Ahmet DİVRİKLİĞOLU.(Türkiye Cümhuriyyeti, Tokat).”Duam”

ad

Minareden Ezanımı
Dindirtme benim, Allahım
En yüceden Bayrağımı
İndirtme benim ,Allahım

Milletimi pahidar kıl
Cümlemize ver sen akıl
Düşmanlara tek bir çakıl
Verdirtme bize ,Allahım

Bülbül susmasın bağımda
Hain gezmesin dağımda
Çakalları -Vatanımda
Ürdürtme bize , Allahım

Duam kabul olsun benim
Yücelsin,yükselsin Elim
TUFAN diyor :Ölüm,zulüm
Gördürtme bize ,Allahım

Ahmet DİVRİKLİOĞLU TUFAN

Türkiye Yardım Sevenler Derneği’nin kuruluşu 1928 yılında

Türkiye Yardım Sevenler Derneği’nin kuruluşu 1928 yılında Türk kadınları tarafından faaliyete geçirilen Himaye-i Etfal Kadın Yardım Cemiyeti’ne dayanıyor. Cumhurbaşkanınız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önerisiyle 1938 yılında bu cemiyetin adı ” Türkiye Yardım Sevenler Derneği oluyor. Ülkemizin en saygın dernekleri arasında yer alan bu derneğin Tokat temsilcileri bugün Yönetim Kurulu Başkanı Sevinç Yaveroğlu Hanımefendi başkanlığında derneğimize bir nezaket ziyareti gerçekleştirdiler. Kendilerine müteşekkiriz. Daima yanımızda ve yakınımızda gördüğümüz bu değerlerle İnşallah ortak etkinliklere imza atabilme ümidindeyiz.

Hasan AKAR,
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Remzi Özkan.”YETİŞ SEVDİĞİM”

Ömrümün her anı kar ile boran
Kalmadı halimi hatrımı soran
Resmindir karşımda yıllardır duran
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Meğerki bu dünya yalanmış yalan
Süslü kelimeler, zehirli yılan
Sazımın son teli henüz kopmadan
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Yitip giden gençlik sahile vuran
Sevdamızdır bizi, yakıp kavuran
Artık son yapraktır takvimde kalan
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Var mıdır hasretle barışık olan
Ayrı dünyalarda mutluluk bulan
Yürek harman yeri, şimdi toz duman
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Hilal ORAL.”UMUT”

Kaf dağının ardıydı
“ Uyuyan prensesti”
Umut toza toprağa bulaşmış
Ellerimdi…
Ağzımın kenarındaki
Pekmez bulaşığıydı… Umut
Saçlarıma taktığım çiçekti
Eteklerime topladığım taş…
Yıldızlara erişir sandığım
Baştı… Umut…
Umut ilk aşkımdı…
Çeşme başlarında beklediğimdi
Umut…
Aynada yansıyan aksimdi…
Sol yanımda uslanmaz kuştu
Umut…
Türkü türkü sesti…
İki büklüm çalıştığım tarlada
Aldığım nefesti umut…
Ektiğim pamuk, biçtiğim başaktı…
Yüreğimden geçenlerdi umut…
Söylediklerimdi
Anlatamadıklarımdı, ağlayamadıklarımdı.
Umut öğrendiklerimdi öğrettiklerimdi.
Toprağa girene kadar bedenim…
Sevdiğim, seveceğim verdiğim vereceğim
Her şeydi umut…

Hüseyin YEĞNİDEMİR.”KALAYCI ÇIRAĞI”

Benim çocukluk yıllarımda bugünkü gibi yemek masalarını porselen tabaklar süslemiyordu. Çelik tencereler yoktu. Mutfaklarda kullanılan tencereler, tabaklar, bardaklar, su kapları bakırdan yapılırdı. Bunlar Zile yöresinin deyimi ile su taşımasına yarayan helke, su tası, sitil, kazan, kuzu kazanı, bağ leğeni, çamaşır kazanı ve leğeni, yağ tavası, lenger, kirpikli sahan vs. Bunlardan bazıları her yıl bazıları ise 2-3 yılda bir kalaylanırdı.
Şehirlerde kalaycı dükkânları vardı. Kalayı silinmiş, bakırı çıkmış kaplar buralarda kalaylatırdı. Köylerde yaşayanlar için seyyar kalaycılar vardı. Bunlar köy köy gezer, uygun bir mekân bulur, körüklü ocak tezgâhı kurulurdu. Köyün tellalı akşam yüksek bir yere çıkarak kalaycının geldiğini “Kalaycı geldi, kalaycı geldi” diye bağırarak duyururdu.
Bir kalaycı ekibi üç kişiden oluşurdu. Usta, kalfa ve çırak. Usta temizlenmiş kapları kalaylar, kalfa bakır kapları su, kum ve bez kullanarak temizlerdi. Çırak ise işin en zor kısmını yapardı. Esas işi körük çekmekti. Ayrıca etrafın temizliğini yapar, kalaylanmış kapları sahibine teslim ederdi. Hangi ailenin kapları kalaylanıyorsa o aile yemek verirdi. Çırağın diğer bir vazifesi de aileler tarafından hazırlanan bu yemekleri getirip boş kapları yine teslim etmekti.
Çırağın vazifeleri bununla da bitmezdi. Ustanın abdest suyunu ısıtır, ibrikle dökerdi. Akşamları yatakları serer, sabahları toplardı. Sabah erkenden körüğü yakar, çay suyunu ısıtır ve demler. Çırak olmadan gerçekten zor bir iştir. Bir kalaycının ekipmanları körük, kömür, kalay, nişadır, pamuk ve çeşitli boyda kıskaçlardan oluşurdu. Tabi bu eşyaları taşımak için de bir eşek lazımdı.
İlkokul 3. sınıfa geçtim yaz tatili başladı. Komşumuz Karaböcük’ün Ömer Usta Çekerek’ten haber yollamış anneme. Hüseyin’i Çekerek’e gönder bu yaz benim yanımda çırak olarak çalışsın diye. Annem beni bir kamyona bindirip Çekerek İlçesi’ne gönderdi. Ömer Usta’nın kardeşi Mahmut Usta’nın evine gittim. Üç dört gün burada kaldım. Yaşıtım olan Mahmut Usta’nın oğlu İsmail’le güzel vakit geçirdik.
O zaman Çekerek’te cumartesi günleri Pazar kurulurdu. Mahmut Usta çalıştığı köyden Çekerek’e geldi. Beni de yanına alarak Koyunculu Köyü’ne gittik. Orada sıra ile Kadışehri, Kalaba, Gümüşlük, Yankı ve en son Örencik Köyü’ne gittik. Her köyde yaklaşık on beş gün çalışıyorduk. Örencik Köyü’nde çalışırken bir gün körüğün başında yorgunluktan uyuklamışım. Usta kıskaçla tuttuğu kızgın bakır su tasını yanağıma sürdü. Çığlıkla kendime geldim. Acı içinde koşarak yakında bulunan köy çeşmesine gittim. Başımı suyun altına tuttum. Sesimi duyan ve beni gören hanımlar başıma toplandılar. Yüzümdeki yanığı gören bir kadın koşarak gittiği evinden yoğurt getirdi ve yüzüme sürdü. Beş on dakika sonra acım azalmaya başladı.
Ben hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Etrafımdaki kadıncağızlara yalvarıyorum. Bana dedemin köyünü tarif edin gideyim diye. Kadınlar bu köyün çok uzak olduğunu, yolda kurda kuşa yem olursun diye teselli ediyorlardı. Beni çalıştığım yere geri gönderdiler. Yaşlı bir hanım bana bir merhem getirdi ve her gün bunu sürmemi istedi. Merhem halk tabiriyle kocakarı ilacı denilen kendi yaptığı bir ilaçtı. Beş on gün sonra yüzümdeki yanık iyileşti.
Okulların açılmasına bir hafta kala elimizdeki işleri bitirdik. Zile’ye dönmek için hazırlıklara başladık. Bir sabah güneş doğmak üzereydi. Örencik’ten ayrıldık. Ömer Usta eşeğe bindi. Dursun Kalfa ile ben yürüyerek yola koyulduk. Gün boyu yürüyüp gece de yola devam ettik. Gece yarısı Deveci Dağı’nın zirvesinde yorulunca mola verdik. Çeşmenin başında köyden verdikleri yiyecekleri yedik ve biraz dinlendik. Sonrası yine yola düştük. Gökyüzü yıldız kaynıyor, ateşböcekleri tepemizde uçuşuyordu. Etraftaki çalılıkların gölgeleri her biri bir hayalet gibi üzerimize geliyordu sanki. Aylardır giydiğim ayakkabının altı delinmiş, burnu yırtılmış parmaklarımın yarısı dışarıda geziyordu. Ancak ne yorgunluk, ne de acı hissediyordum. Çünkü evimize, anama gidiyordum artık.
Tanyeri ağardığında Zile’nin ışıkları görünmeye başladığında içimde bir hasret duygusu kıpırdayınca dertli dertli bir iki türkü mırıldandım. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte yayan yirmi dört saat süren yolculuk sona erdi.
Evden içeri girdiğimde anacığım ocak başında çorba pişiriyordu. Ömer Usta anneme: “Hüseyin’e giyecekler hazırla hamama gideceğiz” dedi ve kendi evine gitti. Anamla sarılıp ağlaştık ve hasret giderdik. O kadar yorgun ve uykusuz kalmışım ki oturduğum minderin üzerinde uyuyakalmışım. Uyandığımda akşam olmak üzere idi. Anama selendim, ustam geldi mi diye. Anam gelip boynuma sarıldı. Gözleri dolu dolu: “Ah yavrum ustan geldi ama ben çok uğraştım ama seni uyandıramadım, gittiler. Hem onlar dün gittiler, sen iki gündür uyuyorsun” deyince nasıl yorulduğumun memlekette, ana ocağında farkına varmış oldum.
Ustamın Çekerek’te bana yaptığı zulmü anneme anlatamadım. Çünkü o bir anaydı çok üzülürdü. Zaten o dönemlerde bir anne veya baba çocuğunu çırak olarak ustasına teslim ederken: ”Bu çocuğun eti senin, kemiğin benim, bunu adam et” derlerdi. Bilmem bu ne kadar doğru bir sözdü. Küçük bir çırağın yüzüne neşter atar gibi kızgın bakır parçasını sürecek kadar mı?

“Kümbet” dergisinin 50. sayısında yayınlanan şiirler

ƏLLİ BEŞİN MÜBARƏKDİ, AY ATA!

-Atam Aydın Murquzovun anadan olmasının
55 illik yubileyi münasibətilə!-

Keçmişə qayıdıb, xoş bir niyyətlə,
Sevincli günləri bu gün say, Ata!
Allah tərəfindən ram olunubdu,
Bəndəyə həm günəş, həm də ay, Ata!

Şairi obada torpaq saxlasın,
Qonağı sevənlər qonaq saxlasın.
Bir anlıq dünyada ayaq saxlasın,
Həm çeşmə, həm bulaq, həm də çay, Ata!

Sevinsiz ötməsin zamanın, anın,
Sağ olsun hər zaman dünyada canın.
Doğma Ağstafada qaynayan qanın,
Əməlin olmasın Sənin zay, Ata!

Deyirlər, bu dünya kədər gətirib,
Ruzunu dünyaya səhər gətirib.
Yığışıb bir yana xəbər gətirib,
Payız, qış, nazlı yaz, bir də yay, Ata!

Allahdı sahibi yerin, göyün də,
Sevinib güləsən toyda, düyündə.
Kutsal Ramazanda, gözəl bir gündə,
Əlli beşin mübarəkdi, ay Ata!
(Bakı şəhəri. 29 may 2018-ci il.)
Kamran MURQUZOV

ƏLLİYƏ ÇATACAQ YAŞIN, AY ANA!

-Anam Aida Rəhimivanın anadan olmasının
50 illik yubileyi münasibətilə-

Süfrədən dağılmaz ruzusu heç vaxt,
Dadlı bişirdiyin aşın, ay Ana!
Tarixə çevrilib, yaddaşa hopan,
Bilibsən qədrini daşın, ay Ana!

Allaha ibadət Haqqın yoludu,
Möminlər Allahın sadiq quludu,
Sanma ki, bu ömür qəmlə doludu,
Sən ölüm fikrindən daşın, ay Ana!

Aşiqin gözündən daha gözəldi,
Şairin sözündən daha gözəldi,
Cənnətin özündən daha gözəldi,
Yanaqdan süzülən yaşın, ay Ana!

Görmüsən Sən neçə yası və toyu,
Uludu yenə də Türkümün soyu.
Şahidi olubsan həyatın boyu,
Qarlı günlərini qışın, ay Ana!

Çəkibsən nazını doğmanın, yadın,
Yenə şərəflidi dünyada adın,
Sən məni dünyaya gətirən qadın,
Əlliyə çatacaq yaşın, ay Ana!
(Bakı şəhəri. 7 yanvar 2018-ci il.)
Kamran MURQUZOV

Halil GÜRKAN.”SAÇLARIN”

Yine geceyle gündüz arasındayken vakit,
Fırtınalar koparır yüreğimdeki gel git,
Dem dem sabra imtihandır saçların,
Her telinde ışıldar günün verdiği ümit,
Bakışınla açılır gönlümdeki o kilit.

Derde dermandır saçların,
Kati fermandır saçların.

Aşk güneşi vurunca sevdanın yollarına,
Koyu bir gölge olup düşerim kollarına,
Dalga dalga bir ummandır saçların,
Her damlası can olur hasretin çöllerine,
Ellerim sevgi döker uzanan ellerine.

Dönen devrandır saçların,
Sırlı kervandır saçların.

Sular sen gibi akar bulunduğun her yerde,
Yokluğunda sessizlik ölümden de ilerde,
Sükûtlara feverandır saçların,
Çığlıkları yükselir semaya perde perde,
Aşkımıza şahittir yıldızlar her seherde.

Ağaran tandır saçların,
Kat kat dumandır saçların.

Leylak rengi bakışın süzülür aynalardan,
Zemheriyi ısıtır gülüşün ta bahardan,
Yıldız yurdu asumandır saçların,
Kurtarır bulutları duman duman efkârdan,
Belik belik dökülür güç alınca rüzgârdan.

Bazen mihmandır saçların,
Bazen tufandır saçların.

Agâh (Erol KARAHAN).”VİSAL.”

Müteazzir görünür perde-i ikbâlde visâl
Bir elem sütresi olmuş bize her hâlde visâl

Her gelen seyrediyor gülşen-i dünyâyı fakat
Görünür olmadı hiç zerre-i miskâlde visâl

Neylesin meclis-i uşşâkı gönül geçti demim
Kurumuş gül gibi kalsın yine âmâlde visâl

Âhımız Arş’ı sarar eşkimizin mahfili yok
Gayr-i mümkün bilinir âlem-i ef’âlde visâl

Gün değen güllere şeydâ şakısın nâlesini
Bir firâk türküsüdür gam dolu azlâlde visâl

Sanmayın âb-ı zülâl katresidir ehl-i dile
Bir serin katreye dönmüş yed-i gassâlde visâl

Anlatırlar ey Agâh kıssa-i Mecnûn’u sana
Bir garip farz-ı muhâldir nice nakkalde visâl

Osman KABLAN.”AV DEDİĞİN MÜBAHTIR”

İyi yetişmiş iki öğretmendi onlar. Tecrübeleri de yeterliydi. Her konuda iyi anlaşıyorlardı. Tartışmazlardı. Sadece avlanmaktan söz açılınca tartışırlardı.
Cengiz, çocukluk yıllarından av tutkunuydu. Sapan taşıya bir yerleri nişan alır, taş atardı. Bir köpeğin tavuk kovalamasını zevkle izlerdi. Gülerek izlerdi. Avlanmayı çok severdi. Köyde avcılar vardı. Mahalle baskısı buna engel oluyordu. Bu kadar tutkun olan cengiz, arkadaşını ikna edemiyordu. “Av günahtır.” diyordu Bahattin.
Kan döküyorsun. Cana kıyıyorsun. Günah olmaz mı? Bunları köy kahvesinde konuşuyorlardı. Çaycıdan başka kimse yoktu kahvede.
Molla Dayı içeri girdi. Onların masasına oturdu. Çay söylediler. Molla Dayı yetmiş yaşlarındaydı. Uzun boylu, sarı sakallıydı. Başında, beyaz üstüne sarı işlemesi olan fesi vardı. O, köyün mektebi yapılırken” gâvur mektebi” diye karşı çıkmıştı. Kendince dindardı. Cengiz, Molla Dayı’ya:
-Senin dinî bilgilerine güvenerek bir soru soracağım. Bana anlatır mısın? Hocam, avlanmak günah mı?
-Bana niye sordun?
-Bahattin hocam günah olduğunu söylüyor.
-Peki, sen ne diyorsun? diye sordu Molla Dayı.
-Ben günah olmadığını söylüyorum.
Molla Dayı, çayından bir yudum çekti. Sandalyenin arkasına yaslandı. Ayaklarını ileriye uzattı. Bastonu ile yere bir şey yazar gibi yaparak konuştu:
-İkiniz de yanlış söylüyorsunuz.
-O nasıl oluyor hocam? dedi Cengiz. Doğrusu ne?
-Av dediğin mubahtır. O da gâh-ı gâhtır.
Bahattin:
-O ne demek Molla Dayı?
-Her gün ava gidersen, her gün cana kıyarsan günahtır. Çok seyrek gitmek demektir. Daha fazla cana kıymamaktır. Rast gelirse avlanırsın, aramakla bulamazsın.
Bu sözleri hiç unutmadılar. Bilhassa Cengiz’in kulaklarına küpe oldu. Sonbahar soğukları başlamış, kış yaklaşmıştı. Köylüler pancar sökmeye başlamıştı.
İki öğretmen birlikte kasabaya gidiyorlardı. Cengiz cebindeki sapanla sağa sola taş atıyordu. Bundan zevk alıyordu.
Ağaçlara, taşlara, kuşlara nişan alıyordu. Vuramayınca Bahattin gülüyor, onu kızdırıyordu.
Cengiz:
-Aha rast geldi bak, gördün mü tilkiyi? Rast gelecek demişti Molla Dayı. Rast geldi işte.
-Ne tilkisi, ben görmedim. Nerde?
-Bak, sağ şarampolde sürülmüş tarlanın kenarında gidiyor.
-Aha, aha. Gördüm. Gidiyor, gördüm.
Araları yakındı. Yavaşladılar. Tilki bunları görmemişti. Kendi halinde gidiyordu. Dikkatle takip ettiler. Sessizlik bozulmasın diye çalışanlara selam da vermiyorlardı. Herkes tarlalarda çalışıyordu.
Yolu dere suyundan korumak için yapılan menfezin içine girdi tilki. Menfezde su yoktu. İkisi menfezin iki tarafını kestiler. Ellerinde birer sopa da vardı. Çıkarken vurup öldürmek kolaydı. Bunu yapmadılar. Canlı yakalayacaklardı.
Cengiz kemerini çıkardı. İlmek yaptı. Kendini menfezin altından görünmeyecek şekilde sakladı.
Menfezin ucundan dışarıyı görmeye çalışan tilkinin kafasına, kemerin çemberini geçirdi. Çekti. Çember küçüldü. Tilki yakalandı. Hemen teslim oldu. Çabalayıp onları yormadı. Onu sevdiler. Sırtını sıvazladılar. Streslerinden kurtardılar. Yanlarında tasmalı köpek gibi beraber yürüdüler. Arkalarından gidiyordu. Tarlalarda çalışanlar işlerini bıraktı, onlara bakıyordu. Her tarladan seslenenler oluyordu. Birlikte gülüyorlardı.
Cengiz başarılı avcı olduğunu kanıtlamıştı.
Kör İsmailler, pancar söküyordu. Oğlu (U) şeklindeki pancar /çatalıyla söküyor, kızı söküleni toplayıp yığın yapıyordu. İsmail’le karısı yaprağını kesiyordu.
İki öğretmen, bir tilki yanlarına uğradılar. Oturdu sohbete başladılar.
Kemerin ucunu cengiz tutuyordu. Zavallı hayvan yorulmuş. Hemen uykuya daldı. Uyuyordu. Belki de onları dinliyordu.
Hiç birisi:
-Bu tilki uykusu olabilir. diye düşünmediler.
Konuşma hararetlendi. Bir konuda tartışmaya döndü. Tilki unutuldu. Demek ki bu ara kemer gevşek tutuldu. Tilki fırladı. Öyle kaçıyor ki kurşun atsan ulaşmazdı. Beklenmeyen bir olaydı. Yapacak bir şey yoktu. Oradakiler gülerken Cengiz, iki elini dizlerine vurarak:
-Aha baban anan, kemerim güzeldi. Yeni almıştım. Diye feryat ediyordu. (04.03.2018)

Arş. Gör. Dr. Mustafa Sargın.”TOKAT MASALLARI”

Uzun kış gecelerinin vazgeçilmez anlatılarından olan masal, olay örgüsünün özünü oluşturan sevgi, saygı, iyilik, sabır, aklı kullanma, adalet, ihanet, kıskançlık, yalancılık, zorbalık gibi kültürler arası tema, motif ve tiplerin, üretilip yaşatıldığı sosyal çevrenin maddî ve manevî kültürel değerleriyle bezendiği, eğlenme ve vakit geçirme işlevinin öncelikli olduğu, dinleyiciye örtülü veya açık mesajlar ileten, anlatım tekniği ve üslûbuyla diğer halk anlatılarından farklılaşan, bazılarının gerçek olayların hikâyeleriymiş biçimi olarak kabul edildiği, hayalî mekân ve kahramanların sembolleştirilerek nesir biçiminde sunulduğu anonim halk anlatısıdır.

Uzun tarihi geçmişiyle birçok medeniyeti barındıran ve son bin yıldır Türk egemenliğinde bulunan Tokat yöresinin sözlü halk anlatılarının yeterince araştırılıp incelenmediği görülür. Türk kültür ve medeniyeti ile yoğrularak zengin bir kültür hazinesine sahip Tokat yöresinin sözlü halk anlatılarının oluşturulduğu ve yaşatıldığı kültür ortamlarının kayıt altına alınması; nesilden nesile aktarılan miraslarımızdan masalların derlenmesi önem arz etmektedir.
Bu amaçla, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nin mâli desteğiyle 2011 yılının Temmuz ayında başlanan ve beş ayrı dönemde toplam 150 günde gerçekleşen Tokat yöresi masallarının derlenmesi ile ilgili çalışmalar, 2013 yılının Ağustos ayında tamamlanmıştır. Tokat il merkezi dâhil 12 ilçe merkezi, 36 belde ve 132 köy olmak üzere toplam 180 yerleşim biriminde araştırma gezileri gerçekleştirilmiştir. Derlemelerde ses kayıt cihazı, kamera ve fotoğraf makinesi kullanılarak 205 kaynak kişiyle yapılan yüz yüze görüşmeler neticesinde toplam 544 masal derlenmiştir. Bunlardan yedisi kadın dokuzu erkek olmak üzere toplam on altı masal anlatıcısı, performans yöntemine göre “Tokat Masalları Üzerine Araştırma ve İncelemeler” adlı doktora tezimizde incelenmiştir. Derleme çalışmalarının yapıldığı yerlerde masal ile karşılaşmamışsak, bunun sebebi orada yaşayanların masal bilmemesi değil, bizim sadece doğru kişilerle buluşturulmamış olmasındandır.
Tokat yöresinde yapılan alan araştırmasında “masal” teriminin yanında, bu tür anlatılar için halkın “hekiya/hekaye”, “gelüştüme”, “koca karı hikâyesi”, “düzmece”, “orannama” ve “uzaklama” kelimelerini kullandığı tespit edilmiştir. Bu kavramların kullanımı Tokat yöresinin her yerinde yaygın değildir. Bunlardan gelüştüme ve bilhassa uzaklama terimi, Erbaa ve Niksar ilçelerinin birbirine yakın köylerinde; orannama ise Reşadiye ilçesinde kullanılır. “Hikâye” terimi ise bütün yörede bilinir. Hikâye terimi aynı zamanda efsane, destan, halk hikâyesi, fıkra, masal ve hatta kişisel yaşanmışlıklar da dâhil bütün anlatılar için kullanılır.
Tokat yöresinde masal anlatım ortamları çok çeşitlidir. Masallar köy odalarında, kahvehanelerde, ev oturmalarında, cezaevlerinde ve iş arkadaşlığı gibi ortamlarda anlatılır. Masal anlatım ortamlarında kimler yok ki. Dedeler, nineler, anneler, babalar, torunlar, komşular, kadınlar, erkekler, çoluk-çocuk herkes bulunur. Uzun kış gecelerinde bir araya gelen akraba ve komşular, bir yandan erişte kesip şehriye dökerken, diğer yandan da usta masalcıların “uzaklamalarını” dinlerler. Hem kazak ve çorap örüp yün eğirirler, hem tütün demet ederler, hem de masal anasından ya da masal atasından, kimi zaman devlerle mücadele edip onları yenen gülünç Alicik masalını kimi zaman öksüz Fatmacık’ın maceralarını kimi zaman da bir şehzadenin kahramanlıklarını dinlerler. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini kimse anlamaz. Anlatcılar, o kadar güzel masal anlatır ki ağızlarından bal damlar. Bildiklerini ballandıra ballandıra anlatırlar. Onların anlatımına doyum olmaz. Bu sebeple tek bir masal dinlemekle yetinmeyen dinleyiciler, usta anlatıcılara birden fazla masal anlattırırlar.
Yapılan tespitlere göre, masal ortamlarında sadece masal anlatılmaz. Yörenin çeşitli sorunları, günlük olaylar, tarihî, dinî konular gibi hayatın her alanıyla ilgili hususlarda sohbet edilir; çeşitli oyunlar oynanıp eğlenceler düzenlenir.
Konu, motif, tema ve çeşitli olaylar bakımından evrensel niteliklere sahip bir masal, Tokat yöresinde anlatılmaya başlandığında, Tokat yöresinin kültürel unsurlarıyla bezenir. Örneğin, masal kahramanları Tokat yöresindeki geleneklere göre düğün yapar. Kız isteme, söz kesme, nişan, düğün gibi evliliğin bütün aşamaları, Tokat yöresi örf ve adetlerine uygun gerçekleştirilir. Masal kahramanlarının yedikleri yiyecekler, içtikleri içecekler, giydikleri elbiseler… hep Tokat yöresine aittir. Hatta masalın insan dışındaki varlıkları dahi Tokat kültürünün özellikleriyle yoğrulur. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için Milli Folklor Dergisi’nin 117. Sayısındaki “Tokat Masallarında Yerelleşme” adlı makaleye bakılabilir.
Tokat yöresinde 1970’li yıllardan itibaren radyo; 1980’li yıllardan sonra televizyon ve 2000’li yıllardan sonra da cep telefonu ve bilgisayar gibi iletişim ve eğlence araçları yaygınlaşmaya başlar. Ülkemizin diğer yerlerinde olduğu gibi Tokat yöresinde de masal anlatma geleneği, değişen toplumsal hayat şartları, kullanılan araç gereçler, sosyal ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle geçmişteki canlılığını süreç içinde yitirerek yok olmuştur. Çok nadir olarak da olsa aile ortamlarında dedeler, nineler, babalar ya da analar tarafından çocuklara ve torunlara anlatılmaktadır.
Sonuç olarak, Tokat yöresi masalları ile ilgili geç kalınmış bir araştırma olmasına rağmen, masal geleneğinin son temsilcilerinden derlenen metinlerin kaydedilmesiyle “Tokat Masalları Üzerine Araştırma ve İncelemeler” adlı çalışma, Türk masal araştırmalarında önemli bir boşluğu doldurmuştur.

Dr. Dos. Alpaslan DEMİR HOCAMIZIN yeni kitapı yayında

Kardeş Türkiye Cümhuriyetinin Taokat şehrinde yayınlanan TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin üyesi, Azerbaycan Gazeteçiler Birliği Sumqayıt şehir teşkilatının Günlük Analitik Haber Ajansı (gundelik.info) ve Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının (edebiyyat-az.com) Türkiye tümsilcisi Dr. Dos. Alpaslan DEMİR Hocamızın “Gece kitaplığı” basınlarında “Osmanlıda yaşamak” kitabı yayında.

BAHATTIN KARAKOÇ.”IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN”

Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırır beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtemem, n’olur takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
(Uzaklara Türkü)

PROF. DR. NURULLAH ÇETİN.”BAHATTİN KARAKOÇ’UN “ELİF” ŞİİRİ ÜZERİNE BİR TAHLİL”

ELİF
Bir rüzgâr yolarken bulutları lif lif
Turalanmış saçlarını uçuruyordu Elif
Uyku vaktini unutmuş gökteki tek yıldıza doğru
Ötelerden yansıyordu bir dağın kamburu
Bir ezginin rüzgârında ırgalanan düşü içinde
Daha tay, daha ceylân, daha zinde
Elif bir kar suyudur dupduru
Hiç resim çektirmemiş, aynası sular olmuş
İnce parmakları karınca, gözleri kuş
Şaklar çıplak bir atın sağrısında kamçı kamçı
Bağcıkları sık bağlanmış örgülü saçı
Rüzgâr Elif’ten deli, Elif rüzgârdan inat
Sanırsın pervazlanmış ışıktan bir kanat
Ovalar kadar geniştir her kulacı
Dünya benimdir der Elif, eğilmeden yürürken
Sevgisi hâs, gönül toprağıysa gen
Ne filizler fışkırır mayalanan zamandan
Elif elmadaki renk, Elif kurbandaki kan
Başka kız mı yok sanki, niye hep satırbaşı,
Şiirde ve kelâmda Elif hep yüzük taşı?
Elbet şaşacak buna tek boyutlu her insan
Öfkeli bir dev gibi homurdanıp gelirken
Elif’i alıp da gidecek kara tren
İlk ben kapak olurum karnı aç tünellere
Ve ezgiler dokurum sancılı tellere
Elif bir sümbüldür, Elif süt bakış
Elif-lâm-mim demiş, oturmuş nakış
Elif bir sultandır can güzellere
(26.7.1985)
(Bir Çift Beyaz Kartal, Dolunay yayınları, Kahramanmaraş, 1986, s.71)

İÇERİK
Konu: Anadolu köylüsü
İzlek: Kırsal, doğal alana ve Anadolu’ya ait saf, güzel, iyi, insanî, millî değerler, kentin kirliliğine, yozluğuna, sıradanlığına, kozmopolitizmine, yavanlığına, insanı ezen, silen, yok eden yapısına karşı titizlikle korunmalıdır. Sahte ve kirli kent değerlerinin saf ve temiz kırsal alan değerlerini ortadan kaldırması tehlikesine karşı hassas olunmalıdır. Yeni zamanlarda maruz kalınan kentleşme, modernleşme ve sanayileşme durumları, tarihsel süreç içerisinde, saf tabiat ortamı ve geleneksel millî kültür değerleriyle uyumlu ve mutlu bir bütünlük oluşturmuş olan Türk milletinde aşınmalar meydana getirmiştir. Bu izlek, Jean Jacques Rousseau’nun “medeniyet kötüdür, ilkellik iyidir” tezinin bize uyarlanmış bir türevidir.
Düşünce: Şiirde düşünce unsuru vardır; fakat bu, duyguya ve yaşantıya ustaca dönüştürülerek, eriyik hâlde sunulmuştur. O bakımdan metin, çok başarılı bir düşünce şiiridir. Düşünce unsuru olarak da doğacıl yaklaşımı görmekteyiz.
Türk edebiyatının en güzel doğacıl (pastoral) metinlerinden biri olan bu şiir, doğacıl duyarlığın millî ve manevî motiflerle renklendirilmiş bir ürünüdür. Doğal, saf, geleneksel ve millî Anadolu, yoz ve modern kente karşı önceleniyor.
Daha önce Abdülhak Hâmit ve bazı Servet-i Fünun dönemi şairleri de köylü güzeli tipi tasviri ve değerlendirmeleri yapmışlardı. Ancak onlar, daha çok batılı anlamda pastoral metinlerin birer kopyası olan, eğreti duran ve bizim yerli yapımızı yansıtmayan sun’î metinlerdi. Bahattin Karakoç ise tamamen yerli, millî özellikte bir köylü güzeli tipi ve Anadolu köyü ortamı çizmektedir.
Türk doğacıl şiir edebiyatında yüceltilen, kendisine iyilikler, saf güzellikler, mutluluklar izafe edilen köylü kızı tipine çokça yer verilmiştir.
Bu da genellikle şehirli, modernize olmuş kadınlara ve bu yüzden mutsuz olmuş, eşlerini ve diğer yakınlarını da madde, para, eşya, süs gibi eğreti unsurlar yüzünden mutsuz etmiş şehir kadınlarına karşı çıkarılan saf, temiz, yalın bir köylü güzeli tipidir.
Kentli kadın, medeniyetin gereği olarak güzelleşmek, bakımlı yaşamak ve sosyal faaliyetlerde rol alabilmek için süs eşyası, giyim, yapmacık tavır, davranış ve konuşma biçimleri gibi pek çok ihtiyaçlar ve zaruretler altında kıvranmakta ve böylece hem kendileri hem de yakınları- tabii bu arada eşleri bunalmaktadır.
Ayrıca üstlerinde eğreti duran süsler, boyalar ve âdâb-ı muâşeret zoruyla yapılmak zorunda kalınan kurallara bağlı davranış biçimleri, kentli kadını çoğu zaman doğallığından uzaklaştırmaktadır.
Buna karşı köylü kızının süs eşyasına, giyime vs. ihtiyaç olmadan mevcut imkânlarla yetinen olanca sadeliği öne çıkarılır. Davranışlarındaki serbestlik ve kişiliğindeki saflık, onu doğal bir konumda tutmakta ve böylece özenilen bir tip olarak sunulmaktadır.
Nitekim Abdülhak Hâmid’in Sahra’sındaki köylü kadını tipi buna benzer niteliklere sahiptir. Onun tasvirine göre bu bedevî kadını, dağda şahin bakışlı bir kızdır ve ahu gibi ürkek ürkek gezer. O, dağların perisine benzer. Aşk kavramının ne olduğunu bilgi olarak bilmez ama; güzelliği bulunduğu yer gibi doğaldır.
“Aşk”, “âşık” gibi kavramlar ve büyük aşk hikâyelerini bilmez ama; onun gönlünde de aşk, sevda denilen bu duygu tanımlanamaz bir biçimde vardır. Bir kardelen çiçeği gibidir. Sabah rüzgârıyla reyhan yayar, misk kokulu zülfü naz omuzundan sarkar. Kendi kendine kâinatı seyreder. Garip sesler çıkarır.
Bir Meryem bâkireliğine ve masumiyetine sahiptir. Üstü başı sadedir ve süs eşyası yoktur. Onun süsü yaratılışında ve doğal güzelliğindedir. Yüzünü saf su temizleyip güzelleştirir, saçını ruhların nefesi tarar, onu uykudan çiçek kokularıyla dolu sabah rüzgârı kaldırır. Sabahı horoz müjdeler. Oynaşı ile dağda buluşurlar.
Aşka dair bir şey söylemezler. Birbirlerine “canım cicim” diyemezler ama; gönülden ve candan yani lisan-ı hâlleriyle sevişirler. Birbirlerinden ayrı düşseler bunun, bu durumun adının “hicrân” diye bir kavram olduğunu bilgi olarak bilmeseler bile gönüllerine keder düşerek o hâli bizzat yaşarlar. Görüldüğü gibi burada tasvir edilen kız, her yönüyle doğal, sade, mutluluk veren bir kadındır.
Bunun karşıtı olarak öne çıkarılan beledî (kentli) kadın tipi ise şöyle tasvir edilir: Zavallı kentli, yakasını hafif meşrep bir kokot karının pençesine kaptırmıştır. Cefası çekilir gibi değildir. Yüzü düzgünlüdür, boyalıdır ve bütün sözleri de düzmeden ibaret safsata ve gerçek dışıdır.
Bütün işi gücü can yakma ve gönülleri üzmekten ibarettir. Yine de bin franga ülfet eder ama âşıkına kim bilir ne külfetler eder. Bütün dikkati kıyafet üzerinde yoğunlaşır. Modaya uygun giyinmiyorsan seninle âşıkdaşlık etmez.
Aklı fikri parada puldadır. Onun kulu kölesi olur. Genç, yakışıklı bile olsan paran, araban yoksa o sana yüz vermez. Bu da yetmez; bir kulübe üye olmak gerekir, onu operaya, yemeğe, yarış yerlerine götürmek gerekir.
Sosyete âdetlerine uymalıdır. Yedirir içirir eğlendirirsin, bol bol para harcarsın yine de memnun edemezsin. Sosyete âleminde selâm ve sohbet para ister, sefihler peygamber, fakirler mürtet, para mabût, bankalar mabet, kadınlar melek, balo da cennettir. İşte sosyete kendisine böyle bir din icat etmiştir.
Hâmit, bu karşılaştırmayı yaparak kente karşı kırsalı önceler ve rahat ve huzurun sadelikte, saflıkta ve tabiatta olduğu sonucuna varır. Gerçi onun bu düşünceleri kuramsal kalmıştır. Fiilî yaşantısı da yine istihza ile tasvir ettiği o sosyete âlemlerinde geçmiştir.
Olay: “Elif” şiiri, manzum hikâye değildir. Fakat geri plandan yüzey yapıda yer alan ve şiirin üzerine temellendiği bir olay katmanı üretebiliriz. O da şudur: Bir Anadolu Türk köyünde saf tabiat ortamında özgür, mutlu, neşeli olarak yaşayıp gitmekte olan Elif adında bir köylü güzeline bir gün, şehirden bir talip çıkar ve köyden kente gelin gitme durumu belirir. Bu durum karşısında şair, büyük bir tepki ve hüzün duyar. Belki şiirin yazılmasına sebep, böyle bir olay olmuş ve şair, şahit olduğu bu olaydan yola çıkarak bu şiiri yazmış olabilir.
Varlık: Şiirde varlıklara özel bir yaklaşım göremiyoruz. Şair, varlık yorumu üzerinde durmuyor; varlıkları dekoratif birer unsur olarak kullanmakla yetiniyor.
Duygu: Şiirde iki ayrı duygu katmanı var: Şiire konu olan Elif’in duyguları ve bunun karşısında şairin duyguları. Elif, duygusal donanımı itibariyle tamamen iyimser bir hava içersindedir. Şen, şakrak, yaşama sevincinden bir şey kaybetmemiş, ümitle dolu. Karamsar duygulara yer vermiyor.
Elif karşısında yani Elif’in kente gitmesi ve bunun simgeselliğinde geleneksel muhafazakâr değerlerle örülü bir huzurlu hayat tarzından modernleşme sürecine geçmesi durumu karşısında şair, öfke, hüzün, korku gibi karamsar duygulara kapılır, tedirgin olur. Bu, bireysel değil; sosyal bir tedirginliktir.
Milleti adına, millî, dinî, tarihî değerler ve kültürü adına duyulan bir hüzün duygusudur. Bu tür duygularını da son bendin ilk 4 mısraında dillendiriyor.
Görüntü: Şiirde Anadolu köyünün tabiî ortamında, canlı yaşantısı içinde tasvir edilen Elif görüntüsü, nesnel olmaktan çok özneldir. Bu da resimsel bir görüntüdür. Şairin duyguları, istekleri, beklentileri, algıları gibi kendine özgü bireysel eğilimi doğrultusunda çizilen bir görüntüdür bu. Şair, adeta fotoğraf çekmiyor, resim yapıyor.
Soyut Görüntü Unsurları
Simgeler: Rüzgâr, bulut, yıldız, dağ, kar suyu, su, at, ova gibi kelimeler, kırsal alanın tabiîliğini, özgürlüğünü, safiyetini simgeleyen, köy dekorunu sağlayan varlıklar olarak belirgin bir konuma sahip.
İmgeler: Şiir, oldukça yoğun bir imge yapısına sahip. Başlıca imgeler de şunlardır:
* Tabiatla bütünleşen özgürlük:
1. bendden: “Bir rüzgâr yolarken bulutları lif lif / Turalanmış saçlarını uçuruyordu Elif / Uyku vaktini unutmuş gökteki tek yıldıza doğru”
Şair, aynı imgeye 2. bendde daha geniş olarak yer vermektedir: “Şaklar çıplak bir atın sağrısında kamçı kamçı / Bağcıkları sık bağlanmış örgülü saçı / Rüzgâr Elif’ten deli, Elif rüzgârdan inat / Sanırsın pervazlanmış ışıktan bir kanat / Ovalar kadar geniştir her kulacı”
Şiirin ilk iki bendinde sinemaya özgü hareketli bir görüntü; bir yaz akşamı atına binmiş, Elif adında güzel bir Türk köylü kızının örülü saçlarını rüzgârda savurarak gidişi resmedilmektedir. Bağcıkları sık bağlanmış olan örgülü saçı, çıplak bir atın sağrısında kamçı gibi şaklar yani atını hızlı bir şekilde koştururken uzun örgülü saçları, atın sağrısına çarpa çarpa gider.
Geri plândaki görüntü budur ve bu yüzey yapıyı oluşturmaktadır.
Bunu şiire bağlı kalarak biraz daha açalım: Bir yaz akşamı rüzgâr, bulutları tel tel, iplik iplik yolmaktadır. Elif, bu rüzgârlı havada gökte uyku vaktini unutmuş olan tek yıldız yani çoban yıldızına doğru örülmüş saçlarını uçurarak gitmektedir.
Akşamın loş, alaca karanlığında ötelerden bir dağın kamburunun gölgesi yansımaktadır. Bir kar suyu kadar dupduru ve saf bir güzelliğe sahip olan Elif, ya ötelerden gelen bir çoban kavalından çıkan ya da kendi söylediği türkülerden oluşan bir ezginin rüzgârında sallanan, kımıldanan düşü içinde tay ve ceylan gibi dinç ve diri bir şekilde bulunmaktadır. Bu düş, belki de onun genç kızlık hayalleri, ilerde mutlu bir evlilik ve yaşantı umutlarıdır.
Kırsal alan sakini, kentli insandan farklı olarak hareketlerini belli bir ölçüyle sınırlandırmaz, kendini kısıtlamak zorunda kalmaz ve manevra alanı dar değildir. O, olabildiğince özgürce davranmak ve hareket etmek ister. Geniş mekânların ve hür ortamların insanıdır. Doğasından getirdiği özgürce davranma eğilimini içinde bulunduğu fiziksel mekân olan doğal ortamla bütünleştirerek sergiler.
Rüzgâr, sert esmekte ama o rüzgâra inat atını sürmektedir. Rüzgârda at koşturan Elif, karşıdan bakınca ışıktan bir kanadın uçmakta olduğu imgesini vermektedir. Diri bir şevkle atını mahmuzlayarak gidişi, ovalar kadar geniş kulaç atışa benzetilmektedir.
* Duygu, düşünce ve heyecanlara ezginin eşlik etmesi:
“Bir ezginin rüzgârında ırgalanan düşü içinde / Daha tay, daha ceylân, daha zinde”
Türk milletinin uzun tarihî gelişimi içinde duygu, düşünce ve hayale dayanan soyut ve sanatsal zihin faaliyetleri, genellikle ezgiyle birlikte olmuştur. Biri birisiz olmamıştır. En eski ozanlarımız, yakın zamana kadar halk şairlerimiz, duygu, düşünce ve heyecanlarını kopuz, saz eşliğinde dillendirmişlerdir.
Halk şairleri, hem çalar hem söylerler. Burada da geleneksel Türk yaşama, davranma biçimi ve sanat anlayışı vurgulanıyor. Elif’in düş kurması, büyük duygular, hayaller, heyecanlar beslemesi, ancak ya başkasının ya kendisinin söylediği bir türkü ya da rüzgârın çıkardığı tabiî ezgi eşliğinde gerçekleşmektedir. Elif, yani Türk milleti, gündelik yaşantısına sanat katarak kendini zinde ve mutlu hissetmektedir.
* Doğal safiyet:
“Elif bir kar suyudur dupduru / Hiç resim çektirmemiş, aynası sular olmuş”
Elif, hayatında hiç resim çektirmemiş, kent yüzü görmemiş, güzelliğini görecek, saçını tarayacak bir aynası da olmamış. Ayna olarak su birikintilerini kullanmış. Bu mısralarda Anadolu insanının tamamen doğal bir saflık içindeki güzelliği ve olumlu yapısı vurgulanıyor. Burada dolaylı olarak medeniyete, teknolojiye, sun’îliğe, insan hayatındaki eğreti unsurlara olumsuzlayıcı bir gönderme var. Kentli insan, kimyevî maddelerle, kozmetikle güzellik edinmeye çalışırken; Elif, yani Anadolu kadını, güzelliğini, kimyevî boyalara, renkli, süslü, eğreti eşyalara değil; tamamen doğal yapısına borçludur.
O, doğal güzelliğini bozmamıştır. Resim çektirmek ve aynaya bakmak, poz vermedir. Bunda kendisi olmak değil, başkası tarafından beğenilen olmak kaygısı vardır. Poz verme de doğal duruşu bozma, eğreti ve sun’î bir duruş takınmadır. Kentli insan, bütün insan ilişkilerinde, sosyal yaşantısında hep başkasına karşı ısmarlama, sun’î pozlar takınır. Giyimini, davranışlarını, konuşmalarını, jest ve mimiklerini hep başkasının isteklerine ve beklentilerine göre ayarlar. Gerçek kimliğiyle ve doğal hâliyle değil; düzenlenmiş, ayarlanmış, belirlenmiş ve sınırlanmış hâllerle var olmaya çalışır.
Aynı imge, 3. benddeki “Elif elmadaki renk, Elif kurbandaki kan” mısraında da pekiştiriliyor. Elif, güzelliği, masumluğu ve hayâsı sebebiyle yüzünde oluşan hafif kızarıklıktan dolayı elmanın rengine, sıcaklığından dolayı kurban kanına benzetilmektedir. Bu imgenin son bendde de derinleştirildiğini ve farklılıklarla zenginleştirildiğini görüyoruz: “Elif bir sümbüldür, Elif süt bakış”
* Anadolu insanının şevki:
“İnce parmakları karınca, gözleri kuş”
Elif’in yani Anadolu insanının ince parmakları karınca gibi hareketli, faal ve çalışkan, gözleri kuş gibi şen, canlı, diri ve neşelidir. Kentli insanlarda görülen derin felsefî düşünceler, düşünce kaynaklı hastalıklar, sosyal olaylar, evhamlar, kaygılar, korkular onun yaşama sevincini çökertmemiştir.
Medeniyet, insanın yaşama şevkini kırmış, pek çok konuda ümidini törpülemiş, ruhunu karartmıştır. Kırsal alan insanı ise tam bir rahatlık ve güven içinde normal hayatını dolu dolu, şevkle, heyecanla yaşamaktadır.
* Zedelenmemiş şahsiyet:
“Dünya benimdir der Elif eğilmeden yürürken”
Şiirdeki Elif kişiliğini okurken arka planda kentli insanların hâllerine karşıtlık bağlamında göndermeler vardır. Elif’in eğilmeden yürümesi, Anadolu insanının kimseye boyun eğmeyen, kendine tam bir özgüvenle, bütün şahsiyetini muhafaza ederek yaşaması vurgulanırken; aynı zamanda kentli insanın bu değerlerden mahrum oluşuna da zımnen göndermelerde bulunulmaktadır.
Zira kentli insan, gerek maddî menfaat elde etmek kaygısıyla gerek gelecek korkusuyla, gerek dışlanma korkusuyla, gerek başka kaygılarla zaman zaman eğilmek durumunda kalarak şahsiyetini zedeleyebilmektedir. Anadolu insanının ise hiç kimseye minneti olmadığından şahsiyetini korumakta, kişiliğine halel getirecek durumlara tevessül etmemektedir.
* Samimiyet ve iyi niyet:
“Sevgisi hâs, gönül toprağıysa gen”
Kentli insanın davranışlarında ve sosyal ilişkilerinde zaman zaman samimiyetsizlikler, riyakârlıklar, içten pazarlıklar görülür. Sizin yüzünüze gülerken gizli gizli kötülükler planlıyor olabilir. Sevgisi her zaman has olmayabilir.
Birçok sebepler ve kaygılarla yüzünüze güler, arkanızdan vurabilir. Anadolu insanı ise içi dışı birdir. Size güler yüz gösteriyorsa sizi gerçekten seviyordur. Sizi sevmiyorsa kızgınlığını gizlemez, hemen belli eder. İçten pazarlıklı, gizli hesap kitap içinde değildir. Riyakârlığa gerek görmez.
Kentli insanın gönül toprağı geniş değildir, cimridir, alanını sınırlar, insanlar arasında bazı ölçütlere göre ayırım yapar. Sevdiği, iyilik ettiği, ilgi gösterdiği insan kümesi sınırlıdır. Anadolu insanı ise bütün insanlara gönlünü açar, herkese iyilik emek ister, onun gönül bahçesinde herkese yer vardır.
* Elif simgesinin Türk kültürünün başlangıç noktası olması:
“Başka kız mı yok sanki, niye hep satırbaşı, / Şiirde ve kelâmda Elif hep yüzük taşı?”
Türk millî kültürünün iki temel yapısı var: Dinî duyuş-yaşama biçimi ve sanat-edebiyat. Her iki alanda da “elif”, simgesel bir konuma sahip. Türk kültür ve medeniyetini yapan ve ören İslam’ın merkezinde Allah ve Kur’an vardır. Kelâmullah olan Allah ve Kur’an harfleri olan Arap elifbası, elifle başlar. Türk edebiyatının dev birikimini oluşturan Osmanlı Klasik Türk edebiyatında; hem Divan hem halk edebiyatında elif mazmunu, bir anahtar kavram olarak çok kullanılır.
Divan şiirinde sevgilinin ince uzun boyu Elif harfine benzetilir. Elif harfinin başta olması, bir sonraki harfe bitişmemesi, yalnız olması, bir rakamıyla aynı dolayısıyla Allah’ı simgeler.
Dolayısıyla Bahattin Karakoç’un yukarıdaki mısralarda şiirde ve kelâmda elifi satırbaşı ve yüzük taşı olarak zikretmesi anlamlıdır. Son benddeki: “Elif bir sultandır can güzellere” mısraında da Elifin can güzellere yani hem dünya güzellerine hem de mana güzelliklerine sultan oluşu belirtilerek bu imge renklendirilmiş oluyor.
*Pozitivizmin insanı yarım bırakması:
“Elbet şaşacak buna tek boyutlu her insan”
Bütün bunlara yani yukarıda anlatılanlara tek boyutlu insanın şaşması şudur: Tek boyutlu insan, pozitivist ve materyalist kişidir. Manaya önem vermeyip sadece maddeyi esas alan kişi. İnsanda, dünyada, varlıkta hem manevî hem de maddî boyut bir bütün olarak vardır.
Manevî boyutu inkâr eden materyalist, tek boyutludur ve Elif simgesinin maddî olduğu kadar manevî değerleri de temsil ediyor olması onu şaşırtır. Elif, ince uzun boylu dünya güzelini yani maddeyi, dünyayı temsil ettiği gibi tevhidi, Allah’ı simgelemesi ile manevî boyutu da temsil eder.
Böylece Elifte madde-mana, dünya-ahiret, yaratılan-yaratıcı bütünlüğü vardır. Tamlığı, bütünlüğü temsil eder. Tek boyutlu insan ise Elif’te sadece ince uzun boylu güzel dünya kızını yani sadece maddeyi ve faniliği görür. Bu da yarımlık ve eksiklik demektir.
* Kentleşmenin doğallığı yok etmesine duyulan tepki
“Öfkeli bir dev gibi homurdanıp gelirken / Elif’i alıp da gidecek kara tren / İlk ben kapak olurum karnı aç tünellere / Ve ezgiler dokurum sancılı tellere”
Şiirin dördüncü bendinde biraz farklı bir konuya yer veriliyor. O da öfkeli bir dev gibi homurdanıp gelen kara trenin Elif’i alıp götürmesi imgesidir. Elif’in köyden kente gelin gitmesi özelinde, köyden kente göçle birlikte kırsal alana özgü saf, iyi, güzel ve doğal değerlerin kentte zaman içinde aşınması ve yok olması korkusunu barındırıyor.
Şair, ‘karnı aç tünellerle ilk ben kapak olurum’ derken, bu değerler aşınmasına ve kozmopolitleşmeye karşı engel olunması gerektiğini belirtirken bunun hüznünü de terennüm ediyor.
*Tekvînî ve kelâmî âyet bütünlüğü:
“Elif-lâm-mim demiş, oturmuş nakış”
Elif-lâm-mim, Kur’an âyetidir. Allah’ın sözüdür ve bu nakış, oturmuştur, çok güzel düşmüştür. Burada şu vurgulanmak isteniyor: Saf ve doğal hâliyle bir köylü güzeli olan Elif, Allah’ın tekvînî (oluşsal, yaratılışsal, varlıksal) bir âyeti (işareti, yaratıcılığının ve ilâh oluşunun bir göstergesi)dir. Elif-lâm-mim ise Allah’ın kelâmî (sözel) âyetidir. Dolayısıyla tekvinî ve kelâmî âyetler birbirini bütünlemektedir.
İlkörnek: Şiirde ince, uzun bir köylü güzeli tipi tasvir edilmekte ve simgesel değerlerine vurgu yapılmaktadır. Bir köylü güzeli olarak tasvir edilen Elif, Anadolu Müslüman Türk toplumunun tipik bir temsilcisi olarak alınmıştır. Genel geçer Türk tipi olarak, Türk kadını, Türk köylü kızı olarak Türk edebiyatında fazlasıyla kullanılmış bir tiptir.
Ancak burada sadece bir köylü güzeli tasvir edilmekle kalınmıyor; bunun temsilciliğinde iki temel değerler dizgesi sergileniyor. Bunlar: 1. Anadolu kırsal alanının saflığı, doğallığı, temizliği ve güzelliği. 2. Manevî-İslamî değerlerin “Elif” simgesiyle yansıtılması.
Metinlerarası İlişkiler
-Karşıtlığa dayalı taklit: Şiirin ilk bendinde Ahmet Haşim’in “O Belde” şiirine karşıtlığa dayalı ciddî bir taklit görülmektedir. Kentli bir şair olan Ahmet Haşim’in kentli bir görüntü ve duyarlıkla ortaya koyduğu sevgili tipi ve görüntüsüne karşı burada köylü güzeli tipi görüntüsü ve imgesi çıkarılmaktadır. Yani tepkisel bir tavır alış söz konusudur.
Ahmet Haşim, “O Belde” şiirinde deniz kenarında ufka bakan, saçlarını rüzgârın dağıttığı aristokrat, kentli, ince bir hüzün barındıran bir sevgili tipini tasvir ediyordu: “Denizlerden / Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin. / Bilsen / Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma bakan / Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!”
Bahattin Karakoç ise saçlarını sahil rüzgârına değil; bozkır rüzgârına tutan, hüzünlü değil; neşeli bir köylü güzeli tasvir ediyor.
-İmge aktarımı: Bahattin Karakoç, Türk edebiyatından iyi beslenmiş bir şair olarak kendi edebiyat geleneğine doğal bir eklemlenme içerisindedir. Bu da onun zenginliğini ortaya koyuyor. Buna bazı örnekler verelim:
* Köylü güzelinin gözlerinin kuşa benzetilmesi imgesi Karacaoğlan’da da vardır:
“Keklik gibi taştan taşa sekersin / Top kuş gibi geri dönmüş bakarsın
* Bağcıkları sık bağlanmış olan örgülü saçı, çıplak bir atın sağrısında kamçı gibi şaklar yani atını hızlı bir şekilde koştururken uzun örgülü saçları, atın sağrısına çarpa çarpa gider. Benzer bir tasviri Karacaoğlan şöyle yapar:
“Saçları topukla eyliyor cengi / Bir ceren bakışlı on dört yaşlının”
* Üçüncü bendde Elif tipine dair bazı belirlemeler, benzetmeler yapılır. Buna göre: Elif, eğilmeden giderken sanki bütün dünya benim der gibi bir hava içinde kendine sonsuz bir güvenle yürür. Nitekim Karacaoğlan da bir şiirinde şöyle der: “Dinleyin bir güzeli methedeyim / Yiğide nispetle yürüyüşlünün”
* Elif, güzelliği, masumluğu ve hayâsı yüzünden yüzünde oluşan hafif kızarıklıktan dolayı elmanın rengine, sıcaklığından dolayı kurban kanına benzetilmektedir. Renk bakımından sevgili ile elma arasında benzerlik kurulması imgesi, Karacaoğlan’da da vardır: “Elmadan kırmızı elmastan beyaz / Şöyle bir güzel ver gönlüm eğleyim”
* Başka kızlar değil de hep satırbaşı olan Elif’tir.
Elif, şiirde ve kelâmda hep yüzük taşıdır. Burada “Elif” imgesinin Türk edebiyatında ve dilde kullanılışına göre aldığı değere vurgu yapılmaktadır. Bunlar şöyle: Halk şiirinde olsun, Divan şiirinde olsun en ön sıralarda hep Elif’ten söz edilir. Karacaoğlan’ın meşhur bir semaîsi buna iyi bir örnektir:
“İncecikten bir kar yağar / Tozar Elif Elif diye / Deli gönül abdal olmuş / Gezer Elif Elif diye.
Elif’in uğru nakışlı / Yavru balaban bakışlı / Yayla çiçeği kokuşlu / Kokar Elif Elif diye.
Elif kaşlarını çatar / Gamzesi bağrıma batar / Ak elleri kalem tutar / Yazar Elif Elif diye.
Evlerinin önü çardak / Elif’in elinde bardak / Sanki yeşil başlı ördek / Yüzer Elif Elif diye.
Karacaoğlan eğmelerin / Gönül sevmez değmelerin / İliklenmiş düğmelerin / Çözer Elif Elif diye.”
-İçerik benzerliği: Bahattin Karakoç’un buradaki şiiriyle Ahmet Muhip Dıranas’ın “Elif” şiiri arasında muhteva benzerliği var. Mukayese imkânı sağlaması bakımından Dıranas’ın şiirini alıyoruz:
“Elif kara taştan bir köyde yaşıyor, / Bir damın sazı, bir ocağın ateşi; / Her akşam kanlarla batan bir güneşi / Başında ağır bir taç gibi taşıyor.
Süt emmiş Elif en eski destanlardan, / Masalların altın beşiğinde uyumuş / Elif bir mağrada geçmiş zamanlardan / Uğrun uğrun esen ninniyle büyümüş.
Ne kadar güzelsin Elif, dağın kızı! / Derin ıssızlığın kokusuz çiçeği! / Ey, sevincinde bir büyük geleceği / Muştulayan içki, bin yılın kımızı!
Elbet bir ömre tek sözüdür kaderin; / Ağrı’nın ak şafağı söken alnında / Mutlu kıyıları kapıp cennetlerin, / Elif! Sonsuza gebe kız, tek tanrıça!”
ŞEKİL
Nazım Şekli: Şiir, bendlerle kurulan ve eşit düzenli nazım biçimlerinden 7’li bir nazım şekline sahip. Yani şiir, mısra kümelenişi bakımından 7’şer mısralık 4 bentten oluşan bir metin. Kafiye sistemi itibariyle ise şöyle bir yapısı var: Her bendin ilk 6 mısraı düz kafiyeli yani her 2 mısra kendi içinde kafiyeli, 7. mısra ise bağımsız. 7. mısra, hem kafiye bakımından bağımsız, hem cümle kuruluşu bakımından, hem de anlam bakımından. Bendlerin baştan itibaren ikişer mısralık kümeleri, anlamlı ve kendi arasında kafiyeli tek bir cümle oluştururken; son mısraı bağımsız kalmaktadır. Böylece nazım şekli itibariyle bu şiir, özgün bir değere sahip.
DİL VE ÜSLÛP
Dil: Şair, dil sapmalarına yer vermeden, düzgün, kurallı, güzel, akıcı bir Türkçe kullanma gayreti içindedir. Yalnız şair, konuyla örtüşen bir tavırla bazı mahallî dil unsurlarına yer vermiş.
Mesela “turalamak” fiili Anadolu Türkçesinde kullanılan ama yazı dilinde pek karşılaşmadığımız bir kelime. Sözlükler bu kelime için şu anlamı veriyor: Dolaşmak. Bazı oyunlarda düğümlenmiş mendil veya kuşakla vurmak. İplik çilelerini turalarına ayırmak. Ayrıca “ırgalamak”: Sarsmak, yerinden oynatıp sallamak, “gen”: Geniş, kelimeleri de var.
Şair, Anadolu köyünü ve köylüsünü dışardan kentli bir insanın bakış açısı ve diliyle anlatıyor. İçerden bir halk şairi gözlem ve tutumu yok. O yüzden şiirin kelime kadrosu, mahiyeti itibariyle kentlidir. Ancak zaman zaman mahallî dil unsurlarına ve konuşma diline de yer vermektedir.
Şiir dilinde anlaşılması, anlamı zor bir kelime hemen hemen hiç yok Yalnız bazı okuyucular, turalamak, ırgalamak, sağrı, pervazlanmak, gen, elif-lâm-mim gibi kelime ve ifadeler için sözlük kullanma ihtiyacı duyabilecektir.
Üslûp: Şiirin üslûbu genelde yalındır. Anlamı zorlayan bir söylemi yok. Ortalama bir okuyucunun kolayca anlayabileceği bir şiir. Yalnız bu yalın üslûp şiiri basit ve sıradan yapmıyor. Şiir, oldukça derin, imgelerle yüklü, sanatlı bir yapıya sahip. Fakat şair, büyük bir başarı göstererek sehl-i mümteni örneği ortaya koymuştur. Ayrıca tasvirî üslûp da kendini kuvvetle hissettiriyor.
AHENK
Ses tekrarları: Şair tarafından ister bilinçli olarak tercih edilmiş olsun isterse olmasın, şiirde yer yer içeriğe uygun ses tekrarları görülmektedir. Biz, şiir okurken görüntü-ses-muhteva bütünlüğüne bağlı bir ahenk seziyoruz. Mesela: “Bir rüzgâr yolarken bulutları lif lif / Turalanmış saçlarını uçuruyordu Elif” mısralarında i harfi 4 kez tekrarlanmış. “Bir” kelimesinin anlamı ve rakam olarak yazılışı, “lif” kelimesinin anlamına uygun olan görüntüsü ve “elif” harfinin anlamı ve görüntüsü hep ince, uzun, narin bir şekli çağrıştırıyor. Dolayısıyla i harfinin sesi ve görünüşü, bu inceliği ve narinliği hissettiriyor ve çağrıştırıyor. Bir başka örmek:
“Şaklar çıplak bir atın sağrısında kamçı kamçı / Bağcıkları sık bağlanmış örgülü saçı” mısralarında 4 ç, 2 ş, 1 c harfi var. Bunlar, benzer ses değerlerine sahip harfler ve kamçı şaklaması sesini yansıtmaktadırlar.
Kafiye: Şair, kafiye konusunda oldukça bilinçli davranıyor. “Nazım Şekli” bölümünde vurguladığımız gibi her bendin ilk 6 mısraında ikişer mısralık kümeler içinde Mesnevi kafiyesi veya eşleme ya da düz kafiye denilen sistemi uyguluyor. Tam ve zengin kafiyelerin ağırlıkta olması, şairin kafiye konusunda başarı sağladığını gösteriyor. Ayrıca kafiye zorlaması görülmüyor. Şair, mısraları kafiyeye uydurma zorlaması içersinde değil. Kafiyeler, tamamen doğal bir akışa bağlı olarak ustaca ve kendiliğinden doğmuş. Şiiri kafiye yönlendirmiyor.
Kelime Tekrarları:
İkilemeler: Örnekler: lif lif, kamçı kamçı
Mısra başı tekrarı: Şiirin bütününde “Bir” kelimesi 2, ”Elif” kelimesi 6 kez tekrarlanarak bir ahenk sağlanmış. Ayrıca şiirin tamamında “Elif”, toplam 13 kez tekrarlanıyor. Bu da vurgulu bir ahenk doğuruyor.
Mısra içi kelime tekrarı: İlk bendin 6. mısraında “daha” kelimesinin 3 kez, 2. bendin 5. mısraında “rüzgâr” kelimesinin 2 kez, “Elif” kelimesinin 2 kez, 3. bendin 4. mısraında yine “Elif” kelimesinin 2 kez ve son bendin 5. mısraında yine “Elif” kelimesinin 2 kez tekrarı, ahenk üretmede kayda değer bir görünüm arzediyor.
Vezin: Şiir, vezin bakımından serbest. Şair, ahenk sağlama konusunda vezinden yararlanmayı düşünmemiş.

REMZI ÖZKAN.”YETİŞ SEVDİĞİM”

Ömrümün her anı kar ile boran
Kalmadı halimi hatrımı soran
Resmindir karşımda yıllardır duran
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Meğerki bu dünya yalanmış yalan
Süslü kelimeler, zehirli yılan
Sazımın son teli henüz kopmadan
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Yitip giden gençlik sahile vuran
Sevdamızdır bizi, yakıp kavuran
Artık son yapraktır takvimde kalan
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

Var mıdır hasretle barışık olan
Ayrı dünyalarda mutluluk bulan
Yürek harman yeri, şimdi toz duman
Yetiş ey sevdiğim, çok geç olmadan

BEDRETTIN KELEŞTİMUR.”UĞURLAR OLA EY GÜZEL İNSAN

Onları Uluslararası Hazar Şiir Akşamlarında, Daha yakından tanıma fırsatını bulduk. .
Prof. Dr. Sadık K. Tural, Bekir Sıtkı Erdoğan, Bahaeddin Karakoç, Ali Akbaş, Nebi Hezri, Ahmet Kabaklı, Harid Fedai, Servet Kabaklı,Rıdvan Çongur, Şemsettin Küzeci, Yavuz Bülent Bakiler, Şemsettin Ünlü, Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Nevzat Türkten, Gültekin Samanoğlu, Yahya Akengin, Dilaver Cebeci…
Bu isimler sadece Türkiye’den; güzel Anadolu’muzdan…Ve daha nice güzel isimler… Her birini, ‘gönlümüze yazdık’
Uluslararası Hazar Şiir Akşamları,Gönül Coğrafyamızın, ‘bilgi şöleni’ olarak anıldı!
1992’lerden itibaren, ‘edebi tarih…’ yazıldı. Sturga’dan sonra, ‘edebiyat ve sanat dünyasında…’“Uluslararası Hazar Şiir Akşmaları” anılır oldu!
*** ***
Hazarla hafızalara kazınan bir isim olarak,Elazığ’lı, “Bahaeddin Karakoç’u…”
1992 tarihinde, “Fırat Şiir Akşamlarında!” tanış oldu.Şiir Akşamları her geçen yıl daha da coşkulu yapıldı…
Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Altay Özerk Cumhuriyeti, Kabartay Balkar Cumhuriyeti, Kırım, Batı Trakya, Gagavuzya, İran, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kosova, Romanya, Makedonya, Bulgaristan, Doğu Türkistan, Arnavutluk, Kerkük…
Birgün ah dedim, “Gaspıralı İsmail Bey sağ olaydı…”
“Gönül Coğrafyamı Buluşturan Bilgeler Sofrası…”
O sofranın ak saçlı yüreği, “Bahaedin Karakoç…”
O Elazığ Şehrini sevdi,
Elazığ Şehri, bu güzel insanı her gelişinde bağrına bastı! Bahaeddin Bey’in Elazığ’a yazdığı Gazeller…81 Vilayeti kıskandıracak cürette… Geliniz birlikte okuyalım;
*** ***
ELAZIĞ’A GAZEL /1
Bodur söğüt boyunda tepesi var, dağ’ı var;
Sanki enginlerinde pusu kurmuş yağı var…

Eğer başın dönmezse Harput’tan engine bak;
Işıktan hâsıl olmuş bahçesi var, bağı var.

Dut pekmezi tadında ezgiler döktürürken,
Yürüdüğün caddenin hem solu hem sağı var.

İpini kıran kele kaçsın kaçtığı yere,
İzi çabuk bulunur, sağrısında dağı var.

Hazar gölü sevdalı, ondandır ki dalgalı;
Güzellik sürgit değil, onun da bir çağı var.

Elazığ’ın içinde dölek yürü, sağlam bas;
Demesinler aklında saklısı, kaçağı var.

MANAS kültür ocağı has dostların mekânı,
Orada muhabbetin balı var, kaymağı var.

KARAKOÇ bu toprağın insanlarına hayran,
Çıralı gözlerinde bengisu membaı var…

ELAZIĞ’A GAZEL /2
Belkıs’ın kuş elçisi Süleyman’a erince,
Ne demiş, ne dememiş, bilen yok yeterince.

Kurt, kuş, ceylan toplanmış çöldeki vaveylâya,
Mecnun aşkı uğruna sesini yitirince.

Kilit kapıyı açar, tutuklu bekler naçar
Kapatır gözlerini, beterin beterince.

Elazığ’a yaz gelir şiirsel bir haz gelir
Ekilen aşk tohumu yürekte yeşerince.

Cevizin sağlamını çürüğünden seçmek zor,
Pilav dişini kırar taş katarsan pirince.

Akıl barıştan yana, gönül ise şehsüvar,
Ya kopar ya düşürür bir ipi çok gerince.

KARAKOÇ üstündeki saçak bulutlara bak,
Yağmur serpelemekte Harput’a ince ince.
*** ***
ELAZIĞ’A GAZEL /3
Yağmur altında yürü, şehre damarından gir,
Çıkmaz sokaklar bile ayak sesinden esrir.

Gündüz gökleri kolla, gece ases gibi gez;
Ne dert yumrun var ise bu kentte çabuk erir.

Issız bir adasın sen, bekle dur, gemi geçsin;
İpini seveceksin aşka olmuşsan esir.

Sivrice’de şiirin davuluna dönerken
Nerden bileceksin ki yanında Münker_Nekir.

Güzel insanlarını dost bildim, kardeş bildim,
Bu şehrin kaderidir has müzikle, has şiir.

KARAKOÇ farkındadır bu şehre çarpılmanın,
Adını yâd ettikçe yüreği çiçeklenir.
*** ***
ELAZIĞ’A GAZEL /4
Gelir, gelir-giderim, asla unutmam seni;
Seveceksen Elazığ, sen de böyle sev beni.

Ne ben kabullenirim, bilirim ki ne de sen,
Silâha sarılarak zoruyla yol keseni.

Dost kanı dosta haram, güldür dostluk imajı;
Katıksız bir edeptir güzelliğin ekseni.

Sevdalanmak yüreğin kelepçe takınması,
Bâd-ı sabâ biliriz ılgıt ılgıt eseni…

Kaç seher kuşlarının seslerine uyandım,
Kaç akşam yıldızlarla karıştırdım süseni.

KARAKOÇ tazgâhında sana şiir dokurken
Tâ göklere yansıdı elvân elvân deseni.

ELAZIĞ’A GAZEL /5
Hâl diliyle konuşur Harput’undaki kale,
İçtigin yayla suyu, avuçların piyâle.

Sanki minyatürlerden firar edip gelmişsin,
Bir yüzün mor sümbüldür, bir yüzün kızıl lâle.

Şair sevdalanınca kelimeler miskettir,
Kendimi dağıttımsa sen düşürdün bu hâle.

Ey sevgili Elazığ, güzel insanlar yurdu;
Sakın beni üzüp de girme büyük vebâle!

Ayrılığın sızısı tâ kemikten ses verir,
Âşıkların sarmalı gönül dilinde nâle.

Bir şehre âşık olmak akil işi mi bilmem,
Ben bunu yaşıyorum, sırtım dönük zevâle.

KARAKOÇ, bu gazelin darasını düşsen de
Ağırlığı bedeldir beklediğin visâle.
*** ***
Bahaeddin Karakoç, ‘Kahramanmaraş’ın nefesiydi’ Şiir, onda; onun kaleminde, ‘Allah vergisiydi…’Kelimeler, bir ahnek ordusu misali dizilirler…Kâh sukut, kâh çığlık çığlığa; ‘mısralar kanatlanır’ Anadolu Coğrafya’mda, ‘at koştururdu…’
88 yaşına sığdırdığı kitaplar… Ve ödüller…1986 yılında, “Dolunay Şiir akşamlarını” başlattı. 1986 yılında, “TYB tarafından yılın şairi seçilecektir… 1989 tarihinde, Kültür Bakanlığı tarafından, Türkiye’yi temsilen “Strugua Şiir Festivaline” katılacaklar. 1991 tarihinde, ‘Münacat’ yarışmasında, birincilik ödülünü alacaklar. Karakoç’un bu millete en büyük mirası, “kitaplarıdır”
O kitapları biraz hatırlayalım;
Mevsimler ve Ötesi (1962), Seyran (1973)
Zaman Bir Beyaz Türküdür (1974), Sevgi Turnaları (1975)
Ay Şafağı Çok Çiçek (1983), Kar Sesi (1983), İlkyazda (1984)
Bir Çift Beyaz Kartal (1986), Menzil (1991), Uzaklara Türkü (1991)
Güneşe Uçmak İstiyorum (1993), Beyaz Dilekçe (1995)
Güneşten Öte (1995), Dolunay Şiir Güldestesi (1996)
Leyl ü Nehar Aşk (1997), Aşk Mektupları (1999)
Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman – Ay Işığında Serenatlar (2001)
Sürgün Vezirin Aşk Neşideleri (2004) , Ben Senin Yusuf’un Olmuşum (2006)
Barış Çağrısı Şiirleri-Dünya Barışına Çağrı Grubu – Meneviş Yayınları (2009)

BAHATTIN KARAKOÇ.”NİKSAR’DAN AYRILIRKEN”

Bir dem imiş geldi geçti
Demeye dilim varmıyor.
Karşılarken çok güleçti,
Vedaya elim varmıyor.

Şenlik bitti bense hürüm;
Zaman bir katmerli dürüm.
Daha der, ayak sürürüm,
Gitmek içimi sarmıyor.

Duvağından çıktı Niksar,
Yüreğime aktı Niksar…
Çok köşeli baktı Niksar,
Sanki hiç gitme kal diyor.

Bir yiğit düşse atından,
Figan kopar gök katından;
Hem zahirden, hem batından
Dumanı doğru tütüyor.

Aşk var Niksar’ın harcında,
Bayraktır gönül burcunda,
Ayaklarının ucunda
Kelkit aşkla sürünüyor.

Niksar’da başkadır bahar
Ufukları cedit ahar
Sevdalıdır leyl ü Nehar
Görenler mutlu oluyor.

Ulu Camisine girdim
Şanlı bir geçmişi gördüm.
Sağa sola selam verdim
Her can cenneti soluyor.

İndim Niksar’ın düzüne,
Daldım dostlarının yüzüne,
Rahmet külüne közüne,
Gözlerime yaş doluyor.

Ihlamur, nar çiçek açmış
Güzeller Ayvas’tan içmiş
Gökyüzü kendinden geçmiş,
Gün parça parça ölüyor.

Çamiçi’nde esen rüzgâr
Kim bilir kimden iz arar
İksir gibi bir nazı var
Ağlarken bile gülüyor.

GÜROL DELİCE.”TÜRK ŞİİRİNİN KOÇLARI”

Her ikisi de şiirimizin koçlarıydı. Abdürrahim Karakoç’tan sonra ağabeyi Bahaeddin Karakoç da yıllarca mektup yazdığı sevgiliye, Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Ecel O’nu da aldı. Kara toprak bağrına bastı. Her iki ustadan geriye dilimize pelesenk ettiğimiz mısralar kaldı.
Abdurrahim Karakoç’u taa çocukluk yıllarımda tanıdım. “Hak Yol İslam Yazacağız” şiirini diğer şiirleri takip etti:
“Ben milletimin uğruna adamışım kendimi
Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir
Zulüm Azrail olsa ben Hakk’ı tutacağım
Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir”
Abdurrahim Karakoç bir şairdi ama hepsinin ötesinde bir dava adamı idi. Millet memleket davasını şiirlerinin ana teması haline getirdi. Sert mizacı, aldığı terbiye bunu gerektiriyordu. Fakat şiirlerinde sanatı hiç mi hiç ihmal etmedi. Hep şair kaldı. Geleneksel halk şiiri şekil özelliklerinden hiç taviz vermeden davasını, şiirlerinde ilmik ilmik ördü. Yeri geldi “Hasan’a mektup” yazdı, yeri geldi “Tohtur Bey”den derdine ucuz bir ilaç istedi, yeri geldi “Mihriban”a seslendi.
Biz de bu şiirlerle millet memleket davasına atıldık. “Vur Emri”ne uyduk. Bu mukaddes davada can ciğer arkadaşlarımızı ebediyete uğurladık.
Üniversite yıllarında dar mekânda yaptığımız edebiyat sohbetlerinde ağabey Karakoç’u tanıdım. Hamasetin yoğun yaşandığı yıllarda Bahaeddin Karakoç’un şiirleri önceleri ruhumuzda pek aks-i sadâ bıraktığını söyleyemem. Kavga günlerinde biraz fantazi gibi geldi. Sohbetler ilerledikçe : “Ihlamurlar Çiçek Açmaya” başladı.
“Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman”
Şiirinde üstad sevgiliye, ben bilmem, sen ne zaman çağırırsan o zaman geleceğini söylerken şiirimizde hiç kullanılmayan imgeleri en güzel şekilde kullanarak Türk şiirine sıcacık bir soluk getirmiş, içimizi ısıtmıştı. Canın cananla vuslatını Yunus gibi, Mevlana gibi mısralara dökmüş, çağımızın Yunus’u olmuştu. Hissiyat ve fikriyat gelenekten, dil ve üslup Şair’imiz dendi. Aşkı, vuslatı, gurbeti, ölümü bazen heceyle, bazen serbest tarzda yüreklerimize aktarmasını bilmişti.
“Türküm, Elbistanlıyım, adım Bahaddin…
Dinim İslam; imzam kan grubum gibi belli benim.” diyerek şiirlerine imzasını atmış; inancını, milletini, memleketini hamasetten uzak bir üslupla şiir âşıkların beğenisine sunmuştu.
“Sevdasının dumanıyla
Bir kitap,
Bir kılıç,
Bir bozkurt,
Bir ay-yıldızlı Türk bayrağı resmi çizer.” Mısralarında asıl sevdasının ne olduğunu anlatır.
“Sırlı bir gözeden bengisu içer gibi
Senin adınla başladım her işe Rabbim;
Sana sığınırım nefsimin zehirli oklarından
Ve albenisinden dünyanın arınır içim.”
Mısralarında da görüldüğü gibi hepimizin bildiği Besmele’yi, manasını ruhumuza sıcacık aktarma ustalığını gösterir.
Karakoç pek çok şiirinde, Necip Fazıl Üstad’ın dediği gibi ” Şiir Allah’ı aramakmış” anlayışına bağlı kalarak Yaradan’ı; Yaradan’ın verdiği dille, yetenekle, diğer varlıklarla tasavvufî bir anlayışla şiirinin merkezine koymuştur:
Nereye gidersen git, heybene gönül doldur.
Bir kovan parçalama bir acı bala,
Bir gönül şehri onar, kâinata sevgi sun.
Her ham söze sağır ol,
Azıksız yola çıkma….
Bu şiirde de görüldüğü üzere günlük dilde kullandığımız her kelimeyi şiirlerinde ustaca yeni bir imge haline getirmiş; her kelimeyi mecazla süsleyerek kendine has bir şiir dili oluşturmuştur. Bu yönüyle geleneksel halk şiirinden farkını ortaya koymuş olur. O’nun şiiri modern şiirden de farklıydı. O halde Bahaeddin Karakoç’u nereye koyacağız? sorusu hepimizin aklına gelebilir. Âcizane bana göre, Karakoç, bütün bu anlayışlardan istifade etmesini bilmiş, ancak her zaman kendine has şiiriyle orijinal olmuştur.
O, şiirimizin “Beyaz Kartal”ıydı. Hep yükseklerde uçtu. Bir çocuğa,
“Hangi yayla yeşil, nerde keklik çok
Gel seninle orda olalım çocuk.
Kayalar kayalar… Sırt sırta vermiş;
Kimi yeni mürit, kimisi ermiş
………
Doruklardan doruklara sekelim,
Bir elim göklerde, sende bir elim;
İkimizin yüreciği bir atsın.
Bizi gören bin katarak anlatsın” mısralarıyla seslenerek onu şahikalara götürmüş. Kartallarla yükseklerde uçurmuştur.
Yıllarca Maraş semalarında, mehtaplı gecelerde “Dolunay”ı parlatmasını bilmiştir. Bir Anadolu şehrinde “Dolunay” adlı edebiyat dergisini yayın hayatında tutmak kolay olmasa gerek. Bu ancak şiir, edebiyat, sanat aşkıyla izah edilebilir.
Abdurrahim Karakoç’u bütün Türk dünyası “Mihriban” şiiriyle tanırken Bahaeddin Karakoç’u bilenler bildi. Bilenler zevkle o şiirleri okudu. Şiirleri şiir gecelerinde yankılandı.
Bahaeddin Karakoç, şiirlerini “Seyran, Ihlamurlar Çiçek Açarken, Sevgiliye Mektup” adlı kitaplarda topladı. Bu şiirlerle gönlümüzde, şiir dünyamızda taht kurdu. Her fani gibi O da hüzün aylarından ekimde aramızdan ayrıldı. Sevenlerini hüzne boğdu. Bir ömür mektup yazdığı Canan’ına kavuştu. Geriye binlerce mısra kaldı. O mısralar “bizim gök kubbemizde” her zaman yankılanacak
Allah rahmet eylesin.

KÜMBET DERGİSİ 50. SAYISI İLE OKUYUCULARIYLA BULUŞUYOR.

Anadolu’dan yükselen çerağınız Türk kültür ve sanatının yüz aklarından biri olan KÜMBET DERGİSİ devletimizin ve sizlerin destekleriyle Cumhuriyetimizin 95. yılında 50. sayısına ulaştı.
Ülkemizde son yılda vuku bulan ekonomik kriz sebebiyle çok sayıda dergi ve gazete kapanırken biz imkânlarımız ölçüsünde sizlerle buluşmaya devam edeceğiz. Belki bu yüzden bir görünen bir kaybolan yayın organlarının ötesinde yaşamak için karşılıklı özveriye beraber koşmanın yollarını arayacağız.
Bu sayımızda kapak olarak 17 Ekim 2018’de aramızdan ayrılan Türk Edebiyatı’nın “Beyaz Kartalı, Dede Korkutu” Bahattin Karakoç’u değerlendirdik. Ayrıca derginin muhtevasında değerli kalemlerimiz Bahattin Karakoç için özel bir dosya oluşturdular. Üstat:
“…
Takvim sorup hudut çizme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim.
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman”
diyordu ama baharı bile beklemeden bir güz ayında o da Mustafa Ceylan gibi çok sayıda eser bırakarak ve gönüllerde taht kurarak kopup gitti bu fani dünyadan. Ruhları şâd olsun.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ve Kümbet Dergisi ailesi bu sayısında çok sayıda etkinlik yapmanın, etkinliklere katılabilmenin ve gün yüzüne çıkardığı eserlerin gururunu yaşıyor. Etkinlikler sahifesinde bunları bulabilirsiniz.
Bunlardan en önemlisi Niksar Belediyesi ve Tokat şairler ve Yazarlar Derneği işbirliği ile gerçekleştirilen “9. Cahit Külebi Memleketime Bakış Şiir yarışması” idi. Dereceye giren şairler 26-27 Ekim 2018 tarihinde Niksar’da düzenlenen “Erzurumlu Emrah’tan Ercişli Emrah’a Türk Halk Müziği, Halk Âşıkları Ve Cahit Külebi Şiir Şöleninde ödüllerini aldılar. Ayrıca bu program çerçevesinde Ercişli Emrah ve Erzurumlu Emrah anılarak Erciş-Niksar kültür birlikteliği sağlandı.
Tokat Belediyesince 12-26 Ekim 2018 tarihleri arasında düzenlenen “2. Kitap Fuarı”nda yazar ve şairlerimizden Prof. Dr. Alpaslan Demir, Hasan Akar, Mahmut Hasgül, Rasim Yılmaz, Kumrugül Türkmen Akın, Nihat Aymak, Şerare Kıvrak Yağcıoğlu, Sündüs Aslan Akça, Ayla Bağ, Süleyman Erkan, Metin Falay kitaplarını sergileyip imzalarken belirlenen günlerde fuar alanında ve okullarda kültür söyleşilerinde bulundular.
Kümbet Dergisi ailesinden Prof. Dr. Alpaslan Demir: “Osmanlıda Yaşamak”, Kumrugül Türkmen Akın: “Muştu”, Süleyman Erkan: “Heybemdekiler”, Nihat Aymak: “Temmuzun Onbeşiydi”, Metin Falay: “Kırk Kristal” adlı eserlerini bu dönemde gün yüzüne çıkararak okuyucularıyla buluştular.
Dergimizin bu sayısında da birbirinden değerli yazarlarımız makale ve araştırmalarıyla sizleri aydınlatmaya çalışırken şairlerimiz de yüreklerinden sızan duygularıyla bir çiçek bahçesi oluşturmanın gayreti içinde oldular.
Emeği geçen bütün kalemlere ayrı ayrı teşekkür ederken 2019 yılının ilk sayısında buluşabilmek dileğiyle esen kalınız.

Hasan AKAR,
Tokat Şairler Ve Yazarlar Derneği Başkanı

M. Necati GÜNEŞ.”NALBANTLIK VE NİKSAR’DA ESKİ NALBANTLAR”

Eğitimc

“Bir mıh bir nalı kurtarır, Bir nal bir atı, Bir at bir komutanı, Bir komutan bir orduyu, Bir ordu bir ülkeyi kurtarır.”
Nalbant, Arapça “na’l” ve Farsça “bend” kelimelerinin birleşimiyle oluşmuş bir kelime olup, TDK Büyük Türkçe Sözlükte, “Hayvanların ayağına nal çakan kimse” olarak tanımlanıyor. Biraz daha geniş ifade ile nalbant; atların ayaklarına, arazi koşullarına karşı korumak amacıyla nal takan veya yıpranan nalı değiştiren kişidir.
Binek hayvanlarıyla ilgili ortaya çıkmış bir sanat olan nalbantlık, demircilikle birlikte gelişmiştir. Eski dönemlerde hayvanların ayaklarına ve toynaklarına keçe, kalın bez ya da köseleden yapılan ayaklıklar takılırdı. Dayanıksız bu ayaklıkların yerini zamanla madeni nallar aldı. Geçmişte ulaşım, taşımacılık ve çeşitli hizmetlerde hayvanların yaygınca kullanımıyla nalbantlık motorlu araçların yaygınlaştığı 20. yüzyılın ilk yarısına değin önemini korudu.
Askerlikte at ve katırın taşıdığı önemden dolayı hemen bütün ordularda uzun yıllar nalbantlıkla ilgili birimlere yer verildi. Örneğin Osmanlı ordusunun nalbant gereksinimini karşılamak için 1888’de Askeri Baytar Mektebi’nde modern nalbantlık dersleri verilmeye başladı. Kurtuluş Savaşı’nda da Konya’da nalbant yetiştiren bir okul açıldı. Bazı Meslek Yüksek Okulları’nda iki yıllık eğitimle nalbant yetiştirilmekte iken günümüzde bölümün adı değişmiş ve “Atçılık ve Antrenörlüğü” adı altında eğitimlerine devam etmektedirler.
Türkiye’de 1960’lı yıllara değin kırsal kesimdeki en itibarlı mesleklerden biri olan nalbantlık, teknolojinin gelişmesiyle birlikte eski önemini kaybetmiştir.
Nal ve nalbantlık kültürümüzde o kadar yer etmiş ki birçok atasözü ve deyim oluşmuş. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz.
ATASÖZLERİ:
Acemi nalbant gâvur eşeğinde öğrenir/ At ölür nalı kalır, yiğit ölür namı kalır/Ata binen nalını, mıhını arar/ Atlar nallanırken kurbağalar ayak uzatmaz/ Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır
DEYİMLER:
At nalı kadar/ Deve nalbanda bakar gibi/ Hem nalına hem mıhına (vurmak)/ Üç nalla bir ata kaldı
Nal deyip mıh dememek/Nal toplamak/Nalları dikmek/Yok devenin nalı/Nalını sökmek için ölmüş eşek aramak
NİKSAR’DA NALBANTLAR
Sivas eyaleti, Tokat sancağına bağlı Niksar kazasına ait 1840 yılı Temettüat Defterlerine göre nalbantların mahallelere ve köylere göre dağılımı şöyledir:
Bengiler Mahallesi: İbrahim Ağa, Kilimcioğlu Bektaş, Ziferağasıoğlu Hacı Hasan, Duvakçıoğlu Ahmet Ağa, Ahıshavi Süleyman Ağa.
Cellehane(Çilhane) Mahallesi: Mustafaoğlu Ahmet, Osman Ağa, Ali Bazoğlu Mustafa Ağa, Ahishavi Durak Usta, Karamustafaoğlu İbrahim.
Cedit Mahallesi: Sarısalihoğlu Mustafa, Hüseyinoğlu Yusuf Ağa.
Kiremitli Mescit Mahallesi: Karacaoğlu Muhsin.
Matori (Maduru) Mahallesi: Mataracı Hacı Süleyman Ağa.
Dereçay Mahallesi: Marazoğlu Halil.
Hüsamettin(Karşıbağ) Mahallesi: Marazoğlu Hacı Osman
Kazgancı Mahallesi: Yüzbaşıoğlu İsmail
Ayvasönü Mahallesi: Canikoğlu İbrahim Ağa.
Başçiftlik Köyü: Bekir Usta

Cumhuriyet dönemine baktığımızda ise ulaşabildiğimiz nalbantlar şöyle sıralanıyor.
1.Salih TANÇ (1893-1969), Taşra Mah. 2. Mehmet ÖZÜBEK, Taşra Mah. 3. Şükrü ŞENEL, Taşra Mah. 4. İbrahim Çağhan, Ayvazönü Mah. 5.Hüseyin DİNÇER, Taşra Mah. 6. Mustafa DÜNDAR, Kuz Mah. 7. Ahmet KAYNAR, Kaleiçi Mah. 8. Sabri BENDUYLU, Taşra Mah. 9. Sıtkı GÖZE, Bengiler Mah. 10.Abdurrahman YURDAER, Taşra Mah. 11.Hacı Mustafa KARASOY, Çepnibey Mah. 12. Ahmet KARASOY, Çepnibey Mah. 13. Hacı Ali CANİKLİ, Çilhane Mah.
14. Osman CANİKLİ, Çilhane Mah. 15. Mustafa DEMİREL, Taşra Mah. 16. Mustafa TAÇ, Taşra Mah. 17. Nurettin TAÇ, Taşra Mah. 18. Mahmut Türkekul, Bengiler Mah. 19. Kaya ELDİVENCİ, Maduru Mah. 20. Niyazi ELDİVENCİ, Maduru Mah. 21. Cafer ÇAĞHAN, Hanegâh Mah. 22. Ahmet TEPEBAŞI, Karşıbağ (Hüsam) Mah. 23. Selahattin KÖKSALAN, Taşra Mah. 24. Sakin DÜDÜKÇÜ, Kaleiçi Mah. 25. Dadaş Sabri Usta, Çöreğibüyük. 26. Kenan Eraydın, Karşıbağ Mah. 27. İdris KARAKAŞ, Külekçi Köyü

1928-Niksar doğumlu Kaya Eldivenci nalbantlığa 15 yaşında başladığını söylüyor:
Niksar-1928 doğumluyum. Maduru mahallesindeniz, bize Kavlaklar diyorlar. Babam Osman Eldivenci. Gaziahmet İlkokuluna gittim, 7 yıl okudum. Benim oyunum da horoz dövüştürmekti. Arkadaşlarım aşık oynar, ben horoz dövüştürürdüm. Babamlar Selâfendilerin çiftlikte ortakçılık yaparlardı. Ben 15 yaşına kadar o çiftlikten Hüseyin amcamın dükkânına bostan taşıdım. 15 yaşımdan sonra Taşra mahallesinden Nalbant Salih Ustanın yanına çırak girdim. Askere gitmeden ayrıldım. Gaganların hanı vardı, Halim Ağanın hanının altında askere gidene kadar nalbantlık yaptım. Halim Ağanın hanı, Nalbantlar Camisinin karşısındaki aralıktan çıkılan o arka sokakta idi. Askerlik dönüşü artık kendi adıma değişik yerlerde çalıştım. Kardeşim Niyazi askerden geldikten sonra Tıraşlıoğlu’nun Hanını beraber çalıştırdık. Birader aynı zamanda hafta içinde yaptığı nalları diğer malzemelerle beraber Akkuş pazarına götürüp satıyordu, o geçimini aynı zamanda pazarcılıkla da sağlıyordu.
Eskiden o kadar çok nalbant vardı ki!
Benim bildiklerim Taşra’dan Mehmet (Özübek) Usta vardı, Onun dükkânı aşağıda, Leylekli Köprü’nün altında idi. Hatta askerden geldikten sonra iki sene onun yanında çalıştım. Mehmet Ustanın oğulları Durmuş ve Duran (Özübek) ustalar idi, iki kardeş de nalbant idiler. Duran ağabey sonradan Çarşıbaşı’nda bakkallık yaptı. Onların çırağı nalbant Kenan vardı, daha sonra jipcilik yaptı. Yine Taşra mahallesinden Nalbant Hüseyin vardı. Kepçelinin orada, Dr. Hüsamettin Beyin muayenehanesinin hemen arkasındaki handa idi. Nalbant Mahmut, Hacı Ali vardı benden büyük. Hacı Osman, Tırıkların Hacı Mustafa ve kardeşi Ahmet Karasoy vardı. Kocaağaların hanını çalıştırıyor ve nalbantlık yapıyorlardı.
Benim zamanımda aşağı yukarı 15-16 tane nalbant dükkânı vardı. Akranlarımdan Taşra mahallesinden Mustafa ve Nurettin Taç kardeşler, Urumoğullarından Selahattin, Nalbant Abdullah vardı. Nalbant Dadaş Sabri Erzurum’dan gelme idi ve Fatlılı Ali Çavuş’un evinin altında nalbantlık yapardı. Ünye Hamamından aşağıda oturuyordu. Nalbant Sıtkı vardı. Ethem Dicle ise önce han çalıştırıyordu daha lokantacılığa başlamamıştı.
Kara mıh, dökme mıha göre daha sağlam olurdu
Bir tezgâh, bir örs, iki çekiç, bir yonacak, bir kerpeten, bir kıskaç olur. Çekiçlerden biri nal çakmaya biri nal dövmeye kullanılır. Törpü, burunsak (Yavaşak), ip, kesim makası, nal, mıh.
Nalları kendimiz yapardık. Ben kıyı vurmak şartıyla beş dakikada bir nal dökerdim. Üç sene Salih Usta’ya nal dövdüm, hem de nal çaktım. Bir de nalın hazırı vardı, hazır kesilmişi pres nal derlerdi. Atların nalları bir numaradan beş numaraya kadar büyüklüğüne göreydi. Sacların kalınlığı da milim milimdi. İki milim, üç milim, dört milime kadar pres nal vardı. Pres nalları da yine atın ayağına göre örs üzerinde çekiçleyip şekil veriyorduk.
Mıhlarımız yani nal çivileri iki cins olurdu. Biri hazır dökme mıh, diğeri de demircilerin yaptığı kara mıh. Kara mıhı hem Niksar’daki bazı demirciler yapar, hem de Zile’den ve Suşehri’nden gelirdi. Yük taşıyan araba atları için demircilerin elde döverek yaptığı kara mıh kullanırdık. Hazır dökme mıha göre daha sağlam ve dayanıklı olurdu. Dökme mıhlar ise tez aşınırdı.
At yatarken nal çakılmaz
At, eşek, katır, öküz gibi hayvanlara nal çakılır. Demirden halka vardır, atı oraya yularından kipçe bağlar, ya sahibine ya da çırağına tuttururduk. Ondan sonra nalbant başlar çalışmaya. Önce ayağını tırnağını yontar, uzayan tırnaklarını keser, sonra oraya ayağına göre nalını koyarak çakardık. Atın tırnağının ucunu kesip de törpüleyerek şekil vermeye kıracak derlerdi ve son işlemdi.
Atın kuyruğunu dirseğinden bağlarsan at kımramaz, hareket etmez. Fazla hayın atları burunsakla (yavaşakta derler) burnunu kıstırırsın, o zaman onun açısıyla pek fazla kımramazlardı. At yatarken nal çakılmaz.
Ben hanı çalıştırdığım zamanlarda hafta arası köylere gidiyordum. 11-12 köye ben öküz çakmaya giderdim. Elmüdü’de çok öküz çakardım. Zera’dan Keltepe’den Başçiftlik’e 10 sene gittim. Niksar’da dersen 11-12 tane köye gittim: Güdüklü, Onan, Leğen, Eryaba, oradan bu yannı dönünce Arguslu (Ardıçlı), Buhanı, Zera, Ustahasan, Ehen, Hacılı, Tis, Sulugöl, Ereç. Köylerde at, eşek, katır çakardım ama en çok öküz çakardım. O zamanlar traktörler yoktu, traktörün yaptığı işi o zamanlar öküzler yapardı, dolayısıyla biz de köylerde en çok öküzlere nal çakardık. Senede bir baharın bir de harmanda köylere giderdik. Özellikle harman dönemi hep köylerde olurduk, çünkü hayvanları nallatmanın ücreti harman döneminde aynî olarak ödenirdi. Mesela bir çift öküzü bir ölçek buğdaya çakıyorduk. Bir ölçek buğday o zaman 25 kiloydu. Sonradan motorlar çıktı, traktörler çıktı, öküz işleri biraz gevşedi. Ondan sonra ben de artık köye gitmeyi yavaş yavaş bıraktım.
En çok Başçiftlik’e gidiyordum, 600 hane vardı o zamanlar. Normalde bir gitmemde 15-20 gün kalıyordum. Bir keresinde hanımı çocukları da aldım ev tuttum, Başçiftlik’te üç ay kaldım. Perşembe Yaylası’nda ise daha çok at olurdu. Elmüdü’ye öküz çakmaya giderdim. Oradan da Perşembeye geçerdim. Elmüdü’den Perşembe Yaylası’na dağ yolu vardı, oradan giderdim.
Nalbantlıktan hırdavatçılığa geçen Cafer Çağhan ise Nalbantlık yıllarını bakın nasıl anlatıyor.
1935 Niksar doğumluyum. Babam Haşaroğlu İbrahim Çağhan, mahallede iki devre muhtarlık yapmıştır. Bizim mahallenin ismi çok. Eski ismi Hanegâh Mahallesi, şimdiki Gazi Osmanpaşa Mahallesi. Kültür Mahallesi ve Ayvazönü’de derlerdi. Burada doğup büyümeyim çok şükür.
İlkokulu Albayrak’ta okudum. İlkokul bittikten sonra bir müddet bahçıvanlık yaptıktan sonra babam dedi ki; “Seni bir sanata vereyim, Terzi Duran Çekenoğlu akrabamız. İster ona, ister Nalbant Mehmet Usta’ya git.” Ben de Leylekli köprüye geldim, baktım. Duran abinin oraya girmeye utandım, oradan aşağıya indik. Köprünün beri tarafındaydı Mehmet (Özübek) ustanın dükkânı. Nasip nalbantlıkmış, nalbant olduk. Mehmet Özübek benim esas ustamdır. 1958’de askerden gelince nalbantlık mesleğine devam ettim ve hâlâ bu dükkândayım. Duran Özübek ile de aynı bu dükkânda çalıştık. Bir arada yanımızda han ve kahve vardı, onu da çalıştırdık ve böyle devam ettik. Ondan sonra baktık ki nalbantlık gitgide düşüyor biz de çeşitleri değiştirdik ve bu şekilde ufak tefek işler ile uğraşıyoruz. Nalbantlığı bırakalı 20-25 sene oldu. Çok şükür bir avaralık bir meşgale olarak bu hırdavat işini yürütüyoruz. Çocuklarımızda yetiştirdik çok şükür. Biri Ankara’da biri Konya’da, işleri de güzel.
Eski Nalbantlardan hatırladıklarım
Eski nalbantlara baktığımızda Dış (Taşra) mahallesinden Nalbant Sabri Usta, Şükrü Usta vardı o da dış mahalleden. Sonra Mustafa Usta hanın karşısında o eski ustalardan, Salih Usta çok derin ustaydı bazen derdi ki çocuklar biz geldik gidiyoruz, size bazı şeyler öğreteyim derdi. Mesela hayvanların yarasını oksijenle yıkadıktan sonra toz şeker ekin bunu kurutuyor derdi. Ben de pek hevesim olmadığından pek de üzerine düşmedim, her adama bu sırrı vermezdi ama bana da verdi. İşine çok titiz bir adamdı. Onun damadı Kaya Usta da nalbanttı. Bir de bir hiç unutamıyorum, şurada demirciler vardı, şurada da Pazar yeri vardı Mustafa Emmi ineği getirdi, burada ineğin şurasından böğründen kızgın demiri soktular. Eli ile ineğin çürümüş etlerini aldı. Öyle tedavi etmişti, o da hayret bir şey. Böyle bir vakit geçirdik işte.
Nalbantlık nedir, Nalbant ne iş yapar?
Hayvanlar rahat yürüsün diye icat edilmiş bir şey. O da hayret hayvanın ayağına mıhı çakıyorsun hiç acımıyor ama usulü ile çakarsan. Tabii çiviler dışarıya doğru meyillidir ona dikkat etmek gerekir.
Şimdi diyelim hayvan gayet sert, baş olmuyor. Burnuna ağaçtan yapılmış kıskacı takıyoruz. Hatta bir gün üç dört kişi burada çalışıyoruz baş edemedik hayvanla. Köylü vatandaşın biri geldi “Yahu ne uğraşıyorsunuz” dedi “Ne yapalım” dedim. “Atın kafasını yukarıya bağlayalım, burnuna kıskacı takıp yem torbasına taş dolduralım. O zaman rahat durur” dedi. Öyle yaptık da rahatlıkla çaktık nalı. Hiç bilmediğimiz bir şeydi. Ama el elden üstündür derler ya. Katırlara nal çakması daha zor oluyor. Onlar daha hayın oluyor, hiç durmuyorlar, zahmetli oluyor. En uysal olanı da merkepler, atların ise uysal olanı da var yaramaz olanı da.
Şimdi nalı çakarken bir adam hayvanın ayağını çok sağlam ve gayet düz tutacak. Yani aşağıya doğru tutarsa derin kaçar, derin kaçmaması için düz tutmak suretiyle tırnak yonulur. Ondan sonra da nalı uydurup tırnağa göre takarız. İşte böyle yani, köylüler bile alıştılar. Köylü nalını mıhını alıyor, kendisi yapıyor. Şimdi nalbant arayan yok, kendileri yapıyorlar.
Günümüzde nalları Zile’den temin ediyoruz. Eskiden sürekli çalışıyoruz, yetiştiremiyoruz. Buradan çeşit götürdüm Zile’ye, oradan da malzeme alıyoruz. Zile’nin demircilerine dedim ki; Siz yapamaz mısınız, aha size at, eşek nalı ölçü getirdim. Hâlâ benim götürdüğüm ölçüye göre at nalı eşek nalı yapıyorlar. Dolayısıyla alıştırdık şimdi kamyon işi Samsun’a ve Sivas’a Zile’den gönderiyorlar, çalışkan adamlar. Mesela Ali Özparın, İshak Taşer ondan sonra Sabri ve Mustafa Kansular biraderler. Hurda toplayıp onlara satıyorduk, güzel adamlar Allah selamet versin Bunlar toptan demir işleri ile uğraşıyorlar.
Çiviler Türkiye’de üretiliyor, önceden İsveç’ten geliyordu. Nallar şurada (hepsini göstererek anlatıyor). Bu at nalı, şu da merkep nalı. Bunlar Zile’de yapılıyor şimdi eskiden biz yapıyorduk. Nalbant yapısı olsa daha kalın olur, demirci yaptığı için ince oluyor.
Nalbant Pala Mustafa TAÇ’ın yanında çıraklığa başlayan Sıtkı Ünlü o yılları hiç unutamadığını söylüyor:
1941 Niksar doğumluyum. Babam beni Nalbant Mustafa Taç’ın yanına çıraklığa verdi. Ben onun yanında işe başladım. Benim çıraklığım Halin karşısındaki Orucoğun dükkânının üstünde yanan yerde başladı. 1960 senesinde orası yandı. Pazartesi Pazarının karşısında şimdiki Aile Sağlık Merkezi’nin olduğu büyük binanın olduğu yerdeydi. Ondan sonra bizim evin altına göçtük. Mustafa amcayla beraber bizim evin altına ikamet ettik. Askerde radyatör tamirciliğini öğrenmiştim. Niksar’a dönünce ustam Mustafa Taç ile nalbantlığı bırakıp bu işe başladık. Daha sonra ise ben sınavı kazanarak tekelde işe başladım ve oradan emekli oldum.
Nalbant Erbaalı Şükrü usta varmış. Burada evlenmiş burada kalmış. Ben ustamdan duyduğumu söylüyorum. 50 senesinde vefat etti. Nalbant Şükrü usta çok namlı bir ustaymış. Kendisi pala bıyıklıymış. Ustalarının vasiyeti olan palabıyık namını ustalarımın ikisi de – Mustafa ve Nurettin Taç- ölene kadar yürüttüler.
Azgın hayvanların nallanması çok zor olurdu.
Azgın bir hayvan olduğunda gücümüz yetmediğinden burun kıskacı derlerdi daha da baş edemedikleri zaman ön ayağını bağlarlar, arka ayağını daha hoplatamaz. Mesela köylere öküz çakmaya giderdik ustamla. Gücümüzün yetmediği büyük hayvanlarda ön iki ayağını bağlarlar arka ayağından da bir iple germeç yaparlar, arka ayağı öne geldim mi yanına devirmeye mecburdur. O zamanda hayvanlar çökerlerdi. Ayaklarını bağlarlar, boyunduruğu kaldırırlar, altına üçayak daldırırlar ve hayvanı yukarı kaldırırlardı. Öküz ayağında çakılma öyleydi.
Her nalbandın gittiği köyler vardı
Ova köylerine daha çok giderdik. Buzköyü, Eskidir, Camidere, Fatlı… Buralara çok giderdik. Zaten her nalbandın gittiği köyler vardı. Diğer nalbantlar o köylere gitmezlerdi. Köylerde para karşılığı değil de buğday karşılığı iş yapılırdı. Köylüde para olmazdı ki. İşte kiminden bir şinik, kiminden iki ölçek, alacağı ne kadarsa harman zamanı araba ile gidilir alacak karşılığı o buğdaylar toplanırdı. Yani takas usulü geçerliydi.
Nallarımızı kendimiz hazırlardık
Nalları hazır aldıkları zamanda oluyordu ama genelde kendileri hazırlarlardı. Vatandaşın istediği kalınlıkta sacdan mastarla nal kesilirdi. Sacları keserken usta tutar, çırak vururdu. Nal kesildikten sonra şekil verilir ve yine nalın kıyılarına vura vura kıyılama yaparlardı. Böylece hayvanın kayması önlenirdi. Daha sonra üç bir tarafa, üç diğer tarafa olmak üzere altı delik delerlerdi. Fazla tırnak atan hayvanlarda nalların önüne de üçer tane kanca gibi vururlar ki taşta tutsun diye. Tabi bu her ustaya mahsus değil. At arabalarını koşulan atların nallarının önleri daha fazladır, taşlara vurmasın diye.
Hayvanı nallamadan önce rahatlatırdık.
Nalbantlıkta esas ustalık yonacakla tırnağın alınması ve mıh (çivi) çalmaktır. Yonacakla tırnağı fazla alırsanız ete gelir hayvan topallar. Yine nalı mıhlarken çok derine çakarsanız ete gelir, hemen dışarı verirseniz tırnağı kırar. Mıhı uygun şekilde çaktıktan sonra tırnaktan çıkan mıhın ucunu kerpetenle çevirip fazlalığını kesmek gerekir.
Nalbantlar bir de atlara berberlik yaparlardı. Atların sırtının yanmaması için senede iki defa özellikle sırt bölgesindeki kılları kırkarlardı.
Yine nal çakmadan önce atları rahatlatmak için, önce kaşağı ile sonra da gebre (Atı tımar etmekte kullanılan kıldan kese) ile tımar ederlerdi. Nasıl hamama gidenler orada keselenip kirlerinden kurtuluyorlarsa; atında sırtındaki toz ve kirden kurtulması için ıslatılan gebre ile kaşır gibi temizlenirlerdi.

Çepnibey Mahallesinden Ali Yücel Karasoy ise babasının nalbantlık yıllarını anlatıyor:
1960 Niksar doğumluyum. Çepnibey Mahallesinde oturuyorum. Eskiden nüfus kaydımız Bennak Mahallesindeydi. Ailemize Kara Yusuf oğulları diyorlar. Fakat bir komşumuzun bir lafıyla Tırıklar da deniyor ama tapu kayıtlarında Karayusufoğulları olarak geçiyor.
Babam Ahmet Karasoy ile amcam Mustafa Karasoy eskiden Ziraat Bankası’nın üstünde Kocaağaların hanında nalbantlık yaparlar ve hanı işletirlermiş. Nalbant Mahmut’la birlikte çalıştıklarını da söylerdi. Zamanla nalbantlık mesleğinin önemini azaltması üzerine babam evin önünde nalbantlığa devam etmeye başladı. Eski nalbantlardan olduğundan özellikle yukarı köylüler genelde babama gelirler, hayvanlarını yani atlarını eşeklerini nallatmak için sıraya girer, bizim bahçeye hayvanlarını bağlarlardı. Nalbantlık mesleği arabalar çoğalınca bitti, köreldi iyice ancak babam ölene kadar nalbantlık mesleği ne devam etti. Babam tanınmış bir nalbanttı. Onun içinde bir meşgale oldu son dönemlerinde.
Babam aynı zamanda hayvanların ayaklarında hastalık olduğunda onları da tedavi ediyordu. Özellikle hayvanlar topalladıklarında, ayaklarına basamadıklarında babam onları tedavi ediyordu. Hayvanların ayaklarından kan alıyordu, özel bıçağı vardı onunla hayvanların tırnaklarının üst kısmından kan alırdı. Tabii nereden alacağını kendisi biliyordu.
Babam nalları kendi imal ediyordu. Çarşıdan kalın sac alıyor, onları kesiyor deliyor şekillendiriyor ve kullanıyordu. Tabii ki çarşıdan hazır nal aldığı da oluyordu. Evimizin altındaki nalbant odasında örsü, çekici her türlü aleti vardı. Orada imalatını yapıyordu. Tabii nalların kalıpları vardı, o kalıplar büyüklüğüne göre numaralıydı. O kalıplara göre çiziyor, kesiyor deliyordu. Nalların özel çivileri de vardı, aynı zamanda çivi de imal ediyordu. Fırının önünde ateş yakıyor, demirleri eritiyor, bilhassa öküzler ve atlar için özel çivileri imal ediyordu. Şapkalı çivi derdik biz onlara, onlardan yapardı babam.
Bizim eve ilk girildiğinde alt katta sağda ahırımız, sol tarafta ise nalbant odası vardı. Babam genelde sol taraftaki o odada çalışırdı. Nalları, çivileri orada imal ederdi.
Nal çakma işini alırsın istediğimizde önce hayvanın ayağına tuttuktan sonra yonacakla nalın yerleştirecek yeri ayarlardı. Tırnağını alır düzeltir nalı oraya yerleştirirdi. Nalı çaktıktan sonra tırnağını törpüler sanki manikür pedikür yapardı…
Uğur Gül, dedesi 1309 (1893) doğumlu Salih Ustayı anlatıyor:
Salih (Tanç) Usta Niksar’ın en eski nalbantlarından imiş. I. Dünya Harbi’nde ve Kurtuluş Savaşı’nda altı yıl savaşmış. I. Dünya Harbi’nde Arap topraklarında Yemen’de, Sana’da savaşmış. Kurtuluş Savaşında süvari askeri imiş, hep önlerde savaşmışlar. İstiklâl Savaşı madalyası vardı.
Dedem nalbantlığı süvari askeri olduğu için askerde öğrenmiş. Sadece nalbant değildi, bir veteriner kadar hayvan hastalıklarından anlar, tedavi ederdi. Mesela soğuk algınlığına yakalanan hayvanlar için orta boy bir balkabağı seçip onu bütün olarak pişirttiriyordu. Daha sonra o bütün balkabağının üzerine delikler deliyordu ve yem torbasının içine koyduruyor, hayvanların onu solumasını sağlıyordu.
Nal keseceği zaman eğer çırakları yoksa beni çağırır ve oğlum gel, çekiç vur derdi. Ben de savaş anılarını anlatırsan çekiç vururum derdim. O savaş anılarını dinlemek çok hoşuma giderdi. Hatta at pisliklerinin içinden arpa tanelerini temizleyip yediklerini anlatır, anlatırken gözleri dalar o günlere gider ve her seferinde de ağlardı.
Dedem atlı asker yani süvari olduğu için askerde nalbantlığı öğrenmiş ve askerden döndükten sonra nalbantlık yapmaya başlamış. 1309 (M.1893) doğumlu olan dedem 1969’da 86 yaşında vefat etti. Dedemin yanında birçok nalbant yetişti. Bildiklerim babam damadı Mehmet Kaya Gül, yine bizim mahalleden (Taşra Mah.) Selahattin Şimşek, Mustafa Demirel, Kaya ve Niyazi Eldivenci kardeşler, Hacı Ali ve Osman Canikli Kardeşler…
KAYNAK KİŞİLER:
1.Kaya ELDİVENCİ (NİKSAR-1928) 2.Cafer ÇAĞHAN (Niksar-1935) 3.Sıtkı ÜNLÜ (Niksar-1941) 4.Nurettin CANİKLİ(Niksar-1947) 5.Uğur GÜL(Niksar-1954) 6.Ali Yücel KARASOY(Niksar-1960)

KAYNAKLAR:
1.Dr. Coşkun ÇAKIR; 19. Yüzyılda Bir Anadolu Şehri NİKSAR (Ekonomik ve Sosyal Yapı), Alfa Yay., 2001, İstanbul
2.http://www.tdk.gov.tr/index.php…
3. http://www.unutulmussanatlar.com/2015/09/nalbantclk.html
4. http://meslekler.com.tr/N2.html
5. http://www.nkfu.com/nal-ile-ilgili-atasozleri-deyimler-ve-…/
6. https://www.lafsozluk.com/…/nal-nedir-ne-demektir-ilgili-de…
Fotoğraflar M. Necati GÜNEŞ, Kemal ÖZBAY, Murat TAÇ, Muzaffer TAÇ, Ekrem TAÇ, Uğur GÜL ve Ünal TÜRKEKUL arşivlerinden alınmıştır.

Osman KABLAN.”GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ: DÜLGER SARI MEHMET”

Sarı Mehmet, iyi dülgerdi. Dayısına söz verdi:
– Senin evini ben yapacağım. Köyün en güzel evi olacak.
-Tabii sen yapacaksın. Sen varken, başka usta arayacak halim yok. Malzemeyi hazırlayınca sana haber salarım. Gelirsin.
Dayı ile yeğen ayrı köylerde oturuyorlardı. Bunlar birbirine uzak köylerdi. Harmanı yeni kaldırmışlardı. Herkes mahsulünü, samanını içeri koymuştu. Mustafa Çavuş, harmanlardaki atıl samanları süpürdü. Topladı. Kömüşleri çetenli kağnıya koştu. Topladığı samanın yanına mezarın üstünden toprak taşıdı. Samanla toprağı karıştırdı. Toprak- saman karışımına su bağladı. Paçalarını dizine kadar sıvadı. Kürekle toprağı suyun önüne seriyor, çiğniyor, karıştırıyor, topluyordu. Sap yığınını düvenin altına verdiği gibi, toprağı suyun önüne veriyordu. Karıştırıyor, çiğniyor, tekrar karıştırıyordu. Onun çalışmalarını Çolak Hasan izliyordu:
– Yeter çavuş. Kendini yorma. Gıvamını bulmuş.
– Yok, Hasan emmi daha var. Çiğnemem lazım. Kerpiç çamuru sakız gibi olmalıdır.
Hazırlanan çamuru günlerce çalışıp kerpiç yaptı. Diğer yapı malzemelerini tamamladı. Ağacından mıhına kadar her şey tamamdı. Yeğenine haber gönderdi. Usta önce binanın oturacağı alanı gezdi. Yere kazıklar çakarak ip gerdi. Bir dikdörtgen oluşturdu. Metreyle ölçerek direk yerlerini işaretledi. Her işaretin yanına bir direk taşı koydu. Taş çekicini aldı. Her taşı yonttu düzeltti. Taşların altı üstü düz, yanları yuvarlak oldu. Silindire benzediler. Taşları direk yerlerine yerleştirdi. Direk olacak ağaçları seçti. Baltayla yontmaya başladı. Bazılarını yuvarlak, bazılarını hıyar soyması (çok köşeli) Bir kısmını da dört köşe yonttu. En zor olanı bu köşeli yontma işiydi. Mehmet usta hızardan çıkmış gibi düzgün yonttu. Taşların üstüne direkleri koydu. Her birini sağlamlaştırdı. Eli böğründeler mıhladı. Bunlar için onluk ve yirmilik çiviler kullandı. Ahşap çatının duvarlar kısmı tamamlandı.
Dış cephe duvarlarının ağaçları büyük kerpiçlere göre geniş aralıklı çakıldı. İç bölmeler minahış kerpiçlerine göre ayarlandı. Minahış kerpici büyük kerpicin yarısı kadardı. Onlarla yapılacak duvarın ağaçları sık çakıldı. İki ağaç arası, kerpiç boyunda aralık bırakarak çakıldı.
Kerpiç, saman ve çamur karışımı olarak hazırlanıp tahta kalıplara dökülerek güneşte kurutulan, duvar örmekte kullanılan ilkel tuğlaya denir.
Kerpiçler kurumuştu. Yağmurdan ıslanmasın diye yığın yapılmıştı. Kerpiç yığınları, üçgen prizmaya benziyordu.
Sarı Mehmet, dayısıyla üst mertekleri döşerken kerpiçler örülmeye başlanmıştı. Zamanı hep inşaatlarda geçen Mehmet usta, iyi duvar ustaları bulmuştu dayısına. Merteklerin bitiminden sonra çatıya başladılar. Dört tarafa akım veren bir çatıydı. Saçakları, kiriş uçları süslüydü. Duvarları sıvamak için samanlı çamur önceden karılmış ve ekşimişti. Mastar kullanarak hem içeriden hem dışarıdan çok düzgün sıva yapıldı. Mehmet usta çok titizdi. Sıvayı beğenmezse sıvacıyı kovardı. Beğendi. “Aferin size sıvayı beğendim.” dedi.
Uzak köyden gelmiş ustalara gösterilen misafir severlik aşırıydı. Yemeleri, içmeleri, çayları kahveleri eksik edilmiyordu. En sevdikleri yemekleri yiyorlardı. Mehmet ustanın, tereyağlı içli böreği çok sevdiğini bilirdi yengesi. Onu daha sık yapardı. Çatılar, kapı ve pencereler bitene kadar çamur sıvalar kurudu. Mustafa çavuşun en küçük oğlu ile gelini bir eşek yükü beyaz toprak getirdiler. Duvarın dibine yıktılar. Sarı Mehmet:
– Bu ne diye sordu.
– Beyaz toprak. Dışını bununla boyamak istedik. Dedi kuzen
– Olmaz. Kireç yapalım.
Dayısı büyük oğlanı istasyona gönderdi. Bakkal Murat’a Mehmet ustanın selamını söyledi. İki çuval kireç getirdi. Bunlar sönmemiş kireçlerdi. İri taşlardı.
Sıvacı büyük varil içine koydu. Üstünü su ile doldurdu. Bir duman yükseldi. Beyaz çamur haline geldi. Su ekleyerek bulamaç haline getirildi. Kıvamı ayarlandı. Duvarları kireçle boyadılar. Kapı pencereler de yağlı boyayla boyandı.
Yapılan evin o köyün en güzel evi olduğu görüldü. Methiyeler çevre köylere dağıldı. Özel olarak Mustafa çavuşun evini görmeye gelenler oluyordu.
Dülger Sarı Mehmet dayısına verdiği sözü yerine getirmiş oldu.

Fatih Mehmet ÖNAL.”MEKÂNI MANALANDIRMAK”

Mekân, sözlük anlamı olarak, yer, mahal kelimelerinin karşılığıdır. Mana ise anlam demektir. Bir yer tarif edilirken muayyen sınırlar belirtilerek, bir toprak parçası tarif edilebilir. Bu tarz mekânlar insanlara bir hüviyet kazandırır. “Nerelisin, neredesin?” gibi sorulara verilen cevap insanın bulunduğu mekânlardır. Dolayısıyla mekânlar, insanlar açısından bir kimlik belirtisidir. Bu mekânların, insanlar açısından, bulunduğu yerin tarifi dışında da bir manası vardır. Bir yerin belirli bir anlam kazanması için, o yerin yurt olması için fiziki koşulların yerine getirilmesi dışında, manevi koşulların da yerine getirilmesi şarttır.
Türkler bin yıl önce geldiği ve mütemekkin olduğu bu toprakları siyasi anlamda fethetmenin dışında manevi anlamda da fethederek bu coğrafyaya mana katmıştır. Türkistan coğrafyasında at koşturan Türkler, zamanla geldikleri Anadolu’yu, Horasan erenlerinin kattığı manevi ruh ile yurt bellemiştir. Anadolu Türklerden önce, Diyar-ı Rum olarak adlandırılırdı ve Darü’l-harp idi. Bu mekânın fethi sonrası yurt tutulması için dönüştürülmesi gerekliydi. Bu da Anadolu mayası sayesinde oldu. Anadolu dönüştü ve Darü’l-İslâm oldu. Bu mayanın bu topraklara çalınmasında, Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî’nin, Anadolu’ya gönderdiği erenleri büyük rol oynamıştır. Bu Alp-erenler hem toprakları hem de gönülleri fethetmekteydiler.
Mekânlar maddi unsurlardır. Bu maddi unsurların belirli bir şuur ışığında manevi unsurlarla bütünleşmesi, anlam kazanması lazımdır. Şuurlu bir manevi iklimi oluşturan esaslar da kültür, edebiyat ve sanattır. Bir mekânda bulunan milleti düşünün. Bu milletin belirli bir kültürü, örfü, âdeti ve gelenekleri bulunmazsa bu millet şuursuz bir yaşam sürer. Bu tarz milletler yok olup gitmeye mahkûmdurlar. Aynı şekilde bir milletin birleştirici unsuru olan bir dili olmalıdır. Bu dili kullanma sanatı da o milletin edebiyat ve şiirdeki yerini gösterir. Bunlar olmadan ne mekânlara ne de gönüllere sahip olunamaz. Tabi ki şunu da belirtmek gerekir ki bir mekân yoksa mana aranmaz, aynı şekilde mekâna da değer katan manadır. İkisi de birbirini tamamlar. Bu nedenle mana ararken mekândan; mekân ararken de manadan olmamak gerekir.
Cemil Meriç’e biz neyi kaybettik? diye sorsanız: “Türkiye ruhunu kaybetti. Toprak mı? En değersiz şeyimizdir belki de! Belki de en değersiz şeyimizi kaybedince her şeyimizi kaybettiğimizi anladık. Ruhumuzu” cevabını verir. Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz, siyasi veya askeri olarak bir coğrafyayı işgal etmek, sömürmek isteyenler ilk önce o milletin ruhunu sömürür. Dinini, dilini, tarihini, edebiyatını hâsılı kültürünü sömürdükten sonra emellerine daha kolay ulaşır. Yani mekânı elde etmek için manayı zedelerler.
Türk’ün ruhunu anlamak için bulunduğu mekânları gözlemlerken, o mekânlara kattığı manayı da gözlemlemeliyiz. Mesela, Harput Ulu Cami’ye bakarken sadece inşaat teknikleri veya mimari özelliklerine değil aynı zamanda o eserin hangi zihniyete göre inşa edildiğini anlamaya yönelik bir zihniyet çözümlemesine gitmek gerekir. Ya da Süleymaniye’nin mimarı, Mimar Sinan, o camiyi inşa ederken maddi âlemde nasıl bir manevi ruha sahipti bunu bilmeliyiz. Ancak o zaman bir mekân bizler için mana taşır.
Mekân sahibi olmak o mekânı korumayı da gerektirir. Bunu yapmak için de gerekli tedbirler alınmalıdır. Mekânın niteliğine göre alınan fiziki, siyasi, askeri tedbirlerin yanında mekânın sahip olduğu manayı da korumak lazımdır. Bir örnek mekân olarak vatanımızı ele alırsak, maddi korumanın yanında mananın korunması için gerekli şey törenin muhafazasıdır. Töre, manayı muhafaza ederken aynı zamanda maddi olarak toprağın da muhafazası için önemlidir. Türkçe’nin söz varlığı olarak niteleyebileceğimiz Dîvânu Lugâti’t-Türk, “İl gider; töre kalır.” demektedir. Devletler yeniden kurulabilir ama töre kalıcıdır. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz, yıkılan mekânlar tekrar kurulabilir ama o mekâna katılan mana kalıcı olur. Fakat mana kaybolursa tekrar onu kazanmak çok güç olabilir. Türkler bir mekânı elde ettiği vakit o mekâna hizmet götürür, adaletle hükmeder. Böylece hem maddi anlamda toprağını korur hem de mana dünyasının temelini teşkil eden, insanı esas alan bir yönetim tarzı güderek manayı da muhafaza eder.
Manevi dünyanın en önemli unsurlarından biri kültürdür. Kültürün varlığı “söz” ile doğru orantılıdır. Kutadgu Bilig: “Ölüden diriye kalan miras, sözdür.” diyerek sözün üstünlüğünü vurgular. Söz akılla yol alır ve söz ancak içerdiği öz ile bir mana taşır. Söz söyleyebilme sanatına da şiir diyebiliriz. Şiir, manevi anlamda kültürün vatanı olarak nitelenir. Söz ustamız olarak işaret edebileceğimiz Yunus Emre de Anadolu topraklarının ihyasında önemli bir vasfa sahiptir. Anadolu topraklarının mayalanması için atılan tohumların meyvesidir Yunus Emre. Maddi âleme sözü ile mana katan Yunus Emre bugünlere kadar sözünü iletebilmiştir ve sözünü söylediği topraklar hâlâ sapasağlam ayakta durmaktadır. Yunus’un ortaya koyduğu bir eserle Mimar Sinan’ın inşa ettiği bir eser aynı amaçladır. Hatta Mehmet Akif’in İstiklal Marşı ile Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşı da aynı amaçla mekâna mana katar.
Bir coğrafyanın manevi iklimini inşa ederken bunu kültür ile yaparız. Burada kültürün içinde ele alabileceğimiz, örf, âdet, gelenek, töre; dil, edebiyat, şiir gibi unsurlar manevi iklimin inşasında önemli yer tutar. Mesela, Anadolu coğrafyasının manevi iklimde Yunus’un dilini, Fatih Sultan Mehmet’in inanmışlığını ve azmini, Süleyman Askerî Bey’in fedakârlığını, Âşık Veysel’in dostluğunu, Arif Nihat Asya’nın milli duygularını, Fikret Memişoğlu’nun vefasını birlikte hissederiz. Mekânları değerli kılan ruhu ve bu ruhun teşekkülünde mühim yer tutan kültürü dikkatle korumalı ve yaşatmalıyız. Bunu yaparsak yaşadığımız mekân bizim için bir anlam ifade eder. Milletimizin köşe taşları olarak niteleyebileceğimiz insanların söz ve tecrübelerine kulak vererek, maddi dünyamızı manevi ruh ile bürüyüp yolumuza daha emin adımlarla devam etmeliyiz.
Bir mekân olarak Elâzığ’ı ele alırsak, Cengiz Aytmatov, Türk Dünyası’nın manevi azığı, olarak niteler aziz şehir Elâzığ’ı. Bu da gösteriyor ki Elâzığ mana kazanmış bir şehirdir. Anadolu coğrafyası başta olmak üzere bunun gibi manalı örnekleri çoğaltabiliriz. Bu hususta, mana kazanmış bir mekân olan Harput’un yetiştirdiği, Şeyh-ül Muharririn Ahmet Kabaklı diyor ki: “Allah saklasın, Türkiye olmasa, şu devlet, şu bayrak, şu dil, şu kültür, şu musiki, şu milli varlık olmasa, senin üzerinde fareler güler. Alırlar Ağrı’nı, Marmara’nı, Erciyes’ini, Ege’ni Çukurova’nı, seni de sülaleni de mezhebini de ırkını da dinini de sınıfını da köle ederler. Topla aklını başına, kendine gel başkaları getirmeden…” Kabaklı hocanın da belirttiği gibi mekânlarımızı, toprağımızı muhafaza ederken; kültürümüzü, milli varlığımızı hâsılı manevi dünyamızı da muhafaza etmeliyiz. Yoksa maddi ve manevi bakımından çok mühim bir konuma sahip olan Anadolu coğrafyasında hür yaşayamayız.

Fatih Mehmet ÖNAL.”MEKÂNI MANALANDIRMAK”

Mekân, sözlük anlamı olarak, yer, mahal kelimelerinin karşılığıdır. Mana ise anlam demektir. Bir yer tarif edilirken muayyen sınırlar belirtilerek, bir toprak parçası tarif edilebilir. Bu tarz mekânlar insanlara bir hüviyet kazandırır. “Nerelisin, neredesin?” gibi sorulara verilen cevap insanın bulunduğu mekânlardır. Dolayısıyla mekânlar, insanlar açısından bir kimlik belirtisidir. Bu mekânların, insanlar açısından, bulunduğu yerin tarifi dışında da bir manası vardır. Bir yerin belirli bir anlam kazanması için, o yerin yurt olması için fiziki koşulların yerine getirilmesi dışında, manevi koşulların da yerine getirilmesi şarttır.
Türkler bin yıl önce geldiği ve mütemekkin olduğu bu toprakları siyasi anlamda fethetmenin dışında manevi anlamda da fethederek bu coğrafyaya mana katmıştır. Türkistan coğrafyasında at koşturan Türkler, zamanla geldikleri Anadolu’yu, Horasan erenlerinin kattığı manevi ruh ile yurt bellemiştir. Anadolu Türklerden önce, Diyar-ı Rum olarak adlandırılırdı ve Darü’l-harp idi. Bu mekânın fethi sonrası yurt tutulması için dönüştürülmesi gerekliydi. Bu da Anadolu mayası sayesinde oldu. Anadolu dönüştü ve Darü’l-İslâm oldu. Bu mayanın bu topraklara çalınmasında, Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî’nin, Anadolu’ya gönderdiği erenleri büyük rol oynamıştır. Bu Alp-erenler hem toprakları hem de gönülleri fethetmekteydiler.
Mekânlar maddi unsurlardır. Bu maddi unsurların belirli bir şuur ışığında manevi unsurlarla bütünleşmesi, anlam kazanması lazımdır. Şuurlu bir manevi iklimi oluşturan esaslar da kültür, edebiyat ve sanattır. Bir mekânda bulunan milleti düşünün. Bu milletin belirli bir kültürü, örfü, âdeti ve gelenekleri bulunmazsa bu millet şuursuz bir yaşam sürer. Bu tarz milletler yok olup gitmeye mahkûmdurlar. Aynı şekilde bir milletin birleştirici unsuru olan bir dili olmalıdır. Bu dili kullanma sanatı da o milletin edebiyat ve şiirdeki yerini gösterir. Bunlar olmadan ne mekânlara ne de gönüllere sahip olunamaz. Tabi ki şunu da belirtmek gerekir ki bir mekân yoksa mana aranmaz, aynı şekilde mekâna da değer katan manadır. İkisi de birbirini tamamlar. Bu nedenle mana ararken mekândan; mekân ararken de manadan olmamak gerekir.
Cemil Meriç’e biz neyi kaybettik? diye sorsanız: “Türkiye ruhunu kaybetti. Toprak mı? En değersiz şeyimizdir belki de! Belki de en değersiz şeyimizi kaybedince her şeyimizi kaybettiğimizi anladık. Ruhumuzu” cevabını verir. Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz, siyasi veya askeri olarak bir coğrafyayı işgal etmek, sömürmek isteyenler ilk önce o milletin ruhunu sömürür. Dinini, dilini, tarihini, edebiyatını hâsılı kültürünü sömürdükten sonra emellerine daha kolay ulaşır. Yani mekânı elde etmek için manayı zedelerler.
Türk’ün ruhunu anlamak için bulunduğu mekânları gözlemlerken, o mekânlara kattığı manayı da gözlemlemeliyiz. Mesela, Harput Ulu Cami’ye bakarken sadece inşaat teknikleri veya mimari özelliklerine değil aynı zamanda o eserin hangi zihniyete göre inşa edildiğini anlamaya yönelik bir zihniyet çözümlemesine gitmek gerekir. Ya da Süleymaniye’nin mimarı, Mimar Sinan, o camiyi inşa ederken maddi âlemde nasıl bir manevi ruha sahipti bunu bilmeliyiz. Ancak o zaman bir mekân bizler için mana taşır.
Mekân sahibi olmak o mekânı korumayı da gerektirir. Bunu yapmak için de gerekli tedbirler alınmalıdır. Mekânın niteliğine göre alınan fiziki, siyasi, askeri tedbirlerin yanında mekânın sahip olduğu manayı da korumak lazımdır. Bir örnek mekân olarak vatanımızı ele alırsak, maddi korumanın yanında mananın korunması için gerekli şey törenin muhafazasıdır. Töre, manayı muhafaza ederken aynı zamanda maddi olarak toprağın da muhafazası için önemlidir. Türkçe’nin söz varlığı olarak niteleyebileceğimiz Dîvânu Lugâti’t-Türk, “İl gider; töre kalır.” demektedir. Devletler yeniden kurulabilir ama töre kalıcıdır. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz, yıkılan mekânlar tekrar kurulabilir ama o mekâna katılan mana kalıcı olur. Fakat mana kaybolursa tekrar onu kazanmak çok güç olabilir. Türkler bir mekânı elde ettiği vakit o mekâna hizmet götürür, adaletle hükmeder. Böylece hem maddi anlamda toprağını korur hem de mana dünyasının temelini teşkil eden, insanı esas alan bir yönetim tarzı güderek manayı da muhafaza eder.
Manevi dünyanın en önemli unsurlarından biri kültürdür. Kültürün varlığı “söz” ile doğru orantılıdır. Kutadgu Bilig: “Ölüden diriye kalan miras, sözdür.” diyerek sözün üstünlüğünü vurgular. Söz akılla yol alır ve söz ancak içerdiği öz ile bir mana taşır. Söz söyleyebilme sanatına da şiir diyebiliriz. Şiir, manevi anlamda kültürün vatanı olarak nitelenir. Söz ustamız olarak işaret edebileceğimiz Yunus Emre de Anadolu topraklarının ihyasında önemli bir vasfa sahiptir. Anadolu topraklarının mayalanması için atılan tohumların meyvesidir Yunus Emre. Maddi âleme sözü ile mana katan Yunus Emre bugünlere kadar sözünü iletebilmiştir ve sözünü söylediği topraklar hâlâ sapasağlam ayakta durmaktadır. Yunus’un ortaya koyduğu bir eserle Mimar Sinan’ın inşa ettiği bir eser aynı amaçladır. Hatta Mehmet Akif’in İstiklal Marşı ile Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşı da aynı amaçla mekâna mana katar.
Bir coğrafyanın manevi iklimini inşa ederken bunu kültür ile yaparız. Burada kültürün içinde ele alabileceğimiz, örf, âdet, gelenek, töre; dil, edebiyat, şiir gibi unsurlar manevi iklimin inşasında önemli yer tutar. Mesela, Anadolu coğrafyasının manevi iklimde Yunus’un dilini, Fatih Sultan Mehmet’in inanmışlığını ve azmini, Süleyman Askerî Bey’in fedakârlığını, Âşık Veysel’in dostluğunu, Arif Nihat Asya’nın milli duygularını, Fikret Memişoğlu’nun vefasını birlikte hissederiz. Mekânları değerli kılan ruhu ve bu ruhun teşekkülünde mühim yer tutan kültürü dikkatle korumalı ve yaşatmalıyız. Bunu yaparsak yaşadığımız mekân bizim için bir anlam ifade eder. Milletimizin köşe taşları olarak niteleyebileceğimiz insanların söz ve tecrübelerine kulak vererek, maddi dünyamızı manevi ruh ile bürüyüp yolumuza daha emin adımlarla devam etmeliyiz.
Bir mekân olarak Elâzığ’ı ele alırsak, Cengiz Aytmatov, Türk Dünyası’nın manevi azığı, olarak niteler aziz şehir Elâzığ’ı. Bu da gösteriyor ki Elâzığ mana kazanmış bir şehirdir. Anadolu coğrafyası başta olmak üzere bunun gibi manalı örnekleri çoğaltabiliriz. Bu hususta, mana kazanmış bir mekân olan Harput’un yetiştirdiği, Şeyh-ül Muharririn Ahmet Kabaklı diyor ki: “Allah saklasın, Türkiye olmasa, şu devlet, şu bayrak, şu dil, şu kültür, şu musiki, şu milli varlık olmasa, senin üzerinde fareler güler. Alırlar Ağrı’nı, Marmara’nı, Erciyes’ini, Ege’ni Çukurova’nı, seni de sülaleni de mezhebini de ırkını da dinini de sınıfını da köle ederler. Topla aklını başına, kendine gel başkaları getirmeden…” Kabaklı hocanın da belirttiği gibi mekânlarımızı, toprağımızı muhafaza ederken; kültürümüzü, milli varlığımızı hâsılı manevi dünyamızı da muhafaza etmeliyiz. Yoksa maddi ve manevi bakımından çok mühim bir konuma sahip olan Anadolu coğrafyasında hür yaşayamayız.

Hilal ORAL.”BİR DEMET HAYAT”

Derin derin baktı Medine ufuklara, derin derin… Sevdasına, umutlarına, acılarına, geçmişine geleceğine baktı. İki damla yaş döküldü kuruyan göz pınarlarından iki damla yaş. Bir ah etti bir ah, yandı yüreği yandı her yan…
Böyle bir yangın vururken kızılca kayayı, kavururken Karataş ardını doğmuştu Medine. Gün belli değil, ay şüpheli. Bilinen güneşin en har zamanıydı. Ve gırgat ağacı dibinde doğduğuydu.
Sanem’di anacığı; güneş karası yüzünde hayatın derin çizgilerini görürdünüz. Bir ayağı aksardı hep… Tarlada gölgelik arayan bir yılan sokmuştu… Kara lastiğini gölgelik sanan bir yılan. “Kızamadım.” derdi anacağı “kızamadım.” Bu sıcakta ne yapsındı hayvancağız. İşte böyle bir anayla yan yana büyüdü Medine. İki göz oda, 5 nüfus. Toprakları akan iki göz dam… Bir de hayallerini büyüttüğü koca bir ayvan.
Yıldızlı gecelerde ta uzak köylerin lambaları parlardı. Yanardı Medine’nin gözlerinde sevdalar, ulaşılmaz aşklar, heybetli kahramanlar…
Hep nineciğinden dinlemişti. “Dede Korkut’u”, “’Yedi başlı Canavar’ı”. Köylünün “Osmanlı Kadın” dediği nineciği Hacer’den. Onun tekerlemeleriyle uyumuştu.
“Gıcır gıcır çebiçler
Yavşanın başını dişler
Gider yaylada yaylar
Gelir ovada kışlar”

Gerçek miydi, hayal miydi bilemezdi Medine. Bildiği, anladığı, duyduğu ve hissettiği o zamanlardan taşıdıklarıydı yanına… Uzak ufuklardan, karlı dağlardan, toprak damlardan taşıdığıydı.
Tarladan eve, fırından çaya geçmişti günler. Medine en çok yaylaya çıkmayı sevdi, en çok yıldızlar altında uyumayı sevdi. Kana kana su içmeyi gözelerden…
Yoruldu tarla yollarında… Derme çatma fırında ekmek yapmayı bekledi, değirmende sıra, çeşmede sıra…
Beklemeyi, sabretmeyi öğrendi… Soğuk derede çamaşır yıkamak eğlenceli geldi ona. Taşlara sürterek hıncını, hırsını çamaşırlardan alır gibi… Moraran parmaklarını, kilden açılan avuçlarını, çiçek sohbetlerle ısıttı, dost gülüşlerini merhem yaptı.
Genç kız oldu, karşı mahalleye vermedi ailesi “uzak” diye. Bir avuç köyün uzağı nasıl olsundu. Yüreğindeki mesafeleri düşününce gülümsedi, Medine. Gidenleri, gelmeyenleri, bedenine yakın gönlüne uzak olanları düşündü, bir hüzün dalgalandı gözlerinde…
Bitişik eve verdiler, Mürsel’e. Öylesine yakın yan yana, can cana. Aynı ırmakta yıkandılar. Koyun kuzu peşinde aynı ekmeği paylaştılar. Ağaçlardan sapan yaptılar, kayalardan kına… Aynı kağnıya bindiler, aynı buluta… Umutları da rüyaları da aynıydı. Devam edecekti hayat, aynı gökyüzü altında. O kadar yakındı Mürsel’e… Ortada kerpiçten duvar. Ses verir, ses alır öksürsen… Ne pişti anlarsın yan odada, hangi hüzün, hangi neşe var bilirsin.
Sevindi anacağı Medine’nin… Kızı dizinin dibinde uyuyacaktı, uzansa saçını okşayacaktı. Esen yellerle kokusunu duyacaktı… Aynı bacadan ısınacaktı, kış geceleri.
Toy düğün kuruldu, sırt sırta verildi. Sırt sırta veren damlar gibi. Sofralar kuruldu. Karınca kararınca bir damdan öbür dama sini sini yemek taşındı.
Sevdalarını gecelere sakladılar. Kaçamak bakışlar atıldı, utandılar sevmekten, utandılar sevdalarını söylemekten. Yeni evine alıştı. Yeni demek alışkanlıktandı. Bildiği tanıdığı yan evdi orası. Ortak umuttu, aynı yazgıydı.
Bir bahar gününde “yüklüyüm” dedi, Mürsel’ine. Utana sıkıla… Tüm çiçekler açtı yazıda. Tüm kelebekler havalandı tarlalarda. Sevindi… Sevindi… Sevindiler…
Mürsel’i o geceden sonra uyuyamaz olmuştu. Medine “mutluluktan” dedi. Geniş ayvanda yakaladı onu. Yalnız ve sessiz uzaklara dalmışken. “Nen var ?” dedi, “Nen var kurban olduğum” Mürsel başındaki şapkayı düzeltti. Dik dursun diye söğüt dallarını önüne yay gibi geçirdi şapkasını… “Ben çocuğumun okumasını isterim” dedi, “Farklı büyümesini” askerde gördüğü büyük şehir çocukları gibi bisikleti olsun istedi. Denize soksun ayaklarını, rüzgârlarla dalgalansın saçları… Medine’de hüzünlendi. Kendi umutlarıydı bunlar, kendi düşleriydi. Ucunu açmadan bohçaladıklarıydı.
Hüseyin Dadaşın oğlunun sözleri yattı Mürsel’in aklına. Hat boylarına gidecekti o da. Telefon direkleri dikmeye. Para para demeyecekti. Yarına saklayacaktı, evladının yarınlarına…
Küçük bir heybeye koydu eşyalarını. Medine kalbini koydu, sevdasını koydu. Çocuğu için ördüğü bir patik koydu heybenin bir köşesine. Bacadan izledi kocasını ta yolun sonuna kadar. “Yazarım” demişti, Mürsel’i.
Yazdı da her ay. Mektuplar aldı ondan her ay, kokulu sevdalı mektuplar. Çadırda kalıyorlarmış. Koca koca direkler dikiyorlarmış yollara. Evlerinden büyük göğe merdiven dayıyorlarmış. Masal gibi, düş gibi…
O ay gelmedi mektup. Bekledi Medine bekledi… Hüseyin Dadaş’ın Veysel’in geldiğini duydu. Koştu koşabildiği kadar. Nenesi koştu, anası koştu, koştu karnında bebesi. Veysel Veysel değildi sanki kör kuyu, kara kaya, sal taştan duvar…
Duymadı Medine… Duymadı nenesi… Duymadı bebesi… Yankılandı sesler. Yankılandı. Çöktü tavan üstüne, çöktü hazan, çöktü duman. “Koca bir direk düştü üstüne” diyordu Veysel. Söylerken karısına. “Çok uğraştık ama nafile” diyordu. Sustu sesler, sustu karnındaki bebe, sustu göğsündeki kalp atışı. Buz kesti uzun ırmak, buz kesti gözyaşları.
O günden beridir o geniş ayvanda, uzaklara bakar Medine. Kocasını bekler, kucağına alamadığı bebesini bekler. Uzaklara bakar hala umutla, aşkla, uzaklara bakar derin derin…

Selma BIYIKOĞLU.”DÜNYADA BİR UÇAK GEMİSİNİ BATIRAN İLK KİŞİ: MUSTAFA ERTUĞRUL AKER”

Derin derin baktı Medine ufuklara, derin derin… Sevdasına, umutlarına, acılarına, geçmişine geleceğine baktı. İki damla yaş döküldü kuruyan göz pınarlarından iki damla yaş. Bir ah etti bir ah, yandı yüreği yandı her yan…
Böyle bir yangın vururken kızılca kayayı, kavururken Karataş ardını doğmuştu Medine. Gün belli değil, ay şüpheli. Bilinen güneşin en har zamanıydı. Ve gırgat ağacı dibinde doğduğuydu.
Sanem’di anacığı; güneş karası yüzünde hayatın derin çizgilerini görürdünüz. Bir ayağı aksardı hep… Tarlada gölgelik arayan bir yılan sokmuştu… Kara lastiğini gölgelik sanan bir yılan. “Kızamadım.” derdi anacağı “kızamadım.” Bu sıcakta ne yapsındı hayvancağız. İşte böyle bir anayla yan yana büyüdü Medine. İki göz oda, 5 nüfus. Toprakları akan iki göz dam… Bir de hayallerini büyüttüğü koca bir ayvan.
Yıldızlı gecelerde ta uzak köylerin lambaları parlardı. Yanardı Medine’nin gözlerinde sevdalar, ulaşılmaz aşklar, heybetli kahramanlar…
Hep nineciğinden dinlemişti. “Dede Korkut’u”, “’Yedi başlı Canavar’ı”. Köylünün “Osmanlı Kadın” dediği nineciği Hacer’den. Onun tekerlemeleriyle uyumuştu.
“Gıcır gıcır çebiçler
Yavşanın başını dişler
Gider yaylada yaylar
Gelir ovada kışlar”

Gerçek miydi, hayal miydi bilemezdi Medine. Bildiği, anladığı, duyduğu ve hissettiği o zamanlardan taşıdıklarıydı yanına… Uzak ufuklardan, karlı dağlardan, toprak damlardan taşıdığıydı.
Tarladan eve, fırından çaya geçmişti günler. Medine en çok yaylaya çıkmayı sevdi, en çok yıldızlar altında uyumayı sevdi. Kana kana su içmeyi gözelerden…
Yoruldu tarla yollarında… Derme çatma fırında ekmek yapmayı bekledi, değirmende sıra, çeşmede sıra…
Beklemeyi, sabretmeyi öğrendi… Soğuk derede çamaşır yıkamak eğlenceli geldi ona. Taşlara sürterek hıncını, hırsını çamaşırlardan alır gibi… Moraran parmaklarını, kilden açılan avuçlarını, çiçek sohbetlerle ısıttı, dost gülüşlerini merhem yaptı.
Genç kız oldu, karşı mahalleye vermedi ailesi “uzak” diye. Bir avuç köyün uzağı nasıl olsundu. Yüreğindeki mesafeleri düşününce gülümsedi, Medine. Gidenleri, gelmeyenleri, bedenine yakın gönlüne uzak olanları düşündü, bir hüzün dalgalandı gözlerinde…
Bitişik eve verdiler, Mürsel’e. Öylesine yakın yan yana, can cana. Aynı ırmakta yıkandılar. Koyun kuzu peşinde aynı ekmeği paylaştılar. Ağaçlardan sapan yaptılar, kayalardan kına… Aynı kağnıya bindiler, aynı buluta… Umutları da rüyaları da aynıydı. Devam edecekti hayat, aynı gökyüzü altında. O kadar yakındı Mürsel’e… Ortada kerpiçten duvar. Ses verir, ses alır öksürsen… Ne pişti anlarsın yan odada, hangi hüzün, hangi neşe var bilirsin.
Sevindi anacağı Medine’nin… Kızı dizinin dibinde uyuyacaktı, uzansa saçını okşayacaktı. Esen yellerle kokusunu duyacaktı… Aynı bacadan ısınacaktı, kış geceleri.
Toy düğün kuruldu, sırt sırta verildi. Sırt sırta veren damlar gibi. Sofralar kuruldu. Karınca kararınca bir damdan öbür dama sini sini yemek taşındı.
Sevdalarını gecelere sakladılar. Kaçamak bakışlar atıldı, utandılar sevmekten, utandılar sevdalarını söylemekten. Yeni evine alıştı. Yeni demek alışkanlıktandı. Bildiği tanıdığı yan evdi orası. Ortak umuttu, aynı yazgıydı.
Bir bahar gününde “yüklüyüm” dedi, Mürsel’ine. Utana sıkıla… Tüm çiçekler açtı yazıda. Tüm kelebekler havalandı tarlalarda. Sevindi… Sevindi… Sevindiler…
Mürsel’i o geceden sonra uyuyamaz olmuştu. Medine “mutluluktan” dedi. Geniş ayvanda yakaladı onu. Yalnız ve sessiz uzaklara dalmışken. “Nen var ?” dedi, “Nen var kurban olduğum” Mürsel başındaki şapkayı düzeltti. Dik dursun diye söğüt dallarını önüne yay gibi geçirdi şapkasını… “Ben çocuğumun okumasını isterim” dedi, “Farklı büyümesini” askerde gördüğü büyük şehir çocukları gibi bisikleti olsun istedi. Denize soksun ayaklarını, rüzgârlarla dalgalansın saçları… Medine’de hüzünlendi. Kendi umutlarıydı bunlar, kendi düşleriydi. Ucunu açmadan bohçaladıklarıydı.
Hüseyin Dadaşın oğlunun sözleri yattı Mürsel’in aklına. Hat boylarına gidecekti o da. Telefon direkleri dikmeye. Para para demeyecekti. Yarına saklayacaktı, evladının yarınlarına…
Küçük bir heybeye koydu eşyalarını. Medine kalbini koydu, sevdasını koydu. Çocuğu için ördüğü bir patik koydu heybenin bir köşesine. Bacadan izledi kocasını ta yolun sonuna kadar. “Yazarım” demişti, Mürsel’i.
Yazdı da her ay. Mektuplar aldı ondan her ay, kokulu sevdalı mektuplar. Çadırda kalıyorlarmış. Koca koca direkler dikiyorlarmış yollara. Evlerinden büyük göğe merdiven dayıyorlarmış. Masal gibi, düş gibi…
O ay gelmedi mektup. Bekledi Medine bekledi… Hüseyin Dadaş’ın Veysel’in geldiğini duydu. Koştu koşabildiği kadar. Nenesi koştu, anası koştu, koştu karnında bebesi. Veysel Veysel değildi sanki kör kuyu, kara kaya, sal taştan duvar…
Duymadı Medine… Duymadı nenesi… Duymadı bebesi… Yankılandı sesler. Yankılandı. Çöktü tavan üstüne, çöktü hazan, çöktü duman. “Koca bir direk düştü üstüne” diyordu Veysel. Söylerken karısına. “Çok uğraştık ama nafile” diyordu. Sustu sesler, sustu karnındaki bebe, sustu göğsündeki kalp atışı. Buz kesti uzun ırmak, buz kesti gözyaşları.
O günden beridir o geniş ayvanda, uzaklara bakar Medine. Kocasını bekler, kucağına alamadığı bebesini bekler. Uzaklara bakar hala umutla, aşkla, uzaklara bakar derin derin…

Ahmet ÖZDEMİR.”ÇETİN ORANLI VE DEMİR KEPENKLİ EV”

Çetin Oranlı, hem bürokraside, hem gazetecilik ve yazarlıkta meslektaşım. “Olaylar ve Kişisel Tecrübe ışığında Gazetecilik” adlı kitabı 2016 yılında yayınlanmıştı. Bu kitapta, genç meslektaşlarına deneyimlerini, öngörülerine aktarıyordu. Bir yıl sonra ‘Sözün Ardı – İz Bırakan Söyleşiler’ yayınlandı. Söyleşi yapılan kişiler önemliydi. Belge niteliğinde sözler söylüyorlardı. Ama kitabın bir başka önemli yanı, “Söyleşi nasıl yapılır?” sorusuna örnekler oluşturmasıydı. 2018’in yine mart ayında Çetin Oranlı edebiyatın bir başka alanında “Ben buradayım,” dedi. “Demir Kepenkli Ev” adını taşıyan ve yazarın tanımıyla “Anadolu Hikâyeleri” Çimke yayınları arasında çıktı.
Kitaba ilişkin bilgiler vermeden önce Çetin Oranlı’yı hatırlatayım:
“Çetin Oranlı, 1974 yılında Ordu’nun Kumru ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kumru’da tamamladıktan sonra Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitenin Gazetecilik Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını yaptı. Üniversite öğrencisi iken önce Milli Gazete’nin Konya bürosunda, ardından Konya merkezli Merhaba Gazetesi’nde muhabir olarak çalışmaya başladı. Gazetede uzun yıllar Yazı İşleri Müdürlüğü görevini üstlendi. Oranlı, siyaset, kültür başta olmak üzere gazetecilik yaptığı dönemde yüzlerce röportaj gerçekleştirdi. Yazı dizileri ve röportajlar başta olmak üzere, gazetecilik çalışmalarından ötürü çok sayıda ödül aldı. Çeşitli panel ve toplantılarda yerel basın ile sorunları üzerine sunumlar yaptı. Evli ve 3 çocuk babası.
‘Demir Kepenkli Ev’ içeriğinde Dönüşüm, Demir Kepenkli Ev, Sahibini Bulan Çanta, Acı Lokma, Gösteri, Öksüz Civciv, Hollandalı, Firari Kazlar, Uçan Evcil Ördek, Polis Oğlunun Duası, Çocuk Kalbi adlı öyküler yer alıyor. Çetin Oranlı bu hikâyelerin tamamen gerçeklere, yani yaşanmış veya bizzat tanık olunmuş olaylara dayandığını yazıyor:
“Anadolu insanının yaşadığı ve çoğu zaman içine atarak eritmeye çalıştığı güçlükler, gurbet hayatı, ayakta kalma çabaları, bu zorlukların arasında hayatın tuzu biberi olan mizah, göç ve şehirleşme ekseninde ortaya çıkan kimlik sorunları, insanlar arası ilişkiler, değerler, dostluk, hayvan sevgisi hikâyelerimizin özünü oluşturuyor. Bir cümle ile özetlemek gerekirse; milletimizin mayasında yer alan katıksız saf sevgi ve merhamet…”
Şüphesiz Prof. Dr. Saim Sakaoğlu özellikle Türk Halk Edebiyatı ve Türk Folklor Edebiyatı alanında hocaların hocasıdır.
Çetin Oranlı ve Demir Kepekli Ev hakkında saptamaları çok yerindedir:
“…….Bilmem, hikâye eleştirmenleri ve hikâye okuyucuları, adeta bir roman okur gibi, bir oturuşta, daha doğrusu bir ‘yatış’ta bütün hikâyeleri okuyuveriyorlar mı? Ben öyle yapmıyorum. Hikâyeleri sindire sindire okuyorum. Arka arkaya en fazla iki hikâye okuyup araya geçiyorum.
Demir Kepenkli Ev’in kapısını da böylece açıverdim. Adeta, ‘Açıl susam açıl…’ dercesine açılan kapıdan içeriye girince beni kardeşim Çetin Bey karşılayıverdi. Kendilerinin Ordulu olduğunu biliyordum ama Ordululuğunu hikâyelerine mekân olarak seçeceğini tahmin etmemiştim. Okuyacağınız hikâyelerin pek azını Ordu’nun dışında gezinirken bulacaksınız. Bir Elazığ, bir Konya belki de Ordu’dan mekân koparabilen şanslı illerimiz olmuştur.
……. Dememiz odur ki bu hikâyeler Sayın Oranlı’nın hatıralarını satırlara dökülmüş şeklinin yanında onun neslinin de birtakım uykuya dalmış hatıralarını ayağa kaldıracaktır.
Mekânın ve tabiatın kucaklaştığı satırlarda hikâye tekniği yeri gelince bilgilendirici tanımlarla kucaklaşmakta, bir yerden sonra okuyucuyu başka âlemlere alıp götürmektedir.”
Prof. Dr. Saim Sakaoğlu gelecekle ilgili ipuçları veriyor: “
….Yazmakta ısrarcılığını sürdürmesi halinde yeni hikâyelerle bizleri farklı güzelliklere yönlendirecektir. Heyecanla bekleyip yeni duygulara kapılmaya şimdiden hazırlanmalıyız. Kendisini kutluyor, yeni kitabına girecek hikâyeleri şimdiden dergi sayfalarında görmeyi bekliyoruz.”
Bense, Çetin Oranlı’nın sürekli yeni dallarda eser vermesini göz önünde bulundurup Sakaoğlu hocamın koyduğu çıtayı yükseltiyorum. Gelecek yıl Çetin Oranlı imzasını bir romanın üzerinde görürseniz şaşırmayınız.

Rasim YILMAZ.”GEZİ YAZILARIM / ENDÜLÜS’TE ZAMAN”

Sizlere kökü maziye uzanan, asırlarca tarihte İslam ile müşerref kılınmış devasa izler barındıran, İspanya Malaga’da başlayıp Granada kenti Elhamra sarayında yedi bin defa duvarlarına “Ve la galibe İllallah” zikrinin işlenmiş görüntüsüyle, (Cordoba) Kurtuba Camii’nin muhteşem ihtişamına kapıldığımız kısa ama büyülü gezimizden bahsetmeye çalışacağım.

Bir milleti kültürel hayatından dini inancına, edebiyatından sanatına, hukuk sahasından iktisadi anlayışına, tarihine bakışından sosyal hadiselere yaklaşımına, velhâsıl; medeniyet inşasına kadar her şeyini muhafaza içgüdüsü şekillendirir.

Cumhurbaşkanlığı himayesinde bizlere sunulan bir alternatif de İspanya kültür gezisi oldu. İçişleri Bakanlığının hazırlamış olduğu kültür gezimiz İstanbul’da İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü Muhtarlar Daire Başkanı Sayın Şefik AYGÖL ve Muhtarlar Daire Başkanlığı uzmanı Sayın Aysun BALUN ile İstanbul Atatürk Havalimanında buluşmamız ile başladı. Tokat, Ağrı, Balıkesir, Çankırı ve Kahramanmaraş illerinden 49 muhtarımızla 26 Haziran 2018 yerel saatle 12.35 de İspanya yolculuğuna çıktık.

Rehberimiz Sayın Cihat AKÇAY Malaga kentinde bizi karşıladı. Malaga; Barcelona’dan sonra İspanya’nın 2. büyük liman kenti. Malaga’dan otobüsle Granada’da bulunan Hotels San Anton Granada’ya doğru yol aldık. Rehberimiz Cihat Beyin güzel anlatımıyla keyifli geçti yolculuğumuz.

Yol boyunca zeytin ağaçları karşılıyor bizi. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun şiirindeki gibi “Önde zeytin ağaçları arkasında yar dizeleri” geliyor aklıma. Zeytinliklerin yanı sıra, bir de ana vatanı Çin ve Orta Asya olarak bilinen badem ağaçları çarpıyor gözüme.

Granada şehri tıpkı Türkiye’deki masal kentimiz Antalya ile Ürgüp Peribacalarının masalsı iklimi ve görüntüsüyle karşılıyor bizi. Çünkü Granada Endülüs’ün en masalsı şehridir.

Dar sokakları, portakal ağaçları, botanik bahçeleri ile İslam’a yıllarca tarihi bir dönem saadeti yaşatmıştır. Endülüs’ün beni heyecanlandıran yanlarından birisi de İspanya Fatihi Tarık Bin Ziyad’dır.

Bu bilgiler ışığında oğlum Enes Tarık’ın ismiyle sahabeden Hz. Enes ve büyük İslam komutanlarından Tarık Bin Ziyad’ı temsil etmesi “Enes Tarık’’ ismini vermenin sırrına da vakıf olacağım heyecanı yaşatıyor. İki büyük insanın kattığı şerefe nail oluyorum.

İspanya’nın güneyinde kalan Endülüs bölgesi bizlere tarihin derin atmosferinde yol almayı vaat ediyor. İber yarımadasında 711-1492 yılları arasında Endülüs Emevileri, Murabıtlar, Muvahhidler gibi Müslüman devletlerin hüküm sürdüğü bir dönemde verilen Endülüs isminin İspanyolcadaki karşılığı ise Andalucia’dır.

Otelin penceresine yansıyan manzaranın güzelliği ve bir zamanlar İslam’a ev sahipliği yapmış bir şehirde konuk olarak bulunmanın hüznü sarsa da hala İslam’ın izlerini taşıdığını bilmek bile güzel. Uzun bir yolculuğun ardından Kongre Merkezi’nin karşısında yer alan Hotels San Antón Genil Nehri’nin serinliğinde derin bir uyku ile sabaha merhaba dedik.

Bizler için her şey düşünülerek ve titizlikle hazırlanmıştı. Nefis bir kahvaltıdan sonra gezimizin ilk bölümüne geçtik.

Granada’da size her şey tanıdık gelebilir. İslam mimarisini yansıtan eserler her ne kadar değiştirilse de, camiler kiliseye çevrilmiş olsa da bunu fark etmemek mümkün değil. Dar sokaklar, panjurlu evler, çiçeklerle donatılmış sarmaşıklı sokaklar size güzel bir görsel ziyafet sunacaktır.

Endülüs’ün incisi olarak bilinen devasa bir sarayla karşılaşınca heyecanım artmaya başladı. Çeşitli eklemelerle günümüzdeki görkemli haline kavuşmuş bir yapı ile karşı karşıyayız.

Elhamra sarayının temelleri 1232 yılında, Endülüs Emevileri’nin devamı olan Güney İspanya’da, Beni Ahmer Sultanlığı devletini kuran Nasri Hanedanı sultanı I. Muhammed bin Yusuf zamanında atılmıştır. Sabika tepesinden Granada şehrine hükmeden Elhamra Sarayı, Darro ve Ganil ırmaklarına bakan sarp bir tepenin üzerindeki bir düzlükte kurulmuştur.
Bu tepeyi Kala’ât al-Hamrâ’ üzerinde bulunduğu ve kendisiyle inşa edildiği toprağın rengini taşıması itibariyle “Kızıl Kuleler” olarak nitelendirmiştir.

Elhamra, İslam sanatının batıdaki şaheseridir. Sanat tarihi bakımından kıymeti ölçülemeyecek kadar büyüktür. Toprak özlü kerpiçten duvarları, ahşapla ve kalıplardan dondurulmuş maddeler ile inşa edilen, adeta bir nakkaş elinden özenle çıkmış danteli andıran sırmalı kemerleri, ihtişamı göğe uzanan kubbeleri, direk tabanları, pervazları, saçakları, tavanları ile İslam mimarisinin övünç kaynağı zengin inceliklerle dolu İslam sanat eserlerinin eşsiz bir teknik numunesidir.
Sarayın dış kısmı yazlık bahçelerden oluşmaktadır. Palmiye ağaçları, zakkum, gül ve binlerce bitkiyle süslenmiş adeta cennete özlemi tasvir etmişçesine dışarıda ve içerde bir bütünlük sağlamışlar.

Saraya mükemmel bir taç kapıdan girilir. Tıpkı bir şiirin taç beyit’i gibi, Elhamra kale, ribatlar, yazlık saray ve Generalife (Cennetül Arif) ile dört ana kısımdan oluşur. Girift bir yapıya sahip olan Elhamra Sarayı, birbiriyle bağlantılı sayısız odalar ve salonlar, bu mekânların arasında yer alan avlular, ferahlatıcı yeşil alanlar, fıskiyeli havuzlar, akar çeşmeler ve bahçelerden ibarettir.

Sarayın her tarafını süsleyen “Allah” lafzının Cennet’ül Arifin bahçelerinin mimarınca ‘evrenin hâkiminin “Allah” olduğunu’ vurgulandığı ve bu bahçelerin de cennet özlemini ifadesi olarak tasvir edildiği birçok rivayette söylenmektedir.

Elhamra Sarayı, her taşının Rabbini zikrettiği bir saray. Yapımı 250 yılda tamamlanan sarayda taşlara kazınan o zikir karşılıyor sizi: “Ve la galibe illallah’’. Sarayı günümüze kadar hala ayakta tutan ve tutmasının hikmeti bu olsa gerek. Allah’tan başka Galip yoktur. Kibri tevazua çeviren bu düşünce iklimi taşların sütunlarına kazınmış, Allah’tan başka hâkimin olmayışı hürmetine ayakta kalmıştır.

Rivayete göre saraya girişteki ilk havuz suyunun lüleden çıkışı Emevi Sultanlarının doğumunu, aktığı yerde hayatını ve döküldüğü yer de ölümü hatırlatıyormuş. Bir de “Böbürlenme Sultanım senden büyük Allah var”, bu dünyanın ahreti de var mesajını veriyormuş.

Nitekim sütunlardaki eşsiz sanat örneği sarayın girişindeki havuzun rivayetine de uygun bulunmakta. Hem mimarinin, hem inceliğinin hem de insanı tefekküre sürükleyen zarifliğin en üst noktası. Beni hem derinden bir hüzne hem de kuvvetli bir duruşa sevk eden ihtişam karşısında hınçlarını üç beş kelime ile suratımıza savursalar da Avrupa’nın göbeğini İslam’la müşerref kılan Allah’a şükür ediyorum.
İçimizde buruk bir sevinçle bizim için hazırlanan restorana doğru yemek yemek için saraydan ayrıldık. Rehber eşliğindeki o günlük gezimiz sona erdi ve şehrin büyülü yapısına hayran kalarak gezmeye arkadaşlarımla beraber devam ettik.

Granada sokakları dar ama bir o kadar da mütevazı. Az katlı yapılarıyla dikkatimizi çekiyor. Eski yapıları korumak adına ve ihtişamını bozmamak adına muhteşem bir şehircilik olduğu bariz bir şekilde göze çarpıyor. Büyük ve hareketli bir şehir. Katolik Krallar Caddesi boyunca yürürken tahta oturmuş büyük bir heykelin küçük bir meydanı kapladığını görüyorum. “Plaza İsabel de Katolika.” Şehrin içinde başka bir şehir var gibi. Albaicin’a doğru ilerlerken yanımızdan akan Genil Nehri ve Granada sokaklarında yüzünde tebessüm eksik olmayan insanlarla karşılaştık. Şehrin sade ama ışıltılı albenisi başka bir hava katıyor geceye. Sokaklar ve insanlar o kadar sakin ki hiçbir şekilde bir saygısızlık hissetmiyorsunuz. Trafik gürültüsü yok denecek kadar az.

Tarih dolu güzel ama yorucu bir günün ardından sabah yine aynı heyecanla uyanıp gezimize devam ediyoruz. Ziyaretimize dünyanın en güzel mihrabını taşıyan Kurtuba Camiine doğru yola çıkarak başlıyoruz.
Cordoba şehrini Müslümanlar başşehir yapmışlar ve bu şehri tam bir medeniyet merkezi haline getirmişlerdir. Kurtuba Camii İspanya’da Müslüman Endülüs Emevi Devleti zamanında yapılan muhteşem bir mimari eserdir. Camiye girdiğimizde en çok dikkat çeken, ormanı andıran sütunlarıdır. Caminin daha önce 20 kapısı varmış. Kapıların önünde ise özel portakallıklar kurulmuş. Tavanın yapılması için kıymetli Lübnan tahtaları kullanılmıştır.

Ünlü tarihçi Ahmet el Makkari’nin Kurtuba’yı anlatan kitabında camiden bahsederken lambalı kandillerin 7425 adet olduğunu, 120 okka amber ve tütsü ağacıyla yakıldığını yazıyor, güzel koku vermesi için. Minarelerinin tepesi nar şeklinde başlıklar, mücevherler, inciler zümrütler ile süslenmiş, taş araları da altın parçalı ile örülmüş.

Hıristiyanlar Endülüs Devleti’ni mahvedip Kurtuba’ya girince bu camiye saldırıp Müslümanları öldürmüş ve sonra altın minberi parçalamışlar. Fildişinden yapılmış rahleleri paylaşmışlardır. Hz Osman’ın yazdığı Kuranı Kerim’in bir eşi olan inci ve zümrüt ile işlenmiş olan nefis Mushafı ayaklarının altına alarak çiğnemişlerdir.
Otuz bin kişinin namaz kılabileceği büyüklükte ve dönemin devasa mimari özelliklerini kullanarak yapılan eser Kurtuba Camii harap edilmiştir. Hıristiyan İspanyollar görülmemiş bir vahşetle Müslümanları ve Yahudileri öldürdükten sonra bu camiyi yıkmaya başlamışlar. Önce minarelerdeki altın ve zümrütle işlenmiş nar şeklinde başlıkları indirerek bunların yerine taştan yapılmış melek şeklinde çirkin başlıklar koymuşlar. Caminin 20 kapısından çoğu taşlarla örülerek kapatılmış ve sonra caminin içine 1523 senesinde bir kilise koymuşlardır. Kiliseyi yapabilmek için camide kalan sütün sayısı 812 ye düşürülmüş. Yapılan kilise caminin ortasında ağaç şeklinde bir bina olarak kendini gösteriyor.

Bugün bu haşmetli binayı ziyaret edenler harap edilmesine rağmen İslam mimari eserinin güzelliği ve büyüklüğü karşısında hayran kalmakta ve ortada çirkin görünen kilisenin haline acımakta ve üzülmektedir. Kurtuba’daki Caminin adı bugün la Mezquita kilisesidir. Bu kelime de Mescit isminden gelmektedir. Yani hala bu bina Mescit ismini taşımakta, onu ziyaret edenler bir kilise değil İslam medeniyetinin büyük bir eseri olarak görmektedir.

Kurtuba Caminin en güzel kısmı ise mihrabıdır, at nalı şeklindedir. Minber; fildişi parçalarıyla değerli taşlardan altın çivilerle yapılmıştır. Aynı zamanda bir eğitim yeridir. Avrupa’da inşa edilen ilk üniversite olması özelliği Kurtuba Camii’nde İspanyollara tıp ilmi başta olmak üzere pek çok ilim öğretilmiştir.
İslam’ın izlerini her karesinde hissettiğimiz bir gezinin ardından Endülüs’e buruk ama hüzünle veda ederken, değerlerimizin hala korunuyor ve ziyaret ediliyor olmasını da birliğin ve hoşgörünün işareti olarak tanımlıyoruz.

Kutsal ve tarihi değerleri yabancı topraklarda ziyaret etmek bir hayli hüzün verici. Tarihin tekerrür etmemesi için birlik kandilini söndürmemeli, biz olabilme yolunda sebat etmeliyiz. Yoksa değerlerimiz bölünme nedeniyle kolayca el değiştirmekte, kaybedilenler bir daha da ele geçmemektedir.

İşte İspanya Endülüs Emevi devleti, işte Osmanlı imparatorluğu. İbret için bize yetmez mi? Bizim elimizde kalan Anadolu’nun kıymetini iyi bilelim ki bir daha ağlamayalım. Bir daha acılar çekmeyelim.

Son incidir El Hamra, Endülüs’ten yadigâr
Zikreder her bir taşı “la galiba illallah”
Kurtuba Camisinde İslam’ın izleri var
Müslüman topraklardan bir gün yükselecek ah
Tarih sayfalarında bütün mısralar siyah.

01.07.2018

Nihat AYMAK.”KEDİMİZ VE BEN”

Yeşilyurt İlçe Milli Eğt. Md.

Evimiz ilçenin kenarında, bağlık bahçelik tenha bir yerdeydi. Kocaman ceviz ağaçlarımız vardı. Döktükten sonra yeşil kabuğundan ayırır, güneşe serer ve kuruduğundan emin olunca çuvallara doldurup satardık. Eşe dosta vermek ve evde tüketmek içinde ayırırdık bir miktar.
Toprakla, ağaçlarla iç içeydik ama bizi yalnız bırakmayan farelerde çoktu evimizde ve çevresinde. Yiyeceklerimizi onlardan korumak için bir kedi getirmiştik. İşe de yaramıştı hani. Eskisi gibi ayaklarımızın dibinden kaçmıyordu fareler artık. Çok seyrek görmeye başlamıştık onları evde.
Farelerle mücadelede başarı gösteren kedimizin bir kusuru vardı ne yazık ki! Divanın altına tuvaletini yapıyor, oda çok kötü kokuyordu. Sık sık kapıyı açarak dışarı çıkarıp tuvalet ihtiyacını dışarıda gidermesini sağlamayı istedik ama bir türlü buna alıştıramadık. Evin içinde oluşan nahoş kokudan oturamaz duruma gelmiştik.
Annem ve babam, kediyi okula giderken yanıma alıp ilçe girişindeki evlerin yanına bırakmamı istediler. Küçük bir kutuya koyduk ve kucağıma alıp okula gitmek üzere evden ayrıldım.
Okulda sabahçı ve öğlenci olarak ikili eğitim yapılıyordu. Ben öğlenci idim. Bir elimde kitap ve defterlerimi koyduğum çantam, diğer elimde kedinin bulunduğu kutuyla ilerliyordum. Evimizle okulun arası yarım saatlik mesafeydi ve yirmi beş dakikalık kısmında hiç ev falan yoktu. Sol yanıma düşen derenin kenarındaki tenha yolda yürüyordum. Bahar yaklaştığı için dağların eriyen karı dereyi coşturmuştu. Okula vaktinde yetişmek için hızlı yürüyüşüme, bahar güneşi ve ellerimdeki yüklerde eklenince terlemeye başladığımı fark ettim. Gidecek daha çok yolum vardı. Zihnime kedinin bizim eve geri dönmemesi konusu yerleştiği için, onu daha fazla taşımadan derenin öbür tarafına atıp kurtulmak geldi aklıma. Su hayli çoğalmış olduğundan geri bu tarafa atlayabilmesi mümkün olamazdı. Annemin ve babamın bana okula yakın yerdeki evlerin bulunduğu sokağa bırak demelerinin nedeninin bir eve sığınması, ya da çöplerdeki yiyeceklerle hayatını sürdürmesi olabileceğini o an hiç düşünememiştim.
Durdum ve ellerimdeki çanta ile kutuyu yere bıraktım. Nefeslerim ve kalbimin atışı saatin tik takları misali birbirini takip ediyordu. Yere çömelip kutuyu açtığımda kedimiz miyavlayarak kucağıma doğru bir hamle yaptı. Ellerimin arasına alıp doğruldum. Henüz yavru sayılacağı için hafifti. Okul saatim yaklaştığından vakit kaybetmek istemiyordum. Göz göze geldiğimizde bana merhamet hasretiyle bakan bir kardeşimmiş hissi uyandırdı. Ancak geçen her saniye beni okula geç bırakacaktı ve bunu ne öğretmenime, ne de müdür yardımcımıza izah edebilirdim.
Ellerimin arasında göğsüme yaslanmış, kendisini ana kucağında gibi emin ve rahat hisseden kediyi büyük bir hızla derenin karşı tarafına fırlattım. Korkum suyun içerisine düşmesi idi ama öyle olmadı. Suyun üzerinden geçti ve takla atarak yere düştü. Şaşırmış gibiydi, kalktı ve benden tarafa dönerek mahzun bir şekilde yüzüme baktı. “Niçin beni bu ıssız yere bıraktın, niçin önce kucağına alıp sonra attın?” der gibi bakıyordu. Az sonra gökyüzünden karga sesleri gelmeye başladı. Kedimizin üzerinde dönüp duruyordu iki karga öterek. Büyük bir üzüntü, pişmanlık ve mahcubiyet içerisinde onu tekrar kucağıma almak için çareler arıyordum. Tek şey karşıya geçebilmemdi, ancak su o kadar çok ve hızlı akıyordu ki, girdiğim anda beni sürükleyip götürürdü ve çıkabilmem de mümkün olamazdı. Vakit geçtikçe okul saatim yaklaşıyor ve zamanım daralıyordu. Karga seslerine kedimizin miyavlaması karışarak, geri dönüp dönüp bakarak, gözlerimden akan yaşlara mani olamayarak atıyordum adımlarımı.
Uzaklaştıkça kedimizin miyavlamasını da, kargaların seslerini de daha az duyuyordum. Fakat küçücük yüreğimdeki sızı artıp duruyordu.
O gün kendimi hiç derse veremedim. Sadece bedenim sınıfta idi. Anlatılanların hiç birini duymuyordum sanki. Akşam ders bitip dağılınca koşar adımlarla ilerledim evimize doğru. Kediyi karşı tarafa attığım yere geldiğimde ne kedi vardı, ne kedi sesi. Kargalarda yoktu, karga sesleri de. Acaba kargalar parçalamış mıdır diye tüylerinden parçalar gözetledim ama öyle bir şey de görünmüyordu.
Eve geldiğimde halimden üzüntümü ve bir sıkıntımın olduğunu anladı annem. Pişmanlık ve mahcubiyetle gözlerim dolu dolu anlattım olanları. “O çalıların içerisine girip korumuştur kendini kargalardan. Hem fare falan yakalar aç kalmaz. Yürüyerek gider, mahalleleri bulur, üzülme” diyerek teselli etti beni.
Aradan yıllar geçti, üniversiteyi bitirdim. Çocukluğumun geçtiği, ilçenin dışında bahçelerin içindeki evimizde oturuyorduk yine. Henüz öğretmen olarak atanmamış, askere gideceğim günlerin gelmesini bekliyordum. Uzun kış gecelerinde akraba eş ve dostlarımızın evlerine oturmaya gidiyorduk annemle akşam ezandan sonra. Bazen sol yanımızda akan derenin sesi, bazen de yoldaki donan kara bastıkça ayakkabılarımızın altından çıkan “kıyır kıyır” sesleri bozuyordu gecenin sessizliğini. Soğuk güz akşamlarından başlamak üzere, karlı ve ayazlı geceler dahi evden çıkıp yürümeye başladığımızda ortaokul talebesi iken kucağımdaki kedimizi derenin karşı tarafına attığım yere geldiğimizde peşimize siyah bir kedi takılıyor, biz durunca o da duruyor, biz hareket edince o da hareket ediyordu. Misafirliğe gittiğimiz eve kadar bizi beş metre kadar gerimizden takip ediyor, biz içeri girince orada beklemeye başlıyordu. Bazen saatlerce, bazen gece yarılarına kadar oturmamıza rağmen, evimize dönmek üzere dışarı çıkıp yürümeye başlayınca nereden çıkıyorsa çıkıp yine peşimize takılıyordu. Bizi takibe başladığı, yani kedimizi derenin karşı tarafına attığım yere gelince duruyor ve takibini nihayetlendiriyordu.
Artık gece yolculuğumuzda o kadar alışmıştık ki kedinin bu takibine, onu muhafızımız gibi görüp kendimizi daha emin hisseder olduk. Nisan ayı gelip askere gidene kadar hangi gece evden ayrılıp yürümeye başlamışsak aynı yerde peşimize takılıp, hangi saatte dönersek dönelim yine aynı yere kadar bizi getirmeye devam etti.
Ardan geçen onca yıla rağmen bu kedinin o kedi olma ihtimali olup olmadığı aklıma takılıp kaldı hep.

Sona ÇERKEZ.”SINDIRMAZ KEDER”

Toxtag ol, ay Sona! Toxta ne olar…
Gelmesin bu boyda cahan sene dar,

Dünyanın at keçmez yolları çoğdur,
Çoğunun ömrüne o yağdırıb gar…

Bel bağla dostlara, güven onlara
Dostu çoğ olanı sındırmaz keder.

Efsuslar yağdırma ömrüne, Allah
Verdiyi gısmetti, bu gismet-geder…

Meliha TURGUT.”SAR BENİ”

Ey yağız çehrelim şahin bakışlım
Ak bağrında esen yele sor beni
Burcu burcu dağ çiçeği kokuşlum
Düşlerinde açan güle yor beni

Özüm kurban eylemişim özüne
Kem söz girmez sana dair sözüme
Başka hayal dolar ise gözüme
Al karşına tam alnımdan vur beni

Ahu zarla geçti gençlik çağlarım
Pınar gibi akar akar ağlarım
Duyarsan yıkılmış sevda dağlarım
Hiç düşünme ölümlere ver beni

Selamların gelmez oldu, aralı
Unutursan bil ki bahtım karalı
Kuzusundan ayrı düşen, yaralı
Ceylan gibi dağa taşa sür beni

Kor ateşsin sönmedin hiç bağırda
Ayrılığı özlemimle yoğur da
Gel meleğim diye bir gün çağır da
Bas bağrına sevdan ile sar beni

Nilüfer AÇILAN YILDIZ.”YAĞMURLA BAŞLAR EFKÂRIM”

Pencereden içeri sızan ışık
Yarin perçeminde aklım karışık
Uçar ellerimden ürkek serçeler
Olmayacak heveslerde geceler

Hatırama dal salan vuslatların
Duyulur uzaktan hüzünlü sesi
Dudağımda kıvılcım duyguların
Yakıyor yüreğimi her nefesi

Bu deli dalgaların raks hevesi
Aşk desem ukdesi, değil bilirim
Efsunlu düşlerin garip cilvesi
Susmuyor içimde, çağır gelirim.

Remzi ZENGİN.”TURNAM”

TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) Başkanı,
Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

Gökyüzünde
Turnam
Bölüktür
Bölük

Bir çift
Turna
Gördüm
Allı, karalı
..
Turnalar
Uçun

Allı turnam
Bizim ele
Varırsan

Turnam gitme
Yeğin, yeğin

Bir telli, üç telli
Beş telli
Turnam
.
.
Gökyüzünde uçup giden turnalar
Benim de sılada bir sevdiğim var
Gidemedim, Çamlıbel’in başı kar
Benden yâre selam söylen Turnalar
(20.10.1983-Kalecik-Şarkışla-Sivas)

Avlunlu Hasan KOÇAK.”ŞEHİT’TEN ANNESİNE“

Düşmanlar sardılar dört bir yanımı,
Almak istiyorlar tatlı canımı,
Şehit olup vermem, ben vatanımı.

Ağlama sen anam, vatan sağ olsun.
Ben şehit olayım,vatan sağ olsun.

Nasıl ağlamasın şehit anası,
Alnından vurulmuş kanar yarası.
Bacısı, kardeşi, şehit babası,

Geride kalanın başı sağ olsun.
Sana kurşun atan eller kırılsın.

Oğlum şehit diye ağlama ana.
Canım kurban olsun aziz vatana.
Çocuklarım sana emanet ana.

Söyle çocuklara, baban şehittir.
Eşim, çocuklarım size emanettir.

Ey bu topraklarda şehit düşen şüheda.
Müjde sana, seni çağırmıştır Hüda.
Mekanın cennettir, öbür dünyada.

Vatan için şehit olmak ne güzel.
O güzel makama ermek ne güzel.

Şehitlik makamı, ne güzel makam.
Herkese nasip etmez o güzel Mevlam.
Oğlum şehit diye ağlama anam.

Vatan için şehit düştün ey! şanlı asker.
Ne mutlu bekliyor, seni peygamber.

Hasan derki; bunlar alın yazısı.
Bilinmez, hainin nerde pususu.
Şehit düşmüş yatar yerde kuzusu.

Kınalı kuzum de ağla yavruna.
Kapan tabutuna, bastır bağrına.

Vedat FİDANBOY.”AZERİ AŞKI”

Dilin dilime benzer, leylâk kokuyor tenin,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..
Türk’üm, diyor göz kırpıp yanaktaki al benin;
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Sende gönül yarası, bende sevda kördüğüm,
Hayal edip yurdunu, düşlerimde gördüğüm,
Toprağını koklayıp taşına yüz sürdüğüm,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Sarhoş ediyor beni, gülüşün sanki bâde,
Okuduğun şiirler, ne kadar duru, sade,
Hiç dilinden düşmüyor, Bahtiyar Vahapzade,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Gelince hep göz göze, soruyorsun hâl hatır,
Al kalbimi ne olur, al da göğsünde yatır,
Edebiyat tarihin, Fuzuli’yi anlatır,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Feyiz almışsın belli, cümle şair, yazardan,
Allah korusun seni, kem gözlerden, nazardan,
Durmadan söz edersin, Nahcivan’dan Hazar’dan,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Dertlerini deşince, birden benzin soluyor,
Yüreğine tarihin, gözyaşları doluyor,
Saçların Kura gibi, kıvrım kıvrım oluyor,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Bitsin artık bu özlem, kalksın artık bu duvar,
Asırlardır sen bana, ben de sana oldum yâr,
Benim de gözyaşımda, Karabağ’ın izi var,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Seni sevmek dünyada, en büyük vakar bana,
Gözlerin bu sevdanın, tacını takar bana,
“Sen mecnun ol, ben Leylâ…” der gibi bakar bana,
Kız sen yoksa o güzel, Azerbaycanlı mısın?..

Türk’ e özgü asalet, dolaşıyor geninde,
Aynıdır her an’anen, hem tören, hem dinin de,
“İki devlet tek millet”, parolan var senin de,
Kız sen yoksa Azeri, Azerbaycanlı mısın?

Çiğdem KADER.”NE DEMİYORSUNUZ Kİ“

Yaydan çıkan ok daha hedefine varmadan
Köyden bozma beldeye şehir diyorsunuz siz.
Sinan’a, Mihrimah’ın ettiğini sormadan
Muska yazdırmalara sihir diyorsunuz siz

Güne gün eklersiniz kibirden sıza sıza
Üç-beş akıldan kırma hayrandır çapınıza
‘Baldıran’ı bilmeden komşunun, kapınıza
Döktüğü bulaklara zehir diyorsunuz siz.

Şair tanrıcıkları kimler imal ediyor?
Midas gibi ilk çıkan zatı kral ediyor.
Poh pohtan geçilmiyor yanak al al ediyor.
Di’li geçmiş zamana âhir diyorsunuz siz

Üç-beş ayak tuzlayıp tutmayınca bu maya
Bol çiğnenmiş sakızdan kafiye aşırmaya
Boz bulanık suları bardaktan taşırmaya
Heyheylenip adına ‘şihir’ diyorsunuz siz

Bir hayalin satılık bir değer olduğunu
Demediler mi sana, geldiğin son çare bu?
Tükürüp kuyulara Züleyha’nın Yusuf’u
Yâr edip de Zühre’ye ‘Tahir’ diyorsunuz siz

Bir katre kış yamayıp şen şakrak hayatlara
Birisi ‘deh’ deyince asılıp da yulara
Aklınızın dizine varmayan sığ sulara
Karton gemiler atıp nehir diyorsunuz siz.

Her gün başka bir dalın altında sızanlara
Kendi öz (!) şiirini yemlenip yazanlara
Kalbinin mürekkebi kurumuş sazanlara
Ve oyunbozanlara mahir diyorsunuz siz…

Burhan KURDDAN.”BEKİR SAMİ KUNDUH/(1865-1933)”

Kuzey Kafkasya’nın Osetya Bölgesi’nde 1865’de doğmuştur. Aynı yıl babası Musa Kundukhov ailesi (karısı, Kubatı, büyük oğlu Aslan Bey ve bir yaşındaki Bekir Sami, akrabaları ve aşağı yukarı 3000 hane kadar olan kabilesiyle) Kafkasya’yı terk ederek Erzurum yolu ile Türkiye’ye geçti. Musa iyi karşılandı. Kendisine paşa rütbesi verildi. Tokat civarında Batmantaş’ta yerleşti ve orada 1877-1878 harbine kadar yaşadı. Kendisiyle beraber Türkiye’ye genç bir subay ve kıymetli bir şair olan Temirbulat Mansurati de göçmüştü. Batmantaş’ta öldü ve orada defnedildi. Eserlerinin çoğu yayımlanmadığı için Batmantaş yangınında mahvoldu ve ölümünden sonra kayboldu. Bekir Sami Bey, Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Fransa’ya giderek Paris’te siyasal bilgiler alanında yüksek lisans eğitimi aldı.
Bekir Sami Paris’te Okulu bitirip yurda dönünce Hariciye Nezaretinde devlet hizmetine girdi. Cebeligarbi, Petersburg Elçiliğinde kâtiplik, Amasya Mutasarrıflığı ve aralarında Van, Bursa, Trabzon, Beyrut ve Halep gibi büyük illerin de bulunduğu bir dizi ilde vali olarak görev almıştır. Son görevinde Suriye Vali ve Kumandanı olan Cemal Paşa ile anlaşmazlığa düşerek azledilmesi üzerine bir süre Tokat’taki çiftliğine çekildi.
Mütarekeden sonra İstanbul’a gelerek yeni kurulan “Milli Ahrar Fırkası”nın kurucuları arasında yer aldı.
Bekir Sami Bey, Osmanlı Hükümeti ile Anadolu’da kurulan yeni hükümet arasındaki ilk diplomatik temaslarda da elçi olarak bulundu. Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya taşınmasından sonra12 Ocak 1920’de yapılmış olan son Osmanlı Meclis-i Mebusan toplantısına Amasya Milletvekili olarak katılmış, bu Meclis’in İngilizler tarafından basılmasını takiben, Meclisi Mebusan’ın kapatılmasının ardından 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katıldı. 3 Mayıs 1920’de Mustafa Kemal başkanlığında kurulan ilk Ankara Hükümeti’nin Hariciye Vekili(Dışişleri Bakanı) oldu.
Bu sıfatla Sovyetler Birliği’ne ve Londra Konferansı’na giden heyetlerin başkanlığını yapmıştır.
Sivas Kongresi öncesinde Sivas’ta Bekir Sami Bey’in evinde yapılan toplantıda yapılan gizli oyla Mustafa Kemal Paşa başkanlığa, Bekir Sami Bey birinci başkanvekilliğine, Rauf Bey de ikinci başkanvekilliğine, İsmail Hami Bey ve Mehmet Şükrü Bey divan kâtipliklerine seçilmişlerdir. Ancak Bakir Sami Bey’in bu görevi kabul etmemesi üzerine, onun yerine İsmail Fazıl Paşa getirilmiştir.
20-22 Ekim 1919’da İstanbul Hükümeti temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa’nın Heyet-i Temsiliye ile Amasya’da yapacağı görüşmelerinde bulunmak üzere Bekir Sami Bey, Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve Kara Vasıf Bey ile birlikte 16 Ekimde Sivas’tan hareket edip 18 Ekimde Amasya’ya vasıl oldular.
Bekir Sami Bey’in ve arkadaşlarının Amerikan Mandaterliğinin kabul edilmesi yönündeki görüş ve düşünceleri Amasya’da 5. Kafkas Fırka Kumandan Vekili Arif Paşa tarafından Erzurum’daki Mustafa Kemal Paşa’ya 25-26 Temmuz gecesi bir telgrafla iletildi.
Mustafa Kemal cevabi telgrafta Amerikan Mandaterliğinin şartları ve mahiyetinin henüz müphem olduğunu, kongrede bu konunun görüşülemeyeceğini bildirmiş ve saraydaki gelişmelerin kendisine bildirilmesini rica etmiştir.
Amasya müzakere tutanağı Heyet-i Temsiliye’de kalan nüshasında Bekir Sami, Hüseyin Rauf ve Mustafa Kemal’in imzaları yer alırken hükümet adına temsilci olan Bahriye Nazırı Salih Hulusi Paşa’nın imzasını taşıyan ikinci bir nüsha daha hazırlanmıştır.
Heyet-i Temsiliye üyeleri toplantıdan üç gün sonra 25 Ekimde Sivas’a hareket edip 27 Ekim 1919’da Tokat’ta mola verdiler.
Tokat’ta Mustafa Vasfi Süsoy’un evinde misafir kaldılar.
25 Nisan 1920’de Şube ve Encümen defterinin ilgili sayfasında 1. Sırada Mustafa Kemal Paşa, 2. Celaleddin Arif Bey, 3. Cami Bey, 4. Bekir Sami Bey, 5. Fevzi Paşa, 6. Hamdullah Suphi Bey, 7. Hakkı Behiç Bey, 8. İsmet Bey’lerin isimleri sıralanmıştır.
Amasya Mülakatının basındaki yansımaları Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde yayınlandı.
10-15 Mayıs 1921 tarihli Grup Esas Defterinde yer alan mebuslar arasında Amasya mebuslarından Ali Bey, Ali Rıza Efendi, Bekir Sami Bey, Dr. Asım Bey ve Ömer Lütfi Beyin isimleri yer almıştı.
30 Mart 1920’de yapılan seçimlerde Amasya’dan Topçuzade Ali Bey, Miralayzade Hamdi Bey, Ali Rıza Efendi, Dr. Asım Bey, Mehmet Ragıp ve Bekir Sami Bey mebus seçildiler.
15 Mayıs 1921 tarihli Grup Esas Defterinde yer alan mebuslar arasında Amasya mebuslarından Ali Bey, Ali Rıza Efendi, Bekir Sami Bey, Dr. Asım Bey ve Ömer Lütfi Beyin isimleri yer almıştı.
Bekir Sami Bey daha sonra ağustos 1920 de Moskova’da Lenin ve Çiçerin ile görüşmelerde bulunan Türk heyetine başkanlık etti.
Ardından 21Şubat-12 Mart 1921 de Amasya Mebusu ve Hariciye Vekili Bekir Sami Başkanlığındaki Türk Heyeti ile İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanistan’ın katılımıyla Londra Konferansı açıldı.
Londra’da yapılan Ortadoğu Konferansı’nda diyalog kurduğu, İngiltere, Fransa ve İtalya Dışişleri Bakanları ile özel birer anlaşma parafe etmek suretiyle Malta’da tutuklu bulunan birçok değerli insanın sürgünden dönüp Milli Mücadeleye katılmasını amaçlamış ise de Ankara’nın onayını almadan yaptığı bu anlaşmalar, Türkiye’nin hükümranlık haklarına aykırı görülmesi üzerine 8 Mayıs 1921’de Dışişleri Bakanlığı görevinden istifa etmiştir.
1923’te ikinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Tokat milletvekili olarak girdi. 1924’te Cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na katıldı. 1926’da Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen İzmir Suikastı davasında yargılandıysa da beraat etti. Daha sonra siyasal yaşamdan çekilen Bekir Sami Bey, 16 Ocak 1933’te öldü.
Bekir Sami Bey, istifa öncesinde ve sonrasında TBMM Genel Kurulu’nda heyet içinde yer alan diğer yetkililerin, ağır eleştirilere uğraması üzerine her türlü sorumluluğun kendisine ait olduğunu, hiçbir yetkilinin sorumluluğunun bulunmadığını, ifade ederek heyetinde görev alan insanların zarar görmesine engel olarak örnek bir davranış sergilemiştir.
Sovyetler Birliği’ne yaptığı ziyaret sırasında Osetya yetkilileri ile eski bir Oset soylusu olarak yapmış olduğu görüşmelerin mana ve mahiyetini bilmesi mümkün olmayan Doktor Rıza Nur tarafından haksız olarak eleştirilere muhatap kılınmıştır.
Mütarekeden sonra İstanbul’a gelerek yeni kurulan “Milli Ahrar Fırkası”nın kurucuları arasında yer aldı.
12/08/1923’te Mehmet Emin, Bekir Sami Kunduk, Mustafa Vasfi Süsoy ve Hacı Kamil Bey ikinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Tokat milletvekili olarak girmişlerdir. İki dönem Tokat Milletvekilliği yapmış olan Bekir Sami Bey, 1924’te Cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyetçi Partinin kurucuları arasında yer almıştır. 1926’da Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen İzmir Suikastı davasında bu partinin tüm üye ve kurucularının yargılanması sırasında yargılanmış ve beraat etmiştir. Bu olay kendisini çok üzdüğü için aktif siyasetten 1927’de ayrılıp köyünde sessiz yaşamayı tercih etti.
Her ne kadar meclisten ayrılmış olsa da gerek ulusal, gerekse u1us1ararası arenada tanınmış başarılı bir siyasetçi ve diplomat olması sebebiyle, altı dil bilen Bekir Sami Bey, Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından Avrupa’ya diplomatik görevlerle kulis için iki defa bizzat gönderilmiştir.
Bir taraftan Türkiye’nin bağımsızlığı için çalışırken diğer taraftan da Kafkasya’nın bağımsızlığı için mücadele etmiştir.
Londra’da 12 Şubat-12 Mart 1921 tarihleri arasında yapılan Ortadoğu Konferansı’nda bu tezin savunuculuğunu yapmıştır. İstanbul’da kurulmuş olan “Şimali Kafkas Cemiyeti” ve “Şimali Kafkas Göçmenleri Komitesi” gibi Kafkas göçmenlerinin sorunlarıyla ilgili kuruluşlarda görev yapmış olması nedeniyle Kafkas göçmen sorunlarını iyi bilenlerden birisiydi.

KAYNAKÇA:
1. Milli Mücadele Yıllarında AMASYA-Hüseyin MENÇ-5. baskı
2. Tokat Tarihi ve Kültür Sempozyumu Bildirileri – Bekir ALTINDAL(25-26 Eylül 2014)
3. Milli Mücadelede Sivas’ın Yeri ve Önemi. Yrd. Doç. Dr. Ramazan TOSUNMillî
4. General Musa Kundukhov’un Anıları-Çeviren Murat Yağan-1978 Kafkas Kültür Dernekleri Yayını
5. Sessiz tarih

Bestami Yazgan.”DOST KAPISINDA”

Kana kana içip aşk meclisinde,
Sermest olup muhabbete dal gönül.
Daim ümitvar ol dost kapısında,
El bağlayıp asırlarca kal gönül.

Hasretinden ölüp ölüp dirilsen,
Geceleri yıldız yıldız kırılsan,
Her seherde bir yokuşa sürülsen,
Karıncada bir teselli bul gönül.

Yüzün sürüp dostun ayak izine
Kurbanlık ol, koy başını dizine.
Cefasını bayramlık bil özüne,
Bir vuslatı bin minnete al gönül.

Dost ilinde esen yel olamazsan,
Has bahçede açan gül olamazsan,
Hele ocağında kül olamazsan,
Sonbaharı beklemeden sol gönül.

Hanife DÖNER.”DAMLALARI SAYISIZ BİR DERYA FUAT SEZGİN”

Üç senede üç büyük âlim-münevver göçtü. Halil İnalcık, Şerif Mardin ve dünyanın önde gelen tarihçilerinden, İslam ve Bilim Teknoloji Tarihi Araştırmacısı Prof. Dr. Fuat Sezgin…
“Âlimler yeryüzünün kandilleridir. Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.” hadis-i şerifinin gerçek tahakkuku bu olsa gerek. Çok derin, güçlü bir boşluk bırakır onların ölümü. Yaptıkları o kadar büyüktür ki unutulması da, yerlerinin dolması da mümkün değildir. Eğer bu boşluklar tez zamanda dolmazsa biraz daha kuruyacağız, çoraklaşacağız demektir bu.
Fuat Sezgin hoca, dopdolu bir ömürden sonra; geriye çok değerli bir ilmi birikim bırakarak dar’ül bekâ eyledi. Bıraktığı eserleriyle amel defterleri kapanmayacak ve istifade edenlerin hayırla yâd edeceği mümtaz hocamız, 94 yaşında, 30 Haziran 2018 günü rahmeti rahmana kavuştu. Biz hüsnü zanla memuruz. Onun bu dünyada üzerine düşeni fazlasıyla yaptığını düşünüyorum. Mirası kıyamete kadar sadaka-ı câriyesi, mekânı cennet, makamı âli olsun.
Bilimler Tarihi alanında dünyanın sayılı otoritelerinden olan Fuat Sezgin hocanın dünyada, Türkiye’den daha fazla tanındığını da ifade etmek gerekir.
Bitlis’ten Frankfurt’a uzanan bir bilim adamının, ilmin zirvesine uzanan hayatına bakacak olursak, 24 Ekim 1924’te Bitlis’te dünyaya gelen Fuat Sezgin, liseyi bitirip 1943’te İstanbul’a geldi. 19 yaşındayken, matematik okumak, matematik mühendisi olmak üzere İstanbul’a gittiğinde, tavsiye üzerine İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsünde alanının uzmanı, o günün şartlarında dünyaca ünlü Alman şarkiyatçı Helmut Ritter’in bir seminerine katılarak çok etkilenmiş, matematik mühendisi olma fikrinden bile vazgeçmiştir. Ertesi günü Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsüne kaydını yaptırmaya gidip oranın öğrencisi olmuştur. Bölümün çok zor olması ve Ritter’in çok seçici ve zor bir insan olduğu söylentilerine kulak bile asmamış ve kimse onu fikrinden caydıramamıştır.
Fuat Sezgin, hocasının kendisini talebeliğe kabul etmesini şöyle anlatıyor:
“Bir hoca vardı. Hem de büyük bir hoca. Alman asıllı Helmutt Ritter. Bir tanıdığım, bir gün beni alıp Ritter’e götürdü. Bir süre konuştuktan sonra içimden “büyük bir adammış” dedim. Gerçekten de o küçük halimle bile, çok büyük bir adamın karşısında olduğumu hissettim. O an karar verdim: “Şarkiyat okuyacağım.” Ritter’le çalışmaya başladım. Çok zor bir adamdı. Çalışmaya başladıktan bir iki gün sonra bana: “Fuat! Günde kaç saat çalışıyorsun?” diye sordu. “13-14 saat çalışıyorum” dedim. O zaman bana: “Bu çalışmayla âlim olamazsın. Eğer âlim olmak istiyorsan bu miktarı artıracaksın. Benim hocam (Eilhard) Wiedemann günde 24 saat çalışırdı. Gün daha uzun olsaydı daha çok çalışırdı.” dedi. Bu konuşmadan sonra çalışma saatlerimi artırdım. 17 saate kadar çıkardım. Uzun zaman böyle devam ettim. Son senelerde, malum, artık yaşlanınca çalışma tempomu biraz yavaşlattım.’’(Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, “Prof. Dr. Fuat Sezgin ile Bilim Tarihi Üzerine Söyleşi”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 2004, Cilt: 2, Sayı: 4.)
1943-51 yılları arasında İstanbul Ün. Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsünde, “İslami Bilimler ve Oryantalizm” alanında otorite sayılan Alman oryantalist Hellmut Ritter’in yanında öğrenim gördüğü ve ondan dersler aldığı sırada; Ritter, öğrencilerine hassaten Fuat Sezgin’e çok iyi bir Arapça öğrenmesi gerektiğini ifade etmiş, talebesi Sezgin de onun tavsiyesini emir kabul ederek İbn Cerir et-Taberi’nin tefsiriyle işe başlayarak günde 15-18 saat çalışıp, 6 ay gibi kısa sürede soluksuz bir çalışmayla, 30 ciltlik Taberi Tefsirini çok rahatlıkla bir Türkçe metin gibi okuyup anlamaya başlamıştı. Kendi ifadesiyle: “Başlangıçta hemen hemen hiç anlamadığım bu tefsiri 6 ayda gazete gibi okuyabildim.” (Celâl Şengör – Bir Toplum Nasıl İntihar Eder)
Bir karşılaşmalarında hocası, yanında bulunan Gazali’nin İhya u Ulumiddin kitabını önüne koyar ve ondan okumasını ister:
“Derste bana bir yandan “Bu yaz ne yaptın bakalım” diye sorarken diğer yandan önüme Gazzâlî’nin İhya Ulumi’d-din’ini koyuverdi. Ben hemen hocanın maksadını anladım ve okumaya başladım. Şaşırdı ve “Hayatta bir lisanı bu kadar süratle bu kadar iyi öğrenen bir insan görmedim” dedi. Çok sevinmişti. Gerçekten de talebelerinin başarısı karşısında bu kadar çok sevinen bir insanı, bir hocayı hayatım boyunca tanımadım.’’
Sezgin hiç takılmadan onu da okuyup manalarını söyleyince, Hocası Ritter kendisine beş tane dil öğrenme vazifesi verdiği gibi her yıl da bu dillere yeni bir dil daha öğrenerek dil repertuarını genişletmesini kendisine salık verir. Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dâhil 27 dili çok iyi derecede bilen Sezgin’in, dil literatürünün o günlerde atılan bu temelle ve gösterilen bu gayretle olduğunu görüyoruz.
“Türkler dilin masa başında öğrenildiğini bilmiyorlar. Zannediyorlar ki Fransızca öğrenmek için Fransa’ya gitmek gerekiyor. Almanya’ya Türkler geliyor. 30 -40 sene kalıyorlar, Almanca öğrenemiyorlar. (Fuat Sezgin, Bilim Tarihi Sohbetleri, s. 56.)
Kaç dil bildiğini bilmediğini de ifade eden Prof. Dr. Sezgin, o tarihte şunları da söylemiş: “İslâm bilimleri tarihini yazmak için o alanda yazılı bütün Avrupa dillerini bilmen lâzım. Hepsini öğreniyordum. Mühim olan irade meselesidir. ‘Ben bunu yapacağım’ diyeceksiniz. O kararınızda kalacaksınız. Benim bütün hayatım bundan ibaret. Bir enstitü kurmaya karar verdim. Türk genci olarak bir enstitü kuruyorum kolay bir şey değildi. Üniversitede mücadele ediyordum ben bir müze kurdum, enstitü kurdum. Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.”
Bir röportajında 27 dil bilmesi hakkında olanca tevazusuyla, “Bir dilde yazılmış ve ihtiyacım olan bir kaynak kitap olduğunu öğrenirsem, onu okumak için mecburen oturup o dili çalışıyorum, birkaç haftada öğreniyorum. Dolayısıyla o kadar dil bildiğimi söylemek doğru olmaz, kaynağı okuyacak kadarı diyelim” gibi bir cümle sarf etmişti.
Hocasının bilimlerin temelinin, “İslam Bilimleri”ne dayandığını söylemesiyle bu alana yönelen Sezgin, 1951 senesinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yaptı.
1954’te Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde, “Buhari’nin Kaynakları” adlı doktora tezi ile doçent oldu. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari’nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, “yazılı kaynaklara dayandığı” tezini ortaya attı. Bu yazılı kaynakların, İslam’ın erken dönemine; hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Söz konusu tez, Avrupa merkezli oryantalist çevrelerde hala tartışma konusudur.
“Buharî çalışması şöyle başladı: Mecazu’l-Kur’an’ın kaynaklarını arıyordum. O sırada İbn Hacer el-Askalanî’nin Tehzib adlı eseriyle karşılaştım. Muammer b. Musemma’yı Buharî’nin kitabında Muammer diye zikrettiğini öğrendim, “Buhari’nin ne alakası var bu kitapla?” dedim. Buhari’nin kitabının sekiz büyük bölümü vardır, bir kısmı tefsirdir. Buharî’nin kitabına baktım, “Kâle Muammer” diye alıntılar yapıyor. Bunu okuyunca baktım ki, Buharî, Mecazu’l-Kur’an’dan da cümleler iktibas ediyor. Yani bir hadis kitabında, bir filoloji kitabından alınma uzun cümleler var. Hatta yer yer, aşağı yukarı, kitabı ihtisar etmiş. Bu durum, bütün hadisler hakkındaki tasavvurumu allak bullak etti. Karar verdim, tezi bitirince Buharî’ye bakacaktım: Acaba Buharî ara sıra da olsa yazılı kaynak kullandı mı? Bu işin hikâyesi de böyledir.’’(Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, “Prof. Dr. Fuat Sezgin ile Bilim Tarihi Üzerine Söyleşi”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 2004, Cilt: 2, Sayı: 4.)
Fuat Sezgin, 1960 Darbesi sonrasında, “Zararlı Profesör” safsatasıyla 147’likler adı verilen “sakıncalı öğretim üyeleri” listesine dâhil edilerek İstanbul Üniversitesi’nden ihraç edilir.
2004 yılında Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’na verdiği, kendini ve çalışmalarını anlattığı ender röportajlarından birinde, o günleri kendi şöyle anlatıyor:
“Evimden çıktım. Baktım bir çocuk: ‘Yazıyor yazıyor, 147 profesörün üniversiteden çıkarıldığını yazıyor.’ Gazeteye baktım benim de ismim var. Enstitü yerine Süleymaniye Kütüphanesine gittim. O gün artık Türkiye’de yaşayamayacağıma inandım. Birkaç Amerikan ve Alman üniversitesine yazdım. İki ay sonra iki Amerikan üniversitesinden ve Frankfurt’tan davet geldi. Daha kitabın malzemelerini tamamlayamamıştım. Türkiye’den uzaklaşmayayım, sık sık Türkiye’ye gelmek zorunda kalırım diye 1961 yılında Frankfurt’u tercih ettim.’’
1960–61 yıllarında, Almanya’ya giderken yanına, kıyafetlerinin dışında, sadece iki bavul dolusu fiş ve belge alabildi. Frankfurt Üniversitesi’nde misafir doçent olarak dersler verdi.
Frankfurt’a gittikten sonra Almanya’da yaşadığı halde Alman vatandaşı olabilecekken o bunu redderek Türk vatandaşı olarak kaldı. 1966 senesinde profesör oldu. Bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası, “Arap-İslam Kültürü” nün, “Tabii bilimler tarihi alanı”dır.
1961 senesinde fişlerle başladığı çalışmaları, zaman ilerledikçe ona ün kazandırdı.
Prof. Fuat Sezgin, Almanya’da dünyanın en büyük İslam Bilim Tarihçisi oldu. Oryantalistlerin bütün tezlerini yerle bir eden bilimsel çalışmalarıyla bu alanın otoritesi haline geldi. İslam bilim tarihi alanında bütün şarkiyatçıların el kitabı gibi kullandıkları “Brockelmann’ın Geschichte der Arabischen Literatur’’ adlı eserini geliştirmek ve genişletmekle ilgilenen ve farklı ülkelerden seçilen 10’dan fazla akademisyenden oluşan bir heyet bu işi dünyada en iyi yapacak olan kişinin Prof. Dr. Fuat Sezgin olduğu kararını vererek kendilerini lağvederler.
“Evet, tam 50 sene oldu. Fakat çalıştıkça fikrim değişti. Hem biraz da gecikmiştim. Gecikmemin nedeni de Brockelmann’ın atladığı yazmaların çok olmasıydı. Bu eserin bir Zeyl değil, müstakil yeni bir eser olması gerektiğine karar verdim. Dünyadaki bütün yazmaları ihtiva etmeliydi. 1956 yılında Ritter Türkiye’ye gelmişti. Fikrimi ona açtım: “Hocam” dedim “Ben artık Zeyl’i bıraktım. Dünyadaki bütün yazmalara dayalı müstakil, yeni bir eser yazıyorum”. O zaman bana: “Bunu dünyada hiç kimse yapamaz. Bırak bu işi; boşuna kendini yorma” dedi. İlk defa ona inanmadım; çünkü kararımı vermiştim. 1967 yılında kitabın birinci cildi çıkar çıkmaz Hocama gönderdim. 3-4 ay cevap gelmedi. Ben o zaman Almanya’daydım; o da Türkiye’de. Bir mektup yazdım: “Ne oldu hocam? Size kitap gönderdim, henüz cevap alamadım” dedim. O zaman “Ne acele ediyorsun? Koca kitabı okumak lazım” şeklinde bir cevap gönderdi. Daha sonra gönderdiği bir karta “Şimdiye kadar böylesini hiç kimse yapamadı. Senden başka da hiç kimse yapamayacak. Tebrik ederim” cümlelerini yazdı. Önceden hiç inanmıyordu ama görünce “sadece siz yaparsınız” dedi. Hocam insaflıydı. Daha önce de dediğim gibi talebesinin muvaffakiyeti çok mesut ederdi kendisini. Öyle bir insandı.’’
Şimdiye kadar 17. cildi yayınlanan bu eserin dünyada bir benzeri daha bulunmamaktadır. Bu kitabın hazırlanmasında öne çıkan önemli bir husus da şudur: Sezgin, dünyanın neresinde olursa olsun, kataloglara ve literatüre girmemiş bir kitap duyarsa, Almanya’nın kendisi için hazırladığı imkânlarla oraya gider, o kitabı bulur ve onun ya kendisini ya da mikrofilmini alır, Almanya’ya getirirdi. Onu hazırladığı kitaba nasıl girmesi gerekiyorsa öylece koyardı.
1978 senesinde “Kral Faysal” ödülünü kazandı. Bu vesileyle Arap dünyasının devlet adamlarıyla tanıştı ve aklından geçen büyük projeyi onlara aktarma imkânı buldu. Düşüncelerinin destek görmesiyle, Fuat Sezgin, 1982 senesinde, J.W.Goethe Üniversitesi’ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü ve 1983’de de buranın müzesini kurdu. Bu Enstitünün direktörlüğünü uzun süre yürüttü.
Frankfurt’ta kurduğu ve teknik, teknoloji ve tıp alanında kullanılan 800’den fazla alet edevatı bir araya getirdiği yerde aynı zamanda büyük bir de ‘’Bilimler Tarihi Kütüphanesini’ kurmuştur ki, dünya genelinden bin bir türlü zorluk ve meşakkatlerle topladığı 45.000 cilt çoğu el yazma eserle 10.000’in üzerinde mikrofilm arşiviyle dünyada benzeri olmayan bir kütüphanedir. Kendisinin hem ilgilenip, hem yaptığı bu alet ve edevatın tarihini de bizzat kendisi kaleme almış, 5 cilt halinde ‘’İslam’da Bilim ve Teknik’’ adıyla bir katalog neşretmiştir.
Uluslararası çeşitli akademilerin üyesi de olan Sezgin, yaşamı boyunca Kahire Arap Dili Akademisi, Şam Arap Dili Akademisi, Fas Rabat Kraliyet Akademisi, Bağdat Arap Dili Akademisi, Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyeliği de dâhil olmak üzere çok sayıda önemli ödül ve nişana layık görüldü.
Fuat Sezgin’e ayrıca Erzurum Atatürk Üniversitesi, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi, Kayseri Erciyes Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verildi. Ayrıca Frankfurt Main Goethe Plaketi, Almanya Birinci Derece Federal Hizmet Madalyası, Almanya Üstün Hizmet Madalyası, İran İslami Bilimler Kitap Ödülü, Hessen Kültür Ödülü ve Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü sahibidir.
2008 yılında İstanbul Gülhane Parkı Has Ahırlar binasında 700 eserin sergilendiği “İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesini’’ kurdu. Üstün nitelikli eser ve ortaya konan özgün çalışmalardan dolayı kurum statüsünde Kültür ve Turizm Bakanlığı 2016 Özel Ödülü’ne layık görüldü.
Enstitü’ye bağlı olarak kurduğu ve çok emek verdiği müzede, Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin, yazılı kaynaklara dayanarak yaptırdığı örneklerini sergilemektedir.
Fuat Sezgin’in vasiyeti doğrultusunda da cenazesi, müzenin yanına defnedilmiştir.
Bize göre Hocanın en önemli katkısı, Müslümanların bilime katkısını açığa çıkarmasıdır. “Modern dünyanın gelişimine, İslâm dünyasının katkısını sıfır diye biliyorduk. Bu, İslâm ilimleri tarihini öğrenmem için kırbaç rolü oynadı. Bütün dünyayı terk ederek, gece gündüz bunun için çalıştım.’’ demiştir. Kadim geçmişimizi, yaptığımız muazzam icat ve eserleri bir arkeolog gibi bulup tekrar gün yüzüne çıkardı. Hocanın ömrü boyunca tüm meşgalesi, oryantalist saldırılar ile özgüvenleri yerle bir edilen Müslümanlara “Siz büyüktünüz” mesajını bilim tarihinden ispatlı olarak vermekti. Batılı bilim tarihine meydan okudu. Bunu başardı da.
Müslümanların bilime katkılarının hafife alınamayacağını tüm insanlığa göstererek, milletimize kültür ve medeniyet tarihimiz konusunda, müthiş bir özgüven kazandırdı. Batının kendini sıfır noktası gösterme oyununu bozan Fuat Sezgin, batının bugünkü birikime İslam âlimlerinin vesilesiyle ulaştığını kanıtladı.
Kibirli Batı-merkezli bilim dünyasına İslam medeniyetindeki köklerini gösterdi. İslam’ın ilerlemeye engel değil destek olduğunu savunan büyük dava adamı, “Batı uygarlığı, İslam Medeniyeti’nin çocuğudur.” Ve “Başarılı olabilmek için her şeyden önce aşağılık duygusundan sıyrılmak gerektiğini, bu duygunun Türk milletini bir kanser gibi kemirdiğini düşünüyorum.” diyerek asla batı karşısında komplekse girmedi.
Ömür sermayesini har vurup harman savurmadan yaşadı.
Açtığı müzeler ve yaptığı araştırmalarla ilim dünyasının İslam coğrafyalarındaki köklerini ortaya koydu. Ve beni en çok etkileyen iki sözü:
“Zahit ve kanaatkâr olun, dünya nimetlerine aşırı derecede kapılmayın. Sabr-ı cemil denilen, güzel sabra sahip olun. Her türlü söz, hareket ve davranışlarınızda, gerçek anlamda Allah korkusu ile hareket edin. Çok okuyun. Okurken, sakın aklınız başka şeylerde olmasın.’’
“Ben şuna inanmıştım artık. Tüm musibetler karşısında sadece Allah’a inanacaksın, başka hiçbir şeye değil. Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.”
Çağımızda yaşayıp çağın ötesinde olan Fuat Hocanın vefatı ertesinde yazılıp çizilen bazı şeyler, Hocanın “İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, Batılılara anlatmaktan daha zor” şeklindeki sözüne haklılık kazandırıyor. Bu millet asla bilim ve kültür fakiri değil, sadece zenginliğimizin farkında değiliz. Bu yüzden daha çok işimiz var.
“2019 yılını inşallah Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Yılı olarak ilan edildi. UNESCO’nun da 2019 yılını Merhum Prof. Dr. Fuat Sezgin yılı ilan etmesini çok isterdim. Hocanın yanında bulunan, onunla çalışan kişilerin şahsi hatıraları muhakkak bir kitap çerçevesinde toplanmalı.
Böylelikle, âlimin ölümü âlemin ölümüne değil, geriye bıraktığı eserlerin bir neslin ihyasına, dirilişine vesile olabilecektir.

Ayşenur ERİLTER.”DUA”

Yüreğimde bir şehir
Şehirde sen
Yollar öyle karışık ki
Kayboluyorum
Sana çıksın yollarım
Öyle tut ki dualarımdan
Eriyip gitmeyeyim
Sana çıksın yollarım
Unutamam kara sevdam unutamam…
Meğerse aşk, kendini bulmakmış
Meğerse aşk, başladığın yere dönmekmiş
İmtihan âlemine topraktan gelip
Aşk deryasında kaybolmakmış
Tüm yollarda seni anmakmış
Ezanda adını duyunca koşa koşa sana gelmekmiş
Gökler gibi ağlayıp
Yer gibi dinmekmiş
Bir ezanla başlayan tertemiz deryaya
Bir salâ ile veda etmekmiş
Sana çıksın yollarım
Ezdirme vefasızlara
Bin derdime bir dermanım sende ALLAH’IM
Rahmet deryanda susuz bırakma
Dilime ismin değmezse
Issız yollarda lal olurum
Kalbime sevgin dokunmazsa
Gönlüm görmez âmâ olurum
Sana çıksın yollarım
Bin derdime bir dermanım sende ALLAH’IM
Sana çıksın yollarım…

Ülkü TAŞLIOVA.”İR İKİNDİ MANZARASI”

Yorgun ikindi, türkuaz gökyüzünde yalnızlığın haberini veriyor. Kızıl ufkun kararmasına bir karış kala içime tarifsiz efkâr çöküyor. Gözümdeyse hapsolmuş damlalar…
Kehribar sarısı mevsimde bir şemsin daha zevalini seyretmekteyim. Pencerelerdeki ışıltılı yansıması şehri şiir rengine boyuyor. Benimse isimsiz hüzünlerim gönlümde yol alıyor. Onca cümbüş onca ahenk ne haldesin demeden kendi demini yaşıyor. Lal olmuş duygular, pak niyetle ahraza gönül koyuyor.
Bir zamanlar dalında mağrur salınan yaprak şimdi yitik kaldırımlarda sürünmekte… Bir dilenci yırtık ayakkabısının ucuyla savuruyor onu o yana, bu yana. Ne kadar derin mana yüklü manzara. Ağaçlar ise çırılçıplak. Bu gökyüzünün kirini şimdi kim temizleyecek?
Yırtık giysiler içindeki mendil satan kız masum olduğu kadar da arsız. Çiğ sesiyle uyandırıyor beni düşlerimden. “Allah rızası için bir mendil al abla.” diyor yalvarmaya alışkın diliyle. Alıyorum bir paket, cüzdanımdaki bütün bozuklukları döküyorum avucuna. Koyu yeşil gözleri mutluluktan ay kadar büyüyor. Kızıyorum içimden üç beş kuruş için çocuktaki insan masumiyetini kirletenlere.
Hafifçe esen rüzgâr gazel yağmuruna sebep oluyor. Uçuşan kuru yapraklar hüzün olup sarıyor yüreğimi. Ruhumdaki yalnızlık dizlerimin takatını kesiyor bir an. Yol kenarındaki soğuk banka ilişiyorum isteksizce. Öylesine mendil satan kız çocuğuna dalıyor gözlerim. Koşuyor arabaların yanına, elindekini uzatıyor “alın” diye. Kimse aldırış etmiyor. Boynu bükük oturuyor kaldırım taşına. Bir sonraki trafik ışıklarında duracak arabaları beklemeye koyuluyor. Hali mutedil.
Buruşuk market poşetinin içindeki mendillere bakıyor. “Birkaç tane kalmış.” diyor. Poşetini yanına koyarak, boş gözlerle gelip gidenleri seyre koyuluyor. Kimselere “Bir mendil alın.” demiyor. Yorulmuş besbelli. Elektrik tellerinde istirahate çekilen serçeler gibi büzüşerek etrafına bakınıyor. O serçeyi ürkütmeden seyrine dalıyorum. Rüzgârda dağılan keçeleşmiş saçlarını düzeltiyor. Sonra hafif dikeliyor, sanki en pahalı kuaförden çıkmışçasına kendini beğeniyor. Mest oluyorum tavrına. Galiba çok güzel olduğunu biliyor. İçimden “Zaten bütün çocuklar güzeldir. Seni bu hale getiren sebepler ve kişiler çirkin melek kız. Şimdiden sırtında onca yükün var. Akşam eve gidince seni sıcak çorba mı bekliyor sanki. Belki bir sürü iş yapacaksın, ya da paranın hesabını vereceksin.” diyorum. Onu seyrettikçe kendime geliyorum. İçimdeki gizli hüznümden sıyrılıyorum. Düşünüyorum. Ona baktıkça aklımdan sıra sıra hayaller geçiyor. Bazen aklımda hikâye kurguluyorum, bazen de gidip onunla konuşma isteği duyuyorum. Sonra vazgeçerek sadece seyrediyorum.
Beyaz lüks bir araba yanaşıyor kaldırıma yakın. Tam kızın önüne. Mendil poşetini alarak ayağa kalkıyor. Meraklı gözlerle ben onu, o arabadan inen süslü hanımı izliyor. Topuklu ayakkabılarıyla uyumlu çantasını omuzuna asınca, kız da poşetini koluna geçirerek süslü hanımı taklit etmeye koyuluyor. Dolaşık keçe saçlarının tokasını sıyırıyor, galiba onunki gibi savrulsun istiyor saçları. Savrulmuyor.
Sonra taklit oyununu bitirerek tekrar kaldırım taşına oturuyor. Süslü hanımın parlak büyük telefonla uğraştığını seyrediyor. Arabasının bagajını açarak orada bekleyen süslü hanımın yanına giderek ayakta dikiliyor. Birkaç saniye onun yüzüne baktıktan sonra, “Benim annem daha güzel.” diye haykırıyor. O an içinden neler geçti bilmiyorum ama ben ve süslü hanım, şefkatli bakışlarla onun o güzel yeşil gözlerine dalıyoruz. Merhametli ses tonuyla, “Tabi ki senin annen daha güzel.” diyor kadın. Gururlanıyor kız.
Koşarak gelen erkek çocuk sırtındaki okul çantasını arabanın bagajına koyuyor. Mendil satan kız anlıyor süslü hanımın oğlunu almak için orada durduğunu. Sonra vedasız çekip giden lüks arabanın arkasından bakıyor kısa bir süre.
Bizim gönlümüze düşürdüğü gülden bir tebessümün farkında olmadan dağınık saçlarını tekrar toplayarak trafiğin arasına dalıyor mendil satmak için. “Bir tane alır mısınız?” Sesi araba kornalarında kaybolup gidiyor.
Onun ardından bakakalıyorum. Akşamın karanlığı ikindinin üzerine sindiğinde üşüdüğümü fark ediyorum. Sessizce, “Hadi kalk” diyorum kendime “Kelebek ömrü kadar olan bu hayatta yapacak işlerin var. İkindi, gazel ve kız bugünkü dersin olsun. Dünyanın gürültüsünde kaybolan kalbinin sesini dinle ki huzurun miracına yol alasın. Hatırla ki sende bir ömrün ikindisindesin.” Birbirine karışmış duygularımla evimin yoluna düşüyorum dalgın ve suskun. 09.12.2016/ANKARA

Mustafa AKBABA.”PETROL MESELEMİZ”

Osmanlı Hanedan mensuplarından olan Bülend Osman 87 yaşında Paris’te vefat etti. Yurda getirilen cenazesi özel izinle Fatih Camii haziresinde bulunan büyük dedesi Gazi Osman Paşa’nın yanına, 14 Şubat 2017 Salı günü ikindi namazını müteakip defnedildi.
Sultan Abdülhamid Han’ın kızı Naime Sultan ile Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa’nın evliliğinden olan Mehmed Cahid Bey sürgüne çıktığında 25 yaşında yeni evli bir delikanlıydı. Mehmed Cahid Bey’in yegâne oğlu olan Bülend Osman 1 Mayıs 1930 da sürgünde dünyaya gelmişti.
Bu girizgâhtan maksadımız: Hilafetin kaldırılmasının ardından Hanedan mensuplarının apar topar yurtdışına sürgüne gönderilmeleri, orada sefil bir hayata mahkûm edilmeleri hakkında bir yazıya kapı aralamak değildir. O konuyla ilgili pek çok makale ve kitap neşredildi, halen de neşredilmeye devam ediyor, edilecektir de. Zira hanedana yapılan o haksızlığı bu millet içine hiç sindiremedi. O elim vakadan dolayı, ecdadına saygılı olan ve onlara her zaman şükran borcu olduğuna inanan millet fertleri, kendi vicdanlarında oluşturdukları mahkemeler ile müsebbipleri yargıladılar.
Burada gelmek istediğim konu şudur:
NEVZUHUR dergisinin 56. sayısında “Muslukları Bize Akmayan Musul” başlığını taşıyan bir yazım yer almıştı. Orada; petroller konusunda araştırmalar yapan ve o konuda ciddi belgelere elde eden Raif Karadağ’ın 1973 yılında bir cinayete kurban gittiğinden bahsetmiştik. Benzer bir durum da yukarıda adını zikrettiğimiz Bülend Osman’ın babası Mehmed Cahid Bey’in başına gelmiştir.
Gurbette doğup anavatanına defnedilen Bülend Osman, 2010 yılında dedesi Abdülhamid Han’ın yâd edildiği törene bir mektup gönderir. Bu mektupta o konuyla ilgili bakın neler söylüyor:
“Babam, Musul ve Kerkük petrolleriyle ilgili çok şey biliyordu. Belge ve vesikaları muntazam biriktirmişti. İstanbul’a geldi. Sene 1974 idi. Önemli demeçler verdi. Times, Le Monde, Le Soir bunları manşete taşıdı. Babam 10 gün sonra şüpheli bir şekilde trafik kazasında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Elindeki belgeler de otelinden çalındı. (15 Şubat 2017, Türkiye Gazetesi, s.9)
Görüldüğü gibi; petroller konusuna el atan ve 1973 yılında ölen Raif Karadağ ile aynı konuya el atan, bir yıl sonra 1974’te ölen Mehmed Cahid Bey’in akıbeti ve her iki vakada da otel odalarından belge ve vesikaların çalınması ne kadar çok benzerlik gösteriyor.
Abdülhamid Han ileriyi çok iyi görebilen bir padişahtı. Petrolün sadece aydınlanmada değil, sanayideki öneminin de anlaşılmaya başlamasıyla, dönemin güçlü devletlerini bölge üzerinde mücadeleye sevk edeceğini fark etmişti. Devlet mülkü olan bu bölgelerin elden çıkma ihtimaline karşı oraları şahsî mülk zırhı içerisinde koruma altına almıştı. Bu düşünceyle, memleket genelinde nerede stratejik öneme sahip gelir getiren arazi ve işletme varsa padişah mülkü haline getirilmiş ve idaresi Hazine-i Hassa Nezareti bünyesine aktarılmıştı. Bu sayede arazi ve maden yatakları üzerinde işletme kurmak isteyen yabancı talipler doğrudan Hazine-i Hassa’ya yani padişaha başvurmak mecburiyetinde kalacaklardı. Dahası, bu emlakten arazi satın almaları veya herhangi bir müdahalede bulunmaları da kişi mülkü olmasından dolayı söz konusu olmayacaktı. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra buralar şahsi mülk olmaktan çıkartılarak Hazine-i Hümayun’a aktarılıp devlet mülkü haline getirilmiştir. Savaş sonrası Osmanlı mülkü paylaşılırken petrol havzaları da böylece elden çıkıp gitti. (Bu sebepten Filistin toprakları üzerinde İsrail Devletinin de kurulması sağlanmış oldu.)
Her ne kadar tarihi seyir böyle olup ve bu sebepten petrol yatakları üzerinde hakkımızın kalmadığı söylense de elinde önemli belge bulunduran kimselerin ardı ardına öldürülmesi insanın aklına kocaman bir (Acaba?) sorusu getiriyor.
Cennetmekân III. Selim Han’ın şehit edildiği zaman cebinde bulunduğu söylenen ve adeta rüyada görmüşçesine akıbetini tasvir eden;
“Kendi elimle yâre kesip verdiğim kalem
Fetvâ-yı hûn-ı nâ-hakkımı yazdı iptida”
(Kendi elimle yontup yâre sunduğum kalem, ilk önce haksız yere benim idam fermanımı yazdı.) beyti, Cennetmekân II. Abdülhamid Han’ın kaderine (öldürülmemiş de olsa) ne kadar uygun düşüyor.
O iftiralarla dolu fetva ile sadece Abdülhamid Han hal edilmiş olmadı, koskoca Osmanlı’nın da ölüm fermanı verilmiş oldu.
(NEVZUHUR Dergisi/Sayı:58)

Mustafa COŞKUN.”NASIL BİR ÖĞRETMEN?”

Sağlık, adalet ve eğitim gibi konular ilk insanlardan başlayarak bu güne değin en güncel konu olagelmiştir. Herhangi bir insan düşünülemez ki, bu ve benzer konulardan uzak yaşamış olsun. İnsanlık, tarihi gelişimin doğal sonucu olarak teknolojinin, bilimin, bilginin doruk noktasını yaşadığı bu günlerde belki de her zamankinden daha çok eğitime –öğretime değer vermek durumundadır. İnsanın bulunduğu yerde en önemli varlık yine insandır ve insanın eğitimi en çok üzerinde durulan konudur.
Bu bilgi çeşitliliği içerisinde bilgiye ulaşmak, bilgiyi kullanmak ve bilgiyi yorumlamak daha anlamlı bir hali ifade etmektedir. Mesela klasik anlamda doktor denildiğinde her hastalığın tedavisiyle ilgilenen meslek anlaşılırken sadece göz hastalıkları için şimdilik 10’dan fazla ayrı uzmanlık alanından bahsediliyorsa gelecek çağlarda kim bilir daha hangi bilgilerden bahsedeceğiz.
Bilim ve teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin nihai noktada bir insan dokunuşuna, sözüne, bakışına mutlaka ihtiyaç duyulacaktır. İşte tam bu noktada nasıl bir insan ve bu insanı yetiştirecek “Nasıl Bir Öğretmen ?” sorusu cevaplanması gereken en hassas sorudur. Uç örnek olarak bütün kâinatın mahvına yol açacak bir “Bomba!”nın pimini çekip çekmeme iradesini gösterecek insanı kim eğitecek, kim öğretecek?
Bu soruya tam bir tanım veremem. Ancak bazı genel özelliklerini verebilirsem, çerçeveye her bakanın farklı şeyler görebileceği soyut bir resim yerleştirmiş olabilirim diye düşünüyorum.
AKADEMİK YETERLİLİK
Öğretmen olarak yetiştirilecek aday insan, temel eğitimden hemen sonra öğretmen yetiştiren okullara alınmalı ve istisnalar hariç yine öğretmen yetiştiren 6 yıllık akademilerden mezun edilmelidir. Son 2-3 yıl danışman-rehber öğretmenler nezaretinde farklı özelliklerde ve bölgelerde uygulamalı eğitimden geçirilmelidir. Böylece öğretmen adayının mesleğini içselleştirmesi sağlanacaktır. 6 Yıllık bu eğitimden sonra geniş katılımlı bir komisyon adayın öğretmenlik yapabilmesine onay vermelidir. Tecrübe kazanmak başka şeydir, acemiliğini atmak başkadır. Akademik eğitimin programında alan bilgisi, mevzuat bilgisi, pedagojik bilgi, Türk devlet geleneği, Türk medeniyeti, Türk ve dünya eğitim tarihi, Çağdaş Eğitim anlayışı, proje hazırlama gibi konular mutlaka verilmelidir.
BEŞERİ (SOSYAL ) YETERLİLİK
Adab-ı muaşeret (görgü) kurallarını bilmeyen ve uygulamayan biri öğretmen olmamalıdır. Ütülü bir elbisenin, boyalı bir ayakkabının, çatal bıçak tutmanın anlamını kavramış bir kişilik olmalıdır. Her kesimle, içi sevgiyle dolu bir halde sosyal ilişki kurabilmeli. Her karakterde öğrenci veya diğer ilgililer olacaktır. Öğretmen onları sevgiyle kucaklayabilmelidir.
İMAN VE İNANÇ YETERLİLİĞİ
Allah korkusu olmayanın hiçbir şeyden korkusu olmaz gerçeğinden hareketle dindar ve temelini dinden alan ahlakî anlayış ve etik değerlere haiz olmalıdır. Millî, manevî ve insanî değerler şahsiliğin önünde olmalıdır. Herhangi bir şey kanunî veya hukukî olsa da etik olmayabilir. Etik değerler odunu, ağaç yapan değerlerdir.
SOSYAL STATÜ YETERLİLİĞİ
Kişinin değerini yine kendi kişiliği belirler. Sırdaş olması, çevreye saygısı, empatikliği, sempatikliği gibi. Ancak destek unsuru olarak özlük ve sosyal haklar kişinin sosyal statü kazanmasında önemli etkendir. Öğretmen 24 saat, 365 gün, bir ömür öğretmendir. Mesleğini severek yapması bu sürece ivme kazandırır. “ Dünyanın bütün çiçeklerini getirin “ diyen kaç meslektaşımız var? Öğrencilerini sevgi ve şefkatle kucaklamayı beceremeyen bir öğretmen şahsına yönelik teveccühü nasıl artırabilir? Bu gün mevcut öğretmenlerimizin tamamına yakını gönülden isteklerine bağlı tercihleri olarak bu mesleği yapmıyorlar. Öğretmen olmaya mecburlar. Böyle bir mecburiyet, mesleğini zoraki yapmak itibarın yitirilmesinin öncelikli sebebidir. Öğretmenlik en itibarlı meslek hiç olmadı belki. Ama sonlarda da yer almamalıdır.
ADALET VE EŞİTLİK ANLAYIŞI YETERLİLİĞİ
Örneklerine sıkça rastlamışızdır. Öğrencinin daha adını bile sormadan velisinin kim olduğu ve neyle uğraştığıyla ilgilenmek bundan sonraki dönemlerde öğrenciye nasıl yaklaşılacağının işaretidir. Öğrencinin hangi sosyal ve ekonomik çevreden geldiği sadece eğitimi için göz önünde bulundurulmalıdır. Not konusunda olduğu gibi öğrenciye sergilenecek tavır ve davranışlar da velinin konumuna göre belirlenmemelidir. Her çocuk özeldir. Kişiselliğe görelik olmalıdır.
DEMOKRATİK YETERLİLİK
Uluslararası yapılan sınavlarda öğrencilerimizin arka sıralarda yer almasının en önemli sebebi demokratik anlayışa sahip okul ve toplum kültürünün oluşturulamamasıdır. Evde, işte, arkadaşları arasında düşüncelerini paylaşması, yorum yapması formal ve informal yollarla engellenen birey zamanla kendi özel alanına çekilmekte ve üretici, yorumlayıcı özelliklerini kullanmamaktadır. Öğretmen sınıfta, okulda, evde, sokakta velhasıl her ortamda demokratik bir iklim oluşturabilmelidir. Hakkını arayan, yazılı sonucuna itiraz eden öğrenciyi öğle veya böyle cezalandıran bir öğretmen yetiştirdiği öğrencinin sosyal hayata tutunacak elini kırıyor demektir.
ÖLÇME DEĞERLENDİRME YETERLİLİĞİ
Eğitim hangi amaçla yapılırsa yapılsın başlangıç ile bitiş arasındaki fark ölçülebiliyor olmalıdır. Bu ölçmeyi ilk elden yapacak öğretmen ölçme değerlendirmeyi son bilimsel verilere göre yapabilmelidir. Hala ortaöğretimde öğretmen, öğrencinin ne kadar doğru yaptığına değil neyi yapamadığına not veriyor. Not öcü unsuru olmaya devam ediyor.
GÜNCELLENME / İNOVASYON
Yenilikçi olmalıdır bir öğretmen. Hiçbir bilgi durağan değildir. Bilgiye hizmet veren asla durağan olamaz. Yeni ve yaratıcı düşüncelere, yaklaşımlara açık olmalıdır. Öğretmen kendini güncellemeli, kendisi bunu yapmıyorsa yapılmalıdır.
BİLİMSEL YETERLİLİK
Öğretmen bilimsel bir anlayışa, yaklaşıma sahip olmalıdır. “Bizim zamanımızda”, “biz lisedeyken”, “ben ilkokuldayken” anlayışları geleneksel anlayışın yansımasıdır ve dünün güneşidir. Hâlbuki çamaşırlar bu günün hatta yarınların çamaşırlarıdır. Genelde eskimiş ve köhnemiş bir zihniyettir. Eğitimde gelenekçilik vardır ama tali konumda olmalıdır. Öğretmen bilim insanı değildir ancak bilimsel bilgilerle hareket etmelidir. Başarılı bir öğretmen için aranacak bilimsel yeterlilikte gözlemcilik, araştırmacılık, sorgulayıcılık, akıl ve zekâ olmazsa olmazlardandır.
İDEALİSTLİK YETERLİLİĞİ
Hayali, ideali, ülküsü ve beklentisi bulunmayan eğitimcinin bu özellikleri taşıyan bireyler yetiştirmesi zaten beklenemez. Kendisi, ailesi, toplumu, milleti ve bütün insanlık adına hayaller taşımak insan olmanın gereğidir. E. Hölnel “ Yüksek ülküsü olmayan insanlık, basit bir çaba içindeki karınca topluluğundan başka bir şey değildir. “diyor.
GÖNÜL VERME YETERLİLİĞİ (ADANMIŞLIK)
Diğer bütün ara başlıkları da içine alabilecek yeterliliktir. İnsan birinci unsur olduğu için gönül verilmeden bu işin başarılması mümkün değildir. Devlet memuru mantığıyla asla çalışılamaz. Mesaiyi, dinlenmeyi, benim işim miydi vb. düşünen öğretmen olamaz. Olmamalıdır.
Özetle İnsanın ruhunu, aklını, gönlünü şekillendirmenin gayreti içerisindeyiz. Bir eğitimci olarak kişinin yaratılışında bulunmayan bir vasfı ona kazandıramayız. Bizler aslında insanda var olan bir özelliği ya törpülüyoruz ya da cilalıyoruz çoğu zaman.
Yukarıda özetle vermeye çalıştığımız yeterliliklere eklemeler yapılabilir pek doğal olarak. Her yıl öğretmen alımları gerçekleştiriyoruz ve meslek içerisindeki öğretmenleri hizmetiçi eğitim kursu, seminer, toplantı ve yayınlarla yetiştirmeye çabalıyoruz. Bu uğraşılara katkıda bulunma amacıyla düşüncelerimi paylaşırken son bir gerçeği daha vurgulamalıyım. Evet, , “Öğretmenlik meslektir, ama meslekten ötelerdedir.”
Öğretmen yetiştirecek eğitim kurumlarının ıslah edilmesi ve bu kurumlardaki öğretim görevlilerin yetiştirilmesinden başlayarak eğitim mantalitesi sil baştan yenilenmelidir. Kant’ın değişiyle “ İnsan bir gayedir, vasıta değil.”

Saffet ÇAKAR.”ARZ-I HAL”

-Efendimize (s.a.v)-

Arz-ı hâlim Resûl-i Kibriyaya yazayım,
Ahmed ü Mahmûd’a… O Mustafa’ya yazayım.

Şu inleyen ehl-i imanın feryatlarını,
Bedre, Uhut’a, Mina ve Kuba’ya yazayım.

Dünyaya sarıldık da toprak olduk büsbütün,
Hicrânımı Sidret’ül Müntehâ’ya yazayım.

Cibril iner diye ehl-i tevhidin aczini,
Koşayım da Mescid-i Aksa’ya yazayım.

Perîşanız, sen dargınsın gelmezsin Efendim,
Ruhsat ver gelsin Ali Murtazâ’ya yazayım.

Bu fânide göstermezsen yine nur yüzünü,
Şu sevdalarımı Âl-i Âba’ya yazayım.

Ümmetin İslam’ı arıyor Senden uzakta,
Hasretlerimizi Merve Safa’ya yazayım.

Cibril akıl, Sen aşk idin de geçtin öteye,
Aşkın rehberimdir, Arş- ı Âlâ’ya yazayım.

Seni anlamayan beşer ağlamakta her gün,
O yaşları ben, Kubbet’ül Hadrâ’ya yazayım…
26 Haziran 2003/

2. DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA ARDAHAN’DAN TOKAT’A

ASKERLİK GÖREVİ İÇİN GELEN BİR ASKERİN ŞEHİTLİK HİKÂYESİ ÜZERİNE
“Bir avuç mezar toprağı ve bir tutam saç ile yaşadığı sürece teselli bulan bir annenin şehit yavrusu Vezir Akkaya’nın hazin hikâyesi”
Hanifi IŞIK

Yıl, 1941. İkinci Dünya Savaşının bütün dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de etkilediği zor yıllar.
Ben henüz kundakta iken annem Gülümpaşa’nın (1333 Posof doğumlu) dört yaş büyüğü 1921 (1337) doğumlu, Ardahan’ın Konk (Tepeler) köyünden olan dayım Vezir Akkaya (Alkaya), askerlik görev yeri olan Tokat’a gitmeden birkaç gün önce “Allaha ısmarladık” demek için köyümüze annemi ziyarete gelir.
O gece evimizde kalır, sabahleyin annemle vedalaşıp ayrılırken beni de atının üstüne bindirir ve biraz sevdikten sonra köyüne gitmek üzere ayrılır.
Kendi köyüne giden dayım bir gün sonra annesi, babası, ağabeyleri, yakınları ve sevenleriyle vedalaştıktan sonra kıtası Tokat’a gitmek üzere yola çıkar. O yıllarda yollar stabilize, araba sayısı az. Birkaç gün süren yorucu bir yolculuktan sonra Tokat’a varır ve kıtasına teslim olur. Artık vatani görev başlamıştır. Kıtasında birkaç hemşerisiyle tanışır ve birbirleriyle sıla hasreti giderirler. Bunlar arasında Ardahan’ın Dedegül Köyü’nden Cafer Aras, Behruz Tekin, Ahmet Yıldız, Binali Bayrakçı, Mürsel Bilican ve Ahmet Aras vardır.
Dayım, ilkokulu kendi köyünde bitirmiş ve ortaokulu Ardahan’da bitirmeden ayrılmıştır. Yurdumuzda henüz okuryazar sayısın yeni artmaya başladığı dönemlerdir. Türkçe okuryazar ve diplomalı biri olduğu için kıtasında yazıcı olarak görevlendirilir. Görevinin başında iken bir gün aniden rahatsızlanır ve Tokat Devlet Hastanesi’ne apandisit teşhisiyle yatırılır ve ameliyata alınır. Ancak ameliyat başarısız geçer ve sonrasında dayım rahmetli olur. Yıl Haziran 1942’dir
Acı haber tez yayılır, “yer kulaklıdır” der atalarımız. Bu beklenmeyen acı haber memleketteki ailesine askeriye tarafından telgraf çekilerek ulaştırılır. Ateş düştüğü yeri yakmaya başlar. Bütün aile bireyleri bu acıdan yanıp kavrulmaktadır. Özellikle annesi ve ablası annem günlerce ayılır bayılırlar. Herkes her gün gözyaşlarıyla teselli aramaya çalışır. Biz de annemin her gün özellikle de sabah namazına kalktığında arıların kanat çırparken çıkardıkları uğultulu ve iniltili sese benzer bir sesle ağladığını duyardık. Bu yıllarca böyle devam etti.
Annemin anlattığına göre ninem, bu acı yıkımı bir türlü içine sindirememiş ve olaya kendisini inandıramamış olacak ki her gün her saatte oğlumu görmek istiyorum diye ısrar ediyor ve dedeme kendisini Tokat’a götürmesini söylüyormuş.
O günün şartlarında ve o tarihte bir kadının Tokat’a gidip gelmesi hiç de olası değil. Yol yok, araç yok, yol boyu kalınacak oteller yok. Nasıl gidip gelinecek ki.
Ninemin sürekli istek ve ısrarları sürerken, aile meclisi toplanıp ninemi ikna etmeye karar verirler. Sonunda ninem ikna olur ve gitmekten vazgeçer.
Aylar böyle geçerken dayımın mezarını görmek için dedem tam bir yıl sonra 1943 Haziran ayında Tokat’a gitmeye karar verir. Dedem Asker Ağa (-?- 06.08.1960)Tokat’a gideceği sırada ninem ağlayarak dedeme: “Bak Ağa sen Tokat’a gidiyorsun. Gittiğinde mezarı mutlaka açtır. Oğlumu gör, onu benim yerime öp, kefenine sarıl. Gözyaşlarını benim yerime üzerine dök. Mezarının toprağından bir miktar toprak ile bir tutam da saçını getir.” Der.
Dedem önce yaya olarak Ardahan’a, Ardahan’dan Kars’a gider. Orada bir handa kalıp ertesi günü üstü açık bir kamyonla toza bürünmüş bir vaziyette Erzurum’a ve oradan da bulabildiği çeşitli araçlarla güç bela Tokat’a ulaşır.
Tokat’a vardığında kıtasındaki dayımın arkadaşları olan hemşerileriyle buluşur. Hemşeri askerler dedeme yardımcı olurlar. Önce mezarlığa götürürler ve mezarı gösterirler. Daha sonra Alay Komutanın yanına çıkararak tanıştırırlar. Alay komutanı ile görüşen dedem olayın devamını şöyle anlatıyordu:
“Alay komutanı ile görüştükten sonra ona ağlayarak ve içim yanarak mezarı açıp şehit oğlumu görmek istediğimi ve annesinin isteklerini gözyaşları içinde ilettim. Komutan önce bu isteğimi kabul etmedi. Ben yine yalvardım ellerine kapandım. Hüngür hüngür ağlıyordum. Komutan benim bu acılı durumuma fazla dayanamadı ve o da ağlamaya başladı. Sonunda isteğimi kabul etti ve: Peki baba, bul bir iki tane mezar kazıcı, olayı fazla dallandırıp budaklandırmadan mezarı açtır ve oğlunun naşını gör. Dedi.
Acı ve sevinç karmakarışık duygular içinde izin alınca gök açıldı sanki bana. Hemşeri askerler aracılığıyla iki tane kazma kürekli mezar kazıcı bulduk. Bir miktar da para verdim. Tokat’ın Turhal’a doğru çıkışındaki askeri mezarlıkta daha önce yerini belirlemiş olduğumuz mezarın başına geldik.
Mezarı; o vefat ettiğinde mezara koyan asker arkadaşı ve hemşerisi Cafer Aras’la birlikte açmaya başladık. Mezarı açmadan önce birkaç rekât namaz kıldım. Hem şehit oğluma hem de diğer şehitlere birer Fatiha bağışladım. Bismillah diyerek açmaya başladığımız mezarın başında hep beraber ağlıyor ve yok oluyorduk.
Mezar kazıldıkça sanki zelzele oluyor yer yerinden oynuyor, başım dönüyor ve dizlerim titriyordu. Gözyaşlarım adeta sel olmuş akıyordu. Mezarı açıp kefene sarılı bozulmamış bedeniyle yavrumu görünce üzerine kapandım. Gözlerim birden bire görmez oldu. O anda baygınlık geçirmişim. Kendime geldiğimde tekrar şehit yavrumun kefenini öptüm. Kefenini açtım ve o güzel yüzünü, gözlerini, vücudunu, saçlarını doya doya öptüm. Öptüm de öptüm…
Gözyaşlarımı üstüne döktüm, döktükçe döktüm. Sonra annesinin yerine defalarca öptüm. Onun yerine de gözyaşlarımla yavrumun yüzünü, saçını, kefenini ıslattım. Bilincim yerinde değildi. Artık ne olduğumu bilmez bir halde duygularımla hareket ediyordum. Bir ara kendimi toparlar gibi oldum. O sırada annesinin isteklerini hatırladım. Şehit yavruma dedim ki:
-Yavrum Vezir, bak annen saçından bir tutam, mezar toprağından da bir miktar istedi. Ver de annene götüreyim.
Elimi saçına attım ama maalesef alamadım. Bunun üzerine yeniden komutanın makamına giderek durumu anlattım. Bunun üzerine komutan Tokat Müftüsünü de alarak hep birlikte mezarın başına vardık. Komutan:
-Bak evladım, baban gelmiş onu annenin yanına elleri boş mu göndereceksin? Dedi.
Bunun üzerine tekrar elimi saçlarına doğru uzattım. O an sanki şimşek çaktı. Mezarda bir aydınlık oluştu. Oğlumun o güzel yüzü güller gibi açıldı. Yani demek istedi ki: “ Peki baba gel al da götür.”
Koklayarak, öperek ıslattığım saçlarına elimi attığımda avucum saçlarla dolmuştu. “Allah’ım, çok şükür varlığına” dedim. Saçları aldım hemen cebime koydum. O anki muradıma nail oldum.
Mezardan ayrılma zamanımız gelmişti. Neredeyse gün batacaktı. Mezarı kapatmadan önce yavrumu tekrar tekrar öptüm. Hem yüzünü hem kefenini hem de saçlarını öperek tekrar akıttım mezarına durmayan gözyaşlarımı.
Mezarı kapatırken birkaç avuç toprak aldım. Toprağı da saçlarla birlikte annesinin verdiği işlemeli mendilime sarıp cebime koydum. Mezarın başından ayrılırken şehidimin ve diğer şehitlerin ruhuna tekrar Fatiha okudum.
Okuduklarımı yüce Allah’a kabul eder diye bağışladım. Mezardan ayrılırken ayaklarım hiç öne doğru gitmiyordu. Diyordum ki: “Yarab ben nasıl yaşadım, o mezardan nasıl sağ çıktım?”
O acılı ortamdan ayrılıp Alay Komutanının yanına gelip ellerini öptüm, sarıldım ağladım. Kendisine: “Senden Allah razı olsun” dedim ve yine gözyaşı dökerek ayrıldım. Bana yol harçlığı da veren komutandan ayrıldıktan sonra hemşerimiz Mehmetçiklerle de vedalaştık.
Onların memlekete, sılaya selamlarını, annesi Safiye Hanım’a da emanetleri götürmek üzere memlekete hareket ettim. Yine bir sürü zorluklarla ulaştım.
Eve geldim, eşim ve diğer aile bireyleri beni karşıladılar. Hep beraber ağlaşıyorduk. Biraz sakinleşip kendime geldiğimde yaşadıklarımı anlattım. Yavrumuzun emanetlerini açıp evdekilere gösterdikten sonra annesine teslim ettim.
Mendilimin içindeki saçları ve mezar toprağını defalarca öpüp koynuna koyan anne Safiye Hanım baygınlıklar geçiriyor, bir türlü tahammül gösteremiyordu. Günler bu ağlamalar sızlamalarla geçti. Ama zaman o yaranın üstünü geçici de olsa külle kapattı.”
Sık sık infilak etse de ninemin yatak odasının penceresinin önündeki taşlar arasında her bahar bir ot yeşerirmiş. O, otu oğlu olarak görür ve onunla: Oğlum büyüyor, yeşeriyor diye avunurmuş. O ot sonbahara doğru sararınca vah yavrum hasta mısın niçin soldun diye sorarmış. Onunla dertleşir teselli bulurmuş. Bu olay ninemin diğer emanetlerle birlikte öbür dünyaya göçüne dek sürmüş.
Ninem mendile sarılı saçların ve toprağın bir kısmını da anneme vermişti.
Ninem o saçları ve toprağı bazen sandığında bazen de koynunda saklardı. Askerlik fotoğrafını da onlara ekleyerek onları koklar, öper ve teselli bulmaya çalışırdı. Annem Gülpaşa Işık Hanım da aynı şeyleri yapardı.
Ninem Safiye Hanım hep şöyle derdi: Bu emanetler benimdir. Bunlar benimle beraber öbür dünyaya gidecek. Onları ben götüreceğim, orada şehit yavruma vereceğim. Nitekim de öyle olmuş. Ninem Safiye Hanım 1965 yılı Mart ayında rahmete kavuşunca o emanetleri isteği doğrultusunda kefeninin arasına koymuşlar ve kalıcı dünyaya kendisiyle beraber gömmüşler.
Ruhları şâd olsun.

Aslan AVŞARBEY (Mülkî).”DÖNERMİŞ MEĞER”

Anlarsın olunca heba tüm emek
Ömür çarkı boşa dönermiş meğer
Muhannet elinden yenilen yemek
Ağılı bir aşa dönermiş meğer

Değişsin dilerse kaderi çizen
Altüst olur cümle kurulu düzen
Mevsimler sırayı şaşırır bazen
İlkbahardan kışa dönermiş meğer

Can candan soğursa türlü sebepten
Yürek et parçası olurmuş hepten
Sevgiyle merhamet çıkınca kalpten
Mermerden bir taşa dönermiş meğer

Paça sıvanırsa dere görmeden
Kanarmış ayaklar suya varmadan
Menzile maksuda daha ermeden
Yol yeniden başa dönermiş meğer

Tezgâhını kursan gülün dalından
İlmek ilmek örsen zülüf telinden
Aşk kumaşı cahil terzi elinden
Kırpılıp da kuşa dönermiş meğer

Yüzüne vurunca acı gerçekler
Daha gonca iken solar çiçekler
Umut bağladığın -“cak”larla “-cek”ler
Bir gün gelir “-mış”a dönermiş meğer

Herkes ömür sürer kendi halince
Yazılan yaşanır vakti gelince
Rakibin doğuştan şanslı olunca
Yek atsa da şeşe dönermiş meğer

Rotayı emanet edersen köre
Kaybolup gidersin göz göre göre
Kanıp görünüşe basma her yere
Kuru tahta yaşa dönermiş meğer

Kara yazılmışsa bahtın ezelden
Farkın kalmaz yelde uçan gazelden
Mülkî der ki nasip yoksa güzelden
Çirkinler de hoşa dönermiş meğer

05.07.2018-Eskişehir

Bedrettin KELEŞTİMUR.”Dr. AHMET TEVFİK OZAN’IN ŞİİR DÜNYASI”

Bu kürsüden Anar’ın sanat hayatını anlatırken, onu en fazla etkileyen,
“sanatçı anne ve babası olduğunu…” ifade etmiştik!
Aile bir okuldur, çevre bir okuldur…
O okulda, “ninniler, masallar, efsanelerin büyüleyici anlatımları…”
Bir kaidedir, “sanatı; aile, çevre ve ilim muhiti besler!”
Şairimiz Dr. A. Tevfik Ozan’ın yetiştiği muhit çok önemlidir
Son 150 yıl içerisinde birçok ‘mütefekkiri yetiştiren…’ Harput;
Harput’un, tarihten süzülerek gelen; ‘iklimidir…’
O iklimi bizler, “coğrafyanın kültür, sanat, edebiyat, musiki…
Ve ilim muhiti…” olarak tanımlarız!
Tevfik Ozan, ‘şair, sanatçı ruhlu bir babanın evladıdır!’
Şairimizin yetiştiği ortam ve ‘şiirin büyüleyici gücü…’
***
Harput, ‘buzluk bağlarından…’ başlayan hayat yolculuğu!
O yolcuyu, “roman kahramanı…” olarak anlatmak isterdim
Elazığ Lisesi’nden Hacettepe Üniversitesine uzanan,
“Tıp Eğitimi Yolculuğu…”
Şu mısralar herşeyi anlatmaya yeter de, aratar bile;
“Bir kurşuni bulut, bir ağır sistir…
Gecesi Mamağın zulmün elinde
Dostlar bir soluktur, bir can nefestir
Copla ıslatılmış(!) görüş gününde
Ben
Hükümetin manevi şahsiyetini
Tahrikten yatan
Mehmet Rasim oğlu
Ahmet Tevfik Ozan!..”
***
Ahmet Tevfik Ozan’ın, “azmi, iradesi ve mücadelesi…”
İmanla birleşen o güçlü irade, ‘şirine de…’ yansıyacaktır
Mısralarda, ‘şairin dünyasıyla…’ buluşursunuz!
O dünyada, Anadolu insanının ‘sağduyusu…’
O dünyada, Anadolu insanının ‘idealizmi…’
Hayata, ‘yürekli dokunuşu…’ vardır.
“Türk Edebiyatı, Töre, Doğuş, Devlet, Divan, Yağmur, Erciyes,
Kültür ve Sanat, Yeni Düşünce, Konevi, Hedef, Gözyaşı,
Mina, Hasret, Çağrı, Nizam-ı Âlem, Ana, Gergef, Ülküm,
Bozkurt ve Liseli Genç…” dergilerinde, “bir ekol…” olacaktır!
Şairimizin 1970’li yıllarda başlayan, ‘sanat hayatını…’
Ankara, Erzurum, Kayseri’de kâh eğitim yıllarında…
Balıkesir, Kayseri’de, sağlık teşkilatında aldığı görev yıllarında…
Kayseri Erciyes Üni. Akademik yıllarında…
Bulunduğu konumu, “sanatını, edebiyat mahfillerinde…”
Bir kürsü haline getirecekler!
Anadolu’nun da dışına taşarak, ‘gönül coğrafyamızla…’ bütünleşecekler
Kayseri Erciyes Üni. Yüksek Lisans ve Doktorasını yaptıktan sonra,
Yıllar sonra, “gurbetten sılaya…” dönüşü…
Hayatında ‘yeni bir döneme…’ adım atışı!
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesine, ‘öğretim üyesi…’ olarak;
Yıllarca, “Sıla-i rahim…” yaptığı, “Ata Ocağına…” dönecektir.
Elazığ’da, ‘sanat ve edebiyat dostlarıyla…’ biraraya gelecektir.
“Şiirimin ABC’si…” bir bakıma; “hayatın ABC’sidir…”
***
Tevfik Ozan, ‘sanat ve Edebiyat dünyamızla…’ içiçedir
İlimizde yayın yapan, Kanal Fırat Televizyonunda;
“Ardıç Dalı…” isimli; sürekli programlar yapmaktadır.
TYB, İlesam, GESAM’ın aktif üyesi olan A. Tevfik Ozan’ın,
“Kâinat Şiiristan, Dağlar Ardı Şiirleri, Şeyma Ceylan Yüreği…”
İsimli şiir kitaplarının yanısıra;
“Şiirden Taşan Sözler” ismiyle Deneme türünde eseri kaleme alacaklar!
Anılarını, “Taş ve Tebessüm” adıyla kitaplaştırmışlar!
Ozan’ın, ‘başarılı’ resim ve karikatür çalışmalarına da şahit oluyoruz.
Şiirlerinde ki tema; “Vatan, Millet, Aşk, Ölüm ve Doğa…” üzerinedir.
Şairimiz dünyada ismi sıklıkla anılan ve bilinen,
Ve günümüzde UNESCO’nun desteklerinde gerçekleştirilen,
“Uluslararası Struga Şiir Akşamlarına…”
Türkiye’yi temsilen katılmışlardır.
Struga Şiir Akşamlarının tarihi incelendiğinde, Türkiye’den;
Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Behçet Necatigil,
Yavuz Bülent Bakiler, Özdemir İnce, Hilmi Yavuz, Edip Cansever,
Oktay Akbal, Talat S. Halman, Ataol Behramoğlu gibi şairleri de görüyoruz.
Şairimiz, ‘sivil hayatta…’ önemli organizasyonların,
‘paydaşları içerisinde de…’ yer almışlar!
Bunların arasında önemli Vakıf ve Derneklerde yer almaktadır!
“1998 yılından bu yana Türkiye Boks Federasyonu Üyesi
Ve Sağlık Kurulu Temsilcisidir…
***
Ahmet Tevfik Ozan, Türkiye’nin birçok illerinde gerçekleştirilen,
Şiir ve Sanat Organizasyonlarına katılmakta olup,
Gittiği her muhitte, Elazığ Şehrimizi temsil etmektedir.
Şairimiz Elazığ’a geldikten sonra da,
Birçok STK’larda görevler üstlenmişler…
Özellikle de, “Uluslararası Hazar Şiir Akşamlarında…”
MANAS’ın altyapısında roller üstlendiği;
Onlarca organizasyonda, A.Tevfik Ozan ismini görmekteyiz!
Ahmet Tevfik Ozan, ‘şiir dilini…’ çok iyi kullanır
Ve kendisine ait, ‘bir üsluba…’ sahiptir
Anılar, olaylar, hayatından kesitler; ‘şiirine…’ malzemedir!
Yaşanmış hayat, “şiirin dilinde…” ibret verisi bir derse/ bir nasihata dönüşür!
Çizgiler, renkler, desenler, motiflerde,
Şairin mısralara akseden ‘kimliği/ veya resmidir!’
O zengin kimlik sizleri, ‘iman ve aksiyon limanına…’ taşıyacaktır
“Nesrin bittiği yerde şiir başlar!”
Şiir de, söz daha duru ve daha samimidir
Şiir de, ‘gönül dili…’ sizlere tebessüm edecektir
Şiir sanatı, ‘ak yazı…’ olarak da tarif edilir
“Ellerim kırılsaydı, şair olmasaydım ben!..
Bir dalda, bir çiçekte yazılmış duruyorken
En muhteşem bir şiir, belki; bir bahar kadar!
Ellerim kırılsaydı, şair olmasaydım ben!..”
Şairimiz, “Kâinat Şiiristan!” der
Necip Fazıl Kısakürek, tefekkür lisanıyla;
Sükûtu tercih edecek ve ‘teslimiyet…’ gösterir
“Anladım işi; sanat Allah’ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış.”
Kâinatın ilahi nizamında; ‘örneksiz, misalsiz, tarifsiz…’
Muazzam bir ahenk görürsünüz!
Sevginin cevherinde iman;
İman da, sadece haktanmış dersiniz…

Dr. Mehmet DOĞAN.”ALKIŞLAR PERFORMANS”

Bazı kelimeler var ki birçok anlamı karşılayacak şekilde yerli yersiz kullanılıyor ve mahiyeti bilinmeden yaygınlaşıyor. Bunların çoğunlukla uydurma ve yabancı kaynaklı kelimeler olduğunu söyleyebiliriz. Mesela teklif, tavsiye ve hatta telkin yerine ekseriya “öneri” deniliyor.
Bu tür kelimelere gerçek mânaları bilinmeden veya dikkate alınmadan yakıştırmalarla birçok anlam veriliyor. Yabancı dillerden tercüme yapılırken kelimelerin dilimizdeki karşılıklarını bulunmak zahmetine girilmiyor ve bu kelimeler çeşitli sebeplerle -ve en çok da zihin tembelliği sebebiyle- yaygınlaşıyor. Son yıllarda birçok manaya gelecek şekilde kullanılan kelimeler arasında “performans” belki de ilk sırada yer alıyor. “Perform” Latince menşeli bir kelime. İngilizcede “yapma, ifa etme, icra etme, temaşa ettirme, sahneleme, temsil etme” gibi anlamları karşılayacak şekilde kullanılıyor.
Perform kelimesine bu anlamları veren Mehmet Gülbahar, “performance”ı, “ifa, icra, iş, amel, ikmal, hareket, oyun, temsil” olarak açıklıyor (İngilizce-Türkçe Büyük Lügat, 2. c., 1947).
Bu kelime değil 1947’de, 1977’de bile umumî sözlüklerimize giremiyor. Onu ancak Türkçe Sözlük’ün 1983 baskısında görüyoruz: “1. Her hangi bir başarı. 2. Bir sporcunun yapabileceği en iyi derece; takat, takat sınırı.” Bu açıklamayı okuduktan sonra “başarı” ve “takat” varken “performans”a ne gerek var diyebiliriz!
Fransızcadan Türkçeye sözlüklerimizde ilk Hasan Bedreddin’in Küçük Lügat’inde rastlıyoruz “performance” a. 1928 baskılı bu kitaptaki açıklama şöyle: “Teşhir edilen bir yarış atının veya herhangi bir şampiyonun kazandığı muvaffakiyet, alkış.” Kelimenin dilimize bilhassa at yarışları dolayısıyla bir spor terimi olarak girdiğini M. Nihat Özön’ün Türkçe Yabancı Kelimeler Sözlüğü’ne bakarak söyleyebiliriz. 1961’de yayınlanan bu sözlükteki açıklama şöyle: “At, otomobil, uçak yarışlarında yarışçıların her yarışta kazandıklarının sonucu.” Tecrübeli edebiyatçımız ve sözlükçümüz kelimeyi açıklamakta bir hayli zorlanmışa benziyor! Şu sıralar kullanılma sıklığı iyice artmış olan bu kelimenin artık ne H. Bedreddin’in ne de Mustafa Nihat’ın açıkladıkları kelime olmadığını söyleyebiliriz.
Orta öğretimde çocuklarımız “performans ödevi” yapıyorlar! Türk dili ve edebiyatı öğretim programına göre, “çeşitli ve çok sayıda ölçme aracı kullanılarak sistematik bir biçimde yapılan değerlendirmenin sonuçları, sadece not vermek için değil; öğrencilere performansları hakkında geri bildirim verme… amacıyla (da) kullanılabilir.”
Millî Eğitim Bakanlığı, dil konusunda en fazla hassasiyet göstermesi gereken kurum. Bu kurumun diline bu kelimeyi kim musallat etti? Eskiden “ev ödevi” vardı. Yer belirten bir tanımlama bu. Bundan vaz geçilmiş, başarı ölçmeye yönelik bir adlandırma tercih edilmiş. Neden “başarı ödevi, başarı ölçme ödevi, yeterlilik ölçme ödevi, değerlendirme ödevi” gibi Türkçe adlar konulmuyor da “performans” tercih ediliyor? Bu soruya verilecek makul bir cevap olmadığını düşünüyorum. Üstüne üstlük “performans ödev”lerinin amacına ulaşmadığını, bu ödevleri öğrencilerin değil, velilerin yaptığını, bu yüzden de kaldırılması gerektiğini söyleyenler bir hayli yekûn tutuyor.

Performans her yerde!
2005’te kabul edilen Belediyeler Kanunu’nda belediye meclisinin görevleri arasında “belediye faaliyetlerinin ve personelinin performans ölçütlerini görüşmek ve kabul etmek” de var. Belediye başkanı ise “belediye faaliyetlerinin ve personelinin performans ölçütlerini hazırlamak ve uygulamak, izlemek ve değerlendirmek, bunlarla ilgili raporları meclise sunmak” ile vazifeli. Keza başkanlar “stratejik plân ve performans programı” hazırlamakla yükümlüler…
Devlet Personel Başkanlığı, memurların başarılarının, verimliliklerinin ölçülmesi için yönetmelik hazırlıyor, bu yayın organları tarafından “Kamu personeli için performans yönetmelik taslağı” olarak duyuruluyor. İlle de yabancı dil olacak! Devlet Personel Başkanlığı hassasiyet gösteriyor, bu kelimeyi kullanmıyor, ama meşhur YÖK’ümüz yönetmeliğinde kelimeyi kullanmakta beis görmüyor:
“Bu yönetmelik, yükseköğretim kurumlarının döner sermaye faaliyetleri çerçevesinde; hizmet sunum şartları ve kriterleri de dikkate alınmak suretiyle personelin unvanı, görevi, çalışma şartları ve süresi, eğitim- öğretim ve araştırma faaliyetleri ve meslekî uygulamalar ile ilgili performansı ve özellik arz eden riskli bölümlerde çalışma gibi hizmete katkı unsurları esas alınarak yapılacak ek ödeme oranları ile bu ödemelerin usul ve esaslarını belirlemek amacıyla hazırlanmıştır.”
Demek ki, bu kelime şu andaki kullanılma şekliyle sporla ilgili değil sadece. İşte Millî Eğitim’de “başarı”, belediyelerde “verimlilik” yerine kullanılıyor. Yine de bu kelimenin en sık kullanıldığı alanlar okullar ve belediyeler değil. İşte bir haber: “Perşembe ve cuma günü cafemizin duvarlarına uygulanacak canlı resim performansı olacaktır.” Cümlenin Türkçe nezdindeki durumunu bir yana bırakalım. Nedir “canlı resim performansı?” Demek bunun cansızı da var!
Bu cümleden “performans”ın sergi, teşhir anlamında kullanıldığını çıkarabiliriz. Peki, “canlı”sı ne oluyor? Resim herkesin gözü önünde yapılacak! Buna “uygulamalı resim sergisi” diyebiliriz. “Ressam (filan, feşmekân) alışveriş merkezinin yaz etkinlikleri kapsamında AVM girişinde canlı performans sergiledi. Beyaz, tuval üzerine yağlı boya eserini ziyaretçilerin meraklı bakışları arasında tamamladı.”
Elektronik ortamda gezinen şu cümleye bakalım: “Resim ve video reklamlarınız yayınlandıktan sonra, Google Görüntülü Reklam Ağı’nda nasıl performans gösterdiklerini izlemek isteyebilirsiniz.” Burada bir ürünün ne kadar ilgi çektiği ölçülmek isteniyor. Acaba “rağbet” mi desek?
Ha, bir de “performans sanatı” varmış! 1960’lı yıllarda ortaya çıkan, izleyicinin önünde canlı olarak icra edilen bir sanat biçimi imiş. Şu bizim “tuluat”a veya “irtical” e ne kadar benziyor değil mi? Daha “müzik performansı haberleri”ne gelmedik! “Adı Mutluluk – Gonca’dan şahane bir müzik performansı… Ankaralı Ferdi’nin Müzik performansı…” Buna düpedüz “icra” derdik! Müzik sanatçıları eserleri icra ederler, okurlar, seslendirirlerdi!
İşte aynı ortamdan bir cümle: “Soğuk havada koşmak performansı artırıyor!” Sen neymişsin be “performans”! Seni artırmak için habire koşmuşuz demek ki! Az zamanda epey de mesafe katetmişiz. Sözlüklerimizden oyun, temsil, icra, gösteri, sunum, teşhir, sergileme, başarı, verimlilik, değerlendirme, takat, rağbet, tuluat, irtical… kelimelerini çıkarsak yeri var.
Hani Hasan Bedreddin ilk defa “alkış” anlamı vermişti ya performansa. Performansı alkışlamak lâzım, az zamanda müthiş performans gösterdi!
Alkışlar “performans”! Senin performansın, bizim başarısızlığımız!

Abdulkadir TÜRK.”ANLADIM Kİ…”

Fısıldadım atinin kulaklarına.
Mazinin uykusuz muştularını,
Haramsız sabırlarını,
Buğulu gözlü sabahlarını.
Fısıldadım.
Bir bir kulaklarına atinin.
Parçaladım da geldim.
Küfrün hayâsız suratını.
Karanlığın uğursuz dehlizini.
Aştım da geldim.
Zamanın inatçı bendini.
Taştım da geldim.
İblisin hileli seddini.
Dağ dağ büyüttüm sevdalarımı.
Zafer tepesinde çektim göndere.
Göklere.
Ay yıldızlı atlaslar açtım.
Gecelere.
Umut kandilleri astım.
Hilâl bakışlı,
Helâl nakışlı,
Kızlarımla, kızanlarımla.
Gebe bıraktım bulutları zaferlerime.
Kardelenler niyaza durdu.
Sol yanımda.
Karanfiller renk renk güldü.
Her yanımda.
Anladım ki.
Yalnız değilim ben.
Çile yolunda.

Abdullah SATOĞLU.”Geleneğe bağlı yeniliğe açık şair -ALİ AKBAŞ”

Üniversite tahsilini, o dönemin ünlü akademisyenleri Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan ve Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat gibi fikir ve bilim adamlarının rahle-i tedrisinden geçerek tamamlayan Ali Akbaş, günümüzün önde gelen seçkin şairlerinden biridir. O, kendisiyle yapılan bir röportajda, şiirin işleviyle ilgili görüşlerini anlatırken şöyle diyordu:
“Şiirde bütün sanatlar, insanoğluna bir rikkat, bir incelik, yüksek bir duyarlık getirir. Odunu adam eder, vatandaşı vatandaş eder. Hep maddenin sınırları içerisinde dönüp dolaşırsak, hayat çoraklaşır. Din, felsefe, sanat, insanı ilkellikten kurtaran, bir metafizik, bir mânevi âleme köprü kurduran güzel insanî değerlerdir. Bunlar olmazsa, canavarlaşır insanlar..” (1)
Bizim kızlar bulmayınca dengini
Kimi türkü yakar, kimi kendini.
Bahar seli gibi yıkar bendini
Bir kanlı deredir bizim türküler.

Bağlama dediğin üç tel bir tahta
Ne şaha baş eğmiş, ne taca tahta.
Tüm dertleri özetlemiş bir ah’ta
Bozkırda nâradır bizim türküler.
mısralarında da görüldüğü gibi, “ gözden kaçan mahzun güzelliklerin ve alelâdedeki şiirin peşinde olan “ Ali Akbaş’ın “klasik şiirimizden ses ve folklorumuzdan motifler alarak şekilleşen şiirleri, hassas ve sihirli dengelerin terkibidir.” (2)
Ali Akbaş, 1942 yılında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Çatova köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde, yükseköğrenimini ise İstanbul Üniversitesi-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Çeşitli lise ve yüksekokullarda öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Filim Radyo ve Televizyon Eğitim Merkezi’nde program yazarlığı yaptıktan sonra, araştırma görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’ne geçti. Burada, dil üzerinde yüksek lisansını tamamladı ve Türk dili okutmanı olarak çalıştı. 1996 yılında, meslek hayatında 25 yılını doldurarak emekliye ayrıldı.
Uzun süredir Avrasya Yazarlar Birliği Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Ali Akbaş, arkadaşlarıyla birlikte, Divan, Doğuş Edebiyat, Kanat ve Kardeş Kalemler isimli dergileri çıkardı. Şiir ve yazıları, Töre, Erguvan, Türk Edebiyatı ve Dolunay gibi dergilerde yer aldı.
Masal Çağı – Kuş Sofrası – Gökte Ay Portakaldır – Turna Göçü ve Eylüle Beste isimli eserleri bulunan Akbaş’ın, “Kuş Sofrası” isimli şiir kitabı, 1991’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından, Çocuk Edebiyatı dalında (Yılın Eseri) seçildi.
“Bayrak” şairimiz Arif Nihat Asya, vaktiyle bir şiirinde, gelenekten, güzelden ve güzellikten anlamayan “başörtüsü” karşıtlarına şöyle takılmıştı:
Kim demiş ki;
“Başörtüsüydü o?”
Başımızın sâde örtüsü değil
Süsüydü o!

Altında saçlarımız
Arkadan, ne hoş sarkardı;
Kimimizde –örgü örgü- sarmaşıklaşır
Kimimizde su olup akardı.

Şu bu nâmına “yasak!” demiş
Bulundunuz ezelden;
Ne olurdu anlasaydınız biraz da
Güzellikten, güzelden…(3)
“Yersiz süslemelere ve iri sözlere itibar etmeyen ve özdeki tevazuu, üslûbuna yalınlık olarak yansıtan” Ali Akbaş da, polemiğe kaçmadan ve işin inanç tarafına dokunmadan, başörtüsünü şöyle şiirleştirmiştir:
Yemenidir, yaşmaktır
Bayraktır başörtüsü.
Şimdi öz vatanında
Tutsaktır başörtüsü.

Düşme arsız izine
Kanma yalan sözüne.
Bacımın gül yüzüne
Yapraktır başörtüsü.

Oyası el örgüsü
Namusun tel örgüsü.
Nene Hatun’un süsü
Ak paktır başörtüsü.(4)
Ali Akbaş’ın, ünlü şairimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin emsalsiz örneğini teşkil eden “Han Duvarları” ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiirlerini andıran “Göygöl” isimli meşhur şiirini okurken, “Gök mavi, göl mavi, her şey semavî” bir huzur âleminde dolaşıyor gibi olursunuz:
Bir seher vaktinde vardık Göygöl’e
Burda kızlar gül takıyor kâküle.

Alev alev bir gül attım su yandı
Sunam derin uykusundan uyandı;

Yavaş yavaş araladı perdeyi
Gönlüm göle düşmüş yaban ördeği

Giyip kuşanmaya erinmiş Göygöl
İpekten tüllere bürünmüş Göygöl.
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Mesnevi okuyup geçtik Gence’den
İçime bir sızı düştü inceden

Elvedâ bağlarda üzüm derenler
Üzümü unutup hüzün derenler

Elvedâ adını unutan şehir
Elvedâ akmayı unutan nehir

Ata yâdigârı Gence elvedâ
Dalında kuruyan gonca elvedâ!
Şairimiz, “gidenin gelmediği” Yemen’de, üç yavrusunu şehit veren ve bağrına taş basan asil Türk anasının, hüzünlü fakat vakur tavrını, “”Nine”sinin şahsında şöyle âbideleştirmiştir:
Dolunayı saran bulut
Başında yaşmak ninemin.
Bebelere tek dileğim
Yaşını aşmak ninemin.

Seferberliğin Suna’sı,
Solmuş saçının kınası,
Ninem üç şehit anası,
Alnı kardan ak ninemin.

Seccadesi çiçek çiçek
Ninem cici, ninem gökçek.
Göçmen kuşlarla göçecek
Mekânı Uçmak ninemin.

Masal anlat bana masal
Hey dili şeker, dili bal.
Su alıyor artık sandal,
Yolu “Emr-i Hak” ninemin.(5)
———————————-
(1)Mehmet Nuri Yardım: Türk Şiirinden Portreler-İstanbul 2001, Sayfa 262-
(2)Türk Dünyası Şiir Güldestesi – Sayfa 90
(3)Tercüman Gazetesi: 11 Ekim 1973
(4)Ali Akbaş: Turna Göçü – Ankara 2011, Sayfa 48
(5)Türkiye Takvimi: 22 Zil-Hicce 1434

A. Turan ERDOĞAN.”SONSUZLUK DİYARI”

Ufuk kızıl rengin öfkesini kusuyor
Bulutlar ağlıyor, şimşekler çakıyor,
Hayatın acı bûsesi kemendini atıyor,
Yaşamak ne zormuş, geçmişe selam,

Yokluktan gelen garip bir kuldu,
Dünya konağında bir ara durdu,
Sonsuzluk diyarının sırrını buldu,
Mekânın cennet ola ! Kabire selam.

Hayat, oyun ve eğlenceden ibaret,
Anlayana her şey çok açık bir ibret,
Yol uzun, çile çok, birazcık sabret,
Durakta kontrol var, sonsuza selam.

Rahman’ın askerleri hesaba çekti,
Karışık ince ayrıntılar orada tekti,
Makamlar, mevkiler suyunu çekti,
Yol uzun, işin zor, dostlara selam.

Gün kavuşma günü, yüzler gülüyor,
Ruhum, bedenim hep O’nu özlüyor,
Büyükler uçtu, küçükler yürüyor,
Havzın ne güzel! Rahman’a selam.

M. Halistin KUKUL.”HAYÂLİMİZ, ÜLKÜMÜZDÜR”

Zihnimiz; en umulmadık, uzanabileceği en ücrâ noktalara kadar ulaşabilme kabiliyetiyle donanımlı olarak yaratılmıştır. Tabiî ki, Allahü teâlâ, her insana ayrı vasıf ve kudrette bir zihin hüneri bahşetmiştir.
Hayâl gücümüz, hayâl âlemimizin büyüklüğü ölçüsünde yakalayıcı, keşfedici ve hâdiselere nüfuz edici olur. Hayâl gibi, dediklerimiz de, bunun içindedir. Hayâle dalmak da…
Kâh hayâle kapılırız, kâh hayâlimizden bir şeyler geçer ammâ, müspet veya menfî, her ‘şey’, mutlaka, kısır veya devamlı bir hedefe/ülküye müstenittir. Şâyet, akıl ile işbirliği yaptığı zaman, uygun görülecek bir hâl mevcut görünmüyorsa, âkîm/kısır/netîcesiz kalır.
Bir şey var ki, o da “hayâl kırıklığı”dır; bizi, kıpırdayamaz hâle sokar/getirir. Elbette ki, bu, mevzûmuzun hâricindedir.
Hayâller, bazen, asılsız tasavvurlar olarak da telâkkî edilebilir ki, doğru oldukları cihetler de vardır. Bunlara, kuru hayâl, ham hayâl de diyebilirim ki, her tasavvurun mutlaka tahakkuk etmesi de gerekmez. Mühim olan, azim üzerinde bulunmaktır. Bu bakımdan, bazı kişilerin hoşlanmadıkları “hayâle kapılmak” tâbirini çok beğenirim. Hayâle kapılmak, kendini rüzgâra bırakmaktır… Git gidebildiğin kadar!..
Hayâle kapılmadan ne yapılabilir ki? Hayâlimden geçmeden, hangi işi başlatabilirim ki?
Hayâle sığmayan şeyleri, bazen de hayâlimiz almayabilir!..
Meselâ; benim “Geleceğe Sesleniş”imin ilk dörtlüğündeki böyledir:
“Bu vatan benim, güzelliği hayâle sığmaz;
Bu çakıl taşı benimdir, kim der ki, bir işe yaramaz!
Sil ortalıktan bütün kinleri kardeşim,
Topla hepsini bana yaz!”
Bastırılmış, sıkıştırılmış, hapsedilmiş hayâllerden ve duygulardan söz etmiyorum. Geniş ufuklu, açık muhayyileli, muhakemeli, tasavvurlu idrâkleri dillendirmek istiyorum.
Büyük Şâirimiz Yahya Kemal’in, Deniz Türküsü başlıklı şiirinin sonundaki: “İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”
Mısrâının, şâhidi olarak, her birimiz, yaşanan her ânın bir maksadının, her maksadının da bir hedefinin olması gerektiğini biliriz.
Hayâl, benim nezdimde ülküdür. Geçmiş, hayâl edilmez. Ona hasret duyulabilir.
Yahya Kemâl, Düşünce adlı şiirinde de şöyle der: “Hülyası kalmayınca hayâtın ne zevki var?”
Demek ki, hülya, hayâl… hayat için çok lüzumlu ve mühim bir değerdir.
Bâkî ise, “hayalin, gelip geçici heveslerin ifadesi olmamasını tavsiye/îkaz eder ve ona, bir başka gözle bakar:
“Cihân efsânedir aldanma Bâkî
Gam ü şâdî hayâl ü hâba benzer”
(Bâkî, cihân efsânedir (gelip geçicidir), (sakın, ona)aldanma
(Ondaki) Gam/hüzün/sıkıntı ve (ondaki) sevinç/neşe, hayâl ve uykuya benzer)
Mehmet Âkif ise:
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim”
demesine rağmen, Çanakkale Şehitleri için yazdığı şiirini, orayı hiç görmeden, harp şartlarını hiç yaşamadan tamamen hayâl ile yazmıştır. Yâni, hayâl bu kadar önemlidir!..
Duygularımız, şu, şu, şu, şu… diye sayılabilir fakat hayâlimiz, duygularımızın fevkinde, alabildiğine ve olabildiğincedir. Hep arar, hep yürür, hep koşar, hep atılır, hep coşar, hep sınırları zorlar ve zaman zaman da aşar… Ancak, bir tek hudutsuzluk onun harcı değildir!.. Duygunun yâni hissin vasıtaları vardır. O; bu vasıtalarla sınırlıdır. Fakat duygu/his, düşünceye daha yakın durur. Bu bakımdan, hayâl, daha âfâkî hattâ havâî görünür.
Duygulu ve duygusuz olma’nın ikisi de, ayrı ayrı birer duygu hâlidir. Fakat hayâlsizlik diye bir hâlin olması da mümkün değildir. Bu bakımlardan, hayâlimiz, cap-canlıdır. Hayâlimiz, ülkülerimizin hakikati yakalama cehdidir. Hayâlimiz, ülkümüzün, işaret fişeğidir.
Necip Fâzıl, Kaldırımlar-1’de:
“Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum”
Derken; “nokta”da, bir şeyler sezmişti. Orada, kendisini ‘bekleyen’ o “bir hayâl”, O’nun bütün varlığı idi.
“Ne İleri, Ne Geri” şiirine ise şöyle başlıyor:
“Ne ileri, ne geri;
Kimlerin var haberi
Benim sonsuz dünyamdan?
Ve devam ediyor:
“Belki sabahtan beri
Ve belki de akşamdan,
Bakıyorum bir camdan,
Renk renk billûr ehramdan,
Haberim yok, rüyamdan,
Ne ileri, ne geri!
….
Vaz geç onlardan vaz geç!
İstediğin bu değil;
Ve o değil, şu değil.
Eğil, ruhuma eğil!
Bin hayâl içinden geç
Ve benim hülyamı seç!”
Şair; “sonsuz dünyamdan” haberi olmayanlara, nihâî sözünü söylüyor: Bütün her şeyden “vaz geç” ve “Bin hayâl içinden geç/ Ve benim hülyamı seç.”
“Bin”; temsilî bir “bin”dir. “Sonsuz dünyam”ın, sonu’dur. Hayâl, budur!..
Bütün temennilerimiz, arzularımız, isteklerimiz, ricalarımız, tasavvurlarımız, taleplerimiz, tekliflerimiz, ihtiraslarımız, sevgilerimiz, ümitlerimiz… müspet veya menfî hâlleri dâhil, hayâllerimizin içindedir ve hayâllerimize teslimdir.

Sedat GÜNAY.”AH KARAKIZ AH…”

Aaahh Karakız, Aaahh Karakız,
İçerimde kanayan yara kız.
Vefasız çıktın vefasız,
Ayda yılda bir olsun sor, ara kız…

Terk ettin ansızın hiç yoktan,
Mahzun ve yetim bıraktın beni,
Çekip gittin meçhule, boş yere kız…

Yine de sana dua ederim ben,
Allah gönlüne göre vere kız…

Ben senin aşkının cefasını çekerken
Özlemle vuslatı beklerken,
Koklamaya kıyamazken,
Bu nasıl adalettir,
Yadeller sefanı süre kız…

Beni yaşarken öldürdün,
Sana da gelir bir gün sıra kız…

Seni çok sevdiğimi,
Aşkından kar gibi eridiğimi,
Unutma ömrümce bu sırrımı,
Bu acı gerçeğimi,
Yolun, bahtın, talihin açık olsun,
Allah’a emanet ol karakız…

(Sahipsiz Şiirler-2018 s:33)

Cumakul RECEB.”TÜRKİY TİLİM (TÜRK DİLİM)”

Başım üzre sen misâl-i sayeban Türkiy tilim,
Közge nur, belge medaru, tenge can Türkiy tilim.
(Başımın üstünde gölge gibisin Türk dilim,
Göze nur, bele kuvvet, tene can Türk dilim.)

Menge tünler Yessevî’den mesneviler söyleding
Songra bahş etting sen til, zeban Türkiy tilim.
(Bana geceleri Yesevi’den mesneviler söyledin,
Sonra bahş ettin sen dil, lisan Türk dilim.)

Pâk teningge tıg-ı hançer sançtiler ağyarlering
Kaşğariy bitgen kitabden tapting şan Türkiy tilim.
(Pak tenine hançer okunu sapladılar düşmanların
Kaşgari’nin yazdığı kitaptan buldun şan Türk dilim.)

Yığlading garlar içinde ah urib, feryad çekib,
Song Nevaiy bağrıdan tapding mekân Türkiy tilim.
(Ağladın mağaralar içinde ah çekip, feryad ederek
Sonunda Nevaî’nin bağrında mekân buldun Türk dilim)

Mirza Babür’den gazel keltirding Hint mülkiden,
Yığladı song Merğılanu Andican Türkiy tilim
(Mirza Babür’den gazel getirdin Hint mülkünden,
Ağladı sonra Mergılan ve Andican Türk dilim)

Şeyh Sadi kişveri hayalım bend etib,
Eyleding Yuşkinni menge yanmayan Türkiy tilim.
( Şeyh Sadi gibi hayalimi bağlayıp
Eyledin Puşkin’i benimle yan yana Türk dilim.)

Menge Meşrebden muhammes söyledingu ah urib,
Songra göz yaş tökti hatta asman Türkiy tilim.
(Bana Meşreb’den muhannes söyledin ah çekerek
Sonra göz, yaş döktü; hatta gökyüzü Türk dilim)

Kuş eding sen, tek kanatın bedniyetler kırkdılar
Kadiriy bağrıda kurding aşiyan Türkiy tilim.
(Kuş idin sen, lakin kanadını kötü niyetliler kırdılar,
Kadirî’nin bağrında kurdun yuva Türk dilim.)

Kapkara tünlerde sen dep yığladi Usmanlering,
Boldi Furkat öz elide lâmekân Türkiy tilim.
(Kapkara gecelerde sen diye ağladı Osmanlılar,
Oldu Furat öz yurdunda mekânsız Türk dilim.)

Har tanenge başge köterdi ErkinuAbdullaler,
Keldi başing üstide hür zaman Türkiy tilim.
( Dikenli tenini göğe yükseltti Erkin ve Abdullalar
Geldi başın üstüne hür zaman Türk dilim.)

Şiir: Cumakul RECEB
Türkiye Türkçesine Aktaran: Ertuğrul YAMAN
(Türkistan Çınarı/Ankara -2018, s:73)

Remzi ZENGİN.”SANMAYASIN DÜNYA BANA KALACAK!”

10498648_1088017144548624_2375876398071380324_o

TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) Başkanı,
Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

Bir gün olur bu dünyadan gidersem,
Dostlar hoşça kalın, elveda dersem,
Ardım sıra bakıp sevinen sersem,
Sanmasın ki dünya bana kalacak.

Makam için mazlumları yakanlar,
Suçsuzları mapuslara tıkanlar,
Gariplerin hanesini yıkanlar,
Sanmasın ki dünya bana kalacak.

Adaleti oyun sanıp bozanlar,
Kafasına göre hüküm düzenler,
Bu milleti aptal sanan sazanlar,
Sanmasın ki dünya bana kalacak

Fakirin hakkına gözün dikenler,
Komşu tarlasına ekin ekenler,
Dünya malı için hatır yıkanlar,
Sanmasın ki dünya bana kalacak.

Remzi der ki ecel bir gün gelecek.
Gerçek adaleti herkes bulacak.
Boynuzsuz koç bile hakkın alacak.
Sanmayasın dünya bana kalacak.

(25.08.2018/Tokat)

Necati OCAKÇI.”MUSTAFA CEYLAN’A”

Taptuk dergâhında, Yunus’tur sözü
Sivas illerinde, Veysel’dir sazı
Şarkı nağmesinde, türküdür özü
Şairin VİRDİDİR, Mustafa Ceylan.

Sunumda; salonun, tek hâkimidir
Hece denen filmin, son çekimidir
Şiir hastanesi, başhekimidir
Şairin DERDİDİR, Mustafa Ceylan.

Kim bilir kaç çırak, geçti elinden
Şair geçinenler, çeker dilinden
Neler çekti usta, hece dalından
Şairin GARDIDIR, Mustafa Ceylan.

Dışı bizi yakar, içi yaralı
Kem söz söylesen de, olmaz oralı
Hıçkırır bestede, dağlar maralı
Şairin MERDİDİR, Mustafa Ceylan.

Duyguların hası, onda beslenir
Ulaşması çok zor, yâre seslenir
Köroğlu misali, dağa yaslanır
Şairin YURDUDUR, Mustafa Ceylan.

Şerre iyi demez, göz göre- göre
İnancını süsler, ahlâkla töre
Gülerken ısırır, yerine göre
Şairin KURDUDUR; Mustafa Ceylan.

Örnek ailesi, evi, barkıyla
Hayatı döndürür, şiir çarkıyla
Güzel demek lâf mı, yorum farkıyla
Şiirde ORDUDUR, Mustafa Ceylan.

Şekerle savaşı, çok uzun sürdü
İstemezdi o da, böyle bir derdi
Kalan ömrünü de, Gülce’ye verdi
Ötenin ARDIDIR, Mustafa Ceylan.

Necati ne gördü, onu da söyler
Ceylan’ı tanıyor, şehirler köyler
Şimdi Antalya’da, günü gün eyler
Şiirde PARDIDIR, Mustafa Ceylan.

22.04. 2011

Mustafa CEYLAN.”ORHUN ABİDELERİNDEKİ GÜZELLİK”

“Ergenekon yurdun adı / Börteçine kurt’un adı” diyerek yola çıkıp demir dağları erittiğimiz zaman diliminden bu yana Ötüken yakınında bir ırmaktır akar Orhun, çağıltısını duyarım geceleri içimin derinliklerinde, türkülerini, yanık yanık su sesini hissederim düşlerimde. Cengiz Han’ın Başkenti Karakurum şimdi harabeler içinde hüzünbaz saatleri yaşarken, tam onun karşısında bulunan Baykal Gölü’nün hıçkırıkları yansır rüyalı ve ter dolu yastığımın alaca gölgesine. Yansır da başımın içinde bir çıfıt çarşısı kurulur tarihten yana, sabaha uzanır benimle yorgun, argın…
Baykal Gölü’nün güney ucundan Moğolistan’ın Başkenti Urgan’a 160 km mesafedir şunun şurası. Boz yeleli atlara binerim gecenin bir yerinden, ay düşer gece kuşlarımın kanatları arasından ufkuma ve nefes nefese “Bengü Taşlar” diyarına ulaşırım.
“Yuluğ Tekin” derim ben ona, dedim ve demeye de devam ederim, yazgaçlar (Yolluğ Tigin) diye yazarlar. Varsın, yazsınlar.
Yürek sesi ile taş üstüne “çın çın” çınlamasına çivilenen sesler içinde kalırım bir anda…
Alaeddin Ata Melik Cüveyni Tarih-i Cihanküşâsında bahsetmişken kimsenin farkına varmadığı bu “Atam taşları” nice seneler sonra Batılı-Avrupalı bilim adamlarınca bulunup dili çözümlenmeye başlayınca, farkına varmış insanlık. Oysa bana sorsalardı, bana danışsalardı, uykusuz sancılı gecelerimi anlatsaydım, doldururlardı avaz avaz gökleri, sayfaları…
Sırrın sırrıydı bu “Atam Taşları”…

“En yukarıda Tanrı ve gök.
Onun aşağısında yağız yer…
Ve bu ikisinin arasında insanoğlu…
İnsanoğlunun üzerinde de “Türk kağanı”…
İşte sistematik yapı, işte toplumsal doku…
İşte içtimâi ve sosyal geometri…
Yönetim “İl” denen yapıyla ve bugünkü modern devlet anlayışını karşılayan bir yapıyla yönetim işte…
İl devlet…
Sonra,
Sonradan sonra veya ilkin ilki bir söz düşer ufkumun güneşinden.
Bu söz, Bilge Kağan sözüdür.
Türk devlet ve istiklalinin devamlılığını işaret ederek der ki:
“Ey Türk Milleti,
Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe
Senin ilini ve töre’ni kim bozabilir?”
Evet, il ve töre…
Bizi var eden varlık içinde varlık, sırrın sırrı bu işte…
İl ve töre yan yana iki mükemmel mimari ki, anlatmakla bitmez…
Töre kelimesi Orhun Abidelerinde 11 yerde geçiyor ve bunun da 6’sı il ile birlikte kullanılıyor…
“İl Gider, Töre Kalır” sözü dilimde ezberlemesine oturanda,”İlteriş” olur çıkardım gecemin bir yerinde…
İlteriş,”ili derleyip toparlayan”, yeniden yeni olup yeni devleti kuran demektir elbette…

Bilirdi yağılar, çaşıtlar, Çinliler… Töresi yıkılmadan, yıkılmazdı Türk.
Töre, yazılı değil, genel kabul görmüş kurallar manzumesi, yani örf…
Bizi biz yapan, sırrın sırrı, ortak inançlar çağlayanı…

Kültigin Abidesine bakarım bazı düşlerimde sınırsız zamanlarımda hep.
Okurum:
“Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına,
Batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar;
Onun içindeki millet hep bana tabidir.
Bunca milleti hep düzene soktum.”

İşte Dünyanın barış ve sevgi nizamı…
Türk olmazsa, batar Dünya…
Sözümüzün burasına gül’den bir virgül atalım da; sonsuzluğun Atam Taşları hakkında bilgiler aktarayım, olur mu?
*
Yüce Türk Milleti ve Onun dil ve edebiyatının en önemli eserlerinden birisi de “Yazılı taşlar-Orhun abideleri”dir.
Yazılı edebiyatımızın en eski örneklerini teşkil eden bu abideler, varlığı, üzerindeki dil ve üslup bakımından da yeryüzünün, insanlık tarihinin eşsiz eserleridir. Bu taşlara “Bengü Taşlar” da denilmektedir.
Göktürk Alfabesi veya Orhun Alfabesi adı verilen bir alfabe ile yazılan bu eserlerdeki canlı söylev, asırların acımasız süzgecinden süzülerek, günümüze kadar gelmiş ve daha nice yüzyıllar boyunca gelecek asırları aşarak sonsuzluğa da gidecektir. Göktürk (Köktürk)lerin ikinci dönemi olan “yazılı edebiyat” dönemine ait eserlerdir ki birinci dönem sözlü edebiyat (destan dönemidir) ve yazılı değildir.
Orhun abidelerinde, Doğu Göktürklerin tarihinden, savaşlarından, komşularıyla olan ilişkilerinden, devlet ve millet yönetiminden söz edilmektedir.
Abideler, 1889 yılında Moğolistan’da Orhun Vadisi’nde bulunmuştur.
1893 yılında Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen ve Rus Türkolog Vasili Radlof birlikte çalışarak bu bengü taşların dilini çözmeye çalışmışlardır. Her iki bilim adamının çalışmaları, 15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi’nde bütün bilim dünyasına açıklanmıştır.
Orhun abidelerinde uygulanan yazı sistemi Türk Milletinin ağız yapısına, dil ve hafızasına uygun bir yazı sistemidir. Adeta, millî veznimiz hecenin raksıdır diyebiliriz. Hece yazısı ile alfabetik sistemin muhteşem bir karışımı gibidir.
“Ünlü işaretlerinin kullanılışı sınırlı olup belirli yazım kurallarına bağlıdır. Ünsüz işaretleri de çoğu kez ünlü ile başlayıp ilgili ünsüzle sona eren heceleri veya ses gruplarını gösterir. Belirli bazı durumlarda ise ünsüz işaretleri yalnızca ünlü veya ünsüz çifti değerindedir.”
Dini hem de din dışı konular işlendiği abidelerimiz, tarih, coğrafya ve edebiyata kaynak olacak niteliktedir.
Tarihimizi, toplumun yaşama biçimini, dünyaya bakış tarzını anlatmaktadır.
Kitabelerde halkı yönetenlerin halkı aydınlatması, yaptıklarının hesabını da halka vermesi gerektiği belirtilir.
Bugün Çin sınırları içinde kalan ve dünyadan gizlenen “Türk Piramitleri”ni bir yana bırakacak olur isek, dünyanın yazılı mirasının ve Türk Milleti varlığının benzersiz abideleri olan bu eserler:
1. Tonyukuk abidesi
2. Kültigin abidesi
3. Bilge Kağan abidesi
olarak bilinmektedir.

Bunlardan:
Tonyukuk abidesi
1. 720 yılında Göktürk devleti veziri Tonyukuk adına dikilmiştir.
2. Kitabede Tonyukuk, anılarını ve dönemin tarihini anlatmıştır.
3. Anlatımda, atasözlerine bolca yer verilmiştir.

Kültigin abidesi
1. 732 yılında dikilmiştir.
2. Anıt Yuluğ Tigin tarafından yazılmıştır.
3. Anıtta Kültigin’in ölümü ve yas töreni anlatılmıştır.

Bilge Kağan abidesi
1. 735 yılında dikilmiştir.
2. Anıt Yuluğ Tigin tarafından yazılmıştır.
3. Bilge Kağan’ın yiğitlikleri ve Türk milletine iletmek istediği mesajlar bulunmaktadır.

Göktürklerden kalan diğer yazıtlar da şunlardır:
1. Çoyr (687-692)
2. Hoytu Tamir (717-720)
3. Ongin (Işbara Tamgan Tarkan) (719-720)
4. İhe-Huşotu (Köl İç Çor) (723-725)
5. İhe-Aşete (Altun Tamgan Tarkan) (724)
6. İhe Nur
7. Hangiday

*
Ve son söz olsun bu yazımıza bu mısralarımız da…

Yusuf ÖZCAN.”MUSTAFA CEYLAN’A”

Geldi derken çekip gitti
Hakk rahmet etsin Ceylan’a
Dönülmez menzile yetti
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Cehaletle davalıydı
Hainlerle kavgalıydı
Türkçemize sevdalıydı
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Biraz tutku biraz nazdı
Veysel’in elinde sazdı
Yunus’un dilinde sözdü
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Şiir dendi mi coşardı
Her gün bir yere koşardı
Sevgi dağıtır yaşardı
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Ayrılıkta buldu vefa
Şaka yaptı son bir defa
Buluşsun iki Mustafa
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Öncülerle hemhal olsun
Dostu Atam Kemal olsun
Dört yanı gülnihâl olsun
Hakk rahmet etsin Ceylan’a

Şehirlerde hanı vardı
Bir garip Özcan’ı vardı
Can Azerbaycan’ı vardı
Hakk rahmet etsin Ceylan’a