derler. Onlar için dünyayı, ahireti ve terk ettiğini de unutmak asıl terktir. İşte o zaman asıl sultanlık tacı giyilmiş ve asıl devlete ulaşılmış olur.
*”Işka tâ düştün Fuzulî çekmedün dünyâ gamın
Bil ki kayd-ı ışk imiş dâm-ı taalluktan necât”
(Ey Fuzulî gerçek aşka, ilahî aşka düştükten sonra dünyalık değerler, maddi varlıklar ve hayat için gam çekmedin. Şunu iyi bil ki dünyanın maddi varlıklarına bağlanmak, onlara aşırı değer vermek, dünya hayatına boğulmak insan için bir tuzaktır ve bu tuzaktan kurtulmanın yolu da aşka yani manevi, ilahî, soyut değerlere bağlanmaktır.)
Bunu günümüze uyarladığımızda şunu görüyoruz: İnsanların birçoğu maddeci, menfaatçi, dünyacı, hazcı bir hayat tuzağına tutulmuştur. Böyle bir yaşantı kişiyi mutlu etmez. Tam tersine sürekli daha fazla para, daha fazla mal, daha fazla eğlence ve israf isteği artar. Tatminsizlik had safhaya ulaşır ve kişi, sürekli dünya gamı çeker. Bu tuzaktan kurtuluşun yolu, sonsuz, saf, temiz, halis, ilahî duygu, düşünce ve yaşantılara yönelmek, Allah aşkıyla yanıp tutuşan bir tavırla imanî, İslamî değerlere bağlı bir hayat kurmaktır.
Bir başka büyük Divan şairi Bakî de bu konuda şu beyitleri söylemiş:
*”Reşk itme ömr-i devlet-i dünyâya Bâkîyâ
Kim hâb-ı gaflet içre hemân bir hayâldür.”
(Ey Bakî, dünya devletinin, dünyanın maddeci hayatının ömrünü kıskanma, ona gıpta etme. Ki böylesine maddeci, dünyacı bir hayat, aslında gaflet uykusu içinde geçip gitmiş ve kısa zamanda yok oluvermiş bir hayaldir.)
Dünyanın gündelik yaşantısı, yeyip içme, gezip tozma, eğlenme, tüketmeye dayalı kabukta yaşanan hayatı hızla geçip gidiyor. Ama kalıcı olan manevi yaşantıdır, İslamî, insanî, kalbî, ruhî yaşantılardır.
*”Mağrûr olma pâdişehüm hüsn-i sûrete
Bir âfitâbdur ki serîü’z-zevâldür”
(Ey padişahım, suretin yani görünen maddi değerlerin güzelliğine gururlanma. Bu çabucak batan bir güneştir.)
Kişinin yüz güzelliğine, yakışıklılığa, maddi anlamda zengin oluşuna, yüksek makam mevkilerde bulunmasına, gülüp eğlenmesine, güzel elbiseler sahibi olmasına, saraylarda oturmasına gururlanması insanî bir durum değildir.
Zira kabukta kalan bu maddi nesne ve değerlerin kalıcılığı yoktur, sonsuza dek var olmazlar, belirli bir süre sonra elden çıkarlar, hiç olmazsa kişi ölerek bunlardan ayrılmış olur. Dolayısıyla sonradan elde edilmiş ya da Allah vergisi olan maddi değerlerle gururlanmak insanî bir davranış değildir.
*”Abdâllaruz neyleyelüm tâc u kabâyı
Dervişlerin tâcı fenâ başı kabâdur”
(Biz dervişiz. Sultanların giysisi olan tac ve kaftanı biz ne yapalım? Dervişlerin tacı dünyanın fani, geçici olduğunun farkına varması, başı da kabadır.)
Gerçek özgürlük, dünyalık görünen somut değer ve nesnelerden uzaklaşmak, onlara çok aşırı değer vermemektir. Mal, para, mevki, şan şöhret, gösteriş, aşırı tüketme tutkusu kişiyi esir eder, özgürlüğü elinden alır. Bu da mutsuzluk verir. Gerçek mutluluk ise maddenin esaretinden kurtulmaktır.
*”Çarhun ey dil umma bu sırça sarayından sebât
Kim nice mîrâsa girmiş hâne-i virânedür”
(Ey gönül, gökyüzünün, talihin, bu dünyanın sırçadan yapılma sarayının sabit, kalıcı, devamlı olacağını zannetme, böyle bir beklentin olmasın. Ki bu madde dünyası, bu fizik dünya nesiller boyu elden ele devredile devredile, miras olarak aktarıla aktarıla gelmiş, virane, yıkılmış, harab olmuş bir ev gibidir.)
Tarla, ev, araba, para gibi ne kadar somut dünyalık nesne varsa hiçbirisi sahibinin ölümüyle birlikte öbür dünyaya gitmiyor. Kişi öldükten sonra hepsi bu dünyada mirasçılara kalıyor. O yüzden bunlara gönül bağlamanın, çok önem ve değer vermenin, dünyalık mal varlığı için Allah’ı, ahreti unutmanın bir manası yoktur. İnsanın ölümüyle birlikte giden kalıcı malı amelleri, imanı, İslamı, yaptığı iyilikler, kazandığı sevaplardır.
*“Hânümânı neylerüz bu günbed-i mînâda biz
Âlemün sultânıyuz sırça saraya mâliküz”
(Bu gök kubbesinde, bu dünyada biz evi barkı ne yapalım? Biz âlemin sultanıyız, sırçadan saraya sahibiz.)
Şairin ortaya koyduğu hayat ve dünya felsefesi şöyle: Biz manevî, kalbî, ruhî, ilahî değerlerle zenginiz. Bizim insanî ve İslamî manada soyut ve kalıcı değerlerden oluşan sırça saraylarımız var. Bu bakımdan manevi anlamda biz bu dünyanın sultanıyız. Ayrıca tamamen geçici, uçup gidici maddî değerlerden oluşan bu fani dünya malını ne yapalım?
*Âkil oldur gelmeye dünyâ metâından gurûr
Müddet-i devr-i felek bir demdür âdem bir nefes”
(Akıllı insan, dünyanın maddi varlığına çokça sahip olduğu için gururlanmaz. Gökyüzünün, dünyanın dönüş süresi yani hayat ve ömür, bir anlık bir süredir. İnsan da bir nefestir.)
Madem dünyanın ömrü çok kısadır, hemen gelip geçicidir, insan ömrü bir nefes alıp verme kadar kısadır.
O halde böylesine kısa ve geçici olan dünyanın eğreti değerleri olan mal, para varlığından dolayı gururlanmanın, bu eğreti değerlerden dolayı başka insanlar üzerinde üstünlük taslamanın insanî bir anlamı yoktur. Değmez.
*Merd isen dehr-i denî mekrine meftûn olma
Er odur kim vire bu pîre-zen-i dehre talâk”
(Erkeksen, adamsan bu alçak dünyanın hile ve tuzaklarına kapılıp tutulma, onlara âşık olma. Er dediğin bu dünya kocakarısını boşar.)
Aslında bir sabun köpüğü gibi olan bu dünyanın parası pulu, malı mülkü, görünüşteki zevki, eğlencesi, rahatlığı, cazibesi insanı kendisine âşık eder. Ama aslında bunlar birer tuzaktır. Çünkü dünya malı eğer kontrol edilmezse, kişi kendisini bunlara kaptırırsa yoldan çıkarır, azgınlaştırır, insanlıktan çıkarır, taşkınlık kötülükler yapmaya sevkeder.
Ayrıca dünyanın maddi değerlerine taparcasına bağlılık insanın manevi, kalbî, ilahî, insanî boyutlarını yok eder, ahiretini de kaybetmesine sebep olabilir. O yüzden tuzaktır. Gerçek er yani tam insan olmuş, manevi değerlerle hayatını doğru bir istikamette tanzim etmiş olan kişi, adeta kocakarıya benzeyen bu dünyayı boşar, yani ona aşırı şekilde tapınırcasına bağlanmaz.
*Devlet-i dünyâ hayâl-i hâba benzer nesnedür
Baht-ı bî-dâr isteyenler terk-i hâb itmek gerek”
(Dünya malı mülkü, makamı mevkii, mutluluğu aslında hayal uykusuna, hayale dalıp görülen bir rüyaya benzeyen bir şeydir. Uyanık bir baht ve talih isteyenlerin uykuyu terk etmesi gerekir.)
Dünyanın maddi varlıklarına dayalı bir zenginlik âleminde âdeta sarhoşçasına gezinenler, hayatı sadece lüks tüketim ve eğlence içinde yaşamak, gezip tozmak yeyip içip eğlenmek olarak algılayanlar, manevî, insanî ve İslamî değerlere önem vermeyenler, aslında geçici, uçup gidici ve çok kısa süren bir hayal âleminde tatlı bir rüya hiçinde yaşarlar.
Bu hayal ve rüya süresi dünya hayatıdır, kısacık ömür süresidir. Ölüm gelince bu kısa tatlı rüya ve hayal dünyası hemencecik sönüverir ve kişi ölümden sonraki ahiretin sonsuzluğu karşısında ne yapacağını şaşırıverir. Yani cenneti kazanmak adına hazırlık yapmadığı için sonsuz ve kalıcı olan ahiret hayatı elinden gitmiş, perişan olmuş olur. Onun talih ve baht yani iyi bir gelecek, sonsuz bir cennette gerçek anlamda mutlu bir hayat isteyenler bir uyku, hayal ve rüyadan ibaret olan bu dünyanın salt maddeci, materyalist hayatını terk etmelidir.
*Zîr-i hâk olsa gerek menzilün âhir nidelüm
Mâline mâlik imişsin tutalum Karun’un”
(Ey insan tutalım, varsayalım ki Karun’un malına sahipsin. Ama ne yapalım ki senin en sonunda varacağın yer toprağın altıdır.)
İnsan bu dünyada Karun kadar çok zengin olsa, çok fazla mal mülk, para pul sahibi olsa bile bunların hepsini yiyemez, kullanmaz ve en önemlisi bu mal varlığını ölünce kendisiyle birlikte yanında götüremez. Kendisi toprağın altına girer ve hepsini bu dünyada bırakır gider.
O halde insan bu durumun farkında olmalı, bilinçlenmeli, dünyaya tapar derecede bağlanmamalıdır. Sahip olduğu parayı pulu sarfedilmesi gereken yere sarfetmeli, başkalarının hakkını yememeli, zekâtını, sadakasını vermeli, muhtaçlara yardım etmeli, paylaşmayı bilmelidir. Ahirette cenneti kazanmak için Allah’ın istediği şekilde, tam Müslümanca bir hayat yaşamalıdır. Gerçek mutluluk ve huzur budur. En büyük kazanç, en büyük zenginlik de kazanılan Allah’ın rızası ve bunun mükâfatı olan cennettir.
Yine bir büyük Divan şairi Nabi de salt dünyacı, maddeci bir hayat anlayışına karşı bilgece yaklaşımlarını ortaya koyan beyitler söylemiştir.
*”Âlem didügin bu nüsha-i pür-ham u pîc
Kimdür acabâ meâlin itmiş tahrîc
Ben anladugum budur ki her harfinde
Bin sırrı var ammâ yine hîc ender hîc”
(Âlem dediğin kıvrım kıvrım, büklüm büklüm karmakarışık bir kitap ya da muskadır. Kimse bunun anlamını, içeriğini, mesajını tam olarak ortaya çıkaramamıştır. Benim anladığım şey ise şudur: Bu âlem kitabının her harfinde binlerce sır var amma yine de hiçlik içinde bir hiçtir ve değersizdir.)
*”Cihânı anlayanun çeşm-i itibârında
Gubâr-ı kûy-ı fenâ tûtiyâ degül de nedür”
(Dünyanın ne olduğunu gerçek manada anlayan kişinin değerlendirme gözünde fanilik köyünün tozu sürme değil de nedir?)
*”Olmış bu kârgâh-ı harîd ü fürûhtde
Maşûk-ı çeşm hırs-ı cemâl-i nîgû-yı zer”
(Alım satım işyeri olan bu dünyada gözün âşık olduğu şey, maddi varlıkları temsil eden altının güzel yüzüne duyulan hırstır. Manevi gözü kapalı olanlar sadece maddi gözleriyle bu dünyanın maddi varlıklarına âşık olurlar. Bu da hayatı ve dünyayı yanlış anlamak demektir.)
*”Tecerrüdle olur âğûş-ı vasla pîrehen nâil
Kabâyı vasldan mahrûm iden kat kat alâyıkdur”
(Gömlek, kavuşma kucağına soyunarak ulaşabilir. Kaftanı, cübbeyi kavuşmaktan mahrum eden kat kat ilgiler, maddeler, katmanlardır.)
Allah’a, soyut manevi değerlerden oluşan sonsuz güzellik ve mutluluk diyarına, ilahî aşka ulaşabilmek için bu dünyanın somut, maddi ilgilerinden, alakalarından, madde kaydından soyutlanmak gerekiyor.
*”Kim ki mekr-i zen-i dünyâya zebûn olmaz ise
Rezmgâh-ı felege merd gelür merd gider”
(Kim dünya kadınının tuzağına kapılmazsa yani dünyanın maddi değerlerine tapınırcasına önem vermezse, adeta bir savaş meydanı olan bu dünyaya mert gelir, mert gider.)
Şeyhülislam Yahya’dan seçilen beyitlere bakalım:
*”Âkil cihândan el yusa ey dil aceb midür
Âlâyiş-i zamâneden ol vakt pâk olur”
(Ey gönül, akıllı kişi dünyadan elini yıkasa, uzaklaşsa bu tuhaf ve acayip değildir. Yani normaldir, olması gereken bir şeydir. Zira zamanın, hayatın, dünyanın görünen aldatıcı, maddi güzelliklerinden, eğlencelerinden, aşırı maddeci kirlerinden o zaman arınmış olur.)
*”Evrâk döner şevk ile fânûs-i hayâle
Seyr it ne suver zâhir olur devr-i zamândur”
(Yapraklar aşk ve şevkle hayal fanusuna dönerler. Talihtir, kaderdir, zamanın dönüşüdür, seyr et ne gibi şekiller, resimler, görüntüler eğlenceler ortaya çıkar.)
*”Gönlünde senün gayr ü sivâ sureti neyler
Lâyık mı bu kim Kâbe’ye büt-hâne disünler”
(Senin gönlünde, kalbinde Allah’ın dışındaki dünyalık maddi değerlerin, başka şeylerin ne işi var? Nitekim Kâbe’ye puthane demeleri hiç uygun mudur?)
Nasıl Kâbe’de put olmazsa, gönül Kâbesinde de dünya malı ve maddi değerler olan putlara yer vermemelidir. Yani gönlü dünyalık maddi varlıklara değil, Allah’a bağlamalıdır.
Hersekli Arif Hikmet de bu konuda çarpıcı beyitler söylemiş:
*Hikmet yeter âlâyiş-i çirkâbe-i dünyâ
Mihrinle Hudâ sînemi tenvîr-i ferâğ et”
(Ey Hikmet, bu dünyanın salt maddeye dayalı pis gösterişleri, kirli yaşantıları artık yeter. Ey Tanrım, şefkat ve merhametinle göğsümü nurlandır, aydınlat, maddi kirlerden, dünyalık değerlerden temizle, maneviyatınla doldur.)
*Vücûdu olsa da madûmdur eşyâ hakîkatte
Nukûş-ı simyânın mâsivâdan farkı var yoktur”
(Dünyanın maddi varlıklarının görünen vücudu olsa bile gerçekte onlar yok hükmündedir. Nitekim adi madenleri altına çevirme işinin nakışlarının, görüntülerinin, sonuçlarının Allah’tan başka olan maddi varlıklardan farkı vardır yoktur.)
“Tedkîk olunsa sûret-i mevhûmedir cihân
Yoktur vücûd-ı nakş-ı nümâyân serâbda”
(Bu dünya dikkatle incelense bunun kuruntu ürünü, hayalî şekillerden, görüntülerden ibaret olduğu anlaşılır. Nitekim serapta görünen nakışların varlığı gerçekte yoktur yani görülenler hayalden ibarettir. )

Abdullah SATOĞLU.”Velut bir yazar ve şair: HALİSTİN KUKUL”

Türk halk ve tasavvuf edebiyatının mümtaz şairi Yunus Emre’nin, “Gönlünü derviş eyle / Dostıla biliş eyle” dediği gibi, bir beytinde:
Gönüller arasına döşemeli rayları
Ve içine kurmalı nûr dolu sarayları!(1)
diyen Halistin Kukul, günümüz şair ve yazarları arasında, aynı zamanda en çok kalem kullanan mümtaz bilim adamlarımızdan biridir.
Kendisini ilk defa, 1990’lı yılların başında, Feyzi Halıcı’nın, o zaman Ankara -Meşrutiyet caddesindeki bürosunda sohbet ederken tanıdığım Kukul; 1943 yılında Trabzon-Beşikdüzü’nde doğdu, 1961’de Erzincan Lisesi’ni bitirdikten sonra, Kara Harp Okulu’na girmiş, fakat 21 Mayıs olayları dolayısıyla ayrılmak durumunda kalmıştır. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi Bölümü’nden mezun oldu. Rize, Samsun, Ünye ve Cide liselerinde Fransızca öğretmenliği, Diyarbakır Eğitim, Enstitüsü’nde müdür yardımcılığı, Samsun Eğitim Fakültesi ve 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak hizmet verdi ve 1997 yılında emekliye ayrıldı.
İlk şiiri 1961’de Harbiye’nin Sesi gazetesinde çıkmış, daha sonra Türk Edebiyatı, Defne, Çağrı, Millî Kültür, Hisar, Töre, Çaba ve Bayrak gibi dergilerle, Tercüman, Orta Doğu, Babıalide Sabah, Hergün, Türkiye, Zaman ve Millet gazetelerinde şiir, hikâye ve makaleleri yayınlanmıştır.
Halistin Kukul’a göre; “Şiir ve ilim, dünyanın en zor meşgalesidir. Bu iki meşgale, iğneyle kuyu kazmak gibidir. Görünmez ama, ortaya çıktığı zaman tüm toplumları etkisi altına alır… Şiir, gönlün aşk denilen muazzam, muazzez, müzeyyen, mükemmel, mümtaz, feyizli, faziletli ve edepli vasıflarıyla göz kamaştıran ve akl-ı selimle müşterek, esrarlı albeniliğinin şahlanışıdır. Yâni şiir aşktır. Hakiki ve mecazî vasfıyla aşk… Başlı başına, boydan boya, alabildiğine hür ve müstakil ve zabtedilmez hissiyat ve düşüncedir. Onu ancak sahibi zabtedebilir…”
O, katıldığı yarışmalarda, bazılarının birincilik ödülü kazandığı şiirlerini: Türk’ün Ayak Sesleri – Kıbrıs Destanı – Sonsuzluk Merdiveni – Şiirlerle Nasreddin Hoc Fıkraları – Ayçiçek’le Nurdede – Dağıstanlı Arslan Şeyh Şamil Destanı ve Kanije Destanı isimli kitaplarda topladı. Ayrıca, Zincirli Tepe – Sevgi Çemberi ve Yarınlar Daha Güzel isimli hikâye kitapları ile Gelincikler Nârindir ve Havada Bulut Yok isimli oyunları bulunmaktadır.
50. sanat yılı dolayısıyla, Necmi Çamaş’ın Sosyal İşler Daire Başkanı olduğu, Samsun Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından, 2007’de “Şiirle Geçen 50 Yıl” programı düzenlenen Kukul, yukardaki kitap isimlerinden de anlaşılacağı gibi, aynı zamanda bir “destan şairi”dir.
“Şeyh Şamil” ve “Kanije Destanı” eserlerini, tarih sevgisi ve onun verdiği heyecanla yazdığını belirten ve “Kıbrıs Destanı” isimli eseri Kültür Bakanlığı yayınları arasında yer alan şairimize göre: “Destanlarımız, bizim millî hüviyetimizdir. Destansız bir millet, köksüzdür. Destanlar bir yönüyle millî kültürümüzü, bir yönüyle de, bu kültür içinde insanımızı tarif ederler…”(2)
Halistin Kukul, Çıngı dergisinde yayınlanan “Âşık Kemalî Bülbül’den Vefa Örnekleri” başlıklı bir yazısında, Kemalî Bülbül’ün, 1982 yılında Gülpınar dergisinde çıkan, çevresindeki şairlerle ilgili bir “övgü” şiirinde, kendisi için söylediği;
“Gönül erbabıdır Halistin Kukul
Yazdıkları sanki bir okul oldu.
Bülbül der, aziz dost, ey Rabbine kul
Dostluk başlayalı nice yıl oldu.” (3)
dörtlüğüne de yer vermiştir. Ne var ki, o yazıda, benim Ekim 1982 tarihli “Gülpınar” dergisinde yayınlanan “Ankara’nın Şairleri” başlıklı şiirimdeki:
Ana şair Zorlutuna
Alır bizi koltuğuna.
“Sultan” der Taranoğlu’na
Ankara’nın şairleri…(4)
dörtlüğünün de, Kemalî Bülbül’e ait olduğu zannedilerek ona mal edildiğini gördüm… Millî ve mânevî değerlerimize her vesile ile sahip çıkan Kukul, “Ramazannâme” isimli uzunca bir şiirinde, Ramazan ayının, özellik ve faziletini şöyle dile getirmiştir:
Muhabbet deryasının aşk lezzeti sende var
Aşkın hakikatinin muhabbeti sende var.
Tutuştu mu gönüller bir kez o kıvılcımla
Saâdetin özünün bereketi sende var.
O, tatlı, temiz ve samimi aşk duygularını, bulut bulut semaya çekerken, sonsuzluğa yelken açarak, geçmişe ve geleceğe selam gönderir:

Saat mi kaldı geri
Ben mi çok ilerdeyim?

Yelken açsın sâniye
Sonsuzluğa gideyim!

Aşkı sundum yüceye
Yol verip düşünceye.

Sonraya ve önceye
Ben selam göndereyim.
Halistin Kukul’un, Türk Divan Edebiyatı’nın ünlü şairi Nedim’in: “Bu şehr-i Sitanbul ki bimislü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” diye vasfettiği aziz İstanbul ile ilgili bir şiirini sunuyoruz:

İSTANBUL – 1
Yeditepe, bin bir renk, harf çılgın, âşık iklim
Her köşe – bucağında muhteşem ana dilim.

İSTANBUL – 2
Dedi: “Ya ben Bizans’ı alırım, ya o beni”
Açarken, genç Sultan, bir görkemli çağ, yepyeni

İSTANBUL – 3
Rast gelinmez dünyada asla onun dengine;
Huzur ve sürur veren emsalsiz âhengine.

İSTANBUL – 4
Güzellik numunesi tabiatta her zerre
Boğaz’da doğar insan saniyede bin kerre.(5)

(1): Çağrı Dergisi: Ağustos 2017, Sayı 693
(2): Türk Şiirinden Portreler – Mehmet Nuri Yardım: Burak Yayınları, İst. 2001 – Sayfa 266
(3): Çıngı Dergisi: Eylül-Ekim 2007, Sayı 46
(4): Gülpınar Dergisi – Abdullah Satoğlu: Ekim 1982, Sayı 78, Sayfa 12
(5): Çağrı Dergisi: Ağustos 2007, Sayı 573

“Dayımın Ardından…”

OZAN ALİ KIZILTUĞ (1944-2017)

Melek TEMEL
Sosyal Bilimci-Kültür Bakanlığı Halk Şairi

Ankara’nın soğuk bir Aralık ayı sabahında, takvimler 13.12.2017 tarihini gösterirken, “BÜYÜK OZAN ALİ KIZILTUĞ HAKKA YÜRÜDÜ” haberini hem biz hem de bütün Türkiye duymuştu.
Sonrası acı, sonrası gözyaşı, sonrası boşluk…
Dayımın vefatının ardından birkaç gün geçmişti ya da zaman çok ağır ilerliyordu da bana öyle gelmişti. Bir akşam telefon çaldı, Tokat’tan Hasan Akar Hocamdı arayan. Baş sağlığı dilekleri, dua ve teselli temennilerinin ardından “KÜMBET DERGİSİ”nin bu ayki sayısı için benden Ali Kızıltuğ’u anlatan bir yazı yazmamı istedi, “Senin kalemin ve senin duygularınla Kızıltuğ’u anlat!” dedi.
Biraz zamana ihtiyacım olduğunu söyledim ama zihnim düşünmeye başlamıştı bile.
Hiç kolay değildi Ali Kızıltuğ’u anlatmak. Ozan Ali Kızıltuğ’u anlatmak başka bir şeydi, Dayım Ali Kızıltuğ’u anlatmak başka. Her ikisini de zihnimde ve yüreğimde harmanlayıp aktarabilmem için biraz düşününce hiç hatırlamadığım ya da hafızamın en ücra köşelerinde gizlenmiş olan binlerce kırık dökük anı belirdi bir anda. Hafızamda darmadağın olan parçaları bir araya getirmeye çalışırken en başa dönmek mantıklı olacaktı ben de öyle yaptım.
Peki, kimdi Ali Kızıltuğ?
Divriği ilçesinin, Mursal köyünde 1944 yılı Ekim ayında dünyaya gelen Ali Kızıltuğ, çiftçi bir ailenin tek çocuğudur. Ali Kızıltuğ henüz 5 yaşlarındayken annesi Gülşen Kızıltuğ vefat eder, babası İbrahim Kızıltuğ daha sonra tekrar evlenir ve ikinci evliliğinden de 6 çocuğu olur.
Anadolu’nun pek çok köyünde olduğu gibi Mursal köyünde de aileler, sülaleler lakapları ile anılır. Ali Kızıltuğ’un annesi Gülşen Kızıltuğ da köyün “Esmeel” diye bilinen sülaleden Mehmet Şafak ve Zehra Şafak’ın üçü kız üçü erkek olan altı çocuğundan biridir.
Annem Elif Şafak’ın anlattığına göre ablası Gülşen çok genç yaşta vereme yakalanmış ve kurtulamamıştır. Anadolu kültüründe kuzen nedir bilinmez, baba tarafının yaşça büyük erkeklerine amca veya emmi, anne tarafının yaşça büyük erkeklerine dayı denir. Anne tarafının yaşça büyük bayanlarına hala, baba tarafının yaşça büyük bayanlarına da bibi denir. Ali Dayım anneme hala derdi, biz de ona dayı derdik. Ali Kızıltuğ bizin dayımız yani halamızın oğlu, annem içinse Gülşen Ablasının öksüz kalmış tek yadigârı idi.
Bu gün Ali Kızıltuğ’un hayat hikâyesini anlatan kitaplarda, pek çok araştırmacının hazırladığı tezlerde, TRT ve özel kanalların hazırlamış olduğu belgesel ve biyografi çalışmalarında kronolojik olarak tarih ve sanat hayatındaki aşamalar yer almaktadır. Ben bunları arşivlerden alıp tek tek burada sıralamayacağım.
Çünkü arşivler tarihleri, rakamları, isimleri bildirir, insanların gönüllerinden gönüllere kurdukları köprüleri, sıcak, samimi, içten kucaklaşmalarını bilemez.
Ali Kızıltuğ’u Türk halkının her kesiminde sevilen, sayılan değer verilen biri olmasının, Ali Kızıltuğ eserlerinin dillerden düşmemesinin ve her kesimden insanın yüreğine dokunabilmesinin nedenleri üzerinde durmak isterim.
Sivas ili, Divriği ilçesinin, Mursal köyünden yola çıkan bir ozanın Türkiye’nin bütün il, ilçe ve köylerinden din, dil, mezhep farkı gözetmeksizin herkes tarafından sevilmesinin nedenini bu güne kadar söylemiş olduğu türkülerinde ve şiirlerinde bulmak mümkün.
Bu güne kadar 103 plak, 87 kaset, çıkarmış. Sözü ve müziği kendisine ait 2016 eser veren, eserleri pek çok sanatçı tarafından seslendirilen (Zeki Müren, Muazzez Abacı, Yıldız Tezcan vb.) Ali Kızıltuğ, 1969 yılında ilk plak olan “Asri Gurbet Harab Etmiş Köyümü” ile gönüllere taht kurmuştur.
Asri gurbet harab etmiş köyümü
Bülbül gitmiş baykuş konmuş gel hele
Ben ağayım ben paşayım diyenler
Kapıları kitlemişler gel hele
Gel hele de benim ağam gel hele

Ali Kızıltuğ eserlerinin ana temasında Anadolu insanının günlük yaşamındaki hemen hemen her şeyi görmek mümkündür. Gurbet, hasret, ayrılık, aşk, özlem konularını işlediği eserlerini irdelediğimizde aslında sosyal içeriğin ana faktör olduğunu görürüz. 1960’lı yıllarda köyden kente göçün neden olduğu toplumsal yapıdaki değişim ve kırılmaları bazen esprili bir hiciv ile bazen de içli bir hüzünle, yalın, akıcı, yetiştiği kültürün dil ve şivesini bozmadan bütün doğallığı ve samimiyeti ile dile getirmiştir.
Anadolu kadınının gurbete gönderdiği eş ve çocuklarının ardından yanan yüreklerine, tercüman olmuş, gurbete giden babaların, evlatların geçim sıkıntılarını, ekmek mücadelesini, çaresizlik ve fakirliği, yeni yaşam koşullarını, şehir hayatına uyum sağlama süreçlerini, yozlaşmaların toplumu nasıl etkisi altına aldığını halka halkın dili ile anlatmıştır. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hala ilgi ile dinlenen hemen hatırlayabildiğim “Piçe bak piçe”, “Ankara’dan bir ev aldım(Pahalıysa pahalı)”, Moda moda”, “Ben daireye memur oldum (Duydun mu duydun mu)” gibi pek çok unutulmaz eser.
Piçe Bak Piçe
Karşı yoldan bir kervan gider
Köyden şehre giden göçe bak göçe
Karı ne dediyse anayı döver
Babaya küfreder hele piçe bak piçe

Hikâyeli türküler dalındaki pek çok eserinde ise toplumun kanayan yarasına parmak basan büyük ozan, töre cinayetleri, başlık parası, berdel ve benzeri konuları dile getirmiştir. “Ali ile Zeynep’in türküsü”, “ Dumanlı köy”, “Barabar” hafızamda kalanlardan bir kaçı.
Ali Kızıltuğ’un türkülerini dinleyenler onunla ağlayıp, onunla gülerek kendi duygu ve düşüncelerini paylaşmakla kalmayıp kendisini görmek, kucaklaşmak istemekteydi. Mevkii, imkânı, inancı ne olursa olsun herkesi samimiyetle karşılar, sevgiyle kucaklardı. Kibir ve bencilliğe kapılmadan, geldiği yerleri asla unutmadan, halkla içi içe olmaktan zevk alarak ve halktan biri olarak yaşamını sürdürdü.
İşte bu yüzden halkın sevdiği bir ozan oldu, çünkü o halkın ta kendisiydi!
Toplumun siyasi yapısını, haksızlıkları, çarpıklıkları sazı ve sözü ile dile dökmüş, ozanlık geleneğinin özü olan halkın gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili olma sorumluluğunu da hakkıyla yerine getirmiştir. Sayısız eserlerinden ilk aklıma gelenler “Ha babam De babam”, “Gazeteci Havadisim Bol Benim”, “Karga Muhtar Olmuş Köyü Beğenmez” ve daha pek çoğu.
Karga muhtar olmuş
Bu gün seyran ettim bizim illeri
Karga muhtar olmuş köyü beğenmez
Yahudi, Ermeni, Arabi dili
Mecliste oturmuş Türkü beğenmez

Tersine akıyor fesat ırmağı
Kibirden gelirmiş onun kaynağı
Vücudunu yara etmiş tırnağı
Uyuz da oturmuş keli beğenmez

Bir de dilinden hiç düşürmediği, gitmek istediği köyü Mursal var ki, eserlerinin çoğunda hasret ve özlemini bir ömür dinleyenleriyle paylaştı.
13.12.2017’de vefatının ardından o hep gitmek istediği köyü Mursal’a götürdüler dayımı. 14.12.2017’de vasiyeti üzerine Mursal köyünde “Abara’nın kaşı” mevkiine defnedildi. Ankara ve Mursal köyünde yapılan cenaze törenlerine 2000’in üzerinde insan katıldı, törenlere gidemeyen binlerce insan ise evlerinde yaslarını tutmaktaydı.
Köyüne gömülmeyi vasiyet edişini annem Elif Şafak şöyle anlatır; Ali gömülmek istediği yeri gösterir, Abara’nın kaşında durur,” beni buraya gömün ki bir yana dönünce Yama Dağlarını, bir yana dönünce köyümü göreyim” derdi.
Binlerce Ali Kızıltuğ sevenleri ve ailesi tarafından isteği yerine getirildi.
Ağlasam ne olacak Gülsem ne olacak
Gamlı kasavetli yalan dünyada
Yaşasam n’olacak gülsem n’olacak
Bana düşeceği bir mezar yeri
Dünyanın tapusun alsam n’olacak
….
Peki, Ali Kızıltuğ kimdi?
Bir yandan büyük şehir hayatının telaşı, farklı şehirlerde sürdürülen yaşam mücadelesi, zamanla kopmaya yüz tutan akrabalık bağları, diğer yandan ise dayımın yoğun sahne çalışmaları, şehir dışı, yurt dışı gezileri, konserleri sebebi ile istediğimiz zaman görüşebilmemiz mümkün olmazdı.
Özel günlerde, düğünlerde, bayramlarda bazen görüşebilirdik, bazen de dayım müsait olduğunda bizleri görmeye gelirdi.
Ozan Ali Kızıltuğ kapıdan içeri girdiğinde artık Dayım Ali Kızıltuğ idi. Ali Kızıltuğ çocukluğum, gençlik yıllarım, annemin evi, Ankara’nın gecekondu mahalleleriydi.
Dayımın kapıdan içeri girişi, samimi, sıcak kucaklaması, omuzuma atılan kol, saçımı okşayan el, ceplerinden avuçlarıma doldurduğu renk renk çikolatalar, şekerler, sakızlar. Bazen radyodan bazen de kasetçalardan evimize yayılan içli bir bağlama sesi, velhasıl anılarımın en güzel köşesi.
Son telefon görüşmemizi Haziran ayında yapmıştık, dayımın hasta olduğu haberi gelmişti yine, iyi değil dediler birkaç gün bekledim aramak için, korkuyordum, ya telefonu açmazsa?
Aradan zaman geçmişti, dayım iyileşmiştir umudu ile aradım, bir kez çaldı telefon ikinci zil sesi çalmadan karşımdaydı dayım, içimde huzur, sesimde sevinçle selamlaşıp konuştuk. Korktuğumu, merak ettiğimi aramak için birkaç gün beklediğimi söyledim kahkahalarla güldü, “Korkma Meleğim iyiyim, yazın köyde olacağım oraya gel, ben köye gideceğim, sen de çık gel, orada da görüşürüz” dedi.
Gelirim dayı, sen neredeysen oraya gelirim dedim.
Nasipten öteye hiçbir şey olmuyormuş.
Her geçen gün durumunun iyiye gittiğini öğreniyor, bu da geçecek, dayım bunu da atlatacak umuduyla bekliyorduk. Ankara’da bir özel hastanede tedavisi devam ediyordu. 27 Eylül 2017 de kimyasal tedavisine başlanmış, tedavi sürecinde ziyaretçi yasağı getirilmişti.
Aramıza girmiş dağlar denizler
Gelemem diyorum sen gel diyorsun
Kar yağmış yollara örtülmüş izler
Bulamam diyorum sen bul diyorsun

Öf Öfffff…
Ali Kızıltuğ’un sevenleri ve yakınları hastaneden bir an olsun ayrılmadı ve yalnız bırakmadı. Aylar süren tedavinin ardından yorgun ve güçsüz düşen bedeni 12.12.2017 gecesi kansere yenik düştü. Artık yapılacak bir şey kalmamıştı.
Geride yürekleri yakan tarifsiz bir acı, biraz gözyaşı ve büyük bir gurur bırakarak annesi Gülşen Kızıltuğ ve babası İbrahim Kızıltuğ’un yattığı topraklara sevgi seli ile uğurlandı.
Kızıltuğum baharımı yazımı
Hangi kalem yazmış benim yazımı
Dert ortağım olan dertli sazımı
Çalamam diyorum sen çal diyorsun

Öf Öfffffff…
Ankara’da soğuk bir Aralık sabahı, takvimler 13.12.2017 tarihini gösteriyordu.

ALİ KIZILTUĞ’A ÖLDÜ DEDİLER (AĞIT-1-)
Sabah gün doğmadan bir haber geldi
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler
Sanki zehirli ok bağrımı deldi
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler

Aralık ayları sabah ayazı
Yakışır mı sana kefen beyazı
Tepeden tırnağa düştü bir sızı
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler

Ne kolay söylendi diller lal olsun
Ne ana, ne bacı yok saçın yolsun
Yalan dünya bana paslı bir pulsun
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler

Duvardaki sazım düştü kırıldı
Teller figan etti mızrap darıldı
Akıbeti bir top beze sarıldı
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler

Ağla Melek Hatun yaşın sel olsun
Canımdan can gitti yâda el olsun
Ehlibeyt yoldaşın yolun gül olsun
Ali Kızıltuğ’a öldü dediler
Halk Şairi Melek TEMEL

ÖLDÜ DEMEYİN(AĞIT-2-)
Döküldü yapraklar bozuldu bağım
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin
Fırtınada kaldı dumanlı dağım
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin

Yağmur yağar toprak ıslanır şimdi
Kapanır kapılar paslanır şimdi
Köşenin başından seslenir şimdi
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin

Kara kışta düğün olmaz toy olmaz
Geçit vermez dağlar öteye salmaz
İnsan ölür ama ozanlar ölmez
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin

Divriği yolundan vardı sılaya
Yama dağları da durmuş halaya
Yollar mahşer yeri bakın alaya
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin

Melek hatun ahım arşa ulaştı
Eller yokluğuna çabuk alıştı
Puslandı gözlerim dilim dolaştı
Ali Kızıltuğ’a öldü demeyin
Halk Şairi Melek TEMEL

ALİ KIZILTUĞ’A AĞIT (-3-)
Acı derin olunca ses çıkmıyor bedenden
Ölüm baki kılınmış sual olmaz nedenden
Birkaç hatıra kalır bırakıp da gidenden
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Yine dertlere yoldaş şu benim gamlı başım
Boğazım düğüm düğüm, zehir ekmeğim aşım
Yanar dağdan püsküren volkana eş gözyaşım
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Ah etsem ahım yakar dudağımı dilimi
Canım çekildi tenden doğrultamam belimi
Tutam tutam yolsam da saçımdaki telimi
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Kara kışta kor alev kavurdu dört bucağı
Doğduğu topraklarda söndürmedi ocağı
Gülşen’ine kavuştu Mursal ana kucağı
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Melek hatun görmedi baki kalan cihanda
Her can bir garip yolcu kapısız denen handa
Dışarda diner elbet fırtına da boranda
Ateş düştüğü yeri yakıyormuş ne çare
İnsanı parça parça yıkıyormuş ne çare

Halk Şairi Melek TEMEL

Gənc yazar Kamran Murquzovun “Kümbet” dərgisində çap olunan şeiri

Yoxdu ehtiyacın sənin, ay Allah!

Tarixlər boyunca, əsrlər boyu,
Yoxdu ehtiyacın sənin, ay Allah!
Gördük fəlsəfəin öyrəndik bu gün,
Arpanın, buğdanın, dənin, ay Allah!

Fərhada göstərdin, Şirinə göstər,
Müsəlman olanın birinə göstər.
Səmtini göstərdin, yerini göstər,
Dumanın, çiskinin, çənin, ay Allah!

Dağıt həsrətləri ovsunlu gözdən,
Bal kimi süzülüb, tökülən gözdən.
Qəmzəli baxışdan, aylı bir üzdən,
Yox eylə kədərin, qəmin, ay Allah!

Sevək sevənlərin əziz xətrini,
Həlqəyə düzməyək şerin sətrini.
Gərək ki, bu gündən bilək qədrini,
Bütövün, yarımın, tənin, ay Allah!

Bir nurlu baxışdan var eyləmisən,
Dağların başını qar eyləmisən.
İki sevən qəlbi yar eyləmisən,
Ucadı məqamın sənin, ay Allah!

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunu “Kümbet” dərgisində çap olunan şeiri

Anam

Anam Aida xanıma.

Gözümün önündə duranda kədər,
Çarəsiz dərdimi bilirsən, Anam!
Nisgildən, həsrətdən dolanda gözüm,
Gözümün yaşını silirsən, Anam!

Hərdən ağlayanda cahanda zar-zar,
Mənim bu kölümdə açmasa bahar,
Bürüsə könlümü kədərlə qübar,
Kefsiz əhvalımı görürsən, Anam!

Payızın ilk günü elə gələndə,
Şeirim düşəndə bu şirin dilə,
Sonalar uçaraq düşəndə çölə,
“Can bala”-kəlməsin deyirsən, Anam!

Kədərli qəlbimə tapanda dərman,
Kindən uzaqlaşan bizim bu dövran,
Xoş əhval içində olanda Kənan,
Cahanda hər zaman gülürsən, Anam

KÜMBET DERGİSİ 47. SAYISI OKUYUCULARIYLA BULUŞUYOR

Yeni bir yılda, yeni bir sayı ile siz değerli okuyucularımızın karşısındayız.2018 yılının bütün dünyaya, ülkemize huzur ve barış, kültür-sanat dünyamıza hayırlar getirme-sini diliyoruz. Kuruluşundan beri bugüne dek Anadolu’da kültürümüz adına dergiciliğin yaşatılması için büyük destek veren T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve daima yanımızda hissettiğimiz siz değerli abone ve okuyanlarımıza şükranlarımızı sunuyoruz.
Bu yıl birbirinden değerli kazanımların yanı sıra kayıpların da yılı oldu. Birbirin-den değerli iki ozanımızla bir şairimizi kaybettik. Sivaslı Halk Ozanı Ali Kızıltuğ ve Gulfanî (Mahir Güler) ile söz yazarı, şair Ali Tekintüre’yi yakalandıkları amansız hastalıklardan kurtaramayarak sevenlerinin omuzları üzerinde Âşık Veysel’in “Benim sadık yârim kara topraktır” dediği topraklara verdik. Ruhları şâd olsun.
Bu sayımızda yine çok değerli akademisyenler, araştırmacı-yazarlar ve şairler sizler için yazarak kültür sanat dünyamızın bahçesine solmayan birer gül diktiler. Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği üyeleri bazen dernek adına bazen de özel olarak davet edildikleri etkinliklerde bilgilerini, duygularını gittikleri şehirlere ulaştırmanın, o diyarların kültürü ve sanatı ile buluşturmanın ve bu çerağı beraber yakmanın gayreti içinde oldular.
M.E.B. ve T.D.K. tarafından öğretmenler arasında düzenlenen “Türkçeyi Doğru ve Güzel Kullanma Makale ve Deneme Yarışması”nda TOŞAYAD Yönetim Kurulu Üyesi ve KÜMBET Dergisi Yazı İleri Müdürü Mahmut Hasgül “Dilimiz Kimliğimizdir” makalesi ile Tokat il birincisi ve Türkiye İkincisi oldu.
Destan Şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu vefatının 25. yılında 17 Kasım 2017 Cuma günü Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ile İLESAM işbirliği ile Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Doç. Dr. Alpaslan Demir ve Talat Gençosmanoğlu’nun konuşmacı, Seyfi Karslı ve Osman Öztunç’un sanatçı, Bekir Yeğnidemir, Sündüs Arslan Akça ve Rasim Yılmaz’ın şair olarak katıldığı bir etkinlikte Tokat’ta andık.
İşte KÜMBET Dergisi’nin 47.sayısında sizlerle beraber bu ilim, kültür-sanat çerağını yakan çok değerli kalemlerimiz: Prof. Dr. Nurullah Genç, Prof. Dr. M. Naci Önal, Prof. Dr. Tamilla Aliyeva Abbashanlı, Prof. Dr. Nurullah Çetin, Yar. Doç. Dr. Doğan Kaya, Abdullah Satoğlu, M. Halistin Kukul, Selma Argon(M. Âkif ERSOY’UN torunu), Şemsettin Küzeci, Mustafa Ceylan, Hasan Akar, Melek Temel, A.Turan Erdoğan, Celalettin Çınar, Nihat Aymak, Saffet Çakar, Şerare Kıvrak Yağcıoğlu, Ülkü Taşlıova, Kumrugül Türkmen Akın, Selma Bıyıkoğlu, A. Rıfat Güler, Sezai Öğreden, Ayla Bağ, Müslim Kaçmaz…
Ve gönül bahçesinde işte sizin için açan duygu dolu çiçekler, memleketimizin karlı zirvelerinden sizlere gülümseyen sıcak yüreklerimiz: Ceyhun Atıf Kansu, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ali Tekintüre, Âşık Gulfani (Mahir Güler), İbrahim Sağır, Cengiz Numanoğlu, Rasim Köroğlu, Bedrettin Keleştimur, Ömer Faruk Beyceoğlu, Bekir Yeğnidemir, Mahmut Hasgül, Sündüs Arslan Akça, Rasim Yılmaz, Orhan Tamtürk, Harika Ufuk, Aysen Akdemir, Çiğdem Kader, Alişad Caferova, Mahir Gürbüz, Kenan Yavuzarslan, Recep Yılmaz, Nermin Akkan, Noorudden Samedoğlu, Ahmet Divriklioğlu, Âşık Ahmet Alpat, Nevzat Gündoğdu, Melek Demir, Aslı Gönül Özen.
48. sayımızda buluşmak dileğiyle…
Hasan AKAR
Tokat Şairler Ve Yazarlar Derneği Başkan

Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının “Poeziya” şöbəsinin müdiri və redaksiya heyətinin üzvü, Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının “Dünya bugün” adlı şeiri Azərbaycan türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 47 yeni sayında dərc olunub.
Qeyd edək ki, “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidməti

TOSAYAD Başkanı Sayın Remzi ZENGİN HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! (19 Aralık 2017 yıl)

10498648_1088017144548624_2375876398071380324_o

TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) Başkanı, Azerbaycan Gazeteçiler Birliği Sumqayıt şehir teşkilatının Günlük Analitik Haber Ajansı (gundelik.info) ve Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının (edebiyyat-az.com) Türkiye temsilcisi Sayın Remzi ZENGİN HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! İYİ Kİ DOĞDUNUZ! İYİ Kİ VARSINIZ! NİCE BİLE YILLARA! BAŞARILAR DİLİYORUZ!

Dilerim yüce mevlâdan
Gözlerin yaş,
Tekerin taş,
Memleketin savaş görmesin.

Cebinde bitmesin para
Başın düşmesin hiç dara
Dırdırı çok bir kaynana
Başından eksik olmasın.

Altında bir arap atı
Gezesin hep memleketi,
Malının bet bereketi
Azalmasın, daim artsın.

Duaların kabul olsun
Mutluluğun bâki kalsın,
Beklediğin yolcu gelsin
Gözlerin yolda kalmasın

Dilerim hiç çekme tasa
Düşmeyesin derin yasa;
Bir kel ile bir de köse
Düğününde davul çalsın.

Rüyaların gerçek olsun
Dilerim hep yüzün gülsün,
Seni sevmeyenler ölsün
Yüz yirmi yıl yaşayasın.

Remzi’den sana nasihat
Adımını dikkatli at,
Her şeye eyleme inat,
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN

Ömür treni

Uzun, kara bir katar
Altmış vagonlu kadar
Büyük bir hızla akar
Geçti ömür treni

Nice dağları aştı
Nice tünelden geçti
Sonunda düze erdi
Geçti ömür treni

Çok hızlı gidiyordu
Makinistini yordu
Şimdiyse artık durdu
Göçtü ömür treni

Artık gelmez islimi
Düşünüyor teslimi
As duvara resmini
Geçti ömür treni

Nice yolcular bindi
Nice yolcular indi
Düşün, son inen kimdi
Geçti ömür treni

Rengi sarardı soldu
Şimdi miadı doldu
Artık jiletlik oldu
Geçti ömür treni

(Tokat/17.8.2012)

Nihat AYMAK.”GURBET BÖYLE YAŞANIR”

1970 yılında Başçiftlik’ten Niksar’a taşındık. Ortaokul talebesi olduğum 1973 yılının bir yaz gününde rahmetli babamın çarşıdan eve döndüğündeki heyecanını hiç unutamam. Annem, ağabeyim, ablam ve ben anlattıklarını can kulağıyla dinlerken inanmakta zorlanıyorduk. “Seferberlikte askere gidip dönmeyen Ahmet ağabeyim yaşıyormuş. İran’daymış, oğlu geldi görüştük.”
1914 yılında Ruslarla savaşmak üzere 1. Dünya Savaşının doğu cephesine gidip dönmeyen ve kendisinden hiç haber alınamayıp ölmüştür diye düşünülen Ahmet amcamın oğlu olduğunu söyleyen bir delikanlı gelip yarım yamalak Türkçesiyle “Ben sizin yeğeninizim” diyor. Babam heyecanla hem anlatıyor hem ağlıyordu:
-Halde sebze satıyordum. Bizim köylü bir genç geldi yanıma ve “Sana bir müjdem var, İran’daki ağabeyinin oğlu geldi, kahvede oturuyor, haydi gidelim yanına” dedi. Şaşırdım, ne İran’ı, ne ağabeyi, ne yeğeni? dedim. Koştum kahveye. Beni gören bir delikanlı sarıldı boynuma “amcam” diye. Meğer Ahmet ağabeyim ölmemiş, Ruslara esir düşmüş, sonra kaçıp İran’a sığınmış orada kalıp evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış. Küçük oğlu Ahad Türkiye’ye okumak için gelmiş. Gelirken babasından buraların ve bizim isimlerimizi almış, geldi buldu bizi. Şimdi köyde, Başçiftlik’te diğer amcalarının yanında.
İnanılması güç bir hikâye idi. Birkaç gün sonra Ahmet amcamın oğlu Ahad ağabeyim Niksar’a bize geldi. Askerliğini bitirmiş, Üniversite okumak için ülkemize gelmiş genç, yakışıklı, güler yüzlü bir delikanlı. Canımız kaynadı ısındık hemen birbirimize. Sanki yıllardır aileden biriydi. Az bildiği Türkçesiyle anlaşıyorduk. Aslında anlaşmamız dilimizle değil, gözlerimiz ve gönüllerimizleydi.
Üniversiteyi Türkiye’de bitirip Ankara’da tanıştığı Selma yengemle evlendi. 1977 yılında İran’a gitti ve bir daha haberleşemedik, görüşemedik.
İki ay kadar önce Facebookta yeğenim Banu ile Ahad abim ve Selma yengemin bir arada olduğu fotoğrafı gördüm. Hemen telefona sarılıp yeğenimi aradım. Birlikte olduklarını söyledi ve kırk yıl sonra telefonla da olsa Ahad ağabeyimin sesini duyuyordum. 5 Mayıs 2017 günü ablam ve eşimle birlikte Ankara’da evinde misafir olduk. Gece yarısına kadar anlattıkları ile hem hüzünlendik, hem gözyaşı döktük. Onun anlattıklarını onun ağzı ile yazmaya çalıştım ve dinlemeye değer yaşanmış bir gurbet hikâyesi oluşuverdi. Ben de “Gurbet Böyle Yaşanır” dedirten bu hikâyeyi paylaşmak istedim sizlerle:
“Babam bize Türkiye’yi, doğup büyüdüğü Başçiftlik’i ve yaşadıklarını pek anlatmazdı, anlatmak istemezdi. Anlatmaya başladığı zaman ağlardı, biz de dayanamazdık ağlamasına ve yarım bıraktırırdık. Çoğu zaman dalıp dalıp giderdi. Biz anlardık onun neleri düşündüğünü. Anlattıklarından hatırımda kalanlar var elbette.
Babam henüz on beş on altı yaşlarında iken köye elek halbur satmak için uğrayan kadınlardan biri, harmana babamın yanına gelip ısrarla falına bakmak isteyince dayanamaz ve baktırır falına. Ancak söyledikleri babamı hem üzer hem sinirlendirir. Eve geldiğinde annesi ondaki değişikliği fark edip: “Sana ne oldu Ahmet?” diye sorar. Anlatır annesine: “Falcı kadının anlattıklarından etkilendim. Bu memleketin ne ekmeği ne suyu sana nasip olacak. Buranın bir diş çöpünde bile nasibin yok. Sen en kısa zamanda buradan gitmelisin dedi.” Annesi teselli etmeye çalışır: “O kadın ne biliyormuş ki, senden bir şeyler alabilmek için konuşmuş işte” diyerek.
Birkaç yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu ile Ruslar arasında harp başlar ve seferberlik ilan edilir. Köyde kadınlar çocuklar ve ihtiyarlar kalır sadece. Diğer gençlerle birlikte babam da askere alınır ve doğu cephesine sevk edilir. Ne tam teçhizatlı asker kıyafeti, ne de silah. Bir gece giriştikleri muharebede bacağına isabet eden bir Moskof kurşunu sonucu hareket kabiliyetini yitirip esir düşer Ruslara. Nahcivan’daki hastaneye kaldırılır ve tedavisi başlar. Bacağındaki kurşun yarası ateşini yükseltir, titremeyle birlikte sanki yanmaktadır vücudu. Doktorlar babamın dosyasına baktıktan sonra kendi aralarında: “Bu Türk’ü iğne vurmak suretiyle bu gece öldürelim” diye konuşurlar. Rusça ve Türkçe bilen bir hemşire bu konuşmayı duyduktan sonra babamın yanına gelip: “Ahmet, sen beni kendine kardeş bil ve benim sözümü dinle. Doktorlar Rusça konuşurken ben duydum, bu gece sana iğne vuracaklar ve öldürecekler. Sen gençsin yazık sana. Çık gücünün yettiği yere kadar koş, kaç buradan.”
Elbiselerini getirir ve giydirir. Ateşler içinde hasta olan babam kurşun yaralı bacağıyla çıkar hastaneden ve karanlıkta kaçmaya başlar. Bir tarafta bacağındaki yara, diğer yanda yüksek ateşli hastalığı nereye gittiğini bilmeden koşmaya çalışır. Ortalık aydınlanmaya başlayınca uzaktaki Rus askerlerini fark edip bir çalılığın içine gizlenir. Açlık, susuzluk, hastalık ve can korkusu içinde bekler akşamın olmasını. Karanlık çöküp etraf görünmez olunca çalılıktan çıkıp koşmaya başlar yeniden. Gündüzleri çalıların içinde kendini gizleyen, geceleri ortalık ağarana kadar koşmak suretiyle günlerce sürer bu kaçış. Rast geldiği dereden su içer, ölmemek için ağaç yaprakları ve zehirli olmadığını tahmin ettiği otlardan yiyerek hayatta kalmaya çalışır. Bir hafta süren bu kaçışta üzerindeki elbiseler ve ayağındaki eski postal param parça olmuştur.
Sabah olup ortalık aydınlandığında uzakta görünen köyü fark eder. Hem sevinir hem korkar. Bir müddet çevreyi izler, Rus askeri var mı diye. Güneş hayli yükselmiştir. Ağır ağır yürür köye yaklaşmak için. Bir müddet sonra ezan sesi gelir kulağına. İnanamaz, rüya gördüğünü sanır bir an. Ezanı dinlerken gözyaşlarına hâkim olamaz. Rusya’da olmadığı kesindir ancak kendi ülkesi sınırları içinde mi, yoksa başka bir yerde mi olduğunu kestiremez. Köye yaklaştığı zaman buranın büyük bir kasaba olduğunu fark eder. Caminin önüne geldiğinde kimse yoktur dışarıda. Akan çeşmeden kana kana su içip abdest alır. Camiye girdiğinde dağılmak üzeredir cemaat. Namazını kılıp dışarı çıkınca beş altı kişi etrafını sarar. Dilleri farklıdır, anlamaz konuşmalarını. Elbisesi param parça, kendisi perme perişan vaziyette olan babamın konuşmasından Türk olduğunu anlayıp bir eve götürüp yemek ikram ederler. Burası İran’da Tebriz’e bir buçuk saat mesafedeki Aher kasabasıdır. O yıllarda İran’da da kıtlık ve açlık vardır. Ruslar İran’a saldırıp istila ederler. Amerikalılar ve İngilizler Basra körfezini himayelerine alırlar. Dil bilmeyen yol bilmeyen babama caminin kenarında bir yer gösterirler yatması için. Bazen birileri evine götürür yemeğe, bazen yemesi için yiyecek getirirler.
Babamın Türk olduğunu öğrenen üç kişi bir akşamüstü atlarla gelip kasabanın dışında bir yere götürürler. Ateşler yakılmış etler kızartılmakta, kebaplar hazırlanmaktadır. Babam ne olduğunu anlamaz ama birbirlerinin dillerini bilmedikleri için sorularına cevap da alamaz. Yerler içerler ve yatarlar. Sabah olur babam bakar ki yiyecek bol, ne ararsan var. On kişi kadar olan grubun hepsi atlıdır. Babamın anlayacağı birkaç Türkçe kelime ve işaret diliyle geceleri Rusların işgal ettiği köylere baskın yaparak onları korkutacaklarını anlatırlar. Babama verdikleri görev gece baskına gittiklerinde Türkçe olarak bağırıp çağırmasıdır. Güya İranlılar Osmanlı askeriyle bir olup Ruslara saldırdı izlenimini vermektir. Gece olur babamda bir ata biner ve giderler baskın yapmaya. Köye girince Türkçe olarak bağırır çağırır, bir müddet sonra geri kamp kurdukları yere gelirler. Sabah olduğunda bakar ki kendisiyle gece gidenler bir sürü koyun, kuzu, tavuk, horoz ne varsa getirmişler. Birkaç gece devam eder bu şekilde. Akşama kadar koyunlar kesilir, etler kebaplar yenir ve uyunur.
Babamın hastalığı geçmiş bacağının yarası iyileşmeye başlamıştır. Ancak fark eder ki; bunlar eşkıyadırlar ve babamın Türkçe bağırması sonucu köylüler yabancıların baskın yaptığını düşünüp sinecekler ve onlar da istedikleri gibi hırsızlık ve yağma yapacaklardır. Kendi kendine söylenir: “Durum anlaşıldı, bunlar eşkıya ve beni de kullanıyorlar. Bana haram yemek yakışmaz. Bu güne kadar haram lokma boğazımdan geçmedi ki bundan sonra geçsin.” Ancak bunlardan kurtulmanın kolay olmayacağını da tahmin etmektedir. Kendine göre bir kaçış ve bunlardan kurtuluş planı yapar. Bana eşgene getirin der. Eşgene koyunun etli kemiklerinin kaynatılması sonucu meydana gelen yağlı sudur. Tirit yapılarak içmesi çok lezzetli olur. Babama hizmette kusur etmedikleri için hemen eşgene yapıp getirirler. Sıcak sıcak içer ve göğsünü açıp rüzgâra karşı oturur. Esen soğuk rüzgâr babamın yüzünü gözünü iyice şişirir sabaha kadar. Uykudan kalkıp babamı görenler şaşırırlar. “Hastayım, ölüyorum beni doktora yetiştirin” der. Kendilerine lazım olacağı için mecburen hemen ata bindirirler, yanına da iki atlı katarlar koruyucu olarak. İki atlı eşliğinde babam Tebriz’e varır. Samil Emr camisinin yanında dururlar. Babam der: “Ben önce bir banyo yapayım, böyle kirli paslı gitmeyeyim doktorun yanına.” Olur derler ve babam hamama girmek için ayrılır. Ancak gizlice bir dükkâna gidip elbise ve şapka aldıktan sonra hamama girer. Yıkandıktan sonra eski elbiseleri orada bırakıp yenilerini giyer, başına şapkayı koyar ve dışarı çıkar. Yan yan yürür tanınmamak için. Ona refakat eden koruyuculara tanınmadan koşa koşa uzaklaşır ve Tebriz çarşısına karışır. İşçi Bulma Kurumuna gidip kaydolur. Başçiftlik’te Kur’an Kursuna gittiği için okuma yazması vardır. Bu sayede Devlet Demir Yollarında işe başlar bir müddet sonra.
Ruslar zaman zaman İran’a saldırır ve istila ederler. Babamın Türk olduğunu bilseler hemen öldürürler. Türk olduğunu gizleyebilmek için Tebrizli bir kadınla evlenmek ister. Ancak bir gün Türkiye’ye döneceğini düşündüğü için bekâr bir kız alıp onu yüz üstü bırakmış olmayayım diye dul bir kadınla evlenmeyi uygun bulur.
İş yerinde edindiği arkadaşları ve kurduğu dostluklar neticesinde babamın aradığı bir dul kadın bulurlar ve evlendirirler. Babam bu kadını sever, iyi anlaşırlar ve bir erkek bir kız çocukları dünyaya gelir. Oğlunun adını Osmanlı Sultanı Abdülhamit’e olan muhabbetinden dolayı Hamit koyar. Kızının adı ise Ziynet. Rusların istila ve baskıları devam etmektedir ve babam Türk olduğunun anlaşılmasından korktuğu için tayinini Basra Körfezinin yanında bir yere çıkartır. Yedi sene kadar orada çalışıp ortalık durulduktan sonra geri Tebriz’e döner. Ancak hanımı hastalanır ve vefat eder. Ölen hanımı annemin halası olur. Akrabalar bu iki küçük çocuğa kim bakacak diyerek yeğeni Fatma’yı yani annemi babamla evlendirirler. Dokuz çocuk da annemden dünyaya gelir. Bunlar Murat, Kâmil, Mehmet, Cemal, Ahad (ben), Hatice, Menije, Mina, Şehin (Türkçede Şehnaz)
Puryusuf soyadını alır babam. Dedesinin adı Yusuf olduğu için Yusuf oğlu anlamında. Babama mahallede Osmanlı Ahmet derlerdi. Osmanlı Rus Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı bitiyor, Osmanlı Devleti yıkılıyor arkasından Kurtuluş savaşı başlıyor ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluyor. 1939 yılında Erzincan ve Reşadiye Depremi olup her taraf yıkılıyor. Babamın köye yani Başçiftlik’e gönderdiği mektuplara karşılık gelmeyince aileden kimse kalmadı olarak düşünüyor. Evlenip iki çocuğu olduktan sonra hanımının ölümü, arkasından annemle evlenmesi ve çocuk sayısının on bire çıkması ile geçim derdi derken Türkiye’ye dönme arzusu yok oluyor ister istemez. Babam derin düşüncelere çok dalar, gözünden yaş hiç eksik olmazdı.
Tebriz’de liseyi bitirdikten sonra askerliğimi yapıp geldim. Üniversite okumak için Fransa’ya gitmek istiyordum. Ancak bunu ailem uygun görmedi. Türkiye’de okuyan komşumuzun oğlu Hasan bir akşam bize oturmaya geldi. Türkiye’yi ve okuma şartlarını çok methetti. O akşam Türkiye’ye gitmeye karar verdim. Hasan Ankara Bahçelievler’de kaldığı evin adresini verdi. Türkiye’ye gideceğim en çok babamı heyecanlandırmıştı. Ondan Türkiye’yi, Başçiftlik’i, kardeşlerini, akrabalarını ve nişanlısı Güllü’yü çok dinlemiştim.
Ankara’ya geldim ama Türkçem çok zayıf. Geldiğimin ertesi günü gezmek için Anıtkabir’e gittim. Orada bir grupla tanıştım. Bir kızla bir delikanlı arasında tartışma başladı, neredeyse kavga edecekler. Delikanlının kolundan tutup yarım yamalak Türkçemle: “Niçin sen böyle kadınla kavgaya tutuşuyorsun, gel benimle gidelim” dedim ve yürümeye başladık. Dedim sen nerelisin? Dedi ben Tokat Turhallıyım. Şok oldum birden.
-Ben de Tokatlıyım.
-Ne Tokatlısı sen İranlı değil misin?
-Benim aslım Tokat Niksarlı, deyip anlattım özetle babamın hikâyesini.
Şaşırdı tabi. Anlattım babamın hikâyesini kısaca. Sarmaş dolaş olduk. “Ben yarın seni bindireyim otobüse göndereyim Tokat’a git amcalarını bul” dedi. Ertesi gün otobüse bindirip Tokat’a uğurladı beni.
Tokat’ta otobüsten indim doğru dürüst Türkçe konuşamıyorum, bir yer bilmiyorum. Doğru polis karakoluna gittim. İranlı olduğumu söyleyip pasaportumu göstererek burada amcalarımın olduğunu ve onları bulmaya geldiğimi anlattım. Niksar ve Başçiftlik deyince komiser bir polis memuru çağırıp: “Bunu talebe pansiyonuna götür” dedi. Bana da, orada her ilçeden talebelerin olduğunu ve akrabalarını bulmamın kolay olacağını söyledi.
Gelip pansiyonun müdürüne durumu anlattık. Anons ettiler “Niksar’dan Başçiftlik’ten olan öğrenciler buraya gelsin” diye. Beş altı kişi geldi. Onlara durumumu anlatarak amcalarımı bulmama yardımcı olmalarını istediler. Beni getiren polis memuru gece burada kalacağımı söyledi. Etrafımızı saran talebelerle konuşurken biri: “Ben Başçiftlikliyim” dedi ve babamın müezzin dayısının torunu çıktı. Dedi ben senin amcalarını da akrabalarını da biliyorum sabah Niksar’a birlikte gideriz. Heyecanımdan gece uyuyamadım.
Akrabam olan talebeyle bindiğimiz minibüs bir saatti aşan yolculuktan sonra bizi Niksar’a getirdi. Bir kahvehaneye girdik. “Sen burada otur, ben şimdi senin Musa amcanı getireyim” deyip gitti. Az sonra baktım karşıdan yanında birisiyle geliyor. Sandım ki yanındaki babam, öyle benziyor. Geldi kucaklaştık öpüştük ama inanamıyor benim yeğeni olduğuma. Nasıl inansın ki? Elli dokuz yıl sonra İran’lı bir delikanlı gelmiş ben ağabeyinin oğluyum diyor. O güne kadar seferberlikte ölmüştür olarak bilinen ve kendisinin sağ olduğuyla ilgili hiçbir haber alınamayan ağabeyinin oğluyum diyorum. İnanması güç tabi. Birlikte Başçiftlik’e gittik. Şakir amcamın evinde bir araya geldik diğer amcalarımla. Ancak herkes şoka girmiş gibi, kimse inanamıyor. Onlar bir gün ağabeylerinin sağ olduğunu duyacaklarını hiç düşünmemişler ki! Nasıl düşünsünler, sağ kalsaydı en geç beş on yıl sonra döner gelirdi köyüne, annesine, babasına, kardeşlerine ve nişanlısına.
Ben ağabeyiniz Ahmet’in oğluyum diyorum ama inanmıyorlar halen. Kendilerine birinin şaka yaptığını düşünüyorlar belki de. “İspat et ağabeyimizin oğlu olduğunu” dediler. Bu benim için zor olmayacaktı.
-Tamam, ispat edeceğim. Siz büyükten küçüğe sıralanın dedim. Sıralandılar ve ben başladım saymaya.
-Sen Yusuf amcam, sen Musa amcam, sen Şevket amcam, sen en küçük Şakir amcam. Babamın nişanlısı vardı Güllü.
Ben öyle deyince bir sessizlik kapladı odanın içini. Yüzlerdeki hüznü hissettim ve gözleri yaşardı hepsinin.
-O vefat etti.
Aslında hüzünlenmelerinin gerçek sebebi babamın nişanlısı Güllü’nün vefat etmesinden çok, babamın ölmüş olabileceğini düşünüp Yusuf amcamla evlendirmiş olmalarıydı. Mezarının başına gidip birlikte dua ettik.
Birkaç gün sonra Niksar’a geldim ve Musa amcamla postaneye gidip İran’a telefon etmek istediğimi söyledim. Yüksek tarifeli olan “acele” yazdırmamıza rağmen üç saat bekledikten sonra telefon bağlantısı yapıldı. Babama amcalarımı bulduğumu söylerken yaşadığımız duygu selini kelimelerle ifade edemem.
Ben Ankara’ya dönüp Türkçe kursuna başladım. Amcalarım İran’a babamın yanına gittiler ve bir ay kaldılar orada. Sonra babamla annem geldiler. Babam altmış yıl önce ayrıldığı yurduna, vatanına, köyüne döndü. Babası, annesi, amcaları, kız kardeşi ve nişanlısı rahmetli olmuşlardı ama dört erkek kardeşi ile çocukluk ve gençlik yılları arkadaşlarından çoğu sağ idi. Bıraktığı gibi değildi tabi hiçbir yer ve hiçbir şey. Koyun güttüğü, at koşturduğu yerler, ekip biçtiği tarlalar, söğüt diktiği bahçe kenarları, meyvesini yediği çördük ağaçları, suyunu içtiği gözeler ve çeşmeler çok değişmiş çok farklılaşmıştı. Aylarca kaldı babam Başçiftlik’te. İlk günler zor konuştuğu Türkçesi sonralarda güzelleşmeye başladı. Konuştukça hafızası hatırladı ana lisanını.
Bir gün telefon geldi babamdan ve beni Ankara’dan Başçiftlik’e çağırıyordu. Geldim ki hastalanmış yatıyor. Tabi merak ve heyecan var, hüzün ve gözyaşı var, hava değişikliği ve beslenme farklılığı da eklenince hastalanmış. Askerde sıhhiye olup döndükten sonra Başçiftlik ve çevre köylerin doktoru ve iğnecisi olan Hüseyin Memiş’in babama yaptığı iğne siyatik sinire rast gelmiş. Bacağının üzerine basamıyor, acıdan duramıyor.
Babam ve annem İran’a geri dönecekler. Artık babamın evi, yurdu, çocukları, torunları, dünürleri ve arkadaşları İran’da. Doğup büyüdüğü, çocukluk ve ilk gençlik yıllarının geçtiği, büyüklerinin kabirlerinin bulunduğu Başçiftlik artık onun yurdundan öte bir ziyaret yeri. Gözyaşları içinde vedalaşıp ayrıldı Başçiftlik’ten. Sapa sağlam gelmişti ama dönüşte hastaydı ve elindeki bastona yaslanarak yürüyordu. Niksar’a geldiğimizde hamama götürüp bacağına masaj yaptım. Çıktık ve Musa amcamla çocukları bizi Ankara’ya yolcu ediyorlardı. Otobüse binerken baston aklına geldi. Yürürken faydası olur diye vermişlerdi kardeşleri Başçiftlik’te. Hamama girdiğimizde elbiselerimizi çıkardığımız odanın duvarına asmıştık. Çıkışta yürümesi rahatlayınca ihtiyaç duymayınca unuttuk astığımız yerde bastonu. Henüz on beş on altı yaşlarındayken Başçiftlik’e gelen bir falcı kadının sözleri geldi babamın aklına ve kısık bir sesle şu cümleyi söyledi: “Falcı kadın daha çocukluğumda, buradan sana bir diş çöpü de nasip olmayacak demişti. İşte bak Başçiftlik’te elime verilen baston bile hamamda asılı kaldı.”
İran’a geldik, doktorlara gittik ama babamın bacağı düzelmedi bir türlü. Ona Türkiye’den ve Başçiftlik’ten kalan bacağındaki ağrı ve aksayarak yürümesi oldu. Bu ağrı ile birlikte her gün ve her an Türkiye’yi ve doğup büyüdüğü Başçiftlik’i gördü, oraları yanında hissetti.
Ben 1977 yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirip Türkiye’den ayrıldım. İran’da Şah Rıza Pehlevi yönetimini devirmek için başlatılan devrimle birlikte meydana gelen karışıklık sonucu amcalarımla irtibatımız koptu. Rumi 1310, miladi 1884 yılında Başçiftlik’te dünyaya gelen babamın hasret, hüzün, özlem ve gözyaşı dolu hayatı 1994 yılında doğup büyüdüğü diyardan binlerce kilometre uzaklıktaki İran’da Tebriz’de nihayet bulup Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Rabbim merhametiyle, rahmetiyle muamele etsin. Makamı cennet olsun inşallah.”

Mustafa COŞKUN.”BİR FOLKLOR ARAŞTIRMACISI, KÜLTÜR ADAMI HAYRETTİN KOYUNCU”

Hasan Akar ve Mahmut Hasgül hocalarım benden Hayrettin Koyuncu Bey’le bir röportaj gerçekleştirmemi istediklerinde biraz çekindiğimi söylemeliyim. Zira Hayrettin Bey zor bir insandı. Her şeyi kolayca beğenmezdi. Eleştirel yönü çok kuvvetliydi. Ya yine yazdıklarımıza bir kulp takmaya çalışırsa. Sonra O’nun engin hoşgörüsüne sığınarak “peki” dedim. Ama bir taraftan da kendi mekânında gerçekleştirirsem bu röportajı benim de sağlam dayanağım olurdu. Nihayetinde sıcak bir yaz günü öğle sularında Tokat Gezirlik mevkiindeki çiftliğinde dört gönül dostu buluştuk. Misafirperverliğine daha önceleri de şahit olduğumuz Hayrettin Beyin kendi hazırladığı güveçle elma, erik, kiraz, vişne ağaçlarının gölgesinde karnımızı bir güzel doyurduktan sonra semaver çayının eşliğinde röportajımızı gerçekleştirdik. Hasan ve Mahmut Beyler sadece dinleyici olarak katılacaklarını söyleyerek kenarda ses kaydını yaptılar.
Hayrettin Bey, siz Tokat’ın ve hatta Türkiye’nin eğitim dünyasına birçok kademede hizmet ettiniz. Ayrıca kültür, sanat çalışmalarına da araştırmacı sıfatıyla değerli katkılarınız oldu. Folklor dalında kaynak niteliğinde eserler verdiniz, yazılar yazdınız; televizyon ve radyo programlarına katılarak ilimizi temsil ettiniz. Bunlarla beraber düşüncelerinizi, ideallerinizi, sosyal ve millî duygularınızı da öğrenmek istiyoruz. Bu sebeple bizler de Kümbet dergisi olarak sizi okuyucularımızla buluşturmak diledik. Bu röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için dergimiz adına teşekkür ediyorum.
Müsaadenizle ilk sorumuz şöyle olsun: Reşadiyeli ve Reşadiye sevdalısı olduğunuzu sizi yakından tanıyanlar iyi bilirler. Ancak bize aileniz ve çocukluğunuz hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?
Efendim, evvela ben teşekkürle başlamak isterim. Beni böyle bir şeye layık gördüğünüz için. Bunun yanı sıra ilk sorunuz Reşadiye Sevdalılığı. Reşadiye sevdalılığı şu: Reşadiyelilikte bir özellik vardır. Her Reşadiyeli Reşadiye’yi sevmek zorundadır. Reşadiye sevgim elbette vardı, olacaktı. Arttı, azalmadı. Bunda şunun da katkısı var. Reşadiye kendi yağı ile kavrulmuş olan bir ilçedir. Ben şöyle böyle ömrümün 40 yılını Reşadiye’de geçirdiğimi düşünürsem Reşadiye devletin yaptığı pek büyük bir şey görmedi. Hep kendi imkânlarıyla kendini bir yerlere getirdi. Onun için de bu ilçenin bir bireyi olarak mutlaka ona katkıda bulunmamız gerektiği düşüncesiyle Reşadiye’ye olan sevgim artmıştır.
Hayrettin bey bu cevapları verirken önceden planlamadığım bir soru aklıma geldi. Sordum. Önce bir durgunlaştı, yutkundu konuşmak istedi, konuşamadı. Bir sesin sahiden bu kadar hüzünlendiğini ilk defa duydum. Bir süre röportajımıza ara verdik. Bahçedeki tavuklardan ve Kangal kırmasından bahsettik. Birkaç bardak çaydan sonra anlatmaya devam etti.
1938 Reşadiye doğumluyum. Aslımız Reşadiye’nin Kuyucak Köyü’ndendir. Çocukluğum kışları Reşadiye’de, yazları köyümüzde geçti. Kalabalık bir ailemiz vardı. Babamın üç hanımı vardı, ben üçüncü hanımından ikinci çocuğuyum. Benden büyük olan 1939 depreminde enkaz altında kalmış. İkisi kız, beşi erkek yedi kardeştik. Koyun sürülerimiz vardı. Ben çobanlık yapmayı çok severdim. Öğretmen okulunda okurken bile yazları koyun güderdim. Kardeşlerimden biri ortaokul bitirdi, diğerleri ilkokuldan sonra okumadılar. Hali vakti yerinde bir aileydik.
Hayatınız nerede geçti?
Öğrenim hayatım 3 aşamalıdır; İlköğretim Reşadiye Gazipaşa İlkokulu, Ortaokul kısmı Akpınar Öğretmen Okulu, Lise kısmı Çorum Öğretmen Okulu, Yükseköğrenim Samsun Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü. Bende Çorum Öğretmen Okulu ağırlıklı olarak etki bırakmıştır. O okuldan çok şey aldım. Sosyal yönüm o okulda gelişti. Edebiyat hocamız bugün ülkemizde isim yapmış bir edebiyatçı ve yazar olan Adnan Binyazar’dı.
Öğretmen okulunda kaç yılında mezun oldunuz?
1958-59 yılı mezunuyum.
Öğretmenlik mesleğini niçin seçtiniz? Bu seçimin bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyor musunuz?
Öğretmenlik mesleğini ben seçmedim. Ben ilkokulu bitirdiğimde Reşadiye’de ortaokul yoktu. Beni Niksar’a ortaokula gönderdiler. 1 hafta sonra Niksar’dan kaçıp geri köye gittim. O zamanlar 5 yıllık öğretmen okulları sınavları oluyordu. O sınavlara girdim ve öğretmen okulunu kazandım. Öğretmenliği de çok sevdim, şimdi de seviyorum.
Meslek hayatınızı nerelerde yaşadınız? Meslek hayatınızda aldığınız ödüller oldu mu?
Öğretmenliğe ilk olarak Denizli’nin Kınıklı Köyü’nde başladım. O köy şimdi Denizli ile birleşti. Çok güzel bir köydü. Çok güzel insanları vardı. Orada bir yıl çalışabildim. Eşim Çorumludur ve okul arkadaşımdır. O, Çorum’da görev yaptığı için ben de eş durumundan 1961 yılında Çorum’a geldim. Çorum’un Boğabağı Köyü’nde 7 yıl öğretmenlik yaptım. Daha sonra Samsun Eğitim Enstitüsü’nü bitirince Çorum Halk Eğitim Başkanı olarak atandım. Çorum’da Milli Eğitim müdür yardımcılığı ve Yüksekokul müdürlüğü yaptım. Çorum Hitit Üniversitesi Makine Meslek Yüksekokulu kurucu müdürüyüm. Bu okul Çorum’daki üniversitenin temeli olmuştur.
Geçen yıl da oradan bir plaket aldınız.
Plaket değil, Ömrümün en büyük ödülünü oradan aldım.
Daha sonra Tokat Milli Eğitim müdür yardımcılığına atandım. Tokat’ta 5 yıl kültür işleri ağırlıklı olmak üzere diğer birimlerden de görevli il milli eğitim müdür yardımcılığı yaptıktan sonra emekli oldum.
Meslek hayatımda bakanlığın ve diğer kurumların layık gördükleri takdir, teşekkür gibi çok ödüller var. Ancak beni çok mutlu edeni, az önce bahsettiğim üzere Çorum Hitit Üniversitesi’nin verdiği ödüldür. Çorum Hitit Üniversitesi 40 yıl sonra beni buldu ve Çorum’a çağırdı. Büyük bir sürprizle karşılaştım. 90 kişilik bir dersliğe adımı vermişlerdi. Bunu, yaşamımın en büyük ödülü olarak değerlendiriyorum.
Evet, büyük bir vefa örneği. (Burada gözlerinin yine dolduğunu söylemeliyim.)
Çorumun sizin için önemli olduğunu anladım bu konuşmalarınızdan. Ne kadar önemli?
İkinci ilim diyebilirim gönül rahatlığıyla. Neden öyle? Öğretmen okulu yıllarımda amatör futbol oynuyordum. Orada bir kulüpte de oynadım. Halkla bütünleştim. Halk beni çok seviyordu. Yani sadece bir öğrenci değildim. Sosyal ve sportif yönden de halkla beraber. Çevre köylerlede ilişkilerimiz vardı. Onların elinden tuttum. Başka yerlerde olsam da o köylüleri hiç unutmadım. Halâ ilişkilerimiz devam ediyor.
Öğretmenlik mesleğini niçin seçtiniz? Bu seçimin bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyor musunuz?
Reşadiye’nin Kuyucak köyünden çıkıp da öğretmen olmak o yıllarda kolay bir şey değil. Onu biz seçmedik. Açılan her sınava giriyorduk. Hangisini kazanırsak oraya gidiyorduk. Hatta öğretmenlerin yönlendirmesiydi bu. “Şu sınava gir, bir şey olursun oğlum “ diyorlardı, biz de giriyorduk. Biz hangi sınav olduğunu dahi bilmiyorduk. Reşadiye’de ortaokul yokken ben Niksar’a okula gittim. Bir hafta kadar sonra Niksar’dan kaçtım. İyi ki sınavlara girmişim. Öğretmenliği seviyorum. Gerçi bir ara hukuka kaymaya çalıştım. Samsun Eğitim Enstitüsü’nü kazanınca vazgeçtim. Eğitimci oluşumdan memnunum.
Hayrettin Bey şimdi biraz da sizin diğer yönlerinize değinelim istiyorum. Halk bilimi araştırmacısı olduğunuzu biliyoruz. Bunun sebebi neydi? Daha biraz daha ileri giderek sorayım. Özel bir sebebi var mıydı?
Bunun sebebi özel değil de şöyle: Ben edebiyata karşı öğrenciliğimde de duyarlıydım. Öyle çok yönlü bir öğrenci değildim. Hele matematik, fizik, kimya dersleri hak getire. Ama edebiyata karşı özel ilgim ve merakım kendiliğinden vardı. Evde elime geçen her türlü eseri okurdum.
Bu arada Hasan hoca ağaçlar arasında dolaşıyor bazıları henüz olgunlaşmamış meyvelerin tadına bakıyordu.
Müzikle aranız nasıldı? Mesela Müzik dersiyle?
Öğretmen okullarında önde gelen bir dersti. İkmale kalırdım o zamanlar. Benim müziğimde nota bilgisi yoktu ki. Edebiyata gelecek olursak, ona karşı özel ilgimi şöyle söyleyeyim. Kerime Nadir’in 18 romanını 2 ayda okumuştum. O zamanlar onlar modaydı. Okumaya karşı ilgim vardı. Bu okumalarım sırasında bir şeyler oldu. Ben köylü çocuğuyum. Köyden geliyorum. Türküyü, masalı, hikâyeyi halkta gördüm. Yakınlarımız anlattı, birilerinden dinledik derken bir de biraz kendimi bulduğumda Türklüğüm ağır basmaya başladı. Türklüğü değerlendirirken baktım eğitim enstitülerinde, liselerde, öğretmen okullarında okuduğumuz derslerin arasında edebiyatımız bir özellik gösteriyor. Biliyorsunuz dört bölümlük bir edebiyattır. Divan, Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Âti, bir de sonuna koydukları Türkçe’ye yönelik büyük gelişmelerin yaşandığı, değer verildiği Cumhuriyet dönemi. Bu dört tanesinin içinde halk dili yok edilmek üzere sanki tanzim edilmiş gibiydi. Halk dili Türkçeyi koruyanlar yalnızca halk ozanları olmuş. Bunlar neyle korumuşlar? Halk kendini korumuş, bur arada dilini korumuş. Maniyle, türküyle, destanla. Bunları da iletişim aracı olarak kullanmış.
Folklor araştırmacısı olmanızın nedenleri nelerdir?
Folklorun tamamı ile olan bağım halk edebiyatından gelir. Halk edebiyatı doğrucudur. Kendinde olanı dışa vurur. Katıksızdır. Bunun içinde türküler de toplumun yaşam aynasıdır. Türküler öykülü değilse, manilerden oluşur. Maniler toplumda yıllarca iletişim aracı görevi yapmışlardır.
Örneğin bir hasret yansıması;
Şu uzun gecenin gecesi olsun
Sılada bir evin bacası olsun
Dediler ki nazlı yârin çok hasta
Başında okuyan hocası olsun
Töreye tepki;
Yaylanın çimeninde
Yayılıyor geyikler
Bu yılki sevdalığa
Karışmasın büyükler

Sevgiliye sitem;
Karakoyun saçağı
Kından çektim pıçağı
Kavlimiz böyle miydi
Yiğitlerin alçağı

Örnekler çoğaltılabilir.
Halk Edebiyatı özellikle de halk ozanları Türk Dili’nin tapu senetleridir. Osmanlı döneminde 600 sene kullanımdan uzak tutulan Türk Dili’ni halk ozanları günümüze taşımışlardır. Son zamanlarda türkülerimizde de bir yozlaşma oluşmuş, hem sözleri hem besteleri aslından uzaklaştırılmıştır. Bu çarpıklığı, bazı “uyduruk” mahalli sanatçılar körüklemişlerdir. Ben, kendi yöremiz türkülerinden öyküsü olanları derledim ve aslına uygun olarak kitaplaştırdım. Türkülerimizi hem komşu illerin sahiplenmesinden kurtarmak, hem de aslına uygun olarak korunmasını sağlamak için bu araştırmaları yaptım. Beni bu araştırmalara iten kültürümüzün köklü bir parçası olan türkülerimizin korunmasında hizmette bulunmak arzusudur.
Türkülere konu olan olayları yakından incelediniz, bazı türkü kahramanlarıyla görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmeler sizi nasıl etkiledi?
İncelemeye aldığım türkünün oluşumunu çok ve değişik kişilerden dinlemeye çalıştım. Eğer varsa birinci ağızdan, değilse ikinci veya üçüncü ağızdan dinlemeyi öne aldım. Tutarlılık görmediğim, olayları çarpıtmaya çalışanlara itibar etmedim. Olayın yaşayan kahramanı olarak görüştüğüm Kıymet türküsünün kahramanı Kıymet ile görüştüm. Benim görüştüğümde kendisi 73 yaşında idi. Yaşanmışlığın burukluğu üzerindeydi. Olayın tamamını kendi ağzından dinleme fırsatı yakaladım ama bir yan etken engelledi.
Güpür türküsünü hem oğlundan, hem yakınlarından hem de çetedeki arkadaşlarından Cayman lakaplı Bereketli’li bir şahsiyetten dinledim ama ben yöresel görüşlere de değer vererek olayın gerçek yönünü yansıtmaya çalıştım. Çoğu kere türkülerdeki sözler olayların en büyük tanığı ve size yol haritası olabiliyor.
Bilinmeyenleri ya da yanlış bilinenleri ortaya çıkardığımda değişik bir heyecan yaşadım.
Derleme yapmak bilgi ve dikkat ister. Siz bu konuda nasıl çalışmalar yaptınız?
Bu konuya 30 yılımı verdim. Bu arada da elbette ki deneyim kazandım. Kazandığım deneyimi iyi kullandım. “Hey Onbeşli Türküsü”nü Adana ve Yozgat sahiplendi. Bu türkünün Tokat türküsü olduğunu ispatlamak için çok çaba harcadım. Türkünün Adana’ya ait olduğunu savunan kişilerden en az 3-4 tanesi ile görüşüp konuyu tartıştım. Türkünün sözlerinden yürüyerek Adana söz literatürünü inceledim. Tartıştığım kişiler sıradan kişiler değildi. Kültür Bakanlığı’nda ve Konservatuvar ’da görevli kişilerdi. Ordulu ve Sivaslı sanatçılar da Tokat türkülerini sahiplendiler. Onlarla da çok didiştim. Sivaslılar mahkemeye bile verdiler. 2 sene mahkemeye gittim.
Yazar denilince aklıma çay ve bir şey daha gelir. Çaylarımızı tazeledikten sonra sordum.
Bir yerel gazetede köşe yazıları yazıyorsunuz. Herkesin bir yazma nedeni vardır. Sizi yazmaya yönelten nedir?
Yazmak çok güzel bir şey, toplumun sözcüsü oluyorsunuz. Çirkinlikleri ve güzellikleri ortaya koyuyorsunuz. Söylenmesi gerekip de söylenemeyenleri söyleyebilmenin de mutluluğunu duyuyorsunuz. Bu mutluluk, yaptıklarınız toplum yararına olursa değerli oluyor. Yazmak beni toplumla bütünleştiriyor. Kendi gücüm kadarı ile topluma ışık tutmak, bilgi birikimimi toplumla paylaşmak, toplumun sorunlarını güncelleştirmek; Cumhuriyet’e olan bağlılığımı ayakta tutmak ve ona destek olmak, ülke çıkarlarının savunucusu olmak düşüncesi beni yazmaya yöneltmiştir.
Genellikle yazıların okuyucuya ne verdiği sorulur. Ben yazmanın size ne kattığını sormak istiyorum şimdi?
Yazılarımda ayrım yapmıyorum. Çarpıklık nerede varsa oraya vuruyor, güzellik nerede varsa onu övüyorum. Genel bakış açım cumhuriyet, demokrasi ve Atatürk ilkeleridir. Yazıya bu açıdan bakınca yazmak kişiliğimi koruyor, kendime güvenimi çoğaltıyor, toplumda yerimi büyütüyor. Kendimi yenileme fırsatı buluyorum.
Temel yazma ilkeniz nedir?
Ülkemin eğitimine, kültürüne, halkın bilinçlenmesine hizmette bulunmak, Cumhuriyet ve Atatürk İlkeleri’nin savunucusu olmak yazma ilkelerimin başında gelir.
Yazınız yayımlandıktan sonra sonuçları bakımından sizi en çok mutlu eden ve en çok üzen yazılarınızı hatırlıyor musunuz?
Aslında yazılarıma çok kişisel bakmıyorum. Toplumcu bir anlayışım var. Sordunuz diye söyleyeyim. Beni mutlu eden çok yazılarım oldu. Bunu toplumdan aldığım tepkilerle değerlendiriyorum. Sonucu üzüntü getiren bir yazı hatırlamıyorum. Milletvekillerine trafik dokunulmazlığı, ailelerine devlet tarafından yurtdışı gezileri gibi birçok avantajın sağlanmasına ilişkin teklif gündeme geldiğinde yazdığım tepki yazısı, son zamanlarda Abdülhamit’in torunu Nilhan Osmanoğlu’nun “Bu parlamenter sistem canımıza yetti” gibi sözlerine verdiğim tepki yazısı çok tepki görenlerdendir.
Bana okumuştunuz. Henüz yayımlanmamış bir şiiriniz var. Onu dergimiz okurlarıyla paylaşmak ister misiniz?
Düz yazıyı daha çok kullanıyorum. Her genç (!) gibi benim de şiir denemelerim oldu, oluyor. Hangisini kastettiğini anladım. Sanıyorum hanımıma yazdığım bir şiir vardı, onu istiyorsunuz. Bu şiiri evliliğimizin 50. yılında yazdım. Şimdi 57. yılı bitiriyoruz. Belki 60. yılımızda bir şiir daha yazarım. (Üç yıl mı bekleyeceğiz) Evet şiirimi size sunuyorum.

50 yıl seni okudum yaprak yaprak
Gül sümbül demedim solar diye
Hercai bir menekşe gibi dizedim
Geride kalan yaşamımı sevginle bezedim

Şiirim olsan az gelir dizeler
Rüyam olsan bitmez geceler
Dudak dudak yazsam seni
Ne harfler yeter ne heceler

Sevginle geçmiş 50 yıllık dünde
Varsa gelecek tüm günü de
Kanımla tenimle sana veriyorum
Bu sevgililer gününde

Bu sevgi şiirini dinledikten sonra ve soracağım soruya bağlı olarak şimdi abi diyebilirim. Hayrettin abi geniş bir çevreniz var. Kolay iletişim kurabiliyorsunuz. Bunun kaynağı nedir?
Kendimi hep toplumun bir bireyi olarak gördüm. İyiye evet, kötüye hayır dedim. Doğruluğu sermaye, itibarı servet olarak düşündüm. Yaşamımı böyle kuramladım, böyle de sürdürüyorum. İlkelerimden ödün vermedim. Ülke çıkarlarını ilke çıkarlarımdan önde tuttum. Toplumun dışına hiç çıkmadım. Çevreyi de böyle edindim. Sosyal kimliğime de bu yoldan ulaştım.
Zaman zaman okullarda konferans veriyorsunuz. Gençlerle birlikte bir yaşantınız var. Onlara ne mesaj vermek istiyorsunuz? Yani onlardan ne bekliyorsunuz?
Gençler geleceğimizdir. Onları bilgiyle donatarak geleceğe hazırlamamız lazım. Ortaöğretimdeki ve Yükseköğretimdeki hocalığımda öğrencilerime bir şey anlattığımda; “Beni dinleyin ama inanmayın. Söylediklerimin doğru veya yanlış olduğunu araştırın. Kararınızı ondan sonra verin.” derdim. Öğrencilerimi araştırmaya yönlendirirdim. Bununla söylediklerimde doğruluk payı çok olursa öğrencilerimin güvenini kazanırdım. O zaman o öğrenciyi daha kolay işlerdim. Onları biat kültürünün dışında tutmaya çalışırdım. Bugün gençlerimizin büyük çoğunluğu sanal yetişiyor. Yanlış ve tehlikeli bir yol.
Gençlerimize söyleyeceğim çok okumaları, biat kültüründen uzak durmaları, araştırıcı ve bilimsellik taraftarı olmaları. Gençlerin parolası vatan, işareti millet, hedefi cumhuriyet ve Atatürk İlkeleri olmalıdır. Gençler tarihimizi özellikle Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi öğrenmelidir. Dünyaya örnek bir savaştır. Kültürümüzü iyi öğrenip, devamını sağlamalıdırlar. Gençliğin yolu Ulu Önder Atatürk’ün dediği gibi müspet ilim olmalıdır. Kalkınmanın ve çağı yakalamanın yolu buradan geçer.
Milli özellik gösteren türküler icra edilirken dünyanın her tarafından her türlü müzik aleti kullanılır oldu. Bu duruma bakışınız nasıl?
Türküler doğaçlamadır. Müziğini yanında getirir. Türkü yakıcı aynı zamanda bestesini de yapar. Türküler halk edebiyatı ürünüdür. Halk edebiyatının içinde türküler, türkülere ses eşliği eden müzik aletleri de belli olur. Yani Anadolu’nun müzik aletleri bağlama, kaval, zurna, sipsi, tulum, kemençe ve benzerleri… Türküler onlarla daha güzeldir. Gitar ve benzeri aletlerin türkülere eşlik etmesi bana biraz yaban geliyor.

Önceki soruya verilen cevaptan bu sorunun cevabını tahmin edebilirsiniz ama ben yine de sorayım
Türkülerimizin yeni düzenlemelerle seslendirilmesini nasıl buluyorsunuz?
Türküler anonim olduğu zaman daha gerçekçi, daha doğal ve daha güzeldir. Anonim türkü bağımsızdır, gördüğünü ve düşündüğünü söyler. Yeni düzenlemelerde güfteci suyu sabunu hesaba katar. Bunların da güzelleri yok mu? Hem de çok var. Ama yine de türkünün güzelini özellikle söz yönünden türkü yakıcı üretir. Gerçi günümüzde türkü yakıcı da kalmadı ama yine de benim özlemim onlaradır.
Türkülerimizi ve diğer folklor öğelerimizi gençlere sevdirmek için önerileriniz nelerdir?
Bu bir olgudur. Yaparak, yaşayarak öğrenilir. Çocuk, yörenizi her şeyi ile yaşamalıdır. Ezgisiyle, horonu ile halayı ile öyküsü ile masalı ile… Ama bugün bu zorlaştı. Sanal cihazlar birçok şeyi aldı götürdü. Folklorumuzu genelde köy düğünlerinde görüyoruz. Hatta diyebiliriz ki folklorumuz köylerde yaşanıyor. Folkloru eğitimin içine mutlaka sokmalıyız. Türküler kendini yaşatabiliyor. Bunda mahalli sanatçıların büyük katkısı oluyor. Halk oyunlarımız aynı şansa sahip değil. O, korunmaya alınmalıdır. Gençlere türkülerimizi ve folklorumuzu gençleri onun içinde tutarak sevdirebiliriz.
Yazılarınızda kesik (eksiltili) cümle kullanıyorsunuz. Bu özel bir seçim mi?
Özel bir seçim değil ama uzun söz ne kadar sıkıcı olursa uzun cümle de o kadar yorucu olur diye düşünüyorum. Devrik cümle, kesik cümle bana yazılarımda kolaylık ve akıcılık sağlıyor. Kesik cümle ile uzun sözden kesinti yaptığımı ve okuyucuyu yormadığımı sanıyorum. Yani bir tür söz tasarrufu yapıyorum.
Ben de alacağım mesajı aldım. Güveç başta bitmişti. Karpuz da bitti. Sohbete dalınca semaverdeki çay bitti, köz bitti. Bu demek ki, bu günlük söz bitti. Hayrettin Bey lütfedip bize zaman ayırdınız. Bu sıcacık ve samimi sohbetiniz için teşekkür ediyorum. Tadı damağımızda bir güveç sohbetinde tekrar buluşmak üzere.
Bu röportajın editörlüğünü yapan kızım Gülbeniz Coşkun’ a da ayrıca teşekkür ediyorum

Gənc yazar Kamran Murquzovun şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun “Yoxtu ehtiyacın Senin” şeiri Osmanlı türkcəsinbdə Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 46 yeni sayında dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” ayihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun “Yoxtu ehtiyacın Senin” şeiri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin-Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının xətti ilə göndərilib.
Qeyd edək ki, bundan öncə şeirləri “Usare”, “Kardelen” dərgilərində, “Önce Vatan” qəzetində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndəlırinin nəzərinə çatdırılıb.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-jurnalist Kənan Aydınoğlunun “Anam” şeiri Osmanlı türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 46 yeni sayında dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin-Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının xətti ilə göndərilib.
Qeyd edək ki, bundan öncə şeirləri “Usare”,”Yeni Edebiyat Yaprağı”, “Kardelen”, “Hece Taşları” dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılıb.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU.”KELİMELERİN ÖLÜMÜ”

Elli yıl önce, 1960’ın Kasımında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi olmuştum. Gerçi sonradan bölümümüzün bu adını sadece yazışmalarda kullanır olmuş; “Türkoloji aşağı, Türkoloji yukarı” demeye başlamıştık. Aralarındaki farkı öğrenmemiz de zaman alacaktı. Lise sıralarında edebiyat derslerinin arasına sıkıştırılmış, âdeta boğulma aşamasına gelmiş olan Türk dili ile ilgili konuların alabildiğine boy attığı bölümümüzde Türkçemizi yeniden keşfeder gibiydik. Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat’ı, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu’nu, Dr. Muharrem Ergin’i dil derslerimizi; Doç. Dr. Faruk K. Timurtaş’ı da o günkü adıyla Osmanlıca dersimizi verirken görmek bizlere yeni ufuklar açıyordu. Prof. Arat, Asya Türklerinden Tarancilerden derlenen, “hayvanatnın tilini ürgengen” kişi başlıklı bir metni inceliyor, Prof. Caferoğlu dil tarihini anlatıyor, Dr. Ergin ise dil bilgisi konusunu işliyordu. Prof. Dr. Mecdut Mansuroğlu iki üç ay önce vefat etmiş, öyle dediler. Prof. Dr. Sadeddin Buluç da yurt dışındaymış. Dr. Ali Fehmi Karamanlıoğlu ile asistan Necmeddin Hacıeminoğlu ise bölümümüzün öbür dil hocalarıydı. Böylesine kalabalık bir dil hocasından bilgi almak hem zevkli idi, hem de zordu. (Neyse, demek ki mezun olduğumuza göre zorlukları yenmişiz.)
Dr. Ergin’in bir tür ‘Türkçenin romanı’ gibi anılan ve alanının günümüzde de kabul gören kitabı, bizlere yepyeni ufuklar açıyordu. Sadece kitabı mı? Hocamızın fevkalade etkileyici ders anlatma yöntemi de bizi büyülüyordu. Elbette konuya girilirken bir tanım faslının olması gerekmez miydi? Öyle de oldu. Hocamız dili tanımlarken belki uzunca bir cümle kurmuştu ama anlatılanların hepsi aklımıza, şairin dediği gibi, ‘mıh gibi’ çakılıvermişti.
İsterseniz, Nasreddin Hocamızı da anarak, o tanımın suyunun suyunu sunuvereyim: Dil canlı bir varlıktır. Evet, hocamız Dr. Ergin böyle diyordu. Biz ortaokul ders kitaplarının sayfaları arasında; tümleç, bağlaç, nesne terimleri arasında kaybolup giderken bu yeni dünyayı henüz keşfedememiştik. Yani o da öbür canlılar gibi ölümlü. Bu konu zaman zaman gazetelerin bile sayfalarına girebiliyordu: Dünyada şu kadar dil var, beş yıl içinde bunların da şu kadarı kullanımdan düşecek. Ne demek oluyor? O dili kullanan kimse kalmamışsa o dil artık ‘ölü diller’ arasında yer alacak. Yıllar sonra, son konuşanı da 85 yaşında aramızdan ayrılan Ibıhça / Ubıhça da “ölü diller’ arasında yer alacaktı. Acaba kaç ölü dil var? Kaç dil de yakın bir gelecekte onların arasında yer alacak?
Bu konuyu ilgililere bırakarak biz kelimelerin ölümüne gelelim. Evet, diller ölür de kelimeler ölmez mi? Hem de fazlasıyla ölür. Ama her kelimenin ömrü bir olmuyor. Ekonomist Prof. Dr. Şükrü Kızılot günlük köşesinde şöyle diyordu: “Bir tavşan bütün gün hoplasa da zıplasa da sadece 15 yıl yaşar. Bir kaplumbağa ise hiç çalışmadan, hiçbir şey yapmadan 450 yıl yaşar.” (Kızılot 2010). Söze kelime’den başlayalım. Biz Türkler bu kelimenin karşılığı olarak neleri kullanmışız? Öyle derinlemesine kaynak araştırmasına girmeyeceğiz. Orhun Yazıtları’nda kelime’nin karşılığı yoktur Kâşgarlı’da ise saw, farklı anlamda kullanılırken (iddia, tez, atasözü, vb.) söz anlamında da kullanılmıştır. Söz’ü almamızın özel bir sebebi vardır. Türk Dil Kurumunun sözlüklerinde şu kelimeler daima birbirlerini karşılamışlardır: kelime, söz, sözcük. Dildeki özleştirme akımının öncülerinden olan Nurullah Ataç, kelimenin karşılığı olarak pek çok yeni kelimeler türetti. O, bir kelime için o kadar çok kelime üretti ki âdeta, ‘Amasya’nın bardağı, biri olmazsa biri daha’ sözü bu türetme olayı için söylenilmiş gibidir.
Ataç’ın türettiği kelimeleri bir araya getirip âdeta bir sözlük hazırlayan Yılmaz Çolpan’ın çalışmasında, kelime karşılığı olarak yer alanlar şunlardır: düzeti, düzdeyiş, yayıç, düzsöz, düzyazı. Sonuncusunun tutunur gibi olduğunu biliyorsunuz: düzyazı. O zaman niye şiir karşılığı olarak yıllarca koşuk, yır gibi ölü kelimeleri diriltmenin peşinde koşup durduk? Ona da eğriyazı veya kırıkyazı deyiverseydik ya! Bunları söylerken nesir kelimesini savunduğumuz sanılmasın; günümüzde ikisi de kullanılıyor. Asıl söylemek istediğimiz ölen kelimeleri; biraz da türetme aşamasında bizler ortaya atmadık mı?
Unutmadan söyleyelim, kelime karşılığı olarak kullanılan bir de tilcik’imiz vardı. Günümüzdeki dil kelimesinin asıl şekli til ya, hemen bir küçültme eki ile kelimeyi türetiverdik! Oysa şekil til de değil, Mahmud, ‘Erdem başı tıl (Erdemin başı dil) diyordu (I /107, b336; III /133). Kelimelerin ölümlerinden söz ederken karşımıza bir de kelime ve eş anlamlılarının ölüm kalım savaşı çıkmaktadır. Kelime, bir kız çocuğu adı olarak görülürken söz, sözcük, tilcik, vb. kelimelerde bu özelliği göremiyoruz. İlerde olur mu? Olabilir; mısra, öykü, destan, efsane kelimelerinin ad olarak kullanıldığını hatırlayarak onlara da bir şans tanımış oluruz.
Konuyu tekrar başa alalım; hani iki hayvanımızın yaşları ile ilgili cümlelerimiz vardı ya, işte oraya… Kelimelerle tavşanın ve kaplumbağanın arasında nasıl bir bağ kurabiliriz acaba? Bakınız, bir zamanlar günlük hayatımızda sıkça kullandığımız, dilimizde sıçrayıp zıplayan kelimeler vardı; ama şimdi yoklar. İster kullanımdan düşüp sözlük sayfalarına sığındılar deyiniz, isterseniz öldüler… Bizim için ikisi de olabilir. O kelimeler artık kullanılmıyor; onlar 15 yıllarını doldurmuşlar ve aramızdan ayrılmışlar. Elbette bu 15 yıl simgesel bir sayıdır; 15 olmaz da 25 olur, 50 olur.
Mesela ben Divânü Lügati’t-Türk’teki bir atasözümüzde yer alan, endik, uma gibi kelimelerin ömürlerini merak eder dururum. Endik, uma ewlikni agırlar (I / 106). Endik, şaşkın, ahmak; uma ise, misafir, konuk demektir. Merak ediyorum bu iki kelime günümüzde Türk dünyasında kullanılıyor mu? Belki Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü derdimize derman olabilir. Bakıyoruz, orada da yok! Yukarıdaki atasözümüz günümüzde aşağıdaki şekilde söyleniliyor: Ahmak / Şaşkın misafir ev sahibini ağırlar. Peki, endik nereye gitmiş, uma’ya ne olmuş? Onlar, araya giren zaman içinde tavşanın veya kaplumbağanın sonunu mu yakalamışlar? Bu iki atasözümüzün ara döneminde belirleyebildiğimiz ilk örnek sözümüz de şöyledir. Konuğun kutsuzı ev issini ağırlar. Acaba bu sözün kaynağı nedir? İstanbul’da Fatih Millet Kitaplığında, kayıtlara Telhis adıyla geçen bir yazma var. Bu cildin içinde başka eserler de bulunuyor. Bunlardan biri de, Hâzâ Kitâbü Atalar bifermâyed Oğullara adını taşımaktadır. Kitap, Veled İzbudak tarafından 1939 yılında Atalar Sözü adıyla yayımlanmış. Biz de oradan yararlandık. Gelelim endik ve uma kelimelerini tahtlarından eden yeni kelimelere… endik olmuş kutsuz, uma olmuş konuk… Galiba ömrünü tamamlayan bu kelimelerin yerlerine gelenleri anlamak hiç de zor olmayacak. Üstelik kelimelerin ikisi de yine Türkçe… Sözümüz biraz macerayı sever biri olmalı ki dönem dönem değişikliğe uğruyor. Biz hepsine eğilmeyelim de, Ebüzziya’nın yeni baskısını yaptığı Şinasi’nin Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye’sine bir göz atalım. Misafirin akılsızı ev sahibini ağırlar (nu. 3479). Endik gitti kutsuz geldi, o da gitti akılsız geldi. Öbür kelimemizin başına gelenler de şöyle: uma-konuk-misafir. Sözümüzün belirlenen ilk şeklindeki dört kelimenin hepsi Türkçedir; Şinasi-Ebüzziya yayınında ise kelimelerin üçü Arapça (misafir-akıl-sahip), kalan ikisi de Türkçedir. Günümüzdeki şeklin değerlendirilmesini size bırakıyoruz.
Gelecek on yıllarda acaba bir geriye dönüş olabilir mi? Konuk kelimesi son yıllarda yine gündemdeki yerini aldı. Bazı toplantıların sunumunda, hazır bulunanlara tek başına konuk denilirken, bazen de konuk ve misafir kelimeleri birlikte kullanılmaktadır. Biz, gelecekte konuk kelimesinin daha da yaygınlaşacağı görüşündeyiz. Mahmud’daki başka bir uma’lı atasözünü de hatırlayalım: Uma kelse kut gelir (I / 92). Bu sözün günümüzdeki karşılığını yazmayalım, nasıl olsa uma’nın anlamını biliyoruz; kut da ilk örneklerimizde yer alıyor. Ayrıca Yusuf Has Hacib de Kutatgu Bilig’i yazmamış mıydı? Ölen kelimeler arasına ağızlardan da pek çok örnek verilebilir. Her kuşak aramızdan ayrılırken bazı kelimeleri de beraberinde götürmektedir. Günlük hayatta kullanılan pek çok kelime, yeni hayat şartlarına bağlı olarak kullanılmaz olmaktadır. Ayrıca yerlerine yeni kelimeler de türetilmemektedir.
Konya ağzı ile ilgili ilk derlemelerin tarihini 110 yıl ötesine kadar götürebiliriz. Ayrıca aynı ağız ile ilgili bölge halkının ilk derlemelerinin üzerinde de 90 yıl geçmiştir. Bizce bu ikinci derlemeler daha önemlidir. Çünkü bu derlemeyi yapan iki öğretmen de Konyalıdır ve ilin ağzını çok iyi bilmektedirler. Ahmet Nushi [Katırcıoğlu] ile Ahmet Necati [Atalay]’nin derlemeleri, döneminin önemli kültür dergilerinden Ocak’ta yayımlanmıştır. Atalay’ın bir süre sonra Yeni Fikir dergisindeki yazıları da son derece önemlidir. Bir de, Veli Sabri Uyar tarafından 1938’de bir deftere toplanıp 40 yıl sonra 1978’de bir gazetede tefrika edilen kelimeler vardır. Dile meraklı, doğup büyüdüğü evde ve mahallede hâlâ Konya ağzının konuşulduğu biri olarak o yazılardaki kelimelerin pek çoğunu bilemememi, âdeta bir mezarlıkta dolaşmak gibi algılamaktayım. Aşağıda belirli başlıklar altında verilecek olan kelimeleri acaba kaç Konyalı hatırlayabilecektir? Belki bir adım daha ileri giderek şöyle de diyebiliriz: Acaba komşu il ve ilçeler halkından bu kelimeleri hatırlayabilecek olanlar var mıdır? Aşağıda kelimeleri ben işitmedim; bunun sonucu olarak da hiç kullanmadım. Acaba 1939 doğumlu değil de 1929, 1919 doğumlu olsaydım kaçını bilebilecektim? Acaba bu kelimelere ‘ölü’ gözüyle bakabilir miyiz?
1.Abaka: Amca, ağlak: Mızıkçı, ak yarnaz: Bir çeşit beyaz buğday, aladı: Acele, çabuk alama: Büyük taş, alatla-: Acele etmek, alkım: Üstü kirli, anarat: Saf, katışıksız, ardala: Ağırcanlı, hareketsiz, ayatlı: İğreti
2. Aşağıdaki kelimeleri hem işittim hem de kullandım. Bu kelimeler benim için ‘yaşayan’ kelimelerdir. Ancak aynı kelimeleri lise çağındaki çocuklarımıza sorduğumuzda anlamlandıramadılar. O hâlde bize göre ‘yaşayan’ olarak kabul edilen bu kelimeler gençler için “ölü” kelimelerdir. acıysam: Hâlbuki oysa, ağman: Kusur, eksiklik, akgut: İri taneli ak üzüm, aşana: Aşhane, mutfak, avgaz: Ana sudan evlere suyun alındığı yer altı su yolu, ayın: Oyun, hile, ayınnı: Oyunlu, hilekâr, cabcak: Hafifmeşrep adam, caylı: Onurlu, gururlu, cebcek: Her söze karışan kişi, ehniyan: Obur, dağal: Şiddetli ve toz kaldıran rüzgâr
3. Aşağıdaki kelimeleri gençler de kullanmaktadır. Ancak her kelimeyi her genç kullanmamaktadır. Carı kelimesini bilen de var, bilmeyen de… Öbür kelimeler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. O hâlde bu kelimeler ‘yaşayan’ ama bazı kesimlerce bilinen ‘ölü’ kelimelerdir. aba: Ana, anne; abla, ağzı açık: Kapaksız mutfak rafı, akıt-: İşemek, anav: Eyvah, avara gasnak: Elinden iş gelmeyen kişi, carı: Elinden iş gelen kişi, geçe: Cihet, yön, genez: Galiba, günüle-: Kıskanmak.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz. En eski kaynaklarda yer alan bazı kelimelerimiz zaman içinde unutulup gitmiştir. Bu unutmada, kelimenin yerini eş anlamlı bir kelimeye kaptırmasının önemli bir yeri vardır. Bir başka sebep de o kelimeye gerek duyulmamasıdır. Böyle olunca da kelimeler kendiliğinden ‘ölü kelimeler’ arasına girmektedir. Ancak bazı kelimelerin zamanla yeniden gündeme gelmeleri de söz konusu olabilir. Bu gündeme gelme ya kendiliğinden olabilir veya bir zorlama ile gerçekleşebilir. Yazımızı kısa bir karşılaştırmayla bağlayalım. Acaba Şekspir’in veya Servantes’in kullandığı kelimelerin günümüz İngilizcesi veya İspanyolcasında kullanılma oranı nedir? Bu soruya verilecek cevap kelime mezarlıklarının alanlarını belirleyecektir.

KÜMBET DERGİSİ 46. SAYISI İLE OKUYUCULARINA MERHABA DİYOR

EDİTÖRDEN
2017 yılının son sayısı olan 46. sayımızla kültür ve sanatımız adına sizlere bir kez daha ulaşabilmenin mutluluğu içindeyiz. Taşrada dergi çıkarmanın, yaşamasının sağlanmasının zorluğunun bilinci içindeki siz değerli okurlarımızın bize vermiş olduğu desteğe her zaman müteşekkiriz.
Dergiler bazen özel dosyalarla karşınıza çıkarlar. Bu kez memleketimizin her bir köşesinden çok değerli akademisyenlerimiz, araştırmacı yazarlarımız bilgilerini sizlere taşımanın gayreti içinde oldular. Şairlerimiz ise Gülşenlerindeki en nadide çiçeklerini koklayabilmeniz için büyüterek birer demet halinde sunabilmenin heyecanını yaşadılar.
Malumunuz 2017 yılı Devletimiz tarafından “Türk Dili Yılı” ilan edildi. Bu nedenle biz de yazılarımızdan bir kısmını bu konuya ayırdık. Tokat Şairler ve Yazarlar Derneğine üye yazarlarımız, şairlerimiz şahsen davet edildikleri etkinliklere katılarak kültür ve sanatımızın yaşatılması konusunda üstün gayret ettiler.
Bu etkinliklerin içinde 27-28 Ekim 2017 tarihleri arasında yer alan Niksar Kaymakamlığı-Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneğince bu yıl sekizincisi gerçekleştirilen “Erzurumlu Emrah’tan Cahit Külebi’ye Kültür-Sanat, Halk Âşıkları ve Şiir Şöleni” de yer aldı.”Aynı etkinlikler kapsamında “Cahit Külebi Memleketime Bakış Şiir Yarışması”nın sekizincisi gerçekleştirildi.
Ayrıca yazarlarımızdan Hasan Akar’ın “Niksar Üstüne”, Nihat Aymak’ın “Temmuzun Onbeşiydi” adlı eseri yayın hayatımızda yerini aldı. Yine Tokat ili için bir ilk olacak KİTAP FUARI 31 Ekim 2017 de Tokatlıları kitaplarla ve şair ve yazarlarla buluşturacak.
12 Ekim 1930 da Lefke’de doğan, BRTK televizyonunun kurucu müdürü, KIBRIS Gazetesi yazarlarından, araştırmacı-yazar ve edebiyatçı ve uzun zamandır dergimizin Kıbrıs temsilciliğini yapan Harid Fedai 13 Ekim 2017 tarihinde 87 yaşında yaşama veda etti. Merhuma Allahtan rahmet sevenlerine başsağlığı diliyoruz.
İşte en güzel kalemler: Prof. Dr. Saim Sakaoğlu, Yahya Akengin, Prof. Dr. Nurullah Çetin, M. Nuri Parmaksız, Prof. Dr. Ertuğrul Yaman, Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı, Yavuz Gürler, Bekir Yeğnidemir, Hasan Akar, Nihat Aymak, Mustafa Coşkun, Kutluhan Saygılı, Necdet Kurt, Bekir Aksoy, Nermin Karagözoğlu, Rasim Yılmaz. Sündüs Arslan Akça, Eyüp Doğan,Burhan Kurddan, Abdulkadir Bostan.
Şairlerimiz: Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Ayhan Nasuhbeyoğlu, Halil Gürkan, Kenan Aydınoğlu, Kamran Murquzov, Âşık Eşref, Fuat Şahin, D. Mehmet Dalkanat, Mustafa Sade, Ecir Demirkıran, Mustafa Doğan, Ahmet Divriklioğlu, İbrahim Coşar, Arzu Karadoğan, Arslan Gelmez, Elif Keskin Karabulut, Erdal Erçin, Hüsnü Sönmezer, İsmail Aktaş, Seyit Kılıç, Erol Karahan.
2018 yılının ilk ve bizim 47. sayımızda siz değerli okurlarımızla buluşmak dileğiyle.
Remzi ZENGİN
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU.”KELİMELERİN ÖLÜMÜ”

Elli yıl önce, 1960’ın Kasımında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi olmuştum. Gerçi sonradan bölümümüzün bu adını sadece yazışmalarda kullanır olmuş; “Türkoloji aşağı, Türkoloji yukarı” demeye başlamıştık. Aralarındaki farkı öğrenmemiz de zaman alacaktı. Lise sıralarında edebiyat derslerinin arasına sıkıştırılmış, âdeta boğulma aşamasına gelmiş olan Türk dili ile ilgili konuların alabildiğine boy attığı bölümümüzde Türkçemizi yeniden keşfeder gibiydik. Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat’ı, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu’nu, Dr. Muharrem Ergin’i dil derslerimizi; Doç. Dr. Faruk K. Timurtaş’ı da o günkü adıyla Osmanlıca dersimizi verirken görmek bizlere yeni ufuklar açıyordu. Prof. Arat, Asya Türklerinden Tarancilerden derlenen, “hayvanatnın tilini ürgengen” kişi başlıklı bir metni inceliyor, Prof. Caferoğlu dil tarihini anlatıyor, Dr. Ergin ise dil bilgisi konusunu işliyordu. Prof. Dr. Mecdut Mansuroğlu iki üç ay önce vefat etmiş, öyle dediler. Prof. Dr. Sadeddin Buluç da yurt dışındaymış. Dr. Ali Fehmi Karamanlıoğlu ile asistan Necmeddin Hacıeminoğlu ise bölümümüzün öbür dil hocalarıydı. Böylesine kalabalık bir dil hocasından bilgi almak hem zevkli idi, hem de zordu. (Neyse, demek ki mezun olduğumuza göre zorlukları yenmişiz.)
Dr. Ergin’in bir tür ‘Türkçenin romanı’ gibi anılan ve alanının günümüzde de kabul gören kitabı, bizlere yepyeni ufuklar açıyordu. Sadece kitabı mı? Hocamızın fevkalade etkileyici ders anlatma yöntemi de bizi büyülüyordu. Elbette konuya girilirken bir tanım faslının olması gerekmez miydi? Öyle de oldu. Hocamız dili tanımlarken belki uzunca bir cümle kurmuştu ama anlatılanların hepsi aklımıza, şairin dediği gibi, ‘mıh gibi’ çakılıvermişti.
İsterseniz, Nasreddin Hocamızı da anarak, o tanımın suyunun suyunu sunuvereyim: Dil canlı bir varlıktır. Evet, hocamız Dr. Ergin böyle diyordu. Biz ortaokul ders kitaplarının sayfaları arasında; tümleç, bağlaç, nesne terimleri arasında kaybolup giderken bu yeni dünyayı henüz keşfedememiştik. Yani o da öbür canlılar gibi ölümlü. Bu konu zaman zaman gazetelerin bile sayfalarına girebiliyordu: Dünyada şu kadar dil var, beş yıl içinde bunların da şu kadarı kullanımdan düşecek. Ne demek oluyor? O dili kullanan kimse kalmamışsa o dil artık ‘ölü diller’ arasında yer alacak. Yıllar sonra, son konuşanı da 85 yaşında aramızdan ayrılan Ibıhça / Ubıhça da “ölü diller’ arasında yer alacaktı. Acaba kaç ölü dil var? Kaç dil de yakın bir gelecekte onların arasında yer alacak?
Bu konuyu ilgililere bırakarak biz kelimelerin ölümüne gelelim. Evet, diller ölür de kelimeler ölmez mi? Hem de fazlasıyla ölür. Ama her kelimenin ömrü bir olmuyor. Ekonomist Prof. Dr. Şükrü Kızılot günlük köşesinde şöyle diyordu: “Bir tavşan bütün gün hoplasa da zıplasa da sadece 15 yıl yaşar. Bir kaplumbağa ise hiç çalışmadan, hiçbir şey yapmadan 450 yıl yaşar.” (Kızılot 2010). Söze kelime’den başlayalım. Biz Türkler bu kelimenin karşılığı olarak neleri kullanmışız? Öyle derinlemesine kaynak araştırmasına girmeyeceğiz. Orhun Yazıtları’nda kelime’nin karşılığı yoktur Kâşgarlı’da ise saw, farklı anlamda kullanılırken (iddia, tez, atasözü, vb.) söz anlamında da kullanılmıştır. Söz’ü almamızın özel bir sebebi vardır. Türk Dil Kurumunun sözlüklerinde şu kelimeler daima birbirlerini karşılamışlardır: kelime, söz, sözcük. Dildeki özleştirme akımının öncülerinden olan Nurullah Ataç, kelimenin karşılığı olarak pek çok yeni kelimeler türetti. O, bir kelime için o kadar çok kelime üretti ki âdeta, ‘Amasya’nın bardağı, biri olmazsa biri daha’ sözü bu türetme olayı için söylenilmiş gibidir.
Ataç’ın türettiği kelimeleri bir araya getirip âdeta bir sözlük hazırlayan Yılmaz Çolpan’ın çalışmasında, kelime karşılığı olarak yer alanlar şunlardır: düzeti, düzdeyiş, yayıç, düzsöz, düzyazı. Sonuncusunun tutunur gibi olduğunu biliyorsunuz: düzyazı. O zaman niye şiir karşılığı olarak yıllarca koşuk, yır gibi ölü kelimeleri diriltmenin peşinde koşup durduk? Ona da eğriyazı veya kırıkyazı deyiverseydik ya! Bunları söylerken nesir kelimesini savunduğumuz sanılmasın; günümüzde ikisi de kullanılıyor. Asıl söylemek istediğimiz ölen kelimeleri; biraz da türetme aşamasında bizler ortaya atmadık mı?
Unutmadan söyleyelim, kelime karşılığı olarak kullanılan bir de tilcik’imiz vardı. Günümüzdeki dil kelimesinin asıl şekli til ya, hemen bir küçültme eki ile kelimeyi türetiverdik! Oysa şekil til de değil, Mahmud, ‘Erdem başı tıl (Erdemin başı dil) diyordu (I /107, b336; III /133). Kelimelerin ölümlerinden söz ederken karşımıza bir de kelime ve eş anlamlılarının ölüm kalım savaşı çıkmaktadır. Kelime, bir kız çocuğu adı olarak görülürken söz, sözcük, tilcik, vb. kelimelerde bu özelliği göremiyoruz. İlerde olur mu? Olabilir; mısra, öykü, destan, efsane kelimelerinin ad olarak kullanıldığını hatırlayarak onlara da bir şans tanımış oluruz.
Konuyu tekrar başa alalım; hani iki hayvanımızın yaşları ile ilgili cümlelerimiz vardı ya, işte oraya… Kelimelerle tavşanın ve kaplumbağanın arasında nasıl bir bağ kurabiliriz acaba? Bakınız, bir zamanlar günlük hayatımızda sıkça kullandığımız, dilimizde sıçrayıp zıplayan kelimeler vardı; ama şimdi yoklar. İster kullanımdan düşüp sözlük sayfalarına sığındılar deyiniz, isterseniz öldüler… Bizim için ikisi de olabilir. O kelimeler artık kullanılmıyor; onlar 15 yıllarını doldurmuşlar ve aramızdan ayrılmışlar. Elbette bu 15 yıl simgesel bir sayıdır; 15 olmaz da 25 olur, 50 olur.
Mesela ben Divânü Lügati’t-Türk’teki bir atasözümüzde yer alan, endik, uma gibi kelimelerin ömürlerini merak eder dururum. Endik, uma ewlikni agırlar (I / 106). Endik, şaşkın, ahmak; uma ise, misafir, konuk demektir. Merak ediyorum bu iki kelime günümüzde Türk dünyasında kullanılıyor mu? Belki Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü derdimize derman olabilir. Bakıyoruz, orada da yok! Yukarıdaki atasözümüz günümüzde aşağıdaki şekilde söyleniliyor: Ahmak / Şaşkın misafir ev sahibini ağırlar. Peki, endik nereye gitmiş, uma’ya ne olmuş? Onlar, araya giren zaman içinde tavşanın veya kaplumbağanın sonunu mu yakalamışlar? Bu iki atasözümüzün ara döneminde belirleyebildiğimiz ilk örnek sözümüz de şöyledir. Konuğun kutsuzı ev issini ağırlar. Acaba bu sözün kaynağı nedir? İstanbul’da Fatih Millet Kitaplığında, kayıtlara Telhis adıyla geçen bir yazma var. Bu cildin içinde başka eserler de bulunuyor. Bunlardan biri de, Hâzâ Kitâbü Atalar bifermâyed Oğullara adını taşımaktadır. Kitap, Veled İzbudak tarafından 1939 yılında Atalar Sözü adıyla yayımlanmış. Biz de oradan yararlandık. Gelelim endik ve uma kelimelerini tahtlarından eden yeni kelimelere… endik olmuş kutsuz, uma olmuş konuk… Galiba ömrünü tamamlayan bu kelimelerin yerlerine gelenleri anlamak hiç de zor olmayacak. Üstelik kelimelerin ikisi de yine Türkçe… Sözümüz biraz macerayı sever biri olmalı ki dönem dönem değişikliğe uğruyor. Biz hepsine eğilmeyelim de, Ebüzziya’nın yeni baskısını yaptığı Şinasi’nin Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye’sine bir göz atalım. Misafirin akılsızı ev sahibini ağırlar (nu. 3479). Endik gitti kutsuz geldi, o da gitti akılsız geldi. Öbür kelimemizin başına gelenler de şöyle: uma-konuk-misafir. Sözümüzün belirlenen ilk şeklindeki dört kelimenin hepsi Türkçedir; Şinasi-Ebüzziya yayınında ise kelimelerin üçü Arapça (misafir-akıl-sahip), kalan ikisi de Türkçedir. Günümüzdeki şeklin değerlendirilmesini size bırakıyoruz.
Gelecek on yıllarda acaba bir geriye dönüş olabilir mi? Konuk kelimesi son yıllarda yine gündemdeki yerini aldı. Bazı toplantıların sunumunda, hazır bulunanlara tek başına konuk denilirken, bazen de konuk ve misafir kelimeleri birlikte kullanılmaktadır. Biz, gelecekte konuk kelimesinin daha da yaygınlaşacağı görüşündeyiz. Mahmud’daki başka bir uma’lı atasözünü de hatırlayalım: Uma kelse kut gelir (I / 92). Bu sözün günümüzdeki karşılığını yazmayalım, nasıl olsa uma’nın anlamını biliyoruz; kut da ilk örneklerimizde yer alıyor. Ayrıca Yusuf Has Hacib de Kutatgu Bilig’i yazmamış mıydı? Ölen kelimeler arasına ağızlardan da pek çok örnek verilebilir. Her kuşak aramızdan ayrılırken bazı kelimeleri de beraberinde götürmektedir. Günlük hayatta kullanılan pek çok kelime, yeni hayat şartlarına bağlı olarak kullanılmaz olmaktadır. Ayrıca yerlerine yeni kelimeler de türetilmemektedir.
Konya ağzı ile ilgili ilk derlemelerin tarihini 110 yıl ötesine kadar götürebiliriz. Ayrıca aynı ağız ile ilgili bölge halkının ilk derlemelerinin üzerinde de 90 yıl geçmiştir. Bizce bu ikinci derlemeler daha önemlidir. Çünkü bu derlemeyi yapan iki öğretmen de Konyalıdır ve ilin ağzını çok iyi bilmektedirler. Ahmet Nushi [Katırcıoğlu] ile Ahmet Necati [Atalay]’nin derlemeleri, döneminin önemli kültür dergilerinden Ocak’ta yayımlanmıştır. Atalay’ın bir süre sonra Yeni Fikir dergisindeki yazıları da son derece önemlidir. Bir de, Veli Sabri Uyar tarafından 1938’de bir deftere toplanıp 40 yıl sonra 1978’de bir gazetede tefrika edilen kelimeler vardır. Dile meraklı, doğup büyüdüğü evde ve mahallede hâlâ Konya ağzının konuşulduğu biri olarak o yazılardaki kelimelerin pek çoğunu bilemememi, âdeta bir mezarlıkta dolaşmak gibi algılamaktayım. Aşağıda belirli başlıklar altında verilecek olan kelimeleri acaba kaç Konyalı hatırlayabilecektir? Belki bir adım daha ileri giderek şöyle de diyebiliriz: Acaba komşu il ve ilçeler halkından bu kelimeleri hatırlayabilecek olanlar var mıdır? Aşağıda kelimeleri ben işitmedim; bunun sonucu olarak da hiç kullanmadım. Acaba 1939 doğumlu değil de 1929, 1919 doğumlu olsaydım kaçını bilebilecektim? Acaba bu kelimelere ‘ölü’ gözüyle bakabilir miyiz?
1.Abaka: Amca, ağlak: Mızıkçı, ak yarnaz: Bir çeşit beyaz buğday, aladı: Acele, çabuk alama: Büyük taş, alatla-: Acele etmek, alkım: Üstü kirli, anarat: Saf, katışıksız, ardala: Ağırcanlı, hareketsiz, ayatlı: İğreti
2. Aşağıdaki kelimeleri hem işittim hem de kullandım. Bu kelimeler benim için ‘yaşayan’ kelimelerdir. Ancak aynı kelimeleri lise çağındaki çocuklarımıza sorduğumuzda anlamlandıramadılar. O hâlde bize göre ‘yaşayan’ olarak kabul edilen bu kelimeler gençler için “ölü” kelimelerdir. acıysam: Hâlbuki oysa, ağman: Kusur, eksiklik, akgut: İri taneli ak üzüm, aşana: Aşhane, mutfak, avgaz: Ana sudan evlere suyun alındığı yer altı su yolu, ayın: Oyun, hile, ayınnı: Oyunlu, hilekâr, cabcak: Hafifmeşrep adam, caylı: Onurlu, gururlu, cebcek: Her söze karışan kişi, ehniyan: Obur, dağal: Şiddetli ve toz kaldıran rüzgâr
3. Aşağıdaki kelimeleri gençler de kullanmaktadır. Ancak her kelimeyi her genç kullanmamaktadır. Carı kelimesini bilen de var, bilmeyen de… Öbür kelimeler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. O hâlde bu kelimeler ‘yaşayan’ ama bazı kesimlerce bilinen ‘ölü’ kelimelerdir. aba: Ana, anne; abla, ağzı açık: Kapaksız mutfak rafı, akıt-: İşemek, anav: Eyvah, avara gasnak: Elinden iş gelmeyen kişi, carı: Elinden iş gelen kişi, geçe: Cihet, yön, genez: Galiba, günüle-: Kıskanmak.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz. En eski kaynaklarda yer alan bazı kelimelerimiz zaman içinde unutulup gitmiştir. Bu unutmada, kelimenin yerini eş anlamlı bir kelimeye kaptırmasının önemli bir yeri vardır. Bir başka sebep de o kelimeye gerek duyulmamasıdır. Böyle olunca da kelimeler kendiliğinden ‘ölü kelimeler’ arasına girmektedir. Ancak bazı kelimelerin zamanla yeniden gündeme gelmeleri de söz konusu olabilir. Bu gündeme gelme ya kendiliğinden olabilir veya bir zorlama ile gerçekleşebilir. Yazımızı kısa bir karşılaştırmayla bağlayalım. Acaba Şekspir’in veya Servantes’in kullandığı kelimelerin günümüz İngilizcesi veya İspanyolcasında kullanılma oranı nedir? Bu soruya verilecek cevap kelime mezarlıklarının alanlarını belirleyecektir.

Hasan AKAR.”GAZİ MUSTAFA KEMAL’İN İSTİKLAL SAVAŞI’NDA TOKATLI ŞOFÖRÜ”

AHMET OĞUZ(ARAP AHMET)

25 Şubat 2017 Cumartesi günü Artvin’den öğrencim, şimdi İstanbul’da ticaret adamı olan Şenol Boz ile birlikte aldığımız randevu üzerine İstanbul /Büyükçekmece /Şirinoba’da Nebahat Oğuz Hanımefendi’nin evindeyiz.
Tokat’ta çocukluğumdan beri tanıdığım Oğuz Ailesinin iki evladından biri olan Mariyet Nebahat Hanım Tokat 7.11.1930 doğumlu. Babası Ahmet Bey, annesi Mürüvvet (Nüfus kaydında Nefise) Hanım’dır. İlkokulu Cumhuriyet İlkokulu’nda, ortaokulu Gazi Osman Paşa Lisesi orta bölümünde tamamladıktan sonra 1944 -1945 öğretim yılında Bursa Kız Öğretmen Okulu’nu kazanmış. Ancak okulun bir yıl sonra kapatılması üzerine Adana Kız Öğretmen Okulu’na geçmiş ve 1950-1951 yılında mezun olmuş.
Üç arkadaş kendi aralarında sözleşip gönüllü olarak Van ilinde görev yapmayı tercih etmişler. Üç kafadar Adana’dan trenle Van’a, oradan Doğu’nun efsane Öğretmeni Sıdıka Avar gibi kamyonla da Tatvan’a gitmişler. Van İnönü İlkokulu’nda bir yıl görev yaptıktan sonra babasının ısrarlı isteği üzerine Tokat –Turhal İnönü İlkokulu’na atanmış. İki yıl sonrasında da Tokat İsmet Paşa İlkokulu’na tayin olmuş. Bu okulda beş yıl çalışıp Gazi Osman Paşa İlkokulu’na geçmiş. Altı yıl sonra da kardeşi Mehmet Bayşat Oğuz’un (1936-1998) İstanbul’da iş yeri açması ve ‘buraya gelin’ teklifini kıramayınca İstanbul’a tayin istemiş. Suadiye Mehmet Karaman İlkokulu’ndan 1977 yılında emekli olmuş. Şimdi hayatını İstanbul’da gelini Gülseren Hanım’la birlikte sürdürüyor.
Kümbet Dergisi’nin 42. sayısında Mustafa Kemal’in Milli mücadeleye başlarken 26 Haziran 1919’da Tokat’a gelişinde otomobilin arızalanması üzerine Zile’de Ömer (Halacoğlu)’nda bulunan bir otomobille Sivas’a gidişini anlatan Eğitimci-Yazar Dilek Yeğnidemir’e ait bir yazı yayınlanmıştı.
Biz de bu yazımızda Gazi Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı yıllarında ve Cumhuriyet’ten sonra Tokat valilerinin uzun bir dönem şoförlüğünü yapan Çavuş Ahmet Oğuz’un nam-ı diğer Arap Ahmet Bey’in hayatın kızı Nebahat Hanım’dan dinleyeceğiz.
“Babam 1895 Yemen/Sana doğumlu. Babası Ahmet, annesi Hamide Hanımdır. Babamdan dedem Miralay İbrahim (Oğuz) Bey, Osmanlı Devleti’ne bağlı bu topraklarda görev yapan bir subaymış. Üç kez evlenmiş, benim tanıdığım son eşi Giresunlu Fatma Hanım idi. Yemen’den tayini önce İstanbul’a, daha sonra Tokat’taki askeri birliğe çıkmış, bir müddet Kayseri’de görev yaptıktan sonra Tokat’a yerleşmiş. Babam Yemen ‘den İstanbul’a gelirken beş altı yaşlarında imiş.
Babam daha sonra yerleştikleri Tokat’tan İstanbul’a okumaya gönderilmiş ama o okulunu bırakmış şoförlüğe heveslenmiş. Tabi, dedemin olan bitenden haberi yok. Oğlum İstanbul’da okuyor zannediyor. Bir gün Tokat’a evin kapısına arabayla gelince anlamış gerçeği.
Askerliğini İstanbul Hadimköy’de yapmış. Ailemiz bir dönem İstanbul’da Arap Camii, Kadıköy civarında oturmuşlar. Sonra Fatih’den ev alarak taşınmışlar. Tokat’a gelince bir zaman Behzat tarafında eski hükümet binasının karşısında annesinin halasının evinde kirada oturmuşlar (Nasip Bey’in konağı.)Babam bu arada İstanbul’a askerlik için gitmiş. Hadimköy’de askeri görevini tamamlayarak terhisten edildikten sonra tekrar Tokat’a gelmiş. Burada iken ailenin evlen artık ısrarı üzerine Tokat’ta Hüsnü Bey’in kızı 1902 doğumlu olan annem Nefise Hanım’ı beğenmiş. (Vefatı 1998) Ancak o yıllarda dedem Kayseri’de görevliymiş bu yüzden babam annemi 1927-1928 yılları olacak gelin olarak Kayseri’ye götürmüş.
Milli Mücadelenin zaferle sonuçlanması üzerine 13 Kasım 1922’de toplanacak olan Lozan Barış Antlaşması için İsmet Paşa İsviçre’ye giderken Gazi Mustafa Kemal onu heyetle birlikte 4 Kasım 1922 tarihinde yolcu etmiş. O sırada babam Gazi’nin şoförlüğünü yapıyormuş. Babam Almanya’da şoförlük kursu almış. Büyük bir ihtimalle Almanların 1. Dünya Savaşı sırasında Tokat’a uğramaları ile onun da Almanlarla görüştüğünü bir müddet sonra Almanya’ya gittiğini sanıyorum. Böylelikle iyi bir sürücü olduğu ve yoğun savaş yıllarında Gazi Mustafa Kemal’in şoförlüğüne getirildiğini anlayabiliriz.
Zaten 1. Dünya Savaşı sonrası 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile birlikte Filistin cephesindeki ordumuza yardım isteğiyle gitmiş olan Alman ve Avusturya askerleri Samsun’dan Köstence yoluyla memleketlerine gitmek için arabalarıyla Tokat’tan geçmişlerdir. Yukarıda da söylediğim gibi daha sonraki yıllarda Tokat’tan giden bu subaylardan biri büyük ihtimaldir ki babamı Almanya’ya davet etmiş, orada makine ve otomobil motoru üzerine iyi bir kurs eğitimi almıştır.
Tokat’ta bir akşam ailecek Yazlık Zafer Sineması’na gittik. Filmi seyircilerden önce ilk kez izleyen makinistler bu filmde babamı gördüklerini söyleyip babama haber göndermişler. 1950 yapımı Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek romanından Vedat Örfi Bengü tarafından beyaz perdeye uyarlanan film İstiklal Savaşı konuluydu. Filmde rol alan sanatçılar Renan Fosforoğlu, Refik Kemal Arduman, Vedat Örfi Bengü, Cemil Demire, Ali Küçük’tü. Filmin bir sahnesinde Gazi Mustafa Kemal ve otomobilini süren babamı görünce haliyle heyecanlandık. Film bitince babam sinemacıdan rica ederek filmin o sahnesini kestirip fotoğrafçıya gidip tab ettirdi. Ve biz bu değerli fotoğrafı yıllardır özenle saklıyoruz. O yıllarda büyüklerimize soru sormaktan çekinirdik, onlar da pek anlatmazlardı zaten. Ayrıca ben küçük yaştan itibaren Tokat’tan ayrıldığım için babamla bu tür konuları konuşamadık bile. Bu yüzden bunun dışında maalesef bilgi sahibi değilim.
Babam Latife Hanım’ı İzmir’de gördüğünü söylerdi. Bundan da anlaşılıyor ki Gazi Mustafa Kemal’i İzmir’e de o götürmüş.
Cumhuriyet’in ilanından sonra bir dönem babam Tokat’ta atanan valilerden Recai Güreli, Faiz Ergun, Selahattin Üner ve İzzetin Çağpar’ın makam şoförlüğünü yaptı. Valiler o zaman Tokat Bey Sokağı’ndaki vali konağında oturuyorlardı. Biz de bu sokağın arkasındaki Bey Hamam Sokağı’nda kalıyorduk. Dolayısıyla valilerin eşleriyle de ailecek dost olmuştuk. Valilerin makam arabası yokken, hükümete faytonla giderken babamın otomobili varmış. Hatta kardeşim Bayşat, Vali İzzetin Çağpar’ın çocukları Argon ve Sargon’la beraber o konakta sünnet olacaktı ama hastalanınca bizim de katıldığımız o güzel sünnet töreninden mahrum kaldı. Tokat’ta şoförlerin pek olmadığı o yıllarda daha sonra Tokat Belediyesi’ne seyr-ü sefer memuru olarak girerek ambulans şoförlüğünde bulundu ve oradan emekli oldu. Ayrıca o yıllarda ehliyetleri belediye veriyordu. Babam da ehliyet komisyonunda görevli idi. 23 Mart 1967 tarihinde İstanbul Fatih Semti’nde öldü.
Biz bu vesileyle Nebahat Oğuz Hanımefendi’ye teşekkür ederken, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal’i, silah arkadaşlarını ve Tokatlı şoförü Ahmet Oğuz’u saygı ve rahmetle anıyoruz.

Hasan AKAR.”KIRŞEHİR 6.ÂŞIK PAŞA ŞİİR ŞÖLENİ ÜZERİNE”

“Türk diline kimenesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi o dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri”
Âşık Paşa (1272-1333)

2017 Ekim ve Kasım ayları bizim için etkinliklerin ve davetlerin oldukça yoğun olduğu bir dönem.1-2-3 Kasım 2017 tarihlerinde Kırşehir Kent Konseyi Şairler Çalışma Grubu tarafından yapılan davet üzerine 6.Âşık Paşa Şiir şöleni için eşimle birlikte Kırşehir’deyiz.
Devletimizin 2017 yılını Türkçe’nin doğru kullanımını ve korunmasını sağlamak amacıyla “Dilimiz kimliğimizdir” başlığı altında “Türk Dili Yılı” ilan etmesinden dolayı bu etkinliğin Türk diline büyük hizmet etmiş olan Âşık Paşa’nın memleketi Kırşehir’de yapılması oldukça anlamlı ve yerinde bir karardır.
Selçuklular döneminde 13.yüzyılda Konya, Kayseri, Sivas, Kırşehir, Amasya, Tokat, Niksar, Ankara ve Erzurum önemli birer kültür merkezi konumundaydı. Horasan’dan Anadolu’ya yerleşen bir ailenin evladı olan, 1272-1333 yılları arasında yaşayan büyük tasavvuf ehli Âşık Paşa da bu dönemin özellikle Türk dilini güzelliğiyle yazdığı 12 000 beyitlik “Garibname “Mesnevi eseriyle korumaya ve yaşatmaya çalışan en büyük şahsiyetlerden birisidir.
Bugün de Kırşehirliler Âşık Paşa ile beraber Neşet Ertaş ta olduğu gibi diğer edebi şahsiyetleri ve sanatçıları ve de eserlerini unutturmamak için yoğun bir çaba içindeler. İlki 6 Kasım 2010’da başlatılan Âşık Paşa Şiir Şöleni iki yıllık bir sessizlikten sonra 2017 yılında kültür-sanat şehri Kırşehir’de Kırşehir Valiliği, Ahi Evran Üniversitesi, Kırşehir Kent Konseyi’nin ortak çabasıyla tekrar doğuyor. Kaman Belediyesi, Malya Tarım İşletmesi de her yıl olduğu gibi bu yıl da desteğini esirgemiyor
İlk gün program Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi tarafından Rektör Prof. Dr. Vatan Karakaya adına Genel Sekreter Doç. Dr. Mehmet Zeki Küçük tarafından şairlere verilen yemek sonrası Belediye Başkanı Yaşar Bahçeci’yi ziyaretle başladı. Belediye Başkanı şehrin kültür ve sanatını korumanın ve yaşatmanın asli görevleri arasında olduğunu belirttikten sonra misafirlere hediye takdim edip içinde çok sayıda kültür amaçlı birim ve salonların bulunduğu, yeni yapılan Neşet Ertaş Kültür Merkezini gezdirdi.
Öğle sonrası Kırşehir’in ünlü tabiat güzelliği Seyfe Köyü Gölü Kuş Cenneti’ndeyiz. Mevsim itibarıyla kuşların göç ettiği, suların çekildiği bir zamanda gittiğimiz için bu güzellikleri görmek nasip olmadı. Seyfe Gölü , tarihi İpek Yolu üzerinde bulunan,endemik bitkileri yetiştiren ve 187 çeşit kuşu bünyesinde barındıran bir tabiat harikası.Ancak bu arzumuzu orada Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca 1990 yılında Tabiatı Koruma Alanı ilan edilen ve ziyarete açılan küçük bir müzede Seyfe Gölü Ekoloji Derneği Başkanı , Makine mühendisi Ömer Çetiner’in sunusu giderdi sayılır.
Akşam yemeği için Malya Devlet Üretme Çiftliği ayarlanmış. Çiftlik Müdürü Kemal Kaymak, diğer yöneticilerin ve lojmanlarda yaşayan kültür sever ailelerin ricası kırılmayarak mini şiir ve müzik dinletisi yapılıyor.
Bu kültür etkinliğinden sonra kendimizi saat 21.00’de Kırşehir Polis Eğitim Merkezi konferans salonunda buluyoruz. Polis adayı gençlerle son yıllarda en güzelini dinlediğim İstiklal Marşı’nı birlikte söylememiz ve Rıfat Çakır ‘ın profesyonel sunumuyla şiir ve müzik şöleni başlıyor. Kent Konseyi Şairler Çalışma Grubu Başkanı Zübeyde Gökbulut ve Polis Eğitim Merkezi Müdürü,1.Sınıf Emniyet Müdürü Kasım Varol’un selamlama konuşmaları sonrası sahneye çıkan şairlerin şiirleri bin bir çeşmeli yüreklerinden akan duygularla memleketimin en güzel dağlarına, ovalarına, bağlarına ulaşıyor. Etkinliğin mimarlarından Kent Konseyi Şairler Grubu’ndan Bedikli Ozan İbrahim Düğer’in torunu Defne Düğer’in Çanakkale Şiiri ise gecenin güzelliğini apayrı perçinliyor.
İkinci gün kahvaltı sonrası Kaman’a doğru yol alıyoruz. Programda Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi ‘ni ve Çağırhan Japon Bahçesine gezi ve Kaman Belediye Başkanı Erhan Talu’yu ziyaret var. Arkeoloji müzesi önüne geldiğimizde bizi bir sürprizle karşılaşıyoruz. Kırşehir Ustalar Topluluğundan Müzisyen Adem Göçer ve ekibi davul zurna eşliğinde Kırşehir türküleriyle hepimizi mest ediyorlar. Kaman şehir merkezine üç km uzaklıktaki Arkeoloji Müzesi Japon Arkeologlar tarafından 1985 yılından beri yapılan kazılarda bulunan eserlerden oluşuyor ve müzeyi onlar Türk Hükümeti ile yapılan bir proje çerçevesinde gerçekleştirmişler. Japon Botanik Bahçesi ise buradaki kazıları başlatan Japon Altes Prens Jakahito Mikasa’nın anısına Japonya Ortadoğu Kültür Merkezi tarafından 1993 yılında yapılmış Öğleye doğru bu etkinliklere büyük destek verdiğini öğrendiğimiz Kaman Belediye Başkanı Erhan Talu’yu makamında ziyaret ediyoruz. Başkan işi gereği il dışında olduğu için güler yüzlü yardımcısı Tekin Var ile tanışma ve çay sohbetinden sonra öğle yemeğine geçiyoruz.
Kaman’da Dadaloğlu Anıtını ve mezarını ziyaret ederek dualar okuduktan sonra Kırşehir’e dönüyoruz. Anadolu’nun tarihi eserlerini korumasını bilen ender şehirlerden biri olarak bildiğimiz Kırşehir bizi yanıltmıyor. Aşık Paşa Türbesi, Neşet Ertaş Kültür Evi, Neşet Ertaş (1938-2012) Anıt Mezarı, Çekiç Ali (Ali Ersan,1932-1973) Mezarı, Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş (1913-1984)Mezarı, Neşet Ertaş’ın doğup büyüdüğü evi, Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurucusu , piri Ahi Evran ( 1171 – 1262) Külliyesi,Cacabey Camii, Ahmedi Gülşehri (14.yüzyıl)Türbesini gezerek İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Eyüp Temur’un derin bilgilerinden faydalanıyoruz.
1240 (? ) -1301 yılları arasında yaşayan Nurettin Bin Caca Bey’in Selçuklular döneminde Kırşehir’e vali olmadan önce Tokat’ta da görev yaptığını da bu arada belirtmek gerekir. Anadolu’nun en önemli rasathanelerinden(Gökbilim Medresesi) biri olan bu eserin 1272-1273 yılları arasında yapıldığını, Caca Bey’in burada meftun olduğunu, buranın bugün cami olarak kullanıldığını görüyoruz.
Ve akşam… Kültür ve Turizm Müdürlüğü Konferans Salonundayız. Tadına doyamadığımız bir şiir şöleni bir yıldız yağmuru… Salon şiir severlerle dopdolu. Kırşehir Valisi Necati Şentürk, Ahi Evran Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Vatan Karakaya,Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Gökbel, İl Jandarma Komutanı Jan. Albay Orhan Ekemen,İl Kültür ve Turizm Müdürü Yıldız Eraslan ve bazı daire amirleri oradalar. Gecenin sunumunu yine Rıfat Çakır Bey yapıyor. Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve şehitlerimiz için saygı duruşundan sonra Kırşehir Polis Eğitim Merkezi öğrencileriyle birlikte salonda bulunanların yüreklerinden dillerine kopup gelen bir İstiklal Marşı…Kent Konseyi Şairler Çalışma Grubu Başkanı Zübeyde Gökbulut’un açılış ve selamlama konuşmalarından sonra sahneye Kırşehir Valisi Necati Şentürk davet ediliyor.Vali aynı zamanda “Zülf-ü Siyahım “ adıyla yayınlanmış şiir kitabı olan bir şair.Katılımcılara hoş geldin konuşmasından sonra şiirlerinden ikisini yorumluyor. Demek ki bu ile atanan valilerde bir de şairlik yeteneği var.1964-1967 yılları arasında Tokat’ta görev yapan ve öncesinde 1957 yılında da Kırşehir ‘in ikinci kez il olmasında ilk valiliğini yapan Hayati Turgut Eğilmez’in de(1915-2006) şair olduğunu “Geç Kaldın” adıyla bir şiir kitabının olduğunu biliyoruz.
Ahi Evran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Doğan Âşık Paşa ve eseri Garibnâme ile ilgili kısa bir sunum yapıyor. Sonrasında şairler sahne alıyorlar. Ankara’dan Vedat Fidanboy, İstanbul’dan Kadir Turan, Bingöl’den Hacı Gürhan, Çanakkale’den Mustafa Berçin, Sivas’tan Hasan Akar, Manisa’dan Alim Yavuz, Artvin’den Gülden Taş,Diyarbakır’dan Şeyhmus Çiçek, Gaziantep’ten Deniz Garipcan ,Bandırma’dan Gültekin Özcan,Kırgızistan’dan Dilnaz Saypetinova,Denizli’den Arzu Subakan,Gaziantep’ten Merve Diker,Kırşehir’den İbrahim Düğer, Çerkez Bozdağ şiirlerini, İdris Altuner, Ertuğrul Öcal ,Ayşe Tekin türkülerini yorumluyorlar.
Etkinlik, Kırşehir Valisi Necati Şentürk’ün teşekkür konuşması ve plaket töreni ile son buluyor. Cuma sabahı kahvaltı sonrası ise her proğramda olduğu gibi mutlu yüzlerimizle birlikte buruk bir ayrılış…
Teşekkürler: Kırşehir Valisi Necati Şentürk, Ahi Evran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Vatan Karakaya, Ahi Evran Üniversitesi Genel Sekreteri Doç. Dr. Mehmet Zeki Küçük, Kırşehir Kent Konseyi Başkanı Tahsin Üçgül, Kent Konseyi Genel Sekreteri Osman İlhan, Kaman Belediye Başkanı Erhan Talu,Kırşehir Polis Eğitim Merkezi Müdürü Kasım Varol,İl Kültür Turizm Müdürü Yıldız Eraslan, İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Eyüp Temur, Malya TİGEM Müdürü Kemal Kaymak,Ekoloji Derneği Bşk. Ömer Çetiner, Ustalar Topluluğu,Kırşehir Cingöz Oteli çalışanları ve emeği geçen diğer kurum ve şahsiyetler…
Ve etkinliğin asıl mimarları, yorgun savaşçıları Kırşehir Kent Konseyi Şairler Grup Bşk. Zübeyde Gökbulut Hanımefendi ve yardımcısı İbrahim Düğer Beyefendi, yüzünüzün akıyla çıktığınız bu ağır programın altıncısında da teşekkürler size.

Gürol DELİCE.”DEDE KORKUT HİKÂYELERİNDE DEĞERLER”

11. asırda Doğu Anadolu yaylarında yaşayan Oğuz boylarının başından geçen olayları destan tipinde anlatan Dede Korkut Hikâyelerinde, o günkü Türk toplumunun değer yargıları, inançları, kültürel özellikleri ile ilgili pek çok veriye rastlarız. Bu değer yargıları günümüze kadar gelmiş, Türk toplumuna yön vermeye devam etmiştir. Millet olmanın ne anlama geldiğinin tam olarak anlaşılması için bu hikâyelerin kültürel açıdan incelenmesi gerekir. Bu saiklerle hikâyelerde yer alan değer yargılarını Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinden başlayarak inceleyeceğiz.
KILICIMDAN MI GÖRDÜ, SOFRAMDAN MI GÖRDÜ?
Dirse Han oğlu Boğaç Han hikâyesinde, çocuğu olmadığı için kara otağa oturtulan Dirse Han, Bayındır Han’ın nökerlerine şöyle der:
-Bayındır Han, benim ne eksikliğimi gördü? Kılıcımdan mı gördü, soframdan mı gördü ki beni kara otağa kondurdu.
Böyle bir muameleye maruz kalmak haklı olarak Dirse Han’ın çok zoruna gider. Yiğitlikte ve cömertlikte bir noksanlığı yoktur ama Allah ona bir oğul vermemiştir. Bunun ezikliğini her zaman yaşar.
Bu sözden de anlıyoruz ki Oğuz’da iki temel değer vardır ki, o da cömertlik ve yiğitliktir. Sofra, cömertliği; kılıç ise yiğitliği ifade eder. Buna göre sofran, kapın, gönlün insanlara açık, kılıcın ise keskin olacaktır.
Dirse Han, çocuğunun olmamasının sebebini hanımından sorar. Hanımı ise şöyle cevap verir:
Hay Dirse Han, bana hışmetme
İncinip acı söz söyleme,
Ala çadırını yeryüzüne diktir,
Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdır.
Aç görsen doyur,
Yalıncak görsen donat,
Borçluyu borcundan kurtar,
Ulu toy eyle, hacet dile.
Ola ki bir ağzı dualının berekâtıyla Tanrı bize bir erdemli çocuk verir.

Bu sözler ki Bakara Suresinin 177. ayet-i kerimesinin tekrarı gibidir. Yakınlara, yoksullara, yolda kalmışlara, borçlulara yardım iyiliğin olmazsa olmazıdır.
Hanımın sözünü dinleyen Dirse Han’a Yüce Allah bir erkek çocuğu nasip eder. Dirse Han’ın çocuğu çabucak büyür. Ad konması için bir kahramanlık göstermesi lazımdır. Dirse Han’ın zabtedilmez boğasını alt eder. Dede Korkut da ona Boğaç Han adını verir. Dirse han oğlu Boğaç’a beylik ve taht verir. Bu durumu babasının yiğitleri çekemez. Dirse Han’a giderler ve onu babasına şikâyet ederler. Derler ki:
Senin oğlun, Oğuz’un üstüne yürüdü. Nerede güzel görse çekip aldı, aksakalı kocaların ağzına sövdü. Ak pürçekli kadının sütünü sordu. Namusa tasallut, ihtiyarlara hakaret, Oğuz’a isyan affedilmeyecek hatalardandır hatta ihanettir. Cezası da ölümdür. Dirse han bu sözleri duyunca yiğitlerine emir verir:
-Varın getirin onu öldüreyim, böyle evlat bana gerekmez, der.
Dirse Han’ın nökerleri bir hile ile babasına oğlunu vurdururlar. Boğaç Han’ın anası oğlunun ilk avıdır diye onu karşılamaya gider. Oğlunu göremeyince Dirse Han’dan oğlunu sual eder ama bir cevap alamaz. Ana yüreği dayanamaz yanına kırk ince kızı alarak oğlunu aramaya çıkar. Bir derenin yanına gelince karga kuzgunun inip çıktığını görür. Atını o yana sürer. Oğlunu yaralı bulur. Bu durumun sebebini şöyle sorar:
Ne bileyim oğul bu kazalar nereden geldi?
Kara başım kurban olsun sana!
Ağız dilden birkaç kelime haber bana!

Anasının geldiğini anlayan Boğaç han, olanları anlatır. Yarasının ölümcül olmadığını, Bozatlı Hızır’ın yanına geldiğini, dağ çiçeği ile ana sütünün yarasına merhem olacağını söylediğini anasına anlatır. Dağ çiçeğini anasının kırk kızı toplayıp getirir. Boğaç Han’ın anasını memesini sıkar, süt gelmez, ikinci sefer sıkar yine süt gelmez, üçüncü seferde kanla karışık süt gelir. Anası merhemi yapar ve oğlunun yaralarına sürer. Yaralar tez zamanda iyi olur.
Buraya kadar anlatılan olaylardan ananın evin direği olduğu sonucuna varırız. Dirse Han kendisine getirilen haberlere araştırmadan inanır. Ana yüreği oğlunu hiç terk etmez. Nasıl çocuğu olmadığında Dirse Han’a yol göstermişse, oğlunu da arar, bulur. Kendi sütü ile oğlunu tedavi eder.
Durumu haber alan Dirse Han’ın askerleri Dirse Hanı kaçırıp bir güzel döverler, boynuna sicim takıp “kâfir” ellerine götürürler.
Bunu duyan Dirse Han’ın hatunu, oğlunun yanına varıp şöyle seslenir:
Hanım oğul, doğrulup yerinden kalksana,
Kırk yiğidi yanına alsana
O kırk namertten kurtarsana
Yürü oğul, baban sana kıydıysa sen babana kıyma.

Bu sözlerden evin hatununun ne kadar olgun, ailesine ve eşine bağlı olduğunu görürüz. Anne evin direğidir. Dirse Han’ın yaptıkları karşısında kin tutmaz, intikam peşinde koşmaz, eşini affetmesini bilir.
Boğaç Han anasının sözünü kırmaz. Kırk yiğidi yanına alır, babasını kurtarmaya gider. Boğaç Han’ın geldiğini gören kırk namert, “Gelin şunu da yakalayalım, babasıyla beraber kâfirlere teslim edelim.” derler. Dirse Han gelenin oğlunun olduğunu bilmeden, namertlere “kolca kopuzumu verin, o yiğidi yolundan döndüreyim. Beni ister öldürün, isterseniz sağ bırakın.” der.
Kopuzuyla uzun bir seslenişten sonra oğluna şöyle der:
Benim için geldinse ey yiğit, oğlancığımı öldürmüşüm,
Sana acımam yok, dönsene geri.

Boğaç han babasına şöyle seslenir:
Benim de içinde aklı şaşmış,
Biliği yitmiş, koca babam var, komağım yok kırk namerde.

Boğaç Han, kırk yiğidiyle beraber, kırk namerde saldırır ve babasını kurtarır.
Dirse Han oğlunun sağ olduğunu öğrenir. Boğaç Han’ın yiğitliği, kahramanlığını Oğuz’da duymayan kalmaz. Boğaç Han’ın yiğitliği Hanlar hanı Bayındır Han’ın kulağına kadar gider. Bayındır Han, bu hikâyeyi duyunca Boğaç Han’a beylik ve taht verir.
Diğer hikâyelerde olduğu gibi bu hikâyede de Oğuz’un bilgesi Dede Korkut gelir güzel bir dua ile hikâyeyi bitirir.

HİKÂYEDEKİ İNANÇ UNSURLARI:
Bu hikâyede çok sağlam bir Allah inancının var olduğunu görürüz. Zor durumlarda hiç aracısız sığınılacak tek merci, birliğinde asla şüphe olmayan Allah’tır. Dirse Han çocuğu olmadığı için hanımına kızınca hanımı ona şöyle der:
“Ulu toy eyle, Allah’tan hacet dile, ola ki bir ağzı dualının berekâtıyla Tanrı bize bir erdemli çocuk verir.”
Diğer halk hikâyelerinde olduğu gibi bu hikâyede de her şeyin bir bedeli vardır. Allah bir çocuk verir ama anne babayı da imtihan etmekten geri durmaz. Boğaç Han’ın başına olmadık işler gelir. Dirse Han az kalsın evlat katili olacaktır. Neyse ki ananın fedakârlığı ve sadakati oğlanın yiğitliği sayesinde bu gerçekleşmez. Bu imtihanda ana ve evlat kazanır baba kaybeder. Çünkü Dirse Han, tez kızar, işin aslını araştırmaz. Bey kalmak hırsı onu çileden çıkarır. Ana kazanır çünkü metanetli, fedakâr ve sadık hepsinden ötesi sağlam inançlıdır.
Hikâyede ahiret gününe, şeksiz şüphesiz tam bir inanç vardır. Her fırsatta dünyanın faniliği vurgulanır, ahiret cennet hatırlatılır… Dedem Korkut Hikâyenin sonunda şöyle der:
Onlar da bu dünyaya geldi geçti
Kervan gibi kondu göçtü
Onları da ecel aldı yer gizledi
Fani dünya kime kaldı.

Fani olan bu dünyada, istenilecekse Allah’tan dostluk, sağlık sıhhat, güzel bir geçimlik, yiğitlik ve dünya ve ahiret saadeti istenmesi gerekir. Dede Korkut bu durumu şu sözlerle anlatır:
“Tanrı sana sağlık versin, Yüce Tanrı dost olup yardım etsin, kara dağların yıkılmasın, kaba ağacın kesilmesin, görklü suyun kurumasın, boz atın sürçmesin, çaldığında kara polat öz kılıcın kesilmesin, dürttüğünde mızrağın kırılmasın. Ak sakallı babaların ve ak pürçekli anaların yeri uçmak yani cennet olsun.”
Bu sözlerle ebedi mekânın cennet olması arzu edilir. Kadir Tanrı’nın kimseyi namerde muhtaç etmemesi, Allah’ın yandırdığı çerağın yani iyiliğin, güzelliğin, baht açıklığının devam etmesi arzulanır.
Müslüman Oğuz boyları, İslam inancı, peygamber sevgisi güzel ahlak ve Türkçeyle bir millet olurlar. Kendi aralarında sürtüşmeler olur ama hepsi bir şekilde halledilir. Diğer bir millet de kâfirlerdir. Kavim ismi sıkça belirtilmez. Kâfirler, “azgın dinli” olarak belirtilen Hristiyan kavimleridir ki Fatiha Suresi’nde onlar “azıp sapmışlar” olarak nitelendirilir.
Türkçemiz bütün Oğuz boylarının ortak anlaşma aracıdır ve hikâyelerde hem nesir hem de nazım olarak kullanılır. Ceddimiz Oğuz boyları Türkçe ile anlaşırlar, İslam inancıyla kaynaşırlar ve bir millet olarak günümüze kadar yaşarlar. Artık Oğuz boylarının ismi sadece köylerde yaşar. Kim hangi Oğuz boyundandır bilinmez ama Türk milleti bu topraklarda kıyamete kadar yaşayacaktır.

Hakan İlhan KURT.”BİR OK ATIMI SESSİZLİK”

Al bakır üstü şafak, ha aktı ha akacak,
Kan dökerek örtecek büsbütün suçlarımı.
Gözüm yazgımdan kara, dilim ateşli ocak;
Azık taşırken öyküm, yazıp çizen sersemden.
Hangi imbat kötüler dağınık saçlarımı,
Hangi dağ meltemini esirgemiş ensemden?

Kulacımla uyanır göğsü alazlı nehir,
Bir ezgi mırıldanır akıntı, süreğime…
Savaşçıları yorgun, atları ölü şehir,
Ahmak bir turaç uçsa, irkilir yakınından;
Bin kılıç birden iner, aniden yüreğime
O humar bakışların sıyrılınca kınından.

Ben yayını terk eden ıslıklı bir oktayım,
Yaldızlar mühürlerim teleğin uçlarına;
Menziline kilitli, belirsiz bir noktayım,
Sarılır saplanırım, hedefime derinden.
Bir ülke çiz de doldur o nûr avuçlarına,
Ay gibi, güneş gibi doğarım her yerinden.

Pençeler gökyüzünü şimdi, alıcı bir kuş;
Bir süvâri birliği, sürüklenir peşimde.
Kim demiş sabretmekle koruk helva olurmuş,
Dökülürmüş dâneler, saçlık saçak çardaktan;
Daha kaç tutam tütün ezeceğim dişimde,
Kaç yudum boşanacak, ince belli bardaktan?

Talat Ülker.”TÜRK ŞİİR GELENEĞİNİ KURAN İNANÇ VE FİKİR AKIMLARI”

Şiirsiz topluluk düşünülemez. Her milletin, kültürünü oluşturduğu tarihi süreçle mütenasip, bir şiir geleneği var. Sözü şiire dönüştürerek derinleştirmek, yoğunlaştırmak ve dilin ötesine taşırmak insanın ayrıcalığı. Binlerce yıllık muhteşem bir maziye sahip olan Türk kültürünün de kendine özgü bir şiir geleneği var şüphesiz. Turfan harabelerinden çıkarılmış iki şiiriyle adını günümüze taşımış ilk şairimiz olan Aprınçur Tiğin’den günümüz şairlerine kadar uzayan çizgide şiiri etkileyen, şaire ufuk açan fikir akımları Türk şiirinin tadını ve lezzetini kuran öğeler arasında yer aldılar şüphesiz. Şiir ummanına su taşıyan fikir ve dünya görüşlerini, başlıklar altında derleyip genel ifadelerle tanımak, Türk şiir geleneğini doğru zemine taşımak ve anlamak açısından oldukça önemlidir. Türk şiirini etkileyen fikir, inanç, gelenek ve dünya görüşlerini ayrıntıları daha geniş bir araştırmaya erteleyerek şu başlıklarda ifade edebiliriz:
Kopuzun Tınısı:
Bütün kadim kültürlerde şiir ile musiki birlikte başlar. Hangisi daha evveldir sorusu anlamsız ve gereksiz. Musiki ile şiir bu gün bile birbiriyle çok yakın iki vadi olarak su taşırlar sanatın ummanına. Türk kültürünün, İslam medeniyetinin edebiyat iklimine girmeden evvel de bir şiiri vardı şüphesiz. Elimize ulaşan kırık dökük malzemenin yorumundan anladığımız şudur: Eski Türklerde şiir “kopuz” adlı çalgı eşliğinde söylenen “yır”larla bir gelenek oluşturmuştur. Bu gelenekte ozan, halkın bilicisi, yol göstericisi, gaipten haber getiricisi ve ayin düzenleyicisidir. Yani şiir mistik devinimlerin aracısıdır. Bu geleneğin ürünlerinin çoğu yazıya geçirilemediği için maalesef günümüze taşınamamıştır.
Klasik Şiir:
Her din hâkim olduğu coğrafyada bir medeniyetin oluşumuna imza atar. İslam dini de hâkim olduğu coğrafyalarda kendi adını taşıyan medeniyete vücut vermiştir. Bu medeniyet üç kültürün İslam imanıyla harman edilmesinin eseridir. Bunlar Arap, Fars ve Türk kültürleridirler. Her medeniyetin kendine özgü sanatı, her sanat geleneğinin de kendine özgü bir edebiyatı vardır. Klasik İslam edebiyatı, Arap şiir geleneğine Fars mitolojisinin eklenmesiyle vücut buldu. Bu biçimsel yapının muhtevası İslam inançları ve tasavvufla dolduruldu. Üç farklı dilin, Arapça, Farsça ve Türkçenin sesleriyle terennüm edilen bu gelenek kalabalıklara değil de seçkin “idrak”lere sundu ürünlerini. Bu özelliğiyle ve ulaştığı estetik seviyeyle Klasik İslam edebiyatının dünyanın ulaşabildiği en büyük saf şiir külliyatı olarak alkışlamak şiir sevdalısı bütün yüreklerin görevi. Keşke o geleneğin seslerini yeterince taşıyabilseydik modern zamanlara.
Deyiş Kültürü:
İslam öncesi dönemin ozanları “kopuz” eşliğinde şiirler söylerlerdi. Bu şiirin mistik âlemden sesler taşıdığına, büyük hakikatleri seslendirdiğine, ozanların kutsal kişiler olduğuna inanılırdı. Bu inanç İslam medeniyeti dairesi içerisinde yeni bir kıvam ve üslup geliştirdi. Anadolu’da Alevilik adını alan ve Eski Türk kültür ve inançlarıyla İslam mistizminin kaynaşmasından oluşan gelenek, ozanlara yeni bir işlev tanımladı. Anadolu’da vücut bulan Türk şiirinin önemli bir halkası olarak hala süren bu gelenek, inancı yorumlamak ve kitlelere taşımakla görevli didaktik ama lirik hazlarla yüklü bir şiir türü oluşturdu.
Batıdan Doğan Güneş:
İbni Haldun, kültür ve devletlerin insanlar gibi gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık çağları yaşadıklarını söyler. Genelde Doğu, özelde İslam medeniyeti için 16. asırdan itibaren zeval başlar. Bu Doğu’nun ihtiyarlığından mıdır, yoksa oyunu kuralına göre oynayamadığından mı bilinmez. Bilinen şudur ki 18. asırdan itibaren Batı’nın değerleri ve hayat motifleri Doğu’yu istilaya başladı. Askeri, teknolojik ve ekonomik üstünlüğün peşi sıra fikir ve sanat alanlarında da Batı, Doğu’ya galip ilan edildi. Türk şiiri Tanzimat’la birlikte batının değerlerine ve yaşam biçimine açtı dizelerini. İşte bu devre şiirin “fikrin hamalı” yapılması türünden bir yanlışı da taşıdı şiir geleneğimize. Şair fikir adamıdır artık. Toplumu değiştirmek ve dönüştürmekle vazifelidir. Şiir ile düzyazının yolları kesişmeye başlar bu dönemle birlikte. Bu ikilem, şiirin dili ve biçimi tartışmalarını başlatır. Ve bu tartışma şiirin var olduğu bütün zeminlerin değişmez tartışma mevzuu olur çıkar.
Şiirin Miladı:
Modern Türk şiirinin ilk izleri Tanzimat’ta aranır hep. Ama modern şiir bizde meşrutiyetle başlatılmalıdır. Tanzimatçıların muhtevaya soktukları birkaç Batılı kavram şiiri farklılaştırmıştır ama yeni bir şiir olgusundan bahsetmek için Servet-i Fünun’u beklemek lazımdır. Fikret, geleneğin biçim kalıplarını zorlayarak şiiri yeni boyutlara taşımaya başlar. Onun ve dönem arkadaşlarının elinde şiirin mısraları ressamın fırçalarına dönerler. Şiir kelimelerle çizilen bir resim olup çıkar.
Saf Şiir:
Türk şiirinde gelenekle yeniyi harmanlayıp yeni bir ses oluşturanlar Ahmet Haşim ile Yahya Kemal’dir. Gerçek şiir, saf şiirdir. “Fikrin adresi düz yazı, duygu ve coşkunun mekânı şiir” diyerek Türk şiirine yeni ve gerçek bir ivme kazandıran iki büyük sanatkâr Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim. İki şair de eğilimleri, sürdürdükleri tarz ve getirdikleri yenilikler ile çağdaş Türk şiirinin ana istikametini çizerler. Yahya Kemal, geleneği Batı şiiri ile birleştirir; Ahmet Haşim, geleneğin mazmunlarını da yadsımadan dil ve anlatımda imgeyi öne çıkarır ve saf şiirin en sıcak ürünlerini sunar. Sonraki yıllarda Çağdaş Türk şiirinin onlarla başlayan, giderek de açımlanan bu kanalda geliştiğini gözleriz. İki şairin açtığı yoldan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Asaf Halet Çelebi yol alırlar.
Sözün Hecesi:
Cumhuriyet’in kuruluşu arifesinde millilik ve milli romantik duyuş tarzları şiirde yeni oluşumların önünü açar. Hecenin Beş Şairi, halk şiiri geleneğini Batı tarzı şiirle birleştirir. Şiire milli bir vazife yükleyen bu anlayış saf şiir geleneğinden fazla uzaklaşmaz. “Konuşulan güzel Türkçeyi yazı dili seviyesine yükselten” Hececiler; Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlı Türkçesini arındırarak yeni bir şiir dili kurmaya yönelirler. Hececilerin açtığı yol asıl ivmesini 1920’li yıllarda alır. Ahmet Hamdi, Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi, Necip Fazıl hiçbir akıma bağlı olmaksızın, ilk ürünlerini bu süreçte verirler.
Kürsüye Çıkan Şiir:
Modern Türk şiir anlayışlarından en etkilisi hiç kuşkusuz öncülüğünü Nazım Hikmet’in yaptığı toplumcu gerçekçiliktir. Nazım Hikmet’le birlikte ideolojinin silahını kuşanan militan bir şiir arz-ı endam eder edebiyatımızın sokaklarında. Sosyalist akım toplumu dönüştürmek ve sınıflar arası çatışmanın malzemesi yapmak üzere şiire yeni bir muhteva ekler. Nâzım Hikmet’in tutuklanması, Tek Parti iktidarının baskıcı yönetimi ve dünyayı saran Sosyalizm rüzgârlarının etkisiyle toplumcu şiir güçlenir.
Garib’in Garabeti:
Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, 1937-38’den sonra yazdıkları şiirleri Garip (1941) adlı ortak kitapta toplarlar. Orhan Veli’nin kitabın önsözündeki yazısı Türk şiirinde nazım-nesir tartışmalarını alevlendirir. Şiirle düzyazı birbirine girer. Şiiri geleneğinden koparan bu akıma içerdiği yenilikten mülhem olarak I. Yeni Hareketi adı verilir. Şiiri ölçü ve kafiyenin esaretinden kurtarmayı amaçlayan bu hareket, şiiri kitlelere taşır ve her okuyanın anlayabileceği kıvama getirir. Bu durum kimilerine göre bir terfi, kimilerine göre tenzil-i rütbedir.
Şairin Vaazı:
Toplumcular, şiiri sosyalist ideolojinin aracısı yaptılar. Şiirin ideolojisinin olması tartışılabilir bir durumdur ama Nazım’la bir seviye yakalayan toplumcu gelenek, onun ardından sadece fikri sayıklamalar içeren kuru ve kof bir şiire açtı kapılarını. Şiir sıkılan yumrukların ardınca atılan nutukların süsüydü artık. Kitleleri büyüleyen bir etkileme aracına dönen şiiri kendi ideolojileri için de kullanmak gerektiğini hisseden “İslamcı” akım Necip Fazıl önderliğinde yeni bir şiir tasarımı sundu idraklere. Şair kürsüde cemaate seslenen bir vaiz, şiir etkili bir vaazdır artık. Tek Parti döneminde devletten dışlanan, yasakların gölgesinde kalıp sindirilen “Müslüman” kitle dini terminoloji ve mecazlarla örülü yeni bir şiir iklimi kurdu. Necip Fazıl’la başlayan bu gelenek Sezai Karakoç’la tezi olan ama estetiği ihmal etmeyen, geleneğin dünyasını çağdaş zamanlara taşımayı amaçlayan bir akıma dönüşüverdi.
Yeninin Yenisi:
1950’den başlayarak genç kuşak şairleri yeni bir şiir dili oluşturdular. Garip akımının şeklen devamcısı gibi duran bu yeni akım imgeleri ve sıra dışı diliyle yeni bir sestir. ‘İkinci Yeni’ ilkeleri, kuralları ve ortak bir dünya görüşü ile biçimlendirilmiş bir akım değildir. İkinci Yeni, Garip akımıyla oluşturulan yeni şiirin üzerine gelen, imgeleri ve şiir diliyle yavaş yavaş farklılaşan şairleri adlandırmak için kullanılan bir kavramdır. Oktay Rifat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ülkü Tamer gibi isimleri bir akımın üyeleri gibi görmek yanlıştır. Şiir dilleri benzese de dünya görüşleri arasında bir birlik yoktur. Büyük fikirleri değil de anlık yoğunlukları anlatan bir şiir kurgusudur akımın ana rengi.
Geleneğin Hamaseti:
Geleneği hırpalayan ve dışlayan şiir anlayışı geleneği savunan ve yücelten bir tepkiyi oluşturmakta gecikmedi. Yedigün, İstanbul, Çınaraltı, Türk Edebiyatı gibi dergiler gerçek şiirin gelenekten beslenmesi gerektiğini düşünen şairlere açtı sayfalarını. Gelenekçi şiiri bir akıma dönüştüren ve ciddiye alınacak bir şiir vadisi inşa eden dergi Hisar’dır. Sanatçının ideolojilerden bağımsız ama milli kimliği temsille vazifeli olduğunu düşünen şairlerden oluştu Hisar’ın gelenekçi akımı.
68 Kuşağı
Amerika’dan başlayıp bütün Avrupa’yı saran 1968 öğrenci ayaklanmaları, işçi hareketleriyle birleşerek bütün dünyada etkin bir güce dönüşür. Türkiye’de de kendilerini gençlik hareketleri içinde bulan, giderek de dergiler çevresinde kümelenen şairler yeni bir kuşak olarak çıkarlar karşımıza. Değişim, Dönem, Evrim, Alan 67, Yeni Gerçek, Ataç, Şiir Saati, Yordam, Devinim, Yelken, Ant, Yön, Halkın Dostları, Türk Solu… Onların buluştukları, şiirlerini yayımlayıp, düşüncelerini ilettikleri dergilerdir.
Şiirin Popu
1970’lerde başlayan 80 ihtilaliyle hızlanan ve günümüzde de akıp giden süreç Türk şiirinin oluşum çizgisinde kalıcı olamayan farklı eğilimlerin, farklı yönelimlerin kavga gürültüleri arasında kaybolmasıyla geçti. Bu süreçte yeni bir şiir kuşağının oluşumundan söz etmek mümkün değil. Popüler kültürün etkisi, 12 Eylül’le yaşanılan çözülme, yozlaşma, şiirin gelişme kanallarını tıkadı. Eşyaya mahkûm hayatların esiri olan çağdaş insan şiirden uzaklaştı. Seksenden sonra şiir dergilerinin, yayınlanan şiirlerin ve şiir kitaplarının sayısında bir düşüş yaşanmadı. Deyim yerindeyse ‘şiir enflasyonu’ yaşanılan bir süreç. Bu süreci bir arayış dönemi olarak nitelendirmek gerekiyor.
Son Söz Niyetine:
Popüler kültürün örgütlediği tüketim toplumunda sanat ürünü de piyasa malı olup kaldı. Şiir geleneğini ve yeni seslerini arıyor artık. Belki yeni bir medeniyet önermesiyle birlikte yeni bir şiir akımının da sancısını çekiyor toplum. Yarının ufuklarında yeni şiir sesleri duymaktan yana ümidimizi yitirdik mi? Bu soruya menfi ya da müspet bir cevap vermek için henüz erken. Sığlaşan hayatlarımız yeniden derinleşirse, kültürsüz beton yığınlarına dönen şehirlerimiz, kimlik arayışını olumlu bir neticeye bağlarsa yeni ve güçlü bir şiir için ümit besleyebiliriz.

Mustafa AYVAL.”DİLSİZ KAPI”

Aralanır cümleye şu kanatlı kapılar.
Perçinler kederimden tespih tanesi gibi.
Sükûtun eşiğinde dört kapı, kırk makam var,
Nedametimle yanan gönül hanesi gibi.

Sır işli motiflere ruhu sinmiş nahhatın.
Araladık kapıyı kendimizi umarak.
Kabri türbe yapan sır, nuru yorgun şu bahtın,
Uçmak gerek ey hayat! Kanatlarımı bırak.

Yok mudur anahtarı, kalbimin dili paslı.
Gayrı beklemek olmaz bağda gül, çöllerde kum
Ve avluda uzayan bir yol var ki kavisli
Gökte, belki toprakta bir zaman arıyorum.

Kırk yerinden hançerli, kırk yamadan ibaret
Bir gönül var ki bende, türküm mavidir mavi.
Üfler dilsiz kamışa bir nefes ve nihayet
Açılır tek bir kapı şu kalbime müsavi.

A. Turan ERDOĞAN.”TOKAT’A DEĞER KATAN SİMALAR (1)”

ABDÜLMECÎD-İ ŞİRVÂNÎ

Eğitimci-Araştırmacı
Şehirlerin de insanlar gibi kimlikleri, kıyafetleri, renkleri, hüzünleri ve mutlulukları vardır. Sahip oldukları değerleri onurla yaşar, gururla taşırlar. Dünü, bu güne taşıyan konakları, bağları, bostanları vardır. Nice hayallerin, emeklerin, yorgun, içten ve samimi hatıralarını sinelerinde barındırırlar. Hanları, hamamları, köprüleri, camileri vardır ki; her biri ayrı ayrı tarihe kayıt düşerler. Âlimleri, fâzılları, âşıkları, ozanları, sanatçıları, yazarları ve çizerleri vardır; tapu kayıtları gibi geçmiş zamanın arşivlerini tutarlar. Velhasıl şehirler, delisiyle velisiyle tarihin arka sayfalarını bazen siyah beyaz, bazen renklice günümüze taşırlar.
“Tokat’a Değer Katan Simalar” yazı dizimizin ilkinde Abdülmecid-i Şirvani ile yola çıkarak bu güzel değeri tanımaya, anlamaya, onunla yol olmaya, hal dili ile hemhal olmaya çalışacağız.
Şeyh-i Şirvani diğer adıyla Abdülmecid-i Şirvani Kimdir?
Tokat’ın manevi önderlerindendir. Şirvan’da dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi belli değildir. Babası Şeyh Veliyyüddîn, Şirvan bölgesinin saygın âlimlerinden idi. İlim, fazilet, şüpheli şeylerden sakınma ve takvada çok yüksek bir dereceye sahipti.
Oğlu Abdülmecîd’i de küçük yaştan itibaren ilim ve sohbet halkalarına dâhil ederek seçkin ve manevi zenginliğe sahip insan olması yolundaki ilk temellerini böylece atmış oldu. Abdülmecîd-i Şirvanî zekâsı yüksek, anlayış ve kavrayışının fevkalâde keskinliğinden kısa sürede akran ve emsallerini geçti. Zahiri ve bâtınî ilimlerde ilerledi.
Manevi eğitimdeki hocası olan Mevlana Şehkubâd Hazretlerinin derslerine devam ederek kemalât kazandı. Kutlu bir gecede mütalaa ettiği bir eserle hikmet hissiyatının arttığını belirterek kalbinin sesini duydu: “Ey Abdülmecîd! Ben senin Rabbin miyim ki, gece-gündüz bana bakıyorsun? Var git, bu bağlılığını Rabbi’ne yap. Rabbine yapman daha münasiptir.”
İncelediği kitabı derhal bir kenara koyarak bir mağaraya uzlete çekilip, tam dört sene gece-gündüz Allahü teâlâyı zikir ve tefekkür ile meşgul oldu.
Hocası Şehkubâd vefat edince, onun yerine geçti ve insanlara nasihatlerde bulundu. Resûlullah Efendimizin işaretini ruh derinliğinde hissederek Kara Şems’i yetiştirmek için Şirvan’dan Anadolu’ya gelerek Tokat’a yerleşti.
Abdülmecîd-i Şirvanî, asil, cömert, affedici, mazeretleri kabul edici, sohbetleri tatlı, halim, selim, merhametli idi. Kendine has bir üslûp ile çok güzel vaaz ve nasihat ederdi. Ramazân-ı Şerif ayında devamlı Mesnevî’den anlatırdı. Çok güzel Kur’an okurdu.
1564 yılında Tokat’ta şiddetli bir tâ’ûn salgını başlamıştı. Her gün çok sayıda insan vefat ediyordu. Bunun üzerine şehir halkı; “Şeyh Hazretlerinden dua isteyelim; İnşâallahü teâlâ taûn salgını onun hayır duaları ile durur” dediler. Bunun üzerine Abdülmecîd-i Şirvanî şöyle dua buyurdu: “İlâhî! Bu musibet bulutunu, kerem ve ihsan rüzgârınla def eyle.”
Abdülmecid-i Şirvanî Hazretleri H. 972 – M. 1564 senesinde Tokat’ta vefat etti. Kabri, vasiyeti üzerine kendi ismiyle anılan buraya, Şeyh-i Şirvanî Kabristanlığına defnedildi. “Bizi sevenler kabrimizin üzerine türbe yapmak suretiyle, bu âcizi diğer Müslümanlardan ayırmasınlar” diye vasiyet etmişti. Tokat halkı Hazretin bu vasiyetine istinaden mütevazı bir kabir yaparak O’na ve ahfadına olan bağlılıklarını ortaya koydular. Tokat halkının dualarla yâd ettiği kabir yüzyıllardır ziyaret edilmektedir. Ruhu Şad Olsun.
ABDÜLMECÎD-İ ŞİRVÂNÎ KUDDİSE SİRRUH’UN NASİHATLARI
Maksada Ulaşmak ve Kurtuluşa Ermek İki Şekilde Olur:
Birisi Cennet’te, Cennet’in yüksek derecelerine kavuşmaktır. Bu, seçilmiş kimselerin hâlidir. Diğeri ise, zamansız ve mekânsız, nasıl olacağı bilinmeyen bir şekilde Allahü teâlânın Cemâl-i İlâhîsini görmektir. Bunu elde edebilmek için şu dört sebep vardır:
1) İman
2) Takva: Mürşid-i Kâmilin yetişmiş ve yetiştirebilen rehberin işareti ile nefisle mücadele yapılarak ahlâk güzelleştirilir. Günahlardan tamamen sakınılır. Allahü teâlâdan başka her şeyden tamamen yüz çevrilir.
3) Allahü teâlâya kavuşmak için vesile aramaktır.
Birinci vesile; Mürşid-i Kâmilin terbiyesinde olmaktır.
İkinci vesile; Hocanın talebesini Resûlullah Efendimize ulaştırıp, irtibatını temin etmesidir. Bu iki vesile ile imanın ve takvanın kemaline erişilir. İslâm’ın bütün emir ve yasaklarına ve tasavvuf yolunun bütün adaplarına uyulur. Böylece talebede mârifetullah, muhabbet, sevgi hâsıl olur.
4) Allah yolunda cihad
Yine buyurmuşlardır ki:
İblisin en mühim işi talebe ile hoca arasında soğukluk meydana getirmesidir. Böylece talebe, dünyada ve ahirette hüsrana uğrayarak bedbaht olur. Bu durumda sâdık talebenin ilacı sevgi ile hocasına bağlılığını yenileyip, aradaki soğukluğu gidermek ve ona itaat etmektir. Böylece şeytanın vesvesesini yıkmak, dünya ve ahiret saadetine kavuşmak nasip olur.
“Müşfik ve şefkatli rehber yani mürşid talebesini alçak dünya için kızıp azarlamaz. Onların azarlamaları dünya için değildir. Zira dünyanın onların yanında sivrisinek kanadı kadar kıymeti yoktur. Onlar talebede gördükleri bozuk ve uygun olmayan hallere kızarlar. Kısaca kızmaları, dinin emirlerine uymakta ve tasavvuf yolundaki edeplerde olan kusurları sebebiyledir.”
Kaynakça:
1) Hediyyetü’l-İhvân (Süleymâniye Kütüphânesi); no:4587)
2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.186, c.16, s. 15
3) Ziyârât-ül-Evliyâ; s.97

Nihat Aymak.”ŞEHİT ÖĞRETMEN ŞENAY AYBÜKE YALÇIN”

03/07/1995 tarihinde Çorum’un Osmancık ilçesinde Zehra-Sadık çiftinin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.
11 Ekim 2016 tarihinde sosyal medya hesabından “Ben öğretmen oldum” mesajını paylaştı. Müzik öğretmeni olarak Batman Kozluk Çok Programlı Anadolu Lisesine atanmıştı.
Yıllardır hayalini kurduğu öğretmenlik mesleğine kavuşmanın heyecanı içerisinde başladı görevine. Kısa sürede alıştı okuluna ve öğrencilerine. Kendi imkânlarıyla okulda müzik atölyesi oluşturdu. Öğrencilerin sadece öğretmeni değil aynı zamanda ablaları anneleri gibiydi.
Ailesinden uzaktaydı, özlüyordu onları. Ancak anlam veremediği bir tedirginlik vardı üzerinde. 8 Haziran Perşembe günü bir arkadaşıyla sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı yazışmada şu cümleleri kuruyordu ne yazık ki! “Ailemden uzaktayım ödüm kopuyor. Ya onlara bir şey olursa, ya da bana bir şey olursa onlar ne yapar. Ölüm bu, geleceği varsa yapacak bir şey yok.”
Söylediği Magosa Limanı türküsü ona sonunu hatırlatıyordu sanki:

Magosa limanı limandır liman
Beni öldürende yoktur din iman

Ertesi gün 9 Haziran 2017 Cuma günü. Karneler dağıtılacak ve eğitim öğretim yılı sona erecekti. O da birkaç gün sonra Osmancık’a ailesinin yayına gidecek özlem giderecekti. Sabah heyecanla yürüdü okuluna. Karneler dağıtıldı öğrenciler ayrıldı okuldan. Aybüke öğretmenle arkadaşları bir yerlere oturmaya gideceklerdi. Aynı okulda öğretmen olan İzzet Gündoğdu isimli arkadaşının arabasına bindi. Arabada İzzet öğretmenin eşi ile iki öğretmen daha vardı. Hareket edip ayrıldılar okulun önünden. Biraz ilerledikten sonra gelen silah sesleri ile irkildiler. Çatışmanın ortasında kalmışlardı gündüz öğle vakti.
Gasp ettikleri ve içerisine patlayıcı yerleştirdikleri ticari araçtan inen teröristler, Kozluk Belediye Başkanının aracına uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlemişlerdi. Gelen silah sesleri bu saldırıdandı. Arabanın arka koltuğunda oturan Aybüke öğretmen arkadaşlarına “sakin olun” deyip onları sükûnete davet etti. Arabayı kullanan İzzet öğretmen güzergâh değiştirerek çatışmadan kurtulmak istedi ancak sert, katı, acımasız ve hain bir kurşun Aybüke öğretmenin narin vücuduna isabet etmişti. O hengâmede araba bir direğe çarptı. İzzet öğretmen ambulans çağırdı. Ancak geç gelir endişesiyle hastaneye yetiştirmeye çalıştı kanlar içerisindeki arkadaşını. Ulaştırdı hastaneye ama Aybüke öğretmen İzzet öğretmenin kollarında iken ruhunu teslim etmişti aslında. Yapılan müdahaleler onu hayata geri döndüremedi. Teröristler ise, geldikleri araca binerek olay yerinden hızla uzaklaşıp Bekirhan beldesinde bulunan Jandarma Karakolu önünde askerler tarafından durdurulmak istenince aracı infilak ettirdiler. Patlamada iki asker ile bir sivil vatandaş yaralandı. Hastaneye kaldırılan askerlerden Jandarma Uzman Çavuş Soner Fazlıoğlu, yapılan müdahalelere rağmen şehit oldu.
Kozluk’daki öğretmenler, öğrenciler, veliler ve vatandaşlar Kırmızı Yazmalı Kız Aybüke öğretmenin şahadet haberiyle sarsılıp gözyaşına boğuldular.
Ömrünün ilkbaharında açılmamış bir tomurcuktu henüz. Hayalleri, özlemleri, arzuları, umutları vardı hayata dair. Tatile girerken kendisi değil cansız bedeni geldi Osmancık’taki baba evine. Gözyaşları sel oldu, ağıtlar yükseldi göğe. Tabutun üzerine beyaz duvak ile lise ve üniversite talebeliğinde yer aldığı folklor ekibinde taktığı kırmızı yazma örtüldü. Ne hayata ne de öğretmenliğe doyabilen yirmi iki yaşındaki Aybüke öğretmen, Beyler Çelebi Camiinde kılınan cenaze namazının ardından İlçe Mezarlığındaki Şehitlikte gözyaşlarıyla toprağa verildi.
Ailesine, sevenlerine, eğitim camiasına ve Türk Milletine başsağlığı diliyoruz. Allah rahmet eylesin.

Nihat Aymak.”ŞENOBA HELİKOPTER ŞEHİTLERİ, TÜRKİYE SİZİ UNUTMAYACAK”

31 Mayıs 2017 akşamı saat 20.55 sularında Şırnak Uludere Şenoba’dan havalandıktan üç dakika sonra yüksek gerilim hattına çarparak düşen helikopterde Tümgeneral Aydoğan AYDIN ile birlikte on iki silah arkadaşı da şehit oldu. Yüreğimizi dağlayan bu elim kazada Aydoğan Paşa ile birlikte şahadete yürüyen kahramanlarımızı rahmetle anarken birkaç cümle ile onları tanıyalım istedik.

Şehit Piyada Albay Oğuzhan KÜÇÜKDEMİRKOL
1970 doğumlu 47 yaşında.
Şehidin acılı annesi Muazzez Küçükdemirkol, törene rahatsızlığı nedeniyle sedyeyle getirildi ve tören boyunca ellerini açarak oğlu için dua etti. Şehidin eşi Yasemin, kızı Zeynep ve oğlu Gökhan, tören boyunca birbirlerinin elini hiç bırakmadı.
1 Haziran 2017 Perşembe günü Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camiinde kılınan öğle namazına müteakip Cebeci Askeri Şehitliğine defnedildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Piyada Kurmay Albay Gökhan PEKER
1974 İstanbul Çatalca Nakkaş köyü doğumlu 43 yaşında.
Babasını yıllar önce kaybeden şehit Albay’ın annesi Nakkaş köyündeki evinde yalnız yaşıyordu. Şehidin eşi Nilay Hanım Çatalca’da öğretmenlik yapıyor ve 10 yaşındaki Kaan ve 4 yaşındaki Kerem isimli iki erkek evladıyla yaşıyordu. Kırgızistan Bişkek Büyükelçiliği’nde askeri ataşe olarak görev yaparken 15Temmuz 2016’dan sonra Şırnak’ta terörle mücadele için görevlendirilmişti.
Köylülerinin gururu olan Şehit Aybay Gökhan PEKER zaman buldukça Çatalca’ya ailesinin yanına geliyordu. Nakkaş köyü kabristanlığına defnedildi. Allah rahmet eylesin.

3. Şehit Jandarma Yarbay Songül YAKUT
1976 Malatya doğumlu 41 yaşında ve bekâr. 8 yaşında iken babası rahmetli oldu. 1997 Kara Harp Okulunu bitirdi. 2 yıl Şırnak’ta Psikolojik Harekât Subaylığı yaptı. 2004’de Ankara Beypazarı İlçe Jandarma Komutanlığı yaparak Türkiye’nin ilk kadın Jandarma Komutanı oldu. Beş kardeşin en küçüğü olan ve zorluklar içinde yetişen Şehit Yarbay Songül YAKUT geçen yıl annesine Akçadağ´ın Ören Mahallesi’nde bir bahçe almış ve içerisine ev yaptırmıştı. Malatya’da toprağa verildi. Mekânı cennet olsun.

Şehit İstihbarat Binbaşı Koray ONAY
1979 Gelibolu doğumlu 38 yaşında.
Eşi Pınar Hanım öğretmen. Altı yaşında Kuzey isimli oğlu ve bir yaşında Ece isimli kızı var. Bir gün önce telefonda babası Süleyman Sinan Efendiye işlerin yoğunluğundan bahsedip iftarı bir saat geç açtığını söyleyip helallik istemiş. Annesi Nahide hanımın: “Şaka de oğlum, şaka olsun” feryadı yürekleri dağladı. Gelibolu İlçe Şehitliğine defnedildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Piyade Yüzbaşı Nuri ŞENER
1985 Ordu doğumlu 32 yaşında.
Ankara’da görev yaparken yedi ay önce geçici görevle Şırnak’a gitti. Ailesi İstanbul’da oturuyor. Babası Ural Efendi “Mayısta yanıma geldi, gezmeye götürdü, boğaz turu yaptık. Önceki gün telefonla konuştuk. Lafın bittiği yer. Benim çocuğum karıncayı incitmemiştir. Ankara’daki bombalı saldırıdan kurtuldu. Nasip buraymış. Alnına yazılmış demek ki!” diyerek gözyaşı döktü. Doktor olan eşi Melike Hanım: “Benim ciğerim yanıyor, Allah yardımcımız olsun. Türk Silahlı Kuvvetleri güçlü. Allah’ın takdiri” dedi. Şehidin annesi Fatma Hanım ayakta güçlükle durabildi. Şehidin Hakan Sinan adında üç yaşında bir erkek evladı bulunuyor.

Şehit Muhabere Yüzbaşı İlker ACAR
1980 Balıkesir Bigadiç doğumlu 37 yaşında.
Uzun süre önce babası rahmetli oldu ve annesi Nurdane Hanım Balıkesir Paşaalanı mahallesinde oturuyor. Şehit Yüzbaşı İlker ACAR İskenderun’da görev yaparken bir hafta önce Şırnak Şenoba Tugay Komutanlığı’na atanmıştı. Eşi Gülçin Hanım, kızı Öykü Ada ve oğlu Yiğit Ege ile birlikte İskenderun Askeri Lojmanlarında ikamet ediyordu. 1 Haziran 2017 Perşembe günü Balıkesir Zağnos Paşa Camiinde öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazından sonra toprağa verildi. Mekânı cennet olsun.

Şehit Piyade Kıdemli Başçavuş Mehmet ERDOĞAN
1970 Kayseri doğumlu 47 yaşında.
Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN’ın emir astsubayı idi. Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN’ın Kayseri 1’inci Komando Tugayında emir astsubayı olarak görev yaparken geçen yıl 23’üncü Jandarma Sınır Tümeni’ne tayini çıkan Aydoğan Paşayla birlikte yeni görev yerine gitti. Komutanını 5 yıllık sürede hiç yalnız bırakmayan Başçavuş Mehmet Erdoğan onunla birlikte şahadete yürüdü. Kayseri Melikgazi İlçesi Yıldırımbeyazıt Mahallesindeki evlerinin önüne getirilen şehidimiz için helallik alınırken, 22 yıllık öğretmen eşi Rüya hanım, 21 yaşındaki oğlu Burak ve 15 yaşındaki oğlu Emre ile babası Şahin Efendi gözyaşlarına boğuldu. Şehidin cenazesi Garnizon Şehitliğinde toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Piyade Uzman Onbaşı Zeki KOÇ
1975 Osmaniye Düziçi doğumlu 42 yaşında.
Osmaniye Düziçi İlçesi Bostanlar köyünde ikamet eden baba Ali Efendi ve anne Zeynep Hanım tabuta sarılıp gözyaşı dökerken “Oğlum sana hakkım helal olsun.” diyerek dua ettiler. 18 yıldır görev yapan Şehit Zeki KOÇ Kayseri’de görevli iken geçici görevle Şırnak’a gitmişti. Eşi Fadime Hanım ve çocukları 17 yaşındaki Alican, 7 yaşındaki Emine Nur ve 5 yaşındaki Ethem Tuğra Kayseri’de ikamet ediyorlardı. İl Müftüsünün kıldırdığı cenaze namazının ardından köy mezarlığında toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Pilot Yüzbaşı Serhat SIĞINAK
1985 Osmaniye Kadirli doğumlu 32 yaşında, bekâr.
Adana Çukurova İlçesi Huzurevleri Mahallesi’nde yaşayan şehidin annesi Sema Hanım ve babası Hayati Efendi acı haberle “Sizi Serhat’ın düğününe çağıracaktık” diyerek gözyaşına boğuldular. Büyük bir kalabalığın duaları eşliğinde Adana Asri Mezarlık Şehitliğinde toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Pilot Üsteğmen Abdulmuttalip KESİKBAŞ
1988 Merzifon doğumlu 29 yaşında
Bir süre önce babası vefat eden şehidin annesi Merzifon Bahçelievler Mahallesinde ikamet ediyor. Sekiz aylık hamile olan eşi Gizem Hanım şahadet haberi ile yıkıldı. Şehidin cenazesi Merzifon Garnizon Şehitliğine defnedildi. Allah rahmet eylesin.

11. Şehit Piyade Uzman Çavuş Hakan İNCEKAR
1979 Amasya Gümüşhacıköy doğumlu 38 yaşında.
İzmir’de görev yaparken Şırnak’a atanması nedeniyle eşi Satı Hanım ve oğulları 12 yaşındaki Ata Yağız ve 11 yaşındaki Yiğit Ali ile birlikte İzmir’in Menderes ilçesinde ikamet ediyorlardı.
Merzifon Tekke mahallesinde yaşayan babası İsmail Efendi ve annesi Nurdane Hanım güçlükle ayakta durabildi. Eşi Satı Hanım havacı asker kıyafetiyle uğurladı Şehit Uzman Çavuş Hakan İNCEKAR’ı. Merzifon’da toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Şehit Teknisyen Başçavuş Fevzi KIRAL
1982 Manisa Akhisar doğumlu 35 yaşında
İzmir Gaziemir Ulaştırma, Personel Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığında görevli olan şehit Fevzi KIRAL on gün önce geçici görevle Şırnak’a gitmişti.
Tören esnasında şehidin annesi Nurdan Hanım, babası Sabri efendi ve ağabeyi Yüzbaşı Hürşehit Kıral, tabuta asker selamı verdi.
Şehidin eşi Nirgül Hanım ve kızları Sude Nur ile Zehra tabuta sarılıp üstündeki fotoğrafı öptü.
Akhisar Beyoba mezarlığında dualarla toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

Güldərən VƏLİYEVA.”BOYNUMA DOLANAN HİCRAN QOLUYMUŞ”

Sənlə görüşümə gəlməz gümanım,
Boynuma dolanan hicran qoluymuş.
Vüsala yetməyə yoxdur gümanım,
Eşqin-məhəbbətin sanki yoxuymuş.

Qəmli könlüm ha alışa, ha yana,
Arif odur hay eşidə, hay ana.
Haçalandı ömrüm yolu hayana,
Ayların, illərin həsrət yoluymuş.

O keçən günlərim gəlməz yadına,
Qıyarsanmı Güldərəni yad ana?
Hicran günlərini yazdın adına,
Sən adlı sevincim qəmlə yoğrulmuş.

KÜMBET DERGİSİ 12. YILINDA 45. SAYISI İLE OKUYUCULARININ KARŞISINDA

Değerli kültür sanat dostları Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği bünyesinde yayınlanan, muhtevası ve baskısı ile ülkemizin saygın yayınları arasında yer alan KÜMBET Dergisi’nin 45. sayısında yine sizlerle buluşmanın mutluluğu içindeyiz.
Bu sayımızda, özel bir dosya halinde dergimizin ilk sayfalarını aziz şehitlerimize ayırdık. 31 Mayıs 2017 akşamı saat 20.55 sularında Şırnak Uludere Şenoba’dan havalandıktan üç dakika sonra yüksek gerilim hattına çarparak düşen helikopterde Tümgeneral Aydoğan AYDIN ile birlikte on iki silah arkadaşı da şehit oldu. Yüreğimizi dağlayan bu elim kazada Aydoğan Paşa ile birlikte şahadete yürüyen kahramanlarımızı ve şehit öğretmen Aybüke Yalçın’ı rahmetle anarken birkaç cümle ile onları tanıyalım istedik.
Ayrıca bu sayımızda birbirinden değerli akademisyen, araştırmacı yazarlar, kalemler sizler için araştırdı, şairlerimiz sizler için duygularını bahardan yaza doğru yola çıkarak ortaya koydular. Derneğimiz ve Niksar Belediyesi’nce geleneksel olarak yapılan “Cahit KÜLEBİ Memleketime Bakış Şiir Yarışması”na şiirler gelmeye devam ediyor. Diğer yandan da Ekim 2017’de yapılacak olan “Erzurumlu Emrah’tan Cahit KÜLEBİ’ye Kültür Sanat Etkinlikleri”nin hazırlıklarına TRT Erzurum Radyosu koordinesiyle başlamasının sevinci içindeyiz.
Derneğimiz üyeleri kendi imkânları ölçüsünde bazı kültür sanat etkinliklerine katıldılar. Bunlar arasında Artvin Valiliği, Belediye Başkanlığı, Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve Artvin 08 Kültür Turizm ve Kalkındırma Derneği’nce 14-15 Mayıs 2017’de yapılan “Artvin 7 Bölge 7 İklim Şiir Şöleni ve Başbakanlık TİKA, TÜRKSAV (Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı) Bitlis Valiliği, Ahlat Kaymakamlığı, Belediye Başkanlığı’nca 13-15 Mayıs 2017 tarihleri arasında düzenlenen “21. Türk Dünyası Hizmet Ödülleri” yer aldı.
“22. Türk Dünyası Hizmet Ödülleri Ödül Töreni “2018 Mayıs ayında Niksar’da gerçekleştirilecek.
Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi Konferans Salonunda 6 Mayıs 2017 tarihinde yapılan “Tokat’ın Değerlerine Vefa” programında Halk Ozanı Sadık Doğanay anılırken, yaşayan değerlerden Âşık Eşref Tombuloğlu, Yard. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı yer aldılar.
Programın sunumunu Şair Rasim Yılmaz yaparken söyleşilere Şair, Yazar Ahmet Divriklioğlu ve Folklor Araştırmacıları Necdet Kurt ve Hayrettin Koyuncu katıldılar.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği’nin sabah kahvaltılarının 24üncüsü yapıldı. Bu kez kahvaltının konukları arasında ilimizdeki protokol ve siyasi parti temsilcileri yer aldı.
Bu sayımızda değerli makaleleriyle dergimizi onurlandıran arasında; Halistin Kukul, Elnur Aliyev, Abdullah Satoğlu, Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı, Yar. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, M. Necati Güneş, A. Turan Erdoğan, Muhsin Demirci, Nihat Aymak, Canan And, Sündüs Arslan Akça, Mustafa Ceylan, Nuri Peköz, Talat Ülker, Bekir Yeğnidemir, Burhan Kurddan, Gürol Delice, Selvi Sur, Hasan Akar, Erdal Arslan yer aldılar.
Şiir dünyamızdan ise; Nezihe Güler, Ali Akbaş, Ahmet Divriklioğlu, Birgül Otlu, Bedriye Sönmez, Mahir Gürbüz, İbrahim Sağır, Cahit Külebi, Celalettin Çınar, Gülderen Veliyeva, Rasim Yılmaz, Gülden Taş, Halil Kuru, İhsan İpek Cankurt, M. Ali Kalkan, Melek Temel, Mustafa Ayvalı, Yılmaz Demirci, Mustafa Sade, Şefik Tiryaki, Mustafa Ünal, Münevver Düver, Saffet Çakar, Yasin Semiz, Yüksel Koç, Hakan İlhan Kurt sizlere birer demet çiçek sundular.
Yeni sayımızda buluşmak dileğiyle….

Remzi ZENGİN
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Gürol DELİCE.”DÜŞTE GÖRDÜK”

Düşte gördük cemalin nurundan nara düştük
Dilimiz lal oldu Mansur gibi dara düştük

Başkasın görmez göz her güzele bigânedir
Kendi yok da hayali var bir nigâra düştük

Aşkın ile divane olduk kendin bilmeyiz
Şeyda bülbül gibi ah edip gülzâra düştük

Her açan gonca gülü gül cemalin sanırız
Sardık can u gönülden gerçekte hara düştük

Aslı yok bir âlemde aşkın aslı bulunmaz
Aslına vasıl olmak içün mezara düştük

Ülkü TAŞLIOVA.”VUR OĞUL”

Gece boyu aralıksız esen tipinin uğultusu sabaha doğru dindi. Uykuya kanarak gözlerini açtığında başını pencereye taraf çevirdi. İçinden, “Şafak sökmemiş, yavaş yavaş kalkıp hazırlanayım. Ya Allah.” diyerek yatağından doğruldu. Bir müddet sessizliği dinledi. Kendini bildi bileli ortalık aydınlanmadan uyanır, herkesten önce işlerini bitirirdi. Yine öyle yaptı. Günler öncesinden göle attığı ağları toplama zamanı gelmişti. “İşaret koyduğum yerler kar altında kaybolmadan gidip ağı çekmeliyim.” diyerek atını hazırladı. Gölün başına gitmek için eyerine oturduğunda, anası her defasında olduğu gibi gitmesine engel olmak istedi. O ise söylenene kulak asmadan atına bindi. “Deh” diyerek yola koyuldu.
Saatler sonra gölün üstünde çubuk dikerek işaret koyduğu yeri bulup yeniden delik açtı. İnin, cinin olmadığı o yerlerde balık tutmak öyle kolay iş değildi. Önce avlanılacak yeri iyi bilmek gerekirdi, sonra bir metreye yakın kalınlıktaki buzu kırıp içine ağı germeliydi. Sonra sabırla birkaç gün bekleyip ağı çekmeliydi. Bu kadar karın tipinin ortasında gölden tutulan kılçıksız sarıbalıklar güzel nimetti. Evine vardığında; “Gelin benim bereketli sarı kuzularım.” diyerek pullarını kazıyacak sonrada bir güzel kızartarak ailesiyle birlikte karınlarını doyuracaktı.
Gün akşama kavuşmak üzereyken gölden ağı çıkarma işini bitirip sarı kuzuları torbalara doldurduktan sonra ağızlarını bağladı. Kısa saplı kazmayı da atın belindeki heybeye koydu. Başını yukarı kaldırdı. Gözlerini kırpıştırarak gökyüzüne baktı. Yavaşça düşen kar taneleri yüzünde eridi. Yüzündeki gülümsemeyle “Şu güzelliğin yok mu? Bütün zahmetine değer.” dedi. Sonra başını yanında duran Bozo’ya taraf çevirerek, “Akşam olmak üzere artık dönelim. Biraz daha kalırsak vallahi kurtlara yem oluruz.” diyerek çulu atın sağrısına örttü. Ardından da balıkları doldurduğu torbayı terkisine yükledi. Anasının ördüğü yün başlığı kulaklarına kadar indirdi. Eldivenlerini bileklerine kadar çekti. Sonra bir sıçrayışta eğerin üzerine oturdu. Ayaklarını üzengiye geçirerek kantarmayı eline aldı. Topuklarıyla hafifçe atın karnına dokundu. Atın kenter yürüyüşüne keyifle üflediği ıslığı eşlik etti. Bozo adlı iri çoban köpeği de kuyruğunu sallayarak karlar arasında peşinden koştu.
“Homurdanma deli pala her kuşun kendisine göre nağmesi var. Benim nağmemde böyle işte bilmiyor musun? Üstelik emeğimiz boşa gitmedi.” diyerek yüzündeki gülümsemeyle atının yelesini okşayarak ıslığına devam etti.
İnsanların bir avuç merhametli kara toprağa muhtaç olduğu o zemheri günlerinde, Çıldır gölünün buzla kaplanmış yüzünde at üstünde gidiyordu. Oraları ilk defa gören biri, sonsuz gibi görünen beyazlığın altında bereketli göl olduğunu nereden bilebilirdi ki? Diz hizasına kadar çıkan kar, Deli Palanın yürüyüş hızını kesiyordu
Terkisindeki dolu torbayla atın sırtında keyifle ilerlerken, şahin gibi bakışlarıyla da etrafı kontrol ediyordu. Akşam griliğinin bile lekeleyemediği ufuksuz pırıl pırıl beyazlık üzerinde birkaç tavşan, kurt, tilki ve kuş ayak izinden başka bir şey yoktu. “Aylardır gök mavi, yer beyaz, sanki hiç yaz gelmeyecek gibi. Ne dersin Deli Pala “ diyerek bir müddet sustu. Sonra da kendisini teselli edercesine “Anam ‘Karakış karadan gider, zemheri aradan gider, gücük azdır, martta yazdır.’ der. Bozo şunun şurasında ne kaldı ki yaza?” dedi. “ Ha… bir de Bizim Hasan Yücel bir keresinde kar yağarken bir gökyüzüne baktı bir de uzaklara sonra derin iç çekti. Buğulu gözlerini gözlerimden saklayarak ‘Her kar bir hatıraya yağar.’ demişti. O sözü beni çok etkilemişti. O sevdiğini karlı bir gecede kaybetmişti Deli Pala. İşte böyle. ” dediğinde gözyaşı yüzünde dondu.
Beyaz çölün sessizliğinde ilerlerken, aklına ilkbaharda göy dağın eteğinde yetişip gölün berrak sularına güzellikleri yansıyan kan kırmızısı gelincikler geldi. Sanki her biri suyu ayna ederek saçlarını tarıyor, diye düşündüğü günleri hatırladı. “Benim dediklerime bakıp üzülme, zamanı gelince her şey kendiliğinden oluverir.” diyerek atının boynuna şefkatle dokundu. “Nice yazlar, kışlar gördük, ama bu sene kış bir başka zor geçiyor.” dediğinde gözleri ufuksuz uzaklara daldı. Deli Palanın burnundan çıkan sıcak nefesi kar taneleri arasında kaybolurken ıssızlığın koynunda yoluna devam etti.
Akşamın çökmek üzere olduğu vakitte, Çoban köpeği Bozo’nun aralıksız havlamasına aldırmadı önce. Tilki ya da tavşan gördüğünü düşündü. Yer yer sertleşen karda zorlanarak yürüyen Deli Pala, arada bir homurdanarak yol aldı. Köpeğin sesi uzaklaşınca “Yoksa kurt mu indi buraya? Ama bu saatlerde de inmez ki meretler.” dedi. Endişelenince atın kantarmasını çekerek durdu. Arkasına baktığında Bozonun geride havlayarak karları eşelediğini gördü. Atını döndürerek o tarafa sürdü.
“Ne var orada Bozo? Havlama sesinden göl ikiye yırtılacak.” diyerek sinirli halde atın sırtından indi. Ayağıyla karları sağa sola savurarak birkaç hızlı adım attı. Gözlerini kırpıştırarak kar üstündeki karartıya eğildi baktı.“Aman Allah’ım kim bu? ” diyerek dizlerinin üstüne çöktü.
Elleriyle iyice karları temizleyince, alaca karanlıkta büzüşerek öylece buyukmuş olan delikanlıyı gördü. Eldivenlerini çıkararak alnına, boynuna, burnuna dokundu. Kulağını kalbine yaslayıp dinledi. Heyecanla, “Yaşıyor.” diyerek atını delikanlının yanına yanaştırdı. Balık torbalarını hızlıca çekip indirdi. Çocuğu kucağına alarak, başı atın sağ böğrüne, gelecek şekilde yüzükoyun terkisine yatırdı. Bozo da havlayarak etraflarında dönüp durdu. “Çabuk olmalıyız.” diyerek karla kaplı buz tutmuş gölün üstünde atını mahmuzladı.
Kış akşamında gökyüzüne asılmış kandil gibi parlayan ay ışığı, yolunu aydınlatıyordu. “Gecenin ayazı ağulu kılıca benziyor. Her yanımı doğradı sanki. Kışın kereminin bolluğu da böyle oluyor işte.” diye kendi kendine söylenerek köyüne yaklaştı. “İnşallah terkimdeki delikanlı donmamıştır. Gerçi Deli Palanın sıcaklığı onu biraz korur. Neyse ki köyün ölü gözü gibi parlayan ışıkları gözüktü.” diyerek atının karnına son bir kez daha dokundu.
Köyüne vardığında yatsı vakti geçmişti. Atından inerek evin büyük tahta kapısını yumrukladı. İçeriden gelen sese, “Benim ana aç.” dedi. Kapının demir zırzası açılıncaya kadar “İnşallah emeğim zayi olmamıştır. Ya Allah.” diyerek terekesindeki delikanlıyı kucaklayarak omuzuna aldı. “Ana hemen kovalara kar doldur getir. Ben delikanlıyı sekiye uzatıp soyundurayım.” diyerek sedirin üzerine uzattı. Yüreğindeki korku eline ayağına dolaşıyordu. Çocuğun yüzündeki masumiyeti gördüğünde içi acıdı. “Ne arıyorsun o ıssız yerlerde. Kayıp mı oldun yoksa çocuk. Kimsin? Nesin? Neden bu haldesin?”diyerek kısık sesle kendi kendine konuştu. Neden sonra anasına seslenerek yardım istedi.
“Çabuk olmalıyız hala yaşıyor. Kurtaracağız inşallah meraklanma oğul.” diyen ana bir taraftan da delikanlıyı soyundurdu. Gaz lambasının isli ışığı altında kovadaki karlarla delikanlının ellerini, kollarını, ayaklarını, bacaklarını ve bütün vücudunu ovmaya başladılar. Kovalardaki karlar bittikçe ana yenisini getirdi. Üşüyen ellerini nefesleriyle ısıtıp yeniden ovdular ovdular…
“oyyy ana…” sözü delikanlının morarmış dudakları arasından çıktığında, ana “Çok şükür oğul, çok şükür… Ölümden döndü. İnşallah bir yerinde arıza kalmaz.” dedi. Onlar karla ovmaya devam ettikçe delikanlının sızıları çoğaldı. Acılar içinde “Ana… Ana…” diye sayıkladı.
Belki bir saat belki biraz daha uzun süre karla ovulan delikanlının sızıları azalmaya başlayınca iniltileri de durdu. Gözlerin açtığında bir müddet durduktan sonra korkuya kapılarak “Anam… Ermeni Askerleri… Yapamam… Ana yaklaşıyorlar…” diye sayıklarken sözleri gözyaşlarından aktı.
“Kimsin sen? Neler geldi başına? Anlat kardaş. Anlat ki bilelim.” diyerek ağlayan delikanlının omuzunu sıktı. “Anamı vurdum ağam. Aha bu kırılası ellerimle anamı karlar arasına gömdüm. Oyyy.”
“Tiknis’de ki evimize Ermeniler baskın yaparak babamı öldürdüler. Anam, ‘Gözümün akı, karası oğul bunlar seni sağ koymayacak. Buralardan gidelim dedi.’ Evimizi ocağımızı söndürerek gecenin bir yarısı ay ışığı altında yola düştük. Şafak vakti ala karanlığını gündüze sunduğunda epeyce yol almıştık. Uzakta bacaları tüten köyü gördüğümüzde ‘şükür kurtulduk.’ diyerek anam sevinçle boynuma sarıldı. ‘Akbaşlı dağların eteğinde ak beleğe belenen köye yetişmemize az kaldı. Kurtuluyoruz oğul.’ demesinin ardından peş peşe duyduğumuz silah sesleriyle irkildik. Anam ‘Bizi gördüler peşimizi bırakmayacaklar. Koş oğul.’ dedi. Elimizdeki torbaları atarak var gücümüzle karlar arasında düşe kalka koşuyorduk. Onlar da ara sıra ateş ederek arkamızdan koşuyordu. Anam bir an durdu arkasına baktı, sonra da bana dönerek, ‘Beni vur yoksa o imansızlar…’ dediğinde dehşete düştüm. Onlar bize doğru yaklaştıkça anamın gözleri korkudan kocaman olmuş bana yalvarıyordu. ‘Oğul ya tabancayı ver ben yapayım, ya da sen yap, yoksa namusuma halel getirecekler. Her şekilde öleceğim ben, bari temiz öleyim oğul beni vur ve kaç.’ dediğinde nutkum tutulmuştu. Onlar bize doğru koşarak geliyordu. Anam ise önümde diz çökmüş beni vur diye yalvarıyordu. Şuurumu yitirmiş öylece olanları seyrederken, babamı nasıl zalimce öldürdükleri geldi gözlerimin önüne. Avlunun ortasındaki direğe bağladıkları babamın ellerini keserek başladılar zulmetmeye… Sesi, o acıyla yankılanan sesi kulaklarımdan hiç gitmedi. Ya anam? Anama yapacakları daha da beterdi. Onların bağırışları ve silah sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Sesler yaklaştıkça anam ‘Vur oğul. Beni onlara bırakma yoksa hakkımı helal etmem sana.’ diye yalvarıyordu. Bir an, bir an tabancayı anamın kalbine dayadım. Anam tetikteki parmağıma dokundu gözlerime baktı gülümsedi. Boşlukta yankılanan sesle ayaklarıma düştü. Kırmızı ve beyaz ağam… Anam, kırmızı ve beyaz kucak kucağa… ”
Ana oğul delikanlının söyledikleri karşısında kapılarının önünden akan çay gibi donup kaldılar./04.02.2015 /ANKARA

Filiz YÜKSEL.”DUVAR”

Varlığını karanlık ufkuma arz bilerek
İnandım!… İnanmayı kendime tarz bilerek
Cefana direnmeyi bilhassa farz bilerek
Sabır, sabır üstüne inerken ayet, ayet
Sükûnet mahallinde öleceğim nihayet…

Tutuştu kelimeler nutkumun ateşinden,
Ve bir şiir dilinden asıldı bak ansızın.
Bak akıl ayrı düştü, fikir denen eşinden,
İnatla sürünürken peşinde imkânsızın.
Meğerse aşk sarhoşluk, ümit doyumsuz şarap;

Hasret olgun üzümler saklayan asma imiş.
Meğer hayat değirmen, insan içinde türap;
Zaman ömür öğüten afili yosma imiş.
Acep kimin bu korku, bu telaş dolu sini?
Bu gözleri acıdan kamaşan çocuk da kim?

Kim kıstı irademin serinleten sesini?
İçimde volta atan bu garip kaçık da kim?
Yokluğun bir mahkûmun rutubetli düşüyle;
Tahtına veda eden kralın hüsranıdır.
Yokluğun bir serçenin gönüllü düşüşüyle,

Tepe üstü taşlara çakılması anıdır.
Şimdi yaşam ölümün karaciğerinde pus,
Hayal er’in düşmana uzaktan cesareti.
Şimdi bir çerçevede yaşarken böyle mahpus,
Nasıl koyup gitmeli, aynada esareti.

Ey büyücü, büyücü, yeter takındığın naz,
De ki yalan söyledim, de ki hâlâ umut var.
Ey ruhunu rüzgâra satan sefil sihirbaz;
Konuş da çöksün artık aramızdaki duvar.

BİR KORE GAZİSİ: İBRAHİM ETHEM

-Kore Gazisi İbrahim Ethem Güney’in ferah ve güzel hatırasına-
Prof. Dr. Saadettin YILDIZ
YELKENTEPE’nin tam karşı yamacına tutunmuş mütevazı bir evde bir çocuk doğar. Kasabanın düşman geleli ne kadar azaldığı bilinmeyen nüfusuna bir kişi eklenmiş olur böylece. Asırlar önce aşkı uğruna tahtını-tacını terk etmiş olan bir kahramanın adaşıdır. O da “İbrahim” olsun istemiştir babası, o da “ Edhem” olsun…
Ne İbrahim olmak kolay, ne de Edhem olmak: Ateşten kurtulacaksın, şandan-şöhretten sıyrılacaksın… Ezâ döndürmeyecek seni yolundan, ceza caydıramayacak. Hem İbrahim olacaksın, hem Edhem: Ateş nedir? Hiç! Nemrut kimdir? Hiç! Taht ve taç nedir? Hiç!…
***
İbrahim Edhem, kundakta bir bebek; “Sarıkardeşler”in en küçüğü…
Düşman kasabayı ateşe verir ve halk can korkusuyla, namus kaygısıyla köylere sığınmak üzere yollara serpilir. Evler cayır cayır yanmaktadır. Düşman, kaçarken daha çok düşmandır; yakar yıkar, asar keser. Onun gözünde ne kurt masumdur ne kuzu, ne kuş!…
Aile telaş içinde evini barkını terk edip kaçarken küçük İbrahim, sabi İbrahim salıncağında kalıverir. Neden sonra annesinin yüreğine ateş düşer, dönüp dalar evin içine ve İbrahim’i kapıp çıkar. Annedir, nasıl razı olur onun dumandan boğulmasına, ateşlerde kavrulmasına?
Bu, İbrahim Ethem’in ilk gaziliğidir. Yanıp kül olacakken dağda bayırda koşup oynamak, büyümek, koşuşturmak. Kader… Talih yâr olursa, dağ çağırır insanı doruklarına; rüzgârlarıyla serinletmek, yağmurlarıyla ferahlatmak için…
***
Yıllar sonrasının Kore gazisi İbrahim Çavuş, daha sabiyken başlamıştır “olmak ya da olmamak” mücadelesine. Sonra arkası gelir: Kurşunlardan kurtul, alevler arasından sıyrıl; bizimle hiçbir bağlantısı olmayan “uzaklardaki düşman”la vuruşmaya hazırlanırken kalbin huysuzlansın da morgda sabahla, gün doğusunun en uzak ülkesinde, Kore’de döğüş… Hayat hep bir hikâye yaratmak üzere akıyor etrafımızda.
Evet, hayat hep bir hikâye yaratmak için akıyor: İbrahim Ethem büyüdü, okudu, askerliği seçti. Kore’ye gitme hazırlıkları sürerken ağır bir kalp krizi geçirdi. Doktorlar didindiler, sonuç yok. Morga kaldırıldı.
Askerin vefası başkadır. Onu yakından tanıyan bir yüzbaşı “ben bu çocuğu çok severdim. Yüzünü göreyim hiç olmazsa” dedi, izin verdiler, morga indi. İbrahim Çavuş’un yüzünü görüp vedalaşacaktı. Anlaşıldı ki nefes alıyor, morgun soğuk dolabından yukarıya taşıdılar. Hikâye, o soğuk dolaplarda sona erecekken yeniden başladı: İyileş ve yola çık!…
***
Kore, uzak diyar. Günlerce kara görmeden süren deniz yolculuğu ve savaş: Yeniden ateş, yeniden kurşun; olmak ya da olmamak…
O, Kore’de olup bitenleri anlatırken hep ketum davrandı. Yiğitler az konuşur. Gerçek bir asker ve kahraman olduğu için konuşmaktan, şahsi bir mitoloji yaratmaktan uzak durdu. Çok özel ortamlarda ancak konuşturulabildi. Alçak gönüllülük, uzuvlarından biriydi sanki.
***
Bembeyaz bir sakalın altında efendilik ve huzurla gülümseyen bir yüz, hep gülen gözler, hep gülümseyen bir sima… Gülümsemenin simayla bu kadar kaynaştığı ve bu kadar yaraştığı başka biri var mıdır, bilmiyorum. Ona çok yakışıyordu.
***
Gazi İbrahim Ethem, uçmağa vardı.
Yanıp kül olmasına, kül olup savrulmasına vaktiyle razı olmayan Mihalıççık –ki taa Alpu’dan başlayıp yavaş yavaş yükselen çıplak arazinin Kayı köyünde birden bire baş kaldırmasıyla meydana gelen Sündiken dağlarına sırtını dayamış küçük bir ilçedir- seksen küsur yıl sonra, yağmurun ığıl ığıl döküldüğü bir günde onu bağrına basıp sakladı. Tokmak Harmanı’ndan, Yelkentepe’den, Beylikova’dan, Seki yolundan esen rüzgârlarıyla serinlesin, yağmurlarıyla ferahlasın diye…
***
Gazi İbrahim Ethem’i torunu yaşındaki silah arkadaşları uğurlayabilirdi. Tören adamı değildi, istemedi. Çocukları, akrabaları, hemşehrileri ılık bir yağmurla süslenmiş sade bir törenle uğurladılar onu. Geriye bir güzel adamın güzel ve ferah hatırası kaldı:
Ateş nedir? Hiç! Taht ve taç nedir? Hiç!…
Girne, 11 Haziran 2015

Noorudden Samedoglu.”KARA GÖZLÜM HOŞÇA KAL”

Bana zindan olur sensiz bu şehir
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.
Yediğim zakkumdur, içtiğim zehir
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

Bensiz olur sensizliğin bedeli
Korkarım ki sana gelir vebali
Gözümden akıtıp boranı, seli
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

Gözüme girsen de görmeyeceğim
Artık ahvalini sormayacağım
Emin ol bir daha kırmayacağım
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

Geceler boyunca uyku kovarak
Hecede dizede seni överek
Yollarda çöllerde seni severek
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal

Arzu emelimi yellere salıp
Yıkılmış dökülmüş hayale dalıp
En güzel çıktığın resmini alıp
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

SAMEDOGLU mağlup oldu biçare
Her nefeste gam alırım ne çare
Elveda diyemem sen nazlı yâre
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

23/12/2016 Türkiye / Tokat

Sona ÇƏRKƏZ.”SƏNDƏN UZAQ DÜŞSƏM DƏ MƏN…”

ŞƏHRİYAR 110
Sona ÇƏRKƏZ/BDU-nun baş müəllimi, yazar
Vətənını, xalqını, el-obasının adət-ənənələrini ve nəhayət, qəlb dostunu misilsiz sevgi ilə sevən ve bu sevgi toxumunu qəlblərə səpən Şəhriyar tək İranda deyil, bütün Yaxın ve Orta Şərqdə tanınan, oxunan ve sevilən şairlərdəndir. XX. əsr ədəbiyyatının əvəzsiz simalarından olan, “mənim də bir adım gəlsin dilizə” deyərək həsrətdən haray çəkən Məhəmmədhüseyn Şəhriyarın adı dilimizdən, söylədikləri qəlbimizdən heç bir zaman silinməz. Böyük ədəbiyyatşünas Mir Cəlal müəllimin təbiri ilə desəm, Məhəmmədhüseyn Şəhriyar ədəbiyyatımızın zəhmətkeşlərindən idi. Onun elmi fəaliyyəti, ədəbi yaradıcılığı qollu-budaqlı, barlı-bəhrəli olub. Şəhriyar hər bir Azərbaycanlı üçün zirvədə duran şairlərdəndir. Onu çox haqlı olaraq “şairlərin Şəhriyarı” diye adlandırırlar. Şəhriyar sözün bütöv mənasında anadan doğulandan şair doğulmuşdu. O, böyük ədəbi taleyində qələminin qeyri-adi sadəliyi ve xalqına yaxınlığı ilə qəlblərdə taxt-taca sahib olub desəm, daha doğru olar. Bu dahi şairin yaşadığı dövrdə sevənləri də, həsəd aparanları da çox olmuşdur.
Məhəmmədhüseyn Şəhriyar 1906-cı ildə Təbrizin Bağmeşə bölgəsində o dövrün tanınmış ve sayılıb-seçilən hüquqşünaslarından olan Hacı Mirağa Xoşginabinin ailəsində dünyaya göz açmışdır. Məhkəmədə vəkil işləyən atası şeiri ve musiqini çox sevərmiş, anası Kövkəb xanım isə xalq yaradıcılığı nümunələrindən, bayatı ve qəzəllərdən, xüsusilə də Seyid Əzim Şirvaninin qəzəllərindən balaca Şəhriyara oxuyarmış. Bütün bunlar Şəhriyar yaradıcılığında apaydın görünməkdədir.
Təbrizdə orta təhsilini başa vuran Məhəmmədhüseyn Şəhriyar Tehran Universitetinin tibb fakültəsinə daxil olur. 19-20-ci illərin ortalarında ədəbi aləmdə Şəhriyar artıq istedadlı şair kimi tanınır. Onun şeirləri Füzulinin qəzəlləri ilə bərabər tutulur ve dillərdən düşmür. Poemaları ve qəsidələri qiymətli poeziya nümunəsi olaraq qəbul edilir. Böyük Şəhriyar şeirin bütün formalarında yazır ve hansı üslubda yazırsa-yazsın, onun əsas mövzusu dəyişilməz olaraq qalır. Bu mövzu isə onun əzəli ve əbədi arzularından doğan – vətənin bütövlüyünü, azadlığını, birliyini görmək ve qanı-canı bir olan qardaşları ilə görüşməkdir.
Azərbaycandan uzaqlarda yaşamağa məhkum edilən, bunu haqlı olaraq çəkilməz dərd bilən Şəhriyar özünün qəriblik nisgillərini vətənin parçalanmış taleyi ilə bərabər tutub ömrü boyu. Onun yaradıcılığında Azərbaycan həsrəti damarlarından axan qana dönmüşdü:
Könlüm quşu qanad çalmaz, sənsiz bir an, Azərbaycan
Xoş günlərin getməz müdam xəyalımdan Azərbaycan
Səndən uzaq düşsəm də mən eşqin ilə yaşayıram
Yaralanmış qəlbim kimi, qəlbi viran Azərbaycan
Şəhriyarın fikrincə, vətənin də onun özü kimi ağır-ağır dərdlərinin dərmanı ancaq azadlıqdır. Ana dilində yazdığı əsərlərinin qanadlarında o, sanki Azərbaycana gəlib gəzir, sevənləri ilə görüşür, fikrini-düşüncələrini oxucuları ilə bölür, ürəyindəki arzuları onlara çatdıra bilir ve yenə bir ömür alnına yazılmış həsrətə doğru yol gedir. Məhəmmədhüseyn Şəhriyarın ana dilimizdə yazdığı “Heydərbabaya salam” poeması onun ömür boyu çəkdiyi yurd həsrətinin rəngidir, anasının laylasıdır, qəlbinin nəğməsidir, daxili dünyasının ab-havasıdır, elinin-obasının təəssübüdür. Bu əsər vətənpərvərlik dastanıdır, el-obaya vurğunluğun təzahürüdür, Şəhriyar qeyrətidir, Şəhriyar heyrətidir. Bir sözlə, “Heydərbabaya salam” mənim aləmimdə xatirələr yuvasıdır. Bu poemada o, nələrdən bəhs etmir?..
Heydərbaba, yolum səndən kəc oldu,
Ömür keçdi, gələmmədim, gec oldu,
Heç bilmirəm gözəllərin nec oldu,
Bilməz idim döngələr var, dönüm var,
İtkinlik var, ayrılıq var, ölüm var.
Şəhriyar bu poemanı anası Kövkəb xanımın gileyli ve çox müdrikliklə söyləmiş bir ifadəsinin cavabı olaraq qələmə alıb. Anası deyib: “Oğlum, Şəhriyar, sənə böyük şair deyirlər, fəqət necə yazırsan ki, mən anlamıram?”. Heydərbaba dağ adıdır, Şəhriyarın bu əvəzsiz ve möhtəşəm poeması isə dağların ən ucası ve həm də onun sinəsinə çəkilən ayrılıq dağıdır. Əslində, hər bir yaradıcı insan, qələm sahibi sadəliklə fikrini ifadə etməyi bacararsa, oxucunun könlünü fəth edə bilər. Elin ətəyindən yapışarsa, onun dili ilə danışaraq, onun fikir ve düşüncələrinə istinad edərək yazıb-yaradarsa, yaşadığı dövrün nəbzini tutmağı bacarar ve uğurlu əsərlərə imza ata bilər. Həyatında görüb yaşadıqları yaxşını da, pisi də, iştirakçısı olduğu hadisələrin müsbət-mənfi tərəflərini də doğma dilində tərənnüm edən ve bunu özünün çoxşaxəli yaradıcılığının qayəsi hesab edən böyük Şəhriyar elə buna görə sevilən, adı dillər əzbəri olan şairdir, olub ve olacaqdır. Şəhriyar etiraf edib ki, uşaqlığında görüb-eşitdikləri, ətrafında cərəyan edən hadisələr, bir yerdə gəzib-dolaşdığı tay-tuşlarının yaşadıqları ve elinin-obasının adət-ənənələrinə vurğunluğu da anasının arzusu ilə üst-üstə düşüb ve Azərbaycan dilində bu əvəzsiz poema qələmə alınmışdır. “Heydərbabaya salam” poeması iki hissədən ibarətdir. Şair birinci hissəni Tehranda, ikinci hissəni isə Təbrizdə yazmışdır. Bu əsəri himnə ve çağırışa bənzədənlər də az olmayıb. Poemanın hər bəndi ayrı-ayrılıqda bütöv ve tam bir həyat mənzərəsi əks olunan rəsm əsərinə bənzəyir. Oxuyursan, görürsən, eşidirsən ve o hissləri içəridən yaşayırsan.
Düşünürəm, hansı birimizi Rübabə Muradovanın ifasında səslənən, Şəhriyarın dərd yuvasına dönən sinəsindən qoparaq nisgilin ifadəsinə çevrilən bu yanıqlı cümlələr ağlatmayıb?
Heydərbaba, ildırımlar çaxanda,
Sellər-sular şaqqıldayıb axanda,
Qızlar ona səf bağlayıb baxanda,
Salam olsun şövkətizə, elizə,
Mənim də bir adım gəlsin dilizə.
Şəhriyar inanırdı ve emin idi ki, bu qədər böyük məhəbbətlə elinə-obasına bağlılıq ve həsrət onun adını dillerdən düşürmeyecek. Nə qədər ki, qədirbilən Azərbaycan halkı var, Şəhriyar da var olacakdır. Çünki Şəhriyar öz yaradıcılığı ilə şöhretin zirvesine yükselen böyük şairlərdendir. Onun ana dilinde yazdıqları ise qəmə-kedere belense de, sabaha inamla dolub-daşır ve böyük yaradıcılığının en önemli hisselerinden birini əhatə edir.
Məhəmmedhüseyn Şəhriyar bütün yaradıcılığı boyu vetənin bütövlüyü ağrısını, sızıltısını oxucusuna pıçıldayır. Tanıdığı, sevdiyi insanların, qohum-əqrəbasının, tay-tuşlarının adını da şeirlerinde ve poemalarında birer-birer çekir, xatırlayır ve bununla da əhdinə sadiqliyin nümunesine çevrilir. Onun böyük üreyi vardı ve Şəhriyar çox vefalı idi. “Heydərbabaya salam” poemasında bunlar daha bariz formada, daha gözəl lövhələrlə oxucunun gözləri önündə sərgilənir.
Şəhriyar bu poemada Xoşginab xalqının xarakterini bütövlükdə açıb göstərir ve orada tanıyıb-gördüyü insanların bir-bir adlarını çəkir, səmimi bir şəkildə onlardan söz salır ve böyük məhəbbətlə oxucusuna təqdim edir. Poemanı oxuyan zaman Aşıq Rüstəmi, Məlikniyazı, Mirqadiri, Axund Eyyubu, Qulamı, Mirəbdülü, bayramda şalına corab bağlayan Fatma xalanın kövrəkliyini, Fizzə xanımın ve Nənəqızın gözlərini, Rəxşəndənin bal təki sözlərini xüsusi sevgi ilə xatırladığı, bir-bir adlarını çəkdiyi seyidlərin xarakterlərini ve xoş əməllərini oxucusunun qəlbinə ustalıqla köçürə bilir. Onların obrazını yaradaraq, Şəhriyar özü də bütöv varlığı ilə onların arasında görünür ve unuda bilmədiyi o həyatı yaşayanların birinə çevrilir.
Heydərbaba, Nənəqızın gözləri,
Rəxşəndənin şirin-şirin sözləri,
Türkü dedim, oxusunlar özləri,
Bilsinlər ki, adam gedər, ad qalar,
Yaxşı-pisdən ağızlarda dad qalar.
Poemanı oxuyan hər bir kəs onun ifadələrinin qanadlarında xəyalən də olsa, Xoşginabdan ötüb-keçib, oraları görüb, o həyata bələd olub geri qayıdır ve sanki böyük Şəhriyarın yaşadıqlarını yaşayır. Oxucu yaşından asılı olmayaraq, ustalıqla kaleme alınmış bu hayat səhifələrini vərəqlədikcə, onların fərqinə vardıqca, o hatıralar kervanına qoşulub Şəhriyar qələminin qüdrətinə valeh olur, özü də içəridən təzələnir, bütövləşir. Ədəbiyyatda da öz hiss ve duyğularını oxucunun qəlbinə köçürə bilmək əsl məharətdir.
Mən də Şəhriyara vurgun olan biri kimi hələ orta məktəb illərində atamın böyük kitabxanasında qorunan ve en gözəl yerində saxlanılan böyük Şəhriyarın eserlerinin, şeirlərinin, poemalarının çoxunu sevər ve bəzilərini əzbər bilərdim. İllər sonra artıq universitetdə işləyərkən bir gün həyat yoldaşım Çərkəzlə Nizami muzeyinin etrafında gəzişirdik. Azərbaycan Televiziyasının “Günün ekranı” xəbərlər proqramının çəkiliş qrupu ilə rastlaşdıq. O yıl ilk dəfə idi ki, Novruz bayramını hökumət səviyyəsində keçirmək haqda qərar verilmişdi. Bu qərar olmadan da Novruz bayramı Azərbaycan xalqının hər vaxt əziz tutduğu, geniş formada qeyd elədiyi bayramlardan biri ve ən önəmlisi idi. Ve o gün həmin çəkiliş qrupu bizdən müsahibə almaq istəyəndə, rəhmətlik yoldaşım folklorçu ola-ola, adət-ənənələrimizi gözəl bilə-bilə (elmi işi də folklordan idi) mənə üzünü tutub, müsahibə götürənə dedi:
-Sona xanım Şəhriyarı çox sevir ve indi o, sizin sualınıza Şəhriyarın poemasından Novruz bayramı ilə əlaqədar olan bir parça ilə cavab verər. Mən də həvəslə çox sevdiyim Şəhriyarın “Heydərbabaya salam” poemasından dillər əzbəri olan aşağıdaki iki bendi ezber dedim. Söylədiklərim də xəbərlər proqramında göstərildi.
Bayram idi, gecəquşu oxurdu,
Adaxlı qız bəy çorabın toxurdu,
Hər kəs şalın bir bacadan soxurdu,
Ay nə gözəl qaydadı şal sallamaq,
Bəy şalına bayrampayı bağlamaq.
Şal istədim, mən də evdə ağladım,
Bir şal alıb tez belimə bağladım,
Qulamgilə qaçdım, şalı salladım,
Fatma xala mənə corab bağladı,
Xan nənəmi xatırlayıb ağladı.
Şəhriyarın Novruz bayramına sevgisi, el adət-ənənələrinə vurgunluğu bütün çalarları ilə bu poemada aydın şekilde gözlerimiz önündə canlanır ve ışığa dönüb gözlərimizi qamaşdırır. Bu bayramın şirinliyini, böyüklüyünü, mənasını, dadını ve tamını, elin-obanın bu bayrama hazırlaşarkən yaşadıqlarını sehrli bir dildə oxucusuna çatdırmağı, düşünürəm ki, ancaq Şəhriyar qələmi bacarardı, ürəklərə köçürə bilərdi. Məmmədhüseyn Şəhriyar təkcə böyük şair deyil, o, həm də böyük maarifçidir, vətəninə, xalqına vurğun vətəndaşdır. Onun her bir cümləsi haraydır. Yaşadıqları da, yaratdıqları da məktəbdir. Dili bal, üslubu isə həyatın əsl üzü ve özüdür. Şəhriyar mənə bir də ona görə çox doğmadır ki, o, dərdə-qəmə qol açan, qismətinə üsyan etsə də, dərdlərini çəkdikcə çəkə bilən, taleyindən qaçmayan, ağrılarını köksünün altına yığan böyük ürəkli insan idi. Şəhriyar xalqının dərdini sözün geniş mənasında öz dərdindən ayırmadan çəkir, onu çirkin oyunlara sürükləmək istəyənlərə qarşı üsyan edir, dövrünün haqsızlıqlarına göz yuma bilməyərək, qələmi ilə qılınclayır. Acı ayrılıqlara məruz qalaraq həsrət ağrısının, torpaq sevgisinin hər zaman geniş xalq kütlələrinə çatdırılmasına çalışan, birliyə səsləyən vicdanlı vətəndaş olan Şəhriyar yazır:
Heydərbaba, göylər bütün dumandı,
Günlərimiz bir-birindən yamandı,
Bir-birizdən ayrılmayın, amandı,
Yaxşılığı əlimizdən alıblar,
Yaxşı bizi yaman günə salıblar.
Şəhriyar bu çağırışları ve harayları ilə xalqını əmin edir ki, bir gün onlara zülm edənlərin burnu mütləq ovulacaqdır. O zaman bu vətən də, bu xalq da məzlumluğun boyunduruğundan qurtaracaqdır. “Şeytana uymayın” deyirdi Şəhriyar, şeytanlıq dövrü dağılacaq bir gün. “Bayquşun da qəfəsi dar olmasın”. Fars dilində, qəzəl janrında yazmış olduğu “Azərbaycan” şiiri buna ən böyük nümunədir. Bu şiirdə Şəhriyar vətəninin başının üstünü alan qara buludlardan, xalqın mukatteratından ve tarixindən çox geniş söz açaraq onu azadlığı uğrunda mübarizəyə ve bərabərliyə səsləyir. O, Azərbaycanın qüdrətinə inanaraq, başı bəlalar çəkmiş vətəninin hər zaman yaxşılıq edib, yaman olduğuna yanıb-yaxılaraq yazır:
Bütün dünya bilir sənin qüdrətinlə, dövlətinlə
Abad olub, azad olub, mülkü-İran, Azərbaycan.
Böyük Şəhriyarın əsərləri Azərbaycanda, İranda, Türkiyede, İraqda, ümumiyyətlə, dilimizi anlayan çox ölkələrdə sevilir, oxunur ve hər zaman da əminəm ki, böyle olacaqdır. Şəhriyarın ana dilində yazdığı şiirləri arasında Süleyman Rüstəmə, Rüstəm Əliyevə, Məmməd Rahimə həsr etdiyi şeirləri də çox duyğulu əsərlərdəndir. Bakı həsrəti, Şimali Azərbaycandakı qardaşları ilə görüşmək arzusu ömrü boyu onun ən ümdə diləklərindən biri idi. O, Azərbaycanın da, doğma xalqının da gücünə, qüdrətinə bələd idi. Ona görə də yazırdı:
Sən kimi qardaş öz qardaşını
Atmayıb özgə kimsə tutmayacaq.
Qoca Təbriz də, yüz min il keçsə,
Belə qardaşlarını unutmayacaq.
Məhəmmədhüseyn Şəhriyar fars, ərəb dillərini mədrəsədə ikən öyrənir, evdə isə hususi müəllimdən fransız dilini mükəmməl öyrənə bilir. O, öyrəndiyi bütün dillərdən ana dilini üstün bilirdi ve hələ 1913-cü ildə Talibiyyə məktəbində oxuduğu vaxt ilk şeirini Azərbaycan dilində yazır. 1924-cü ildə Tehranda Ali Tibb Universitetinin diş həkimi ve əczaçılıq fakültəsinə daxil olan Şəhriyar nə yazıq ki, oranı bitirməyə iki-üç ay qalmış təhsilini yarıda buraxmağa məcbur edilir. Onu bu addımı atmağa məcbur edən isə o vaxt hakimiyyətin başında duran İran şahı Rza Pəhləvinin əmisi oğlu Çıraqəli xan olmuşdur. Universitet illərində (1924-1929) Şəhriyar Sürəyya adlı bir qıza dəlicəsinə vurulur ve bu qarşılıqlı məhəbbətin ucbatından başına olmayan bəlalar gəlir. Sən demə, ürəkdən sevdiyi ve “Pəri” adlandırdığı o qıza Rza şahın əmisi oğlu da vurulubmuş. Buna görə də Şəhriyarı sevdiyindən ve layiq olduğu xoşbəxtlikdən ayırıb, əvvəlcə həbsə atırlar, sonra Tehranı tərk etmək şərti ilə Nişapura sürgünə göndərirlər.
Dərd yaxanı tanımasın, tanıdısa, çətin əl çəkər. 1934-cü ildə sürgündə ikən atasının ölüm xəbərini alır ve “Atamın matəmində” şeirini qələmə alır. Ümumiyyətlə, Şəhriyar yaradıcılığı boyu atasının ve anasının portretlərini mükəmməl formada oxucusunun gözü önündə canlandıra bilir. Atasının çox əliaçıq, çörəkverən ve sözüötən kişilərdən olduğunu xüsusilə qeyd edir ve bu da Şəhriyarın hansı ailədə, hansı mühitdə böyüdüyünün göstəricisidir. 1935-ci ildə nəhayət sürgündən dönən şair 1937-ci ildə Tehrandan doğma Təbrizə qayıdır. Onun fars dilində yazdıqları İran ədəbi mühitində yükseklere ucalsa da, zəmanəsinin Hafizi adlandırılsa da, böyük azərbaycanlı olan Şəhriyara paxıllıq edənlər, sındırmağa çalışanlar da az olmayıb. Şəhriyarın qalxdığı zirvəyə qalxa bilməyən namərdlər, onu qısqananlar bəzən onu ədəbi-ictimai mühitdə tədbirlərə dəvət etmir ve ya gec-gec dəvət edirlər. Laqeydlik ve biganəlik isə mənim aləmimdə ürəyi sevgi ilə dolu olan duygulu insanı əyməyə ve əzməyə yeter. Lakin Şəhriyarın istedadı sönməyən ulduzlar kimi idi ve onun qarşısını almağa heç kəsin ve heç nəyin gücü yetməzdi. Məlumdur ki, Şəhriyarın ən güclü köməyi ve dayağı çox sevdiyi anası Kövkəb xanım olub. Doğru deyiblər ki, “ana kimi yar olmaz”. Şəhriyarın ən ağır günlərinin sahibi, əlacı, dava-dərmanı hesab elədiyi anası da nə yazıq ki, 1952-ci ildə Tehranda dünyasını dəyişir ve onu bu böyük məhəbbəti də tərk edir. Şair onun ağrı-acısına da “Ey vay, anam” adlı elegiya ilə səslənir ve hətta çox üsyankârcasına səslənir. Ədəbi mühitdə yaradıcılığı üzünə gülən böyük şairin acı taleyinin ağrıları bitib-tükənmir.
İlk eşqini – Pərisini bir an belə unutmayan Şəhriyar 1953-cü ildə artıq 48 yaşında ikən öz qohumlarından olan Əzizə adlı xanımla ailə qurur. Kasıbçılığı, nisgili ve qəlbində közə dönən həsrətləri Əzizə xanım böyük şairə unutdurmağı becerir. Onların iki qızı, bir oğlanları olur. Övladlarını həyatının tutiyası bilən şair ömrünün bu xoşbəxt günlərindən fərəhlə söz açır, rahat nəfəs alır ve dərdin-sərin bitdiyini zənn edir. Lakin Şəhriyarın xoş ve rahat günlərinin də ömrü qısa olur. Bəxtəvərliklərin qənimi, taleləri vaxtsız biçib göylərə sovuran acı ölüm yenidən döyür onun tale qapısını. Üzüdönük fələkdən yetərincə çeken şair 1974-cü ildə ömrünə sevinc gətirən həyat yoldaşı Əzizəni də itirir.
Bu ağrılarını da Məhəmmədhüseyn Şəhriyar yenə qələmi ilə bölüşür, təkcə qələmi dərdinə dərman bilir, ürəyini onunla soyudur:
Xəzan gəldi, gül apardı,
Bir şeyda bülbül apardı.
Yanmışdım mən, kül olmuşdum,
Yel də gəldi, kül apardı.
Üzdü əl bir nazlı yardan,
Gözəl üzlü gülüzrdan.
Sevgilimtək bir cəvahir,
Bir də doğma ruzigardan.
Yar hər yerə mənnən getdi,
Əcəl gəlcək onnan getdi.
Dayan, gəlim yola salım,
Xoş günüm də sənnən getdi.
Uzun müddət bu qəmdən sıyrıla bilməyən şair yazır: “Görəsən, fələyin mənə dərd-qəm, əzab verməkdən özgə işi-gücü yoxdur?”. O vaxtadək gâh Təbrizdə, gâh da Tehranda yaşayan şair Əzizə xanımın ölümündən sonra övladlarını da götürüb doğma Təbrizə dönür. Ve burada Təbrizin ona heyran olan azərbaycanlı şairləri Şəhriyara acılarını unutdurmaq üçün qol-qanad gəlirlər, ətrafından ayrılmırlar ve ondan bəhrələnməyə başlayırlar. Beləliklə, onun Təbrizdə böyük ədəbi məktəbi yaranır.
Daim təəssübkeşlik mövqeyindən çıxış edən böyük şair məhz Təbrizdə təsəlli tapa bilərdi. M. Rövşənzəmir “Heydərbabaya salam” poeması haqqında belə yazırdı: “Heydərbaba dağı bir gün yerlə-yeksan ola bilər, yer üzündən silinə bilər, ancaq nə qədər ki, Azərbaycan xalqının həssas qəlbi döyünür, Şəhriyar nəsillərdən-nəsillərə ötürüləcək ve yaddaşlarda qalacaqdır”.
Dərdinə dərman bildiyi Vətənini azad görmək, Azərbaycana gəlmək, qardaşları ilə görüşmək, onların gözlərindən, sözlərindən öpmək nisgilli Şəhriyara qismət deyilmiş. Lakin azadlıq onun istədiyi kimi Azərbaycan xalqına məlhəm oldu ve bu xalq Şəhriyarı unutmadı. Bu günlərdə böyük ve dahi Şəhriyarın doğumunun 110. illiyi Azərbaycanda təntənəli şəkildə qeyd edilir, çünki artıq Azərbaycan Şəhriyar istədiyi Azərbaycandır ve onun kimi dahilərə hökumət tərəfindən yüksək qiymət verilir. Bu tədbirlərin silsilə şəkildə keçirilməsi də nəzərdə tutulub. Mən əminəm ki, böyük Şəhriyarın ruhu azad Azərbaycan xalqının bu günlərini görür ve çox şaddır. Çünki o, bu günləri çox arzulayaraq yazmışdı:
Övladların nə vaxtadək tərki-vətən olacaqdır
Əl-ələ ver, üsyan eylə, oyan oyan Azərbaycan
Yetər fəraq odlarından kül ələndi başımıza
Dur ayağa, Ya azad ol, ya tamam yan, Azərbaycan
Şəhriyarın ürəyi də səninki tək yaralıdır
Azadlıqdır sənə məlhəm, mənə dərman, Azərbaycan!
Yenidən uşaq olub, sonra solmaq istəyən şair 1988-ci ilin 18 sentyabrında Tehranın Mehr xəstəxanasında batan günəş kimi solaraq dünyasını dəyişir. Təbrizdəki Surxab məzarlığında dəfn edilir. Məhəmmədhüseyn Şəhriyarın vəfat etdiyi gün – 18 sentyabr hər il İranda “Milli şeir günü” kimi qeyd edilir. Böyük Şəhriyarın ədəbi aləmdə bizlərə yadigar qoyduğu irs eni-uzunu ve dərinliyi bilinməyən okeanlarla müqayisə edilə bilər.

Görkəmli Azərbaycan şairi Əliağa Kürçaylının “Kümbet” dərgisində çap olunan şeiri

AZƏRBAYCAN
Əliağa KÜRÇAYLI

Mən könlümü təzəcə eşqə düşənlər kimi
Pıçıldamaq istərəm – eşidilməsin səsim.
Sevgi etirafımı, bu vurulan qəlbimi
Elə açmaq istərəm bir kimsə eşitməsin.

Eşqimi ovuc-ovuc torpağına, daşına
Səpərəm, qız başına şabaş səpənlər kimi.
Səni öpmək istərəm – düz on səkkiz yaşına
Təzəcə qədəm qoyan qızı öpənlər kimi.

Uğrunda həyatımı qurban vermək istərəm,
Eşqin təntənəsiyçün can qurban edən kimi.
Səni bütün dünyaya mən göstərmək istərəm
Sevdiyim qız kimi yox – sevdiyim Vətən kimi.

Prof. Dr. Ali AKAR.”UYGARLIK DİLİ TÜRKÇE”

Yenilenme yahut Uygarlık Süreçlerine Eleştirel Bir Dokunuş
İnsan kelime ile düşünür. Kelime, düşüncenin hem öznesi ve hem de nesnesi durumdadır. Düşünceyi harekete geçirmesi yönüyle özne, ürettiği değerler sistemini taşımakla da nesne görevindedir. Bu iki yönlü, iki işlevli iletişim aracı, insanoğlunun uygarlık adına yarattığı her şeye damgasını vurmuştur. Yapılan ilk aletler, oluşturulan tüm toplumsal kurumlar ve bunlara bağlı olarak geliştirilen ilişkiler, etkileşimler, ritüeller bunların hepsi kelime, yani dil üzerinden gerçekleştirilmiş, geliştirilmiş ve dönüştürülmüştür.
Dile bağlı uygarlık tasarımının tarihi binlerce yıl öncelerine dayanır. İnsanın zihinsel melekelerini kullanmaya başlaması, neolitik dönemden itibaren iklim ve ekonomik koşulların uygunluğuna bağlı olarak Sümer, Çin, Mısır, Akdeniz ve yenidünyada Maya-Aztek uygarlıklarını ortaya çıkarmıştır. Ekonominin temel belirleyicisi tarımsal faaliyetler olan bu uygarlıklar –iklimin kendiliğinden sağladığı avantajlarla- ilk “yerleşik” toplumlar olarak tanımlanırlar. Bu yönüyle yerleşiklik, aslında zaman, coğrafya ve iklimle ilişkili göreceli bir kavramdır. Yerleşikliğe geçme süreci, insanın biyolojik, kültürel içsel bir özelliği değil, çevre koşullarına bağlı olarak meydana gelmiş dışsal bir edinim sürecidir. Bu çok önemli bir noktadır. Zira XVIII. yüzyıldan itibaren Batı dünyasında başlayan ve uygarlığın etnik ve biyolojik bir yetkinlik olduğu tezi yüzyıllar boyunca Batı ve Doğu ayrımının keskin çizgilerini oluşturmuştur. Batıda uygarlığı, Ortadoğu ve Akdeniz kültürlerinin bir bakiyesi olarak değil de aryan ırkının biyolojik bir özelliği olarak savunula gelmiştir. XVII. yüzyıldan sonra başlayan sömürgecilik faaliyetleri de “vahşi Doğuyu uygarlaştırma” gibi insanî bir kılıfla sunulmuştur. Oysa uygarlık, sulu ve güneşli tarım havzalarına erken gelenlerin artık değer üretmeleriyle gelişen bir süreçtir!
Erken uygarlık çağında oluşan büyük ekonomik artık değer sayesinde barınma ve beslenme için harcanan zaman, zihinsel faaliyetlerle ayrılmış ve bunun sonucunda da aydınlanma süreci başlamıştır. İnsan, artık tabiata hükmetmiş; su kanalları yaparak tarlalarını sulamış, toprağı ekmiş, hayvanları evcilleştirerek onlardan yararlanmaya başlamıştır. Böylece beslenme ve barınma için daha az zaman harcamaya başlamış, “artık zaman”da çeşitli zihinsel faaliyetlerde bulunmuştur. Yazı icat edilmiş, resimler yapılmış, büyük dinsel törenler düzenlemiş, bunlara bağlı sözlü dil ürünleri üretmiştir. Bu süreçlerin hepsinde dil ve yazı başat unsur olmuştur. Dil, kültürü üretmiş, yazı da bunu “saklama” görevini üstlenmiştir. Artık insanın gündelik hayatında ürettiği basit pratikler “bilgi” kalıbına sokularak gelecek nesillere aktarılmaya başlamıştır. Bunun ilk örneklerine Sümer, Mısır, Akdeniz, İndus uygarlıklarında rastlanmaktadır.
Bu yönüyle, yukarıda belirtildiği üzere uygarlık, insanın özdeksel olarak başlattığı bir hamle olmaktan çok, kendini içinde bulduğu çevresel, doğal bir süreçtir.
Kuzey Çayırlarında Neler Oldu?
Su havzaları dışında kalan toplum ya da topluluklar için uygarlık ne ifade ediyordu? Yahut soruyu, bu toplumların, uygarlığın hangi noktasında bulundukları şeklinde sormak gerekir. Asya’nın kuzeyinde yaşadıkları varsayılan toplumların tarihöncesi dönemleri ile ilgili bilgiler diğer topluluklara göre daha sınırlıdır. Zira yazılı kültürle geç tanışan bu toplulukların neolitik dönemdeki tarihleri hakkında ancak mitolojik anlatılardan yahut sınırlı sayıdaki kültürel kalıntıdan (kurganlarda bulunan araç gereçler, dokumalar) veya kaya resimleri (petroglif)nden bilgi edinilmektedir.
Uygun iklim koşullarında tarım ekonomisine geçerek artık zaman üreten ekvatoral tarımcılar dışında yaşayan bu insan toplulukları olumsuz doğa koşullarında avcı-göçerevli bir toplum düzeni hâlinde yaşamaktaydılar. Barınma ve beslenme faaliyetleri temel olarak hayvan yetiştiriciliği, av ve savaş ekonomisine dayanıyordu. Bu topluluklar, organize, hareketli, her türlü olumsuz tabiat koşuluna karşı dirençli insanlardan oluşmaktaydı. İç hukuklarını tanzim eden “yasa”lar, büyük ölçüde doğadan esinlenmiş, kesin kuralları olan militarist bir yapıya sahipti. Bu yönüyle bakıldığında, tarımcı topluluklardan daha fazla toplumsal organizasyonlara sahip toplumlardı. Yalnızca üretim tarzına bağlı yaşam modelleri farklıydı. Bu bakımdan “uygarlık”, yerleşiklerin, kendi yaşam tarzları merkezinden bakarak yaptıkları bir adlandırmadır. Elbette göreceli bir kavramdır.
Önasya tarlalarında ekincilik yapan insanlardan aslında pek farklı değildi kuzey çayırlarının göçerleri. Onların da üretim tarzları, toplumsal ve kültürel kurumları vardı. Asya’nın sert iklim ve doğa koşulları, onları tabiat karşısında “eğitmiş”tir. Eğiticisi doğa olan, her şeyi ondan öğrenen ve buna göre göçer yasaları ihdas eden bir toplumdu kuzeyliler… Din ve inancın temel dayanağı da doğadaki bu düzendi. Sonsuz çayırlarda, mavi göğün altında “gök” inancı, “Köktengri”cilik oluşmuştur.
Kuzey Asya’nın iklim koşulları ve bozkır ekonomisi coğrafya temelli bir kültür dünyası da yaratmıştır. Kültürün bağlı olduğu temellerin en önemlisi olan dildir. Şimdi Türkçe üzerinden oluşturulan uygarlık hamlelerini ele alabiliriz.
Türk Uygarlığının Temel Belirleyicisi Olarak Türkçe
Dil ve uygarlık ilişkisi Siyam ikizleri gibidir. Uygarlığın belirleyici kodları durumunda olan diller, bir taraftan sözlü kültürün taşıyıcılığını yaparken diğer taraftan da düşünce üretmenin temel aracı görevini üstlenmiştir.
Türk dili uzun tarih yolculuğunda birkaç büyük uygarlığın başat unsuru olmuştur. Bunlar, Asya’nın ilk büyük göçer imparatorluğunu kuran Hunlar, onlardan birkaç kaç yüz yıl sonra gelen ardılları Göktürkler, nihayet VIII. yüzyılda tarım uygarlığına dâhil olan Budist-Maniheist Uygurlar ve X. yüzyıldan sonra da Ortadoğu-Akdeniz tarım-ticaret uygarlığına adım atan Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılardır.
Bu uygarlık süreçlerinde dilin rolü ne olmuştur? Dil ile uygarlık arasında doğrusal bir ilişki mi, yoksa ikincil ve dolaylı bir bağ mı vardır? Bu sorunun yanıtını yine tarihte bulmaktayız. Türk tarihi aslında bir dil tarihidir. Biz, tarihe, etnik vurgulu bütün sorularımızı dil üzerinden sormaktayız. Zira dil, somut kültür ürünleri gibi üniversal bir özellik taşımaz. Kişinin etnik kimliğinin en erken edinilmiş parçasıdır. Örneğin, çanak çömlek, halı, keçe… çeşitli toplumlar tarafından aynı şekilde üretilebilir. Onlar üzerinden sorulacak etnik sorulara verilecek yanıtlar göreceli doğrulardır. Oysa kavimlerin dilleri kendi kültürlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hangi dili konuşuyor olmaları, hangi çömleği kullanıyor olmasından çok farklıdır. Dilde bir evren ve dünya tasavvuru vardır. Kelimeler ve bunlarla oluşturulmuş kavram alanları toplumun DNA’sı gibidir; yalnızca kendi kodları, şifreleri yer alır onda.
Köktürklerin taşlar üzerinde yazdıkları metinler bize bu konuda ilk ipuçları vermektedir. Bozkırın gururlu göçerlerinin dilleri de mağrur, yalın ve abartısızdır. Gökyüzü kadar derin, kılıç gibi keskin, su kadar berraktır. Bu dil bir fiil dilidir. Hareket ifade eden fiiller, göçer atlılarının peşine düşerek Asya’yı baştanbaşa dolaşır gibidir. Bu metinlerde yer alan fikir ve görüşler bir kişinin cümleleri değildir. Bunlar, binlerce yıl aynı bodun teşkilatında yaşayan ve her bir bireyin ürettiği tecrübenin ortak ürünüdür. Zira göçerler, hayvanları, çayırları, taşları hatta ölüleriyle birlikte yaşamakta ve üretmekteydiler. Buna, dil de dâhildir. Bilge Kağan’ın aşağıda yer alan tümcesi bunun en açık kanıtıdır. Burada, bozkırın binlerce kere denenmiş ve adeta imbikten süzülmüş şu tecrübesini açık yüreklilikle paylaşmaktadır: türük bodun tok arkuk sen āçsık tosık ömez sen bir todsar āçsık ömez sen antagıñın üçün igidmiş kaganıñın sabin almatin yir sayu bardıg kop anta alkıntıg arıltıg anta kalmışı yir sayu kop toru ölü yorıyur ertig… (= “Ey Türk halkı sen tok (gözlü ve) aksisin. Açlığı tokluğu düşünmezsin. Bir doyarsan açlığı düşünmezsin. Böyle olduğun için seni besleyip doyurmuş olan hakanlarının sözlerini almadan her yere gittin (ve) oralarda hep mahvoldun, tükendin”. (Költigin, Güney Yüzü, 8-9. Satır). Bu satırların müellifi Bilge Kağan olsa da söz ve onun arkasındaki anlam bütünlüğü aslında kuzey çayırlarının anonim bir birikimidir. Bu yönüyle, büyük bozkır uygarlığının bütün oluşum ve değişim süreçlerini ve anlamını dilde buluruz…
Türklerin tarım uygarlığına geçme sürecinde dil-uygarlık ilişkilerini daha iyi tespit ediyoruz. Türklerin yaşadığı iklim kuşağının hemen güneyinde geniş, verimli tarım arazileri ile büyük ticaret yollarının bulunduğu Tarım havzası bulunuyordu. Burası, neolitik dönemden itibaren ziraat yapılan topraklardı. Bu havza başta Çinliler ve Hint-İran kavimleri çok çeşitli Asya halkının geçiş noktalarıydı. Türklerin bu coğrafyayla ilgili ilk bilgileri daha çok “seferler” üzerinden okunmaktadır. Buralara her yıl birkaç kere “sü süleyen” (ordu sevk eden) Hunlar ve Köktürkler seferden sonra Moğolistan’a geri dönmekteydiler. Fakat buralardaki halkların yaşam tarzları, tarımın göçerliğe göre daha kolay ve cazibeli olması onları her zaman düşündürmüş olmalıdır. Bu yüzden daha Bilge Kağan daha sağken Budist rahipler ona kendi dinlerine girmesi teklifini götürmüşlerdir. Bilge Kağan’ın bu rahiplere ne cevap verdiğini bilmiyoruz, fakat 762 yılında Uygurların Bögü Kağan’ı onlara olumlu yanıt verecek ve Manihaizm’i kabul edecektir. Bu olay Türklerin uygarlık tarihinde bir dönem noktası olmuştur. Binlerce yıldır bozkırda göçer yaşayan ve hayvancılığa dayalı bir ekonomiye sahip Türkler, ilk defa tarımcı, ekinci bir uygarlığına ayak basmaktaydılar. Artık yavaş yavaş dindaşlarının topraklarına gelmeye başlamışlar, orada onlar gibi tarım yapmışlar, ticareti öğrenmişler, şehirler kurmuşlardır. Bu süreçte, kendi varoluşlarının temel dayandığı dilleri, Türkçeleri olmuştur. Nasıl olmuştur? Bu uzun ve önemli bir hikâyedir… Çin, Hint ve Farsların yerleşik dil ve kültür coğrafyalarına gelen bu göçerlerin iki seçenekleri vardı; ya dinlerinin dilini öğrenip o büyük kültürler okyanusu içinde yok olup gidecekler yahut da dinlerini, kendi dilleri ile algılayacaklardı. Onlar ikinci yolu tercih ettiler. Budizm’in ve Manihaizm’in hemen hemen bütün eserleri gayretli Uygur kâtipleri tarafından Türkçeye çevrildi. Bu Türklüğün ilk büyük Rönesans’ıdır. Önemli bir aydınlanma hamlesidir. Zira Budizm’in büyük ve hacimli külliyatını çevirmekle bir yandan yeni dinlerini öğrenmişler, diğer taraftan o dinin muazzam kavram alanını kendi dillerine aktarmışlardır. Bu çok önemli bir husustur. Türk dilinin bozkırdaki mağrur yapısı burada artık zenginleşmiş, ifade kıvraklığı kazanmıştır. Yeni kelimeler, yeni ekler, yeni kavramlar üretilmiştir. Tabi bunların hepsi Köktürkçenin sağlam ve kristalize olmuş kökleri üzerine oturmuştur. Adeta, bozkırda köklenmiş bir bitki, tarım havzasında çiçek vermiştir. Büyük Uygur deneyimi, yalnızca Türkçenin bir uygarlık dili olmasını sonucunu doğurmamış, aynı zamanda Türklerin kendi kültür ve kimliklerinin sürekliliğini sağlamıştır. Çünkü artık, Türkler de Çinliler ve diğer yerleşik halklar gibi tarım uygarlığının bütün enstrümanlarını başarıyla kullanmaya başlamışlardır. Çevrilen yüzlerce dinî metin büyük bir külliyat oluşturmuş yazı ve matbaa kültürü gelişmiştir. Sonraki yüzyıllarda, Uygurlar, Tarım havzasının en entelektüel tabakasını teşkil edecekti.
Uygur tecrübesi Türklerin tarihte yaşadıkları en önemli uygarlık ve aydınlanma hamlesi olmuştur. Bu hareketin etkisi ve oluşturulan gelenekler İslami dönemde devam etmiştir. 10. yüzyılda Müslümanlığı kabul etmeye başlayan Karahanlılar, akrabaları Uygurların tercüme deneyimlerini kullanarak Kur’an’ı ve diğer İslamî eserleri kendi dillerine aktarmışlardır. Bu arada yüzyıllar boyunca Uygur alfabesi Türk coğrafyalarında kullanılmıştır.
İslami dönemde Uygur etkisiyle oluşturulan, dil üzerinden dini anlama ve algılama geleneği bütün Müslüman Türk devletinde de devam etmiştir. Bu manada, Anadolu’da XIII. yüzyılda gelişen tasavvuf hareketleri, esas olarak Türkçeyle meydana getirilmiş bir dünya ve uygarlık tasavvurudur. Horasan’daki akılcı Maturudiliğin düşünce dünyasından beslenen Türk tasavvufu, akıl ile gönül’ü bir araya getiren bir sentez olmuştur. Kökleri Yesevi’ye kadar giden ve Anadolu’da filizlenen bu hareketin “muharrik” gücü Türkçe olmuştur. Bu yüzyılda Farsçanın yazı dili olarak egemenliğine rağmen, Hacı Bektaşı Veli, Hacı Bayramı Veli, Yunus Emre ve bunların peşinden giden binlerce ozan-derviş felsefelerini ana dilleri olan Türkçe ile ifade etmişlerdir. VIII. yüzyılda Uygurların, Çin ve Hint kültür ablukasına karşı yaptıkları tercüme hamlesinin bir benzerini Anadolulu dervişler Farsçaya karşı yaparak kendi dilleri üzerinde bir uygarlık kurmuşlardır. Bu dil ve kültür ikliminde bir asır sonra kurulacak Osmanlı devletinin resmî dili Türkçe olacaktır. Görülüyor ki dil ve aydınlanma arasındaki doğrusal ilişkinin ikinci evresi XIII. yüzyıl Anadolu’sunda yaşanmıştır.
Türkçenin uygarlıkla bir diğer ilişkisi XIX. yüzyıldan itibaren başlayan Batılılaşma sürecinde görülecektir. 1839’da ilan edilen Tanzimat’ı takip eden yıllarda “halka doğru” demokrasi ve batılılaşma faaliyetlerinde ilk başvurulan toplum tasarımı aracı yine Türkçe olacaktır. Tanzimat’ın ülkücü yazar ve şairleri, düşünce ve görüşlerini dil üzerinden anlatacaklardır. Bu manada, dil hem bir iletişim aracı olmuş hem de yeni fikirleri üreten, dönüştüren bir düşünce üretme mekanizması hâline gelmiştir. Böylece yaklaşık bir asır devam eden süreçte iyice olgunlaştırılan dile dayalı bir uygarlık ve etnik yapı tasarımı Cumhuriyetten sonra meyvelerini vermeye başlamıştır. Cumhuriyet, bütün kurumlarıyla Türkçe üzerinden geliştirilmiş, tanımlanmış millet ve dolayısıyla uygarlık tasarımını yürürlüğe koymuştur. XX. yüzyılın başında İttihat ve Terakki Cemiyetinin fikirleri, Cumhuriyetle hayat bulmuş ve Anadolu coğrafyasında meydana getirilecek yeni toplum modeli de Türkçeye bağlı bir adlandırmayla tasarlanmıştır.
Türk milletinin binlerce yıllık tarihinde gerçekleştirilen çok önemli birkaç uygarlık hamlesinin dille doğrudan ilişkisi vardır. Tarihi, coğrafya değiştirmekle geçen bir milletin, etnik kimliği veya “pasaport”u olarak taşıyacağı tek şeyi galiba diliydi. Bu yüzden, dünya üzerinde Türklük adına yapılan her eserin arkasında mutlaka Türkçeyi düşünmek ve Türk uygarlığının başat unsuru olarak onu görmek durumdayız.
* Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. Muğla/TÜRKİYE

Mehmet Ali KALKAN.”VATAN”

Sanma ki buralardır,
Dokuz yön bizim oğul.
Vatan hatıralardır,
Hep dizim dizim oğul.

Gâh güldür, gâh dikendir,
Gâh boynumu bükendir,
Estergon, Ötüken’dir,
Baharım, yazım oğul.

Bazen bendirdir, neydir,
Bazen Mirali Bey’dir,
Köroğlu’nda hey heydir,
Çalınan sazım oğul.

Gökçek çam kokusudur,
Bir yayla uykusudur,
Bazen bir avuç sudur,
Gözesi gözüm oğul.

Türküdür dağ başında,
Hasrettir gözyaşında,
Yârin hilal kaşında,
Çekilir nazım oğul.

Hazar’dır, Akdeniz’dir,
Gözyaşınca temizdir,
Her damla benden izdir,
Yazılmış yazım oğul.

Sazdır, kopuzdur, tardır,
Gün batmayan diyardır,
Türk olan bahtiyardır,
Göklerde izim oğul.

Ha İstanbul ha Kaşgar,
Gâh sevdadır, gâh efkâr,
Daha diyeceğim var,
Bitmedi sözüm oğul.

Yoldaki yolu bulur,
Yol bilmezler kaybolur,
Gökte gece mi olur?
Ap aktır yüzüm oğul.

Mete de biz, Mehmet te,
Sıla da biz, gurbette,
Bu seçilmiş millette,
Dünyaya lazım oğul.

Dünya dünya Kur’ân’dır,
Gök kubbede Turan’dır,
Vatan ben de durandır.
Hepsi de özüm oğul…
Hepsi de özüm oğul…

KÜMBET DERGİSİ 44. SAYISI YAYINDA

Yeni bir sayı, yeni bir nefes ve aramıza katılan yeni kalemlerle 44. sayımızla Türk kültür ve sanatı adına siz değerli okuyucularımızla beraber olmaktan kıvanç duyuyoruz. Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği bünyesinde yayınlanan KÜMBET Derginiz 2017 yılı içerisinde daha fazla okuyucusuyla buluşmak ve ülkemizin kütüphanelerinde okurlarıyla buluşmanın güzelliğini yaşıyor. Bizlere bu konuda destek veren kurum ve kuruluşlara, dergimizi daha kaliteli daha faydalı hale getirmek için yoğun çaba ve düşünce sarf eden bütün okurlarımıza en derin teşekkürlerimizi, şükranlarımızı sunuyoruz.
2017 yılı içerisinde yapmayı planladığımız geleneksel kültür sanat faaliyetlerinin dışında farklı programlara imza atacağımızı şimdiden müjdeleyelim. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tokat Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği’nin geleneksel olarak icra ettiği “Uluslararası Tokat Köroğlu Halk Âşıkları Kültür ve Sanat Şöleni”nin bu yıl 3.nü daha geniş katılımlı bir etkinlikle yapmayı düşünüyoruz. Tokat Belediyesi ile beraber gerçekleştirdiğimiz diğer bir etkinlik de Yeşilırmak Şiir Şöleni’nin 9.sunu ülke içinden ve dışından davet edeceğimiz şairlerle birlikte başarılı bir şekilde ortaya koymak olacaktır. Ayrıca Mayıs ayı içinde çok anlamlı bir vefa programında yaşayan âşıklarımızdan Almuslu Âşık Eşref Tombuloğlu, aramızdan ayrılmış olan Zileli Sadık Doğanay ve Türk kültürüne büyük hizmet vermiş bir şair, yazar, akademisyen Mehmet Yardımcı’ya Tokat’ta vefa Gecesi düzenlenecek.
Türk şiirinin büyük isimlerinden Cahit KÜLEBİ, doğumunun 100. yılında bu yıl TRT, Niksar Kaymakamlığı, Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği koordinesiyle daha farklı etkinliklerle anılacak. Geleneksel “Cahit KÜLEBİ ve Memleketime Bakış Şiir Yarışması”nın da 8.si bu yıl Cahit Külebi’nin Doğumunun 100. Yılı anısına gerçekleştirilecek. Erzurumlu Emrah’tan Cahit KÜLEBİ’ye Kültür Sanat Şöleni Etkinlikleri çerçevesinde davet edilecek ilim adamlarıyla Erzurumlu Emrah ve Cahit KÜLEBİ planlanan panellerle bir kez daha bilinmeyen yönleriyle değerlendirilecek.
Dergimizin bu sayısında Tacettin Günaydın Özel Dosyası sizlerle buluşurken şehirlerin kültür ve sanatına büyük emek vermiş şahsiyetlerin unutulmaması gereğini hissettirmeyi amaçladık. Birbirinden değerli akademisyenler, araştırmacı, yazarlar oldukça ilginizi çekebilecek konuları büyük çaba sarf ederek gün yüzüne çıkardıkları ürünlerini sizlerle paylaştılar. Eminiz ki şair dostlarımız da bahar mevsiminin güzelliği içinde yüreklerinden taşan duygularında açılan rengârenk çiçeklerini sizlere sunmanın bahtiyarlığını yaşayacaklardır.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği üyeleri imkânları ölçüsünde davet edildikleri kültür sanat programlarında KÜMBET Dergimizi temsil etmeye gayret ettiler. Bu çalışmaları dergimizin “Etkinlikler “ bölümünden takip edebilirsiniz. Ayrıca gelenekselleşen TOŞAYAD kahvaltılarının bu yıl yirmi üçüncüsü Tokat Belediyesi’nin katkıları ve Tokat Belediye Başkanı Av. Eyüp EROĞLU’nun katılımıyla gerçekleştirildi. Kahvaltı ve imza gününün onur konuğu ise “Bir Elleri Kaldı Aklımda” eseriyle Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Uzmanı, Şair ve Yazar Bekir Yeğnidemir oldu.
45. sayıda buluşmak…….

Remzi ZENGİN
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Ülkü TAŞLIOVA.”DARVAZLI MİHRALİ”

Hayatın içinde bağıra çağıra dolanan Abdullah Ağa oğlunu arıyordu. Haylazlıkları babasını canından bezdirse de o kara gözleri gözlerine deyince gönlüne gıda oluyordu.
“Ay gadasını aldığım de görüm hardasan. Gene nereye gitti bu uşak? Ay oğul neredesin ses ver. Boz at da yerinde yok. At sürmek için gene yaylağa gitmiş olacak.”
Dilinde terekeme âşık havası, elinde at kamçısıyla evlerinin önündeki kırık bulağın yanına gitti. Kınalı kayanın üstüne çıktı. Bakışları, aklına isyan edercesine karşısındaki güzelliğe ilişti kaldı. İkindi vaktinin turuncu ışıkları yeşil ovayı zümrüt cennetine benzetmişti. Bu güzel görünüş, içine mutluluk doldurdu. Yüzündeki sert çizgileri yumuşayınca gülümsemesi daha bir görünür oldu.
Gülümseyen dudakları arasından fısıldarcasına, “Ne garip hal… Huzur ile zahmet yan yana. Bu tarafta urusun zulmü, diğer tarafta köyüm Darvaz. Ey güzel vatan, düştü yine deli gönlüm güzelliğinin hayaline. Bir yanda korku ile kavga, bir yanda millettim, imanım, memleketim…” dedi.
Rüzgârının yüzüne dokunmasıyla kendisine geldi. Uzaktaki karartıyı görünce gururlu heyecana kapıldı.
“Aha da geliyor babasının görkemli aslan balası. Tükenmez hazinesi. Bu nece at sürmektir? Yavaş ay balam yavaş. Gör ki atı çatlatacak.”
Yorgun güneş ağır ağır dağlar ardına yürürken eyersiz atın belinde bir yiğit büyüyordu. Henüz bıyıkları terlememiş kara oğlanı babası bir başka severdi. Ondan büyük oğulları olsa da hiç biri onun gibi değildi. Bir başkaydı Mihrali. Babasının gözünün akı, karası, nuruydu. Biliyordu, anlıyordu ondaki o cesareti.
Ter içindeki atı babasının önünde durdurdu. Bir hamlede yere atladı. Atın burnundan çıkan nefes ateş gibiydi. Babası atın halini görünce celallendi.
“Daha yaşın kaç ay balam? Ne kantarma takmışsın ne eyer. Kaldırıp seni taşa, kayaya çalsa benim halim nece olur. Umudum yıkılır, ömrüm puç olur.”
“Sen narahat olma baba hiçbir at beni ne kayaya çalabilir ne de taşa.”
Abdullah Ağa yüksek duygu ve düşüncelerle bağlandığı evladındaki yurt ve millet sevgisinin farkındaydı. Arkadaşlarıyla oynadıkları oyunlarda o hep at biner, silah kuşanır kumandan olur, köyünü düşmanlardan kurtarırdı. Çoğu zaman da eyersiz atının yelesinden tutarak dağ, tepe, ova demeden koşar dururdu.
Geceyi gündüz, gündüzü gece eden zaman Mihrali’yi bir kararda koyar mı hiç? On yedi yaşına gelen delikanlı gözü pek bir cengâver olup çıkmıştı. Genç yaşında cesareti, mertliği ve çevikliği dillerde söylenir olmuştu.
Kâinatın tek sultanı olan zaman, hayatın nehri gibi akıp gidiyordu. Abdullah Ağanın ömrü de bu nehir içinde sona çatarak, o gece hakikat vuslatına ermişti. Yokuşu çok, düzlüğü az bir ömür yaşayarak sessizce çekip gitmişti zalim dünyadan. Ardında ise yularsız bir aslan bırakmıştı.
“Babanız bu dünyadan gider oldu/Beni od ataşlara katar oldu/ Gelin helallik verin ay balam/ onun son dileğiydi bu ay balam.” diyerek ağıt yakan anasını yine Mihrali teselli ediyordu.
Tek katlı evleri, taziyeye gelen insanlarla dolup boşalıyordu. Ahali ne kadar karşı dursa da Urus askeri, Abdullah Ağa’nın defnini Müslüman mezarlığına yapılmasına izin vermiyordu.
“Ben babamı Urus mezarlığında yatmasına izin vermem. Böyle bir şeyi benim yüreğim kabul etmez.” diyerek ne kadar karşı çıktıysa sözünü ailesinin aksakallarına dinletemedi. “Oğul bu kâfirler bize izin vermezler. Nice senedir Müslüman mezarlığına defin yaptırmadılar, şimdi mi izin verecekler? Başımızı belaya koyma.”
Aksakalların sözüne daha fazla karşı durmadı Mihrali. Duramazdı da; nasıl dursundu? Adet öyleydi. Başına kara kalpağını takarak evin dışına çıktı. Babasının atının bağlı olduğu yeşilliğe doğru yürüdü. Beyaz alınlı kara atı okşadığında, gönlüne gömdüğü kederli gözyaşları içine sığmıyordu.
Karayağız, kısa boylu, tıknaz delikanlı, babasının atından başka kimsenin olmadığı yaylakta sarsıla sarsıla ağlıyordu. Boğazını yakan hıçkırıklar arasında “Babammm” diyordu. “Atam, dalım, kömeyim, gücüm, kuvvetim, sesim sedam, heyecanım, coşkum. Beni nasıl bıraktın gittin?” diyor, hasretini sözlere ekleyerek gözyaşlarından akıtıyordu. Yüreğinin yandığını hissediyor, “Bana yardım et Allah” diye yakarıyordu.
Abdullah Ağanın ölümü Darvaz Köyünü yasa boğmuştu. Bu yetmiyormuş gibi Urus askerleri gelip, gidip rahatsız ediyordu. Onların yaptıklarını gören Mihrali, gençliğin deli coşkusuyla kavgaya kalkışıyor, amcalarını, ağabeylerini zor durumlara düşürüyordu. “Vermem babamı o zalimlere.” diyor da başka bir söz demiyordu.
“Gel hele aziz oğul. Bu yaptığın doğru değil. Ömür yaşanası devrandır. Sonra da o devran biter yenisi başlar. Sen babanın biten davarının yeniden başlayan yanısın. Her yer Allah’ın değil mi? Eğer sen babanın defnine karşı çıkarsan bu soysuz kâfirlerin bize etmediği zulüm kalmaz. Bunca insanın hayatını tehlikeye atma.”
Darvaz köyünün hatırı sayılır aksakalının sözünü yerde koymak olmazdı. Boyun eğdi sustu Mihrali.
***
Günler zaman denen kisveden geçip giderken canına düşen gada Mihrali’ ye huzur vermiyordu. Başını yastığa koyup, gözünü yumduğunda babası karşısına dikiliyor, “Beni niye buraya koydun? Bana verdiğin helallik bu muydu? Güneş gezip yorulanda, gökteki kartal yuvasına dönende, mor dağlar kara olanda. Al alevler kül savuranda gel beni kurtar ey benim aslan yürekli balam.” diyordu.
Ter içinde dehşetle uyanan Mihrali gördüğü rüyayı anlama çalışıyordu. Başını ellerinin arasına alarak, “Babam, ‘Gece gel beni buradan al.’ diyor.” “Kimin yaman olduğunu, kimin sözünün hakikat olduğunu yakında herkes görecek.”
Yatağından kalkıp kara mintanını, kara şalvarını giyerek, körüklü kara çivekilerini ayaklarına çekti. Kara çuhasını giyinip kara kemerini taktı. Duvarda asılı duran çift fişekliği göğsüne çapraz bağladı. Yastığının altından çıkardığı kamasına baktı baktı, dudaklarına küçük bir gülümseme düşüverdi. Babası gümüş kabzalı hançeri,
“Aslan oğlum sünnet oldun. Bu kamayı er oluşunun ilk hediyesi olarak sana veriyorum. Bu bize atamızdan yadigârdır. Ona göre balamcan.” diyerek toy meydanında âşık havasıyla ağır gayda oynayarak beline taktığı anı hatırladı. O ne güzel bir gündü. Kol kaldırıp ağır adımlarla kartal gibi süzülen babasına bir kez daha hayran olmuştu. Hatırı sayılır büyük adamdı Abdullah Ağa. Yoksa o kadar millet toy meclisine yığılır mıydı hiç? Bir tarafta kaynayan yemek kazanları, bir tarafta âşıkların toy havalarıyla coşan ayaklar, kollar… Gönlüne tuhaf bir keder düştü. Kara kılıflı kamasını beline astı. Odadaki kısık lamba ışığı altında ıslak gözlerini elinin tersiyle silerek kara kalpağını başına taktı. Yatağının başucu tarafında duvara dayalı duran tüfeğini aldı. Sükûtun eteğinden tutarak ağır adımlarla dışarı çıktı. Dış kapının önünde durarak etrafa göz gezdirdi. “Allah bana yardım ediyor.” dedi. Yerle gök arasında ne varsa karanlığın karasında yok olmuştu sanki.
Ahırın orta direğinde asılı duran idare çırasını yaktıktan sonra eyeri atın beline yükledi. Koşun takımını da bağlayarak yuları eline aldı. Tüfeğini sırtına çaprazlamasına geçirdiğinde kendisini bekleyen zor günlerden bîhaberdi. Nerden bilecekti ki bir gün Turan’dan Yemen’e uzanan bir destan olacağını… Bir Sultanın yularsız aslanı olacağını…
Ne olabilecekleri düşünüyordu, ne de içinde korkunun zerresini barındırıyordu. Tek emeli vardı o da babasını oradan kurtarmak… Hiçbir zaman arzuları peşinden koşmaktan korkmayan Mihrali belki de şimdi en büyük arzusunun peşine düşmüştü. Geçmişi, geleceği, atasıydı, ecdadıydı babası. Onu Urus ölülerinin içinde nasıl bırakabilirdi. Bir türlü babasının orada oluşunu kendisine yediremedi. Zalimlerin zulmü hangi yiğidin içinde gam barındırmadı ki Mihrali’ in de içinde barınmasın. Bu içini kemiren dertten kurtulmanın tek yolu vardı. O da o yola çıkmaktan geri durmadı.
Çırayı tek nefeste söndürdükten sonra atın yularından çekerek ahırdan dışarı çıktı. Kısa boyu, zayıf bedeni onu daha bir çevik kılıyordu. Bir zıplatışta atın beline oturarak topuklarıyla karnına vurdu. Gece yarı olmak üzereydi ve her yer zil karaydı.
Urus mezarlığına doğru sessizce yol alıyordu. Atının yelesini okşayarak, “Gece kara da olsa sır saklamaz sakın sesini çıkarma.” dedikten sonra mezarlığa varmadan atından indi. Yularını büyük ağacın dalına iliştirerek diplerden sine sine ilerledi. “Yılan gibi sessizce sürünerek ilerlemeliyim.”
Tümseğin dibine uzanarak etrafı kolaçan etmeye başladı. Darvaz köyünün her bir taşının toprağının yerini çok iyi biliyordu. Dağ tepe demeden gece gündüz at sürmenin ne kadar işine yarayacağını hiç düşünmemişti. Bir gece önce de kazma küreği sakladığı kayanın dibine çöktü.
Mezarlığın dört ucunda nöbet tutan Urus askerlerini atlatarak, babasının mezarına vardı. Neyse ki babası mezarlığın ortasındaki hafif çukur yerdeydi. Kalpağını başından çıkarıp kenara koydu.
“Aha burada yatan ölüler gibi sessiz olmalıyım. Yoksa yarın köyde çıkacak olan kavga, dövüş boşu boşuna olur.”
Her kürek savuruşuyla babasına daha da yaklaşıyordu. Gözü ne Urus’ un kibirli askerlerini görüyordu, ne de yüreğine yakalanarak öldürüleceği korkusu düşüyordu.
“Seni öz yurdunda, öz toprağında yabancı bırakır mıyım baba?” diyerek olanca gücüyle toprağı kazıyordu.
Yerden aldığı kalpağını katlayarak kemerine geçirdi. Mezara eğilip babasının kefenli bedenini görünce bir an içi titredi. Sonra hemen eğilip,
“Ya Allah.” diyerek bir hamlede omuzuna aldı.
Gecenin zil karası yerini alaca karanlığa bırakıyordu. Omuzunda babası olsa da var gücüyle koşuyordu.
“Dur kimsin sen?” diye bağıran Urus askerine aldırmadan atının bağlı olduğu tarafa koşuyordu. Arkadan bağıranların sesleri çoğalıp yükselmeye başladığında Mihrali babasını atının terkisine yerleştirmişti bile.
Silah sesleri duyunca tüfeğini alarak kazma küreğini sakladığı kayanın arkasına sipere yattı.
“Namertler biraz daha yaklaşın ki size dünyayı dar edip cehennemin kapılarını açayım.”
Dört kez nişan aldı dört kez tetiğe dokundu. Bütün sesler kesilmiş, sadece kuşların ürkek kanat çırpışları duyulur olmuştu.
Darvaz’ın diğer ucunda olan Müslüman mezarlığına atını dörtnala sürüyordu. Arada bir terkisine bağladığı beyaz kefenli babasına bakıyor, oradan kurtardığı için içine acı bir huzur doluyordu.
Müslüman mezarlığında da Urus askerleri nöbet tutuyordu. Atını uzağa bir çeper dibine bağladı. Kalpağını çıkarıp eyerin köşesine sıkıştırdı. Tüfeğini sol omzuna çapraz astı. Etrafını iyice kolladı. Sanki yeryüzünde kimse yaşamıyordu. Babasını atın beline bağladığı bağı çözüp tek hamlede sağ omuzuna yüklendi. Kısa boylu, çelimsiz zayıf bedenli Mihrali sanki dağlar kadar büyük ve güçlü bir bedene sahipmiş gibi mezarlığa doğru koşmaya başladı.
Önceden hazırlayıp üzerini tahta ve otlarla kapattığı kabre babasını usulünce yerleştirerek üzerini örttü. Son duasını okuyup gözyaşıyla babasının kabrini suladığı vakitte şafak sökmüş, güneş doğmak için dağlar ardında yer arıyordu.
Başını babasının toprağından kaldırdığında sabahı fark etti. Hızlıca avucunu toprakla doldurarak yerinden kalktı. Koşar adımla atına doğru yöneldi. Arkasından bağıran Urus askerlerine aldırmadı. Eyerin kenarından kalpağını alarak başına taktı. Atına binip mahmuzladığında arkasından yağmur gibi yağan mermiler ona yetişemiyordu.
Dağların arasından gülümseyen güneşe baktı. Kantarmayı çekerek atını durdurdu. Babasının mezarından aldığı avucundaki toprağı öperek havaya serpti. Sonra döndü uzakta kalan Darvaz Köyüne baktı. İçine bir kor düştü.
“Seni tekrar görmek nasip olacak mı?”
Atını dörtnala sürdüğü dağlar kollarını açarak onu bağrında saklamaya hazırdı./ 25.08.2016/ANKARA