M. Necati GÜNEŞ.”NALBANTLIK VE NİKSAR’DA ESKİ NALBANTLAR”

Eğitimc

“Bir mıh bir nalı kurtarır, Bir nal bir atı, Bir at bir komutanı, Bir komutan bir orduyu, Bir ordu bir ülkeyi kurtarır.”
Nalbant, Arapça “na’l” ve Farsça “bend” kelimelerinin birleşimiyle oluşmuş bir kelime olup, TDK Büyük Türkçe Sözlükte, “Hayvanların ayağına nal çakan kimse” olarak tanımlanıyor. Biraz daha geniş ifade ile nalbant; atların ayaklarına, arazi koşullarına karşı korumak amacıyla nal takan veya yıpranan nalı değiştiren kişidir.
Binek hayvanlarıyla ilgili ortaya çıkmış bir sanat olan nalbantlık, demircilikle birlikte gelişmiştir. Eski dönemlerde hayvanların ayaklarına ve toynaklarına keçe, kalın bez ya da köseleden yapılan ayaklıklar takılırdı. Dayanıksız bu ayaklıkların yerini zamanla madeni nallar aldı. Geçmişte ulaşım, taşımacılık ve çeşitli hizmetlerde hayvanların yaygınca kullanımıyla nalbantlık motorlu araçların yaygınlaştığı 20. yüzyılın ilk yarısına değin önemini korudu.
Askerlikte at ve katırın taşıdığı önemden dolayı hemen bütün ordularda uzun yıllar nalbantlıkla ilgili birimlere yer verildi. Örneğin Osmanlı ordusunun nalbant gereksinimini karşılamak için 1888’de Askeri Baytar Mektebi’nde modern nalbantlık dersleri verilmeye başladı. Kurtuluş Savaşı’nda da Konya’da nalbant yetiştiren bir okul açıldı. Bazı Meslek Yüksek Okulları’nda iki yıllık eğitimle nalbant yetiştirilmekte iken günümüzde bölümün adı değişmiş ve “Atçılık ve Antrenörlüğü” adı altında eğitimlerine devam etmektedirler.
Türkiye’de 1960’lı yıllara değin kırsal kesimdeki en itibarlı mesleklerden biri olan nalbantlık, teknolojinin gelişmesiyle birlikte eski önemini kaybetmiştir.
Nal ve nalbantlık kültürümüzde o kadar yer etmiş ki birçok atasözü ve deyim oluşmuş. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz.
ATASÖZLERİ:
Acemi nalbant gâvur eşeğinde öğrenir/ At ölür nalı kalır, yiğit ölür namı kalır/Ata binen nalını, mıhını arar/ Atlar nallanırken kurbağalar ayak uzatmaz/ Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır
DEYİMLER:
At nalı kadar/ Deve nalbanda bakar gibi/ Hem nalına hem mıhına (vurmak)/ Üç nalla bir ata kaldı
Nal deyip mıh dememek/Nal toplamak/Nalları dikmek/Yok devenin nalı/Nalını sökmek için ölmüş eşek aramak
NİKSAR’DA NALBANTLAR
Sivas eyaleti, Tokat sancağına bağlı Niksar kazasına ait 1840 yılı Temettüat Defterlerine göre nalbantların mahallelere ve köylere göre dağılımı şöyledir:
Bengiler Mahallesi: İbrahim Ağa, Kilimcioğlu Bektaş, Ziferağasıoğlu Hacı Hasan, Duvakçıoğlu Ahmet Ağa, Ahıshavi Süleyman Ağa.
Cellehane(Çilhane) Mahallesi: Mustafaoğlu Ahmet, Osman Ağa, Ali Bazoğlu Mustafa Ağa, Ahishavi Durak Usta, Karamustafaoğlu İbrahim.
Cedit Mahallesi: Sarısalihoğlu Mustafa, Hüseyinoğlu Yusuf Ağa.
Kiremitli Mescit Mahallesi: Karacaoğlu Muhsin.
Matori (Maduru) Mahallesi: Mataracı Hacı Süleyman Ağa.
Dereçay Mahallesi: Marazoğlu Halil.
Hüsamettin(Karşıbağ) Mahallesi: Marazoğlu Hacı Osman
Kazgancı Mahallesi: Yüzbaşıoğlu İsmail
Ayvasönü Mahallesi: Canikoğlu İbrahim Ağa.
Başçiftlik Köyü: Bekir Usta

Cumhuriyet dönemine baktığımızda ise ulaşabildiğimiz nalbantlar şöyle sıralanıyor.
1.Salih TANÇ (1893-1969), Taşra Mah. 2. Mehmet ÖZÜBEK, Taşra Mah. 3. Şükrü ŞENEL, Taşra Mah. 4. İbrahim Çağhan, Ayvazönü Mah. 5.Hüseyin DİNÇER, Taşra Mah. 6. Mustafa DÜNDAR, Kuz Mah. 7. Ahmet KAYNAR, Kaleiçi Mah. 8. Sabri BENDUYLU, Taşra Mah. 9. Sıtkı GÖZE, Bengiler Mah. 10.Abdurrahman YURDAER, Taşra Mah. 11.Hacı Mustafa KARASOY, Çepnibey Mah. 12. Ahmet KARASOY, Çepnibey Mah. 13. Hacı Ali CANİKLİ, Çilhane Mah.
14. Osman CANİKLİ, Çilhane Mah. 15. Mustafa DEMİREL, Taşra Mah. 16. Mustafa TAÇ, Taşra Mah. 17. Nurettin TAÇ, Taşra Mah. 18. Mahmut Türkekul, Bengiler Mah. 19. Kaya ELDİVENCİ, Maduru Mah. 20. Niyazi ELDİVENCİ, Maduru Mah. 21. Cafer ÇAĞHAN, Hanegâh Mah. 22. Ahmet TEPEBAŞI, Karşıbağ (Hüsam) Mah. 23. Selahattin KÖKSALAN, Taşra Mah. 24. Sakin DÜDÜKÇÜ, Kaleiçi Mah. 25. Dadaş Sabri Usta, Çöreğibüyük. 26. Kenan Eraydın, Karşıbağ Mah. 27. İdris KARAKAŞ, Külekçi Köyü

1928-Niksar doğumlu Kaya Eldivenci nalbantlığa 15 yaşında başladığını söylüyor:
Niksar-1928 doğumluyum. Maduru mahallesindeniz, bize Kavlaklar diyorlar. Babam Osman Eldivenci. Gaziahmet İlkokuluna gittim, 7 yıl okudum. Benim oyunum da horoz dövüştürmekti. Arkadaşlarım aşık oynar, ben horoz dövüştürürdüm. Babamlar Selâfendilerin çiftlikte ortakçılık yaparlardı. Ben 15 yaşına kadar o çiftlikten Hüseyin amcamın dükkânına bostan taşıdım. 15 yaşımdan sonra Taşra mahallesinden Nalbant Salih Ustanın yanına çırak girdim. Askere gitmeden ayrıldım. Gaganların hanı vardı, Halim Ağanın hanının altında askere gidene kadar nalbantlık yaptım. Halim Ağanın hanı, Nalbantlar Camisinin karşısındaki aralıktan çıkılan o arka sokakta idi. Askerlik dönüşü artık kendi adıma değişik yerlerde çalıştım. Kardeşim Niyazi askerden geldikten sonra Tıraşlıoğlu’nun Hanını beraber çalıştırdık. Birader aynı zamanda hafta içinde yaptığı nalları diğer malzemelerle beraber Akkuş pazarına götürüp satıyordu, o geçimini aynı zamanda pazarcılıkla da sağlıyordu.
Eskiden o kadar çok nalbant vardı ki!
Benim bildiklerim Taşra’dan Mehmet (Özübek) Usta vardı, Onun dükkânı aşağıda, Leylekli Köprü’nün altında idi. Hatta askerden geldikten sonra iki sene onun yanında çalıştım. Mehmet Ustanın oğulları Durmuş ve Duran (Özübek) ustalar idi, iki kardeş de nalbant idiler. Duran ağabey sonradan Çarşıbaşı’nda bakkallık yaptı. Onların çırağı nalbant Kenan vardı, daha sonra jipcilik yaptı. Yine Taşra mahallesinden Nalbant Hüseyin vardı. Kepçelinin orada, Dr. Hüsamettin Beyin muayenehanesinin hemen arkasındaki handa idi. Nalbant Mahmut, Hacı Ali vardı benden büyük. Hacı Osman, Tırıkların Hacı Mustafa ve kardeşi Ahmet Karasoy vardı. Kocaağaların hanını çalıştırıyor ve nalbantlık yapıyorlardı.
Benim zamanımda aşağı yukarı 15-16 tane nalbant dükkânı vardı. Akranlarımdan Taşra mahallesinden Mustafa ve Nurettin Taç kardeşler, Urumoğullarından Selahattin, Nalbant Abdullah vardı. Nalbant Dadaş Sabri Erzurum’dan gelme idi ve Fatlılı Ali Çavuş’un evinin altında nalbantlık yapardı. Ünye Hamamından aşağıda oturuyordu. Nalbant Sıtkı vardı. Ethem Dicle ise önce han çalıştırıyordu daha lokantacılığa başlamamıştı.
Kara mıh, dökme mıha göre daha sağlam olurdu
Bir tezgâh, bir örs, iki çekiç, bir yonacak, bir kerpeten, bir kıskaç olur. Çekiçlerden biri nal çakmaya biri nal dövmeye kullanılır. Törpü, burunsak (Yavaşak), ip, kesim makası, nal, mıh.
Nalları kendimiz yapardık. Ben kıyı vurmak şartıyla beş dakikada bir nal dökerdim. Üç sene Salih Usta’ya nal dövdüm, hem de nal çaktım. Bir de nalın hazırı vardı, hazır kesilmişi pres nal derlerdi. Atların nalları bir numaradan beş numaraya kadar büyüklüğüne göreydi. Sacların kalınlığı da milim milimdi. İki milim, üç milim, dört milime kadar pres nal vardı. Pres nalları da yine atın ayağına göre örs üzerinde çekiçleyip şekil veriyorduk.
Mıhlarımız yani nal çivileri iki cins olurdu. Biri hazır dökme mıh, diğeri de demircilerin yaptığı kara mıh. Kara mıhı hem Niksar’daki bazı demirciler yapar, hem de Zile’den ve Suşehri’nden gelirdi. Yük taşıyan araba atları için demircilerin elde döverek yaptığı kara mıh kullanırdık. Hazır dökme mıha göre daha sağlam ve dayanıklı olurdu. Dökme mıhlar ise tez aşınırdı.
At yatarken nal çakılmaz
At, eşek, katır, öküz gibi hayvanlara nal çakılır. Demirden halka vardır, atı oraya yularından kipçe bağlar, ya sahibine ya da çırağına tuttururduk. Ondan sonra nalbant başlar çalışmaya. Önce ayağını tırnağını yontar, uzayan tırnaklarını keser, sonra oraya ayağına göre nalını koyarak çakardık. Atın tırnağının ucunu kesip de törpüleyerek şekil vermeye kıracak derlerdi ve son işlemdi.
Atın kuyruğunu dirseğinden bağlarsan at kımramaz, hareket etmez. Fazla hayın atları burunsakla (yavaşakta derler) burnunu kıstırırsın, o zaman onun açısıyla pek fazla kımramazlardı. At yatarken nal çakılmaz.
Ben hanı çalıştırdığım zamanlarda hafta arası köylere gidiyordum. 11-12 köye ben öküz çakmaya giderdim. Elmüdü’de çok öküz çakardım. Zera’dan Keltepe’den Başçiftlik’e 10 sene gittim. Niksar’da dersen 11-12 tane köye gittim: Güdüklü, Onan, Leğen, Eryaba, oradan bu yannı dönünce Arguslu (Ardıçlı), Buhanı, Zera, Ustahasan, Ehen, Hacılı, Tis, Sulugöl, Ereç. Köylerde at, eşek, katır çakardım ama en çok öküz çakardım. O zamanlar traktörler yoktu, traktörün yaptığı işi o zamanlar öküzler yapardı, dolayısıyla biz de köylerde en çok öküzlere nal çakardık. Senede bir baharın bir de harmanda köylere giderdik. Özellikle harman dönemi hep köylerde olurduk, çünkü hayvanları nallatmanın ücreti harman döneminde aynî olarak ödenirdi. Mesela bir çift öküzü bir ölçek buğdaya çakıyorduk. Bir ölçek buğday o zaman 25 kiloydu. Sonradan motorlar çıktı, traktörler çıktı, öküz işleri biraz gevşedi. Ondan sonra ben de artık köye gitmeyi yavaş yavaş bıraktım.
En çok Başçiftlik’e gidiyordum, 600 hane vardı o zamanlar. Normalde bir gitmemde 15-20 gün kalıyordum. Bir keresinde hanımı çocukları da aldım ev tuttum, Başçiftlik’te üç ay kaldım. Perşembe Yaylası’nda ise daha çok at olurdu. Elmüdü’ye öküz çakmaya giderdim. Oradan da Perşembeye geçerdim. Elmüdü’den Perşembe Yaylası’na dağ yolu vardı, oradan giderdim.
Nalbantlıktan hırdavatçılığa geçen Cafer Çağhan ise Nalbantlık yıllarını bakın nasıl anlatıyor.
1935 Niksar doğumluyum. Babam Haşaroğlu İbrahim Çağhan, mahallede iki devre muhtarlık yapmıştır. Bizim mahallenin ismi çok. Eski ismi Hanegâh Mahallesi, şimdiki Gazi Osmanpaşa Mahallesi. Kültür Mahallesi ve Ayvazönü’de derlerdi. Burada doğup büyümeyim çok şükür.
İlkokulu Albayrak’ta okudum. İlkokul bittikten sonra bir müddet bahçıvanlık yaptıktan sonra babam dedi ki; “Seni bir sanata vereyim, Terzi Duran Çekenoğlu akrabamız. İster ona, ister Nalbant Mehmet Usta’ya git.” Ben de Leylekli köprüye geldim, baktım. Duran abinin oraya girmeye utandım, oradan aşağıya indik. Köprünün beri tarafındaydı Mehmet (Özübek) ustanın dükkânı. Nasip nalbantlıkmış, nalbant olduk. Mehmet Özübek benim esas ustamdır. 1958’de askerden gelince nalbantlık mesleğine devam ettim ve hâlâ bu dükkândayım. Duran Özübek ile de aynı bu dükkânda çalıştık. Bir arada yanımızda han ve kahve vardı, onu da çalıştırdık ve böyle devam ettik. Ondan sonra baktık ki nalbantlık gitgide düşüyor biz de çeşitleri değiştirdik ve bu şekilde ufak tefek işler ile uğraşıyoruz. Nalbantlığı bırakalı 20-25 sene oldu. Çok şükür bir avaralık bir meşgale olarak bu hırdavat işini yürütüyoruz. Çocuklarımızda yetiştirdik çok şükür. Biri Ankara’da biri Konya’da, işleri de güzel.
Eski Nalbantlardan hatırladıklarım
Eski nalbantlara baktığımızda Dış (Taşra) mahallesinden Nalbant Sabri Usta, Şükrü Usta vardı o da dış mahalleden. Sonra Mustafa Usta hanın karşısında o eski ustalardan, Salih Usta çok derin ustaydı bazen derdi ki çocuklar biz geldik gidiyoruz, size bazı şeyler öğreteyim derdi. Mesela hayvanların yarasını oksijenle yıkadıktan sonra toz şeker ekin bunu kurutuyor derdi. Ben de pek hevesim olmadığından pek de üzerine düşmedim, her adama bu sırrı vermezdi ama bana da verdi. İşine çok titiz bir adamdı. Onun damadı Kaya Usta da nalbanttı. Bir de bir hiç unutamıyorum, şurada demirciler vardı, şurada da Pazar yeri vardı Mustafa Emmi ineği getirdi, burada ineğin şurasından böğründen kızgın demiri soktular. Eli ile ineğin çürümüş etlerini aldı. Öyle tedavi etmişti, o da hayret bir şey. Böyle bir vakit geçirdik işte.
Nalbantlık nedir, Nalbant ne iş yapar?
Hayvanlar rahat yürüsün diye icat edilmiş bir şey. O da hayret hayvanın ayağına mıhı çakıyorsun hiç acımıyor ama usulü ile çakarsan. Tabii çiviler dışarıya doğru meyillidir ona dikkat etmek gerekir.
Şimdi diyelim hayvan gayet sert, baş olmuyor. Burnuna ağaçtan yapılmış kıskacı takıyoruz. Hatta bir gün üç dört kişi burada çalışıyoruz baş edemedik hayvanla. Köylü vatandaşın biri geldi “Yahu ne uğraşıyorsunuz” dedi “Ne yapalım” dedim. “Atın kafasını yukarıya bağlayalım, burnuna kıskacı takıp yem torbasına taş dolduralım. O zaman rahat durur” dedi. Öyle yaptık da rahatlıkla çaktık nalı. Hiç bilmediğimiz bir şeydi. Ama el elden üstündür derler ya. Katırlara nal çakması daha zor oluyor. Onlar daha hayın oluyor, hiç durmuyorlar, zahmetli oluyor. En uysal olanı da merkepler, atların ise uysal olanı da var yaramaz olanı da.
Şimdi nalı çakarken bir adam hayvanın ayağını çok sağlam ve gayet düz tutacak. Yani aşağıya doğru tutarsa derin kaçar, derin kaçmaması için düz tutmak suretiyle tırnak yonulur. Ondan sonra da nalı uydurup tırnağa göre takarız. İşte böyle yani, köylüler bile alıştılar. Köylü nalını mıhını alıyor, kendisi yapıyor. Şimdi nalbant arayan yok, kendileri yapıyorlar.
Günümüzde nalları Zile’den temin ediyoruz. Eskiden sürekli çalışıyoruz, yetiştiremiyoruz. Buradan çeşit götürdüm Zile’ye, oradan da malzeme alıyoruz. Zile’nin demircilerine dedim ki; Siz yapamaz mısınız, aha size at, eşek nalı ölçü getirdim. Hâlâ benim götürdüğüm ölçüye göre at nalı eşek nalı yapıyorlar. Dolayısıyla alıştırdık şimdi kamyon işi Samsun’a ve Sivas’a Zile’den gönderiyorlar, çalışkan adamlar. Mesela Ali Özparın, İshak Taşer ondan sonra Sabri ve Mustafa Kansular biraderler. Hurda toplayıp onlara satıyorduk, güzel adamlar Allah selamet versin Bunlar toptan demir işleri ile uğraşıyorlar.
Çiviler Türkiye’de üretiliyor, önceden İsveç’ten geliyordu. Nallar şurada (hepsini göstererek anlatıyor). Bu at nalı, şu da merkep nalı. Bunlar Zile’de yapılıyor şimdi eskiden biz yapıyorduk. Nalbant yapısı olsa daha kalın olur, demirci yaptığı için ince oluyor.
Nalbant Pala Mustafa TAÇ’ın yanında çıraklığa başlayan Sıtkı Ünlü o yılları hiç unutamadığını söylüyor:
1941 Niksar doğumluyum. Babam beni Nalbant Mustafa Taç’ın yanına çıraklığa verdi. Ben onun yanında işe başladım. Benim çıraklığım Halin karşısındaki Orucoğun dükkânının üstünde yanan yerde başladı. 1960 senesinde orası yandı. Pazartesi Pazarının karşısında şimdiki Aile Sağlık Merkezi’nin olduğu büyük binanın olduğu yerdeydi. Ondan sonra bizim evin altına göçtük. Mustafa amcayla beraber bizim evin altına ikamet ettik. Askerde radyatör tamirciliğini öğrenmiştim. Niksar’a dönünce ustam Mustafa Taç ile nalbantlığı bırakıp bu işe başladık. Daha sonra ise ben sınavı kazanarak tekelde işe başladım ve oradan emekli oldum.
Nalbant Erbaalı Şükrü usta varmış. Burada evlenmiş burada kalmış. Ben ustamdan duyduğumu söylüyorum. 50 senesinde vefat etti. Nalbant Şükrü usta çok namlı bir ustaymış. Kendisi pala bıyıklıymış. Ustalarının vasiyeti olan palabıyık namını ustalarımın ikisi de – Mustafa ve Nurettin Taç- ölene kadar yürüttüler.
Azgın hayvanların nallanması çok zor olurdu.
Azgın bir hayvan olduğunda gücümüz yetmediğinden burun kıskacı derlerdi daha da baş edemedikleri zaman ön ayağını bağlarlar, arka ayağını daha hoplatamaz. Mesela köylere öküz çakmaya giderdik ustamla. Gücümüzün yetmediği büyük hayvanlarda ön iki ayağını bağlarlar arka ayağından da bir iple germeç yaparlar, arka ayağı öne geldim mi yanına devirmeye mecburdur. O zamanda hayvanlar çökerlerdi. Ayaklarını bağlarlar, boyunduruğu kaldırırlar, altına üçayak daldırırlar ve hayvanı yukarı kaldırırlardı. Öküz ayağında çakılma öyleydi.
Her nalbandın gittiği köyler vardı
Ova köylerine daha çok giderdik. Buzköyü, Eskidir, Camidere, Fatlı… Buralara çok giderdik. Zaten her nalbandın gittiği köyler vardı. Diğer nalbantlar o köylere gitmezlerdi. Köylerde para karşılığı değil de buğday karşılığı iş yapılırdı. Köylüde para olmazdı ki. İşte kiminden bir şinik, kiminden iki ölçek, alacağı ne kadarsa harman zamanı araba ile gidilir alacak karşılığı o buğdaylar toplanırdı. Yani takas usulü geçerliydi.
Nallarımızı kendimiz hazırlardık
Nalları hazır aldıkları zamanda oluyordu ama genelde kendileri hazırlarlardı. Vatandaşın istediği kalınlıkta sacdan mastarla nal kesilirdi. Sacları keserken usta tutar, çırak vururdu. Nal kesildikten sonra şekil verilir ve yine nalın kıyılarına vura vura kıyılama yaparlardı. Böylece hayvanın kayması önlenirdi. Daha sonra üç bir tarafa, üç diğer tarafa olmak üzere altı delik delerlerdi. Fazla tırnak atan hayvanlarda nalların önüne de üçer tane kanca gibi vururlar ki taşta tutsun diye. Tabi bu her ustaya mahsus değil. At arabalarını koşulan atların nallarının önleri daha fazladır, taşlara vurmasın diye.
Hayvanı nallamadan önce rahatlatırdık.
Nalbantlıkta esas ustalık yonacakla tırnağın alınması ve mıh (çivi) çalmaktır. Yonacakla tırnağı fazla alırsanız ete gelir hayvan topallar. Yine nalı mıhlarken çok derine çakarsanız ete gelir, hemen dışarı verirseniz tırnağı kırar. Mıhı uygun şekilde çaktıktan sonra tırnaktan çıkan mıhın ucunu kerpetenle çevirip fazlalığını kesmek gerekir.
Nalbantlar bir de atlara berberlik yaparlardı. Atların sırtının yanmaması için senede iki defa özellikle sırt bölgesindeki kılları kırkarlardı.
Yine nal çakmadan önce atları rahatlatmak için, önce kaşağı ile sonra da gebre (Atı tımar etmekte kullanılan kıldan kese) ile tımar ederlerdi. Nasıl hamama gidenler orada keselenip kirlerinden kurtuluyorlarsa; atında sırtındaki toz ve kirden kurtulması için ıslatılan gebre ile kaşır gibi temizlenirlerdi.

Çepnibey Mahallesinden Ali Yücel Karasoy ise babasının nalbantlık yıllarını anlatıyor:
1960 Niksar doğumluyum. Çepnibey Mahallesinde oturuyorum. Eskiden nüfus kaydımız Bennak Mahallesindeydi. Ailemize Kara Yusuf oğulları diyorlar. Fakat bir komşumuzun bir lafıyla Tırıklar da deniyor ama tapu kayıtlarında Karayusufoğulları olarak geçiyor.
Babam Ahmet Karasoy ile amcam Mustafa Karasoy eskiden Ziraat Bankası’nın üstünde Kocaağaların hanında nalbantlık yaparlar ve hanı işletirlermiş. Nalbant Mahmut’la birlikte çalıştıklarını da söylerdi. Zamanla nalbantlık mesleğinin önemini azaltması üzerine babam evin önünde nalbantlığa devam etmeye başladı. Eski nalbantlardan olduğundan özellikle yukarı köylüler genelde babama gelirler, hayvanlarını yani atlarını eşeklerini nallatmak için sıraya girer, bizim bahçeye hayvanlarını bağlarlardı. Nalbantlık mesleği arabalar çoğalınca bitti, köreldi iyice ancak babam ölene kadar nalbantlık mesleği ne devam etti. Babam tanınmış bir nalbanttı. Onun içinde bir meşgale oldu son dönemlerinde.
Babam aynı zamanda hayvanların ayaklarında hastalık olduğunda onları da tedavi ediyordu. Özellikle hayvanlar topalladıklarında, ayaklarına basamadıklarında babam onları tedavi ediyordu. Hayvanların ayaklarından kan alıyordu, özel bıçağı vardı onunla hayvanların tırnaklarının üst kısmından kan alırdı. Tabii nereden alacağını kendisi biliyordu.
Babam nalları kendi imal ediyordu. Çarşıdan kalın sac alıyor, onları kesiyor deliyor şekillendiriyor ve kullanıyordu. Tabii ki çarşıdan hazır nal aldığı da oluyordu. Evimizin altındaki nalbant odasında örsü, çekici her türlü aleti vardı. Orada imalatını yapıyordu. Tabii nalların kalıpları vardı, o kalıplar büyüklüğüne göre numaralıydı. O kalıplara göre çiziyor, kesiyor deliyordu. Nalların özel çivileri de vardı, aynı zamanda çivi de imal ediyordu. Fırının önünde ateş yakıyor, demirleri eritiyor, bilhassa öküzler ve atlar için özel çivileri imal ediyordu. Şapkalı çivi derdik biz onlara, onlardan yapardı babam.
Bizim eve ilk girildiğinde alt katta sağda ahırımız, sol tarafta ise nalbant odası vardı. Babam genelde sol taraftaki o odada çalışırdı. Nalları, çivileri orada imal ederdi.
Nal çakma işini alırsın istediğimizde önce hayvanın ayağına tuttuktan sonra yonacakla nalın yerleştirecek yeri ayarlardı. Tırnağını alır düzeltir nalı oraya yerleştirirdi. Nalı çaktıktan sonra tırnağını törpüler sanki manikür pedikür yapardı…
Uğur Gül, dedesi 1309 (1893) doğumlu Salih Ustayı anlatıyor:
Salih (Tanç) Usta Niksar’ın en eski nalbantlarından imiş. I. Dünya Harbi’nde ve Kurtuluş Savaşı’nda altı yıl savaşmış. I. Dünya Harbi’nde Arap topraklarında Yemen’de, Sana’da savaşmış. Kurtuluş Savaşında süvari askeri imiş, hep önlerde savaşmışlar. İstiklâl Savaşı madalyası vardı.
Dedem nalbantlığı süvari askeri olduğu için askerde öğrenmiş. Sadece nalbant değildi, bir veteriner kadar hayvan hastalıklarından anlar, tedavi ederdi. Mesela soğuk algınlığına yakalanan hayvanlar için orta boy bir balkabağı seçip onu bütün olarak pişirttiriyordu. Daha sonra o bütün balkabağının üzerine delikler deliyordu ve yem torbasının içine koyduruyor, hayvanların onu solumasını sağlıyordu.
Nal keseceği zaman eğer çırakları yoksa beni çağırır ve oğlum gel, çekiç vur derdi. Ben de savaş anılarını anlatırsan çekiç vururum derdim. O savaş anılarını dinlemek çok hoşuma giderdi. Hatta at pisliklerinin içinden arpa tanelerini temizleyip yediklerini anlatır, anlatırken gözleri dalar o günlere gider ve her seferinde de ağlardı.
Dedem atlı asker yani süvari olduğu için askerde nalbantlığı öğrenmiş ve askerden döndükten sonra nalbantlık yapmaya başlamış. 1309 (M.1893) doğumlu olan dedem 1969’da 86 yaşında vefat etti. Dedemin yanında birçok nalbant yetişti. Bildiklerim babam damadı Mehmet Kaya Gül, yine bizim mahalleden (Taşra Mah.) Selahattin Şimşek, Mustafa Demirel, Kaya ve Niyazi Eldivenci kardeşler, Hacı Ali ve Osman Canikli Kardeşler…
KAYNAK KİŞİLER:
1.Kaya ELDİVENCİ (NİKSAR-1928) 2.Cafer ÇAĞHAN (Niksar-1935) 3.Sıtkı ÜNLÜ (Niksar-1941) 4.Nurettin CANİKLİ(Niksar-1947) 5.Uğur GÜL(Niksar-1954) 6.Ali Yücel KARASOY(Niksar-1960)

KAYNAKLAR:
1.Dr. Coşkun ÇAKIR; 19. Yüzyılda Bir Anadolu Şehri NİKSAR (Ekonomik ve Sosyal Yapı), Alfa Yay., 2001, İstanbul
2.http://www.tdk.gov.tr/index.php…
3. http://www.unutulmussanatlar.com/2015/09/nalbantclk.html
4. http://meslekler.com.tr/N2.html
5. http://www.nkfu.com/nal-ile-ilgili-atasozleri-deyimler-ve-…/
6. https://www.lafsozluk.com/…/nal-nedir-ne-demektir-ilgili-de…
Fotoğraflar M. Necati GÜNEŞ, Kemal ÖZBAY, Murat TAÇ, Muzaffer TAÇ, Ekrem TAÇ, Uğur GÜL ve Ünal TÜRKEKUL arşivlerinden alınmıştır.

Osman KABLAN.”GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ: DÜLGER SARI MEHMET”

Sarı Mehmet, iyi dülgerdi. Dayısına söz verdi:
– Senin evini ben yapacağım. Köyün en güzel evi olacak.
-Tabii sen yapacaksın. Sen varken, başka usta arayacak halim yok. Malzemeyi hazırlayınca sana haber salarım. Gelirsin.
Dayı ile yeğen ayrı köylerde oturuyorlardı. Bunlar birbirine uzak köylerdi. Harmanı yeni kaldırmışlardı. Herkes mahsulünü, samanını içeri koymuştu. Mustafa Çavuş, harmanlardaki atıl samanları süpürdü. Topladı. Kömüşleri çetenli kağnıya koştu. Topladığı samanın yanına mezarın üstünden toprak taşıdı. Samanla toprağı karıştırdı. Toprak- saman karışımına su bağladı. Paçalarını dizine kadar sıvadı. Kürekle toprağı suyun önüne seriyor, çiğniyor, karıştırıyor, topluyordu. Sap yığınını düvenin altına verdiği gibi, toprağı suyun önüne veriyordu. Karıştırıyor, çiğniyor, tekrar karıştırıyordu. Onun çalışmalarını Çolak Hasan izliyordu:
– Yeter çavuş. Kendini yorma. Gıvamını bulmuş.
– Yok, Hasan emmi daha var. Çiğnemem lazım. Kerpiç çamuru sakız gibi olmalıdır.
Hazırlanan çamuru günlerce çalışıp kerpiç yaptı. Diğer yapı malzemelerini tamamladı. Ağacından mıhına kadar her şey tamamdı. Yeğenine haber gönderdi. Usta önce binanın oturacağı alanı gezdi. Yere kazıklar çakarak ip gerdi. Bir dikdörtgen oluşturdu. Metreyle ölçerek direk yerlerini işaretledi. Her işaretin yanına bir direk taşı koydu. Taş çekicini aldı. Her taşı yonttu düzeltti. Taşların altı üstü düz, yanları yuvarlak oldu. Silindire benzediler. Taşları direk yerlerine yerleştirdi. Direk olacak ağaçları seçti. Baltayla yontmaya başladı. Bazılarını yuvarlak, bazılarını hıyar soyması (çok köşeli) Bir kısmını da dört köşe yonttu. En zor olanı bu köşeli yontma işiydi. Mehmet usta hızardan çıkmış gibi düzgün yonttu. Taşların üstüne direkleri koydu. Her birini sağlamlaştırdı. Eli böğründeler mıhladı. Bunlar için onluk ve yirmilik çiviler kullandı. Ahşap çatının duvarlar kısmı tamamlandı.
Dış cephe duvarlarının ağaçları büyük kerpiçlere göre geniş aralıklı çakıldı. İç bölmeler minahış kerpiçlerine göre ayarlandı. Minahış kerpici büyük kerpicin yarısı kadardı. Onlarla yapılacak duvarın ağaçları sık çakıldı. İki ağaç arası, kerpiç boyunda aralık bırakarak çakıldı.
Kerpiç, saman ve çamur karışımı olarak hazırlanıp tahta kalıplara dökülerek güneşte kurutulan, duvar örmekte kullanılan ilkel tuğlaya denir.
Kerpiçler kurumuştu. Yağmurdan ıslanmasın diye yığın yapılmıştı. Kerpiç yığınları, üçgen prizmaya benziyordu.
Sarı Mehmet, dayısıyla üst mertekleri döşerken kerpiçler örülmeye başlanmıştı. Zamanı hep inşaatlarda geçen Mehmet usta, iyi duvar ustaları bulmuştu dayısına. Merteklerin bitiminden sonra çatıya başladılar. Dört tarafa akım veren bir çatıydı. Saçakları, kiriş uçları süslüydü. Duvarları sıvamak için samanlı çamur önceden karılmış ve ekşimişti. Mastar kullanarak hem içeriden hem dışarıdan çok düzgün sıva yapıldı. Mehmet usta çok titizdi. Sıvayı beğenmezse sıvacıyı kovardı. Beğendi. “Aferin size sıvayı beğendim.” dedi.
Uzak köyden gelmiş ustalara gösterilen misafir severlik aşırıydı. Yemeleri, içmeleri, çayları kahveleri eksik edilmiyordu. En sevdikleri yemekleri yiyorlardı. Mehmet ustanın, tereyağlı içli böreği çok sevdiğini bilirdi yengesi. Onu daha sık yapardı. Çatılar, kapı ve pencereler bitene kadar çamur sıvalar kurudu. Mustafa çavuşun en küçük oğlu ile gelini bir eşek yükü beyaz toprak getirdiler. Duvarın dibine yıktılar. Sarı Mehmet:
– Bu ne diye sordu.
– Beyaz toprak. Dışını bununla boyamak istedik. Dedi kuzen
– Olmaz. Kireç yapalım.
Dayısı büyük oğlanı istasyona gönderdi. Bakkal Murat’a Mehmet ustanın selamını söyledi. İki çuval kireç getirdi. Bunlar sönmemiş kireçlerdi. İri taşlardı.
Sıvacı büyük varil içine koydu. Üstünü su ile doldurdu. Bir duman yükseldi. Beyaz çamur haline geldi. Su ekleyerek bulamaç haline getirildi. Kıvamı ayarlandı. Duvarları kireçle boyadılar. Kapı pencereler de yağlı boyayla boyandı.
Yapılan evin o köyün en güzel evi olduğu görüldü. Methiyeler çevre köylere dağıldı. Özel olarak Mustafa çavuşun evini görmeye gelenler oluyordu.
Dülger Sarı Mehmet dayısına verdiği sözü yerine getirmiş oldu.

Fatih Mehmet ÖNAL.”MEKÂNI MANALANDIRMAK”

Mekân, sözlük anlamı olarak, yer, mahal kelimelerinin karşılığıdır. Mana ise anlam demektir. Bir yer tarif edilirken muayyen sınırlar belirtilerek, bir toprak parçası tarif edilebilir. Bu tarz mekânlar insanlara bir hüviyet kazandırır. “Nerelisin, neredesin?” gibi sorulara verilen cevap insanın bulunduğu mekânlardır. Dolayısıyla mekânlar, insanlar açısından bir kimlik belirtisidir. Bu mekânların, insanlar açısından, bulunduğu yerin tarifi dışında da bir manası vardır. Bir yerin belirli bir anlam kazanması için, o yerin yurt olması için fiziki koşulların yerine getirilmesi dışında, manevi koşulların da yerine getirilmesi şarttır.
Türkler bin yıl önce geldiği ve mütemekkin olduğu bu toprakları siyasi anlamda fethetmenin dışında manevi anlamda da fethederek bu coğrafyaya mana katmıştır. Türkistan coğrafyasında at koşturan Türkler, zamanla geldikleri Anadolu’yu, Horasan erenlerinin kattığı manevi ruh ile yurt bellemiştir. Anadolu Türklerden önce, Diyar-ı Rum olarak adlandırılırdı ve Darü’l-harp idi. Bu mekânın fethi sonrası yurt tutulması için dönüştürülmesi gerekliydi. Bu da Anadolu mayası sayesinde oldu. Anadolu dönüştü ve Darü’l-İslâm oldu. Bu mayanın bu topraklara çalınmasında, Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî’nin, Anadolu’ya gönderdiği erenleri büyük rol oynamıştır. Bu Alp-erenler hem toprakları hem de gönülleri fethetmekteydiler.
Mekânlar maddi unsurlardır. Bu maddi unsurların belirli bir şuur ışığında manevi unsurlarla bütünleşmesi, anlam kazanması lazımdır. Şuurlu bir manevi iklimi oluşturan esaslar da kültür, edebiyat ve sanattır. Bir mekânda bulunan milleti düşünün. Bu milletin belirli bir kültürü, örfü, âdeti ve gelenekleri bulunmazsa bu millet şuursuz bir yaşam sürer. Bu tarz milletler yok olup gitmeye mahkûmdurlar. Aynı şekilde bir milletin birleştirici unsuru olan bir dili olmalıdır. Bu dili kullanma sanatı da o milletin edebiyat ve şiirdeki yerini gösterir. Bunlar olmadan ne mekânlara ne de gönüllere sahip olunamaz. Tabi ki şunu da belirtmek gerekir ki bir mekân yoksa mana aranmaz, aynı şekilde mekâna da değer katan manadır. İkisi de birbirini tamamlar. Bu nedenle mana ararken mekândan; mekân ararken de manadan olmamak gerekir.
Cemil Meriç’e biz neyi kaybettik? diye sorsanız: “Türkiye ruhunu kaybetti. Toprak mı? En değersiz şeyimizdir belki de! Belki de en değersiz şeyimizi kaybedince her şeyimizi kaybettiğimizi anladık. Ruhumuzu” cevabını verir. Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz, siyasi veya askeri olarak bir coğrafyayı işgal etmek, sömürmek isteyenler ilk önce o milletin ruhunu sömürür. Dinini, dilini, tarihini, edebiyatını hâsılı kültürünü sömürdükten sonra emellerine daha kolay ulaşır. Yani mekânı elde etmek için manayı zedelerler.
Türk’ün ruhunu anlamak için bulunduğu mekânları gözlemlerken, o mekânlara kattığı manayı da gözlemlemeliyiz. Mesela, Harput Ulu Cami’ye bakarken sadece inşaat teknikleri veya mimari özelliklerine değil aynı zamanda o eserin hangi zihniyete göre inşa edildiğini anlamaya yönelik bir zihniyet çözümlemesine gitmek gerekir. Ya da Süleymaniye’nin mimarı, Mimar Sinan, o camiyi inşa ederken maddi âlemde nasıl bir manevi ruha sahipti bunu bilmeliyiz. Ancak o zaman bir mekân bizler için mana taşır.
Mekân sahibi olmak o mekânı korumayı da gerektirir. Bunu yapmak için de gerekli tedbirler alınmalıdır. Mekânın niteliğine göre alınan fiziki, siyasi, askeri tedbirlerin yanında mekânın sahip olduğu manayı da korumak lazımdır. Bir örnek mekân olarak vatanımızı ele alırsak, maddi korumanın yanında mananın korunması için gerekli şey törenin muhafazasıdır. Töre, manayı muhafaza ederken aynı zamanda maddi olarak toprağın da muhafazası için önemlidir. Türkçe’nin söz varlığı olarak niteleyebileceğimiz Dîvânu Lugâti’t-Türk, “İl gider; töre kalır.” demektedir. Devletler yeniden kurulabilir ama töre kalıcıdır. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz, yıkılan mekânlar tekrar kurulabilir ama o mekâna katılan mana kalıcı olur. Fakat mana kaybolursa tekrar onu kazanmak çok güç olabilir. Türkler bir mekânı elde ettiği vakit o mekâna hizmet götürür, adaletle hükmeder. Böylece hem maddi anlamda toprağını korur hem de mana dünyasının temelini teşkil eden, insanı esas alan bir yönetim tarzı güderek manayı da muhafaza eder.
Manevi dünyanın en önemli unsurlarından biri kültürdür. Kültürün varlığı “söz” ile doğru orantılıdır. Kutadgu Bilig: “Ölüden diriye kalan miras, sözdür.” diyerek sözün üstünlüğünü vurgular. Söz akılla yol alır ve söz ancak içerdiği öz ile bir mana taşır. Söz söyleyebilme sanatına da şiir diyebiliriz. Şiir, manevi anlamda kültürün vatanı olarak nitelenir. Söz ustamız olarak işaret edebileceğimiz Yunus Emre de Anadolu topraklarının ihyasında önemli bir vasfa sahiptir. Anadolu topraklarının mayalanması için atılan tohumların meyvesidir Yunus Emre. Maddi âleme sözü ile mana katan Yunus Emre bugünlere kadar sözünü iletebilmiştir ve sözünü söylediği topraklar hâlâ sapasağlam ayakta durmaktadır. Yunus’un ortaya koyduğu bir eserle Mimar Sinan’ın inşa ettiği bir eser aynı amaçladır. Hatta Mehmet Akif’in İstiklal Marşı ile Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşı da aynı amaçla mekâna mana katar.
Bir coğrafyanın manevi iklimini inşa ederken bunu kültür ile yaparız. Burada kültürün içinde ele alabileceğimiz, örf, âdet, gelenek, töre; dil, edebiyat, şiir gibi unsurlar manevi iklimin inşasında önemli yer tutar. Mesela, Anadolu coğrafyasının manevi iklimde Yunus’un dilini, Fatih Sultan Mehmet’in inanmışlığını ve azmini, Süleyman Askerî Bey’in fedakârlığını, Âşık Veysel’in dostluğunu, Arif Nihat Asya’nın milli duygularını, Fikret Memişoğlu’nun vefasını birlikte hissederiz. Mekânları değerli kılan ruhu ve bu ruhun teşekkülünde mühim yer tutan kültürü dikkatle korumalı ve yaşatmalıyız. Bunu yaparsak yaşadığımız mekân bizim için bir anlam ifade eder. Milletimizin köşe taşları olarak niteleyebileceğimiz insanların söz ve tecrübelerine kulak vererek, maddi dünyamızı manevi ruh ile bürüyüp yolumuza daha emin adımlarla devam etmeliyiz.
Bir mekân olarak Elâzığ’ı ele alırsak, Cengiz Aytmatov, Türk Dünyası’nın manevi azığı, olarak niteler aziz şehir Elâzığ’ı. Bu da gösteriyor ki Elâzığ mana kazanmış bir şehirdir. Anadolu coğrafyası başta olmak üzere bunun gibi manalı örnekleri çoğaltabiliriz. Bu hususta, mana kazanmış bir mekân olan Harput’un yetiştirdiği, Şeyh-ül Muharririn Ahmet Kabaklı diyor ki: “Allah saklasın, Türkiye olmasa, şu devlet, şu bayrak, şu dil, şu kültür, şu musiki, şu milli varlık olmasa, senin üzerinde fareler güler. Alırlar Ağrı’nı, Marmara’nı, Erciyes’ini, Ege’ni Çukurova’nı, seni de sülaleni de mezhebini de ırkını da dinini de sınıfını da köle ederler. Topla aklını başına, kendine gel başkaları getirmeden…” Kabaklı hocanın da belirttiği gibi mekânlarımızı, toprağımızı muhafaza ederken; kültürümüzü, milli varlığımızı hâsılı manevi dünyamızı da muhafaza etmeliyiz. Yoksa maddi ve manevi bakımından çok mühim bir konuma sahip olan Anadolu coğrafyasında hür yaşayamayız.

Fatih Mehmet ÖNAL.”MEKÂNI MANALANDIRMAK”

Mekân, sözlük anlamı olarak, yer, mahal kelimelerinin karşılığıdır. Mana ise anlam demektir. Bir yer tarif edilirken muayyen sınırlar belirtilerek, bir toprak parçası tarif edilebilir. Bu tarz mekânlar insanlara bir hüviyet kazandırır. “Nerelisin, neredesin?” gibi sorulara verilen cevap insanın bulunduğu mekânlardır. Dolayısıyla mekânlar, insanlar açısından bir kimlik belirtisidir. Bu mekânların, insanlar açısından, bulunduğu yerin tarifi dışında da bir manası vardır. Bir yerin belirli bir anlam kazanması için, o yerin yurt olması için fiziki koşulların yerine getirilmesi dışında, manevi koşulların da yerine getirilmesi şarttır.
Türkler bin yıl önce geldiği ve mütemekkin olduğu bu toprakları siyasi anlamda fethetmenin dışında manevi anlamda da fethederek bu coğrafyaya mana katmıştır. Türkistan coğrafyasında at koşturan Türkler, zamanla geldikleri Anadolu’yu, Horasan erenlerinin kattığı manevi ruh ile yurt bellemiştir. Anadolu Türklerden önce, Diyar-ı Rum olarak adlandırılırdı ve Darü’l-harp idi. Bu mekânın fethi sonrası yurt tutulması için dönüştürülmesi gerekliydi. Bu da Anadolu mayası sayesinde oldu. Anadolu dönüştü ve Darü’l-İslâm oldu. Bu mayanın bu topraklara çalınmasında, Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî’nin, Anadolu’ya gönderdiği erenleri büyük rol oynamıştır. Bu Alp-erenler hem toprakları hem de gönülleri fethetmekteydiler.
Mekânlar maddi unsurlardır. Bu maddi unsurların belirli bir şuur ışığında manevi unsurlarla bütünleşmesi, anlam kazanması lazımdır. Şuurlu bir manevi iklimi oluşturan esaslar da kültür, edebiyat ve sanattır. Bir mekânda bulunan milleti düşünün. Bu milletin belirli bir kültürü, örfü, âdeti ve gelenekleri bulunmazsa bu millet şuursuz bir yaşam sürer. Bu tarz milletler yok olup gitmeye mahkûmdurlar. Aynı şekilde bir milletin birleştirici unsuru olan bir dili olmalıdır. Bu dili kullanma sanatı da o milletin edebiyat ve şiirdeki yerini gösterir. Bunlar olmadan ne mekânlara ne de gönüllere sahip olunamaz. Tabi ki şunu da belirtmek gerekir ki bir mekân yoksa mana aranmaz, aynı şekilde mekâna da değer katan manadır. İkisi de birbirini tamamlar. Bu nedenle mana ararken mekândan; mekân ararken de manadan olmamak gerekir.
Cemil Meriç’e biz neyi kaybettik? diye sorsanız: “Türkiye ruhunu kaybetti. Toprak mı? En değersiz şeyimizdir belki de! Belki de en değersiz şeyimizi kaybedince her şeyimizi kaybettiğimizi anladık. Ruhumuzu” cevabını verir. Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz, siyasi veya askeri olarak bir coğrafyayı işgal etmek, sömürmek isteyenler ilk önce o milletin ruhunu sömürür. Dinini, dilini, tarihini, edebiyatını hâsılı kültürünü sömürdükten sonra emellerine daha kolay ulaşır. Yani mekânı elde etmek için manayı zedelerler.
Türk’ün ruhunu anlamak için bulunduğu mekânları gözlemlerken, o mekânlara kattığı manayı da gözlemlemeliyiz. Mesela, Harput Ulu Cami’ye bakarken sadece inşaat teknikleri veya mimari özelliklerine değil aynı zamanda o eserin hangi zihniyete göre inşa edildiğini anlamaya yönelik bir zihniyet çözümlemesine gitmek gerekir. Ya da Süleymaniye’nin mimarı, Mimar Sinan, o camiyi inşa ederken maddi âlemde nasıl bir manevi ruha sahipti bunu bilmeliyiz. Ancak o zaman bir mekân bizler için mana taşır.
Mekân sahibi olmak o mekânı korumayı da gerektirir. Bunu yapmak için de gerekli tedbirler alınmalıdır. Mekânın niteliğine göre alınan fiziki, siyasi, askeri tedbirlerin yanında mekânın sahip olduğu manayı da korumak lazımdır. Bir örnek mekân olarak vatanımızı ele alırsak, maddi korumanın yanında mananın korunması için gerekli şey törenin muhafazasıdır. Töre, manayı muhafaza ederken aynı zamanda maddi olarak toprağın da muhafazası için önemlidir. Türkçe’nin söz varlığı olarak niteleyebileceğimiz Dîvânu Lugâti’t-Türk, “İl gider; töre kalır.” demektedir. Devletler yeniden kurulabilir ama töre kalıcıdır. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz, yıkılan mekânlar tekrar kurulabilir ama o mekâna katılan mana kalıcı olur. Fakat mana kaybolursa tekrar onu kazanmak çok güç olabilir. Türkler bir mekânı elde ettiği vakit o mekâna hizmet götürür, adaletle hükmeder. Böylece hem maddi anlamda toprağını korur hem de mana dünyasının temelini teşkil eden, insanı esas alan bir yönetim tarzı güderek manayı da muhafaza eder.
Manevi dünyanın en önemli unsurlarından biri kültürdür. Kültürün varlığı “söz” ile doğru orantılıdır. Kutadgu Bilig: “Ölüden diriye kalan miras, sözdür.” diyerek sözün üstünlüğünü vurgular. Söz akılla yol alır ve söz ancak içerdiği öz ile bir mana taşır. Söz söyleyebilme sanatına da şiir diyebiliriz. Şiir, manevi anlamda kültürün vatanı olarak nitelenir. Söz ustamız olarak işaret edebileceğimiz Yunus Emre de Anadolu topraklarının ihyasında önemli bir vasfa sahiptir. Anadolu topraklarının mayalanması için atılan tohumların meyvesidir Yunus Emre. Maddi âleme sözü ile mana katan Yunus Emre bugünlere kadar sözünü iletebilmiştir ve sözünü söylediği topraklar hâlâ sapasağlam ayakta durmaktadır. Yunus’un ortaya koyduğu bir eserle Mimar Sinan’ın inşa ettiği bir eser aynı amaçladır. Hatta Mehmet Akif’in İstiklal Marşı ile Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşı da aynı amaçla mekâna mana katar.
Bir coğrafyanın manevi iklimini inşa ederken bunu kültür ile yaparız. Burada kültürün içinde ele alabileceğimiz, örf, âdet, gelenek, töre; dil, edebiyat, şiir gibi unsurlar manevi iklimin inşasında önemli yer tutar. Mesela, Anadolu coğrafyasının manevi iklimde Yunus’un dilini, Fatih Sultan Mehmet’in inanmışlığını ve azmini, Süleyman Askerî Bey’in fedakârlığını, Âşık Veysel’in dostluğunu, Arif Nihat Asya’nın milli duygularını, Fikret Memişoğlu’nun vefasını birlikte hissederiz. Mekânları değerli kılan ruhu ve bu ruhun teşekkülünde mühim yer tutan kültürü dikkatle korumalı ve yaşatmalıyız. Bunu yaparsak yaşadığımız mekân bizim için bir anlam ifade eder. Milletimizin köşe taşları olarak niteleyebileceğimiz insanların söz ve tecrübelerine kulak vererek, maddi dünyamızı manevi ruh ile bürüyüp yolumuza daha emin adımlarla devam etmeliyiz.
Bir mekân olarak Elâzığ’ı ele alırsak, Cengiz Aytmatov, Türk Dünyası’nın manevi azığı, olarak niteler aziz şehir Elâzığ’ı. Bu da gösteriyor ki Elâzığ mana kazanmış bir şehirdir. Anadolu coğrafyası başta olmak üzere bunun gibi manalı örnekleri çoğaltabiliriz. Bu hususta, mana kazanmış bir mekân olan Harput’un yetiştirdiği, Şeyh-ül Muharririn Ahmet Kabaklı diyor ki: “Allah saklasın, Türkiye olmasa, şu devlet, şu bayrak, şu dil, şu kültür, şu musiki, şu milli varlık olmasa, senin üzerinde fareler güler. Alırlar Ağrı’nı, Marmara’nı, Erciyes’ini, Ege’ni Çukurova’nı, seni de sülaleni de mezhebini de ırkını da dinini de sınıfını da köle ederler. Topla aklını başına, kendine gel başkaları getirmeden…” Kabaklı hocanın da belirttiği gibi mekânlarımızı, toprağımızı muhafaza ederken; kültürümüzü, milli varlığımızı hâsılı manevi dünyamızı da muhafaza etmeliyiz. Yoksa maddi ve manevi bakımından çok mühim bir konuma sahip olan Anadolu coğrafyasında hür yaşayamayız.

Hilal ORAL.”BİR DEMET HAYAT”

Derin derin baktı Medine ufuklara, derin derin… Sevdasına, umutlarına, acılarına, geçmişine geleceğine baktı. İki damla yaş döküldü kuruyan göz pınarlarından iki damla yaş. Bir ah etti bir ah, yandı yüreği yandı her yan…
Böyle bir yangın vururken kızılca kayayı, kavururken Karataş ardını doğmuştu Medine. Gün belli değil, ay şüpheli. Bilinen güneşin en har zamanıydı. Ve gırgat ağacı dibinde doğduğuydu.
Sanem’di anacığı; güneş karası yüzünde hayatın derin çizgilerini görürdünüz. Bir ayağı aksardı hep… Tarlada gölgelik arayan bir yılan sokmuştu… Kara lastiğini gölgelik sanan bir yılan. “Kızamadım.” derdi anacağı “kızamadım.” Bu sıcakta ne yapsındı hayvancağız. İşte böyle bir anayla yan yana büyüdü Medine. İki göz oda, 5 nüfus. Toprakları akan iki göz dam… Bir de hayallerini büyüttüğü koca bir ayvan.
Yıldızlı gecelerde ta uzak köylerin lambaları parlardı. Yanardı Medine’nin gözlerinde sevdalar, ulaşılmaz aşklar, heybetli kahramanlar…
Hep nineciğinden dinlemişti. “Dede Korkut’u”, “’Yedi başlı Canavar’ı”. Köylünün “Osmanlı Kadın” dediği nineciği Hacer’den. Onun tekerlemeleriyle uyumuştu.
“Gıcır gıcır çebiçler
Yavşanın başını dişler
Gider yaylada yaylar
Gelir ovada kışlar”

Gerçek miydi, hayal miydi bilemezdi Medine. Bildiği, anladığı, duyduğu ve hissettiği o zamanlardan taşıdıklarıydı yanına… Uzak ufuklardan, karlı dağlardan, toprak damlardan taşıdığıydı.
Tarladan eve, fırından çaya geçmişti günler. Medine en çok yaylaya çıkmayı sevdi, en çok yıldızlar altında uyumayı sevdi. Kana kana su içmeyi gözelerden…
Yoruldu tarla yollarında… Derme çatma fırında ekmek yapmayı bekledi, değirmende sıra, çeşmede sıra…
Beklemeyi, sabretmeyi öğrendi… Soğuk derede çamaşır yıkamak eğlenceli geldi ona. Taşlara sürterek hıncını, hırsını çamaşırlardan alır gibi… Moraran parmaklarını, kilden açılan avuçlarını, çiçek sohbetlerle ısıttı, dost gülüşlerini merhem yaptı.
Genç kız oldu, karşı mahalleye vermedi ailesi “uzak” diye. Bir avuç köyün uzağı nasıl olsundu. Yüreğindeki mesafeleri düşününce gülümsedi, Medine. Gidenleri, gelmeyenleri, bedenine yakın gönlüne uzak olanları düşündü, bir hüzün dalgalandı gözlerinde…
Bitişik eve verdiler, Mürsel’e. Öylesine yakın yan yana, can cana. Aynı ırmakta yıkandılar. Koyun kuzu peşinde aynı ekmeği paylaştılar. Ağaçlardan sapan yaptılar, kayalardan kına… Aynı kağnıya bindiler, aynı buluta… Umutları da rüyaları da aynıydı. Devam edecekti hayat, aynı gökyüzü altında. O kadar yakındı Mürsel’e… Ortada kerpiçten duvar. Ses verir, ses alır öksürsen… Ne pişti anlarsın yan odada, hangi hüzün, hangi neşe var bilirsin.
Sevindi anacağı Medine’nin… Kızı dizinin dibinde uyuyacaktı, uzansa saçını okşayacaktı. Esen yellerle kokusunu duyacaktı… Aynı bacadan ısınacaktı, kış geceleri.
Toy düğün kuruldu, sırt sırta verildi. Sırt sırta veren damlar gibi. Sofralar kuruldu. Karınca kararınca bir damdan öbür dama sini sini yemek taşındı.
Sevdalarını gecelere sakladılar. Kaçamak bakışlar atıldı, utandılar sevmekten, utandılar sevdalarını söylemekten. Yeni evine alıştı. Yeni demek alışkanlıktandı. Bildiği tanıdığı yan evdi orası. Ortak umuttu, aynı yazgıydı.
Bir bahar gününde “yüklüyüm” dedi, Mürsel’ine. Utana sıkıla… Tüm çiçekler açtı yazıda. Tüm kelebekler havalandı tarlalarda. Sevindi… Sevindi… Sevindiler…
Mürsel’i o geceden sonra uyuyamaz olmuştu. Medine “mutluluktan” dedi. Geniş ayvanda yakaladı onu. Yalnız ve sessiz uzaklara dalmışken. “Nen var ?” dedi, “Nen var kurban olduğum” Mürsel başındaki şapkayı düzeltti. Dik dursun diye söğüt dallarını önüne yay gibi geçirdi şapkasını… “Ben çocuğumun okumasını isterim” dedi, “Farklı büyümesini” askerde gördüğü büyük şehir çocukları gibi bisikleti olsun istedi. Denize soksun ayaklarını, rüzgârlarla dalgalansın saçları… Medine’de hüzünlendi. Kendi umutlarıydı bunlar, kendi düşleriydi. Ucunu açmadan bohçaladıklarıydı.
Hüseyin Dadaşın oğlunun sözleri yattı Mürsel’in aklına. Hat boylarına gidecekti o da. Telefon direkleri dikmeye. Para para demeyecekti. Yarına saklayacaktı, evladının yarınlarına…
Küçük bir heybeye koydu eşyalarını. Medine kalbini koydu, sevdasını koydu. Çocuğu için ördüğü bir patik koydu heybenin bir köşesine. Bacadan izledi kocasını ta yolun sonuna kadar. “Yazarım” demişti, Mürsel’i.
Yazdı da her ay. Mektuplar aldı ondan her ay, kokulu sevdalı mektuplar. Çadırda kalıyorlarmış. Koca koca direkler dikiyorlarmış yollara. Evlerinden büyük göğe merdiven dayıyorlarmış. Masal gibi, düş gibi…
O ay gelmedi mektup. Bekledi Medine bekledi… Hüseyin Dadaş’ın Veysel’in geldiğini duydu. Koştu koşabildiği kadar. Nenesi koştu, anası koştu, koştu karnında bebesi. Veysel Veysel değildi sanki kör kuyu, kara kaya, sal taştan duvar…
Duymadı Medine… Duymadı nenesi… Duymadı bebesi… Yankılandı sesler. Yankılandı. Çöktü tavan üstüne, çöktü hazan, çöktü duman. “Koca bir direk düştü üstüne” diyordu Veysel. Söylerken karısına. “Çok uğraştık ama nafile” diyordu. Sustu sesler, sustu karnındaki bebe, sustu göğsündeki kalp atışı. Buz kesti uzun ırmak, buz kesti gözyaşları.
O günden beridir o geniş ayvanda, uzaklara bakar Medine. Kocasını bekler, kucağına alamadığı bebesini bekler. Uzaklara bakar hala umutla, aşkla, uzaklara bakar derin derin…

Selma BIYIKOĞLU.”DÜNYADA BİR UÇAK GEMİSİNİ BATIRAN İLK KİŞİ: MUSTAFA ERTUĞRUL AKER”

Derin derin baktı Medine ufuklara, derin derin… Sevdasına, umutlarına, acılarına, geçmişine geleceğine baktı. İki damla yaş döküldü kuruyan göz pınarlarından iki damla yaş. Bir ah etti bir ah, yandı yüreği yandı her yan…
Böyle bir yangın vururken kızılca kayayı, kavururken Karataş ardını doğmuştu Medine. Gün belli değil, ay şüpheli. Bilinen güneşin en har zamanıydı. Ve gırgat ağacı dibinde doğduğuydu.
Sanem’di anacığı; güneş karası yüzünde hayatın derin çizgilerini görürdünüz. Bir ayağı aksardı hep… Tarlada gölgelik arayan bir yılan sokmuştu… Kara lastiğini gölgelik sanan bir yılan. “Kızamadım.” derdi anacağı “kızamadım.” Bu sıcakta ne yapsındı hayvancağız. İşte böyle bir anayla yan yana büyüdü Medine. İki göz oda, 5 nüfus. Toprakları akan iki göz dam… Bir de hayallerini büyüttüğü koca bir ayvan.
Yıldızlı gecelerde ta uzak köylerin lambaları parlardı. Yanardı Medine’nin gözlerinde sevdalar, ulaşılmaz aşklar, heybetli kahramanlar…
Hep nineciğinden dinlemişti. “Dede Korkut’u”, “’Yedi başlı Canavar’ı”. Köylünün “Osmanlı Kadın” dediği nineciği Hacer’den. Onun tekerlemeleriyle uyumuştu.
“Gıcır gıcır çebiçler
Yavşanın başını dişler
Gider yaylada yaylar
Gelir ovada kışlar”

Gerçek miydi, hayal miydi bilemezdi Medine. Bildiği, anladığı, duyduğu ve hissettiği o zamanlardan taşıdıklarıydı yanına… Uzak ufuklardan, karlı dağlardan, toprak damlardan taşıdığıydı.
Tarladan eve, fırından çaya geçmişti günler. Medine en çok yaylaya çıkmayı sevdi, en çok yıldızlar altında uyumayı sevdi. Kana kana su içmeyi gözelerden…
Yoruldu tarla yollarında… Derme çatma fırında ekmek yapmayı bekledi, değirmende sıra, çeşmede sıra…
Beklemeyi, sabretmeyi öğrendi… Soğuk derede çamaşır yıkamak eğlenceli geldi ona. Taşlara sürterek hıncını, hırsını çamaşırlardan alır gibi… Moraran parmaklarını, kilden açılan avuçlarını, çiçek sohbetlerle ısıttı, dost gülüşlerini merhem yaptı.
Genç kız oldu, karşı mahalleye vermedi ailesi “uzak” diye. Bir avuç köyün uzağı nasıl olsundu. Yüreğindeki mesafeleri düşününce gülümsedi, Medine. Gidenleri, gelmeyenleri, bedenine yakın gönlüne uzak olanları düşündü, bir hüzün dalgalandı gözlerinde…
Bitişik eve verdiler, Mürsel’e. Öylesine yakın yan yana, can cana. Aynı ırmakta yıkandılar. Koyun kuzu peşinde aynı ekmeği paylaştılar. Ağaçlardan sapan yaptılar, kayalardan kına… Aynı kağnıya bindiler, aynı buluta… Umutları da rüyaları da aynıydı. Devam edecekti hayat, aynı gökyüzü altında. O kadar yakındı Mürsel’e… Ortada kerpiçten duvar. Ses verir, ses alır öksürsen… Ne pişti anlarsın yan odada, hangi hüzün, hangi neşe var bilirsin.
Sevindi anacağı Medine’nin… Kızı dizinin dibinde uyuyacaktı, uzansa saçını okşayacaktı. Esen yellerle kokusunu duyacaktı… Aynı bacadan ısınacaktı, kış geceleri.
Toy düğün kuruldu, sırt sırta verildi. Sırt sırta veren damlar gibi. Sofralar kuruldu. Karınca kararınca bir damdan öbür dama sini sini yemek taşındı.
Sevdalarını gecelere sakladılar. Kaçamak bakışlar atıldı, utandılar sevmekten, utandılar sevdalarını söylemekten. Yeni evine alıştı. Yeni demek alışkanlıktandı. Bildiği tanıdığı yan evdi orası. Ortak umuttu, aynı yazgıydı.
Bir bahar gününde “yüklüyüm” dedi, Mürsel’ine. Utana sıkıla… Tüm çiçekler açtı yazıda. Tüm kelebekler havalandı tarlalarda. Sevindi… Sevindi… Sevindiler…
Mürsel’i o geceden sonra uyuyamaz olmuştu. Medine “mutluluktan” dedi. Geniş ayvanda yakaladı onu. Yalnız ve sessiz uzaklara dalmışken. “Nen var ?” dedi, “Nen var kurban olduğum” Mürsel başındaki şapkayı düzeltti. Dik dursun diye söğüt dallarını önüne yay gibi geçirdi şapkasını… “Ben çocuğumun okumasını isterim” dedi, “Farklı büyümesini” askerde gördüğü büyük şehir çocukları gibi bisikleti olsun istedi. Denize soksun ayaklarını, rüzgârlarla dalgalansın saçları… Medine’de hüzünlendi. Kendi umutlarıydı bunlar, kendi düşleriydi. Ucunu açmadan bohçaladıklarıydı.
Hüseyin Dadaşın oğlunun sözleri yattı Mürsel’in aklına. Hat boylarına gidecekti o da. Telefon direkleri dikmeye. Para para demeyecekti. Yarına saklayacaktı, evladının yarınlarına…
Küçük bir heybeye koydu eşyalarını. Medine kalbini koydu, sevdasını koydu. Çocuğu için ördüğü bir patik koydu heybenin bir köşesine. Bacadan izledi kocasını ta yolun sonuna kadar. “Yazarım” demişti, Mürsel’i.
Yazdı da her ay. Mektuplar aldı ondan her ay, kokulu sevdalı mektuplar. Çadırda kalıyorlarmış. Koca koca direkler dikiyorlarmış yollara. Evlerinden büyük göğe merdiven dayıyorlarmış. Masal gibi, düş gibi…
O ay gelmedi mektup. Bekledi Medine bekledi… Hüseyin Dadaş’ın Veysel’in geldiğini duydu. Koştu koşabildiği kadar. Nenesi koştu, anası koştu, koştu karnında bebesi. Veysel Veysel değildi sanki kör kuyu, kara kaya, sal taştan duvar…
Duymadı Medine… Duymadı nenesi… Duymadı bebesi… Yankılandı sesler. Yankılandı. Çöktü tavan üstüne, çöktü hazan, çöktü duman. “Koca bir direk düştü üstüne” diyordu Veysel. Söylerken karısına. “Çok uğraştık ama nafile” diyordu. Sustu sesler, sustu karnındaki bebe, sustu göğsündeki kalp atışı. Buz kesti uzun ırmak, buz kesti gözyaşları.
O günden beridir o geniş ayvanda, uzaklara bakar Medine. Kocasını bekler, kucağına alamadığı bebesini bekler. Uzaklara bakar hala umutla, aşkla, uzaklara bakar derin derin…

Ahmet ÖZDEMİR.”ÇETİN ORANLI VE DEMİR KEPENKLİ EV”

Çetin Oranlı, hem bürokraside, hem gazetecilik ve yazarlıkta meslektaşım. “Olaylar ve Kişisel Tecrübe ışığında Gazetecilik” adlı kitabı 2016 yılında yayınlanmıştı. Bu kitapta, genç meslektaşlarına deneyimlerini, öngörülerine aktarıyordu. Bir yıl sonra ‘Sözün Ardı – İz Bırakan Söyleşiler’ yayınlandı. Söyleşi yapılan kişiler önemliydi. Belge niteliğinde sözler söylüyorlardı. Ama kitabın bir başka önemli yanı, “Söyleşi nasıl yapılır?” sorusuna örnekler oluşturmasıydı. 2018’in yine mart ayında Çetin Oranlı edebiyatın bir başka alanında “Ben buradayım,” dedi. “Demir Kepenkli Ev” adını taşıyan ve yazarın tanımıyla “Anadolu Hikâyeleri” Çimke yayınları arasında çıktı.
Kitaba ilişkin bilgiler vermeden önce Çetin Oranlı’yı hatırlatayım:
“Çetin Oranlı, 1974 yılında Ordu’nun Kumru ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kumru’da tamamladıktan sonra Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitenin Gazetecilik Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını yaptı. Üniversite öğrencisi iken önce Milli Gazete’nin Konya bürosunda, ardından Konya merkezli Merhaba Gazetesi’nde muhabir olarak çalışmaya başladı. Gazetede uzun yıllar Yazı İşleri Müdürlüğü görevini üstlendi. Oranlı, siyaset, kültür başta olmak üzere gazetecilik yaptığı dönemde yüzlerce röportaj gerçekleştirdi. Yazı dizileri ve röportajlar başta olmak üzere, gazetecilik çalışmalarından ötürü çok sayıda ödül aldı. Çeşitli panel ve toplantılarda yerel basın ile sorunları üzerine sunumlar yaptı. Evli ve 3 çocuk babası.
‘Demir Kepenkli Ev’ içeriğinde Dönüşüm, Demir Kepenkli Ev, Sahibini Bulan Çanta, Acı Lokma, Gösteri, Öksüz Civciv, Hollandalı, Firari Kazlar, Uçan Evcil Ördek, Polis Oğlunun Duası, Çocuk Kalbi adlı öyküler yer alıyor. Çetin Oranlı bu hikâyelerin tamamen gerçeklere, yani yaşanmış veya bizzat tanık olunmuş olaylara dayandığını yazıyor:
“Anadolu insanının yaşadığı ve çoğu zaman içine atarak eritmeye çalıştığı güçlükler, gurbet hayatı, ayakta kalma çabaları, bu zorlukların arasında hayatın tuzu biberi olan mizah, göç ve şehirleşme ekseninde ortaya çıkan kimlik sorunları, insanlar arası ilişkiler, değerler, dostluk, hayvan sevgisi hikâyelerimizin özünü oluşturuyor. Bir cümle ile özetlemek gerekirse; milletimizin mayasında yer alan katıksız saf sevgi ve merhamet…”
Şüphesiz Prof. Dr. Saim Sakaoğlu özellikle Türk Halk Edebiyatı ve Türk Folklor Edebiyatı alanında hocaların hocasıdır.
Çetin Oranlı ve Demir Kepekli Ev hakkında saptamaları çok yerindedir:
“…….Bilmem, hikâye eleştirmenleri ve hikâye okuyucuları, adeta bir roman okur gibi, bir oturuşta, daha doğrusu bir ‘yatış’ta bütün hikâyeleri okuyuveriyorlar mı? Ben öyle yapmıyorum. Hikâyeleri sindire sindire okuyorum. Arka arkaya en fazla iki hikâye okuyup araya geçiyorum.
Demir Kepenkli Ev’in kapısını da böylece açıverdim. Adeta, ‘Açıl susam açıl…’ dercesine açılan kapıdan içeriye girince beni kardeşim Çetin Bey karşılayıverdi. Kendilerinin Ordulu olduğunu biliyordum ama Ordululuğunu hikâyelerine mekân olarak seçeceğini tahmin etmemiştim. Okuyacağınız hikâyelerin pek azını Ordu’nun dışında gezinirken bulacaksınız. Bir Elazığ, bir Konya belki de Ordu’dan mekân koparabilen şanslı illerimiz olmuştur.
……. Dememiz odur ki bu hikâyeler Sayın Oranlı’nın hatıralarını satırlara dökülmüş şeklinin yanında onun neslinin de birtakım uykuya dalmış hatıralarını ayağa kaldıracaktır.
Mekânın ve tabiatın kucaklaştığı satırlarda hikâye tekniği yeri gelince bilgilendirici tanımlarla kucaklaşmakta, bir yerden sonra okuyucuyu başka âlemlere alıp götürmektedir.”
Prof. Dr. Saim Sakaoğlu gelecekle ilgili ipuçları veriyor: “
….Yazmakta ısrarcılığını sürdürmesi halinde yeni hikâyelerle bizleri farklı güzelliklere yönlendirecektir. Heyecanla bekleyip yeni duygulara kapılmaya şimdiden hazırlanmalıyız. Kendisini kutluyor, yeni kitabına girecek hikâyeleri şimdiden dergi sayfalarında görmeyi bekliyoruz.”
Bense, Çetin Oranlı’nın sürekli yeni dallarda eser vermesini göz önünde bulundurup Sakaoğlu hocamın koyduğu çıtayı yükseltiyorum. Gelecek yıl Çetin Oranlı imzasını bir romanın üzerinde görürseniz şaşırmayınız.

Rasim YILMAZ.”GEZİ YAZILARIM / ENDÜLÜS’TE ZAMAN”

Sizlere kökü maziye uzanan, asırlarca tarihte İslam ile müşerref kılınmış devasa izler barındıran, İspanya Malaga’da başlayıp Granada kenti Elhamra sarayında yedi bin defa duvarlarına “Ve la galibe İllallah” zikrinin işlenmiş görüntüsüyle, (Cordoba) Kurtuba Camii’nin muhteşem ihtişamına kapıldığımız kısa ama büyülü gezimizden bahsetmeye çalışacağım.

Bir milleti kültürel hayatından dini inancına, edebiyatından sanatına, hukuk sahasından iktisadi anlayışına, tarihine bakışından sosyal hadiselere yaklaşımına, velhâsıl; medeniyet inşasına kadar her şeyini muhafaza içgüdüsü şekillendirir.

Cumhurbaşkanlığı himayesinde bizlere sunulan bir alternatif de İspanya kültür gezisi oldu. İçişleri Bakanlığının hazırlamış olduğu kültür gezimiz İstanbul’da İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü Muhtarlar Daire Başkanı Sayın Şefik AYGÖL ve Muhtarlar Daire Başkanlığı uzmanı Sayın Aysun BALUN ile İstanbul Atatürk Havalimanında buluşmamız ile başladı. Tokat, Ağrı, Balıkesir, Çankırı ve Kahramanmaraş illerinden 49 muhtarımızla 26 Haziran 2018 yerel saatle 12.35 de İspanya yolculuğuna çıktık.

Rehberimiz Sayın Cihat AKÇAY Malaga kentinde bizi karşıladı. Malaga; Barcelona’dan sonra İspanya’nın 2. büyük liman kenti. Malaga’dan otobüsle Granada’da bulunan Hotels San Anton Granada’ya doğru yol aldık. Rehberimiz Cihat Beyin güzel anlatımıyla keyifli geçti yolculuğumuz.

Yol boyunca zeytin ağaçları karşılıyor bizi. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun şiirindeki gibi “Önde zeytin ağaçları arkasında yar dizeleri” geliyor aklıma. Zeytinliklerin yanı sıra, bir de ana vatanı Çin ve Orta Asya olarak bilinen badem ağaçları çarpıyor gözüme.

Granada şehri tıpkı Türkiye’deki masal kentimiz Antalya ile Ürgüp Peribacalarının masalsı iklimi ve görüntüsüyle karşılıyor bizi. Çünkü Granada Endülüs’ün en masalsı şehridir.

Dar sokakları, portakal ağaçları, botanik bahçeleri ile İslam’a yıllarca tarihi bir dönem saadeti yaşatmıştır. Endülüs’ün beni heyecanlandıran yanlarından birisi de İspanya Fatihi Tarık Bin Ziyad’dır.

Bu bilgiler ışığında oğlum Enes Tarık’ın ismiyle sahabeden Hz. Enes ve büyük İslam komutanlarından Tarık Bin Ziyad’ı temsil etmesi “Enes Tarık’’ ismini vermenin sırrına da vakıf olacağım heyecanı yaşatıyor. İki büyük insanın kattığı şerefe nail oluyorum.

İspanya’nın güneyinde kalan Endülüs bölgesi bizlere tarihin derin atmosferinde yol almayı vaat ediyor. İber yarımadasında 711-1492 yılları arasında Endülüs Emevileri, Murabıtlar, Muvahhidler gibi Müslüman devletlerin hüküm sürdüğü bir dönemde verilen Endülüs isminin İspanyolcadaki karşılığı ise Andalucia’dır.

Otelin penceresine yansıyan manzaranın güzelliği ve bir zamanlar İslam’a ev sahipliği yapmış bir şehirde konuk olarak bulunmanın hüznü sarsa da hala İslam’ın izlerini taşıdığını bilmek bile güzel. Uzun bir yolculuğun ardından Kongre Merkezi’nin karşısında yer alan Hotels San Antón Genil Nehri’nin serinliğinde derin bir uyku ile sabaha merhaba dedik.

Bizler için her şey düşünülerek ve titizlikle hazırlanmıştı. Nefis bir kahvaltıdan sonra gezimizin ilk bölümüne geçtik.

Granada’da size her şey tanıdık gelebilir. İslam mimarisini yansıtan eserler her ne kadar değiştirilse de, camiler kiliseye çevrilmiş olsa da bunu fark etmemek mümkün değil. Dar sokaklar, panjurlu evler, çiçeklerle donatılmış sarmaşıklı sokaklar size güzel bir görsel ziyafet sunacaktır.

Endülüs’ün incisi olarak bilinen devasa bir sarayla karşılaşınca heyecanım artmaya başladı. Çeşitli eklemelerle günümüzdeki görkemli haline kavuşmuş bir yapı ile karşı karşıyayız.

Elhamra sarayının temelleri 1232 yılında, Endülüs Emevileri’nin devamı olan Güney İspanya’da, Beni Ahmer Sultanlığı devletini kuran Nasri Hanedanı sultanı I. Muhammed bin Yusuf zamanında atılmıştır. Sabika tepesinden Granada şehrine hükmeden Elhamra Sarayı, Darro ve Ganil ırmaklarına bakan sarp bir tepenin üzerindeki bir düzlükte kurulmuştur.
Bu tepeyi Kala’ât al-Hamrâ’ üzerinde bulunduğu ve kendisiyle inşa edildiği toprağın rengini taşıması itibariyle “Kızıl Kuleler” olarak nitelendirmiştir.

Elhamra, İslam sanatının batıdaki şaheseridir. Sanat tarihi bakımından kıymeti ölçülemeyecek kadar büyüktür. Toprak özlü kerpiçten duvarları, ahşapla ve kalıplardan dondurulmuş maddeler ile inşa edilen, adeta bir nakkaş elinden özenle çıkmış danteli andıran sırmalı kemerleri, ihtişamı göğe uzanan kubbeleri, direk tabanları, pervazları, saçakları, tavanları ile İslam mimarisinin övünç kaynağı zengin inceliklerle dolu İslam sanat eserlerinin eşsiz bir teknik numunesidir.
Sarayın dış kısmı yazlık bahçelerden oluşmaktadır. Palmiye ağaçları, zakkum, gül ve binlerce bitkiyle süslenmiş adeta cennete özlemi tasvir etmişçesine dışarıda ve içerde bir bütünlük sağlamışlar.

Saraya mükemmel bir taç kapıdan girilir. Tıpkı bir şiirin taç beyit’i gibi, Elhamra kale, ribatlar, yazlık saray ve Generalife (Cennetül Arif) ile dört ana kısımdan oluşur. Girift bir yapıya sahip olan Elhamra Sarayı, birbiriyle bağlantılı sayısız odalar ve salonlar, bu mekânların arasında yer alan avlular, ferahlatıcı yeşil alanlar, fıskiyeli havuzlar, akar çeşmeler ve bahçelerden ibarettir.

Sarayın her tarafını süsleyen “Allah” lafzının Cennet’ül Arifin bahçelerinin mimarınca ‘evrenin hâkiminin “Allah” olduğunu’ vurgulandığı ve bu bahçelerin de cennet özlemini ifadesi olarak tasvir edildiği birçok rivayette söylenmektedir.

Elhamra Sarayı, her taşının Rabbini zikrettiği bir saray. Yapımı 250 yılda tamamlanan sarayda taşlara kazınan o zikir karşılıyor sizi: “Ve la galibe illallah’’. Sarayı günümüze kadar hala ayakta tutan ve tutmasının hikmeti bu olsa gerek. Allah’tan başka Galip yoktur. Kibri tevazua çeviren bu düşünce iklimi taşların sütunlarına kazınmış, Allah’tan başka hâkimin olmayışı hürmetine ayakta kalmıştır.

Rivayete göre saraya girişteki ilk havuz suyunun lüleden çıkışı Emevi Sultanlarının doğumunu, aktığı yerde hayatını ve döküldüğü yer de ölümü hatırlatıyormuş. Bir de “Böbürlenme Sultanım senden büyük Allah var”, bu dünyanın ahreti de var mesajını veriyormuş.

Nitekim sütunlardaki eşsiz sanat örneği sarayın girişindeki havuzun rivayetine de uygun bulunmakta. Hem mimarinin, hem inceliğinin hem de insanı tefekküre sürükleyen zarifliğin en üst noktası. Beni hem derinden bir hüzne hem de kuvvetli bir duruşa sevk eden ihtişam karşısında hınçlarını üç beş kelime ile suratımıza savursalar da Avrupa’nın göbeğini İslam’la müşerref kılan Allah’a şükür ediyorum.
İçimizde buruk bir sevinçle bizim için hazırlanan restorana doğru yemek yemek için saraydan ayrıldık. Rehber eşliğindeki o günlük gezimiz sona erdi ve şehrin büyülü yapısına hayran kalarak gezmeye arkadaşlarımla beraber devam ettik.

Granada sokakları dar ama bir o kadar da mütevazı. Az katlı yapılarıyla dikkatimizi çekiyor. Eski yapıları korumak adına ve ihtişamını bozmamak adına muhteşem bir şehircilik olduğu bariz bir şekilde göze çarpıyor. Büyük ve hareketli bir şehir. Katolik Krallar Caddesi boyunca yürürken tahta oturmuş büyük bir heykelin küçük bir meydanı kapladığını görüyorum. “Plaza İsabel de Katolika.” Şehrin içinde başka bir şehir var gibi. Albaicin’a doğru ilerlerken yanımızdan akan Genil Nehri ve Granada sokaklarında yüzünde tebessüm eksik olmayan insanlarla karşılaştık. Şehrin sade ama ışıltılı albenisi başka bir hava katıyor geceye. Sokaklar ve insanlar o kadar sakin ki hiçbir şekilde bir saygısızlık hissetmiyorsunuz. Trafik gürültüsü yok denecek kadar az.

Tarih dolu güzel ama yorucu bir günün ardından sabah yine aynı heyecanla uyanıp gezimize devam ediyoruz. Ziyaretimize dünyanın en güzel mihrabını taşıyan Kurtuba Camiine doğru yola çıkarak başlıyoruz.
Cordoba şehrini Müslümanlar başşehir yapmışlar ve bu şehri tam bir medeniyet merkezi haline getirmişlerdir. Kurtuba Camii İspanya’da Müslüman Endülüs Emevi Devleti zamanında yapılan muhteşem bir mimari eserdir. Camiye girdiğimizde en çok dikkat çeken, ormanı andıran sütunlarıdır. Caminin daha önce 20 kapısı varmış. Kapıların önünde ise özel portakallıklar kurulmuş. Tavanın yapılması için kıymetli Lübnan tahtaları kullanılmıştır.

Ünlü tarihçi Ahmet el Makkari’nin Kurtuba’yı anlatan kitabında camiden bahsederken lambalı kandillerin 7425 adet olduğunu, 120 okka amber ve tütsü ağacıyla yakıldığını yazıyor, güzel koku vermesi için. Minarelerinin tepesi nar şeklinde başlıklar, mücevherler, inciler zümrütler ile süslenmiş, taş araları da altın parçalı ile örülmüş.

Hıristiyanlar Endülüs Devleti’ni mahvedip Kurtuba’ya girince bu camiye saldırıp Müslümanları öldürmüş ve sonra altın minberi parçalamışlar. Fildişinden yapılmış rahleleri paylaşmışlardır. Hz Osman’ın yazdığı Kuranı Kerim’in bir eşi olan inci ve zümrüt ile işlenmiş olan nefis Mushafı ayaklarının altına alarak çiğnemişlerdir.
Otuz bin kişinin namaz kılabileceği büyüklükte ve dönemin devasa mimari özelliklerini kullanarak yapılan eser Kurtuba Camii harap edilmiştir. Hıristiyan İspanyollar görülmemiş bir vahşetle Müslümanları ve Yahudileri öldürdükten sonra bu camiyi yıkmaya başlamışlar. Önce minarelerdeki altın ve zümrütle işlenmiş nar şeklinde başlıkları indirerek bunların yerine taştan yapılmış melek şeklinde çirkin başlıklar koymuşlar. Caminin 20 kapısından çoğu taşlarla örülerek kapatılmış ve sonra caminin içine 1523 senesinde bir kilise koymuşlardır. Kiliseyi yapabilmek için camide kalan sütün sayısı 812 ye düşürülmüş. Yapılan kilise caminin ortasında ağaç şeklinde bir bina olarak kendini gösteriyor.

Bugün bu haşmetli binayı ziyaret edenler harap edilmesine rağmen İslam mimari eserinin güzelliği ve büyüklüğü karşısında hayran kalmakta ve ortada çirkin görünen kilisenin haline acımakta ve üzülmektedir. Kurtuba’daki Caminin adı bugün la Mezquita kilisesidir. Bu kelime de Mescit isminden gelmektedir. Yani hala bu bina Mescit ismini taşımakta, onu ziyaret edenler bir kilise değil İslam medeniyetinin büyük bir eseri olarak görmektedir.

Kurtuba Caminin en güzel kısmı ise mihrabıdır, at nalı şeklindedir. Minber; fildişi parçalarıyla değerli taşlardan altın çivilerle yapılmıştır. Aynı zamanda bir eğitim yeridir. Avrupa’da inşa edilen ilk üniversite olması özelliği Kurtuba Camii’nde İspanyollara tıp ilmi başta olmak üzere pek çok ilim öğretilmiştir.
İslam’ın izlerini her karesinde hissettiğimiz bir gezinin ardından Endülüs’e buruk ama hüzünle veda ederken, değerlerimizin hala korunuyor ve ziyaret ediliyor olmasını da birliğin ve hoşgörünün işareti olarak tanımlıyoruz.

Kutsal ve tarihi değerleri yabancı topraklarda ziyaret etmek bir hayli hüzün verici. Tarihin tekerrür etmemesi için birlik kandilini söndürmemeli, biz olabilme yolunda sebat etmeliyiz. Yoksa değerlerimiz bölünme nedeniyle kolayca el değiştirmekte, kaybedilenler bir daha da ele geçmemektedir.

İşte İspanya Endülüs Emevi devleti, işte Osmanlı imparatorluğu. İbret için bize yetmez mi? Bizim elimizde kalan Anadolu’nun kıymetini iyi bilelim ki bir daha ağlamayalım. Bir daha acılar çekmeyelim.

Son incidir El Hamra, Endülüs’ten yadigâr
Zikreder her bir taşı “la galiba illallah”
Kurtuba Camisinde İslam’ın izleri var
Müslüman topraklardan bir gün yükselecek ah
Tarih sayfalarında bütün mısralar siyah.

01.07.2018

Nihat AYMAK.”KEDİMİZ VE BEN”

Yeşilyurt İlçe Milli Eğt. Md.

Evimiz ilçenin kenarında, bağlık bahçelik tenha bir yerdeydi. Kocaman ceviz ağaçlarımız vardı. Döktükten sonra yeşil kabuğundan ayırır, güneşe serer ve kuruduğundan emin olunca çuvallara doldurup satardık. Eşe dosta vermek ve evde tüketmek içinde ayırırdık bir miktar.
Toprakla, ağaçlarla iç içeydik ama bizi yalnız bırakmayan farelerde çoktu evimizde ve çevresinde. Yiyeceklerimizi onlardan korumak için bir kedi getirmiştik. İşe de yaramıştı hani. Eskisi gibi ayaklarımızın dibinden kaçmıyordu fareler artık. Çok seyrek görmeye başlamıştık onları evde.
Farelerle mücadelede başarı gösteren kedimizin bir kusuru vardı ne yazık ki! Divanın altına tuvaletini yapıyor, oda çok kötü kokuyordu. Sık sık kapıyı açarak dışarı çıkarıp tuvalet ihtiyacını dışarıda gidermesini sağlamayı istedik ama bir türlü buna alıştıramadık. Evin içinde oluşan nahoş kokudan oturamaz duruma gelmiştik.
Annem ve babam, kediyi okula giderken yanıma alıp ilçe girişindeki evlerin yanına bırakmamı istediler. Küçük bir kutuya koyduk ve kucağıma alıp okula gitmek üzere evden ayrıldım.
Okulda sabahçı ve öğlenci olarak ikili eğitim yapılıyordu. Ben öğlenci idim. Bir elimde kitap ve defterlerimi koyduğum çantam, diğer elimde kedinin bulunduğu kutuyla ilerliyordum. Evimizle okulun arası yarım saatlik mesafeydi ve yirmi beş dakikalık kısmında hiç ev falan yoktu. Sol yanıma düşen derenin kenarındaki tenha yolda yürüyordum. Bahar yaklaştığı için dağların eriyen karı dereyi coşturmuştu. Okula vaktinde yetişmek için hızlı yürüyüşüme, bahar güneşi ve ellerimdeki yüklerde eklenince terlemeye başladığımı fark ettim. Gidecek daha çok yolum vardı. Zihnime kedinin bizim eve geri dönmemesi konusu yerleştiği için, onu daha fazla taşımadan derenin öbür tarafına atıp kurtulmak geldi aklıma. Su hayli çoğalmış olduğundan geri bu tarafa atlayabilmesi mümkün olamazdı. Annemin ve babamın bana okula yakın yerdeki evlerin bulunduğu sokağa bırak demelerinin nedeninin bir eve sığınması, ya da çöplerdeki yiyeceklerle hayatını sürdürmesi olabileceğini o an hiç düşünememiştim.
Durdum ve ellerimdeki çanta ile kutuyu yere bıraktım. Nefeslerim ve kalbimin atışı saatin tik takları misali birbirini takip ediyordu. Yere çömelip kutuyu açtığımda kedimiz miyavlayarak kucağıma doğru bir hamle yaptı. Ellerimin arasına alıp doğruldum. Henüz yavru sayılacağı için hafifti. Okul saatim yaklaştığından vakit kaybetmek istemiyordum. Göz göze geldiğimizde bana merhamet hasretiyle bakan bir kardeşimmiş hissi uyandırdı. Ancak geçen her saniye beni okula geç bırakacaktı ve bunu ne öğretmenime, ne de müdür yardımcımıza izah edebilirdim.
Ellerimin arasında göğsüme yaslanmış, kendisini ana kucağında gibi emin ve rahat hisseden kediyi büyük bir hızla derenin karşı tarafına fırlattım. Korkum suyun içerisine düşmesi idi ama öyle olmadı. Suyun üzerinden geçti ve takla atarak yere düştü. Şaşırmış gibiydi, kalktı ve benden tarafa dönerek mahzun bir şekilde yüzüme baktı. “Niçin beni bu ıssız yere bıraktın, niçin önce kucağına alıp sonra attın?” der gibi bakıyordu. Az sonra gökyüzünden karga sesleri gelmeye başladı. Kedimizin üzerinde dönüp duruyordu iki karga öterek. Büyük bir üzüntü, pişmanlık ve mahcubiyet içerisinde onu tekrar kucağıma almak için çareler arıyordum. Tek şey karşıya geçebilmemdi, ancak su o kadar çok ve hızlı akıyordu ki, girdiğim anda beni sürükleyip götürürdü ve çıkabilmem de mümkün olamazdı. Vakit geçtikçe okul saatim yaklaşıyor ve zamanım daralıyordu. Karga seslerine kedimizin miyavlaması karışarak, geri dönüp dönüp bakarak, gözlerimden akan yaşlara mani olamayarak atıyordum adımlarımı.
Uzaklaştıkça kedimizin miyavlamasını da, kargaların seslerini de daha az duyuyordum. Fakat küçücük yüreğimdeki sızı artıp duruyordu.
O gün kendimi hiç derse veremedim. Sadece bedenim sınıfta idi. Anlatılanların hiç birini duymuyordum sanki. Akşam ders bitip dağılınca koşar adımlarla ilerledim evimize doğru. Kediyi karşı tarafa attığım yere geldiğimde ne kedi vardı, ne kedi sesi. Kargalarda yoktu, karga sesleri de. Acaba kargalar parçalamış mıdır diye tüylerinden parçalar gözetledim ama öyle bir şey de görünmüyordu.
Eve geldiğimde halimden üzüntümü ve bir sıkıntımın olduğunu anladı annem. Pişmanlık ve mahcubiyetle gözlerim dolu dolu anlattım olanları. “O çalıların içerisine girip korumuştur kendini kargalardan. Hem fare falan yakalar aç kalmaz. Yürüyerek gider, mahalleleri bulur, üzülme” diyerek teselli etti beni.
Aradan yıllar geçti, üniversiteyi bitirdim. Çocukluğumun geçtiği, ilçenin dışında bahçelerin içindeki evimizde oturuyorduk yine. Henüz öğretmen olarak atanmamış, askere gideceğim günlerin gelmesini bekliyordum. Uzun kış gecelerinde akraba eş ve dostlarımızın evlerine oturmaya gidiyorduk annemle akşam ezandan sonra. Bazen sol yanımızda akan derenin sesi, bazen de yoldaki donan kara bastıkça ayakkabılarımızın altından çıkan “kıyır kıyır” sesleri bozuyordu gecenin sessizliğini. Soğuk güz akşamlarından başlamak üzere, karlı ve ayazlı geceler dahi evden çıkıp yürümeye başladığımızda ortaokul talebesi iken kucağımdaki kedimizi derenin karşı tarafına attığım yere geldiğimizde peşimize siyah bir kedi takılıyor, biz durunca o da duruyor, biz hareket edince o da hareket ediyordu. Misafirliğe gittiğimiz eve kadar bizi beş metre kadar gerimizden takip ediyor, biz içeri girince orada beklemeye başlıyordu. Bazen saatlerce, bazen gece yarılarına kadar oturmamıza rağmen, evimize dönmek üzere dışarı çıkıp yürümeye başlayınca nereden çıkıyorsa çıkıp yine peşimize takılıyordu. Bizi takibe başladığı, yani kedimizi derenin karşı tarafına attığım yere gelince duruyor ve takibini nihayetlendiriyordu.
Artık gece yolculuğumuzda o kadar alışmıştık ki kedinin bu takibine, onu muhafızımız gibi görüp kendimizi daha emin hisseder olduk. Nisan ayı gelip askere gidene kadar hangi gece evden ayrılıp yürümeye başlamışsak aynı yerde peşimize takılıp, hangi saatte dönersek dönelim yine aynı yere kadar bizi getirmeye devam etti.
Ardan geçen onca yıla rağmen bu kedinin o kedi olma ihtimali olup olmadığı aklıma takılıp kaldı hep.

Sona ÇERKEZ.”SINDIRMAZ KEDER”

Toxtag ol, ay Sona! Toxta ne olar…
Gelmesin bu boyda cahan sene dar,

Dünyanın at keçmez yolları çoğdur,
Çoğunun ömrüne o yağdırıb gar…

Bel bağla dostlara, güven onlara
Dostu çoğ olanı sındırmaz keder.

Efsuslar yağdırma ömrüne, Allah
Verdiyi gısmetti, bu gismet-geder…

Meliha TURGUT.”SAR BENİ”

Ey yağız çehrelim şahin bakışlım
Ak bağrında esen yele sor beni
Burcu burcu dağ çiçeği kokuşlum
Düşlerinde açan güle yor beni

Özüm kurban eylemişim özüne
Kem söz girmez sana dair sözüme
Başka hayal dolar ise gözüme
Al karşına tam alnımdan vur beni

Ahu zarla geçti gençlik çağlarım
Pınar gibi akar akar ağlarım
Duyarsan yıkılmış sevda dağlarım
Hiç düşünme ölümlere ver beni

Selamların gelmez oldu, aralı
Unutursan bil ki bahtım karalı
Kuzusundan ayrı düşen, yaralı
Ceylan gibi dağa taşa sür beni

Kor ateşsin sönmedin hiç bağırda
Ayrılığı özlemimle yoğur da
Gel meleğim diye bir gün çağır da
Bas bağrına sevdan ile sar beni

Nilüfer AÇILAN YILDIZ.”YAĞMURLA BAŞLAR EFKÂRIM”

Pencereden içeri sızan ışık
Yarin perçeminde aklım karışık
Uçar ellerimden ürkek serçeler
Olmayacak heveslerde geceler

Hatırama dal salan vuslatların
Duyulur uzaktan hüzünlü sesi
Dudağımda kıvılcım duyguların
Yakıyor yüreğimi her nefesi

Bu deli dalgaların raks hevesi
Aşk desem ukdesi, değil bilirim
Efsunlu düşlerin garip cilvesi
Susmuyor içimde, çağır gelirim.

Remzi ZENGİN.”TURNAM”

TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) Başkanı,
Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

Gökyüzünde
Turnam
Bölüktür
Bölük

Bir çift
Turna
Gördüm
Allı, karalı
..
Turnalar
Uçun

Allı turnam
Bizim ele
Varırsan

Turnam gitme
Yeğin, yeğin

Bir telli, üç telli
Beş telli
Turnam
.
.
Gökyüzünde uçup giden turnalar
Benim de sılada bir sevdiğim var
Gidemedim, Çamlıbel’in başı kar
Benden yâre selam söylen Turnalar
(20.10.1983-Kalecik-Şarkışla-Sivas)

Avlunlu Hasan KOÇAK.”ŞEHİT’TEN ANNESİNE“

Düşmanlar sardılar dört bir yanımı,
Almak istiyorlar tatlı canımı,
Şehit olup vermem, ben vatanımı.

Ağlama sen anam, vatan sağ olsun.
Ben şehit olayım,vatan sağ olsun.

Nasıl ağlamasın şehit anası,
Alnından vurulmuş kanar yarası.
Bacısı, kardeşi, şehit babası,

Geride kalanın başı sağ olsun.
Sana kurşun atan eller kırılsın.

Oğlum şehit diye ağlama ana.
Canım kurban olsun aziz vatana.
Çocuklarım sana emanet ana.

Söyle çocuklara, baban şehittir.
Eşim, çocuklarım size emanettir.

Ey bu topraklarda şehit düşen şüheda.
Müjde sana, seni çağırmıştır Hüda.
Mekanın cennettir, öbür dünyada.

Vatan için şehit olmak ne güzel.
O güzel makama ermek ne güzel.

Şehitlik makamı, ne güzel makam.
Herkese nasip etmez o güzel Mevlam.
Oğlum şehit diye ağlama anam.

Vatan için şehit düştün ey! şanlı asker.
Ne mutlu bekliyor, seni peygamber.

Hasan derki; bunlar alın yazısı.
Bilinmez, hainin nerde pususu.
Şehit düşmüş yatar yerde kuzusu.

Kınalı kuzum de ağla yavruna.
Kapan tabutuna, bastır bağrına.

Vedat FİDANBOY.”AZERİ AŞKI”

Dilin dilime benzer, leylâk kokuyor tenin,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..
Türk’üm, diyor göz kırpıp yanaktaki al benin;
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Sende gönül yarası, bende sevda kördüğüm,
Hayal edip yurdunu, düşlerimde gördüğüm,
Toprağını koklayıp taşına yüz sürdüğüm,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Sarhoş ediyor beni, gülüşün sanki bâde,
Okuduğun şiirler, ne kadar duru, sade,
Hiç dilinden düşmüyor, Bahtiyar Vahapzade,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Gelince hep göz göze, soruyorsun hâl hatır,
Al kalbimi ne olur, al da göğsünde yatır,
Edebiyat tarihin, Fuzuli’yi anlatır,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Feyiz almışsın belli, cümle şair, yazardan,
Allah korusun seni, kem gözlerden, nazardan,
Durmadan söz edersin, Nahcivan’dan Hazar’dan,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Dertlerini deşince, birden benzin soluyor,
Yüreğine tarihin, gözyaşları doluyor,
Saçların Kura gibi, kıvrım kıvrım oluyor,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Bitsin artık bu özlem, kalksın artık bu duvar,
Asırlardır sen bana, ben de sana oldum yâr,
Benim de gözyaşımda, Karabağ’ın izi var,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Seni sevmek dünyada, en büyük vakar bana,
Gözlerin bu sevdanın, tacını takar bana,
“Sen mecnun ol, ben Leylâ…” der gibi bakar bana,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Türk’ e özgü asalet, dolaşıyor geninde,
Aynıdır her an’anen, hem tören, hem dinin de,
“İki devlet tek millet”, parolan var senin de,
Kız sen yoksa Azeri, Azerbaycanlı mısın?

Çiğdem KADER.”NE DEMİYORSUNUZ Kİ“

Yaydan çıkan ok daha hedefine varmadan
Köyden bozma beldeye şehir diyorsunuz siz.
Sinan’a, Mihrimah’ın ettiğini sormadan
Muska yazdırmalara sihir diyorsunuz siz

Güne gün eklersiniz kibirden sıza sıza
Üç-beş akıldan kırma hayrandır çapınıza
‘Baldıran’ı bilmeden komşunun, kapınıza
Döktüğü bulaklara zehir diyorsunuz siz.

Şair tanrıcıkları kimler imal ediyor?
Midas gibi ilk çıkan zatı kral ediyor.
Poh pohtan geçilmiyor yanak al al ediyor.
Di’li geçmiş zamana âhir diyorsunuz siz

Üç-beş ayak tuzlayıp tutmayınca bu maya
Bol çiğnenmiş sakızdan kafiye aşırmaya
Boz bulanık suları bardaktan taşırmaya
Heyheylenip adına ‘şihir’ diyorsunuz siz

Bir hayalin satılık bir değer olduğunu
Demediler mi sana, geldiğin son çare bu?
Tükürüp kuyulara Züleyha’nın Yusuf’u
Yâr edip de Zühre’ye ‘Tahir’ diyorsunuz siz

Bir katre kış yamayıp şen şakrak hayatlara
Birisi ‘deh’ deyince asılıp da yulara
Aklınızın dizine varmayan sığ sulara
Karton gemiler atıp nehir diyorsunuz siz.

Her gün başka bir dalın altında sızanlara
Kendi öz (!) şiirini yemlenip yazanlara
Kalbinin mürekkebi kurumuş sazanlara
Ve oyunbozanlara mahir diyorsunuz siz…

Burhan KURDDAN.”BEKİR SAMİ KUNDUH/(1865-1933)”

Kuzey Kafkasya’nın Osetya Bölgesi’nde 1865’de doğmuştur. Aynı yıl babası Musa Kundukhov ailesi (karısı, Kubatı, büyük oğlu Aslan Bey ve bir yaşındaki Bekir Sami, akrabaları ve aşağı yukarı 3000 hane kadar olan kabilesiyle) Kafkasya’yı terk ederek Erzurum yolu ile Türkiye’ye geçti. Musa iyi karşılandı. Kendisine paşa rütbesi verildi. Tokat civarında Batmantaş’ta yerleşti ve orada 1877-1878 harbine kadar yaşadı. Kendisiyle beraber Türkiye’ye genç bir subay ve kıymetli bir şair olan Temirbulat Mansurati de göçmüştü. Batmantaş’ta öldü ve orada defnedildi. Eserlerinin çoğu yayımlanmadığı için Batmantaş yangınında mahvoldu ve ölümünden sonra kayboldu. Bekir Sami Bey, Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Fransa’ya giderek Paris’te siyasal bilgiler alanında yüksek lisans eğitimi aldı.
Bekir Sami Paris’te Okulu bitirip yurda dönünce Hariciye Nezaretinde devlet hizmetine girdi. Cebeligarbi, Petersburg Elçiliğinde kâtiplik, Amasya Mutasarrıflığı ve aralarında Van, Bursa, Trabzon, Beyrut ve Halep gibi büyük illerin de bulunduğu bir dizi ilde vali olarak görev almıştır. Son görevinde Suriye Vali ve Kumandanı olan Cemal Paşa ile anlaşmazlığa düşerek azledilmesi üzerine bir süre Tokat’taki çiftliğine çekildi.
Mütarekeden sonra İstanbul’a gelerek yeni kurulan “Milli Ahrar Fırkası”nın kurucuları arasında yer aldı.
Bekir Sami Bey, Osmanlı Hükümeti ile Anadolu’da kurulan yeni hükümet arasındaki ilk diplomatik temaslarda da elçi olarak bulundu. Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya taşınmasından sonra12 Ocak 1920’de yapılmış olan son Osmanlı Meclis-i Mebusan toplantısına Amasya Milletvekili olarak katılmış, bu Meclis’in İngilizler tarafından basılmasını takiben, Meclisi Mebusan’ın kapatılmasının ardından 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katıldı. 3 Mayıs 1920’de Mustafa Kemal başkanlığında kurulan ilk Ankara Hükümeti’nin Hariciye Vekili(Dışişleri Bakanı) oldu.
Bu sıfatla Sovyetler Birliği’ne ve Londra Konferansı’na giden heyetlerin başkanlığını yapmıştır.
Sivas Kongresi öncesinde Sivas’ta Bekir Sami Bey’in evinde yapılan toplantıda yapılan gizli oyla Mustafa Kemal Paşa başkanlığa, Bekir Sami Bey birinci başkanvekilliğine, Rauf Bey de ikinci başkanvekilliğine, İsmail Hami Bey ve Mehmet Şükrü Bey divan kâtipliklerine seçilmişlerdir. Ancak Bakir Sami Bey’in bu görevi kabul etmemesi üzerine, onun yerine İsmail Fazıl Paşa getirilmiştir.
20-22 Ekim 1919’da İstanbul Hükümeti temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa’nın Heyet-i Temsiliye ile Amasya’da yapacağı görüşmelerinde bulunmak üzere Bekir Sami Bey, Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve Kara Vasıf Bey ile birlikte 16 Ekimde Sivas’tan hareket edip 18 Ekimde Amasya’ya vasıl oldular.
Bekir Sami Bey’in ve arkadaşlarının Amerikan Mandaterliğinin kabul edilmesi yönündeki görüş ve düşünceleri Amasya’da 5. Kafkas Fırka Kumandan Vekili Arif Paşa tarafından Erzurum’daki Mustafa Kemal Paşa’ya 25-26 Temmuz gecesi bir telgrafla iletildi.
Mustafa Kemal cevabi telgrafta Amerikan Mandaterliğinin şartları ve mahiyetinin henüz müphem olduğunu, kongrede bu konunun görüşülemeyeceğini bildirmiş ve saraydaki gelişmelerin kendisine bildirilmesini rica etmiştir.
Amasya müzakere tutanağı Heyet-i Temsiliye’de kalan nüshasında Bekir Sami, Hüseyin Rauf ve Mustafa Kemal’in imzaları yer alırken hükümet adına temsilci olan Bahriye Nazırı Salih Hulusi Paşa’nın imzasını taşıyan ikinci bir nüsha daha hazırlanmıştır.
Heyet-i Temsiliye üyeleri toplantıdan üç gün sonra 25 Ekimde Sivas’a hareket edip 27 Ekim 1919’da Tokat’ta mola verdiler.
Tokat’ta Mustafa Vasfi Süsoy’un evinde misafir kaldılar.
25 Nisan 1920’de Şube ve Encümen defterinin ilgili sayfasında 1. Sırada Mustafa Kemal Paşa, 2. Celaleddin Arif Bey, 3. Cami Bey, 4. Bekir Sami Bey, 5. Fevzi Paşa, 6. Hamdullah Suphi Bey, 7. Hakkı Behiç Bey, 8. İsmet Bey’lerin isimleri sıralanmıştır.
Amasya Mülakatının basındaki yansımaları Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde yayınlandı.
10-15 Mayıs 1921 tarihli Grup Esas Defterinde yer alan mebuslar arasında Amasya mebuslarından Ali Bey, Ali Rıza Efendi, Bekir Sami Bey, Dr. Asım Bey ve Ömer Lütfi Beyin isimleri yer almıştı.
30 Mart 1920’de yapılan seçimlerde Amasya’dan Topçuzade Ali Bey, Miralayzade Hamdi Bey, Ali Rıza Efendi, Dr. Asım Bey, Mehmet Ragıp ve Bekir Sami Bey mebus seçildiler.
15 Mayıs 1921 tarihli Grup Esas Defterinde yer alan mebuslar arasında Amasya mebuslarından Ali Bey, Ali Rıza Efendi, Bekir Sami Bey, Dr. Asım Bey ve Ömer Lütfi Beyin isimleri yer almıştı.
Bekir Sami Bey daha sonra ağustos 1920 de Moskova’da Lenin ve Çiçerin ile görüşmelerde bulunan Türk heyetine başkanlık etti.
Ardından 21Şubat-12 Mart 1921 de Amasya Mebusu ve Hariciye Vekili Bekir Sami Başkanlığındaki Türk Heyeti ile İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanistan’ın katılımıyla Londra Konferansı açıldı.
Londra’da yapılan Ortadoğu Konferansı’nda diyalog kurduğu, İngiltere, Fransa ve İtalya Dışişleri Bakanları ile özel birer anlaşma parafe etmek suretiyle Malta’da tutuklu bulunan birçok değerli insanın sürgünden dönüp Milli Mücadeleye katılmasını amaçlamış ise de Ankara’nın onayını almadan yaptığı bu anlaşmalar, Türkiye’nin hükümranlık haklarına aykırı görülmesi üzerine 8 Mayıs 1921’de Dışişleri Bakanlığı görevinden istifa etmiştir.
1923’te ikinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Tokat milletvekili olarak girdi. 1924’te Cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na katıldı. 1926’da Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen İzmir Suikastı davasında yargılandıysa da beraat etti. Daha sonra siyasal yaşamdan çekilen Bekir Sami Bey, 16 Ocak 1933’te öldü.
Bekir Sami Bey, istifa öncesinde ve sonrasında TBMM Genel Kurulu’nda heyet içinde yer alan diğer yetkililerin, ağır eleştirilere uğraması üzerine her türlü sorumluluğun kendisine ait olduğunu, hiçbir yetkilinin sorumluluğunun bulunmadığını, ifade ederek heyetinde görev alan insanların zarar görmesine engel olarak örnek bir davranış sergilemiştir.
Sovyetler Birliği’ne yaptığı ziyaret sırasında Osetya yetkilileri ile eski bir Oset soylusu olarak yapmış olduğu görüşmelerin mana ve mahiyetini bilmesi mümkün olmayan Doktor Rıza Nur tarafından haksız olarak eleştirilere muhatap kılınmıştır.
Mütarekeden sonra İstanbul’a gelerek yeni kurulan “Milli Ahrar Fırkası”nın kurucuları arasında yer aldı.
12/08/1923’te Mehmet Emin, Bekir Sami Kunduk, Mustafa Vasfi Süsoy ve Hacı Kamil Bey ikinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Tokat milletvekili olarak girmişlerdir. İki dönem Tokat Milletvekilliği yapmış olan Bekir Sami Bey, 1924’te Cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyetçi Partinin kurucuları arasında yer almıştır. 1926’da Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen İzmir Suikastı davasında bu partinin tüm üye ve kurucularının yargılanması sırasında yargılanmış ve beraat etmiştir. Bu olay kendisini çok üzdüğü için aktif siyasetten 1927’de ayrılıp köyünde sessiz yaşamayı tercih etti.
Her ne kadar meclisten ayrılmış olsa da gerek ulusal, gerekse u1us1ararası arenada tanınmış başarılı bir siyasetçi ve diplomat olması sebebiyle, altı dil bilen Bekir Sami Bey, Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından Avrupa’ya diplomatik görevlerle kulis için iki defa bizzat gönderilmiştir.
Bir taraftan Türkiye’nin bağımsızlığı için çalışırken diğer taraftan da Kafkasya’nın bağımsızlığı için mücadele etmiştir.
Londra’da 12 Şubat-12 Mart 1921 tarihleri arasında yapılan Ortadoğu Konferansı’nda bu tezin savunuculuğunu yapmıştır. İstanbul’da kurulmuş olan “Şimali Kafkas Cemiyeti” ve “Şimali Kafkas Göçmenleri Komitesi” gibi Kafkas göçmenlerinin sorunlarıyla ilgili kuruluşlarda görev yapmış olması nedeniyle Kafkas göçmen sorunlarını iyi bilenlerden birisiydi.

KAYNAKÇA:
1. Milli Mücadele Yıllarında AMASYA-Hüseyin MENÇ-5. baskı
2. Tokat Tarihi ve Kültür Sempozyumu Bildirileri – Bekir ALTINDAL(25-26 Eylül 2014)
3. Milli Mücadelede Sivas’ın Yeri ve Önemi. Yrd. Doç. Dr. Ramazan TOSUNMillî
4. General Musa Kundukhov’un Anıları-Çeviren Murat Yağan-1978 Kafkas Kültür Dernekleri Yayını
5. Sessiz tarih

Bestami Yazgan.”DOST KAPISINDA”

Kana kana içip aşk meclisinde,
Sermest olup muhabbete dal gönül.
Daim ümitvar ol dost kapısında,
El bağlayıp asırlarca kal gönül.

Hasretinden ölüp ölüp dirilsen,
Geceleri yıldız yıldız kırılsan,
Her seherde bir yokuşa sürülsen,
Karıncada bir teselli bul gönül.

Yüzün sürüp dostun ayak izine
Kurbanlık ol, koy başını dizine.
Cefasını bayramlık bil özüne,
Bir vuslatı bin minnete al gönül.

Dost ilinde esen yel olamazsan,
Has bahçede açan gül olamazsan,
Hele ocağında kül olamazsan,
Sonbaharı beklemeden sol gönül.

Hanife DÖNER.”DAMLALARI SAYISIZ BİR DERYA FUAT SEZGİN”

Üç senede üç büyük âlim-münevver göçtü. Halil İnalcık, Şerif Mardin ve dünyanın önde gelen tarihçilerinden, İslam ve Bilim Teknoloji Tarihi Araştırmacısı Prof. Dr. Fuat Sezgin…
“Âlimler yeryüzünün kandilleridir. Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.” hadis-i şerifinin gerçek tahakkuku bu olsa gerek. Çok derin, güçlü bir boşluk bırakır onların ölümü. Yaptıkları o kadar büyüktür ki unutulması da, yerlerinin dolması da mümkün değildir. Eğer bu boşluklar tez zamanda dolmazsa biraz daha kuruyacağız, çoraklaşacağız demektir bu.
Fuat Sezgin hoca, dopdolu bir ömürden sonra; geriye çok değerli bir ilmi birikim bırakarak dar’ül bekâ eyledi. Bıraktığı eserleriyle amel defterleri kapanmayacak ve istifade edenlerin hayırla yâd edeceği mümtaz hocamız, 94 yaşında, 30 Haziran 2018 günü rahmeti rahmana kavuştu. Biz hüsnü zanla memuruz. Onun bu dünyada üzerine düşeni fazlasıyla yaptığını düşünüyorum. Mirası kıyamete kadar sadaka-ı câriyesi, mekânı cennet, makamı âli olsun.
Bilimler Tarihi alanında dünyanın sayılı otoritelerinden olan Fuat Sezgin hocanın dünyada, Türkiye’den daha fazla tanındığını da ifade etmek gerekir.
Bitlis’ten Frankfurt’a uzanan bir bilim adamının, ilmin zirvesine uzanan hayatına bakacak olursak, 24 Ekim 1924’te Bitlis’te dünyaya gelen Fuat Sezgin, liseyi bitirip 1943’te İstanbul’a geldi. 19 yaşındayken, matematik okumak, matematik mühendisi olmak üzere İstanbul’a gittiğinde, tavsiye üzerine İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsünde alanının uzmanı, o günün şartlarında dünyaca ünlü Alman şarkiyatçı Helmut Ritter’in bir seminerine katılarak çok etkilenmiş, matematik mühendisi olma fikrinden bile vazgeçmiştir. Ertesi günü Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsüne kaydını yaptırmaya gidip oranın öğrencisi olmuştur. Bölümün çok zor olması ve Ritter’in çok seçici ve zor bir insan olduğu söylentilerine kulak bile asmamış ve kimse onu fikrinden caydıramamıştır.
Fuat Sezgin, hocasının kendisini talebeliğe kabul etmesini şöyle anlatıyor:
“Bir hoca vardı. Hem de büyük bir hoca. Alman asıllı Helmutt Ritter. Bir tanıdığım, bir gün beni alıp Ritter’e götürdü. Bir süre konuştuktan sonra içimden “büyük bir adammış” dedim. Gerçekten de o küçük halimle bile, çok büyük bir adamın karşısında olduğumu hissettim. O an karar verdim: “Şarkiyat okuyacağım.” Ritter’le çalışmaya başladım. Çok zor bir adamdı. Çalışmaya başladıktan bir iki gün sonra bana: “Fuat! Günde kaç saat çalışıyorsun?” diye sordu. “13-14 saat çalışıyorum” dedim. O zaman bana: “Bu çalışmayla âlim olamazsın. Eğer âlim olmak istiyorsan bu miktarı artıracaksın. Benim hocam (Eilhard) Wiedemann günde 24 saat çalışırdı. Gün daha uzun olsaydı daha çok çalışırdı.” dedi. Bu konuşmadan sonra çalışma saatlerimi artırdım. 17 saate kadar çıkardım. Uzun zaman böyle devam ettim. Son senelerde, malum, artık yaşlanınca çalışma tempomu biraz yavaşlattım.’’(Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, “Prof. Dr. Fuat Sezgin ile Bilim Tarihi Üzerine Söyleşi”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 2004, Cilt: 2, Sayı: 4.)
1943-51 yılları arasında İstanbul Ün. Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsünde, “İslami Bilimler ve Oryantalizm” alanında otorite sayılan Alman oryantalist Hellmut Ritter’in yanında öğrenim gördüğü ve ondan dersler aldığı sırada; Ritter, öğrencilerine hassaten Fuat Sezgin’e çok iyi bir Arapça öğrenmesi gerektiğini ifade etmiş, talebesi Sezgin de onun tavsiyesini emir kabul ederek İbn Cerir et-Taberi’nin tefsiriyle işe başlayarak günde 15-18 saat çalışıp, 6 ay gibi kısa sürede soluksuz bir çalışmayla, 30 ciltlik Taberi Tefsirini çok rahatlıkla bir Türkçe metin gibi okuyup anlamaya başlamıştı. Kendi ifadesiyle: “Başlangıçta hemen hemen hiç anlamadığım bu tefsiri 6 ayda gazete gibi okuyabildim.” (Celâl Şengör – Bir Toplum Nasıl İntihar Eder)
Bir karşılaşmalarında hocası, yanında bulunan Gazali’nin İhya u Ulumiddin kitabını önüne koyar ve ondan okumasını ister:
“Derste bana bir yandan “Bu yaz ne yaptın bakalım” diye sorarken diğer yandan önüme Gazzâlî’nin İhya Ulumi’d-din’ini koyuverdi. Ben hemen hocanın maksadını anladım ve okumaya başladım. Şaşırdı ve “Hayatta bir lisanı bu kadar süratle bu kadar iyi öğrenen bir insan görmedim” dedi. Çok sevinmişti. Gerçekten de talebelerinin başarısı karşısında bu kadar çok sevinen bir insanı, bir hocayı hayatım boyunca tanımadım.’’
Sezgin hiç takılmadan onu da okuyup manalarını söyleyince, Hocası Ritter kendisine beş tane dil öğrenme vazifesi verdiği gibi her yıl da bu dillere yeni bir dil daha öğrenerek dil repertuarını genişletmesini kendisine salık verir. Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dâhil 27 dili çok iyi derecede bilen Sezgin’in, dil literatürünün o günlerde atılan bu temelle ve gösterilen bu gayretle olduğunu görüyoruz.
“Türkler dilin masa başında öğrenildiğini bilmiyorlar. Zannediyorlar ki Fransızca öğrenmek için Fransa’ya gitmek gerekiyor. Almanya’ya Türkler geliyor. 30 -40 sene kalıyorlar, Almanca öğrenemiyorlar. (Fuat Sezgin, Bilim Tarihi Sohbetleri, s. 56.)
Kaç dil bildiğini bilmediğini de ifade eden Prof. Dr. Sezgin, o tarihte şunları da söylemiş: “İslâm bilimleri tarihini yazmak için o alanda yazılı bütün Avrupa dillerini bilmen lâzım. Hepsini öğreniyordum. Mühim olan irade meselesidir. ‘Ben bunu yapacağım’ diyeceksiniz. O kararınızda kalacaksınız. Benim bütün hayatım bundan ibaret. Bir enstitü kurmaya karar verdim. Türk genci olarak bir enstitü kuruyorum kolay bir şey değildi. Üniversitede mücadele ediyordum ben bir müze kurdum, enstitü kurdum. Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.”
Bir röportajında 27 dil bilmesi hakkında olanca tevazusuyla, “Bir dilde yazılmış ve ihtiyacım olan bir kaynak kitap olduğunu öğrenirsem, onu okumak için mecburen oturup o dili çalışıyorum, birkaç haftada öğreniyorum. Dolayısıyla o kadar dil bildiğimi söylemek doğru olmaz, kaynağı okuyacak kadarı diyelim” gibi bir cümle sarf etmişti.
Hocasının bilimlerin temelinin, “İslam Bilimleri”ne dayandığını söylemesiyle bu alana yönelen Sezgin, 1951 senesinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yaptı.
1954’te Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde, “Buhari’nin Kaynakları” adlı doktora tezi ile doçent oldu. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari’nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, “yazılı kaynaklara dayandığı” tezini ortaya attı. Bu yazılı kaynakların, İslam’ın erken dönemine; hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Söz konusu tez, Avrupa merkezli oryantalist çevrelerde hala tartışma konusudur.
“Buharî çalışması şöyle başladı: Mecazu’l-Kur’an’ın kaynaklarını arıyordum. O sırada İbn Hacer el-Askalanî’nin Tehzib adlı eseriyle karşılaştım. Muammer b. Musemma’yı Buharî’nin kitabında Muammer diye zikrettiğini öğrendim, “Buhari’nin ne alakası var bu kitapla?” dedim. Buhari’nin kitabının sekiz büyük bölümü vardır, bir kısmı tefsirdir. Buharî’nin kitabına baktım, “Kâle Muammer” diye alıntılar yapıyor. Bunu okuyunca baktım ki, Buharî, Mecazu’l-Kur’an’dan da cümleler iktibas ediyor. Yani bir hadis kitabında, bir filoloji kitabından alınma uzun cümleler var. Hatta yer yer, aşağı yukarı, kitabı ihtisar etmiş. Bu durum, bütün hadisler hakkındaki tasavvurumu allak bullak etti. Karar verdim, tezi bitirince Buharî’ye bakacaktım: Acaba Buharî ara sıra da olsa yazılı kaynak kullandı mı? Bu işin hikâyesi de böyledir.’’(Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, “Prof. Dr. Fuat Sezgin ile Bilim Tarihi Üzerine Söyleşi”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 2004, Cilt: 2, Sayı: 4.)
Fuat Sezgin, 1960 Darbesi sonrasında, “Zararlı Profesör” safsatasıyla 147’likler adı verilen “sakıncalı öğretim üyeleri” listesine dâhil edilerek İstanbul Üniversitesi’nden ihraç edilir.
2004 yılında Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’na verdiği, kendini ve çalışmalarını anlattığı ender röportajlarından birinde, o günleri kendi şöyle anlatıyor:
“Evimden çıktım. Baktım bir çocuk: ‘Yazıyor yazıyor, 147 profesörün üniversiteden çıkarıldığını yazıyor.’ Gazeteye baktım benim de ismim var. Enstitü yerine Süleymaniye Kütüphanesine gittim. O gün artık Türkiye’de yaşayamayacağıma inandım. Birkaç Amerikan ve Alman üniversitesine yazdım. İki ay sonra iki Amerikan üniversitesinden ve Frankfurt’tan davet geldi. Daha kitabın malzemelerini tamamlayamamıştım. Türkiye’den uzaklaşmayayım, sık sık Türkiye’ye gelmek zorunda kalırım diye 1961 yılında Frankfurt’u tercih ettim.’’
1960–61 yıllarında, Almanya’ya giderken yanına, kıyafetlerinin dışında, sadece iki bavul dolusu fiş ve belge alabildi. Frankfurt Üniversitesi’nde misafir doçent olarak dersler verdi.
Frankfurt’a gittikten sonra Almanya’da yaşadığı halde Alman vatandaşı olabilecekken o bunu redderek Türk vatandaşı olarak kaldı. 1966 senesinde profesör oldu. Bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası, “Arap-İslam Kültürü” nün, “Tabii bilimler tarihi alanı”dır.
1961 senesinde fişlerle başladığı çalışmaları, zaman ilerledikçe ona ün kazandırdı.
Prof. Fuat Sezgin, Almanya’da dünyanın en büyük İslam Bilim Tarihçisi oldu. Oryantalistlerin bütün tezlerini yerle bir eden bilimsel çalışmalarıyla bu alanın otoritesi haline geldi. İslam bilim tarihi alanında bütün şarkiyatçıların el kitabı gibi kullandıkları “Brockelmann’ın Geschichte der Arabischen Literatur’’ adlı eserini geliştirmek ve genişletmekle ilgilenen ve farklı ülkelerden seçilen 10’dan fazla akademisyenden oluşan bir heyet bu işi dünyada en iyi yapacak olan kişinin Prof. Dr. Fuat Sezgin olduğu kararını vererek kendilerini lağvederler.
“Evet, tam 50 sene oldu. Fakat çalıştıkça fikrim değişti. Hem biraz da gecikmiştim. Gecikmemin nedeni de Brockelmann’ın atladığı yazmaların çok olmasıydı. Bu eserin bir Zeyl değil, müstakil yeni bir eser olması gerektiğine karar verdim. Dünyadaki bütün yazmaları ihtiva etmeliydi. 1956 yılında Ritter Türkiye’ye gelmişti. Fikrimi ona açtım: “Hocam” dedim “Ben artık Zeyl’i bıraktım. Dünyadaki bütün yazmalara dayalı müstakil, yeni bir eser yazıyorum”. O zaman bana: “Bunu dünyada hiç kimse yapamaz. Bırak bu işi; boşuna kendini yorma” dedi. İlk defa ona inanmadım; çünkü kararımı vermiştim. 1967 yılında kitabın birinci cildi çıkar çıkmaz Hocama gönderdim. 3-4 ay cevap gelmedi. Ben o zaman Almanya’daydım; o da Türkiye’de. Bir mektup yazdım: “Ne oldu hocam? Size kitap gönderdim, henüz cevap alamadım” dedim. O zaman “Ne acele ediyorsun? Koca kitabı okumak lazım” şeklinde bir cevap gönderdi. Daha sonra gönderdiği bir karta “Şimdiye kadar böylesini hiç kimse yapamadı. Senden başka da hiç kimse yapamayacak. Tebrik ederim” cümlelerini yazdı. Önceden hiç inanmıyordu ama görünce “sadece siz yaparsınız” dedi. Hocam insaflıydı. Daha önce de dediğim gibi talebesinin muvaffakiyeti çok mesut ederdi kendisini. Öyle bir insandı.’’
Şimdiye kadar 17. cildi yayınlanan bu eserin dünyada bir benzeri daha bulunmamaktadır. Bu kitabın hazırlanmasında öne çıkan önemli bir husus da şudur: Sezgin, dünyanın neresinde olursa olsun, kataloglara ve literatüre girmemiş bir kitap duyarsa, Almanya’nın kendisi için hazırladığı imkânlarla oraya gider, o kitabı bulur ve onun ya kendisini ya da mikrofilmini alır, Almanya’ya getirirdi. Onu hazırladığı kitaba nasıl girmesi gerekiyorsa öylece koyardı.
1978 senesinde “Kral Faysal” ödülünü kazandı. Bu vesileyle Arap dünyasının devlet adamlarıyla tanıştı ve aklından geçen büyük projeyi onlara aktarma imkânı buldu. Düşüncelerinin destek görmesiyle, Fuat Sezgin, 1982 senesinde, J.W.Goethe Üniversitesi’ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü ve 1983’de de buranın müzesini kurdu. Bu Enstitünün direktörlüğünü uzun süre yürüttü.
Frankfurt’ta kurduğu ve teknik, teknoloji ve tıp alanında kullanılan 800’den fazla alet edevatı bir araya getirdiği yerde aynı zamanda büyük bir de ‘’Bilimler Tarihi Kütüphanesini’ kurmuştur ki, dünya genelinden bin bir türlü zorluk ve meşakkatlerle topladığı 45.000 cilt çoğu el yazma eserle 10.000’in üzerinde mikrofilm arşiviyle dünyada benzeri olmayan bir kütüphanedir. Kendisinin hem ilgilenip, hem yaptığı bu alet ve edevatın tarihini de bizzat kendisi kaleme almış, 5 cilt halinde ‘’İslam’da Bilim ve Teknik’’ adıyla bir katalog neşretmiştir.
Uluslararası çeşitli akademilerin üyesi de olan Sezgin, yaşamı boyunca Kahire Arap Dili Akademisi, Şam Arap Dili Akademisi, Fas Rabat Kraliyet Akademisi, Bağdat Arap Dili Akademisi, Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyeliği de dâhil olmak üzere çok sayıda önemli ödül ve nişana layık görüldü.
Fuat Sezgin’e ayrıca Erzurum Atatürk Üniversitesi, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi, Kayseri Erciyes Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verildi. Ayrıca Frankfurt Main Goethe Plaketi, Almanya Birinci Derece Federal Hizmet Madalyası, Almanya Üstün Hizmet Madalyası, İran İslami Bilimler Kitap Ödülü, Hessen Kültür Ödülü ve Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü sahibidir.
2008 yılında İstanbul Gülhane Parkı Has Ahırlar binasında 700 eserin sergilendiği “İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesini’’ kurdu. Üstün nitelikli eser ve ortaya konan özgün çalışmalardan dolayı kurum statüsünde Kültür ve Turizm Bakanlığı 2016 Özel Ödülü’ne layık görüldü.
Enstitü’ye bağlı olarak kurduğu ve çok emek verdiği müzede, Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin, yazılı kaynaklara dayanarak yaptırdığı örneklerini sergilemektedir.
Fuat Sezgin’in vasiyeti doğrultusunda da cenazesi, müzenin yanına defnedilmiştir.
Bize göre Hocanın en önemli katkısı, Müslümanların bilime katkısını açığa çıkarmasıdır. “Modern dünyanın gelişimine, İslâm dünyasının katkısını sıfır diye biliyorduk. Bu, İslâm ilimleri tarihini öğrenmem için kırbaç rolü oynadı. Bütün dünyayı terk ederek, gece gündüz bunun için çalıştım.’’ demiştir. Kadim geçmişimizi, yaptığımız muazzam icat ve eserleri bir arkeolog gibi bulup tekrar gün yüzüne çıkardı. Hocanın ömrü boyunca tüm meşgalesi, oryantalist saldırılar ile özgüvenleri yerle bir edilen Müslümanlara “Siz büyüktünüz” mesajını bilim tarihinden ispatlı olarak vermekti. Batılı bilim tarihine meydan okudu. Bunu başardı da.
Müslümanların bilime katkılarının hafife alınamayacağını tüm insanlığa göstererek, milletimize kültür ve medeniyet tarihimiz konusunda, müthiş bir özgüven kazandırdı. Batının kendini sıfır noktası gösterme oyununu bozan Fuat Sezgin, batının bugünkü birikime İslam âlimlerinin vesilesiyle ulaştığını kanıtladı.
Kibirli Batı-merkezli bilim dünyasına İslam medeniyetindeki köklerini gösterdi. İslam’ın ilerlemeye engel değil destek olduğunu savunan büyük dava adamı, “Batı uygarlığı, İslam Medeniyeti’nin çocuğudur.” Ve “Başarılı olabilmek için her şeyden önce aşağılık duygusundan sıyrılmak gerektiğini, bu duygunun Türk milletini bir kanser gibi kemirdiğini düşünüyorum.” diyerek asla batı karşısında komplekse girmedi.
Ömür sermayesini har vurup harman savurmadan yaşadı.
Açtığı müzeler ve yaptığı araştırmalarla ilim dünyasının İslam coğrafyalarındaki köklerini ortaya koydu. Ve beni en çok etkileyen iki sözü:
“Zahit ve kanaatkâr olun, dünya nimetlerine aşırı derecede kapılmayın. Sabr-ı cemil denilen, güzel sabra sahip olun. Her türlü söz, hareket ve davranışlarınızda, gerçek anlamda Allah korkusu ile hareket edin. Çok okuyun. Okurken, sakın aklınız başka şeylerde olmasın.’’
“Ben şuna inanmıştım artık. Tüm musibetler karşısında sadece Allah’a inanacaksın, başka hiçbir şeye değil. Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.”
Çağımızda yaşayıp çağın ötesinde olan Fuat Hocanın vefatı ertesinde yazılıp çizilen bazı şeyler, Hocanın “İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, Batılılara anlatmaktan daha zor” şeklindeki sözüne haklılık kazandırıyor. Bu millet asla bilim ve kültür fakiri değil, sadece zenginliğimizin farkında değiliz. Bu yüzden daha çok işimiz var.
“2019 yılını inşallah Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Yılı olarak ilan edildi. UNESCO’nun da 2019 yılını Merhum Prof. Dr. Fuat Sezgin yılı ilan etmesini çok isterdim. Hocanın yanında bulunan, onunla çalışan kişilerin şahsi hatıraları muhakkak bir kitap çerçevesinde toplanmalı.
Böylelikle, âlimin ölümü âlemin ölümüne değil, geriye bıraktığı eserlerin bir neslin ihyasına, dirilişine vesile olabilecektir.

Ayşenur ERİLTER.”DUA”

Yüreğimde bir şehir
Şehirde sen
Yollar öyle karışık ki
Kayboluyorum
Sana çıksın yollarım
Öyle tut ki dualarımdan
Eriyip gitmeyeyim
Sana çıksın yollarım
Unutamam kara sevdam unutamam…
Meğerse aşk, kendini bulmakmış
Meğerse aşk, başladığın yere dönmekmiş
İmtihan âlemine topraktan gelip
Aşk deryasında kaybolmakmış
Tüm yollarda seni anmakmış
Ezanda adını duyunca koşa koşa sana gelmekmiş
Gökler gibi ağlayıp
Yer gibi dinmekmiş
Bir ezanla başlayan tertemiz deryaya
Bir salâ ile veda etmekmiş
Sana çıksın yollarım
Ezdirme vefasızlara
Bin derdime bir dermanım sende ALLAH’IM
Rahmet deryanda susuz bırakma
Dilime ismin değmezse
Issız yollarda lal olurum
Kalbime sevgin dokunmazsa
Gönlüm görmez âmâ olurum
Sana çıksın yollarım
Bin derdime bir dermanım sende ALLAH’IM
Sana çıksın yollarım…

Ülkü TAŞLIOVA.”İR İKİNDİ MANZARASI”

Yorgun ikindi, türkuaz gökyüzünde yalnızlığın haberini veriyor. Kızıl ufkun kararmasına bir karış kala içime tarifsiz efkâr çöküyor. Gözümdeyse hapsolmuş damlalar…
Kehribar sarısı mevsimde bir şemsin daha zevalini seyretmekteyim. Pencerelerdeki ışıltılı yansıması şehri şiir rengine boyuyor. Benimse isimsiz hüzünlerim gönlümde yol alıyor. Onca cümbüş onca ahenk ne haldesin demeden kendi demini yaşıyor. Lal olmuş duygular, pak niyetle ahraza gönül koyuyor.
Bir zamanlar dalında mağrur salınan yaprak şimdi yitik kaldırımlarda sürünmekte… Bir dilenci yırtık ayakkabısının ucuyla savuruyor onu o yana, bu yana. Ne kadar derin mana yüklü manzara. Ağaçlar ise çırılçıplak. Bu gökyüzünün kirini şimdi kim temizleyecek?
Yırtık giysiler içindeki mendil satan kız masum olduğu kadar da arsız. Çiğ sesiyle uyandırıyor beni düşlerimden. “Allah rızası için bir mendil al abla.” diyor yalvarmaya alışkın diliyle. Alıyorum bir paket, cüzdanımdaki bütün bozuklukları döküyorum avucuna. Koyu yeşil gözleri mutluluktan ay kadar büyüyor. Kızıyorum içimden üç beş kuruş için çocuktaki insan masumiyetini kirletenlere.
Hafifçe esen rüzgâr gazel yağmuruna sebep oluyor. Uçuşan kuru yapraklar hüzün olup sarıyor yüreğimi. Ruhumdaki yalnızlık dizlerimin takatını kesiyor bir an. Yol kenarındaki soğuk banka ilişiyorum isteksizce. Öylesine mendil satan kız çocuğuna dalıyor gözlerim. Koşuyor arabaların yanına, elindekini uzatıyor “alın” diye. Kimse aldırış etmiyor. Boynu bükük oturuyor kaldırım taşına. Bir sonraki trafik ışıklarında duracak arabaları beklemeye koyuluyor. Hali mutedil.
Buruşuk market poşetinin içindeki mendillere bakıyor. “Birkaç tane kalmış.” diyor. Poşetini yanına koyarak, boş gözlerle gelip gidenleri seyre koyuluyor. Kimselere “Bir mendil alın.” demiyor. Yorulmuş besbelli. Elektrik tellerinde istirahate çekilen serçeler gibi büzüşerek etrafına bakınıyor. O serçeyi ürkütmeden seyrine dalıyorum. Rüzgârda dağılan keçeleşmiş saçlarını düzeltiyor. Sonra hafif dikeliyor, sanki en pahalı kuaförden çıkmışçasına kendini beğeniyor. Mest oluyorum tavrına. Galiba çok güzel olduğunu biliyor. İçimden “Zaten bütün çocuklar güzeldir. Seni bu hale getiren sebepler ve kişiler çirkin melek kız. Şimdiden sırtında onca yükün var. Akşam eve gidince seni sıcak çorba mı bekliyor sanki. Belki bir sürü iş yapacaksın, ya da paranın hesabını vereceksin.” diyorum. Onu seyrettikçe kendime geliyorum. İçimdeki gizli hüznümden sıyrılıyorum. Düşünüyorum. Ona baktıkça aklımdan sıra sıra hayaller geçiyor. Bazen aklımda hikâye kurguluyorum, bazen de gidip onunla konuşma isteği duyuyorum. Sonra vazgeçerek sadece seyrediyorum.
Beyaz lüks bir araba yanaşıyor kaldırıma yakın. Tam kızın önüne. Mendil poşetini alarak ayağa kalkıyor. Meraklı gözlerle ben onu, o arabadan inen süslü hanımı izliyor. Topuklu ayakkabılarıyla uyumlu çantasını omuzuna asınca, kız da poşetini koluna geçirerek süslü hanımı taklit etmeye koyuluyor. Dolaşık keçe saçlarının tokasını sıyırıyor, galiba onunki gibi savrulsun istiyor saçları. Savrulmuyor.
Sonra taklit oyununu bitirerek tekrar kaldırım taşına oturuyor. Süslü hanımın parlak büyük telefonla uğraştığını seyrediyor. Arabasının bagajını açarak orada bekleyen süslü hanımın yanına giderek ayakta dikiliyor. Birkaç saniye onun yüzüne baktıktan sonra, “Benim annem daha güzel.” diye haykırıyor. O an içinden neler geçti bilmiyorum ama ben ve süslü hanım, şefkatli bakışlarla onun o güzel yeşil gözlerine dalıyoruz. Merhametli ses tonuyla, “Tabi ki senin annen daha güzel.” diyor kadın. Gururlanıyor kız.
Koşarak gelen erkek çocuk sırtındaki okul çantasını arabanın bagajına koyuyor. Mendil satan kız anlıyor süslü hanımın oğlunu almak için orada durduğunu. Sonra vedasız çekip giden lüks arabanın arkasından bakıyor kısa bir süre.
Bizim gönlümüze düşürdüğü gülden bir tebessümün farkında olmadan dağınık saçlarını tekrar toplayarak trafiğin arasına dalıyor mendil satmak için. “Bir tane alır mısınız?” Sesi araba kornalarında kaybolup gidiyor.
Onun ardından bakakalıyorum. Akşamın karanlığı ikindinin üzerine sindiğinde üşüdüğümü fark ediyorum. Sessizce, “Hadi kalk” diyorum kendime “Kelebek ömrü kadar olan bu hayatta yapacak işlerin var. İkindi, gazel ve kız bugünkü dersin olsun. Dünyanın gürültüsünde kaybolan kalbinin sesini dinle ki huzurun miracına yol alasın. Hatırla ki sende bir ömrün ikindisindesin.” Birbirine karışmış duygularımla evimin yoluna düşüyorum dalgın ve suskun. 09.12.2016/ANKARA

Mustafa AKBABA.”PETROL MESELEMİZ”

Osmanlı Hanedan mensuplarından olan Bülend Osman 87 yaşında Paris’te vefat etti. Yurda getirilen cenazesi özel izinle Fatih Camii haziresinde bulunan büyük dedesi Gazi Osman Paşa’nın yanına, 14 Şubat 2017 Salı günü ikindi namazını müteakip defnedildi.
Sultan Abdülhamid Han’ın kızı Naime Sultan ile Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa’nın evliliğinden olan Mehmed Cahid Bey sürgüne çıktığında 25 yaşında yeni evli bir delikanlıydı. Mehmed Cahid Bey’in yegâne oğlu olan Bülend Osman 1 Mayıs 1930 da sürgünde dünyaya gelmişti.
Bu girizgâhtan maksadımız: Hilafetin kaldırılmasının ardından Hanedan mensuplarının apar topar yurtdışına sürgüne gönderilmeleri, orada sefil bir hayata mahkûm edilmeleri hakkında bir yazıya kapı aralamak değildir. O konuyla ilgili pek çok makale ve kitap neşredildi, halen de neşredilmeye devam ediyor, edilecektir de. Zira hanedana yapılan o haksızlığı bu millet içine hiç sindiremedi. O elim vakadan dolayı, ecdadına saygılı olan ve onlara her zaman şükran borcu olduğuna inanan millet fertleri, kendi vicdanlarında oluşturdukları mahkemeler ile müsebbipleri yargıladılar.
Burada gelmek istediğim konu şudur:
NEVZUHUR dergisinin 56. sayısında “Muslukları Bize Akmayan Musul” başlığını taşıyan bir yazım yer almıştı. Orada; petroller konusunda araştırmalar yapan ve o konuda ciddi belgelere elde eden Raif Karadağ’ın 1973 yılında bir cinayete kurban gittiğinden bahsetmiştik. Benzer bir durum da yukarıda adını zikrettiğimiz Bülend Osman’ın babası Mehmed Cahid Bey’in başına gelmiştir.
Gurbette doğup anavatanına defnedilen Bülend Osman, 2010 yılında dedesi Abdülhamid Han’ın yâd edildiği törene bir mektup gönderir. Bu mektupta o konuyla ilgili bakın neler söylüyor:
“Babam, Musul ve Kerkük petrolleriyle ilgili çok şey biliyordu. Belge ve vesikaları muntazam biriktirmişti. İstanbul’a geldi. Sene 1974 idi. Önemli demeçler verdi. Times, Le Monde, Le Soir bunları manşete taşıdı. Babam 10 gün sonra şüpheli bir şekilde trafik kazasında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Elindeki belgeler de otelinden çalındı. (15 Şubat 2017, Türkiye Gazetesi, s.9)
Görüldüğü gibi; petroller konusuna el atan ve 1973 yılında ölen Raif Karadağ ile aynı konuya el atan, bir yıl sonra 1974’te ölen Mehmed Cahid Bey’in akıbeti ve her iki vakada da otel odalarından belge ve vesikaların çalınması ne kadar çok benzerlik gösteriyor.
Abdülhamid Han ileriyi çok iyi görebilen bir padişahtı. Petrolün sadece aydınlanmada değil, sanayideki öneminin de anlaşılmaya başlamasıyla, dönemin güçlü devletlerini bölge üzerinde mücadeleye sevk edeceğini fark etmişti. Devlet mülkü olan bu bölgelerin elden çıkma ihtimaline karşı oraları şahsî mülk zırhı içerisinde koruma altına almıştı. Bu düşünceyle, memleket genelinde nerede stratejik öneme sahip gelir getiren arazi ve işletme varsa padişah mülkü haline getirilmiş ve idaresi Hazine-i Hassa Nezareti bünyesine aktarılmıştı. Bu sayede arazi ve maden yatakları üzerinde işletme kurmak isteyen yabancı talipler doğrudan Hazine-i Hassa’ya yani padişaha başvurmak mecburiyetinde kalacaklardı. Dahası, bu emlakten arazi satın almaları veya herhangi bir müdahalede bulunmaları da kişi mülkü olmasından dolayı söz konusu olmayacaktı. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra buralar şahsi mülk olmaktan çıkartılarak Hazine-i Hümayun’a aktarılıp devlet mülkü haline getirilmiştir. Savaş sonrası Osmanlı mülkü paylaşılırken petrol havzaları da böylece elden çıkıp gitti. (Bu sebepten Filistin toprakları üzerinde İsrail Devletinin de kurulması sağlanmış oldu.)
Her ne kadar tarihi seyir böyle olup ve bu sebepten petrol yatakları üzerinde hakkımızın kalmadığı söylense de elinde önemli belge bulunduran kimselerin ardı ardına öldürülmesi insanın aklına kocaman bir (Acaba?) sorusu getiriyor.
Cennetmekân III. Selim Han’ın şehit edildiği zaman cebinde bulunduğu söylenen ve adeta rüyada görmüşçesine akıbetini tasvir eden;
“Kendi elimle yâre kesip verdiğim kalem
Fetvâ-yı hûn-ı nâ-hakkımı yazdı iptida”
(Kendi elimle yontup yâre sunduğum kalem, ilk önce haksız yere benim idam fermanımı yazdı.) beyti, Cennetmekân II. Abdülhamid Han’ın kaderine (öldürülmemiş de olsa) ne kadar uygun düşüyor.
O iftiralarla dolu fetva ile sadece Abdülhamid Han hal edilmiş olmadı, koskoca Osmanlı’nın da ölüm fermanı verilmiş oldu.
(NEVZUHUR Dergisi/Sayı:58)

Mustafa COŞKUN.”NASIL BİR ÖĞRETMEN?”

Sağlık, adalet ve eğitim gibi konular ilk insanlardan başlayarak bu güne değin en güncel konu olagelmiştir. Herhangi bir insan düşünülemez ki, bu ve benzer konulardan uzak yaşamış olsun. İnsanlık, tarihi gelişimin doğal sonucu olarak teknolojinin, bilimin, bilginin doruk noktasını yaşadığı bu günlerde belki de her zamankinden daha çok eğitime –öğretime değer vermek durumundadır. İnsanın bulunduğu yerde en önemli varlık yine insandır ve insanın eğitimi en çok üzerinde durulan konudur.
Bu bilgi çeşitliliği içerisinde bilgiye ulaşmak, bilgiyi kullanmak ve bilgiyi yorumlamak daha anlamlı bir hali ifade etmektedir. Mesela klasik anlamda doktor denildiğinde her hastalığın tedavisiyle ilgilenen meslek anlaşılırken sadece göz hastalıkları için şimdilik 10’dan fazla ayrı uzmanlık alanından bahsediliyorsa gelecek çağlarda kim bilir daha hangi bilgilerden bahsedeceğiz.
Bilim ve teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin nihai noktada bir insan dokunuşuna, sözüne, bakışına mutlaka ihtiyaç duyulacaktır. İşte tam bu noktada nasıl bir insan ve bu insanı yetiştirecek “Nasıl Bir Öğretmen ?” sorusu cevaplanması gereken en hassas sorudur. Uç örnek olarak bütün kâinatın mahvına yol açacak bir “Bomba!”nın pimini çekip çekmeme iradesini gösterecek insanı kim eğitecek, kim öğretecek?
Bu soruya tam bir tanım veremem. Ancak bazı genel özelliklerini verebilirsem, çerçeveye her bakanın farklı şeyler görebileceği soyut bir resim yerleştirmiş olabilirim diye düşünüyorum.
AKADEMİK YETERLİLİK
Öğretmen olarak yetiştirilecek aday insan, temel eğitimden hemen sonra öğretmen yetiştiren okullara alınmalı ve istisnalar hariç yine öğretmen yetiştiren 6 yıllık akademilerden mezun edilmelidir. Son 2-3 yıl danışman-rehber öğretmenler nezaretinde farklı özelliklerde ve bölgelerde uygulamalı eğitimden geçirilmelidir. Böylece öğretmen adayının mesleğini içselleştirmesi sağlanacaktır. 6 Yıllık bu eğitimden sonra geniş katılımlı bir komisyon adayın öğretmenlik yapabilmesine onay vermelidir. Tecrübe kazanmak başka şeydir, acemiliğini atmak başkadır. Akademik eğitimin programında alan bilgisi, mevzuat bilgisi, pedagojik bilgi, Türk devlet geleneği, Türk medeniyeti, Türk ve dünya eğitim tarihi, Çağdaş Eğitim anlayışı, proje hazırlama gibi konular mutlaka verilmelidir.
BEŞERİ (SOSYAL ) YETERLİLİK
Adab-ı muaşeret (görgü) kurallarını bilmeyen ve uygulamayan biri öğretmen olmamalıdır. Ütülü bir elbisenin, boyalı bir ayakkabının, çatal bıçak tutmanın anlamını kavramış bir kişilik olmalıdır. Her kesimle, içi sevgiyle dolu bir halde sosyal ilişki kurabilmeli. Her karakterde öğrenci veya diğer ilgililer olacaktır. Öğretmen onları sevgiyle kucaklayabilmelidir.
İMAN VE İNANÇ YETERLİLİĞİ
Allah korkusu olmayanın hiçbir şeyden korkusu olmaz gerçeğinden hareketle dindar ve temelini dinden alan ahlakî anlayış ve etik değerlere haiz olmalıdır. Millî, manevî ve insanî değerler şahsiliğin önünde olmalıdır. Herhangi bir şey kanunî veya hukukî olsa da etik olmayabilir. Etik değerler odunu, ağaç yapan değerlerdir.
SOSYAL STATÜ YETERLİLİĞİ
Kişinin değerini yine kendi kişiliği belirler. Sırdaş olması, çevreye saygısı, empatikliği, sempatikliği gibi. Ancak destek unsuru olarak özlük ve sosyal haklar kişinin sosyal statü kazanmasında önemli etkendir. Öğretmen 24 saat, 365 gün, bir ömür öğretmendir. Mesleğini severek yapması bu sürece ivme kazandırır. “ Dünyanın bütün çiçeklerini getirin “ diyen kaç meslektaşımız var? Öğrencilerini sevgi ve şefkatle kucaklamayı beceremeyen bir öğretmen şahsına yönelik teveccühü nasıl artırabilir? Bu gün mevcut öğretmenlerimizin tamamına yakını gönülden isteklerine bağlı tercihleri olarak bu mesleği yapmıyorlar. Öğretmen olmaya mecburlar. Böyle bir mecburiyet, mesleğini zoraki yapmak itibarın yitirilmesinin öncelikli sebebidir. Öğretmenlik en itibarlı meslek hiç olmadı belki. Ama sonlarda da yer almamalıdır.
ADALET VE EŞİTLİK ANLAYIŞI YETERLİLİĞİ
Örneklerine sıkça rastlamışızdır. Öğrencinin daha adını bile sormadan velisinin kim olduğu ve neyle uğraştığıyla ilgilenmek bundan sonraki dönemlerde öğrenciye nasıl yaklaşılacağının işaretidir. Öğrencinin hangi sosyal ve ekonomik çevreden geldiği sadece eğitimi için göz önünde bulundurulmalıdır. Not konusunda olduğu gibi öğrenciye sergilenecek tavır ve davranışlar da velinin konumuna göre belirlenmemelidir. Her çocuk özeldir. Kişiselliğe görelik olmalıdır.
DEMOKRATİK YETERLİLİK
Uluslararası yapılan sınavlarda öğrencilerimizin arka sıralarda yer almasının en önemli sebebi demokratik anlayışa sahip okul ve toplum kültürünün oluşturulamamasıdır. Evde, işte, arkadaşları arasında düşüncelerini paylaşması, yorum yapması formal ve informal yollarla engellenen birey zamanla kendi özel alanına çekilmekte ve üretici, yorumlayıcı özelliklerini kullanmamaktadır. Öğretmen sınıfta, okulda, evde, sokakta velhasıl her ortamda demokratik bir iklim oluşturabilmelidir. Hakkını arayan, yazılı sonucuna itiraz eden öğrenciyi öğle veya böyle cezalandıran bir öğretmen yetiştirdiği öğrencinin sosyal hayata tutunacak elini kırıyor demektir.
ÖLÇME DEĞERLENDİRME YETERLİLİĞİ
Eğitim hangi amaçla yapılırsa yapılsın başlangıç ile bitiş arasındaki fark ölçülebiliyor olmalıdır. Bu ölçmeyi ilk elden yapacak öğretmen ölçme değerlendirmeyi son bilimsel verilere göre yapabilmelidir. Hala ortaöğretimde öğretmen, öğrencinin ne kadar doğru yaptığına değil neyi yapamadığına not veriyor. Not öcü unsuru olmaya devam ediyor.
GÜNCELLENME / İNOVASYON
Yenilikçi olmalıdır bir öğretmen. Hiçbir bilgi durağan değildir. Bilgiye hizmet veren asla durağan olamaz. Yeni ve yaratıcı düşüncelere, yaklaşımlara açık olmalıdır. Öğretmen kendini güncellemeli, kendisi bunu yapmıyorsa yapılmalıdır.
BİLİMSEL YETERLİLİK
Öğretmen bilimsel bir anlayışa, yaklaşıma sahip olmalıdır. “Bizim zamanımızda”, “biz lisedeyken”, “ben ilkokuldayken” anlayışları geleneksel anlayışın yansımasıdır ve dünün güneşidir. Hâlbuki çamaşırlar bu günün hatta yarınların çamaşırlarıdır. Genelde eskimiş ve köhnemiş bir zihniyettir. Eğitimde gelenekçilik vardır ama tali konumda olmalıdır. Öğretmen bilim insanı değildir ancak bilimsel bilgilerle hareket etmelidir. Başarılı bir öğretmen için aranacak bilimsel yeterlilikte gözlemcilik, araştırmacılık, sorgulayıcılık, akıl ve zekâ olmazsa olmazlardandır.
İDEALİSTLİK YETERLİLİĞİ
Hayali, ideali, ülküsü ve beklentisi bulunmayan eğitimcinin bu özellikleri taşıyan bireyler yetiştirmesi zaten beklenemez. Kendisi, ailesi, toplumu, milleti ve bütün insanlık adına hayaller taşımak insan olmanın gereğidir. E. Hölnel “ Yüksek ülküsü olmayan insanlık, basit bir çaba içindeki karınca topluluğundan başka bir şey değildir. “diyor.
GÖNÜL VERME YETERLİLİĞİ (ADANMIŞLIK)
Diğer bütün ara başlıkları da içine alabilecek yeterliliktir. İnsan birinci unsur olduğu için gönül verilmeden bu işin başarılması mümkün değildir. Devlet memuru mantığıyla asla çalışılamaz. Mesaiyi, dinlenmeyi, benim işim miydi vb. düşünen öğretmen olamaz. Olmamalıdır.
Özetle İnsanın ruhunu, aklını, gönlünü şekillendirmenin gayreti içerisindeyiz. Bir eğitimci olarak kişinin yaratılışında bulunmayan bir vasfı ona kazandıramayız. Bizler aslında insanda var olan bir özelliği ya törpülüyoruz ya da cilalıyoruz çoğu zaman.
Yukarıda özetle vermeye çalıştığımız yeterliliklere eklemeler yapılabilir pek doğal olarak. Her yıl öğretmen alımları gerçekleştiriyoruz ve meslek içerisindeki öğretmenleri hizmetiçi eğitim kursu, seminer, toplantı ve yayınlarla yetiştirmeye çabalıyoruz. Bu uğraşılara katkıda bulunma amacıyla düşüncelerimi paylaşırken son bir gerçeği daha vurgulamalıyım. Evet, , “Öğretmenlik meslektir, ama meslekten ötelerdedir.”
Öğretmen yetiştirecek eğitim kurumlarının ıslah edilmesi ve bu kurumlardaki öğretim görevlilerin yetiştirilmesinden başlayarak eğitim mantalitesi sil baştan yenilenmelidir. Kant’ın değişiyle “ İnsan bir gayedir, vasıta değil.”

Saffet ÇAKAR.”ARZ-I HAL”

-Efendimize (s.a.v)-

Arz-ı hâlim Resûl-i Kibriyaya yazayım,
Ahmed ü Mahmûd’a… O Mustafa’ya yazayım.

Şu inleyen ehl-i imanın feryatlarını,
Bedre, Uhut’a, Mina ve Kuba’ya yazayım.

Dünyaya sarıldık da toprak olduk büsbütün,
Hicrânımı Sidret’ül Müntehâ’ya yazayım.

Cibril iner diye ehl-i tevhidin aczini,
Koşayım da Mescid-i Aksa’ya yazayım.

Perîşanız, sen dargınsın gelmezsin Efendim,
Ruhsat ver gelsin Ali Murtazâ’ya yazayım.

Bu fânide göstermezsen yine nur yüzünü,
Şu sevdalarımı Âl-i Âba’ya yazayım.

Ümmetin İslam’ı arıyor Senden uzakta,
Hasretlerimizi Merve Safa’ya yazayım.

Cibril akıl, Sen aşk idin de geçtin öteye,
Aşkın rehberimdir, Arş- ı Âlâ’ya yazayım.

Seni anlamayan beşer ağlamakta her gün,
O yaşları ben, Kubbet’ül Hadrâ’ya yazayım…
26 Haziran 2003/

2. DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA ARDAHAN’DAN TOKAT’A

ASKERLİK GÖREVİ İÇİN GELEN BİR ASKERİN ŞEHİTLİK HİKÂYESİ ÜZERİNE
“Bir avuç mezar toprağı ve bir tutam saç ile yaşadığı sürece teselli bulan bir annenin şehit yavrusu Vezir Akkaya’nın hazin hikâyesi”
Hanifi IŞIK

Yıl, 1941. İkinci Dünya Savaşının bütün dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de etkilediği zor yıllar.
Ben henüz kundakta iken annem Gülümpaşa’nın (1333 Posof doğumlu) dört yaş büyüğü 1921 (1337) doğumlu, Ardahan’ın Konk (Tepeler) köyünden olan dayım Vezir Akkaya (Alkaya), askerlik görev yeri olan Tokat’a gitmeden birkaç gün önce “Allaha ısmarladık” demek için köyümüze annemi ziyarete gelir.
O gece evimizde kalır, sabahleyin annemle vedalaşıp ayrılırken beni de atının üstüne bindirir ve biraz sevdikten sonra köyüne gitmek üzere ayrılır.
Kendi köyüne giden dayım bir gün sonra annesi, babası, ağabeyleri, yakınları ve sevenleriyle vedalaştıktan sonra kıtası Tokat’a gitmek üzere yola çıkar. O yıllarda yollar stabilize, araba sayısı az. Birkaç gün süren yorucu bir yolculuktan sonra Tokat’a varır ve kıtasına teslim olur. Artık vatani görev başlamıştır. Kıtasında birkaç hemşerisiyle tanışır ve birbirleriyle sıla hasreti giderirler. Bunlar arasında Ardahan’ın Dedegül Köyü’nden Cafer Aras, Behruz Tekin, Ahmet Yıldız, Binali Bayrakçı, Mürsel Bilican ve Ahmet Aras vardır.
Dayım, ilkokulu kendi köyünde bitirmiş ve ortaokulu Ardahan’da bitirmeden ayrılmıştır. Yurdumuzda henüz okuryazar sayısın yeni artmaya başladığı dönemlerdir. Türkçe okuryazar ve diplomalı biri olduğu için kıtasında yazıcı olarak görevlendirilir. Görevinin başında iken bir gün aniden rahatsızlanır ve Tokat Devlet Hastanesi’ne apandisit teşhisiyle yatırılır ve ameliyata alınır. Ancak ameliyat başarısız geçer ve sonrasında dayım rahmetli olur. Yıl Haziran 1942’dir
Acı haber tez yayılır, “yer kulaklıdır” der atalarımız. Bu beklenmeyen acı haber memleketteki ailesine askeriye tarafından telgraf çekilerek ulaştırılır. Ateş düştüğü yeri yakmaya başlar. Bütün aile bireyleri bu acıdan yanıp kavrulmaktadır. Özellikle annesi ve ablası annem günlerce ayılır bayılırlar. Herkes her gün gözyaşlarıyla teselli aramaya çalışır. Biz de annemin her gün özellikle de sabah namazına kalktığında arıların kanat çırparken çıkardıkları uğultulu ve iniltili sese benzer bir sesle ağladığını duyardık. Bu yıllarca böyle devam etti.
Annemin anlattığına göre ninem, bu acı yıkımı bir türlü içine sindirememiş ve olaya kendisini inandıramamış olacak ki her gün her saatte oğlumu görmek istiyorum diye ısrar ediyor ve dedeme kendisini Tokat’a götürmesini söylüyormuş.
O günün şartlarında ve o tarihte bir kadının Tokat’a gidip gelmesi hiç de olası değil. Yol yok, araç yok, yol boyu kalınacak oteller yok. Nasıl gidip gelinecek ki.
Ninemin sürekli istek ve ısrarları sürerken, aile meclisi toplanıp ninemi ikna etmeye karar verirler. Sonunda ninem ikna olur ve gitmekten vazgeçer.
Aylar böyle geçerken dayımın mezarını görmek için dedem tam bir yıl sonra 1943 Haziran ayında Tokat’a gitmeye karar verir. Dedem Asker Ağa (-?- 06.08.1960)Tokat’a gideceği sırada ninem ağlayarak dedeme: “Bak Ağa sen Tokat’a gidiyorsun. Gittiğinde mezarı mutlaka açtır. Oğlumu gör, onu benim yerime öp, kefenine sarıl. Gözyaşlarını benim yerime üzerine dök. Mezarının toprağından bir miktar toprak ile bir tutam da saçını getir.” Der.
Dedem önce yaya olarak Ardahan’a, Ardahan’dan Kars’a gider. Orada bir handa kalıp ertesi günü üstü açık bir kamyonla toza bürünmüş bir vaziyette Erzurum’a ve oradan da bulabildiği çeşitli araçlarla güç bela Tokat’a ulaşır.
Tokat’a vardığında kıtasındaki dayımın arkadaşları olan hemşerileriyle buluşur. Hemşeri askerler dedeme yardımcı olurlar. Önce mezarlığa götürürler ve mezarı gösterirler. Daha sonra Alay Komutanın yanına çıkararak tanıştırırlar. Alay komutanı ile görüşen dedem olayın devamını şöyle anlatıyordu:
“Alay komutanı ile görüştükten sonra ona ağlayarak ve içim yanarak mezarı açıp şehit oğlumu görmek istediğimi ve annesinin isteklerini gözyaşları içinde ilettim. Komutan önce bu isteğimi kabul etmedi. Ben yine yalvardım ellerine kapandım. Hüngür hüngür ağlıyordum. Komutan benim bu acılı durumuma fazla dayanamadı ve o da ağlamaya başladı. Sonunda isteğimi kabul etti ve: Peki baba, bul bir iki tane mezar kazıcı, olayı fazla dallandırıp budaklandırmadan mezarı açtır ve oğlunun naşını gör. Dedi.
Acı ve sevinç karmakarışık duygular içinde izin alınca gök açıldı sanki bana. Hemşeri askerler aracılığıyla iki tane kazma kürekli mezar kazıcı bulduk. Bir miktar da para verdim. Tokat’ın Turhal’a doğru çıkışındaki askeri mezarlıkta daha önce yerini belirlemiş olduğumuz mezarın başına geldik.
Mezarı; o vefat ettiğinde mezara koyan asker arkadaşı ve hemşerisi Cafer Aras’la birlikte açmaya başladık. Mezarı açmadan önce birkaç rekât namaz kıldım. Hem şehit oğluma hem de diğer şehitlere birer Fatiha bağışladım. Bismillah diyerek açmaya başladığımız mezarın başında hep beraber ağlıyor ve yok oluyorduk.
Mezar kazıldıkça sanki zelzele oluyor yer yerinden oynuyor, başım dönüyor ve dizlerim titriyordu. Gözyaşlarım adeta sel olmuş akıyordu. Mezarı açıp kefene sarılı bozulmamış bedeniyle yavrumu görünce üzerine kapandım. Gözlerim birden bire görmez oldu. O anda baygınlık geçirmişim. Kendime geldiğimde tekrar şehit yavrumun kefenini öptüm. Kefenini açtım ve o güzel yüzünü, gözlerini, vücudunu, saçlarını doya doya öptüm. Öptüm de öptüm…
Gözyaşlarımı üstüne döktüm, döktükçe döktüm. Sonra annesinin yerine defalarca öptüm. Onun yerine de gözyaşlarımla yavrumun yüzünü, saçını, kefenini ıslattım. Bilincim yerinde değildi. Artık ne olduğumu bilmez bir halde duygularımla hareket ediyordum. Bir ara kendimi toparlar gibi oldum. O sırada annesinin isteklerini hatırladım. Şehit yavruma dedim ki:
-Yavrum Vezir, bak annen saçından bir tutam, mezar toprağından da bir miktar istedi. Ver de annene götüreyim.
Elimi saçına attım ama maalesef alamadım. Bunun üzerine yeniden komutanın makamına giderek durumu anlattım. Bunun üzerine komutan Tokat Müftüsünü de alarak hep birlikte mezarın başına vardık. Komutan:
-Bak evladım, baban gelmiş onu annenin yanına elleri boş mu göndereceksin? Dedi.
Bunun üzerine tekrar elimi saçlarına doğru uzattım. O an sanki şimşek çaktı. Mezarda bir aydınlık oluştu. Oğlumun o güzel yüzü güller gibi açıldı. Yani demek istedi ki: “ Peki baba gel al da götür.”
Koklayarak, öperek ıslattığım saçlarına elimi attığımda avucum saçlarla dolmuştu. “Allah’ım, çok şükür varlığına” dedim. Saçları aldım hemen cebime koydum. O anki muradıma nail oldum.
Mezardan ayrılma zamanımız gelmişti. Neredeyse gün batacaktı. Mezarı kapatmadan önce yavrumu tekrar tekrar öptüm. Hem yüzünü hem kefenini hem de saçlarını öperek tekrar akıttım mezarına durmayan gözyaşlarımı.
Mezarı kapatırken birkaç avuç toprak aldım. Toprağı da saçlarla birlikte annesinin verdiği işlemeli mendilime sarıp cebime koydum. Mezarın başından ayrılırken şehidimin ve diğer şehitlerin ruhuna tekrar Fatiha okudum.
Okuduklarımı yüce Allah’a kabul eder diye bağışladım. Mezardan ayrılırken ayaklarım hiç öne doğru gitmiyordu. Diyordum ki: “Yarab ben nasıl yaşadım, o mezardan nasıl sağ çıktım?”
O acılı ortamdan ayrılıp Alay Komutanının yanına gelip ellerini öptüm, sarıldım ağladım. Kendisine: “Senden Allah razı olsun” dedim ve yine gözyaşı dökerek ayrıldım. Bana yol harçlığı da veren komutandan ayrıldıktan sonra hemşerimiz Mehmetçiklerle de vedalaştık.
Onların memlekete, sılaya selamlarını, annesi Safiye Hanım’a da emanetleri götürmek üzere memlekete hareket ettim. Yine bir sürü zorluklarla ulaştım.
Eve geldim, eşim ve diğer aile bireyleri beni karşıladılar. Hep beraber ağlaşıyorduk. Biraz sakinleşip kendime geldiğimde yaşadıklarımı anlattım. Yavrumuzun emanetlerini açıp evdekilere gösterdikten sonra annesine teslim ettim.
Mendilimin içindeki saçları ve mezar toprağını defalarca öpüp koynuna koyan anne Safiye Hanım baygınlıklar geçiriyor, bir türlü tahammül gösteremiyordu. Günler bu ağlamalar sızlamalarla geçti. Ama zaman o yaranın üstünü geçici de olsa külle kapattı.”
Sık sık infilak etse de ninemin yatak odasının penceresinin önündeki taşlar arasında her bahar bir ot yeşerirmiş. O, otu oğlu olarak görür ve onunla: Oğlum büyüyor, yeşeriyor diye avunurmuş. O ot sonbahara doğru sararınca vah yavrum hasta mısın niçin soldun diye sorarmış. Onunla dertleşir teselli bulurmuş. Bu olay ninemin diğer emanetlerle birlikte öbür dünyaya göçüne dek sürmüş.
Ninem mendile sarılı saçların ve toprağın bir kısmını da anneme vermişti.
Ninem o saçları ve toprağı bazen sandığında bazen de koynunda saklardı. Askerlik fotoğrafını da onlara ekleyerek onları koklar, öper ve teselli bulmaya çalışırdı. Annem Gülpaşa Işık Hanım da aynı şeyleri yapardı.
Ninem Safiye Hanım hep şöyle derdi: Bu emanetler benimdir. Bunlar benimle beraber öbür dünyaya gidecek. Onları ben götüreceğim, orada şehit yavruma vereceğim. Nitekim de öyle olmuş. Ninem Safiye Hanım 1965 yılı Mart ayında rahmete kavuşunca o emanetleri isteği doğrultusunda kefeninin arasına koymuşlar ve kalıcı dünyaya kendisiyle beraber gömmüşler.
Ruhları şâd olsun.

Aslan AVŞARBEY (Mülkî).”DÖNERMİŞ MEĞER”

Anlarsın olunca heba tüm emek
Ömür çarkı boşa dönermiş meğer
Muhannet elinden yenilen yemek
Ağılı bir aşa dönermiş meğer

Değişsin dilerse kaderi çizen
Altüst olur cümle kurulu düzen
Mevsimler sırayı şaşırır bazen
İlkbahardan kışa dönermiş meğer

Can candan soğursa türlü sebepten
Yürek et parçası olurmuş hepten
Sevgiyle merhamet çıkınca kalpten
Mermerden bir taşa dönermiş meğer

Paça sıvanırsa dere görmeden
Kanarmış ayaklar suya varmadan
Menzile maksuda daha ermeden
Yol yeniden başa dönermiş meğer

Tezgâhını kursan gülün dalından
İlmek ilmek örsen zülüf telinden
Aşk kumaşı cahil terzi elinden
Kırpılıp da kuşa dönermiş meğer

Yüzüne vurunca acı gerçekler
Daha gonca iken solar çiçekler
Umut bağladığın -“cak”larla “-cek”ler
Bir gün gelir “-mış”a dönermiş meğer

Herkes ömür sürer kendi halince
Yazılan yaşanır vakti gelince
Rakibin doğuştan şanslı olunca
Yek atsa da şeşe dönermiş meğer

Rotayı emanet edersen köre
Kaybolup gidersin göz göre göre
Kanıp görünüşe basma her yere
Kuru tahta yaşa dönermiş meğer

Kara yazılmışsa bahtın ezelden
Farkın kalmaz yelde uçan gazelden
Mülkî der ki nasip yoksa güzelden
Çirkinler de hoşa dönermiş meğer

05.07.2018-Eskişehir

Bedrettin KELEŞTİMUR.”Dr. AHMET TEVFİK OZAN’IN ŞİİR DÜNYASI”

Bu kürsüden Anar’ın sanat hayatını anlatırken, onu en fazla etkileyen,
“sanatçı anne ve babası olduğunu…” ifade etmiştik!
Aile bir okuldur, çevre bir okuldur…
O okulda, “ninniler, masallar, efsanelerin büyüleyici anlatımları…”
Bir kaidedir, “sanatı; aile, çevre ve ilim muhiti besler!”
Şairimiz Dr. A. Tevfik Ozan’ın yetiştiği muhit çok önemlidir
Son 150 yıl içerisinde birçok ‘mütefekkiri yetiştiren…’ Harput;
Harput’un, tarihten süzülerek gelen; ‘iklimidir…’
O iklimi bizler, “coğrafyanın kültür, sanat, edebiyat, musiki…
Ve ilim muhiti…” olarak tanımlarız!
Tevfik Ozan, ‘şair, sanatçı ruhlu bir babanın evladıdır!’
Şairimizin yetiştiği ortam ve ‘şiirin büyüleyici gücü…’
***
Harput, ‘buzluk bağlarından…’ başlayan hayat yolculuğu!
O yolcuyu, “roman kahramanı…” olarak anlatmak isterdim
Elazığ Lisesi’nden Hacettepe Üniversitesine uzanan,
“Tıp Eğitimi Yolculuğu…”
Şu mısralar herşeyi anlatmaya yeter de, aratar bile;
“Bir kurşuni bulut, bir ağır sistir…
Gecesi Mamağın zulmün elinde
Dostlar bir soluktur, bir can nefestir
Copla ıslatılmış(!) görüş gününde
Ben
Hükümetin manevi şahsiyetini
Tahrikten yatan
Mehmet Rasim oğlu
Ahmet Tevfik Ozan!..”
***
Ahmet Tevfik Ozan’ın, “azmi, iradesi ve mücadelesi…”
İmanla birleşen o güçlü irade, ‘şirine de…’ yansıyacaktır
Mısralarda, ‘şairin dünyasıyla…’ buluşursunuz!
O dünyada, Anadolu insanının ‘sağduyusu…’
O dünyada, Anadolu insanının ‘idealizmi…’
Hayata, ‘yürekli dokunuşu…’ vardır.
“Türk Edebiyatı, Töre, Doğuş, Devlet, Divan, Yağmur, Erciyes,
Kültür ve Sanat, Yeni Düşünce, Konevi, Hedef, Gözyaşı,
Mina, Hasret, Çağrı, Nizam-ı Âlem, Ana, Gergef, Ülküm,
Bozkurt ve Liseli Genç…” dergilerinde, “bir ekol…” olacaktır!
Şairimizin 1970’li yıllarda başlayan, ‘sanat hayatını…’
Ankara, Erzurum, Kayseri’de kâh eğitim yıllarında…
Balıkesir, Kayseri’de, sağlık teşkilatında aldığı görev yıllarında…
Kayseri Erciyes Üni. Akademik yıllarında…
Bulunduğu konumu, “sanatını, edebiyat mahfillerinde…”
Bir kürsü haline getirecekler!
Anadolu’nun da dışına taşarak, ‘gönül coğrafyamızla…’ bütünleşecekler
Kayseri Erciyes Üni. Yüksek Lisans ve Doktorasını yaptıktan sonra,
Yıllar sonra, “gurbetten sılaya…” dönüşü…
Hayatında ‘yeni bir döneme…’ adım atışı!
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesine, ‘öğretim üyesi…’ olarak;
Yıllarca, “Sıla-i rahim…” yaptığı, “Ata Ocağına…” dönecektir.
Elazığ’da, ‘sanat ve edebiyat dostlarıyla…’ biraraya gelecektir.
“Şiirimin ABC’si…” bir bakıma; “hayatın ABC’sidir…”
***
Tevfik Ozan, ‘sanat ve Edebiyat dünyamızla…’ içiçedir
İlimizde yayın yapan, Kanal Fırat Televizyonunda;
“Ardıç Dalı…” isimli; sürekli programlar yapmaktadır.
TYB, İlesam, GESAM’ın aktif üyesi olan A. Tevfik Ozan’ın,
“Kâinat Şiiristan, Dağlar Ardı Şiirleri, Şeyma Ceylan Yüreği…”
İsimli şiir kitaplarının yanısıra;
“Şiirden Taşan Sözler” ismiyle Deneme türünde eseri kaleme alacaklar!
Anılarını, “Taş ve Tebessüm” adıyla kitaplaştırmışlar!
Ozan’ın, ‘başarılı’ resim ve karikatür çalışmalarına da şahit oluyoruz.
Şiirlerinde ki tema; “Vatan, Millet, Aşk, Ölüm ve Doğa…” üzerinedir.
Şairimiz dünyada ismi sıklıkla anılan ve bilinen,
Ve günümüzde UNESCO’nun desteklerinde gerçekleştirilen,
“Uluslararası Struga Şiir Akşamlarına…”
Türkiye’yi temsilen katılmışlardır.
Struga Şiir Akşamlarının tarihi incelendiğinde, Türkiye’den;
Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Behçet Necatigil,
Yavuz Bülent Bakiler, Özdemir İnce, Hilmi Yavuz, Edip Cansever,
Oktay Akbal, Talat S. Halman, Ataol Behramoğlu gibi şairleri de görüyoruz.
Şairimiz, ‘sivil hayatta…’ önemli organizasyonların,
‘paydaşları içerisinde de…’ yer almışlar!
Bunların arasında önemli Vakıf ve Derneklerde yer almaktadır!
“1998 yılından bu yana Türkiye Boks Federasyonu Üyesi
Ve Sağlık Kurulu Temsilcisidir…
***
Ahmet Tevfik Ozan, Türkiye’nin birçok illerinde gerçekleştirilen,
Şiir ve Sanat Organizasyonlarına katılmakta olup,
Gittiği her muhitte, Elazığ Şehrimizi temsil etmektedir.
Şairimiz Elazığ’a geldikten sonra da,
Birçok STK’larda görevler üstlenmişler…
Özellikle de, “Uluslararası Hazar Şiir Akşamlarında…”
MANAS’ın altyapısında roller üstlendiği;
Onlarca organizasyonda, A.Tevfik Ozan ismini görmekteyiz!
Ahmet Tevfik Ozan, ‘şiir dilini…’ çok iyi kullanır
Ve kendisine ait, ‘bir üsluba…’ sahiptir
Anılar, olaylar, hayatından kesitler; ‘şiirine…’ malzemedir!
Yaşanmış hayat, “şiirin dilinde…” ibret verisi bir derse/ bir nasihata dönüşür!
Çizgiler, renkler, desenler, motiflerde,
Şairin mısralara akseden ‘kimliği/ veya resmidir!’
O zengin kimlik sizleri, ‘iman ve aksiyon limanına…’ taşıyacaktır
“Nesrin bittiği yerde şiir başlar!”
Şiir de, söz daha duru ve daha samimidir
Şiir de, ‘gönül dili…’ sizlere tebessüm edecektir
Şiir sanatı, ‘ak yazı…’ olarak da tarif edilir
“Ellerim kırılsaydı, şair olmasaydım ben!..
Bir dalda, bir çiçekte yazılmış duruyorken
En muhteşem bir şiir, belki; bir bahar kadar!
Ellerim kırılsaydı, şair olmasaydım ben!..”
Şairimiz, “Kâinat Şiiristan!” der
Necip Fazıl Kısakürek, tefekkür lisanıyla;
Sükûtu tercih edecek ve ‘teslimiyet…’ gösterir
“Anladım işi; sanat Allah’ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış.”
Kâinatın ilahi nizamında; ‘örneksiz, misalsiz, tarifsiz…’
Muazzam bir ahenk görürsünüz!
Sevginin cevherinde iman;
İman da, sadece haktanmış dersiniz…

Dr. Mehmet DOĞAN.”ALKIŞLAR PERFORMANS”

Bazı kelimeler var ki birçok anlamı karşılayacak şekilde yerli yersiz kullanılıyor ve mahiyeti bilinmeden yaygınlaşıyor. Bunların çoğunlukla uydurma ve yabancı kaynaklı kelimeler olduğunu söyleyebiliriz. Mesela teklif, tavsiye ve hatta telkin yerine ekseriya “öneri” deniliyor.
Bu tür kelimelere gerçek mânaları bilinmeden veya dikkate alınmadan yakıştırmalarla birçok anlam veriliyor. Yabancı dillerden tercüme yapılırken kelimelerin dilimizdeki karşılıklarını bulunmak zahmetine girilmiyor ve bu kelimeler çeşitli sebeplerle -ve en çok da zihin tembelliği sebebiyle- yaygınlaşıyor. Son yıllarda birçok manaya gelecek şekilde kullanılan kelimeler arasında “performans” belki de ilk sırada yer alıyor. “Perform” Latince menşeli bir kelime. İngilizcede “yapma, ifa etme, icra etme, temaşa ettirme, sahneleme, temsil etme” gibi anlamları karşılayacak şekilde kullanılıyor.
Perform kelimesine bu anlamları veren Mehmet Gülbahar, “performance”ı, “ifa, icra, iş, amel, ikmal, hareket, oyun, temsil” olarak açıklıyor (İngilizce-Türkçe Büyük Lügat, 2. c., 1947).
Bu kelime değil 1947’de, 1977’de bile umumî sözlüklerimize giremiyor. Onu ancak Türkçe Sözlük’ün 1983 baskısında görüyoruz: “1. Her hangi bir başarı. 2. Bir sporcunun yapabileceği en iyi derece; takat, takat sınırı.” Bu açıklamayı okuduktan sonra “başarı” ve “takat” varken “performans”a ne gerek var diyebiliriz!
Fransızcadan Türkçeye sözlüklerimizde ilk Hasan Bedreddin’in Küçük Lügat’inde rastlıyoruz “performance” a. 1928 baskılı bu kitaptaki açıklama şöyle: “Teşhir edilen bir yarış atının veya herhangi bir şampiyonun kazandığı muvaffakiyet, alkış.” Kelimenin dilimize bilhassa at yarışları dolayısıyla bir spor terimi olarak girdiğini M. Nihat Özön’ün Türkçe Yabancı Kelimeler Sözlüğü’ne bakarak söyleyebiliriz. 1961’de yayınlanan bu sözlükteki açıklama şöyle: “At, otomobil, uçak yarışlarında yarışçıların her yarışta kazandıklarının sonucu.” Tecrübeli edebiyatçımız ve sözlükçümüz kelimeyi açıklamakta bir hayli zorlanmışa benziyor! Şu sıralar kullanılma sıklığı iyice artmış olan bu kelimenin artık ne H. Bedreddin’in ne de Mustafa Nihat’ın açıkladıkları kelime olmadığını söyleyebiliriz.
Orta öğretimde çocuklarımız “performans ödevi” yapıyorlar! Türk dili ve edebiyatı öğretim programına göre, “çeşitli ve çok sayıda ölçme aracı kullanılarak sistematik bir biçimde yapılan değerlendirmenin sonuçları, sadece not vermek için değil; öğrencilere performansları hakkında geri bildirim verme… amacıyla (da) kullanılabilir.”
Millî Eğitim Bakanlığı, dil konusunda en fazla hassasiyet göstermesi gereken kurum. Bu kurumun diline bu kelimeyi kim musallat etti? Eskiden “ev ödevi” vardı. Yer belirten bir tanımlama bu. Bundan vaz geçilmiş, başarı ölçmeye yönelik bir adlandırma tercih edilmiş. Neden “başarı ödevi, başarı ölçme ödevi, yeterlilik ölçme ödevi, değerlendirme ödevi” gibi Türkçe adlar konulmuyor da “performans” tercih ediliyor? Bu soruya verilecek makul bir cevap olmadığını düşünüyorum. Üstüne üstlük “performans ödev”lerinin amacına ulaşmadığını, bu ödevleri öğrencilerin değil, velilerin yaptığını, bu yüzden de kaldırılması gerektiğini söyleyenler bir hayli yekûn tutuyor.

Performans her yerde!
2005’te kabul edilen Belediyeler Kanunu’nda belediye meclisinin görevleri arasında “belediye faaliyetlerinin ve personelinin performans ölçütlerini görüşmek ve kabul etmek” de var. Belediye başkanı ise “belediye faaliyetlerinin ve personelinin performans ölçütlerini hazırlamak ve uygulamak, izlemek ve değerlendirmek, bunlarla ilgili raporları meclise sunmak” ile vazifeli. Keza başkanlar “stratejik plân ve performans programı” hazırlamakla yükümlüler…
Devlet Personel Başkanlığı, memurların başarılarının, verimliliklerinin ölçülmesi için yönetmelik hazırlıyor, bu yayın organları tarafından “Kamu personeli için performans yönetmelik taslağı” olarak duyuruluyor. İlle de yabancı dil olacak! Devlet Personel Başkanlığı hassasiyet gösteriyor, bu kelimeyi kullanmıyor, ama meşhur YÖK’ümüz yönetmeliğinde kelimeyi kullanmakta beis görmüyor:
“Bu yönetmelik, yükseköğretim kurumlarının döner sermaye faaliyetleri çerçevesinde; hizmet sunum şartları ve kriterleri de dikkate alınmak suretiyle personelin unvanı, görevi, çalışma şartları ve süresi, eğitim- öğretim ve araştırma faaliyetleri ve meslekî uygulamalar ile ilgili performansı ve özellik arz eden riskli bölümlerde çalışma gibi hizmete katkı unsurları esas alınarak yapılacak ek ödeme oranları ile bu ödemelerin usul ve esaslarını belirlemek amacıyla hazırlanmıştır.”
Demek ki, bu kelime şu andaki kullanılma şekliyle sporla ilgili değil sadece. İşte Millî Eğitim’de “başarı”, belediyelerde “verimlilik” yerine kullanılıyor. Yine de bu kelimenin en sık kullanıldığı alanlar okullar ve belediyeler değil. İşte bir haber: “Perşembe ve cuma günü cafemizin duvarlarına uygulanacak canlı resim performansı olacaktır.” Cümlenin Türkçe nezdindeki durumunu bir yana bırakalım. Nedir “canlı resim performansı?” Demek bunun cansızı da var!
Bu cümleden “performans”ın sergi, teşhir anlamında kullanıldığını çıkarabiliriz. Peki, “canlı”sı ne oluyor? Resim herkesin gözü önünde yapılacak! Buna “uygulamalı resim sergisi” diyebiliriz. “Ressam (filan, feşmekân) alışveriş merkezinin yaz etkinlikleri kapsamında AVM girişinde canlı performans sergiledi. Beyaz, tuval üzerine yağlı boya eserini ziyaretçilerin meraklı bakışları arasında tamamladı.”
Elektronik ortamda gezinen şu cümleye bakalım: “Resim ve video reklamlarınız yayınlandıktan sonra, Google Görüntülü Reklam Ağı’nda nasıl performans gösterdiklerini izlemek isteyebilirsiniz.” Burada bir ürünün ne kadar ilgi çektiği ölçülmek isteniyor. Acaba “rağbet” mi desek?
Ha, bir de “performans sanatı” varmış! 1960’lı yıllarda ortaya çıkan, izleyicinin önünde canlı olarak icra edilen bir sanat biçimi imiş. Şu bizim “tuluat”a veya “irtical” e ne kadar benziyor değil mi? Daha “müzik performansı haberleri”ne gelmedik! “Adı Mutluluk – Gonca’dan şahane bir müzik performansı… Ankaralı Ferdi’nin Müzik performansı…” Buna düpedüz “icra” derdik! Müzik sanatçıları eserleri icra ederler, okurlar, seslendirirlerdi!
İşte aynı ortamdan bir cümle: “Soğuk havada koşmak performansı artırıyor!” Sen neymişsin be “performans”! Seni artırmak için habire koşmuşuz demek ki! Az zamanda epey de mesafe katetmişiz. Sözlüklerimizden oyun, temsil, icra, gösteri, sunum, teşhir, sergileme, başarı, verimlilik, değerlendirme, takat, rağbet, tuluat, irtical… kelimelerini çıkarsak yeri var.
Hani Hasan Bedreddin ilk defa “alkış” anlamı vermişti ya performansa. Performansı alkışlamak lâzım, az zamanda müthiş performans gösterdi!
Alkışlar “performans”! Senin performansın, bizim başarısızlığımız!

Abdulkadir TÜRK.”ANLADIM Kİ…”

Fısıldadım atinin kulaklarına.
Mazinin uykusuz muştularını,
Haramsız sabırlarını,
Buğulu gözlü sabahlarını.
Fısıldadım.
Bir bir kulaklarına atinin.
Parçaladım da geldim.
Küfrün hayâsız suratını.
Karanlığın uğursuz dehlizini.
Aştım da geldim.
Zamanın inatçı bendini.
Taştım da geldim.
İblisin hileli seddini.
Dağ dağ büyüttüm sevdalarımı.
Zafer tepesinde çektim göndere.
Göklere.
Ay yıldızlı atlaslar açtım.
Gecelere.
Umut kandilleri astım.
Hilâl bakışlı,
Helâl nakışlı,
Kızlarımla, kızanlarımla.
Gebe bıraktım bulutları zaferlerime.
Kardelenler niyaza durdu.
Sol yanımda.
Karanfiller renk renk güldü.
Her yanımda.
Anladım ki.
Yalnız değilim ben.
Çile yolunda.

Abdullah SATOĞLU.”Geleneğe bağlı yeniliğe açık şair -ALİ AKBAŞ”

Üniversite tahsilini, o dönemin ünlü akademisyenleri Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan ve Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat gibi fikir ve bilim adamlarının rahle-i tedrisinden geçerek tamamlayan Ali Akbaş, günümüzün önde gelen seçkin şairlerinden biridir. O, kendisiyle yapılan bir röportajda, şiirin işleviyle ilgili görüşlerini anlatırken şöyle diyordu:
“Şiirde bütün sanatlar, insanoğluna bir rikkat, bir incelik, yüksek bir duyarlık getirir. Odunu adam eder, vatandaşı vatandaş eder. Hep maddenin sınırları içerisinde dönüp dolaşırsak, hayat çoraklaşır. Din, felsefe, sanat, insanı ilkellikten kurtaran, bir metafizik, bir mânevi âleme köprü kurduran güzel insanî değerlerdir. Bunlar olmazsa, canavarlaşır insanlar..” (1)
Bizim kızlar bulmayınca dengini
Kimi türkü yakar, kimi kendini.
Bahar seli gibi yıkar bendini
Bir kanlı deredir bizim türküler.

Bağlama dediğin üç tel bir tahta
Ne şaha baş eğmiş, ne taca tahta.
Tüm dertleri özetlemiş bir ah’ta
Bozkırda nâradır bizim türküler.
mısralarında da görüldüğü gibi, “ gözden kaçan mahzun güzelliklerin ve alelâdedeki şiirin peşinde olan “ Ali Akbaş’ın “klasik şiirimizden ses ve folklorumuzdan motifler alarak şekilleşen şiirleri, hassas ve sihirli dengelerin terkibidir.” (2)
Ali Akbaş, 1942 yılında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Çatova köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde, yükseköğrenimini ise İstanbul Üniversitesi-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Çeşitli lise ve yüksekokullarda öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Filim Radyo ve Televizyon Eğitim Merkezi’nde program yazarlığı yaptıktan sonra, araştırma görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’ne geçti. Burada, dil üzerinde yüksek lisansını tamamladı ve Türk dili okutmanı olarak çalıştı. 1996 yılında, meslek hayatında 25 yılını doldurarak emekliye ayrıldı.
Uzun süredir Avrasya Yazarlar Birliği Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Ali Akbaş, arkadaşlarıyla birlikte, Divan, Doğuş Edebiyat, Kanat ve Kardeş Kalemler isimli dergileri çıkardı. Şiir ve yazıları, Töre, Erguvan, Türk Edebiyatı ve Dolunay gibi dergilerde yer aldı.
Masal Çağı – Kuş Sofrası – Gökte Ay Portakaldır – Turna Göçü ve Eylüle Beste isimli eserleri bulunan Akbaş’ın, “Kuş Sofrası” isimli şiir kitabı, 1991’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından, Çocuk Edebiyatı dalında (Yılın Eseri) seçildi.
“Bayrak” şairimiz Arif Nihat Asya, vaktiyle bir şiirinde, gelenekten, güzelden ve güzellikten anlamayan “başörtüsü” karşıtlarına şöyle takılmıştı:
Kim demiş ki;
“Başörtüsüydü o?”
Başımızın sâde örtüsü değil
Süsüydü o!

Altında saçlarımız
Arkadan, ne hoş sarkardı;
Kimimizde –örgü örgü- sarmaşıklaşır
Kimimizde su olup akardı.

Şu bu nâmına “yasak!” demiş
Bulundunuz ezelden;
Ne olurdu anlasaydınız biraz da
Güzellikten, güzelden…(3)
“Yersiz süslemelere ve iri sözlere itibar etmeyen ve özdeki tevazuu, üslûbuna yalınlık olarak yansıtan” Ali Akbaş da, polemiğe kaçmadan ve işin inanç tarafına dokunmadan, başörtüsünü şöyle şiirleştirmiştir:
Yemenidir, yaşmaktır
Bayraktır başörtüsü.
Şimdi öz vatanında
Tutsaktır başörtüsü.

Düşme arsız izine
Kanma yalan sözüne.
Bacımın gül yüzüne
Yapraktır başörtüsü.

Oyası el örgüsü
Namusun tel örgüsü.
Nene Hatun’un süsü
Ak paktır başörtüsü.(4)
Ali Akbaş’ın, ünlü şairimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin emsalsiz örneğini teşkil eden “Han Duvarları” ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiirlerini andıran “Göygöl” isimli meşhur şiirini okurken, “Gök mavi, göl mavi, her şey semavî” bir huzur âleminde dolaşıyor gibi olursunuz:
Bir seher vaktinde vardık Göygöl’e
Burda kızlar gül takıyor kâküle.

Alev alev bir gül attım su yandı
Sunam derin uykusundan uyandı;

Yavaş yavaş araladı perdeyi
Gönlüm göle düşmüş yaban ördeği

Giyip kuşanmaya erinmiş Göygöl
İpekten tüllere bürünmüş Göygöl.
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Mesnevi okuyup geçtik Gence’den
İçime bir sızı düştü inceden

Elvedâ bağlarda üzüm derenler
Üzümü unutup hüzün derenler

Elvedâ adını unutan şehir
Elvedâ akmayı unutan nehir

Ata yâdigârı Gence elvedâ
Dalında kuruyan gonca elvedâ!
Şairimiz, “gidenin gelmediği” Yemen’de, üç yavrusunu şehit veren ve bağrına taş basan asil Türk anasının, hüzünlü fakat vakur tavrını, “”Nine”sinin şahsında şöyle âbideleştirmiştir:
Dolunayı saran bulut
Başında yaşmak ninemin.
Bebelere tek dileğim
Yaşını aşmak ninemin.

Seferberliğin Suna’sı,
Solmuş saçının kınası,
Ninem üç şehit anası,
Alnı kardan ak ninemin.

Seccadesi çiçek çiçek
Ninem cici, ninem gökçek.
Göçmen kuşlarla göçecek
Mekânı Uçmak ninemin.

Masal anlat bana masal
Hey dili şeker, dili bal.
Su alıyor artık sandal,
Yolu “Emr-i Hak” ninemin.(5)
———————————-
(1)Mehmet Nuri Yardım: Türk Şiirinden Portreler-İstanbul 2001, Sayfa 262-
(2)Türk Dünyası Şiir Güldestesi – Sayfa 90
(3)Tercüman Gazetesi: 11 Ekim 1973
(4)Ali Akbaş: Turna Göçü – Ankara 2011, Sayfa 48
(5)Türkiye Takvimi: 22 Zil-Hicce 1434

A. Turan ERDOĞAN.”SONSUZLUK DİYARI”

Ufuk kızıl rengin öfkesini kusuyor
Bulutlar ağlıyor, şimşekler çakıyor,
Hayatın acı bûsesi kemendini atıyor,
Yaşamak ne zormuş, geçmişe selam,

Yokluktan gelen garip bir kuldu,
Dünya konağında bir ara durdu,
Sonsuzluk diyarının sırrını buldu,
Mekânın cennet ola ! Kabire selam.

Hayat, oyun ve eğlenceden ibaret,
Anlayana her şey çok açık bir ibret,
Yol uzun, çile çok, birazcık sabret,
Durakta kontrol var, sonsuza selam.

Rahman’ın askerleri hesaba çekti,
Karışık ince ayrıntılar orada tekti,
Makamlar, mevkiler suyunu çekti,
Yol uzun, işin zor, dostlara selam.

Gün kavuşma günü, yüzler gülüyor,
Ruhum, bedenim hep O’nu özlüyor,
Büyükler uçtu, küçükler yürüyor,
Havzın ne güzel! Rahman’a selam.

M. Halistin KUKUL.”HAYÂLİMİZ, ÜLKÜMÜZDÜR”

Zihnimiz; en umulmadık, uzanabileceği en ücrâ noktalara kadar ulaşabilme kabiliyetiyle donanımlı olarak yaratılmıştır. Tabiî ki, Allahü teâlâ, her insana ayrı vasıf ve kudrette bir zihin hüneri bahşetmiştir.
Hayâl gücümüz, hayâl âlemimizin büyüklüğü ölçüsünde yakalayıcı, keşfedici ve hâdiselere nüfuz edici olur. Hayâl gibi, dediklerimiz de, bunun içindedir. Hayâle dalmak da…
Kâh hayâle kapılırız, kâh hayâlimizden bir şeyler geçer ammâ, müspet veya menfî, her ‘şey’, mutlaka, kısır veya devamlı bir hedefe/ülküye müstenittir. Şâyet, akıl ile işbirliği yaptığı zaman, uygun görülecek bir hâl mevcut görünmüyorsa, âkîm/kısır/netîcesiz kalır.
Bir şey var ki, o da “hayâl kırıklığı”dır; bizi, kıpırdayamaz hâle sokar/getirir. Elbette ki, bu, mevzûmuzun hâricindedir.
Hayâller, bazen, asılsız tasavvurlar olarak da telâkkî edilebilir ki, doğru oldukları cihetler de vardır. Bunlara, kuru hayâl, ham hayâl de diyebilirim ki, her tasavvurun mutlaka tahakkuk etmesi de gerekmez. Mühim olan, azim üzerinde bulunmaktır. Bu bakımdan, bazı kişilerin hoşlanmadıkları “hayâle kapılmak” tâbirini çok beğenirim. Hayâle kapılmak, kendini rüzgâra bırakmaktır… Git gidebildiğin kadar!..
Hayâle kapılmadan ne yapılabilir ki? Hayâlimden geçmeden, hangi işi başlatabilirim ki?
Hayâle sığmayan şeyleri, bazen de hayâlimiz almayabilir!..
Meselâ; benim “Geleceğe Sesleniş”imin ilk dörtlüğündeki böyledir:
“Bu vatan benim, güzelliği hayâle sığmaz;
Bu çakıl taşı benimdir, kim der ki, bir işe yaramaz!
Sil ortalıktan bütün kinleri kardeşim,
Topla hepsini bana yaz!”
Bastırılmış, sıkıştırılmış, hapsedilmiş hayâllerden ve duygulardan söz etmiyorum. Geniş ufuklu, açık muhayyileli, muhakemeli, tasavvurlu idrâkleri dillendirmek istiyorum.
Büyük Şâirimiz Yahya Kemal’in, Deniz Türküsü başlıklı şiirinin sonundaki: “İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”
Mısrâının, şâhidi olarak, her birimiz, yaşanan her ânın bir maksadının, her maksadının da bir hedefinin olması gerektiğini biliriz.
Hayâl, benim nezdimde ülküdür. Geçmiş, hayâl edilmez. Ona hasret duyulabilir.
Yahya Kemâl, Düşünce adlı şiirinde de şöyle der: “Hülyası kalmayınca hayâtın ne zevki var?”
Demek ki, hülya, hayâl… hayat için çok lüzumlu ve mühim bir değerdir.
Bâkî ise, “hayalin, gelip geçici heveslerin ifadesi olmamasını tavsiye/îkaz eder ve ona, bir başka gözle bakar:
“Cihân efsânedir aldanma Bâkî
Gam ü şâdî hayâl ü hâba benzer”
(Bâkî, cihân efsânedir (gelip geçicidir), (sakın, ona)aldanma
(Ondaki) Gam/hüzün/sıkıntı ve (ondaki) sevinç/neşe, hayâl ve uykuya benzer)
Mehmet Âkif ise:
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim”
demesine rağmen, Çanakkale Şehitleri için yazdığı şiirini, orayı hiç görmeden, harp şartlarını hiç yaşamadan tamamen hayâl ile yazmıştır. Yâni, hayâl bu kadar önemlidir!..
Duygularımız, şu, şu, şu, şu… diye sayılabilir fakat hayâlimiz, duygularımızın fevkinde, alabildiğine ve olabildiğincedir. Hep arar, hep yürür, hep koşar, hep atılır, hep coşar, hep sınırları zorlar ve zaman zaman da aşar… Ancak, bir tek hudutsuzluk onun harcı değildir!.. Duygunun yâni hissin vasıtaları vardır. O; bu vasıtalarla sınırlıdır. Fakat duygu/his, düşünceye daha yakın durur. Bu bakımdan, hayâl, daha âfâkî hattâ havâî görünür.
Duygulu ve duygusuz olma’nın ikisi de, ayrı ayrı birer duygu hâlidir. Fakat hayâlsizlik diye bir hâlin olması da mümkün değildir. Bu bakımlardan, hayâlimiz, cap-canlıdır. Hayâlimiz, ülkülerimizin hakikati yakalama cehdidir. Hayâlimiz, ülkümüzün, işaret fişeğidir.
Necip Fâzıl, Kaldırımlar-1’de:
“Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum”
Derken; “nokta”da, bir şeyler sezmişti. Orada, kendisini ‘bekleyen’ o “bir hayâl”, O’nun bütün varlığı idi.
“Ne İleri, Ne Geri” şiirine ise şöyle başlıyor:
“Ne ileri, ne geri;
Kimlerin var haberi
Benim sonsuz dünyamdan?
Ve devam ediyor:
“Belki sabahtan beri
Ve belki de akşamdan,
Bakıyorum bir camdan,
Renk renk billûr ehramdan,
Haberim yok, rüyamdan,
Ne ileri, ne geri!
….
Vaz geç onlardan vaz geç!
İstediğin bu değil;
Ve o değil, şu değil.
Eğil, ruhuma eğil!
Bin hayâl içinden geç
Ve benim hülyamı seç!”
Şair; “sonsuz dünyamdan” haberi olmayanlara, nihâî sözünü söylüyor: Bütün her şeyden “vaz geç” ve “Bin hayâl içinden geç/ Ve benim hülyamı seç.”
“Bin”; temsilî bir “bin”dir. “Sonsuz dünyam”ın, sonu’dur. Hayâl, budur!..
Bütün temennilerimiz, arzularımız, isteklerimiz, ricalarımız, tasavvurlarımız, taleplerimiz, tekliflerimiz, ihtiraslarımız, sevgilerimiz, ümitlerimiz… müspet veya menfî hâlleri dâhil, hayâllerimizin içindedir ve hayâllerimize teslimdir.

Sedat GÜNAY.”AH KARAKIZ AH…”

Aaahh Karakız, Aaahh Karakız,
İçerimde kanayan yara kız.
Vefasız çıktın vefasız,
Ayda yılda bir olsun sor, ara kız…

Terk ettin ansızın hiç yoktan,
Mahzun ve yetim bıraktın beni,
Çekip gittin meçhule, boş yere kız…

Yine de sana dua ederim ben,
Allah gönlüne göre vere kız…

Ben senin aşkının cefasını çekerken
Özlemle vuslatı beklerken,
Koklamaya kıyamazken,
Bu nasıl adalettir,
Yadeller sefanı süre kız…

Beni yaşarken öldürdün,
Sana da gelir bir gün sıra kız…

Seni çok sevdiğimi,
Aşkından kar gibi eridiğimi,
Unutma ömrümce bu sırrımı,
Bu acı gerçeğimi,
Yolun, bahtın, talihin açık olsun,
Allah’a emanet ol karakız…

(Sahipsiz Şiirler-2018 s:33)

Cumakul RECEB.”TÜRKİY TİLİM (TÜRK DİLİM)”

Başım üzre sen misâl-i sayeban Türkiy tilim,
Közge nur, belge medaru, tenge can Türkiy tilim.
(Başımın üstünde gölge gibisin Türk dilim,
Göze nur, bele kuvvet, tene can Türk dilim.)

Menge tünler Yessevî’den mesneviler söyleding
Songra bahş etting sen til, zeban Türkiy tilim.
(Bana geceleri Yesevi’den mesneviler söyledin,
Sonra bahş ettin sen dil, lisan Türk dilim.)

Pâk teningge tıg-ı hançer sançtiler ağyarlering
Kaşğariy bitgen kitabden tapting şan Türkiy tilim.
(Pak tenine hançer okunu sapladılar düşmanların
Kaşgari’nin yazdığı kitaptan buldun şan Türk dilim.)

Yığlading garlar içinde ah urib, feryad çekib,
Song Nevaiy bağrıdan tapding mekân Türkiy tilim.
(Ağladın mağaralar içinde ah çekip, feryad ederek
Sonunda Nevaî’nin bağrında mekân buldun Türk dilim)

Mirza Babür’den gazel keltirding Hint mülkiden,
Yığladı song Merğılanu Andican Türkiy tilim
(Mirza Babür’den gazel getirdin Hint mülkünden,
Ağladı sonra Mergılan ve Andican Türk dilim)

Şeyh Sadi kişveri hayalım bend etib,
Eyleding Yuşkinni menge yanmayan Türkiy tilim.
( Şeyh Sadi gibi hayalimi bağlayıp
Eyledin Puşkin’i benimle yan yana Türk dilim.)

Menge Meşrebden muhammes söyledingu ah urib,
Songra göz yaş tökti hatta asman Türkiy tilim.
(Bana Meşreb’den muhannes söyledin ah çekerek
Sonra göz, yaş döktü; hatta gökyüzü Türk dilim)

Kuş eding sen, tek kanatın bedniyetler kırkdılar
Kadiriy bağrıda kurding aşiyan Türkiy tilim.
(Kuş idin sen, lakin kanadını kötü niyetliler kırdılar,
Kadirî’nin bağrında kurdun yuva Türk dilim.)

Kapkara tünlerde sen dep yığladi Usmanlering,
Boldi Furkat öz elide lâmekân Türkiy tilim.
(Kapkara gecelerde sen diye ağladı Osmanlılar,
Oldu Furat öz yurdunda mekânsız Türk dilim.)

Har tanenge başge köterdi ErkinuAbdullaler,
Keldi başing üstide hür zaman Türkiy tilim.
( Dikenli tenini göğe yükseltti Erkin ve Abdullalar
Geldi başın üstüne hür zaman Türk dilim.)

Şiir: Cumakul RECEB
Türkiye Türkçesine Aktaran: Ertuğrul YAMAN
(Türkistan Çınarı/Ankara -2018, s:73)

Remzi ZENGİN.”SANMAYASIN DÜNYA BANA KALACAK!”

10498648_1088017144548624_2375876398071380324_o

TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) Başkanı,
Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

Bir gün olur bu dünyadan gidersem,
Dostlar hoşça kalın, elveda dersem,
Ardım sıra bakıp sevinen sersem,
Sanmasın ki dünya bana kalacak.

Makam için mazlumları yakanlar,
Suçsuzları mapuslara tıkanlar,
Gariplerin hanesini yıkanlar,
Sanmasın ki dünya bana kalacak.

Adaleti oyun sanıp bozanlar,
Kafasına göre hüküm düzenler,
Bu milleti aptal sanan sazanlar,
Sanmasın ki dünya bana kalacak

Fakirin hakkına gözün dikenler,
Komşu tarlasına ekin ekenler,
Dünya malı için hatır yıkanlar,
Sanmasın ki dünya bana kalacak.

Remzi der ki ecel bir gün gelecek.
Gerçek adaleti herkes bulacak.
Boynuzsuz koç bile hakkın alacak.
Sanmayasın dünya bana kalacak.

(25.08.2018/Tokat)

Necati OCAKÇI.”MUSTAFA CEYLAN’A”

Taptuk dergâhında, Yunus’tur sözü
Sivas illerinde, Veysel’dir sazı
Şarkı nağmesinde, türküdür özü
Şairin VİRDİDİR, Mustafa Ceylan.

Sunumda; salonun, tek hâkimidir
Hece denen filmin, son çekimidir
Şiir hastanesi, başhekimidir
Şairin DERDİDİR, Mustafa Ceylan.

Kim bilir kaç çırak, geçti elinden
Şair geçinenler, çeker dilinden
Neler çekti usta, hece dalından
Şairin GARDIDIR, Mustafa Ceylan.

Dışı bizi yakar, içi yaralı
Kem söz söylesen de, olmaz oralı
Hıçkırır bestede, dağlar maralı
Şairin MERDİDİR, Mustafa Ceylan.

Duyguların hası, onda beslenir
Ulaşması çok zor, yâre seslenir
Köroğlu misali, dağa yaslanır
Şairin YURDUDUR, Mustafa Ceylan.

Şerre iyi demez, göz göre- göre
İnancını süsler, ahlâkla töre
Gülerken ısırır, yerine göre
Şairin KURDUDUR; Mustafa Ceylan.

Örnek ailesi, evi, barkıyla
Hayatı döndürür, şiir çarkıyla
Güzel demek lâf mı, yorum farkıyla
Şiirde ORDUDUR, Mustafa Ceylan.

Şekerle savaşı, çok uzun sürdü
İstemezdi o da, böyle bir derdi
Kalan ömrünü de, Gülce’ye verdi
Ötenin ARDIDIR, Mustafa Ceylan.

Necati ne gördü, onu da söyler
Ceylan’ı tanıyor, şehirler köyler
Şimdi Antalya’da, günü gün eyler
Şiirde PARDIDIR, Mustafa Ceylan.

22.04. 2011

Mustafa CEYLAN.”ORHUN ABİDELERİNDEKİ GÜZELLİK”

“Ergenekon yurdun adı / Börteçine kurt’un adı” diyerek yola çıkıp demir dağları erittiğimiz zaman diliminden bu yana Ötüken yakınında bir ırmaktır akar Orhun, çağıltısını duyarım geceleri içimin derinliklerinde, türkülerini, yanık yanık su sesini hissederim düşlerimde. Cengiz Han’ın Başkenti Karakurum şimdi harabeler içinde hüzünbaz saatleri yaşarken, tam onun karşısında bulunan Baykal Gölü’nün hıçkırıkları yansır rüyalı ve ter dolu yastığımın alaca gölgesine. Yansır da başımın içinde bir çıfıt çarşısı kurulur tarihten yana, sabaha uzanır benimle yorgun, argın…
Baykal Gölü’nün güney ucundan Moğolistan’ın Başkenti Urgan’a 160 km mesafedir şunun şurası. Boz yeleli atlara binerim gecenin bir yerinden, ay düşer gece kuşlarımın kanatları arasından ufkuma ve nefes nefese “Bengü Taşlar” diyarına ulaşırım.
“Yuluğ Tekin” derim ben ona, dedim ve demeye de devam ederim, yazgaçlar (Yolluğ Tigin) diye yazarlar. Varsın, yazsınlar.
Yürek sesi ile taş üstüne “çın çın” çınlamasına çivilenen sesler içinde kalırım bir anda…
Alaeddin Ata Melik Cüveyni Tarih-i Cihanküşâsında bahsetmişken kimsenin farkına varmadığı bu “Atam taşları” nice seneler sonra Batılı-Avrupalı bilim adamlarınca bulunup dili çözümlenmeye başlayınca, farkına varmış insanlık. Oysa bana sorsalardı, bana danışsalardı, uykusuz sancılı gecelerimi anlatsaydım, doldururlardı avaz avaz gökleri, sayfaları…
Sırrın sırrıydı bu “Atam Taşları”…

“En yukarıda Tanrı ve gök.
Onun aşağısında yağız yer…
Ve bu ikisinin arasında insanoğlu…
İnsanoğlunun üzerinde de “Türk kağanı”…
İşte sistematik yapı, işte toplumsal doku…
İşte içtimâi ve sosyal geometri…
Yönetim “İl” denen yapıyla ve bugünkü modern devlet anlayışını karşılayan bir yapıyla yönetim işte…
İl devlet…
Sonra,
Sonradan sonra veya ilkin ilki bir söz düşer ufkumun güneşinden.
Bu söz, Bilge Kağan sözüdür.
Türk devlet ve istiklalinin devamlılığını işaret ederek der ki:
“Ey Türk Milleti,
Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe
Senin ilini ve töre’ni kim bozabilir?”
Evet, il ve töre…
Bizi var eden varlık içinde varlık, sırrın sırrı bu işte…
İl ve töre yan yana iki mükemmel mimari ki, anlatmakla bitmez…
Töre kelimesi Orhun Abidelerinde 11 yerde geçiyor ve bunun da 6’sı il ile birlikte kullanılıyor…
“İl Gider, Töre Kalır” sözü dilimde ezberlemesine oturanda,”İlteriş” olur çıkardım gecemin bir yerinde…
İlteriş,”ili derleyip toparlayan”, yeniden yeni olup yeni devleti kuran demektir elbette…

Bilirdi yağılar, çaşıtlar, Çinliler… Töresi yıkılmadan, yıkılmazdı Türk.
Töre, yazılı değil, genel kabul görmüş kurallar manzumesi, yani örf…
Bizi biz yapan, sırrın sırrı, ortak inançlar çağlayanı…

Kültigin Abidesine bakarım bazı düşlerimde sınırsız zamanlarımda hep.
Okurum:
“Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına,
Batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar;
Onun içindeki millet hep bana tabidir.
Bunca milleti hep düzene soktum.”

İşte Dünyanın barış ve sevgi nizamı…
Türk olmazsa, batar Dünya…
Sözümüzün burasına gül’den bir virgül atalım da; sonsuzluğun Atam Taşları hakkında bilgiler aktarayım, olur mu?
*
Yüce Türk Milleti ve Onun dil ve edebiyatının en önemli eserlerinden birisi de “Yazılı taşlar-Orhun abideleri”dir.
Yazılı edebiyatımızın en eski örneklerini teşkil eden bu abideler, varlığı, üzerindeki dil ve üslup bakımından da yeryüzünün, insanlık tarihinin eşsiz eserleridir. Bu taşlara “Bengü Taşlar” da denilmektedir.
Göktürk Alfabesi veya Orhun Alfabesi adı verilen bir alfabe ile yazılan bu eserlerdeki canlı söylev, asırların acımasız süzgecinden süzülerek, günümüze kadar gelmiş ve daha nice yüzyıllar boyunca gelecek asırları aşarak sonsuzluğa da gidecektir. Göktürk (Köktürk)lerin ikinci dönemi olan “yazılı edebiyat” dönemine ait eserlerdir ki birinci dönem sözlü edebiyat (destan dönemidir) ve yazılı değildir.
Orhun abidelerinde, Doğu Göktürklerin tarihinden, savaşlarından, komşularıyla olan ilişkilerinden, devlet ve millet yönetiminden söz edilmektedir.
Abideler, 1889 yılında Moğolistan’da Orhun Vadisi’nde bulunmuştur.
1893 yılında Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen ve Rus Türkolog Vasili Radlof birlikte çalışarak bu bengü taşların dilini çözmeye çalışmışlardır. Her iki bilim adamının çalışmaları, 15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi’nde bütün bilim dünyasına açıklanmıştır.
Orhun abidelerinde uygulanan yazı sistemi Türk Milletinin ağız yapısına, dil ve hafızasına uygun bir yazı sistemidir. Adeta, millî veznimiz hecenin raksıdır diyebiliriz. Hece yazısı ile alfabetik sistemin muhteşem bir karışımı gibidir.
“Ünlü işaretlerinin kullanılışı sınırlı olup belirli yazım kurallarına bağlıdır. Ünsüz işaretleri de çoğu kez ünlü ile başlayıp ilgili ünsüzle sona eren heceleri veya ses gruplarını gösterir. Belirli bazı durumlarda ise ünsüz işaretleri yalnızca ünlü veya ünsüz çifti değerindedir.”
Dini hem de din dışı konular işlendiği abidelerimiz, tarih, coğrafya ve edebiyata kaynak olacak niteliktedir.
Tarihimizi, toplumun yaşama biçimini, dünyaya bakış tarzını anlatmaktadır.
Kitabelerde halkı yönetenlerin halkı aydınlatması, yaptıklarının hesabını da halka vermesi gerektiği belirtilir.
Bugün Çin sınırları içinde kalan ve dünyadan gizlenen “Türk Piramitleri”ni bir yana bırakacak olur isek, dünyanın yazılı mirasının ve Türk Milleti varlığının benzersiz abideleri olan bu eserler:
1. Tonyukuk abidesi
2. Kültigin abidesi
3. Bilge Kağan abidesi
olarak bilinmektedir.

Bunlardan:
Tonyukuk abidesi
1. 720 yılında Göktürk devleti veziri Tonyukuk adına dikilmiştir.
2. Kitabede Tonyukuk, anılarını ve dönemin tarihini anlatmıştır.
3. Anlatımda, atasözlerine bolca yer verilmiştir.

Kültigin abidesi
1. 732 yılında dikilmiştir.
2. Anıt Yuluğ Tigin tarafından yazılmıştır.
3. Anıtta Kültigin’in ölümü ve yas töreni anlatılmıştır.

Bilge Kağan abidesi
1. 735 yılında dikilmiştir.
2. Anıt Yuluğ Tigin tarafından yazılmıştır.
3. Bilge Kağan’ın yiğitlikleri ve Türk milletine iletmek istediği mesajlar bulunmaktadır.

Göktürklerden kalan diğer yazıtlar da şunlardır:
1. Çoyr (687-692)
2. Hoytu Tamir (717-720)
3. Ongin (Işbara Tamgan Tarkan) (719-720)
4. İhe-Huşotu (Köl İç Çor) (723-725)
5. İhe-Aşete (Altun Tamgan Tarkan) (724)
6. İhe Nur
7. Hangiday

*
Ve son söz olsun bu yazımıza bu mısralarımız da…

Yusuf ÖZCAN.”MUSTAFA CEYLAN’A”

Geldi derken çekip gitti
Hakk rahmet etsin Ceylan’a
Dönülmez menzile yetti
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Cehaletle davalıydı
Hainlerle kavgalıydı
Türkçemize sevdalıydı
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Biraz tutku biraz nazdı
Veysel’in elinde sazdı
Yunus’un dilinde sözdü
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Şiir dendi mi coşardı
Her gün bir yere koşardı
Sevgi dağıtır yaşardı
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Ayrılıkta buldu vefa
Şaka yaptı son bir defa
Buluşsun iki Mustafa
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Öncülerle hemhal olsun
Dostu Atam Kemal olsun
Dört yanı gülnihâl olsun
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Şehirlerde hanı vardı
Bir garip Özcan’ı vardı
Can Azerbaycan’ı vardı
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Yusuf ÖZCAN.”YUNUS’UN ODUNU: Mustafa CEYLAN”

Eğitimci Şair

Şiirin istasyonu sevgidir, bu istasyonda hasretler biter, özlemler başlar. Peronların üstünde bazen bir mendil ıslanır şiir şiir, bazen de bir düdük sesiyle o mendil gül açar. Şiirin durağı yoktur, şiirin yolları sonsuzluğa gider.
Şair bu yollarda gönül işçisi, sevgi bekçisi, kısacası şair bu yolların müdavimidir. Bu istasyonun makasbaşlarında şiir isyan, şiir savaş, şiir cesaret, şiir korku, şiir sıla, şiir gurbet, şiir ana-baba- yâr ama en önemlisi şiir AŞK’tır. Şiir duyguların tercümesi, şairse tercümanıdır. Şiir; Karacoğlan’la Sevgili, Arif Nihat ile Bayrak, Mehmet Akif’le İstiklal, Karakoç’la gönül aşı, Mustafa Ceylan’la Gülce açarken, hepsinin ellerindeki ve kalplerindeki imanla Yunus olup Mevlana’ca Allah’a yürümektir. Şair arıya benzer, binlerce çiçek içinde has kokuyu vereni arar bulur, bu çiçek ŞİİRDİR.
Mustafa CEYLAN bu arılardan biri olarak, 25 Ocak 1952 Ankara-Elmadağ doğdu. İlk ve ortaokulu Elmadağ’da, Lise tahsilini Ankara “Başkent Lisesi’nde tamamladı. Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinden 1975 yılında Makine Mühendisi olarak mezun oldu. Öğrenimi sırasında muhasebe kâtibi olarak vazifeye başladı.
Memuriyet hayatı, görev değişiklikleriyle devam etti. Kamuda; işçi, memur, şef, müdür, işletme müdürü, daire başkanı, Başbakanlık Müşaviri, Belediye Başkan Yardımcısı İl Müdür Yardımcısı gibi değişik kademelerde bulundu. 1998 yılında Antalya Köy Hizmetleri’nden emekli oldu. TESTAŞ’ın denetim Kurulu üyeliği görevini ifa etti. Ankara-Elmadağ İlçesi’nden il genel meclisi üyesi seçildi, il daimi encümen üyeliği yaptı. 12 Mart ve 12 Eylül de tutuklandı, yargılandı, beraat etti. Çeşitli sivil toplum örgütleri ile derneklerin yönetiminde yer aldı. Kemalist Atılım, Bizim Elmadağ, Bu Ülke, Zaman ve Mekân, İklim, Güllük dergileriyle gazetelerinin yazı işleri müdürlüğü ya da idareciliğini üstlendi.
Şair Mustafa Ceylan’ın ilk şiiri,1966 yılında Ankara Adalet Gazetesinde yayınlandı. Akabinde Ankara Tasvir Gazetesinde birçok eserine yer verildi. Lise yıllarında genellikle hikâyeler ve makaleler vücuda getirdi. Tasvir, Adalet, Son Havadis, Hürriyet, Hergün, Bizim Anadolu, Tercüman, Sabah, Gündem gibi süreli yayınlarda “Ozan Ceylan, Ozan Menderes” mahlaslarıyla yazdı.
İlerleyen zamanla Gülpınar, Bozkurt, Kemalist Ülkü, Türkiye, Karınca, Kemalist Atılım, Antoloji, Türk Edebiyatı, Kümbet, Çağrı, Bizim Çağ, Hedef, Demiryolları, Size gibi dergilerde şiir ve makaleleri yayınlandı. Demokrat Isparta, Hâkimiyet, Yeni İnan, Ekspres, Büyük Anadolu, Bitlis Birlik, Çiğdem gibi birçok Anadolu gazetesinde eserleri yayınlandı.
Asi Yozgat’ın Uysal Yiğidi, deneyimlerini, zengin dağarcığını, edebiyatın süzgecinden geçirerek şiirlerine aktarırken, özellikle de bireyselleşmekten kaçınmıştır. Toplumsallaşmaktan yana tutum sergilerken, yazdıklarıyla mutlu olup, genç yazarlara, şairlere değer vermekten sakınmamıştır. Sade bir yaşamın keyfini sürerken, e(k)meğini, bölüşenlerin yanında durmayı ülkü/ilke edinmiştir.
Ceylan, İLESAM Üyesidir. Araştırmacı-Yazar-Gazeteci-Mühendis Şairimiz, 2000 Yılında Folklor Araştırmaları Kurumunca ‘Yılın Folklor Ödülü’ ne lâyık görüldü. Değişik kuruluşlarca ödüllendirildiği halde ‘HİÇ BİR ŞİİR YARIŞMASINA GİRMEMİŞTİR”. Gönül tahtını ‘en büyük makam’ görmüş, kendisini’ karıncanın gölgesi, Yunus’un odunu’ olarak nitelemiştir hep. ‘Antalya GÜLLÜK DERGİSİ’nin sahibi ve yazı işleri müdürüdür. Türk Şiirine-Şairine hizmet için kurulmuş olan Radyo GÜLLÜK’ ün (http://www.radyogulluk.com) kurucu editörü… ‘Şiir yazdım’ diyen herkesi seven bir ozan. Çok sayıda genç şairin kitabının editörlüğünü yaparak, yayınlamış bir yayıncıdır O.
Ceylan, arkadaşlarıyla geliştirdiği, Gülce Edebiyat Akımı’nın kurucusu, tahlilleriyle isimsizlerin-yitik şairlerin kitaplarını yayınlayan, onlara yol gösteren, bir gönül eridir. Türk Edebiyatı’nda Hocası rahmetli MEHMET KAPLAN’dan sonra ‘TAHLİL SAHASI’nı doldurmaya çalışan şair, yazar ve araştırmacıdır.
Ozan Ceylan, rahmetli Ahmet Tufan ŞENTÜRK’ ün ve ‘Güzide TARANOĞLU’nun manevi evlâdı, ‘İsa KAYACAN’ın tabiriyle ‘şiir yazıyorum, şiir seviyorum’ diyen herkesin kardeşidir. Arif Nihat ASYA ile Necip Fazıl KISAKÜREK üstatların öğrencisidir.
Mustafa Ceylan; hakkında bazı dergiler özel sayısı yayınlanmıştır. Şairimiz ayrıca roman, deneme, öykü, tahlil sahasında eserler vermiştir. Şiirlerinden çoğu değişik besteciler tarafından şarkı ve türkü normunda bestelenmiştir.

PAŞA GÖNLÜM
Paşa gönlüm coştu yine,
Oluruna gitmiyor olayların
Meydan okuyorum zamana işte
Ne mi yapıyorum?
Dinleyin hele!

Paşa gönlüm coştu yine,
Banka kasalarını yoksullara

Fırınları verdim açlara…
Yolda bir ceylan gördüm
Kalbimi bağladım zeytin saçlara.
Dağlar boynunu büktü,
Okyanuslar diz çöktü
Bulutlar şapka çıkardı aşkıma…
Ceylan gitti, ben gittim
Peşindeyim, eridim…

Paşa gönlüm coştu yine,
Körlerin açtım gözlerini
Fırlattılar bastonları,
Doldurdular bostanları…
Sağırların açtım kulaklarını
Misket oynadık o an…
Elsizlere el, ayaksızlara ayak
Yurtsuzlara ev, yayanlara uçak
Her ne istiyorsam yaptım işte…

Paşa gönlüm coştu yine,
Bütün mağazalarda her şey bedava.
Kıyma alabilene bin dolar üste,
Karanfil kokuyor rüzgâr
Mutluluk dağıtıyor hava…
Yok ettim geceleri, boşalttım zindanları
Bir çocuğun gülücüğüne verdim cümle yılları…
Pazarlar kurdum, parasız her şey
Meyhanelerde avantadan mey,
Hey ki hey! Hey ki heyy! ! !

Paşa gönlüm coştu yine,
Nuh’ un gemisine benziyorum
Sonsuzluklarda geziniyorum…
Borsayı, lotoyu, totoyu kaldırdım
Herkes insan ya, herkes şanslı artık
Yok bundan sonra
Yok diyorum yok! . Hasret, ayrılık! .
Silâhları topladım attım denize
Gül verdim ellere…
Öfkeyi, nefreti, kini sildim, süpürdüm
Güneşe bile öğrettim şarkı söylemesini
Onun da tuttum kulağından
Bendeki bana götürdüm…

Paşa gönlüm coştu yine,
Beton yığını şehirleri çiçekle donattım,
Tarlalar buğday, başak…
Gel be dostum, gel, sen de gel!
Şu işe bak!

AHHHHH BİR ÂŞIK OLSAM

“Haydi gel! ” diyordun goncayla, gülle
Mutlaka gelirim bu kıştan sonra!
Neler söylemezdim belâlı dille? !
Ah bir âşık olsam, bu yaştan sonra!

Yolları düz eder, dağı delerdim
Ardı sıra kuzu olur melerdim,
Ayrılığı parça parça bölerdim
Ah bir âşık olsam, bu yaştan sonra!

Günde yirmi kere olurdum tıraş,
Kaplardı içimi heyecan, telâş
Gül olur, beynimi parçalayan taş
Ah bir âşık olsam, bu yaştan sonra!

Zamanı-mekânı aşardım hemen,
Kınaman dostlarım, delirmiş demen
İnerdi yelkenler, tutmazdı dümen
Ah bir âşık olsam, bu yaştan sonra!

Torunumu alır parka koşardım,
Bir an göremesem derde düşerdim,
Sevda denen kızgın saçta pişerdim,
Ah bir âşık olsam, bu yaştan sonra!

Lunapark olurdu içimle dışım,
Şaşırır kalırdı evimde eşim,
Ne yandan doğarsa doğsun güneşim
Ah bir âşık olsam, bu yaştan sonra!

Evde çocuklarım bayram yapardı,
Benden çıkan yollar yâre sapardı,
Kalbim yuvasından bin kez kopardı,
Ah bir âşık olsam, bu yaştan sonra!

Moralim yükselir, işim düzelir
Alacaklı bile, getirir verir.
Kuruyan dallarım birden yeşerir,
Ah bir âşık olsam, bu yaştan sonra!

Şiirler yazardım, türkü söylerdim,
Yâre akmıyorsa suyu eğlerdim.
Sevgilim, bir tanem, ceylanım derdim
Ah bir âşık olsam, bu yaştan sonra!

Koca Şair hep telaşlı yaşardı, vedası da öyle oldu. 05.07.2018 tarihinde Antalya’da, “Allahaısmarladık” demeden ayrıldı aramızdan. Ankara-Elmadağı İlçesinde ebedi istirahatgâhına yerleşti dualarla nihayet. Allah rahmet eylesin, makamı cennet olsun. “Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde, Evvel giden îhvana selâm olsun erenler”.

ÂŞIK KAZANOĞLU – MUSTAFA CEYLAN ATIŞMASI

Âşık Kazanoğlu:
Cennet’te gözümü açtım
Âdem’le bir yaş idim ben.
Savruldum Dünya’ya düştüm
O zaman tek baş idim ben.

Mustafa Ceylan:
Cehennem’in kapısına
Gerilen bir döş idim ben.
Hakk’ ı seven güzellerin
Gözlerinde yaş idim ben.

Âşık Kazanoğlu:
Tüm bedenler yoğrulurken
Gönüller huzur bulurken
Beytullah inşa olurken
Sırtımda taş taşıdım ben.

Mustafa Ceylan:
Gül’düm Leyla avucunda
Rüzgâr idim saç ucunda
Geceleri başucunda
Hilal gibi kaş idim ben.

Âşık Kazanoğlu:
Yuvama varayım derken
Hep düldülünü everken
Ol Ali iftar ederken
Sofrasında aş idim ben.

Mustafa Ceylan:
Gökle yerin birdir hali
Kâmil insan oğul balı
Bekir, Ömer, Osman, Ali
Hepisinde hoş idim ben.

Âşık Kazanoğlu:
Fiyatımız çıkmaz kırka
Küçülttüler kırka kırka
Karani’ye oldum hırka
Sanmayın kumaş idim ben.

Mustafa Ceylan:
Çanakkale Boğazında
Nice âşıklar sazında
Bülbüllerin avazında
Kutluca bir iş idim ben.

Âşık Kazanoğlu:
Hakikat vardır içinde
Ona uydum her biçimde
Mekke-Medine göçünde
Yuva yapan kuş idim ben.

Mustafa Ceylan:
Sevda eksilmedi tende
Çok sırlar saklıdır bende
Kerem Aslı’ya gidende
Ona arkadaş idim ben.

Âşık Kazanoğlu:
Kâdir-i Mutlak’dır yazan
Gerçekten ayrılmaz ozan
Dediler çık oku Ezan
Bilal-i Habeş idim ben.

Mustafa Ceylan:
Gönül akar bir dereden
O akıştır bak yâr eden,
Kubbelerden, minareden
Hak seslenen beş idim ben.

Âşık Kazanoğlu:
Hak Peygamber’iyim diyen
Putperestliğe gitmeyen
Ol Halil’i incitmeyen
Yakmayan ataş idim ben.

Mustafa Ceylan:
Ateş güldür kalpte açar
Kâinata ilham saçar.
Yarasalar ondan kaçar
Güneşlere eş idim ben.

Âşık Kazanoğlu:
Başımı koymadım pusa
İhtiyaç duymam fanusa
Türkmen ozanı Yunus’a
Doğarken kardaş idim ben.

Mustafa Ceylan:
Yunus ben’im, Mevlâna ben
Gönül verdim insana ben
Bil ki, hikmet beklenilen
Saatlerde tuş idim ben.

Âşık Kazanoğlu:
Kazanoğlu buram buram
Bırakın telime vuram
Cumhuriyet’i doğuran
En sonki savaş idim ben.

Mustafa Ceylan:
Ceylan’ımdır dağlar aşan
Çağlayıp kabından taşan
Atatürk’le destanlaşan
İzmir, Antep, Muş idim ben.

Harun YİĞİT.”ÖLDÜRÜLEN ŞAİRLERİN ÖLÜMSÜZ USTASI OLACAK”

Emekçi Şair

Ah edip de hıçkırması
Yüreğimi parçaladı
Bir Ceylan’ın hıçkırması
Beni nasıl yaraladı…
-Harun Yiğit-

Kimi zaman soyadını mahlâs gibi kullanarak kendisini ceylanlara benzeten Mustafa Ceylan, güzellemelerden tutun da manilere kadar Türk şiirinin birçok değişik örneklerini okuyuculara sunmuştur.
Mustafa Ceylan’ın hiciv şiirleri bende ayrı bir etki yapmıştır. Gerek aramızdaki dostluğu, gerekse şiire olan hâkimiyeti internet ortamında da olsa aramızda dostluğun da ötesinde tarifi güç bir bağ oluşturmuştur.
Sabit İnce ve Mustafa Ceylan ile internet ortamında o kadar çok atışmalar oldu ki… Bu atışmaları yaparken kendi kalemimin gücü elverdiğince ustalara ayak uydurmaya çalıştım. Kimi zaman sabahlara kadar atışmalarımızın sürdüğünü bilirim. Mustafa Ceylan’ın millî ve manevî değerlere olan sevdasını özellikle hiciv şiirlerindeki keskin dil kullanmasında görüyoruz.
Hicivlerinde milletin ve memleketin halini anlatırken taşlamanın en güzel örneğini göstererek bakın ne diyor?

HALİN TASVİRİ
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki
Kaçmıyor fırsatlar yutan yutana
Olmasa isteği, yoksa çıkarı
Boş bulup meydanı atan atana

Meğer ne haklıymış Nasrettin Hoca?
Eşinden kürkünü istemiş gece
Kocaman dev sanır kendini cüce
Diz çöküp elinden tutan tutana

Ekranlar, eğriyi gösterir doğru
Ruhları kaplamış sancılı ağrı
Açıktır cümleye fakirin bağrı
Aşına zehiri katan katana

Yunus yok, dolaşır Molla Kasımlar
Akif’in dilinde kalmış Asımlar
Gazete değildir çıplak resimler
Tas, tabak, çatalı satan satana

Kimi, yatta- katta yakar feneri
Kimi rüyasında görür döneri
Küçücük yavrular çeker tineri
Köprü altlarında yatan yatana

Pula döndürdüler parlak akçe’yi
Dula çevirdiler güzel Hatçeyi
Tam takır koydular koca bütçeyi
Yazık değil midir cennet vatana?

Mustafa Ceylan kurda-kuşa, çiçeğe-böceğe, toprağa-taşa, kimi zaman bir hayali sevgiliye, kimi zaman yalın güzelliğe, yazdığı her manzumede, dost dediği şahsiyette kendisini aramış, kendini anlatmıştır. Sık sık öfkesi isyana dönüşüp hicvin içinde kelimeleri harmanlayıp şiirlerde yumruğunu sıka sıka kafamıza vurmuş. Öfkeyi isyana dönüştürdüğü bir şiirinde bakın ne diyor:

İSYAN
Yumrukladım saatleri son defa
Eğdim, büktüm yelkovanı, akrebi.
Fark etmedim, grev yapmış hocalar,
Yüzüme kapandı aşkın mektebi…

Seneleri, haftaları, ayları
Birer birer kurşunlayıp öldürdüm.
Tekmeleyip “gün” isimli tayları
Ufukların ötesini buldurdum…

Boyutları, ölçüleri yok ettim,
Kuşak yaptım Ekvator’u belime.
Sayıları defterlerden kaybettim,
Beyaz aldım yaprakları elime.

İsyandayım, akıp giden zamana
Zerrelerin şarkısına hasretim.
Sonsuzluğun koynundaki divana
Çağırıyor içimdeki gurbetim…

Mustafa Ceylan, iyi bir şair. Ne zaman kendisini görsem üstadın kendisini adeta bir hiciv kaynağı görüyorum.
Hani aç bir insan nereye baksa ya somun görür, ya da o an açlığını giderecek bir yiyecek görür.
Ben de Mustafa Ceylan’ı her gördüğümde hiciv yazmak için bir gerekçe bulurum. Üstad, benim için bir hiciv ilham kaynağıdır. Ya da ben o gözle baktığım için ve o şekilde görmemden kaynaklanıyor.
Üstadı öven güzelleme yazmak istiyorum ama kalem farkında olmadan hicve dönüyor.
İşte bunlardan bir tanesi:

GELDİM BURAYA (Mustafa Ceylan’a)
Üç yıl önce bir Ceylan’ın peşinde
İzini sürerek geldim buraya
Peşi sıra gelip geçtiğim yolda
Gülleri dererek geldim buraya

Dostça sarıp girmek için koluna
Kurban olam ben o güzel keline
Mustafa Ceylan’ın gönül yoluna
Gönlümü sererek geldim buraya

Dostluk bahçesini birlikte sürek
Bulunamaz eşi bir koca yürek
Bütün güzelliği yoluna serek
Dostluğum vererek geldim buraya

Kaybolsan da yolda, yolun bulursun
Belki bir gün dağda yalnız kalırsın
Aşka düşen canın dostu olursun
Hatırın sorarak geldim buraya

Kimi zaman övüp, bazen yermeye
Dostluk bahçesinden güller dermeye
Üstadın önünde hesap vermeye
Dârına durarak geldim buraya

Benlik gömleğini yuyup pakladım
Yiğit’i deneyip çoktan yokladım
Görür görmez kucaklayıp kokladım
Üstadı sararak geldim buraya

Mustafa Ceylan’ı ziyaretimde gözlerinin içine bakarak duygusal bir yanını yakaladığım bir an kaleme aldığım bir şiirimde onu farklı anlatmaya çalıştım:

CEYLAN’IM
Sevda kuşu gibi gönüller üstüne
Kanat açmış konar durur Ceylan’ım
Her dost diyeni kendinden sanır
İki de bir kanar durur Ceylan’ım

Kalem ile kuyu kazdı çöllerde
Nice otla kökler saldı göllerde
Ağıt oldu, türkü oldu dillerde
Acılara banar durur Ceylan’ım

Berrak sular gibi görünür dibi
Gözyaşıyla doldu taşıyor kabı
Fışkırmaya hazır yanardağ gibi
Yangın oldu, yanar durur Ceylan’ım…

Şiir adına kısa zamanda birçok şey öğrendim Mustafa Ceylan’dan. Gerek şairliğim, gerekse dostluk adına O’na çok şey borçluyum. O’nu tanıdıktan sonra sanatın ve gönlün ideolojik kalıplara sığmayan bir (z)enginlik olduğunu anladım. Mustafa Ceylan’ı nasıl tarif edebilirim derken Anadolu gerçeği gözlerim önünde canlandı. Mustafa Ceylan, Akdeniz iklimi kadar sıcak, Ak Deniz suyu gibi ılık kanlı olduğu kadar, Ağrı Dağı’nı aşamayan kuşlar kadar da öfkeli olduğunu gördüm. Sıcakkanlılığı, öfkesi ve isyanı isyanlarıma çok benziyordu. Kendisine minnettarlığımın ifadesini bir başka manzumemde şöyle paylaştım:

CEYLAN’DA
Uzaklardan uzanıp ta dilimi
Nakış, nakış örüyorum Ceylan’da
Adım, adım Anadolu kokusu
Deste güller deriyorum Ceylan’da

Sözcükleri birer birer derişi
Dost diyerek dostluğunu verişi
Bir görseniz çınar gibi duruşu
Gölgesinde yürüyorum Ceylan’da

Dost dağının doruğuna varışı
Dostlar ile ne güzeldir yarışı
‘Gardaş’ diye kucaklayıp sarışı
Dostluğuyla eriyorum Ceylan’da

Anaların bağrındaki taşların
Sevenlerin gözlerinde yaşların
Ağrı dağın aşamayan kuşların
Öfkesini görüyorum Ceylan’da

Onda gördüm şeref ile yüce şan
Türkülere hayat veren Yiğit can
Dostlar sofrasına oturduğum an
Soğan ekmek dürüyorum Ceylan’da

Mustafa Ceylan’ı burada birkaç cümleyle ya da birkaç şiirle geçiştirmek çok yanlış olur. O, Türk şiirinin yüz akı. Türk edebiyatı, Mustafa Ceylan gibi değerleri maalesef son zamanlarda çok az yetiştirir oldu. Kendisinden daha çok eser bekliyorduk. En verimli çağında aramızdan ayrıldı.
Evet; içimizde bir kor ateş olup sonsuzluğa gitti… Umarım söz ustaları tükenmedikçe, Türkçenin ses bayrağı dalgalandıkça Ceylan yine aramızda olacak.
Karacaoğlan, Yunus, Köroğlu, Pir Sultan Abdal gibi ustalar meclisinde buluşabilmek şansını yakalayabilenlere ne mutlu.

Mustafa Ceylan’ın Vefatına Tarihtir

Mustafa Ceylan’ın Vefatına Tarihtir (1):

Gülce-Edebiyat’ın mimarı şair dostumuz
Bir kalp kriziyle bugün terk eyledi dünyayı
Şuarâdan geldi bir zat dedi Yakut’a tarih:
“Hakk, cennet bağının Ceylan’ı ede Mustafa’yı”
2017+1= 2018
حق جنت باغينڭ جيلانى ايده مصطفى يى

Mustafa Ceylan’ın Vefatına Tarihtir (2):
Bir mühendis olsa da şairlerin üstadıydı
Şair dostlardan görsün artık beklenen vefâyı
Geldi üçler Yakut’a telkin etti tarihini:
“Et-Tevvâb, şâiranla haşr eylesin Mustafa’yı”
2015+3=2018
التواب، شاعرانله حشر ايلسين مصطفى يى
Mustafa Ceylan’ın Vefatına Tarihtir (3):
Günümüzün Aşık Veysel’i, Yunus Emre’siydi
Mevlâ ukbâda versin ona cümle safâyı
İki şair gelip söyledi Yakut’a tarihi:
“Er-Rahman, Firdevs’inde mukim kılsın Mustafa’yı”
1437+2= 1439 H. /2018 M.
الرحمن، فردوسنده مقيم قيلسين مصطفى يى
Yakut (=Prof. Dr. İsmail YAKIT)

Naim TUNCALI.”SEN KENDİNE YENİLDİN MUSTAFA CEYLAN”

Artık yağmurlar yağmayacak
Esmeyecek rüzgâr
Üşümeyecek saçsız başın
Güzelce uyumana bak
Güzel insan
Koca adam Mustafa Ceylan

Boynu bükük kaldı mısraların
Ölümüne yaşadın bu dünyada
Sen miydin öldürülen 102’ci şair?
Kendi kaderini yazan
Ölüme meydan okuyan
Koca adam Mustafa Ceylan

Yalnız bırakmadı seni dostların
Acıyı da alıp gittin Elmadağı’na
Ağıt yakışmıyor sana
Altmışaltı oynadın 66 yaşında
Sen kendine yenildin
Koca adam Mustafa Ceylan

Şafaknur YALÇIN.”BİR CEYLANIN ARDINDAN”

Antalya İLESAM Temsilcisi

Ölen bir kişinin ardından, duyulan üzüntüyü, şaşkınlığı, ölüm karşısındaki çaresizliği dile getirmek ne de zordur dostlar.
Mustafa Ceylan’ı anlatmak kolay değil değerli okuyucular. Çünkü kelimeler kifayetsiz kalıyor bu ustayı anlatmaya. Onu tanımış olmaktan gerçekten gururluyum. Türkiye’mize ve Antalya’mıza usta kalemiyle ve sevgi dolu yüreğiyle mührünü basmış ender değerlerimizden biriydi. O kadar insancıl, barışçıl ve yardımsever bir kişiliği vardı ki çevresindeki tüm insanlara kucak açar, canla başla yardım ederdi. Hâlâ inanamıyorum aramızdan ayrıldığına ve şu an o’nun ardından bu satırları teessürle yazıyor olduğuma…
Hem abi hem kardeş hem baba olan
Yüreği sevgiyle şiirle dolan
Bizden çok sevmiş ki onu yaradan
Bir ceylan gelip de geçti dünyadan…

Mustafa Ceylan’ın Kısa Hayat Öyküsü
25 Ocak 1952 Ankara-Elmadağ doğumlu… İlkokulu doğduğu yer olan Elmadağ İlçesi’nde Merkez İlkokulu’nda (1959 -1964) okudu. Orta tahsilini doğduğu yerde ki “Atabarut Orta Okulu’nda (1964-1967), liseyi Ankara merkezde bulunan Başkent Lisesi’nde (1967-1970) ve yüksekokulu da Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde (1970-1975) okudu. 1975 yılında ADMMA’ dan ‘Makina Mühendisi’ olarak mezun oldu. Liseyi bitirdikten sonra gündüz, Ankara-Elmadağ Belediyesi’nde muhasebe kâtibi olarak çalıştı ve gece tahsil hayatına devam etti.
1972’de başlayan Elmadağ Belediyesi’ndeki memuriyet hayatı, 1998 de emekli olana kadar, birçok il, görev değişiklikleriyle devam etti. Kamuda; işçi, memur, şef, müdür, işletme müdürü, daire başkanı, Başbakanlık Müşaviri, Belediye Başkan Yardımcısı İl Müdür Yardımcısı gibi değişik görevlerde bulundu. Elmadağ Belediyesi, T.C Devlet Demiryolları, Eskişehir Belediyesi, Afet İşleri Genel Müdürlüğü, Ankara Yenimahalle Belediyesi, Ankara Sincan Belediyesi, Başbakanlık, Antalya Köy Hizmetleri gibi kuruluşlarda çalıştıktan sonra, son olarak 1998 yılında Antalya Köy Hizmetleri’nden emekli oldu. TESTAŞ’ın Denetim Kurulu üyeliği görevinde bulundu, Ankara-Elmadağ İlçesi’nden İl Genel Meclisi üyesi seçildi, İl daimi Encümen üyeliği yaptı. MHP ve DYP’nin çeşitli teşkilat ve kademelerinde aktif siyaset de yaptı. 12 Mart ve 12 Eylül de tutuklandı, bir süre cezaevinde bulundu, yargılandı, beraat etti. Genç Ülkücüler Teşkilâtı, Ülkü Ocakları, Kamu Kuruluşları Basını Derneği gibi birçok dernek de önemli görevler yaptı. Kemalist Atılım, Bizim Elmadağ, Bu Ülke, Zaman ve Mekân, İklim ve Güllük dergi ve gazetelerinin yazı işleri müdürlüğü ya da yöneticiliğini yaptı.

Edebiyat yaşantısına gelince;
İlk şiiri ortaokul sıralarında iken 1966 yılında Ankara’da yayınlanan Adalet Gazetesi’nde yayınlandı. 1969-1970’li yıllarda Ankara’da yayınlanan Tasvir Gazetesi’nin Kültür Sanat sayfasında çokça eseri yayınlandı. Lise yıllarında genellikle hikâyeler ve makaleler yazdı. Tasvir, Adalet, Son Havadis, Hürriyet, Hergün, Bizim Anadolu, Tercüman, Sabah, Gündem gibi gazetelerde “Ozan Ceylan, Ozan Menderes” mahlaslarını da kullanarak yazdı.
İlerleyen zaman içinde Gülpınar, Bozkurt, Kemalist Ülkü, Türkiye, Karınca, Kemalist Atılım, Antoloji, Türk Edebiyatı, Kümbet, Çağrı, Bizim Çağ, Hedef, Demiryolları, Size gibi dergilerde şiir ve makaleleri yayınlandı. Demokrat Isparta, Hâkimiyet, Yeni İnan, Ekspres, Büyük Anadolu, Bitlis Birlik, Çiğdem gibi birçok Anadolu gazetesinde yıllarca eserlerinden örnekler yayınlandı.

Aynı zaman da
İLESAM Üyesi… Ayrıca 2000 yılında Folklor Araştırmaları Kurumunca ‘Yılın Folklor Ödülü’ ne lâyık görüldüğü gibi, yıllarca çok değişik kuruluşlarca ödüllendirildiği halde ‘HİÇ BİR ŞİİR YARIŞMASINA GİRMEMİŞ’ gönül tahtını ‘en büyük makam’ görmüş, kendisini ‘karıncanın gölgesi, Yunusun odunu’ olarak nitelemiş birisi… Antalya GÜLLÜK Dergisi’nin sahibi ve yazı işleri müdürü… İnternet Radyosu olan ve Türk Şiirine-Şairine hizmet için kurulmuş olan Radyo GÜLLÜK’ün (http://www.radyogulluk.com) kurucu editörü… ‘Şiir yazdım’ diyen herkesi seven bir ozan. Çok sayıda genç şairin kitabının editörlüğünü yaparak, yayınlamış bir yayıncıydı…

Tahlil ustası…
Kendi şiir kitabını yayınlamak yerine, zirvedekilerin tahlilleriyle gençlerin kitaplarını yayınlamış, onlara yol göstermiş, halâ da yol gösteren birisi idi… Türk Edebiyatı’nda hocası rahmetli MEHMET Kaplan’dan sonra ‘TAHLİL SAHASI’nı doldurmaya çalışan tek şair, yazar ve araştırmacıydı.
Ünlü şairimiz rahmetli Ahmet Tufan ŞENTÜRK’ ün ve ‘Güzide TARANOĞLU’nun manevi evlâdı, İsa KAYACAN’ın ve de ‘şiir yazıyorum, şiir seviyorum’ diyen herkesin kardeşiydi. Şiirleri, yıllarca; Anadolu basını ile bütün edebiyat-şiir dergilerinde yayınlanmıştır. Arif Nihat ASYA ile Necip Fazıl KISAKÜREK üstatların öğrencisidir.
Hakkında birçok yazı yayınlanmış, şiir yazılmış ve ‘dergi özel sayısı yayınlanmış bir şairimiz’ olup, roman, deneme, öykü, tahlil sahasında eserler vermiştir. Şiirlerinin 45 adeti değişik besteciler tarafından şarkı ve türkü normunda bestelenmiştir.
Evet, 05.07.2018 de son yolculuğuna çıkana dek yaşamını Antalya’da sürdürmekte idi. Edebiyatta da, şiirde de hatırı sayılır yere sahip sanatçılarımızdan biri olan Ceylan gönlümüzde hep yaşayacaktır. Yunus EMRE bir şiirinde,

Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua
Kılanlara, selam olsun demiştir.
Değerli ailesine ve Türk Edebiyatımıza baş sağlığı dilerken kendisini saygı ve rahmetle anıyorum. Ruhun şad mekânın cennet olsun CEYLAN…

Şerif KUTLUDAĞ.”GÜLCE’NİN GÜLÜ: MUSTAFA CEYLAN HAK’KA YÜRÜDÜ”

Pamukkale Üniversitesi Öğretim Görevlisi

Geç bulup erken kaybettiğim çok muhterem bir değerdi o, şiir adına edebiyat adına…
Ankara’da Elmadağ’ında gözlerini açmıştı dünyaya. Sonrasında da Ankara’da ADMMA’da derlemişti dünyaya ve mühendisliğe ait bilgilerini.
Beyni doydu mu bilemem fakat ruhunun hep açlık çektiğini söyleyebilirim. Onun ruh açlığı Türk milletinin değerlerinin hayat bulması rüyasının açlığıydı. Elmadağı’nda doğmasından mıdır nedir, Türk milletinin değerlerinin hayat bulması onun Kızılelma’sıydı.
İri gövdesinin içerisinde naif bir kalp sakladığını kimse bilemezdi. Nitekim onu aramızdan alıp götüren de o naif kalbi oluverdi âhir ömründe.
Anadolu’nun değişik yörelerindeki hizmetlerinin devamında hayat onu Antalya ile ödüllendirmişti. Antalya’yı çok sevmişti. Onun hendese yüklü dünyasının tezahürü şiire de mühendis zekâsıyla yeni biçimler oluşturabilme arayışlarıyla çiçeklenivermişti Antalya’da… Onun bu arayışları “GÜLCE EDEBİYAT” ile Kızılelma misali bir meyveye dönüşüvermişti ve ömrünü bu oluşum için vakfetmişti.
Merhum Mustafa Ceylan üstadımızı/ağabeyimizi ilk kez Denizli’de Çatalçeşme’de Kent Şairleri Topluluğu olarak gerçekleştirdiğimiz bir şiir gecesinde tanımıştım. Taaa Antalyalardan sevgili eşiyle arabasına atlamış şiir gecesini görmeye gelmişti. Gece bitmeden de sessizce geldiği gibi yine dönüp gitmişti. Yine bir başka şiir gecesinde yaşadığımız tablo bundan farklı olmamıştı.
En son 2017’de İLESAM’ın Kültür Bakanlığı desteğiyle ülke genelinde yedi bölgede gerçekleştirdiği Edebiyat Atölyesi çalışmalarında Antalya’da İLESAM Antalya Temsilcisi olarak ev sahipliği yaptığı toplantıda Antalya Türk Ocakları salonunda çok değerli şair Yusuf Özcan ve çok değerli şair-yazar Afife Demirtaş ile birlikte güzel bir tefekkür akşamında aynı havayı teneffüs etmiştik.
Ölümlü dünyada en çok şairlerin öldürülüşüne üzülüyor olmalıydı ki son çalışmalarını bu alana yöneltmiş bu son derecede üzüntü veren konularda en müstesna çalışmaları yaparak kamuoyuna kitap olarak sunuvermişti. “Öldürülen 101 Şair. Gelişim Yay.”, “Öldürülen Şairler (2 Cilt Takım) Başkent Edebiyat 2017
İşte şimdi ölümlü bir fâni olarak o da ecel şerbetini içmişti hem de ansızın. Hani Mustafa Kemal dememiş miydi “Benim nâçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır!..” diye… İşte ona misal adı Mustafa olan Ceylan üstadın da fâni vücudu toprağa verildi. Şairi şairce ancak şiiriyle uğurlamak gerekir değil mi dostlar: O zaman işte buyrun Mustafa Ceylan ve ayrılık şiiri:
AYRILIK
Sevda yollarında gönül kervanım
Dağ olur önüme düşer ayrılık.
Ne kadar özlerse özlesin canım
Çığ olur önüme düşer ayrılık.

Başıma kar yağmış, sinemde duman
Demen dostlar bana, delirmiş demen!
Yâre kavuşmama yetmiyor zaman
Çağ olur önüme düşer ayrılık.

Tükettim umudu gönül dağımda,
Hüzün şarkıları dudaklarımda.
Zalim takvimlerin yapraklarında
Ağ olur önüme düşer ayrılık.

Kaçınılmaz son, yine rahmetlinin dediği gibi; Dünyalık sevdiklerinden ayrılık. Sevenlerine ve sevdiklerine sabırlar dilerken, rahmetli hocamızın mekânının Cennet olmasını diliyoruz. Edebiyat camiasının başı sağ olsun…

Hasan TÜLKAY.”MUSTAFA CEYLAN’I NASIL BİLİRSİNİZ?”

Emekli Eğitimci Yazar

Yürek yakan acı bir haberle uyanmak ne zormuş meğer: “Mustafa Ceylan vefat etti…” Yunus gibi “Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil” hikmetinde teselli arasak da; O’nunki yarım kalmış bir hayat hikâyesiydi. Ellinci sanat yılına armağan niyetine hakkında olabildiğimce objektif bir yazı kaleme almıştım. Çalakalem de olsa samimiyetine binaen KÜMBET okuyucuları ile paylaşmak isterim:
“Münekkitliği şairliğine beş basan bir edebiyat araştırmacısı ozan olarak biliriz. Gerçi sazla ülfeti yoktur amma; şair-ozanlığına özellikle dikkat çekmek istedim. Başta Kazanoğlu Selahattin kardaşımız olmak üzere ozanlara takılır; neredeyse irticalen söyleyiverecek kadar ozanlarla hemhâl olur. Keşke bağlama, kopuz da çalabilseydi; “Milenyum Karacaoğlan’ı” sıfatını hak ederdi…
Mustafa Ceylan; hayatını şiire adamış, yetenek kâşifi, toplumcu bir kişilik olarak dikkati çeker. Edebiyat çevreleri, bilhassa şairler ile çok çabuk ve kolay iletişime geçer. Öyle bir çevre yoksa, kendisi kurar. Bir jeoloji mühendisi titizliği ile şair cevheri taşıyan gönül ocaklarını keşfe çıkar, arar, bulur, inşasına da yardımcı olur. Lâkin kendisine rakip olacak kadar “sivri” bir şair-yazar tohumuna da aynı takdir ve teşvik duygularını gösterip göstermeyeceğini bilemem… Biraz sanatkâr geni taşıyan herkeste görülebilecek “ben” merkezli tavırları -varsa- da o anlamda hoş görülebilir…
Mustafa Ceylan aklını ve duygularını iyi harmanlayan; geleneksel halk şiirimizi kalkış noktası olarak ele almış; fakat çağdaş şiir akımlarının tamamını da çok iyi izlemiş, destansı epik denemeleri ile de takdirle anılacak bir şairimiz… Fakat kanaatimce O’nu öncülüğünü yaptığı Gülce edebiyat topluluğu ile birlikte düşünmek daha adil bir yaklaşım olur… Kâğıtsız, mürekkepsiz, matbaasız kitap dergi çıkarılan milenyum çağında Türkçenin de tozunu attıran o kadar çok sanat-edebiyat grubu var ki; bu gürültülü keşmekeş “sanal”lık çağında yarınlara kalacak iz bırakabilmek öyle kolay değil… Fakat sanırım Gülce Edebiyat’ın geniş açılımlı kadro ve şiir denemeleri gelecek kuşakların da ilgisini çekecek eserler ortaya koyacaktır. Pek çok kültür-sanat örgütlenmesine ön-ayak olan Ceylan; düzenlediği onca program ve yayın denemesi olmasa bile Gülce ile geleceğe bir mütebessim işaret taşıyacağı kanaatindeyim…
Gülce edebiyat akımının kurucu öncüsü veya en azından öncülerinden birincisi olarak tanınan Ceylan, basıma hazır çalışmalarını da hesaba katarsak sanırım kırk kadar kitaba imzasını attı. Belki nice kırk kitaba da önsöz, takdim, tanıtım yazısı yazdı. Sağcısıyla solcusuyla yurtsever kimliğine inandığı herkesle pek âlâ anlaşan, ortak hareket eden Ceylan’ı sinsice ayak oyunlarının sonucu belirlediği siyaset meydanında pek başarılı göremedik. Belki kendisi de illâ bir köşe kapmak anlamında siyaseti pek ciddiye almadığı için… Bazen şahsen “Ocak kökenli” kimliğimle benim bile yadırgadığım dozda ırkçılık yapan Ceylan, bir bakarsınız toplumsal olaylara “keskin devrimci” gözüyle bakar. İkisinde de samimi kendine özgü bir “Nasyonal Sosyalist” ile karşı karşıyasınız. (“Nasyonal Sosyalist” yerine daha Türkçe ve Türkçü bir tanımlama “Milliyetçi-Toplumcu” demem gerekiyordu.)
Şairliğim zayıftır; Ceylan gibi habbeyi kubbe, pireyi deve yapamam. Esasen O’nun ellinci sanat yılına armağan son dakika bir dostluk sürprizi olarak çalakalem samimiyet diliyle yazdığım bu yazıda O’nun özel övgülere ihtiyaç hissetmeyecek kadar kendini kanıtlamış bir araştırmacı, şair, yazar, münekkit olduğunu herkes biliyor… Destanlar burcuna yeniden taşıdığı kahramanlar zincirinin kalem ve kelam erbabı çağdaş halkalarından birisi olan Mustafa Ceylan’a kırklara karışmak yakışıyor…
Dostluklar baki kalsın ve Mustafa Ceylan yarım asırda daha çok kendini bulan sesiyle Gülce ırmağında çağlamaya, konuşmaya, yazmaya, söylemeye devam etsin dileğiyle…”
Ceylan şimdi bir ölüm sessizliğinde sonsuzluk uykusunda… Lâkin Türkçe yaşadıkça O içimizden bir ses olarak yankılanmaya devam edecek.
Hak rahmet eyleye…

“BİR YANARDAĞ FIŞKIRMASI”

Bir yanardağ fışkırması
Benim gönlüm deli gönlüm.
Ceylanların hıçkırması
Benim gönlüm deli gönlüm

Dost dağının büyük çığı,
Çiğdemlerin hıçkırığı,
Su köpüğü, gün ışığı
Benim gönlüm, deli gönlüm.

Neye yarar çok ile az?
Biraz sevda, biraz da naz
Yunus’a can, Veysel’e saz
Benim gönlüm, deli gönlüm.

Yükseklerde harman olur,
Dertlilere derman olur,
Aşk denince ferman olur
Benim gönlüm, deli gönlüm.

Kanatlanıp göğe uçar,
Kendisinden kendi kaçar,
Hasret hasret çiçek açar
Benim gönlüm, deli gönlüm.

Beste: İsmail İPEK
Düzenleme: Musa EROĞLU

Kumrugül TÜRKMEN AKIN.”MÜCADELENİN ADI: BETÜL”

kumrugulturkmenakin@gmail.com

Siyah çekik gözlerinde mutluluk ışıkları yanıp söndü, renkli hediye paketini açarken. Pakete dokundukça çıkan her hışırtı sesi heyecanının daha çok artmasına sebep oluyordu. Sonunda paketi açmayı başardı. İçinden çıkan giysileri görünce gözlerindeki ışıltı daha çok arttı. Şimdi yüzünün tüm coğrafyasında bayram sabah yaşanıyordu.
Işıltılı gözlerle ablasına baktı sonra. O da büyük bir heyecanla paketini açmaya çalışıyordu.
Küçük, naif elleri daldan dala konan kelebekler misali heyecanla kanat çırpıyordu. Telaşlı, aceleci, bir o kadar da meraklı kelebek kanatları…
Sonunda kanatlar duruldu, sakinleşti. Çünkü paketi açmayı başarmıştı. Paketten çıkan pembe elbisenin kocaman beyaz çiçekleri küçük kızın yanaklarına, dudaklarına, gözlerine asılı kaldı. Sonra iki kardeş birbirlerine baktılar yıldız yıldız.
Anneleri elleriyle yokladı, sevdi yavrularının başını. Gözleri nemli, dudaklarında kilitli kalmış bir tebessümle teşekkür üstüne teşekkür etti ev sahibine. Ev sahibi onlardan daha mahcup, teşekkürlere gülümsemelerle acemice karşılık verdi. Titreyen cümlelerle:
-Arkadaşımın hediyesi çocuklara… (Nurgül’le Ramazan başlamadan önce bu konuyu konuşmuştuk. “Çocukların bayramlıkları benden olsun.” demişti canım arkadaşım. İhtiyaç sahibi birinin yüreğine dokunma mutluluğunu yaşayanlardan biriydi Nurgül.)
Yine gülümseyen bakışlarla sarıp sarmaladılar birbirlerini. Mahcup, ürkek bir o kadar da hüzünlü…
Muhammet ve Arzu…
Muhammet ve Arzu savaşın çocuklarıydı.
Kıyan, kesen, durmadan öldüren, kanla beslenen sömürge savaşının çocukları…
Ülkelerini, evlerini, tüm kendinden olanları öylece bırakıp çıkmışlardı yola. Ölmemek, ayakta kalmak için çıkmışlardı yola…
Bakışlarında hem ana, hem ata olan, daha 32 yaşındaki anneleri ile tüm kendinden olanları öylece bırakıp çıkmışlardı yola.
Babaları yoktu. Kaybolmuştu savaşta. Hem de bundan yıllarca önce.
Gencecik kadının yıllar yorgunu, kocamış bakışlarında yakalayabiliyordunuz yaşadığı tüm insanî acıyı.
Adı Betül’dü. Betül mücadelenin diğer adıydı aslında. Tüm yaşamını iki yavrusuna adayan bir genç kadın.
Kadın olmak.
Kadın olmak ve anne olmak.
Kadın olmak ve yola çıkmak.
Yol ki savaş yolu, yol ki tehlike, sefalet ve açlık yolu. Ve bu yolda kadın olmak. (Bu satırları yazarken “Uçurtma Avcısı” adlı kitapta anlatılan yakıt tankerinin içine doluşmuş gece vakti ülkesini terk eden, ölmemek için en sevdiklerini arkalarında bırakan insanlar geldi aklıma.)
Yemekte birbirimize bir şeyler anlatırken sık sık göz göze geliyoruz Betül’le. Gözlerinde gördüm un ufak olmuş cam parçalarını. Ve onun geldiği yollara gitmek istedim. O izlerde yürümeye çalıştım. Ama gidemedim. Yolun yarısına dahi gelmeden, kollarımı birbirine kavuşturarak, gerisin geri döndüm. Her yiğidin ya da kendini yiğit sananların harcı değilmiş meğerse bu yollarda yürümek.
Tekrar gözlerine baktım Betül’ün. Saygıyla, sevgiyle daha çok hayranlıkla.
Değerler adına yaptığınız bütün mücadelelerin sonu zaferdir aslında. Hak için yapılan mücadelede yenilgi almışsanız bile insanî eyleminizin adı zaferdir. Görünürde yaşadığınız hezimettir belki ama mana âleminde siz zaferin başkomutanısınızdır.
Betül kilometrelerce yolu iki yavrusuyla aşıp gelmişti. Bu özgür memlekette huzuru yudumlamaya çalışıyordu ürkek, nemli bakışlarıyla.
Muhammet ve Arzu hayatın emanetleri idi aslında bizlere. Bayramlıklarını kucaklarken, bayram olmuşlardı her masum çocuk gibi.
Zorluğu yaşamayan mücadelenin ne olduğunu anlamıyor. Anlamı açıklayıp, kelimeyi cümle içinde kullanmak için illaki o yoğun acıyı yaşamak mı lazım? Her şey güllük gülistanlık iken kelime ve cümle çalışması, tatsız tuzsuz kalıyor ağzımızda.
Arzu, anneciği ile birlikte verdiği yaşam mücadelesini, bir nefeste ruhuna çekmiş gibi incecik, bir tüy gibiydi. Henüz on yaşındaydı ve babasından söz açıldığında arkasını dönüp sessizce ağlayacak kadar onurlu…
İftar sofrasında Arzu’nun, tatlı tatlı yemek yemesi beni mest etti. Yemekten sonra özellikle sofrayı hemen kaldırmadım. Evdeki yedi çocuk (üçü bizim) odalar arasında dörtnala koştururken, molalarda masadaki tatlılardan meyvelerden içeceklerden doya doya yiyip içtiler. Özellikle Arzu masaya yönelince ben de onunla beraber yöneliyordum. O ne yerse onunla beraber yemek istedim. Kirazın bu kadar leziz olduğunu, damaktan geçen suyun ferahlığını, lokma tatlısının ağzımda dağılışını onunla hissettim. O an sadece Arzu oldum.
Muhammet zamanla çekingenliğini üzerinden attı. Evin bir ucunu diğer ucuna dörtnala dolaştı. Çok hızlıydı. Çünkü büyüyünce polis olacaktı.
Mücadelenin adı Arzu idi. On yaşındaki çocuğa “büyüdüğünde ne olacaksın ?”diye sorduğunda çakmak çakmak bakan gözlerindeki kılıç keskinliği ile “Kalp doktoru olacağım!” diyordu.
Mücadelenin adı beş yaşındaki Muhammet’ti. “Herkesin babası var, benim babam nerede?”diye kopardığı feryad u figanlarda…
Betül, zaferin diğer adıydı. Onca meşakkati, tüm şaibeli bakışlar altında, yüreciğinde yaşayarak. Gözlerindeki kırık cam parçaları ile dimdik durmaktı görevi gece karanlığında esen sert boralara karşı…

İsmail BİNGÖL.”AH BU TÜRKÜLER…”

Türkülerden haber geldi, nefes geldi, ses geldi. Duyan canlar safa geldi, hoş geldi. Satırlarda, mısralarda türküler dile geldi.
Ben türküleri severim, türküler de beni… Bir insana… Bir dosta… Bir arkadaşa karşı hissettiklerimi duyuyorum sevdalı yüreklerden dökülen bu ateşli nağmelere… Bu bin bir yüreğin verimi güzelliklere… Belki onlardan daha fazla…
Zira bir gün bırakıp gitme, vefâsızlık etme, sükûtu hayale uğratma ihtimalleri yoktur türkülerin… Sadıktırlar ve her gününüzde yanınızda ve sizinledirler. Zaman kavramı olmadan ve karşılıksız olarak dert ortağı olurlar. Siz ilgi gösterinceye kadar… Siz el atıp köşesinden çıkarıncaya kadar köşelerinde sessiz sedasız beklerler. İsyan etmeden, ıstırap vermeden ve usandırmadan…
Sözleriyle başka şey söylerler, nağmeleriyle başka… Sözleri başka güzelliklerden söz eder, nağmeleri başka güzelliklerden… Her ikisinin de verdiği mesaj insana dairdir… İnsan içindir. İnsanla… insanlıkla ilgilidir. Güzellik üzre yaratılan insana güzelliği öğütler, güzelliğin türküsünü söyler ve güzelliğin sesi olurlar yüreklerde…
Sevdiğini canından aziz bilenler daha iyi anlar türkülerdeki sırrı… O nağmelerdeki, o sözlerdeki derinliği… Yüceliği… İnceliği… Dinledikçe daha bir candan… Daha bir yürekten… Daha bir içten sever sevdiğini… Yoluna baş koyduğunu… Dostum… Sırdaşım… Yoldaşım… Arkadaşım dediğini…
Duyar onu, onun gibi olanlar… Onun gibi düşünenler… Onun gibi duyanlar… Hissettiklerini hissedenler… Onun gibi türkülerin dilinden anlayanlar… Türkülerin sırrına gönül verenler… Sevgi nedir? Aşk nedir? Hicran nedir? Dostluk nedir? Vefâ nedir? İnsanlık nedir? Bilenler…
Yüreklerinin büyüklüğü dünyayı tutar onların… O küçücük yüreklerine koca koskoca bir dünyayı sığdırırlar. Acılardan paylarına düşeni alırlar. Ayrılıkların getirdiği sızıdan onlar da kendilerince hissedar olurlar. Anladıkları için türküleri, bilirler çektiklerini… Ve yalvarırlar onlar da sevdiklerine şu türküde yalvarıldığı gibi:

Beni ağlatırsan yolunda ağlat
Beni nâhak yere ağlatma yâr yâr
Beni çağlatırsan deryanda çağlat
Kuru çaylarında çağlatma yâr yâr

Bir derde düşürdün dermanı beter
Gün be gün gönlümün efkârı artar
Bunca ettiklerin bu cana yeter
Ya güldür ya öldür ağlatma yâr yâr

Giriftar eyledin beni bu derde
Bu senede bu aylarda bu derde
Yüz bin derman versen almam bu derde
Yaramı ellere bağlatma yâr yâr

Gönlü yaralının neyi vardır türkülerden başka… Maddiyattan ayrı hiç bir şeyin para etmediği bu zamanda, yalnızca mevkiin, makamın konuştuğu, insanların birbirlerinden selâmı bile esirgediği bu çağda, yüreğindeki sevdasından başka hiç bir şeyi olmayanın yüzüne kim bakar? Hissiyatına türkülerden daha iyi kim tercüman olabilir?
Binlerce yıldır kimseye zulmetmemiş, zalimlik nedir bilmemiş bu milletin, kötülüklerden uzak kalmasında, mazluma acımasında, dilden dile, gönülden gönüle dolaşıp duran türkülerin büyük payı vardır… Ve hâlâ unutulmadıysa türküler… Hâlâ yaşıyorsa… İnsan olduğunu unutmayanlar sebebinedir.
Sadece sevdası, aşkı, acısı, ayrılığı, yoksulluğu ses vermemiş yüzyıllarca türkülerden… Bu toprağın güzel insanları inancını da katmış onların içine Ve en güzel şekliyle, samimi bir edayla söyler olmuş.

“Ey erenler akıl fikir eyleyin
Dağlara da duman ne güzel uymuş
Yaradan aşkına şükür eyleyin
Mümine de iman ne güzel uymuş

Daim gezer idi dağlar başında
Hiç bir hile yoktu onun işinde
Alıp gezer idi çölün başında
Ali’ye de Selman ne güzel uymuş

Hüseyin’im yeşil giyer eynine
Hiç bir hile getirmezdi göynüne
Kurdu kuşu lütfeylemiş kendine
Tabiata insan ne güzel uymuş”

Hepimizin söylediği türküler aynı… Aynı nağmelerle coşup, aynı sözlerle hüzünleniyoruz. Birliğimizin ve dirliğimizin de en önemli nişanelerinden biri türkülerimiz… Bizi birbirimizden ayırmak isteyen hainlere karşı yüreğimizden kopan türküleri silah olarak kuşanabiliriz.
Bir türkü sevdalısının, Erkan Oğur’un söyleyişiyle;
“Bütün türküler güzeldir.
Tabiattır, hayatın ta kendisidir, salt müzik değildir.
Ve bu ülkenin elle tutulan hazinesidir.
Hoyratça tüketme çabasında olanlar kaybederler.”

Bu ülkeye kaybettirme çabasında olanlarca bilinmelidir ki: “Türküsü olanın sabrı da olur, güzelliği de, gücü de…” Ve diyoruz ki; Bin yıldır yaşadığımız bu topraklar türkülerle güzeldir. Ve onun içindir ki bugün yine “türkü pınarının başıboş değildir.”
(Atalar Mirası Gönül Yarası Türküler- s:64)

Astan QASIMOV.”GÜLÜMSƏ BARİ”

Sevirəm, mən səni, ey nazlı dilbər,
İnsaf et, gəl sən də gülümsə barı.
Məhəbbət arzusu dilimdə əzbər,
İnsaf et, gəl sən də gülümsə barı.

Sənin camalında qəlbimə mehman,
Sən onu mənə ver dərdimə dərman.
Səninlə üzbəüz gəldiyim zaman,
İnsaf et, gəl sən də gülümsə barı.

Sən çeşmə başına gəldiyin günlər,
Dolanır başına şeyda bülbüllər.
Xoşbəxtdir dünyada deyib-gülənlər,
İnsaf et, gəl sən də gülümsə barı.

Bir belə ahu-zar, günlər içində,
Olar mı sizinlə pünhan dolanmaq?!
Astanı o dilbər yâda salarmı,
İnsaf et, gəl sən də gülümsə barı?!

Astan QASIMOV
Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin
Sumqayıt şəhər bürosunun rəhbəri.

Orhan TAMTÜRK.”ŞİİRLERDE BEN…”

Dilimde nağmesin, sazımda telim
Dokunmaz eline uzatsan elim
Bulamamış aşka çareyse bilim
Sazlarda tel ağlar, şiirlerde ben…

Yoruldu bakmaktan uzağa gözler
Firarda mantığım yürekse özler
Yaksaydın bir ışık gülerdi yüzler
Sazlarda tel ağlar, şiirlerde ben…

İçiyorum seni kadehimde sek
Çarpıyor sadece kalbim sana tek
Aşkımızsa çıktı karşılıksız çek
Sazlarda tel ağlar, şiirlerde ben…

Hasretin vadesi gittikçe uzar
Kalem dile gelir aşkından yazar
Biliyorum bu aşk banaysa mezar
Sazlarda tel ağlar, şiirlerde ben…

İyileşmez çabuk derin yaralar
Söyleyin yarayı neyle saralar
Şairse kendini aşktan paralar
Sazlarda tel ağlar, şiirlerde ben…

(12/01/2016)

Tülay Aydın.”İNCE BELLİ YILLARIM”

Bin tabip getirseler çare olmaz derdime
Yara yara açtılar bağrımda derin yara
Bırakmadı peşimi ne ettimse kendime
Bir vefasız yüzünden nasıl da düştüm dara

Dert içimde dağ oldu kimseye açamadım
Acımın tarifi yok terk edip kaçamadım
Hakk’tan emir gelmemiş ölüme uçamadım
Bir vefasız yüzünden nasıl da düştüm dara

Gönül bağım, otağım, sabır taşım olmuştu
Her lokmamda ortağım, suyum, aşım olmuştu
Hayatın girdabında hep yoldaşım olmuştu
Bir vefasız yüzünden nasıl da düştüm dara

“Gitme n’olur kal!” demek, bu kadar da zor muydu?
Ayrılık olmaz olsun bir ihtimal var mıydı?
Yüreğim suya hasret üflediği har mıydı?
Bir vefasız yüzünden nasıl da düştüm dara

Bu aşkta utanmadım a dostlar kınamayın
İnce belli yıllarım vaktimle sınamayın
Çıkmaz sokaklardayım aklımla oynamayın
Bir vefasız yüzünden nasıl da düştüm dara

Kara kara toprağı dikenlerle kardılar
Ne bağ kaldı ne bağban güllerim kopardılar
Kış güneşine nispet ak kefenle sardılar
Bir vefasız yüzünden nasıl da düştüm dara

Noktalar koyulmadı yazılmamıştır sonu
Kim ki sorarsa sorsun daha bitmez bu konu
Ellerim yakasında bırakamam ben onu
Bir vefasız yüzünden nasıl da düştüm dara

Neler geçmemişti ki bunlar da geçer elbet
Gün gelir bu garip de tahtını seçer elbet
Kimseye kalmaz dünya bahtıyla göçer elbet
Bir vefasız yüzünden nasıl da düştüm dara

KÜMBET DERGİSİ’NİN ; ARAMIZDAN YENİ AYRILAN KÜLTÜR-SANATIMIZIN DUAYENLERİNDEN MUSTAFA CEYLAN’A VEFA ÖZEL DOSYALI 49. SAYISI YAYINDA

KÜMBET DERGİSİ’NİN ; ARAMIZDAN YENİ AYRILAN KÜLTÜR-SANATIMIZIN DUAYENLERİNDEN MUSTAFA CEYLAN’A VEFA ÖZEL DOSYALI 49. SAYISI YAYINDA

Yurt içinde ve dışında kültür-sanatımızın Anadolu’dan açılan penceresi KÜMBET DERGİSİ 49. sayısıyla siz değerli okuyucularla-tatil aylarında- buluşabilmenin haklı gururunu yaşıyor.
Bu sayımızda, 5 Temmuz 2018’de sessizce aramızdan ayrılan Türk kültürünün yılmaz erlerinden Gülce Edebiyat Hareketinin kurucusu Mustafa CEYLAN Bey’i kapağa taşımayı ve onunla ilgili özel bir dosyayı sunmayı bir borç, bir vefa bildik. Bu özel dosyanın hazırlanmasında İLESAM Antalya İl Temsilcimiz Şafaknur Yalçın Hanım ve Kültür Adamı Hasan Tülkay Bey bizlere yardımcı oldular. Kendilerine bu vefa duygularından dolayı çok teşekkür ediyoruz.
2018 Mayıs ve Haziran ayları bu alanda daha sonbahar gelmeden bir yaprak dökümü oldu. Bursa’dan Ozan Dertli Şinasi, Kütahya’dan Şair-yazar Bekir Konçi, İslam Bilim Tarihi Araştırmacısı Prof. Dr. Fuat Sezgin ve Sanat ve Kültür Tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice’yi geride bıraktıkları çok değerli eserleriyle sonsuzluğa uğurladık.
4-5-6 Mayıs 2018’de Niksar’da Başbakanlık TİKA, TÜRKSAV, Niksar Kaymakamlığı, Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği işbirliği ile yapılan “22.Uluslararası Türk Dünyası Hizmet Ödülleri “ etkinliği bu kez adeta büyük bir Türk Şölenine dönüştü. Tüm emek sahibi kamu kurum ve kuruluşlarıyla sivil toplum örgütlerini bu başarıdan dolayı kutlamak gerek.
Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği koordinesiyle bu yıl 9. yapılan “Cahit KÜLEBİ Memleketime Bakış Şiir Yarışması”na eserlerin gönderimi devam ediyor. 2018 Ekim ayında yapılması düşünülen “Erzurumlu Emrah’tan Cahit KÜLEBİ’ye Kültür ve Sanat Şöleni”nin hazırlıkları da devam ediyor. Bu yıl ki etkinlikte Ercişli Emrah’la ilgili olarak “Erzurumlu Emrah’ın Ercişli Emrah’a sazı, sözü” adıyla Niksar’la Erciş şehirlerinin, kültürlerinin buluşmasını amaçlayan özel bir program yer alacak.
49. sayımızda çok değerli kalemler sizler için araştırdı ve kaleme aldı.
Mustafa CEYLAN özel dosyasını: Hasan Tülkay, Şafaknur Yalçın, Şerif Kutludağ, Yusuf Özcan, Selahattin Kozanoğlu, İsmail Yakıt, Naim Tuncalı, Necati Ocakçı hazırlarken;
Abdullah Satoğlu, Halistin Kukul, Dr. Mehmet Doğan, A. Hikmet Müftüoğlu, İsmail Bingöl, Bedrettin Keleştimur, Ülkü Taşlıova, Hanifi Işık, Mustafa Akbaba, M. Fatih Önal, M. Necati Güneş, Ahmet Özdemir, Kumrugül Türkmen Akın, Nihat Aymak, Mustafa Coşkun, Selma Bıyıkoğlu, Burhan Kurddan, Hanife Döner, Özlem Yüce, Rasim Yılmaz, Osman Kablan, Hilal Oral araştırma ve makalelerini sizlere sundular.
Şiir dünyasında ise: Bestami Yazgan, Astan Qasımov, Sona Çerkez, Âşık Nuri Çırağı, Âşık Eşref Tombuloğlu, Vedat Fidanboy, Nilüfer Açılan Yıldız, Aslan Avşarbey, Abdulkadir Türk, Melahat Turgut, Orhan Tamtürk, A. Turan Erdoğan, Tuna AYDIN, Çiğdem Kader, Ahmet Divriklioğlu, Hasan Koçak, Nevzat Gündoğdu. Özlem Çivilidağ, Ayşenur Erilter dağarcıklarındaki engin duygularını sizlerle paylaştılar.

50. sayımızda buluşmak dileğiyle… Hasan AKAR Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği

Sündüs Arslan AKÇA.”NE GÜZEL ŞEYSİN SEN”

Çayım,
parmaklarım ve yüzün
uzun susuşlar arkasından tebessüm eden hüzün,
ne güzel şeysin sen!
vakit tamam
ben eksik
usulca diyorum,
gelsen!
Çayım,
gözlerim ve sözün
demlenmiş yalnızlıkta hayal meyal izin
ne geçmez yarasın sen
vakit geçkin
ben kırık
ahvalimi
bir bilsen
Çayım
ezgim ve sızın
düşürür yokluğuna ansızın
ne bitmez şiirsin sen
sil baştan yazdığım
dil suskun
gönlüm avare
bir mısra da sen
söylesen
Çayım
kesmiyor susuzluğumu
sensiz
gamzemde çiy damlası
süslerken uykusuzluğumu
son
bir çay içimlik gelsen
gözlerimi
sürmelesen…

Nihat AYMAK.”ÜMMİ BİR ŞAİR ve ALLAH DOSTU LADİKLİ AHMET AĞA”

Ladikli Ahmet Ağa bize, “Kul Allah’ı severse Allah da kulunu sever. Allah sevdiği kulunu insanlara ve meleklere de sevdirir” hadisi şerifini hatırlatıyor. Okuma yazması olmayan, mektep yüzü görmemiş, apartmanları fabrikaları bulunmayan, devlet kademesinde makamı mevkisi olmayıp geçimini tarım ve çobanlıkla sağlayan Ladikli Ahmet Ağa için, ölümünün her sene-i devriyesinde Türkiye’nin hemen hemen her vilayetinden ve birçok ülkeden ilim ve irfanıyla hatırı sayılır şahsiyetlerin, hatta devlet büyüklerinin katılımıyla anma programları tertiplenip Kur’an-ı Kerim okunuyor, dualar ediliyor.
Türk milletinin karakterinde mevcut olan vatan sevgisi ve onun yolunda canını ortaya koyma arzusu her dönem sevda olarak karşımıza çıkmakta. Çanakkale’yi geçilmez kılan ruh ile Rahmetli Ahmet Ağa’nın askerliği boyunca cepheden cepheye koşarken taşıdığı ruh arasında bir fark olmadığı gibi, bugünlerde Suriye’de Afrin’de Türkiye düşmanlarına karşı savaşan Mehmetçiğin ve yıllar boyu vatan haini teröristlere karşı canını ortaya koyan Mehmetçiklerin taşıdığı ruh aynı ruh değil mi? İşte böyle asil bir ruha sahip olan Ahmet Ağa’yı kendisinden ve onu tanıyanlardan dinleyelim istedik.

1888 yılında Konya’nın Sarayönü ilçesine bağlı, Lâdik kasabasında dünyaya gelmiş olup aslen Buharalıdır. Yusuflar sülalesinden olup babası Mehmet Efendi, annesi Emine Hanımdır. Üç erkek, bir kız olmak üzere dört kardeştir. Yıllarca çobanlık yaptığından dolayı yaşadığı muhitte Çoban Ahmet olarak tanınmış, sonradan Elma soyadını almıştır. Manevi bir yolla kendisine Hüdâî adı verildiğini bize şu dörtlüğüyle anlatmaktadır:
Ol Mevla’m koymuştur Hüdâî adım
Melekler ederler gökte feryadım
Mevla’mın aşkından almışım tadım
Yansa da ayrılmaz haktan Hüdâî!
Hatice Hanımla evlenmiş ve ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı çocuğu dünyaya gelmiştir. Halen hayatta olan çocuk ve torunları bulunmaktadır. Ladikli Ahmet Ağanın okuma yazması yoktur. Ümmî, arif, velî ve Hızır Aleyhisselâm’ın sırdaşı olup bu durumunu şu beytinde dile getirmektedir:

Bir Üstattan okumadım, yol nedir erkân nedir?
İlm-i Zahir okumadım, kalpteki bürhan nedir?
Ey beni yaratan Hüda’m, cümle bilgi sendedir.
Dertliler geldi kapına, hem dermanı sendedir.
Köyünde çobanlıkla meşgul iken Birinci Cihan Harbi patlak verir. O da her kahraman Türk evladı gibi din ve vatan için savaşa koşar. O günleri şu cümlelerle ifade etmektedir: “Topla tüfekle harp etmek şöyle dursun, süngü harbi yapardık. Süngü süngüye geldiğimiz zaman, düşman elektrik çarpmış gibi olurdu. İçimizde öyle yiğitler vardı ki, düşmanın attığı el bombalarını patlamadan kapıp tekrar düşmanın üzerine atardık.
Yaşasın komutanlar hazırız emrinize.
Hangi düşman dayanacak çarklanan süngümüze.
Atamızdan miras kaldı bu nazlı vatan bize.
Var mıdır karşı çıkacak yıldırım harbimize
Sen madalya almadın mı? diye soranlara: “Savaştan sonra madalya dağıttılar. Geri hizmette bulunan bir askere madalya vermemişler. Onun ağlamasına dayanamadım, çıkarttım madalyamı ona verdim. Bir sevindi ki görecektiniz” cevabını vermiştir. Sen neden gazilikten maaş almıyorsun? Gazilik madalyası olanlar maaş alıyorlar denilince de: “Birkaç günlük askerliğim var, onu da paraya mı çevireyim?” demiştir. Osmanlının son dönemlerini yaşamış ve Osmanlı askerlik terbiyesi almış olan Ahmet Ağa seferberlikte başından geçenleri anlatırken, hem kendisi ağlar hem de misafirleri ağlatırdı. İstiklâl Savaşı gazisi idi. O, açlık susuzluk ve yokluğun yaşandığı çileli harp yıllarını, Mehmetçik’in yaptığı kahramanlıkları gelecek nesillere aktaran Yirmi altı sene askerlik yapmış bir İstiklâl Savaşı gazisiydi.
Vatanın kurtuluşundan sonra memleketi Lâdik’e dönmüş ve vefatına kadar hayvancılık ve tarımla geçimini sağlayarak örnek bir şahsiyet olarak yaşamıştır.
Yıllarca batı cephelerinde koşturan Ahmet Ağaya, “Gazilik” şerefini bahşeden kader onu meşhur Kanal Harekâtında Filistin’in mahzun Gazze civarına sevk eder. Harp devam ederken birlikleri kahpe İngiliz’in pususuna düşer ve sağ om¬zundan hilâl şeklinde yaralanır. En yakın dört arkadaşının kahramanlıklarını ve şehit düşüşlerini ya¬ralı bir vaziyette seyreder. Düşman askerleri her tarafı istilâ ederler ve yaralı askerlerimizi, “ölmeyen kalmasın!” diyerek süngülerler. Bu esnada Lâdikli Ahmet Ağa başını bir şehidin kolunun altına sokar. Düşmanlar, “hiç diri asker kalmadı” diyerek uzaklaşıp giderler.
Orada, aç susuz yaralı bir vaziyette kalır. O anda bulunduğu yeri de düşman işgal etmiştir. Ellerini açarak: “Allâh’ım, beni düşman eline bırakma!” diye yalvarır.
Bu yakarış yerine varmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın izniyle Hızır Aleyhisselâm atıyla gelir. Lâdikli Ahmet Ağa’ya matarasından şerbet ikram eder. Ancak o yarısına kadar içer, tamamını bitiremez. Şerbeti içtikten sonra açlığı ve susuzluğu bir anda gider. Yaranın verdiği ağrı ve hâlsizlik de son bulur. O zaman dili söylemeye başlar.
Ne garip garip bakan Tîh’le Tûr’a?
Ömründe kuş bile uçmadı bura.
Seni Hakk’a yaklaştırdı bu yara.
Yansa da ayrılmaz Hakk’tan Hüdâî.

Aşk elinden içtim aşkın dolusun.
Yalvar Ahmet sen Rabb’ının kulusun.
Hak yolunda arzuhâlin bulunsun.
Yâ Muhammed sen hidâyet gülüsün.
Hızır Aleyhisselâm: “Gel seni hastaneye götüreyim” deyip atına bindirir ve Kudüs’teki hastanenin kapısına getirir. Hızır Aleyhisselâm: “Seninle arkadaşlığımız bundan sonra da devam edecek” deyip oradan uzaklaşır gider. Hastanedekiler, yaralı asker gelmiş diyerek onu içeri alırlar. Biraz sonra hastanenin içerisini nefis bir koku kaplar. “Bu nasıl askermiş!” deyip elbiselerini, potinlerini koklarlar. Tedavisi tamamlandıktan sonra tekrar cepheye koşar.
Ladikli Ahmet Ağa askerlik hatıralarının birinde şunları anlatır: “Cephenin birisinde arkadaşımla birlikte düşmana esir düştük. Esir kampı dağlık bir yerdeydi. Etrafı nöbetçilerle doluydu. Arkadaşım bana gelerek: “Ahmet, ikimizin de burada esir durması vatanımız için zararlıdır. Ben nöbetçileri meşgul edeyim sen kaç kurtul, cepheye git” dedi. Ben de ona: “Senin yapacağın işi ben yapayım” dedim. Arkadaşım: “Yâ Allah bismillah!” deyip yanımdan kayboldu. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra onunla buluştuk. Allah’a şükürler olsun ikimiz de esirlikten sağ salim kurtulmuştuk.
İmzasını atamadığı için mühür kullanırdı. Mektuplarını kâtipleri yazardı. Bir arkadaşından mektup geldiği zaman kâtiplerine okutur, cevabını da yine onlara yazdırırdı. Dinî kültürü hakkında: “Allâh ondan razı olsun, ben dinimi diyanetimi tabur imamımızdan öğrendim” demiştir.
Güvenme ey gönül dünya varına.
Kabir ahvalinin âh-u zarına.
Mevtim erişirse kalmaz yarına.
Medet medet der de yanar bu gönül.
Askerlik sonrasını şöyle anlatmıştır Lâdikli Ahmet Ağa:
“Elhamdülillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiler, artık memleketim olan Lâdik’e gelmiştim. İşte Hocamın bana çölde yaralı iken gelip kurtardığı sırada içirdiği, bana hayat bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Bu aşk ateşi günden güne sinemi yakıp beni dağlara, ıssız yerlere sürüklüyordu. Evde duramıyor, derdimi kimseye anlatamıyordum. Günler ve aylar böyle geçiyor, hep gözlerim yolları gözlüyor, O’nu bekliyorum. Çünkü “geleceğim” demişti. Gönlümdeki yangın arttıkça, lisanım gönlümdeki feryadı dışarıya döküyordu. Tam on iki sene geçmişti aradan. Nihayet bir gün elhamdülillah, Hocam teşrif edip göründüler, artık dünyalar benim oldu.
İşte o günden sonra hemen hemen her gün uğrar, lüzum eden ders ve malumatı verirdi. Bazen beni alır, kendisi ile beraber manevî toplantılara götürürdü. Kendisi gelmediği zaman manevî telefonla haberleşir, emredilen yere saatinden önce varırdım. Daima böyle saatinden önce vardığım için de beni çok sever memnun olurdu.”
Ahmet Ağa, zamanının çoğunu odasına gelen misafirlerine hizmet ederek geçirmiş, kimseye yük olmamıştır. Almamış hep vermiş, insanları iyiliğe ve hayra davet etmiş, kimseyi ayırmadan herkese dua etmiş, sohbetine katılan hiç kimseyi eli ve gönlü boş çevirmemiştir. Boş kaldığı zamanlarda dağlarda çobanlık yapmış, tarla ve bahçelerini ekip biçmekle meşgul olmuştur.
Ahmet Ağa bazen: “Bende bir şey yok, çobanın birisiyim” der, bazen de âdeta coşarak: “Oğlum, benim hocam ilim deryasıdır, ne soracaksanız sorun. Ben size bir peygamberin hayatını günlerce anlatırım fakat sizler dinlemeye tahammül edemezsiniz” derdi.
Söyleyen var söyleten var.
İlm-i Hikmet öğreten var.
Ol kapında bekleyen var.
Affımı isterim Allâhım.
Bir gün evinde abdest alırken hocası çıkagelince heyecanlanır. Hocası: “Sana bir abdest almasını öğretemedik” deyince o da: “Ne yapalım efendim bir çobanı peşinize taktınız. Çoban bu kadar becerebiliyor” deyince: “Ahmet! Ahmet! Ne abdest arıyorlar, ne namaz; kalb-i selim arıyorlar” cevabı ile karşılaşır.
Hayatının son günleri hasta yatarken: “Sen gidince bizler ne yapacağız Ahmet Ağa?” diye ağlamaya başlayan misafirlerine, yataktan doğrula¬rak: “Allah var oğlum Allah var, keder yok!” demiştir.
Evlatlarından birisi eline varıp: “Baba hakkını helal et!” dediği zaman: “Oğlum, bende üç emanet var. Onları sahiplerine verirsen, hakkımı helal etmiş olaca¬ğım. Sen olmasan da onlar emanetleri alıp götürecekler. Ama sen de onları görsen iyi olur” der.
Vefatından bir kaç ay sonra oğlu Zekeriya: “Haydi, odaya gel e¬manetleri ver” diye bir ses duyar. Bunun üzerine odanın önüne geldiğinde kapısı kilitli olduğu halde içeride üç kişinin namaz kılmakta olduğunu görür. Hemen o da na¬maz kılmaya başlar. Birisi bembeyaz örtüler içerisinde kapalı bir vaziyettedir. Açık olan: “Sen otur dayanamazsın” der. Gece sabaha kadar namaz kılarlar. Bir lokma verirler, ağzına atar fakat tadı hoşuna gitmez çıkarır. Belli etmeden kenara koyar. Üç kişiden biri: “O lokmayı yeseydin babanın vazifesine sen devam edecektin, nasibin bu kadarmış” der. Emanetleri isterler. Emanetlerin birisi Tayy-i Mekân elbisesi, birisi mühür, öbürü de şeceredir.
Allâh ve Resulünün sevdalısı, Hak aşığı ve Hak dostu olan Ahmet Ağa hayatı ile Allah’a ve Resulüne nasıl âşık olunacağını gösterdi. Onun muradı, ne dünya ne de dünya içindeki olanlardı. Onun asıl muradı, her yerde ve her mekânda hakikat nurunu aramak, Allah’ın rızasını kazanıp cemalini görmek, hak ve hakikate ermekti.
O da her fâni gibi dünyaya geldi, kulluğa yakışır bir şekilde hayat sürdü, gönüllere taht kurdu. Dünyanın dört bir tarafında onun sevgisi gönüllerde yaşıyor. O hiç kimsenin övgüsüne ve iltifatına ihtiyaç duymamış, kendisini metheden birine: “Ben, Allah’ı ve Resul’ünü seviyorum, sen de onları sev!” demiştir. Şöhretten ve riyadan son derece kaçınmıştır. “Bana türbe yapmayın, bir taş dikin yeter” demiştir.

Kimseler bilmez benim işimi.
Bu aşkın yoluna koydum başımı.
Dikmesinler benim mezar taşımı.
Gecelerde doğdu nur-u Muhammed.
Ziyaretçilerinden birisi: “Hacı Ahmet Ağa bazı kişiler senin hak¬kında kötü sözler sarf ediyorlar” deyince: “Benim Allah ile aram iyi ise, herkes bana kötü dese ne çıkar? Benim Allah ile aram kötü ise herkes bana iyi dese ne çıkar?” diyerek şu beytini okur:
Kimi atlı kimi yayan.
Her ameller olur ayan.
İçmişim aşkın şarabın,
İsterse desinler yalan.
Güzel ahlâk ve merhamet sahibiydi. Sanki herkes onun evladı ve torunu gibiydi. Evinin kapısı gece gündüz herkese açıktı. Küçük büyük herkese hizmet etti. Meseleleriyle ilgilendi, dertlilerin dertlerine çareler aradı, istisnasız herkese dua etti. Yetimi, öksüzü görüp gözetirdi. Hediye vermeyi seven cömert bir karakteri vardı. O, halkın içinde halktan biri gibi, fakat gönlü daima Hakk’la beraber olan bir Hakk eriydi.
Az uyuyan, çok ibadet eden, az gülüp çok ağlayan kimselerdendi. Ciddî, vakur ve daima tefekkürlü bir hâlde bulunurdu. Celâlli oluşunun ardında kullara ve mahlûkata karşı ince bir merhameti vardı. Gözü gönlü öbür âleme dönüktü. Kaza ve kadere boyun eğip, kaderine razı olan bir sabır numunesiydi. Kendine has manevî bir kokusu vardı, eline aldığı ve kullandığı eşyalar o güzelim kokuya bürünürdü.
Beş vakit namazını camide kılardı. Camiye gidip gelirken yere bakarak sanki bir şeyler kaybetmiş de onu arıyor gibi düşünceli, ağır ağır hareket ederdi. Çok güzel giyinir, temizliğine çok dikkat ederdi. Abdest alırken, namaz kılarken çok emek çekerdi. Namazı hiç bitmez zannedilirdi. Geceleri uyumaz, sabaha kadar ibadet ederdi. Gerek beyitlerinde gerekse sohbetlerine seher vaktinin önemini defalarca beyan etmiştir. Gelen giden misafirlerine birçok tavsiyelerde bulunmuştur:
“İhtiyarlığınızda genç yaşamak istiyorsanız, onu bunu bahane etmeden, beş vakit namazınızı camide cemaatle kılın. Dizlerinize sarı su inmeden, genç iken namazı çok kılın. Çocuklarınızın rızkını helalinden kazanın, alnınızın terini yiyin, kimsenin eline bakmayın. Bu din Allah’ın dinidir. Allah ne derse onu yerine getirin. Hizmet ehli olun, hizmetten geri kalmayın. Allah sonumuzu hayra getirsin, Allah hakkımızda hayırlısını versin” derdi.
Yine sohbetlerinde dünyanın yaradılışından, peygamberlerin hayatından, Peygamber Efendimizin (s.a.s) ve ashabının hayatından bahsederdi. Büyük veliler ve âlimlerle ilgili kıssalar da anlatırdı. Sohbetine katılanlar büyük bir haz duyardı. Duygusal anlar yaşanırdı. Herkes memnun kalarak, tekrar buluşmak niyetiyle, selâm ve duasını da alarak ayrılıp giderdi.
“Allah’ım! Sev bizi sevdir bizi, dünyada ve ahirette ağlatma güldür bizi” diye dua ederdi.
Sohbetinden ve aşkla söylediği beyitlerinden sonra mutlaka: “Allah hakkımızda hayırlısını versin! İmanımı kurtarabilirsem ne mutlu bana” deyip, korku ile ümit arasında yaşardı.
Ehl-i Sünnet inancına göre velilerin keramet sahibi olmaları haktır ve gerçektir. Veliler etrafında anlatılan akıllara durgunluk verici bazı kerametlerin fizikî anlamda izahları elbette kolay değildir. Ancak kâinattaki birçok hâdiselerin de, iyi bakıldığı takdirde akılları zorlayacak nitelikte olduğu görülür. Sadece duyu organlarıyla bazı şeyleri anlamaya çalışmak, illâki maddî görüntü ve bilgiler aracıyla fizikötesi hâdiseleri kavramaya uğraşmak, çoğu zaman insanı bir çıkmaza sürükleyebilmektedir.
Bir anda dünyanın en uzun mesafelerini kat edebilen, Allah’ın lânetlediği şeytan bile böyle olağanüstü özelliklere sahip iken, Allah’ın bir veli kulu niçin daha iyi özelliklere sahip olmasın?
Bir seveni merhametiyle ilgili olarak şunları anlatmıştır: “İlk görüşmemizde Ahmet Ağa aynı Yunus Emre gibi çok güzel şiirler okudu, adeta kendinden geçti. Ben şaşırdım bu coşkunluk karşısında. Daha sonraki zamanlarda tek başıma onu ziyarete gitmeye başladım. Bir defasında yalnızca ikimizdik, ona: “Ağa, sen bu hali nasıl elde ettin?” diye sordum. O da: “Bende bir hal yok, ben bir ümmi çobanım” diye cevapladı. Sorumda ısrar edip: “Göreve çağırıyorlar diyerek çıkıp gidiyorsunuz, sizi göremiyoruz” deyince anlatmaya kendini mecbur hissetmiş gibi oldu:
“Seferberlik zamanında Gazze’de savaşıyorduk. Düşman bizi muhasara altına aldı. Bir hafta boyunca ne su, ne yiyecek bulabildik. Daha sonra yardım ulaştı ve kazanlar kaynamaya başladı. Yemek dağıttılar bize. Bir ekmeğin içine tahin koymuşlardı. Ben ekmeği ısırıp ağzıma bir lokma aldım. O sırada karşımda bir deri bir kemik kalmış cılız bir köpek gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Biraz ekmek bölüp ona attım. Yanımdakiler: “Ahmet delilik etme, ye yemeğini” dediler. Ancak benim gönlüm bu hale elvermedi. Bir lokma kendim yedim, bir lokma köpeğe verdim. Gece uykuya dalınca Peygamber Efendimiz (s.a.s.) teşrif ettiler ve sırtımı sıvazlayıp: “Ahmet, evladım! Ben seni sevdim” buyurdular. Uyandığımda Peygamber Efendimize (s.a.s.) karşı büyük bir aşk başladı içimde. O günden beri bu haldeyim.”
Berat gecesi evinde toplanan misafirlerinin: “Ahmet Ağa, bugün nereye gideceksiniz?” sorusu üzerine: “Eski tarihlerden beri Mekke, Medine, Kudüs, Semerkant, Buhara, Şam, Roma ve İstanbul azami ehemmiyete sahip sekiz şehirdir. Bunlardan dördünün Cennet’te bu mekâna yakışır tezahürlerinin olduğu ifade edilir. Mekke-i Mükerreme’de Harem-i Şerif’teki zemzem suyunun başı berat geceleri toplanma yeridir. Bu gece de aynı yerde toplantı olacak. Her sene bu gece zemzem kuyusunun suyu coşup kabarır, ağzına kadar gelir. Peygamber Efendimizin ruhaniyeti ile bütün peygamberler ve evliyaullah orada toplanır. Hep birlikte dua yapılır. Sonra o kuyudan su içilir, artanı da oraya dökülür. Ondan sonra su normale çekilir. Zemzem kuyusunun suyunun bitmeyişinin hikmeti budur. Bu merasim her sene yapılmaktadar” cevabını verir.
8 Haziran 1969 Perşembe günü seksen bir yaşında Rahmet-i Rahman’a kavuşur. Kabri Konya’nın Lâdik kasabası mezarlığındadır.

Mustafa SADE.”KOÇAKLAMA”

Ant olsun ki sancağa, pusata ve Kur’an’a
Bozkurtların ordusu tuğ dikecek Turan’a
Ancak hilal yakışır göğümdeki urana
Anadolu’ya ana, çakılına can dedik
Künyeye aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Ülküsüz yaşayamaz Alparslan’ın neferi
Bugün Afrin gazası, dün Malazgirt zaferi
Hedef Kızılelma’dır, bu bir visal seferi
Ölümü vuslat bildik, vuslata bu an dedik
Bünyeye aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Oğuz boyundan gelen Mehmetçik’dir adımız
Tanrı Dağı’ndan kalkıp açıldı kanadımız
Tuna’nın kıyısında toy kurmak muradımız
Yeniden çizilecek sınırlara şan dedik
Gönyeye aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Kan sürdük göktuğlara, şahidi al bayrağım
Şefkat ile sarmalar şehidi al bayrağım
Ötüken’den bu yana şah idi al bayrağım
Zulme boyun eğmedik, ancak kana kan dedik
Fünyeye aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Nizam-ı âlem için kulak verdik çağrıya
Orta Asya’dan kalkıp kervan dizdik Ağrı’ya
Benim kutsal toprağım bu sevdanın bağrı ya
Adımlarken sevdayı Hatay, Urfa, Van dedik
Konya’ya aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

Zalime alp, mazluma eren olduk çok şükür
“Beklemeyin” aşka can veren olduk çok şükür
Doğacak kutlu güne yâren olduk çok şükür
Ay yıldıza cihanı aydınlatan tan dedik
Dünyaya aşk yazıldı, biz aşka vatan dedik…

M. Sırrı DEMİRCİ.”ELVAN YAZMALAR DİYARI TOKAT”

Tarihte baskı sanatının ilk örneklerine paleolitik dönemde insanoğlunun yaşadığı mağara duvarlarına elinin doğal boya izlerinin baskıları şeklinde rastlamaktayız. Bu örnekler, pozitif ya da negatif baskı örnekleri olarak karşımıza çıkar. İnsanoğlunun doğasında bulunan kendinden bir iz bırakma isteği sonucu ortaya çıkan bu istek, M.Ö. 25000 tarihlerine kadar uzanan arkeolojik kazılarda tespit edilmiştir. İspanya’da Altamira, Fransa’da Chauvet, Pech-Merle, Lascaux, Endonezya’da Gua Masri mağara duvarlarındaki izlerle yurdumuzda M.Ö. 12000 yılları mezolotik döneme ait İzmir Kula yakınlarındaki Çakallar Volkanı Jeoparkı el izleri ile Muğla Çine yakınlarındaki Herakleia Latmos civarı Beşparmak Dağları’nda da bu el izlerine rastlamaktayız. İnsanoğlunun bu kendinden iz bırakma isteği günümüz yazma atölyelerinde, yazmacı hanlarının duvarlarında da canlı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yazmacı çıraklarının, kalfaların, ustaların birer canlı imzalarıdır sanki bu el izleri. Tarihteki bu eski boyalı el izlerini kalıp baskının ilk örneği olarak tanımlayabiliriz. İnsanoğlunun zamanla yerleşik düzene geçmesiyle iletişim için birtakım semboller ve şekiller geliştirilmiş, böylece dilsel gelişimin yolu da açılmıştır. Hititlerin M.Ö. 2000 civarı pişmiş topraktan günümüze kadar gelebilmiş düz ya da silindir şeklinde birçok mühür örneklerine rastlıyoruz. Bu mühürler pozitif ya da negatif şekilde ortaya çıkıyor.
Baskı yapmayı öğrenen ilk insanlar çevresinde bulunan kil, taş, tahta ve sonradan madenden yaptıkları kalıp örnekleri olarak mühürler karşımıza çıkmaktadır. Üzerlerinde önceleri yine geometrik motifler sonradan bir takım tasvir, resim ve motiflerle ifade edilmekte, bu motif ya da tasvirleri değişik yüzeylerde yan yana basarak çoğaltıp süsleyerek bezemesi yapılmaktaydı. Önceleri kil üzerinde görülen bu örnekler sonraları tekstil örnekleri üzerinde de görülmeye başlanmıştır. Bunlar düz, kare, dikdörtgen, daire şeklinde ya da silindir mühürler biçimindeydi. Bu mühür örneklerini Ankara Anadolu Uygarlıkları Müzesi ve ilimizde bulunan Tokat Müzesi Arkeoloji Bölümü’nde görüyoruz. Tarihten günümüze ulaşabilmiş eski basılı tekstil örneklerine pek rastlayamıyoruz. Çünkü bunlar tamamen doğal ürünlerden yapılmıştır ve doğal şartlarda zamanla yok olmuşlardır. Arkeolojik bulgular ilk tekstil örneklerinin M.Ö. 8000 yıllarına kadar gittiğini gösterir. M.Ö. 3500 – 3000 yıllarında Hindistan ve Pakistan’da pamuğun bulunuşu, Mısır’da ketenin M.Ö 5000, Çin’de ipeğin bulunuşu ise M.Ö. 2600 yıllarına kadar gider. Anadolu’da Çatalhöyük’te yapılan mezar kazılarında M.Ö. 6500 yıllarına ait bulunmuş geometrik desenli renkli keten parçaları bulunan ilk tekstil örneklerindendir. Bu geometrik kalıpların o dönem duvar dekorasyonlarında kullanıldığı görülmektedir. Tarih öncesi dönemlerinde başlayan insanın örtünme ihtiyacından doğan bu tekstil ürünleri insanın doğasında olan farklı görünme ve beğenilme arzuları da insanları değişik tekstil ürünleri yapmaya yöneltmiş. Önceleri tamamen doğal liflerden elde edilen bu ürünler M.S. 1885 yılından sonra elde edilmeye başlanan sentetik lifler ve 1856 yılından sonra keşfedilen sentetik boyalarla yapılır hale gelmiştir.
Tekstil baskıcılığı sanat ile yakın ilgisi olan gösterişli tekstil tekniklerinden birisidir. Kumaşları renkli şekiller, simgeler ve desenlerle dekore etmek isteği çok eski zamanlardan beri var olmuştur. Tekstil baskı sanatının Orta Asya veya Mısır kökenli olduğu Hindistan’dan yayıldığı şeklinde tespitler olsa da insanoğlunun örtünme ve süslenme kaygıları kadar eski ve yaygın olduğu görüşüne sahibim. Yunan coğrafyacı Strabon, Yunanistan’da Hindistan kaynaklı kumaşlardan bahsetmekte, Romalı Rinilius ise Mısır’da kumaş boyama tekniği ile ilk örneklerinin yapıldığı anlatılmaktadır. Mezopotamya’da Sümerler döneminde tahta kalıplarla kil üzerine baskılar yapıldığı, Çin’de ise yine ağaç kalıplarla mühürler yapılıp baskılar yapıldığını bilmekteyiz. Pamuk lifleriyle ilk tekstil örnekleri ve kâğıdın 8. yüzyıl civarında bulunuşuyla beraber İngilizce “block printing”, Fransızca “l’éstampage”, Almanca “zeugoruck” diye adlandırdığımız kalıpla baskı sanatının temelleri de böylece atılmış oluyor. Yüksek baskı tekniği dediğimiz basılacak kısımları yüksekte kalan şekilde hazırlanan ağaç ya da kilden kalıplar yanında tahta üzerine metal şeritler çakarak da hazırlanmış kalıplar vardır. Mısır’da Panapolis’te M.S. 400 – 600 yıllarına ait tahta baskı kalıplarıyla basılı kumaşlar bulunmuştur.
Orta Asya’da göçebe yaşayan Türkler, kullandıkları giysi ve eşyaların üzerine kültürlerinde yer alan geyik, keçi, kaplan, antilop gibi av hayvanları ve avcılık kültürünü yansıtan kumaş motiflendirme tekniklerini kullanmışlardır. Göçler yoluyla gittikleri yerlerde kendi kültürlerinin de yaşamalarını sağlamışlardır. Anadolu’da ise M.S. 1100’lerden itibaren yerleşen Türk topluluklarıyla daha önce de bilinen bu baskı tekniğinin değişik boya teknikleriyle de geliştirilerek devam ettiğini görmekteyiz. Herodot, Hazar Denizi etrafında yaşayan kavimlerin birbirlerinden etkilenerek doğal kök boyalarla kumaş yüzeyini desenlendirip bu teknikleri geliştirdiklerinden bahseder. Anadolu, Oğuz Türkleri tarafından Türk sanat ve kültürünün merkezi olmuştur. Çeşitli sanatsal faaliyetlerin arasında en revaçta olan ekonomik getirisi yüksek bu sanat dalı, zamanla bazı yabancı uyruklu topluluklarının da bölgeye yerleşip bu sanatla uğraşmalarını sağlamıştır.
Tokat bölgesinde pamuklu, ipekli dokumacılık yanında doğal boyacılıkta kullanılan safran, kök boya, cehri, geven tarımlarının yapıldığı, Ege ve Çukurova’dan gelen pamuk ve ipek yanında Erbaa Niksar Ovası’nda da bu tarımların yapıldığını bilmekteyiz. Yine bu sanatta kullanılan çanak ve kaplar da ünlü Tokat seramikleridir. Kalıp işinde kullanılan en makbul ağaç türü ıhlamur ise bu bölgede bolca yetişen bir ağaçtır. Tavernier’in seyahatnamesinde Tokat civarından Hindistan’a yapılan safran ihracatından bahsedilmektedir.
Selçuklu Beylikleri ve Osmanlı dönemlerinde devam eden bu sanat 17., 18. ve 19. yüzyılda en güzel örneklerini vermiştir. Günümüze ulaşabilen en eski yazma baskı örnekleri 16. yüzyıla aittir. Anadolu’daki en önemli yazma basma merkezi Tokat olup, 15. yüzyılda merkez haline gelip 16., 17. Ve 18. yüzyıllarda en canlı günlerini yaşamıştır. Bu bölgede el sanatları ve ticari faaliyetlerin varlığı o dönemlerde inşa edilen hanların ve çarşıların büyüklük, ihtişam ve sayılarından bellidir. Günümüze ulaşabilen hanlar bunun ispatıdır.
Tokat, valide sultanlara has bir şehir olup bu sanatın şehrimizde yapımı çok öncelere dayanır, yedi asırlık bir tarihe sahiptir. Fatih Sultan Mehmet’in annesi Gülbahar Valide Sultan zamanından önce başlayan bu sanatın, o dönemde başka yerlerde yapılması bir kanunname ile de yasaklanmıştır. Böylece her yazma başına konan bu verginin Tokat hasına verildiğinden takibinin kolay olması düşünülse de zamanla bazı ustaların 1817 yılında bu vergiden kurtulmak için Tokat civarındaki Zile, Niksar, vb. bazı ilçelere gittiği takibinin yapılarak işyerlerinin kapatılıp Tokat’a dönmeleri sağlanmıştır. 1814 tarihli bir sicil kaydına göre çitin (tülbent bezi) her topundan 20 para damga resmi alındığını görmekteyiz. Yine 1828 yılındaki bir Tokat şeriye sicilinde görünen şehrimizde 34 basmacı esnafı olup en çok vergi veren esnaflar olarak kayda geçmişlerdir. Tokat’ın bu sanatın merkezi olmasında şüphesiz bu koruma yanında üç büyük kervan yolunun kesiştiği şehir olmasının payı da büyüktür.
Günümüzdeki petrol ve ekonomisi ne kadar önemli ise o zamanlar pamuklu, ipekli dokuma ve basma ticareti de aynı öneme sahipti. Özellikle ipeğin yeri bir başkaydı. Ünlü kervan yolları ve pazarlar onun adıyla anılırdı. 3 kervan yolunun kesiştiği Tokat’ta 13 büyük han vardı. Bunlardan günümüze ulaşabilmiş görkemli hanlar bunun ispatıdır. Taşhan, Deveciler Hanı vb. Bu durum da, sanatla ilgili yetenekli ustaların bu bölgeye yerleşmelerini sağlamış, yazmacılıkla ilgili yan sanatlar da bölgede gelişmiştir: Boyacılık, dokumacılık, seramik, bakırcılık, vb…
Evliya Çelebi 1656 yılında uğradığı Tokat’ta dünyanın her yöresinde yapılan yazmacılığın Tokat’takilerin ünü ve kalitesine ulaşamadığından bahisle ünlü seyahatnamesinde yazma esnafından “Esnafı nakkaşını yağlıkçıyan” diye söz ederek yapılan yazmaları “Beyaz pembe bezi, diyar-ı Lahor’da bile yapılmaz, güya altın gibi mücelladır. Kalemkâr basma yorgan yüzü, münakkaş perdeleri gayet memduh olur” diye övmektedir. Macarcada ‘’Tokadi” kelimesinin basma anlamında yerleşmesi Tokat’ta imal edilen bogasilerin, basmaların dünyaca ünlü olmasından kaynaklanmıştır. 18. ve 19. yüzyılda Tokat dışında başta İstanbul’da Kandilli, Üsküdar, Kanlıca, Samatya, Yenikapı, Kumkapı, Yeniköy; Kastamonu, Mardin, Elazığ, Bartın, Malatya, Hatay, Rize, Sivas, Gaziantep, Diyarbakır, Konya, Bursa, İzmir – Tire, Bolu – Göynük gibi yerlerde yayılıp yapılmış olsa da Anadolu’daki anayurdu Tokat’tır. Yaptığım araştırma ve tespitlerimde de gördüm ki, Tokat dışında faaliyette bulunmuş eski ve yeni yazma atölyelerinin hemen hepsinde Tokatlı usta ve kalfaların isimlerine rastlıyoruz.
Bölgemizde yemeni, çit, çember, yapık, değirmi olarak tanımladığımız yazmaya eskiden “pusiş” (yani kapatıcı, örtücü) dendiğini biliyoruz. Elde tahta kalıplarla yapılan tek ve çok renkli elvant diye bildiğimiz baskılı kumaşların da çoğu yazma diye adlandırılır. Çevremizde ilk örneklerinin kalem işi denilen fırça ile bez üzerine yapılan baskılar sonraları kalıpla ortak çalışma ve daha sonraları da yalnızca ağaç kalıplarla yapılır oldu. Tokat bölgesi yazmalarının ünü de karakalem denilen siyah kontur baskıların içerisindeki renklerin de renkli ağaç kalıplarla basılmasından gelmektedir. Bu baskı çeşidi de elvant ismiyle bilinir.
Tokat yazmalarındaki bu özgün elvant işi dışında yazmalardaki motifler de ayrı bir özellik taşır. Ayrıca Anadolu’ya has bir sanat olan yazma kenarlarındaki onunla bütünleşen oyalar, yazmanın renk ve motifleriyle bütünleşerek ona ayrı bir değer katar. Hepsinin ayrı bir adı ve hikâyesi olup dilsiz anlatım aracıdır sanki. Yazmalarımızda pek geometrik semboller kullanılmaz. Genellikle yuvarlak ağaç kütüğünün enine kesilmesiyle ıhlamur ağacının tercih edildiği kalıplar, nakışbul denen ince bıçaklar ile oyulur. Dairesel alanda genelde yay gibi dönen, kıvrılan bir dal ya da yaprak, horoz kuyruğu şeklinde yer almakta, bunun etrafında çevremizde yetişen genelde gül, zambak, lale, sümbül gibi çiçekler ya da kestane, üzüm, elma gibi meyveler bir ahenk ve uyum içerisinde yerleştirilir. Yazmalarda içi dolu diye bilinen örneklerde bordür motifleri içine ana motifler 5, 6, 14, 16’lı olacak şekilde basılarak yüzey tamamen doldurulur. Ana motifteki çiçeğin adıyla öne çıkan kalıp o yazmanın ismini alır. İçi dolu yazmalarda Tokat ismiyle ünlenen motif en tanınmış olanıdır. İçi boş yazmalarda kenar bordürleri içerisinde dört köşeye birer motif basılır. Genelde başörtüsü olarak kullanılan yazmalar dışında, sofra örtüleri, seccade, bohça, perde, yorgan, yastık yüzleri gibi diğer baskılı tekstil ürünlerinin de en ince güzel örnekleri Tokatlı yazma ustaları tarafından ortaya konmuştur. Tokat yazmalarında genellikle yüzey motiflerle bezelidir. Çok eski bir motif olan yarım elmalı, elmalı, kirazlı yazmaları yanında Tokat içi dolusu, üzümlüsü, zambaklısı, purket, asma yaprağı, kaynana yumruğu, Trabzon kenar, kaşık sapı, ev işi vb. örnekler mevcuttur. Ayrıca yörede Çengelköy, Kandilli, Laleli, parçalı, drama, Kilitli, Kestaneli, Alaplı, Fulyalı, yarmalı, cingoloz, parçalı, horoz kuyruğu, hamamiye isimli yazma imalatları da yapılmaktadır.
Anadolu’daki el sanatları dünyanın başka bir yerinde olmayan geçmişe ve geleneğe sahiptir. Bunlardan birisi de yazma baskı sanatıdır. Oyalarda, yazmalarda kullanılan motifler, renkler; çevrede bulunan çiçek, meyve, hayvan motiflerinin fazla bozulmadan stilize edilerek veya geometrik arabeskler halinde ortaya çıkıyor. Günlük yaşantıları bu desen ve motiflerle sanki dile gelmiştir. Bu eski geleneksel motif ve kompozisyon anlayışı, bugünlerde yapılan serigrafi ve fabrikasyon ürünlerde dahi aynen devam etmekte, yerli halkın gönlündeki bu motiflerin yerini de başka motifler tutmamaktadır. Mutluluğunu, üzüntüsünü, aşkını, hüznünü, saflığını, temizliğini, sevincini, coşkusunu bu renk ve motiflerle ifade etmiştir. Sade ve basit gibi görülen bu motifler binlerce yıllık kültür birikimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bir kompozisyon içerisinde kullanılan değişik motifler ise bütünlüğü bozmadan bir ahenk içerisinde yerleştirilmişlerdir.
Tokat yazmalarında seçilip kullanılan renkler ise az sayıda temel renk diye bildiğimiz renkler, kontrast olsalar dahi yan yana güzel bir uyum içerisinde yazma yüzeyine dağılmışlardır. Dairesel düzende genişleyerek yüzeye simetrik bir şekilde yayılan motif örnekleriyle basılan yazmalar. Bu örnekle basılan yazmaların tam ortasına ya tek ya iki yarım ya da dört çeyrek kalıpla birleştirilerek bir göbek kalıbı vurulur. Bu göbek etrafına uygun motifler dairesel planda basılarak yerleştirilir. Sofra bezleri örneğinde olduğu gibi aynı yazma kenar bordürleri de uygun kalıplarla dönerek kompozisyon tamamlanır. Sokaklarımız, mahallerimiz çoğu el sanatlarıyla ilgili bir şeyler üreten atölyelerle doluydu. O sanatkârlar günlük yaşantımızın içerisindeydiler. O yüzleri, simaları tanırdık hep. Şimdi hangimiz biliyoruz yeni yazmacıları, kaçımız tanıyor son dabakları? Son bakır ustaları neredeler, bilen var mı? Keçeciler, kazazlar, mutaflar neredeler? Nerede o kendine has kokuları olan sokaklar? Dabakhane, Boyahane, Kabe-i Mescid, Sulusokak, vb…
Ürünün tekniği, malzeme ve kullanım alanının bir uyum içerisinde olması ve üretimin sürdürülmesi el sanatlarını ancak ayakta tutar. Bunlardan aksayan biri bu sanatlardaki üretimi zora sokar. Son zamanlarda yapılan tanıtım ve etkinliklerdeki artış ancak can suyundan öteye geçmemektedir. Bu sanatları koruma amaçlı bir takım çalışmalar yapılabilir, ancak o da endüstriyel anlamda bir şey ifade etmez. Bu ürünler doğal malzeme ve tekniklerle üretildiğinde yeni pazarlar bulacaktır. Bu tarihsel güç ve güzelliğe sahip yazmacılığımız yöresel ve bölgesel istekle, beğeni birikimlerinin geleneksel motif ve formları bozmadan çağdaş tasarım anlayışıyla yeni kullanım alanları yaratarak içinde bulunduğu bu durumdan kurtulabilir. Son zamanlarda yeterli olmasa da bu sanatın yeniden canlanıp yeni ustalar yetişmesi için yapılan çalışmaları da içten kutluyoruz. 19.yüzyıldan sonra ulaşımda deniz yollarının öne çıkması, buharlı makinaların icadı gibi teknolojik yeniliklerle kervan yolları da çoğunun güzergâh değiştirmesine sebep olmuş, şehrimiz de bu gelişmelerden olumsuz şekilde etkilenmiştir. İlimizdeki bu ticari faaliyetlerinin de yavaşlaması ve başka merkezlere kaymasına neden olmuştur. Ayrıca gerileme sürecindeki imparatorluğun artık Avrupa’da makineleşmeye giden sanayi sektörüne uyum gösteremeyip, rekabet edemez duruma gelmesi de el emeğiyle üretim yapan küçük sanayi işletmelerini üretim yapamaz hale getirip, kapanmalarına sebep olmuştur. Önceleri Avrupa’ya yakın şehirlerde görülen bu etki, sonraları Anadolu esnafını da etkiler hale gelmiştir. Zaten son zamanlarda bu el sanatları bölgesel üretim düzeyinde imalat yapar hale gelmiştir. Tarihteki örneklerinin ağaç kalıpda yapılırken de bu özelliklerini koruyor gibi görünse de zamanla seri üretim serigrafiye geçerek bu özelliğini de yitirip zanaat haline gelmiştir.
Günden güne sanayileşme yolunda büyük ilerlemeler yapılan dünyamız da küçük el sanatlarının imalatında günden güne düşüşü gözlemlemekteyiz. Doğal olarak sanayileşme olacaktır ve gereklidir de. Bu arada el sanatlarının değeri korunmakla birlikte kullanım sahaları daralmaktadır. İstek azalıyor, tüketim olmayınca da bu sanatlar kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Sanayileşme ve fabrika imalatı karşısında bu sanatların birçoğu bırakılmış, bir kısmı da ancak ayakta kalıp varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Teknoloji hızla ilerlemekte, bugün kullandığımız araçlar yarın demode olmaktadır.
Tokat yazmacılığı da bu yaşam savaşını veren son el sanatlarındandır. Alın teriyle hazırlanan terin tuzuyla yoğrulan bu ağaç baskı yazmalar. Yazmacılığın, birçok el sanatı gibi silinip gitmesini önleme çalışmaları ve çabaları sonucu ayakta kalabilmiştir. Bu çalışmalar turistik bölgeler ve büyük şehirlerde yazmacılığa pazarlar açılması ve sanatseverlerin bu konuyla ilgilenmeleri sayesinde gerçekleşebilir.
Günümüzün en geçerli sanatlarından olan baskı ve batik sanatlarına teknik yönden birçok hazır bilgiler veren Tokat yazmacılığının gerçek sahibi halktır. Onun köklü geçmişi, ince zevki, halayı, türküsü nakış nakış, motif motif bu yazmalarda kendini gösterir. Doğumdan ölüme yaşamın bir parçasıdır.
İlimiz müzesi ve eski yazma ustalarının ellerindeki eski yazma kalıbı örnekleri ile benim fotoğraflayıp belgeleyebildiğim örneklerle bu geleneksel motifler korunmalı, gelecek nesillere aktarılmalıdır. Meslek liseleri, Güzel Sanatlar Fakültesi, Meslek Yüksek Okulu, olgunlaşma enstitüleri gibi eğitim kurumlarında gerekli eğitim programları konmalıdır. Geleneksel motif, malzeme ve teknikler yanında bu öz desenleri yozlaştırmadan yeni motif ve modern uygulamalarla imalata yönelmeli, yurt içi ve dışı sergilerle tanıtımlar yapılmalıdır.
2015 yılında benim Tokat yazmacılığı hakkındaki 47 yıllık bilgi ve birikimlerimin bir kitapta toplanıp basılmasını sağlayan başta sayın belediye Başkanımız Av. Eyüp EROĞLU Bey olmak üzere emeği geçen herkese en içten teşekkürlerimi de burada belirtmek isterim. Bu çalışma şehrime bir vefa borcumdur.