KÜMBET DERGİSİ 12. YILINDA 45. SAYISI İLE OKUYUCULARININ KARŞISINDA

Değerli kültür sanat dostları Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği bünyesinde yayınlanan, muhtevası ve baskısı ile ülkemizin saygın yayınları arasında yer alan KÜMBET Dergisi’nin 45. sayısında yine sizlerle buluşmanın mutluluğu içindeyiz.
Bu sayımızda, özel bir dosya halinde dergimizin ilk sayfalarını aziz şehitlerimize ayırdık. 31 Mayıs 2017 akşamı saat 20.55 sularında Şırnak Uludere Şenoba’dan havalandıktan üç dakika sonra yüksek gerilim hattına çarparak düşen helikopterde Tümgeneral Aydoğan AYDIN ile birlikte on iki silah arkadaşı da şehit oldu. Yüreğimizi dağlayan bu elim kazada Aydoğan Paşa ile birlikte şahadete yürüyen kahramanlarımızı ve şehit öğretmen Aybüke Yalçın’ı rahmetle anarken birkaç cümle ile onları tanıyalım istedik.
Ayrıca bu sayımızda birbirinden değerli akademisyen, araştırmacı yazarlar, kalemler sizler için araştırdı, şairlerimiz sizler için duygularını bahardan yaza doğru yola çıkarak ortaya koydular. Derneğimiz ve Niksar Belediyesi’nce geleneksel olarak yapılan “Cahit KÜLEBİ Memleketime Bakış Şiir Yarışması”na şiirler gelmeye devam ediyor. Diğer yandan da Ekim 2017’de yapılacak olan “Erzurumlu Emrah’tan Cahit KÜLEBİ’ye Kültür Sanat Etkinlikleri”nin hazırlıklarına TRT Erzurum Radyosu koordinesiyle başlamasının sevinci içindeyiz.
Derneğimiz üyeleri kendi imkânları ölçüsünde bazı kültür sanat etkinliklerine katıldılar. Bunlar arasında Artvin Valiliği, Belediye Başkanlığı, Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve Artvin 08 Kültür Turizm ve Kalkındırma Derneği’nce 14-15 Mayıs 2017’de yapılan “Artvin 7 Bölge 7 İklim Şiir Şöleni ve Başbakanlık TİKA, TÜRKSAV (Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı) Bitlis Valiliği, Ahlat Kaymakamlığı, Belediye Başkanlığı’nca 13-15 Mayıs 2017 tarihleri arasında düzenlenen “21. Türk Dünyası Hizmet Ödülleri” yer aldı.
“22. Türk Dünyası Hizmet Ödülleri Ödül Töreni “2018 Mayıs ayında Niksar’da gerçekleştirilecek.
Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi Konferans Salonunda 6 Mayıs 2017 tarihinde yapılan “Tokat’ın Değerlerine Vefa” programında Halk Ozanı Sadık Doğanay anılırken, yaşayan değerlerden Âşık Eşref Tombuloğlu, Yard. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı yer aldılar.
Programın sunumunu Şair Rasim Yılmaz yaparken söyleşilere Şair, Yazar Ahmet Divriklioğlu ve Folklor Araştırmacıları Necdet Kurt ve Hayrettin Koyuncu katıldılar.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği’nin sabah kahvaltılarının 24üncüsü yapıldı. Bu kez kahvaltının konukları arasında ilimizdeki protokol ve siyasi parti temsilcileri yer aldı.
Bu sayımızda değerli makaleleriyle dergimizi onurlandıran arasında; Halistin Kukul, Elnur Aliyev, Abdullah Satoğlu, Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı, Yar. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, M. Necati Güneş, A. Turan Erdoğan, Muhsin Demirci, Nihat Aymak, Canan And, Sündüs Arslan Akça, Mustafa Ceylan, Nuri Peköz, Talat Ülker, Bekir Yeğnidemir, Burhan Kurddan, Gürol Delice, Selvi Sur, Hasan Akar, Erdal Arslan yer aldılar.
Şiir dünyamızdan ise; Nezihe Güler, Ali Akbaş, Ahmet Divriklioğlu, Birgül Otlu, Bedriye Sönmez, Mahir Gürbüz, İbrahim Sağır, Cahit Külebi, Celalettin Çınar, Gülderen Veliyeva, Rasim Yılmaz, Gülden Taş, Halil Kuru, İhsan İpek Cankurt, M. Ali Kalkan, Melek Temel, Mustafa Ayvalı, Yılmaz Demirci, Mustafa Sade, Şefik Tiryaki, Mustafa Ünal, Münevver Düver, Saffet Çakar, Yasin Semiz, Yüksel Koç, Hakan İlhan Kurt sizlere birer demet çiçek sundular.
Yeni sayımızda buluşmak dileğiyle….

Remzi ZENGİN
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Gürol DELİCE.”DÜŞTE GÖRDÜK”

Düşte gördük cemalin nurundan nara düştük
Dilimiz lal oldu Mansur gibi dara düştük

Başkasın görmez göz her güzele bigânedir
Kendi yok da hayali var bir nigâra düştük

Aşkın ile divane olduk kendin bilmeyiz
Şeyda bülbül gibi ah edip gülzâra düştük

Her açan gonca gülü gül cemalin sanırız
Sardık can u gönülden gerçekte hara düştük

Aslı yok bir âlemde aşkın aslı bulunmaz
Aslına vasıl olmak içün mezara düştük

Ülkü TAŞLIOVA.”VUR OĞUL”

Gece boyu aralıksız esen tipinin uğultusu sabaha doğru dindi. Uykuya kanarak gözlerini açtığında başını pencereye taraf çevirdi. İçinden, “Şafak sökmemiş, yavaş yavaş kalkıp hazırlanayım. Ya Allah.” diyerek yatağından doğruldu. Bir müddet sessizliği dinledi. Kendini bildi bileli ortalık aydınlanmadan uyanır, herkesten önce işlerini bitirirdi. Yine öyle yaptı. Günler öncesinden göle attığı ağları toplama zamanı gelmişti. “İşaret koyduğum yerler kar altında kaybolmadan gidip ağı çekmeliyim.” diyerek atını hazırladı. Gölün başına gitmek için eyerine oturduğunda, anası her defasında olduğu gibi gitmesine engel olmak istedi. O ise söylenene kulak asmadan atına bindi. “Deh” diyerek yola koyuldu.
Saatler sonra gölün üstünde çubuk dikerek işaret koyduğu yeri bulup yeniden delik açtı. İnin, cinin olmadığı o yerlerde balık tutmak öyle kolay iş değildi. Önce avlanılacak yeri iyi bilmek gerekirdi, sonra bir metreye yakın kalınlıktaki buzu kırıp içine ağı germeliydi. Sonra sabırla birkaç gün bekleyip ağı çekmeliydi. Bu kadar karın tipinin ortasında gölden tutulan kılçıksız sarıbalıklar güzel nimetti. Evine vardığında; “Gelin benim bereketli sarı kuzularım.” diyerek pullarını kazıyacak sonrada bir güzel kızartarak ailesiyle birlikte karınlarını doyuracaktı.
Gün akşama kavuşmak üzereyken gölden ağı çıkarma işini bitirip sarı kuzuları torbalara doldurduktan sonra ağızlarını bağladı. Kısa saplı kazmayı da atın belindeki heybeye koydu. Başını yukarı kaldırdı. Gözlerini kırpıştırarak gökyüzüne baktı. Yavaşça düşen kar taneleri yüzünde eridi. Yüzündeki gülümsemeyle “Şu güzelliğin yok mu? Bütün zahmetine değer.” dedi. Sonra başını yanında duran Bozo’ya taraf çevirerek, “Akşam olmak üzere artık dönelim. Biraz daha kalırsak vallahi kurtlara yem oluruz.” diyerek çulu atın sağrısına örttü. Ardından da balıkları doldurduğu torbayı terkisine yükledi. Anasının ördüğü yün başlığı kulaklarına kadar indirdi. Eldivenlerini bileklerine kadar çekti. Sonra bir sıçrayışta eğerin üzerine oturdu. Ayaklarını üzengiye geçirerek kantarmayı eline aldı. Topuklarıyla hafifçe atın karnına dokundu. Atın kenter yürüyüşüne keyifle üflediği ıslığı eşlik etti. Bozo adlı iri çoban köpeği de kuyruğunu sallayarak karlar arasında peşinden koştu.
“Homurdanma deli pala her kuşun kendisine göre nağmesi var. Benim nağmemde böyle işte bilmiyor musun? Üstelik emeğimiz boşa gitmedi.” diyerek yüzündeki gülümsemeyle atının yelesini okşayarak ıslığına devam etti.
İnsanların bir avuç merhametli kara toprağa muhtaç olduğu o zemheri günlerinde, Çıldır gölünün buzla kaplanmış yüzünde at üstünde gidiyordu. Oraları ilk defa gören biri, sonsuz gibi görünen beyazlığın altında bereketli göl olduğunu nereden bilebilirdi ki? Diz hizasına kadar çıkan kar, Deli Palanın yürüyüş hızını kesiyordu
Terkisindeki dolu torbayla atın sırtında keyifle ilerlerken, şahin gibi bakışlarıyla da etrafı kontrol ediyordu. Akşam griliğinin bile lekeleyemediği ufuksuz pırıl pırıl beyazlık üzerinde birkaç tavşan, kurt, tilki ve kuş ayak izinden başka bir şey yoktu. “Aylardır gök mavi, yer beyaz, sanki hiç yaz gelmeyecek gibi. Ne dersin Deli Pala “ diyerek bir müddet sustu. Sonra da kendisini teselli edercesine “Anam ‘Karakış karadan gider, zemheri aradan gider, gücük azdır, martta yazdır.’ der. Bozo şunun şurasında ne kaldı ki yaza?” dedi. “ Ha… bir de Bizim Hasan Yücel bir keresinde kar yağarken bir gökyüzüne baktı bir de uzaklara sonra derin iç çekti. Buğulu gözlerini gözlerimden saklayarak ‘Her kar bir hatıraya yağar.’ demişti. O sözü beni çok etkilemişti. O sevdiğini karlı bir gecede kaybetmişti Deli Pala. İşte böyle. ” dediğinde gözyaşı yüzünde dondu.
Beyaz çölün sessizliğinde ilerlerken, aklına ilkbaharda göy dağın eteğinde yetişip gölün berrak sularına güzellikleri yansıyan kan kırmızısı gelincikler geldi. Sanki her biri suyu ayna ederek saçlarını tarıyor, diye düşündüğü günleri hatırladı. “Benim dediklerime bakıp üzülme, zamanı gelince her şey kendiliğinden oluverir.” diyerek atının boynuna şefkatle dokundu. “Nice yazlar, kışlar gördük, ama bu sene kış bir başka zor geçiyor.” dediğinde gözleri ufuksuz uzaklara daldı. Deli Palanın burnundan çıkan sıcak nefesi kar taneleri arasında kaybolurken ıssızlığın koynunda yoluna devam etti.
Akşamın çökmek üzere olduğu vakitte, Çoban köpeği Bozo’nun aralıksız havlamasına aldırmadı önce. Tilki ya da tavşan gördüğünü düşündü. Yer yer sertleşen karda zorlanarak yürüyen Deli Pala, arada bir homurdanarak yol aldı. Köpeğin sesi uzaklaşınca “Yoksa kurt mu indi buraya? Ama bu saatlerde de inmez ki meretler.” dedi. Endişelenince atın kantarmasını çekerek durdu. Arkasına baktığında Bozonun geride havlayarak karları eşelediğini gördü. Atını döndürerek o tarafa sürdü.
“Ne var orada Bozo? Havlama sesinden göl ikiye yırtılacak.” diyerek sinirli halde atın sırtından indi. Ayağıyla karları sağa sola savurarak birkaç hızlı adım attı. Gözlerini kırpıştırarak kar üstündeki karartıya eğildi baktı.“Aman Allah’ım kim bu? ” diyerek dizlerinin üstüne çöktü.
Elleriyle iyice karları temizleyince, alaca karanlıkta büzüşerek öylece buyukmuş olan delikanlıyı gördü. Eldivenlerini çıkararak alnına, boynuna, burnuna dokundu. Kulağını kalbine yaslayıp dinledi. Heyecanla, “Yaşıyor.” diyerek atını delikanlının yanına yanaştırdı. Balık torbalarını hızlıca çekip indirdi. Çocuğu kucağına alarak, başı atın sağ böğrüne, gelecek şekilde yüzükoyun terkisine yatırdı. Bozo da havlayarak etraflarında dönüp durdu. “Çabuk olmalıyız.” diyerek karla kaplı buz tutmuş gölün üstünde atını mahmuzladı.
Kış akşamında gökyüzüne asılmış kandil gibi parlayan ay ışığı, yolunu aydınlatıyordu. “Gecenin ayazı ağulu kılıca benziyor. Her yanımı doğradı sanki. Kışın kereminin bolluğu da böyle oluyor işte.” diye kendi kendine söylenerek köyüne yaklaştı. “İnşallah terkimdeki delikanlı donmamıştır. Gerçi Deli Palanın sıcaklığı onu biraz korur. Neyse ki köyün ölü gözü gibi parlayan ışıkları gözüktü.” diyerek atının karnına son bir kez daha dokundu.
Köyüne vardığında yatsı vakti geçmişti. Atından inerek evin büyük tahta kapısını yumrukladı. İçeriden gelen sese, “Benim ana aç.” dedi. Kapının demir zırzası açılıncaya kadar “İnşallah emeğim zayi olmamıştır. Ya Allah.” diyerek terekesindeki delikanlıyı kucaklayarak omuzuna aldı. “Ana hemen kovalara kar doldur getir. Ben delikanlıyı sekiye uzatıp soyundurayım.” diyerek sedirin üzerine uzattı. Yüreğindeki korku eline ayağına dolaşıyordu. Çocuğun yüzündeki masumiyeti gördüğünde içi acıdı. “Ne arıyorsun o ıssız yerlerde. Kayıp mı oldun yoksa çocuk. Kimsin? Nesin? Neden bu haldesin?”diyerek kısık sesle kendi kendine konuştu. Neden sonra anasına seslenerek yardım istedi.
“Çabuk olmalıyız hala yaşıyor. Kurtaracağız inşallah meraklanma oğul.” diyen ana bir taraftan da delikanlıyı soyundurdu. Gaz lambasının isli ışığı altında kovadaki karlarla delikanlının ellerini, kollarını, ayaklarını, bacaklarını ve bütün vücudunu ovmaya başladılar. Kovalardaki karlar bittikçe ana yenisini getirdi. Üşüyen ellerini nefesleriyle ısıtıp yeniden ovdular ovdular…
“oyyy ana…” sözü delikanlının morarmış dudakları arasından çıktığında, ana “Çok şükür oğul, çok şükür… Ölümden döndü. İnşallah bir yerinde arıza kalmaz.” dedi. Onlar karla ovmaya devam ettikçe delikanlının sızıları çoğaldı. Acılar içinde “Ana… Ana…” diye sayıkladı.
Belki bir saat belki biraz daha uzun süre karla ovulan delikanlının sızıları azalmaya başlayınca iniltileri de durdu. Gözlerin açtığında bir müddet durduktan sonra korkuya kapılarak “Anam… Ermeni Askerleri… Yapamam… Ana yaklaşıyorlar…” diye sayıklarken sözleri gözyaşlarından aktı.
“Kimsin sen? Neler geldi başına? Anlat kardaş. Anlat ki bilelim.” diyerek ağlayan delikanlının omuzunu sıktı. “Anamı vurdum ağam. Aha bu kırılası ellerimle anamı karlar arasına gömdüm. Oyyy.”
“Tiknis’de ki evimize Ermeniler baskın yaparak babamı öldürdüler. Anam, ‘Gözümün akı, karası oğul bunlar seni sağ koymayacak. Buralardan gidelim dedi.’ Evimizi ocağımızı söndürerek gecenin bir yarısı ay ışığı altında yola düştük. Şafak vakti ala karanlığını gündüze sunduğunda epeyce yol almıştık. Uzakta bacaları tüten köyü gördüğümüzde ‘şükür kurtulduk.’ diyerek anam sevinçle boynuma sarıldı. ‘Akbaşlı dağların eteğinde ak beleğe belenen köye yetişmemize az kaldı. Kurtuluyoruz oğul.’ demesinin ardından peş peşe duyduğumuz silah sesleriyle irkildik. Anam ‘Bizi gördüler peşimizi bırakmayacaklar. Koş oğul.’ dedi. Elimizdeki torbaları atarak var gücümüzle karlar arasında düşe kalka koşuyorduk. Onlar da ara sıra ateş ederek arkamızdan koşuyordu. Anam bir an durdu arkasına baktı, sonra da bana dönerek, ‘Beni vur yoksa o imansızlar…’ dediğinde dehşete düştüm. Onlar bize doğru yaklaştıkça anamın gözleri korkudan kocaman olmuş bana yalvarıyordu. ‘Oğul ya tabancayı ver ben yapayım, ya da sen yap, yoksa namusuma halel getirecekler. Her şekilde öleceğim ben, bari temiz öleyim oğul beni vur ve kaç.’ dediğinde nutkum tutulmuştu. Onlar bize doğru koşarak geliyordu. Anam ise önümde diz çökmüş beni vur diye yalvarıyordu. Şuurumu yitirmiş öylece olanları seyrederken, babamı nasıl zalimce öldürdükleri geldi gözlerimin önüne. Avlunun ortasındaki direğe bağladıkları babamın ellerini keserek başladılar zulmetmeye… Sesi, o acıyla yankılanan sesi kulaklarımdan hiç gitmedi. Ya anam? Anama yapacakları daha da beterdi. Onların bağırışları ve silah sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Sesler yaklaştıkça anam ‘Vur oğul. Beni onlara bırakma yoksa hakkımı helal etmem sana.’ diye yalvarıyordu. Bir an, bir an tabancayı anamın kalbine dayadım. Anam tetikteki parmağıma dokundu gözlerime baktı gülümsedi. Boşlukta yankılanan sesle ayaklarıma düştü. Kırmızı ve beyaz ağam… Anam, kırmızı ve beyaz kucak kucağa… ”
Ana oğul delikanlının söyledikleri karşısında kapılarının önünden akan çay gibi donup kaldılar./04.02.2015 /ANKARA

Filiz YÜKSEL.”DUVAR”

Varlığını karanlık ufkuma arz bilerek
İnandım!… İnanmayı kendime tarz bilerek
Cefana direnmeyi bilhassa farz bilerek
Sabır, sabır üstüne inerken ayet, ayet
Sükûnet mahallinde öleceğim nihayet…

Tutuştu kelimeler nutkumun ateşinden,
Ve bir şiir dilinden asıldı bak ansızın.
Bak akıl ayrı düştü, fikir denen eşinden,
İnatla sürünürken peşinde imkânsızın.
Meğerse aşk sarhoşluk, ümit doyumsuz şarap;

Hasret olgun üzümler saklayan asma imiş.
Meğer hayat değirmen, insan içinde türap;
Zaman ömür öğüten afili yosma imiş.
Acep kimin bu korku, bu telaş dolu sini?
Bu gözleri acıdan kamaşan çocuk da kim?

Kim kıstı irademin serinleten sesini?
İçimde volta atan bu garip kaçık da kim?
Yokluğun bir mahkûmun rutubetli düşüyle;
Tahtına veda eden kralın hüsranıdır.
Yokluğun bir serçenin gönüllü düşüşüyle,

Tepe üstü taşlara çakılması anıdır.
Şimdi yaşam ölümün karaciğerinde pus,
Hayal er’in düşmana uzaktan cesareti.
Şimdi bir çerçevede yaşarken böyle mahpus,
Nasıl koyup gitmeli, aynada esareti.

Ey büyücü, büyücü, yeter takındığın naz,
De ki yalan söyledim, de ki hâlâ umut var.
Ey ruhunu rüzgâra satan sefil sihirbaz;
Konuş da çöksün artık aramızdaki duvar.

BİR KORE GAZİSİ: İBRAHİM ETHEM

-Kore Gazisi İbrahim Ethem Güney’in ferah ve güzel hatırasına-
Prof. Dr. Saadettin YILDIZ
YELKENTEPE’nin tam karşı yamacına tutunmuş mütevazı bir evde bir çocuk doğar. Kasabanın düşman geleli ne kadar azaldığı bilinmeyen nüfusuna bir kişi eklenmiş olur böylece. Asırlar önce aşkı uğruna tahtını-tacını terk etmiş olan bir kahramanın adaşıdır. O da “İbrahim” olsun istemiştir babası, o da “ Edhem” olsun…
Ne İbrahim olmak kolay, ne de Edhem olmak: Ateşten kurtulacaksın, şandan-şöhretten sıyrılacaksın… Ezâ döndürmeyecek seni yolundan, ceza caydıramayacak. Hem İbrahim olacaksın, hem Edhem: Ateş nedir? Hiç! Nemrut kimdir? Hiç! Taht ve taç nedir? Hiç!…
***
İbrahim Edhem, kundakta bir bebek; “Sarıkardeşler”in en küçüğü…
Düşman kasabayı ateşe verir ve halk can korkusuyla, namus kaygısıyla köylere sığınmak üzere yollara serpilir. Evler cayır cayır yanmaktadır. Düşman, kaçarken daha çok düşmandır; yakar yıkar, asar keser. Onun gözünde ne kurt masumdur ne kuzu, ne kuş!…
Aile telaş içinde evini barkını terk edip kaçarken küçük İbrahim, sabi İbrahim salıncağında kalıverir. Neden sonra annesinin yüreğine ateş düşer, dönüp dalar evin içine ve İbrahim’i kapıp çıkar. Annedir, nasıl razı olur onun dumandan boğulmasına, ateşlerde kavrulmasına?
Bu, İbrahim Ethem’in ilk gaziliğidir. Yanıp kül olacakken dağda bayırda koşup oynamak, büyümek, koşuşturmak. Kader… Talih yâr olursa, dağ çağırır insanı doruklarına; rüzgârlarıyla serinletmek, yağmurlarıyla ferahlatmak için…
***
Yıllar sonrasının Kore gazisi İbrahim Çavuş, daha sabiyken başlamıştır “olmak ya da olmamak” mücadelesine. Sonra arkası gelir: Kurşunlardan kurtul, alevler arasından sıyrıl; bizimle hiçbir bağlantısı olmayan “uzaklardaki düşman”la vuruşmaya hazırlanırken kalbin huysuzlansın da morgda sabahla, gün doğusunun en uzak ülkesinde, Kore’de döğüş… Hayat hep bir hikâye yaratmak üzere akıyor etrafımızda.
Evet, hayat hep bir hikâye yaratmak için akıyor: İbrahim Ethem büyüdü, okudu, askerliği seçti. Kore’ye gitme hazırlıkları sürerken ağır bir kalp krizi geçirdi. Doktorlar didindiler, sonuç yok. Morga kaldırıldı.
Askerin vefası başkadır. Onu yakından tanıyan bir yüzbaşı “ben bu çocuğu çok severdim. Yüzünü göreyim hiç olmazsa” dedi, izin verdiler, morga indi. İbrahim Çavuş’un yüzünü görüp vedalaşacaktı. Anlaşıldı ki nefes alıyor, morgun soğuk dolabından yukarıya taşıdılar. Hikâye, o soğuk dolaplarda sona erecekken yeniden başladı: İyileş ve yola çık!…
***
Kore, uzak diyar. Günlerce kara görmeden süren deniz yolculuğu ve savaş: Yeniden ateş, yeniden kurşun; olmak ya da olmamak…
O, Kore’de olup bitenleri anlatırken hep ketum davrandı. Yiğitler az konuşur. Gerçek bir asker ve kahraman olduğu için konuşmaktan, şahsi bir mitoloji yaratmaktan uzak durdu. Çok özel ortamlarda ancak konuşturulabildi. Alçak gönüllülük, uzuvlarından biriydi sanki.
***
Bembeyaz bir sakalın altında efendilik ve huzurla gülümseyen bir yüz, hep gülen gözler, hep gülümseyen bir sima… Gülümsemenin simayla bu kadar kaynaştığı ve bu kadar yaraştığı başka biri var mıdır, bilmiyorum. Ona çok yakışıyordu.
***
Gazi İbrahim Ethem, uçmağa vardı.
Yanıp kül olmasına, kül olup savrulmasına vaktiyle razı olmayan Mihalıççık –ki taa Alpu’dan başlayıp yavaş yavaş yükselen çıplak arazinin Kayı köyünde birden bire baş kaldırmasıyla meydana gelen Sündiken dağlarına sırtını dayamış küçük bir ilçedir- seksen küsur yıl sonra, yağmurun ığıl ığıl döküldüğü bir günde onu bağrına basıp sakladı. Tokmak Harmanı’ndan, Yelkentepe’den, Beylikova’dan, Seki yolundan esen rüzgârlarıyla serinlesin, yağmurlarıyla ferahlasın diye…
***
Gazi İbrahim Ethem’i torunu yaşındaki silah arkadaşları uğurlayabilirdi. Tören adamı değildi, istemedi. Çocukları, akrabaları, hemşehrileri ılık bir yağmurla süslenmiş sade bir törenle uğurladılar onu. Geriye bir güzel adamın güzel ve ferah hatırası kaldı:
Ateş nedir? Hiç! Taht ve taç nedir? Hiç!…
Girne, 11 Haziran 2015

Noorudden Samedoglu.”KARA GÖZLÜM HOŞÇA KAL”

Bana zindan olur sensiz bu şehir
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.
Yediğim zakkumdur, içtiğim zehir
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

Bensiz olur sensizliğin bedeli
Korkarım ki sana gelir vebali
Gözümden akıtıp boranı, seli
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

Gözüme girsen de görmeyeceğim
Artık ahvalini sormayacağım
Emin ol bir daha kırmayacağım
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

Geceler boyunca uyku kovarak
Hecede dizede seni överek
Yollarda çöllerde seni severek
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal

Arzu emelimi yellere salıp
Yıkılmış dökülmüş hayale dalıp
En güzel çıktığın resmini alıp
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

SAMEDOGLU mağlup oldu biçare
Her nefeste gam alırım ne çare
Elveda diyemem sen nazlı yâre
Gidiyorum kara gözlüm hoşça kal.

23/12/2016 Türkiye / Tokat

Sona ÇƏRKƏZ.”SƏNDƏN UZAQ DÜŞSƏM DƏ MƏN…”

ŞƏHRİYAR 110
Sona ÇƏRKƏZ/BDU-nun baş müəllimi, yazar
Vətənını, xalqını, el-obasının adət-ənənələrini ve nəhayət, qəlb dostunu misilsiz sevgi ilə sevən ve bu sevgi toxumunu qəlblərə səpən Şəhriyar tək İranda deyil, bütün Yaxın ve Orta Şərqdə tanınan, oxunan ve sevilən şairlərdəndir. XX. əsr ədəbiyyatının əvəzsiz simalarından olan, “mənim də bir adım gəlsin dilizə” deyərək həsrətdən haray çəkən Məhəmmədhüseyn Şəhriyarın adı dilimizdən, söylədikləri qəlbimizdən heç bir zaman silinməz. Böyük ədəbiyyatşünas Mir Cəlal müəllimin təbiri ilə desəm, Məhəmmədhüseyn Şəhriyar ədəbiyyatımızın zəhmətkeşlərindən idi. Onun elmi fəaliyyəti, ədəbi yaradıcılığı qollu-budaqlı, barlı-bəhrəli olub. Şəhriyar hər bir Azərbaycanlı üçün zirvədə duran şairlərdəndir. Onu çox haqlı olaraq “şairlərin Şəhriyarı” diye adlandırırlar. Şəhriyar sözün bütöv mənasında anadan doğulandan şair doğulmuşdu. O, böyük ədəbi taleyində qələminin qeyri-adi sadəliyi ve xalqına yaxınlığı ilə qəlblərdə taxt-taca sahib olub desəm, daha doğru olar. Bu dahi şairin yaşadığı dövrdə sevənləri də, həsəd aparanları da çox olmuşdur.
Məhəmmədhüseyn Şəhriyar 1906-cı ildə Təbrizin Bağmeşə bölgəsində o dövrün tanınmış ve sayılıb-seçilən hüquqşünaslarından olan Hacı Mirağa Xoşginabinin ailəsində dünyaya göz açmışdır. Məhkəmədə vəkil işləyən atası şeiri ve musiqini çox sevərmiş, anası Kövkəb xanım isə xalq yaradıcılığı nümunələrindən, bayatı ve qəzəllərdən, xüsusilə də Seyid Əzim Şirvaninin qəzəllərindən balaca Şəhriyara oxuyarmış. Bütün bunlar Şəhriyar yaradıcılığında apaydın görünməkdədir.
Təbrizdə orta təhsilini başa vuran Məhəmmədhüseyn Şəhriyar Tehran Universitetinin tibb fakültəsinə daxil olur. 19-20-ci illərin ortalarında ədəbi aləmdə Şəhriyar artıq istedadlı şair kimi tanınır. Onun şeirləri Füzulinin qəzəlləri ilə bərabər tutulur ve dillərdən düşmür. Poemaları ve qəsidələri qiymətli poeziya nümunəsi olaraq qəbul edilir. Böyük Şəhriyar şeirin bütün formalarında yazır ve hansı üslubda yazırsa-yazsın, onun əsas mövzusu dəyişilməz olaraq qalır. Bu mövzu isə onun əzəli ve əbədi arzularından doğan – vətənin bütövlüyünü, azadlığını, birliyini görmək ve qanı-canı bir olan qardaşları ilə görüşməkdir.
Azərbaycandan uzaqlarda yaşamağa məhkum edilən, bunu haqlı olaraq çəkilməz dərd bilən Şəhriyar özünün qəriblik nisgillərini vətənin parçalanmış taleyi ilə bərabər tutub ömrü boyu. Onun yaradıcılığında Azərbaycan həsrəti damarlarından axan qana dönmüşdü:
Könlüm quşu qanad çalmaz, sənsiz bir an, Azərbaycan
Xoş günlərin getməz müdam xəyalımdan Azərbaycan
Səndən uzaq düşsəm də mən eşqin ilə yaşayıram
Yaralanmış qəlbim kimi, qəlbi viran Azərbaycan
Şəhriyarın fikrincə, vətənin də onun özü kimi ağır-ağır dərdlərinin dərmanı ancaq azadlıqdır. Ana dilində yazdığı əsərlərinin qanadlarında o, sanki Azərbaycana gəlib gəzir, sevənləri ilə görüşür, fikrini-düşüncələrini oxucuları ilə bölür, ürəyindəki arzuları onlara çatdıra bilir ve yenə bir ömür alnına yazılmış həsrətə doğru yol gedir. Məhəmmədhüseyn Şəhriyarın ana dilimizdə yazdığı “Heydərbabaya salam” poeması onun ömür boyu çəkdiyi yurd həsrətinin rəngidir, anasının laylasıdır, qəlbinin nəğməsidir, daxili dünyasının ab-havasıdır, elinin-obasının təəssübüdür. Bu əsər vətənpərvərlik dastanıdır, el-obaya vurğunluğun təzahürüdür, Şəhriyar qeyrətidir, Şəhriyar heyrətidir. Bir sözlə, “Heydərbabaya salam” mənim aləmimdə xatirələr yuvasıdır. Bu poemada o, nələrdən bəhs etmir?..
Heydərbaba, yolum səndən kəc oldu,
Ömür keçdi, gələmmədim, gec oldu,
Heç bilmirəm gözəllərin nec oldu,
Bilməz idim döngələr var, dönüm var,
İtkinlik var, ayrılıq var, ölüm var.
Şəhriyar bu poemanı anası Kövkəb xanımın gileyli ve çox müdrikliklə söyləmiş bir ifadəsinin cavabı olaraq qələmə alıb. Anası deyib: “Oğlum, Şəhriyar, sənə böyük şair deyirlər, fəqət necə yazırsan ki, mən anlamıram?”. Heydərbaba dağ adıdır, Şəhriyarın bu əvəzsiz ve möhtəşəm poeması isə dağların ən ucası ve həm də onun sinəsinə çəkilən ayrılıq dağıdır. Əslində, hər bir yaradıcı insan, qələm sahibi sadəliklə fikrini ifadə etməyi bacararsa, oxucunun könlünü fəth edə bilər. Elin ətəyindən yapışarsa, onun dili ilə danışaraq, onun fikir ve düşüncələrinə istinad edərək yazıb-yaradarsa, yaşadığı dövrün nəbzini tutmağı bacarar ve uğurlu əsərlərə imza ata bilər. Həyatında görüb yaşadıqları yaxşını da, pisi də, iştirakçısı olduğu hadisələrin müsbət-mənfi tərəflərini də doğma dilində tərənnüm edən ve bunu özünün çoxşaxəli yaradıcılığının qayəsi hesab edən böyük Şəhriyar elə buna görə sevilən, adı dillər əzbəri olan şairdir, olub ve olacaqdır. Şəhriyar etiraf edib ki, uşaqlığında görüb-eşitdikləri, ətrafında cərəyan edən hadisələr, bir yerdə gəzib-dolaşdığı tay-tuşlarının yaşadıqları ve elinin-obasının adət-ənənələrinə vurğunluğu da anasının arzusu ilə üst-üstə düşüb ve Azərbaycan dilində bu əvəzsiz poema qələmə alınmışdır. “Heydərbabaya salam” poeması iki hissədən ibarətdir. Şair birinci hissəni Tehranda, ikinci hissəni isə Təbrizdə yazmışdır. Bu əsəri himnə ve çağırışa bənzədənlər də az olmayıb. Poemanın hər bəndi ayrı-ayrılıqda bütöv ve tam bir həyat mənzərəsi əks olunan rəsm əsərinə bənzəyir. Oxuyursan, görürsən, eşidirsən ve o hissləri içəridən yaşayırsan.
Düşünürəm, hansı birimizi Rübabə Muradovanın ifasında səslənən, Şəhriyarın dərd yuvasına dönən sinəsindən qoparaq nisgilin ifadəsinə çevrilən bu yanıqlı cümlələr ağlatmayıb?
Heydərbaba, ildırımlar çaxanda,
Sellər-sular şaqqıldayıb axanda,
Qızlar ona səf bağlayıb baxanda,
Salam olsun şövkətizə, elizə,
Mənim də bir adım gəlsin dilizə.
Şəhriyar inanırdı ve emin idi ki, bu qədər böyük məhəbbətlə elinə-obasına bağlılıq ve həsrət onun adını dillerdən düşürmeyecek. Nə qədər ki, qədirbilən Azərbaycan halkı var, Şəhriyar da var olacakdır. Çünki Şəhriyar öz yaradıcılığı ilə şöhretin zirvesine yükselen böyük şairlərdendir. Onun ana dilinde yazdıqları ise qəmə-kedere belense de, sabaha inamla dolub-daşır ve böyük yaradıcılığının en önemli hisselerinden birini əhatə edir.
Məhəmmedhüseyn Şəhriyar bütün yaradıcılığı boyu vetənin bütövlüyü ağrısını, sızıltısını oxucusuna pıçıldayır. Tanıdığı, sevdiyi insanların, qohum-əqrəbasının, tay-tuşlarının adını da şeirlerinde ve poemalarında birer-birer çekir, xatırlayır ve bununla da əhdinə sadiqliyin nümunesine çevrilir. Onun böyük üreyi vardı ve Şəhriyar çox vefalı idi. “Heydərbabaya salam” poemasında bunlar daha bariz formada, daha gözəl lövhələrlə oxucunun gözləri önündə sərgilənir.
Şəhriyar bu poemada Xoşginab xalqının xarakterini bütövlükdə açıb göstərir ve orada tanıyıb-gördüyü insanların bir-bir adlarını çəkir, səmimi bir şəkildə onlardan söz salır ve böyük məhəbbətlə oxucusuna təqdim edir. Poemanı oxuyan zaman Aşıq Rüstəmi, Məlikniyazı, Mirqadiri, Axund Eyyubu, Qulamı, Mirəbdülü, bayramda şalına corab bağlayan Fatma xalanın kövrəkliyini, Fizzə xanımın ve Nənəqızın gözlərini, Rəxşəndənin bal təki sözlərini xüsusi sevgi ilə xatırladığı, bir-bir adlarını çəkdiyi seyidlərin xarakterlərini ve xoş əməllərini oxucusunun qəlbinə ustalıqla köçürə bilir. Onların obrazını yaradaraq, Şəhriyar özü də bütöv varlığı ilə onların arasında görünür ve unuda bilmədiyi o həyatı yaşayanların birinə çevrilir.
Heydərbaba, Nənəqızın gözləri,
Rəxşəndənin şirin-şirin sözləri,
Türkü dedim, oxusunlar özləri,
Bilsinlər ki, adam gedər, ad qalar,
Yaxşı-pisdən ağızlarda dad qalar.
Poemanı oxuyan hər bir kəs onun ifadələrinin qanadlarında xəyalən də olsa, Xoşginabdan ötüb-keçib, oraları görüb, o həyata bələd olub geri qayıdır ve sanki böyük Şəhriyarın yaşadıqlarını yaşayır. Oxucu yaşından asılı olmayaraq, ustalıqla kaleme alınmış bu hayat səhifələrini vərəqlədikcə, onların fərqinə vardıqca, o hatıralar kervanına qoşulub Şəhriyar qələminin qüdrətinə valeh olur, özü də içəridən təzələnir, bütövləşir. Ədəbiyyatda da öz hiss ve duyğularını oxucunun qəlbinə köçürə bilmək əsl məharətdir.
Mən də Şəhriyara vurgun olan biri kimi hələ orta məktəb illərində atamın böyük kitabxanasında qorunan ve en gözəl yerində saxlanılan böyük Şəhriyarın eserlerinin, şeirlərinin, poemalarının çoxunu sevər ve bəzilərini əzbər bilərdim. İllər sonra artıq universitetdə işləyərkən bir gün həyat yoldaşım Çərkəzlə Nizami muzeyinin etrafında gəzişirdik. Azərbaycan Televiziyasının “Günün ekranı” xəbərlər proqramının çəkiliş qrupu ilə rastlaşdıq. O yıl ilk dəfə idi ki, Novruz bayramını hökumət səviyyəsində keçirmək haqda qərar verilmişdi. Bu qərar olmadan da Novruz bayramı Azərbaycan xalqının hər vaxt əziz tutduğu, geniş formada qeyd elədiyi bayramlardan biri ve ən önəmlisi idi. Ve o gün həmin çəkiliş qrupu bizdən müsahibə almaq istəyəndə, rəhmətlik yoldaşım folklorçu ola-ola, adət-ənənələrimizi gözəl bilə-bilə (elmi işi də folklordan idi) mənə üzünü tutub, müsahibə götürənə dedi:
-Sona xanım Şəhriyarı çox sevir ve indi o, sizin sualınıza Şəhriyarın poemasından Novruz bayramı ilə əlaqədar olan bir parça ilə cavab verər. Mən də həvəslə çox sevdiyim Şəhriyarın “Heydərbabaya salam” poemasından dillər əzbəri olan aşağıdaki iki bendi ezber dedim. Söylədiklərim də xəbərlər proqramında göstərildi.
Bayram idi, gecəquşu oxurdu,
Adaxlı qız bəy çorabın toxurdu,
Hər kəs şalın bir bacadan soxurdu,
Ay nə gözəl qaydadı şal sallamaq,
Bəy şalına bayrampayı bağlamaq.
Şal istədim, mən də evdə ağladım,
Bir şal alıb tez belimə bağladım,
Qulamgilə qaçdım, şalı salladım,
Fatma xala mənə corab bağladı,
Xan nənəmi xatırlayıb ağladı.
Şəhriyarın Novruz bayramına sevgisi, el adət-ənənələrinə vurgunluğu bütün çalarları ilə bu poemada aydın şekilde gözlerimiz önündə canlanır ve ışığa dönüb gözlərimizi qamaşdırır. Bu bayramın şirinliyini, böyüklüyünü, mənasını, dadını ve tamını, elin-obanın bu bayrama hazırlaşarkən yaşadıqlarını sehrli bir dildə oxucusuna çatdırmağı, düşünürəm ki, ancaq Şəhriyar qələmi bacarardı, ürəklərə köçürə bilərdi. Məmmədhüseyn Şəhriyar təkcə böyük şair deyil, o, həm də böyük maarifçidir, vətəninə, xalqına vurğun vətəndaşdır. Onun her bir cümləsi haraydır. Yaşadıqları da, yaratdıqları da məktəbdir. Dili bal, üslubu isə həyatın əsl üzü ve özüdür. Şəhriyar mənə bir də ona görə çox doğmadır ki, o, dərdə-qəmə qol açan, qismətinə üsyan etsə də, dərdlərini çəkdikcə çəkə bilən, taleyindən qaçmayan, ağrılarını köksünün altına yığan böyük ürəkli insan idi. Şəhriyar xalqının dərdini sözün geniş mənasında öz dərdindən ayırmadan çəkir, onu çirkin oyunlara sürükləmək istəyənlərə qarşı üsyan edir, dövrünün haqsızlıqlarına göz yuma bilməyərək, qələmi ilə qılınclayır. Acı ayrılıqlara məruz qalaraq həsrət ağrısının, torpaq sevgisinin hər zaman geniş xalq kütlələrinə çatdırılmasına çalışan, birliyə səsləyən vicdanlı vətəndaş olan Şəhriyar yazır:
Heydərbaba, göylər bütün dumandı,
Günlərimiz bir-birindən yamandı,
Bir-birizdən ayrılmayın, amandı,
Yaxşılığı əlimizdən alıblar,
Yaxşı bizi yaman günə salıblar.
Şəhriyar bu çağırışları ve harayları ilə xalqını əmin edir ki, bir gün onlara zülm edənlərin burnu mütləq ovulacaqdır. O zaman bu vətən də, bu xalq da məzlumluğun boyunduruğundan qurtaracaqdır. “Şeytana uymayın” deyirdi Şəhriyar, şeytanlıq dövrü dağılacaq bir gün. “Bayquşun da qəfəsi dar olmasın”. Fars dilində, qəzəl janrında yazmış olduğu “Azərbaycan” şiiri buna ən böyük nümunədir. Bu şiirdə Şəhriyar vətəninin başının üstünü alan qara buludlardan, xalqın mukatteratından ve tarixindən çox geniş söz açaraq onu azadlığı uğrunda mübarizəyə ve bərabərliyə səsləyir. O, Azərbaycanın qüdrətinə inanaraq, başı bəlalar çəkmiş vətəninin hər zaman yaxşılıq edib, yaman olduğuna yanıb-yaxılaraq yazır:
Bütün dünya bilir sənin qüdrətinlə, dövlətinlə
Abad olub, azad olub, mülkü-İran, Azərbaycan.
Böyük Şəhriyarın əsərləri Azərbaycanda, İranda, Türkiyede, İraqda, ümumiyyətlə, dilimizi anlayan çox ölkələrdə sevilir, oxunur ve hər zaman da əminəm ki, böyle olacaqdır. Şəhriyarın ana dilində yazdığı şiirləri arasında Süleyman Rüstəmə, Rüstəm Əliyevə, Məmməd Rahimə həsr etdiyi şeirləri də çox duyğulu əsərlərdəndir. Bakı həsrəti, Şimali Azərbaycandakı qardaşları ilə görüşmək arzusu ömrü boyu onun ən ümdə diləklərindən biri idi. O, Azərbaycanın da, doğma xalqının da gücünə, qüdrətinə bələd idi. Ona görə də yazırdı:
Sən kimi qardaş öz qardaşını
Atmayıb özgə kimsə tutmayacaq.
Qoca Təbriz də, yüz min il keçsə,
Belə qardaşlarını unutmayacaq.
Məhəmmədhüseyn Şəhriyar fars, ərəb dillərini mədrəsədə ikən öyrənir, evdə isə hususi müəllimdən fransız dilini mükəmməl öyrənə bilir. O, öyrəndiyi bütün dillərdən ana dilini üstün bilirdi ve hələ 1913-cü ildə Talibiyyə məktəbində oxuduğu vaxt ilk şeirini Azərbaycan dilində yazır. 1924-cü ildə Tehranda Ali Tibb Universitetinin diş həkimi ve əczaçılıq fakültəsinə daxil olan Şəhriyar nə yazıq ki, oranı bitirməyə iki-üç ay qalmış təhsilini yarıda buraxmağa məcbur edilir. Onu bu addımı atmağa məcbur edən isə o vaxt hakimiyyətin başında duran İran şahı Rza Pəhləvinin əmisi oğlu Çıraqəli xan olmuşdur. Universitet illərində (1924-1929) Şəhriyar Sürəyya adlı bir qıza dəlicəsinə vurulur ve bu qarşılıqlı məhəbbətin ucbatından başına olmayan bəlalar gəlir. Sən demə, ürəkdən sevdiyi ve “Pəri” adlandırdığı o qıza Rza şahın əmisi oğlu da vurulubmuş. Buna görə də Şəhriyarı sevdiyindən ve layiq olduğu xoşbəxtlikdən ayırıb, əvvəlcə həbsə atırlar, sonra Tehranı tərk etmək şərti ilə Nişapura sürgünə göndərirlər.
Dərd yaxanı tanımasın, tanıdısa, çətin əl çəkər. 1934-cü ildə sürgündə ikən atasının ölüm xəbərini alır ve “Atamın matəmində” şeirini qələmə alır. Ümumiyyətlə, Şəhriyar yaradıcılığı boyu atasının ve anasının portretlərini mükəmməl formada oxucusunun gözü önündə canlandıra bilir. Atasının çox əliaçıq, çörəkverən ve sözüötən kişilərdən olduğunu xüsusilə qeyd edir ve bu da Şəhriyarın hansı ailədə, hansı mühitdə böyüdüyünün göstəricisidir. 1935-ci ildə nəhayət sürgündən dönən şair 1937-ci ildə Tehrandan doğma Təbrizə qayıdır. Onun fars dilində yazdıqları İran ədəbi mühitində yükseklere ucalsa da, zəmanəsinin Hafizi adlandırılsa da, böyük azərbaycanlı olan Şəhriyara paxıllıq edənlər, sındırmağa çalışanlar da az olmayıb. Şəhriyarın qalxdığı zirvəyə qalxa bilməyən namərdlər, onu qısqananlar bəzən onu ədəbi-ictimai mühitdə tədbirlərə dəvət etmir ve ya gec-gec dəvət edirlər. Laqeydlik ve biganəlik isə mənim aləmimdə ürəyi sevgi ilə dolu olan duygulu insanı əyməyə ve əzməyə yeter. Lakin Şəhriyarın istedadı sönməyən ulduzlar kimi idi ve onun qarşısını almağa heç kəsin ve heç nəyin gücü yetməzdi. Məlumdur ki, Şəhriyarın ən güclü köməyi ve dayağı çox sevdiyi anası Kövkəb xanım olub. Doğru deyiblər ki, “ana kimi yar olmaz”. Şəhriyarın ən ağır günlərinin sahibi, əlacı, dava-dərmanı hesab elədiyi anası da nə yazıq ki, 1952-ci ildə Tehranda dünyasını dəyişir ve onu bu böyük məhəbbəti də tərk edir. Şair onun ağrı-acısına da “Ey vay, anam” adlı elegiya ilə səslənir ve hətta çox üsyankârcasına səslənir. Ədəbi mühitdə yaradıcılığı üzünə gülən böyük şairin acı taleyinin ağrıları bitib-tükənmir.
İlk eşqini – Pərisini bir an belə unutmayan Şəhriyar 1953-cü ildə artıq 48 yaşında ikən öz qohumlarından olan Əzizə adlı xanımla ailə qurur. Kasıbçılığı, nisgili ve qəlbində közə dönən həsrətləri Əzizə xanım böyük şairə unutdurmağı becerir. Onların iki qızı, bir oğlanları olur. Övladlarını həyatının tutiyası bilən şair ömrünün bu xoşbəxt günlərindən fərəhlə söz açır, rahat nəfəs alır ve dərdin-sərin bitdiyini zənn edir. Lakin Şəhriyarın xoş ve rahat günlərinin də ömrü qısa olur. Bəxtəvərliklərin qənimi, taleləri vaxtsız biçib göylərə sovuran acı ölüm yenidən döyür onun tale qapısını. Üzüdönük fələkdən yetərincə çeken şair 1974-cü ildə ömrünə sevinc gətirən həyat yoldaşı Əzizəni də itirir.
Bu ağrılarını da Məhəmmədhüseyn Şəhriyar yenə qələmi ilə bölüşür, təkcə qələmi dərdinə dərman bilir, ürəyini onunla soyudur:
Xəzan gəldi, gül apardı,
Bir şeyda bülbül apardı.
Yanmışdım mən, kül olmuşdum,
Yel də gəldi, kül apardı.
Üzdü əl bir nazlı yardan,
Gözəl üzlü gülüzrdan.
Sevgilimtək bir cəvahir,
Bir də doğma ruzigardan.
Yar hər yerə mənnən getdi,
Əcəl gəlcək onnan getdi.
Dayan, gəlim yola salım,
Xoş günüm də sənnən getdi.
Uzun müddət bu qəmdən sıyrıla bilməyən şair yazır: “Görəsən, fələyin mənə dərd-qəm, əzab verməkdən özgə işi-gücü yoxdur?”. O vaxtadək gâh Təbrizdə, gâh da Tehranda yaşayan şair Əzizə xanımın ölümündən sonra övladlarını da götürüb doğma Təbrizə dönür. Ve burada Təbrizin ona heyran olan azərbaycanlı şairləri Şəhriyara acılarını unutdurmaq üçün qol-qanad gəlirlər, ətrafından ayrılmırlar ve ondan bəhrələnməyə başlayırlar. Beləliklə, onun Təbrizdə böyük ədəbi məktəbi yaranır.
Daim təəssübkeşlik mövqeyindən çıxış edən böyük şair məhz Təbrizdə təsəlli tapa bilərdi. M. Rövşənzəmir “Heydərbabaya salam” poeması haqqında belə yazırdı: “Heydərbaba dağı bir gün yerlə-yeksan ola bilər, yer üzündən silinə bilər, ancaq nə qədər ki, Azərbaycan xalqının həssas qəlbi döyünür, Şəhriyar nəsillərdən-nəsillərə ötürüləcək ve yaddaşlarda qalacaqdır”.
Dərdinə dərman bildiyi Vətənini azad görmək, Azərbaycana gəlmək, qardaşları ilə görüşmək, onların gözlərindən, sözlərindən öpmək nisgilli Şəhriyara qismət deyilmiş. Lakin azadlıq onun istədiyi kimi Azərbaycan xalqına məlhəm oldu ve bu xalq Şəhriyarı unutmadı. Bu günlərdə böyük ve dahi Şəhriyarın doğumunun 110. illiyi Azərbaycanda təntənəli şəkildə qeyd edilir, çünki artıq Azərbaycan Şəhriyar istədiyi Azərbaycandır ve onun kimi dahilərə hökumət tərəfindən yüksək qiymət verilir. Bu tədbirlərin silsilə şəkildə keçirilməsi də nəzərdə tutulub. Mən əminəm ki, böyük Şəhriyarın ruhu azad Azərbaycan xalqının bu günlərini görür ve çox şaddır. Çünki o, bu günləri çox arzulayaraq yazmışdı:
Övladların nə vaxtadək tərki-vətən olacaqdır
Əl-ələ ver, üsyan eylə, oyan oyan Azərbaycan
Yetər fəraq odlarından kül ələndi başımıza
Dur ayağa, Ya azad ol, ya tamam yan, Azərbaycan
Şəhriyarın ürəyi də səninki tək yaralıdır
Azadlıqdır sənə məlhəm, mənə dərman, Azərbaycan!
Yenidən uşaq olub, sonra solmaq istəyən şair 1988-ci ilin 18 sentyabrında Tehranın Mehr xəstəxanasında batan günəş kimi solaraq dünyasını dəyişir. Təbrizdəki Surxab məzarlığında dəfn edilir. Məhəmmədhüseyn Şəhriyarın vəfat etdiyi gün – 18 sentyabr hər il İranda “Milli şeir günü” kimi qeyd edilir. Böyük Şəhriyarın ədəbi aləmdə bizlərə yadigar qoyduğu irs eni-uzunu ve dərinliyi bilinməyən okeanlarla müqayisə edilə bilər.

Görkəmli Azərbaycan şairi Əliağa Kürçaylının “Kümbet” dərgisində çap olunan şeiri

AZƏRBAYCAN
Əliağa KÜRÇAYLI

Mən könlümü təzəcə eşqə düşənlər kimi
Pıçıldamaq istərəm – eşidilməsin səsim.
Sevgi etirafımı, bu vurulan qəlbimi
Elə açmaq istərəm bir kimsə eşitməsin.

Eşqimi ovuc-ovuc torpağına, daşına
Səpərəm, qız başına şabaş səpənlər kimi.
Səni öpmək istərəm – düz on səkkiz yaşına
Təzəcə qədəm qoyan qızı öpənlər kimi.

Uğrunda həyatımı qurban vermək istərəm,
Eşqin təntənəsiyçün can qurban edən kimi.
Səni bütün dünyaya mən göstərmək istərəm
Sevdiyim qız kimi yox – sevdiyim Vətən kimi.

Prof. Dr. Ali AKAR.”UYGARLIK DİLİ TÜRKÇE”

Yenilenme yahut Uygarlık Süreçlerine Eleştirel Bir Dokunuş
İnsan kelime ile düşünür. Kelime, düşüncenin hem öznesi ve hem de nesnesi durumdadır. Düşünceyi harekete geçirmesi yönüyle özne, ürettiği değerler sistemini taşımakla da nesne görevindedir. Bu iki yönlü, iki işlevli iletişim aracı, insanoğlunun uygarlık adına yarattığı her şeye damgasını vurmuştur. Yapılan ilk aletler, oluşturulan tüm toplumsal kurumlar ve bunlara bağlı olarak geliştirilen ilişkiler, etkileşimler, ritüeller bunların hepsi kelime, yani dil üzerinden gerçekleştirilmiş, geliştirilmiş ve dönüştürülmüştür.
Dile bağlı uygarlık tasarımının tarihi binlerce yıl öncelerine dayanır. İnsanın zihinsel melekelerini kullanmaya başlaması, neolitik dönemden itibaren iklim ve ekonomik koşulların uygunluğuna bağlı olarak Sümer, Çin, Mısır, Akdeniz ve yenidünyada Maya-Aztek uygarlıklarını ortaya çıkarmıştır. Ekonominin temel belirleyicisi tarımsal faaliyetler olan bu uygarlıklar –iklimin kendiliğinden sağladığı avantajlarla- ilk “yerleşik” toplumlar olarak tanımlanırlar. Bu yönüyle yerleşiklik, aslında zaman, coğrafya ve iklimle ilişkili göreceli bir kavramdır. Yerleşikliğe geçme süreci, insanın biyolojik, kültürel içsel bir özelliği değil, çevre koşullarına bağlı olarak meydana gelmiş dışsal bir edinim sürecidir. Bu çok önemli bir noktadır. Zira XVIII. yüzyıldan itibaren Batı dünyasında başlayan ve uygarlığın etnik ve biyolojik bir yetkinlik olduğu tezi yüzyıllar boyunca Batı ve Doğu ayrımının keskin çizgilerini oluşturmuştur. Batıda uygarlığı, Ortadoğu ve Akdeniz kültürlerinin bir bakiyesi olarak değil de aryan ırkının biyolojik bir özelliği olarak savunula gelmiştir. XVII. yüzyıldan sonra başlayan sömürgecilik faaliyetleri de “vahşi Doğuyu uygarlaştırma” gibi insanî bir kılıfla sunulmuştur. Oysa uygarlık, sulu ve güneşli tarım havzalarına erken gelenlerin artık değer üretmeleriyle gelişen bir süreçtir!
Erken uygarlık çağında oluşan büyük ekonomik artık değer sayesinde barınma ve beslenme için harcanan zaman, zihinsel faaliyetlerle ayrılmış ve bunun sonucunda da aydınlanma süreci başlamıştır. İnsan, artık tabiata hükmetmiş; su kanalları yaparak tarlalarını sulamış, toprağı ekmiş, hayvanları evcilleştirerek onlardan yararlanmaya başlamıştır. Böylece beslenme ve barınma için daha az zaman harcamaya başlamış, “artık zaman”da çeşitli zihinsel faaliyetlerde bulunmuştur. Yazı icat edilmiş, resimler yapılmış, büyük dinsel törenler düzenlemiş, bunlara bağlı sözlü dil ürünleri üretmiştir. Bu süreçlerin hepsinde dil ve yazı başat unsur olmuştur. Dil, kültürü üretmiş, yazı da bunu “saklama” görevini üstlenmiştir. Artık insanın gündelik hayatında ürettiği basit pratikler “bilgi” kalıbına sokularak gelecek nesillere aktarılmaya başlamıştır. Bunun ilk örneklerine Sümer, Mısır, Akdeniz, İndus uygarlıklarında rastlanmaktadır.
Bu yönüyle, yukarıda belirtildiği üzere uygarlık, insanın özdeksel olarak başlattığı bir hamle olmaktan çok, kendini içinde bulduğu çevresel, doğal bir süreçtir.
Kuzey Çayırlarında Neler Oldu?
Su havzaları dışında kalan toplum ya da topluluklar için uygarlık ne ifade ediyordu? Yahut soruyu, bu toplumların, uygarlığın hangi noktasında bulundukları şeklinde sormak gerekir. Asya’nın kuzeyinde yaşadıkları varsayılan toplumların tarihöncesi dönemleri ile ilgili bilgiler diğer topluluklara göre daha sınırlıdır. Zira yazılı kültürle geç tanışan bu toplulukların neolitik dönemdeki tarihleri hakkında ancak mitolojik anlatılardan yahut sınırlı sayıdaki kültürel kalıntıdan (kurganlarda bulunan araç gereçler, dokumalar) veya kaya resimleri (petroglif)nden bilgi edinilmektedir.
Uygun iklim koşullarında tarım ekonomisine geçerek artık zaman üreten ekvatoral tarımcılar dışında yaşayan bu insan toplulukları olumsuz doğa koşullarında avcı-göçerevli bir toplum düzeni hâlinde yaşamaktaydılar. Barınma ve beslenme faaliyetleri temel olarak hayvan yetiştiriciliği, av ve savaş ekonomisine dayanıyordu. Bu topluluklar, organize, hareketli, her türlü olumsuz tabiat koşuluna karşı dirençli insanlardan oluşmaktaydı. İç hukuklarını tanzim eden “yasa”lar, büyük ölçüde doğadan esinlenmiş, kesin kuralları olan militarist bir yapıya sahipti. Bu yönüyle bakıldığında, tarımcı topluluklardan daha fazla toplumsal organizasyonlara sahip toplumlardı. Yalnızca üretim tarzına bağlı yaşam modelleri farklıydı. Bu bakımdan “uygarlık”, yerleşiklerin, kendi yaşam tarzları merkezinden bakarak yaptıkları bir adlandırmadır. Elbette göreceli bir kavramdır.
Önasya tarlalarında ekincilik yapan insanlardan aslında pek farklı değildi kuzey çayırlarının göçerleri. Onların da üretim tarzları, toplumsal ve kültürel kurumları vardı. Asya’nın sert iklim ve doğa koşulları, onları tabiat karşısında “eğitmiş”tir. Eğiticisi doğa olan, her şeyi ondan öğrenen ve buna göre göçer yasaları ihdas eden bir toplumdu kuzeyliler… Din ve inancın temel dayanağı da doğadaki bu düzendi. Sonsuz çayırlarda, mavi göğün altında “gök” inancı, “Köktengri”cilik oluşmuştur.
Kuzey Asya’nın iklim koşulları ve bozkır ekonomisi coğrafya temelli bir kültür dünyası da yaratmıştır. Kültürün bağlı olduğu temellerin en önemlisi olan dildir. Şimdi Türkçe üzerinden oluşturulan uygarlık hamlelerini ele alabiliriz.
Türk Uygarlığının Temel Belirleyicisi Olarak Türkçe
Dil ve uygarlık ilişkisi Siyam ikizleri gibidir. Uygarlığın belirleyici kodları durumunda olan diller, bir taraftan sözlü kültürün taşıyıcılığını yaparken diğer taraftan da düşünce üretmenin temel aracı görevini üstlenmiştir.
Türk dili uzun tarih yolculuğunda birkaç büyük uygarlığın başat unsuru olmuştur. Bunlar, Asya’nın ilk büyük göçer imparatorluğunu kuran Hunlar, onlardan birkaç kaç yüz yıl sonra gelen ardılları Göktürkler, nihayet VIII. yüzyılda tarım uygarlığına dâhil olan Budist-Maniheist Uygurlar ve X. yüzyıldan sonra da Ortadoğu-Akdeniz tarım-ticaret uygarlığına adım atan Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılardır.
Bu uygarlık süreçlerinde dilin rolü ne olmuştur? Dil ile uygarlık arasında doğrusal bir ilişki mi, yoksa ikincil ve dolaylı bir bağ mı vardır? Bu sorunun yanıtını yine tarihte bulmaktayız. Türk tarihi aslında bir dil tarihidir. Biz, tarihe, etnik vurgulu bütün sorularımızı dil üzerinden sormaktayız. Zira dil, somut kültür ürünleri gibi üniversal bir özellik taşımaz. Kişinin etnik kimliğinin en erken edinilmiş parçasıdır. Örneğin, çanak çömlek, halı, keçe… çeşitli toplumlar tarafından aynı şekilde üretilebilir. Onlar üzerinden sorulacak etnik sorulara verilecek yanıtlar göreceli doğrulardır. Oysa kavimlerin dilleri kendi kültürlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hangi dili konuşuyor olmaları, hangi çömleği kullanıyor olmasından çok farklıdır. Dilde bir evren ve dünya tasavvuru vardır. Kelimeler ve bunlarla oluşturulmuş kavram alanları toplumun DNA’sı gibidir; yalnızca kendi kodları, şifreleri yer alır onda.
Köktürklerin taşlar üzerinde yazdıkları metinler bize bu konuda ilk ipuçları vermektedir. Bozkırın gururlu göçerlerinin dilleri de mağrur, yalın ve abartısızdır. Gökyüzü kadar derin, kılıç gibi keskin, su kadar berraktır. Bu dil bir fiil dilidir. Hareket ifade eden fiiller, göçer atlılarının peşine düşerek Asya’yı baştanbaşa dolaşır gibidir. Bu metinlerde yer alan fikir ve görüşler bir kişinin cümleleri değildir. Bunlar, binlerce yıl aynı bodun teşkilatında yaşayan ve her bir bireyin ürettiği tecrübenin ortak ürünüdür. Zira göçerler, hayvanları, çayırları, taşları hatta ölüleriyle birlikte yaşamakta ve üretmekteydiler. Buna, dil de dâhildir. Bilge Kağan’ın aşağıda yer alan tümcesi bunun en açık kanıtıdır. Burada, bozkırın binlerce kere denenmiş ve adeta imbikten süzülmüş şu tecrübesini açık yüreklilikle paylaşmaktadır: türük bodun tok arkuk sen āçsık tosık ömez sen bir todsar āçsık ömez sen antagıñın üçün igidmiş kaganıñın sabin almatin yir sayu bardıg kop anta alkıntıg arıltıg anta kalmışı yir sayu kop toru ölü yorıyur ertig… (= “Ey Türk halkı sen tok (gözlü ve) aksisin. Açlığı tokluğu düşünmezsin. Bir doyarsan açlığı düşünmezsin. Böyle olduğun için seni besleyip doyurmuş olan hakanlarının sözlerini almadan her yere gittin (ve) oralarda hep mahvoldun, tükendin”. (Költigin, Güney Yüzü, 8-9. Satır). Bu satırların müellifi Bilge Kağan olsa da söz ve onun arkasındaki anlam bütünlüğü aslında kuzey çayırlarının anonim bir birikimidir. Bu yönüyle, büyük bozkır uygarlığının bütün oluşum ve değişim süreçlerini ve anlamını dilde buluruz…
Türklerin tarım uygarlığına geçme sürecinde dil-uygarlık ilişkilerini daha iyi tespit ediyoruz. Türklerin yaşadığı iklim kuşağının hemen güneyinde geniş, verimli tarım arazileri ile büyük ticaret yollarının bulunduğu Tarım havzası bulunuyordu. Burası, neolitik dönemden itibaren ziraat yapılan topraklardı. Bu havza başta Çinliler ve Hint-İran kavimleri çok çeşitli Asya halkının geçiş noktalarıydı. Türklerin bu coğrafyayla ilgili ilk bilgileri daha çok “seferler” üzerinden okunmaktadır. Buralara her yıl birkaç kere “sü süleyen” (ordu sevk eden) Hunlar ve Köktürkler seferden sonra Moğolistan’a geri dönmekteydiler. Fakat buralardaki halkların yaşam tarzları, tarımın göçerliğe göre daha kolay ve cazibeli olması onları her zaman düşündürmüş olmalıdır. Bu yüzden daha Bilge Kağan daha sağken Budist rahipler ona kendi dinlerine girmesi teklifini götürmüşlerdir. Bilge Kağan’ın bu rahiplere ne cevap verdiğini bilmiyoruz, fakat 762 yılında Uygurların Bögü Kağan’ı onlara olumlu yanıt verecek ve Manihaizm’i kabul edecektir. Bu olay Türklerin uygarlık tarihinde bir dönem noktası olmuştur. Binlerce yıldır bozkırda göçer yaşayan ve hayvancılığa dayalı bir ekonomiye sahip Türkler, ilk defa tarımcı, ekinci bir uygarlığına ayak basmaktaydılar. Artık yavaş yavaş dindaşlarının topraklarına gelmeye başlamışlar, orada onlar gibi tarım yapmışlar, ticareti öğrenmişler, şehirler kurmuşlardır. Bu süreçte, kendi varoluşlarının temel dayandığı dilleri, Türkçeleri olmuştur. Nasıl olmuştur? Bu uzun ve önemli bir hikâyedir… Çin, Hint ve Farsların yerleşik dil ve kültür coğrafyalarına gelen bu göçerlerin iki seçenekleri vardı; ya dinlerinin dilini öğrenip o büyük kültürler okyanusu içinde yok olup gidecekler yahut da dinlerini, kendi dilleri ile algılayacaklardı. Onlar ikinci yolu tercih ettiler. Budizm’in ve Manihaizm’in hemen hemen bütün eserleri gayretli Uygur kâtipleri tarafından Türkçeye çevrildi. Bu Türklüğün ilk büyük Rönesans’ıdır. Önemli bir aydınlanma hamlesidir. Zira Budizm’in büyük ve hacimli külliyatını çevirmekle bir yandan yeni dinlerini öğrenmişler, diğer taraftan o dinin muazzam kavram alanını kendi dillerine aktarmışlardır. Bu çok önemli bir husustur. Türk dilinin bozkırdaki mağrur yapısı burada artık zenginleşmiş, ifade kıvraklığı kazanmıştır. Yeni kelimeler, yeni ekler, yeni kavramlar üretilmiştir. Tabi bunların hepsi Köktürkçenin sağlam ve kristalize olmuş kökleri üzerine oturmuştur. Adeta, bozkırda köklenmiş bir bitki, tarım havzasında çiçek vermiştir. Büyük Uygur deneyimi, yalnızca Türkçenin bir uygarlık dili olmasını sonucunu doğurmamış, aynı zamanda Türklerin kendi kültür ve kimliklerinin sürekliliğini sağlamıştır. Çünkü artık, Türkler de Çinliler ve diğer yerleşik halklar gibi tarım uygarlığının bütün enstrümanlarını başarıyla kullanmaya başlamışlardır. Çevrilen yüzlerce dinî metin büyük bir külliyat oluşturmuş yazı ve matbaa kültürü gelişmiştir. Sonraki yüzyıllarda, Uygurlar, Tarım havzasının en entelektüel tabakasını teşkil edecekti.
Uygur tecrübesi Türklerin tarihte yaşadıkları en önemli uygarlık ve aydınlanma hamlesi olmuştur. Bu hareketin etkisi ve oluşturulan gelenekler İslami dönemde devam etmiştir. 10. yüzyılda Müslümanlığı kabul etmeye başlayan Karahanlılar, akrabaları Uygurların tercüme deneyimlerini kullanarak Kur’an’ı ve diğer İslamî eserleri kendi dillerine aktarmışlardır. Bu arada yüzyıllar boyunca Uygur alfabesi Türk coğrafyalarında kullanılmıştır.
İslami dönemde Uygur etkisiyle oluşturulan, dil üzerinden dini anlama ve algılama geleneği bütün Müslüman Türk devletinde de devam etmiştir. Bu manada, Anadolu’da XIII. yüzyılda gelişen tasavvuf hareketleri, esas olarak Türkçeyle meydana getirilmiş bir dünya ve uygarlık tasavvurudur. Horasan’daki akılcı Maturudiliğin düşünce dünyasından beslenen Türk tasavvufu, akıl ile gönül’ü bir araya getiren bir sentez olmuştur. Kökleri Yesevi’ye kadar giden ve Anadolu’da filizlenen bu hareketin “muharrik” gücü Türkçe olmuştur. Bu yüzyılda Farsçanın yazı dili olarak egemenliğine rağmen, Hacı Bektaşı Veli, Hacı Bayramı Veli, Yunus Emre ve bunların peşinden giden binlerce ozan-derviş felsefelerini ana dilleri olan Türkçe ile ifade etmişlerdir. VIII. yüzyılda Uygurların, Çin ve Hint kültür ablukasına karşı yaptıkları tercüme hamlesinin bir benzerini Anadolulu dervişler Farsçaya karşı yaparak kendi dilleri üzerinde bir uygarlık kurmuşlardır. Bu dil ve kültür ikliminde bir asır sonra kurulacak Osmanlı devletinin resmî dili Türkçe olacaktır. Görülüyor ki dil ve aydınlanma arasındaki doğrusal ilişkinin ikinci evresi XIII. yüzyıl Anadolu’sunda yaşanmıştır.
Türkçenin uygarlıkla bir diğer ilişkisi XIX. yüzyıldan itibaren başlayan Batılılaşma sürecinde görülecektir. 1839’da ilan edilen Tanzimat’ı takip eden yıllarda “halka doğru” demokrasi ve batılılaşma faaliyetlerinde ilk başvurulan toplum tasarımı aracı yine Türkçe olacaktır. Tanzimat’ın ülkücü yazar ve şairleri, düşünce ve görüşlerini dil üzerinden anlatacaklardır. Bu manada, dil hem bir iletişim aracı olmuş hem de yeni fikirleri üreten, dönüştüren bir düşünce üretme mekanizması hâline gelmiştir. Böylece yaklaşık bir asır devam eden süreçte iyice olgunlaştırılan dile dayalı bir uygarlık ve etnik yapı tasarımı Cumhuriyetten sonra meyvelerini vermeye başlamıştır. Cumhuriyet, bütün kurumlarıyla Türkçe üzerinden geliştirilmiş, tanımlanmış millet ve dolayısıyla uygarlık tasarımını yürürlüğe koymuştur. XX. yüzyılın başında İttihat ve Terakki Cemiyetinin fikirleri, Cumhuriyetle hayat bulmuş ve Anadolu coğrafyasında meydana getirilecek yeni toplum modeli de Türkçeye bağlı bir adlandırmayla tasarlanmıştır.
Türk milletinin binlerce yıllık tarihinde gerçekleştirilen çok önemli birkaç uygarlık hamlesinin dille doğrudan ilişkisi vardır. Tarihi, coğrafya değiştirmekle geçen bir milletin, etnik kimliği veya “pasaport”u olarak taşıyacağı tek şeyi galiba diliydi. Bu yüzden, dünya üzerinde Türklük adına yapılan her eserin arkasında mutlaka Türkçeyi düşünmek ve Türk uygarlığının başat unsuru olarak onu görmek durumdayız.
* Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. Muğla/TÜRKİYE

Mehmet Ali KALKAN.”VATAN”

Sanma ki buralardır,
Dokuz yön bizim oğul.
Vatan hatıralardır,
Hep dizim dizim oğul.

Gâh güldür, gâh dikendir,
Gâh boynumu bükendir,
Estergon, Ötüken’dir,
Baharım, yazım oğul.

Bazen bendirdir, neydir,
Bazen Mirali Bey’dir,
Köroğlu’nda hey heydir,
Çalınan sazım oğul.

Gökçek çam kokusudur,
Bir yayla uykusudur,
Bazen bir avuç sudur,
Gözesi gözüm oğul.

Türküdür dağ başında,
Hasrettir gözyaşında,
Yârin hilal kaşında,
Çekilir nazım oğul.

Hazar’dır, Akdeniz’dir,
Gözyaşınca temizdir,
Her damla benden izdir,
Yazılmış yazım oğul.

Sazdır, kopuzdur, tardır,
Gün batmayan diyardır,
Türk olan bahtiyardır,
Göklerde izim oğul.

Ha İstanbul ha Kaşgar,
Gâh sevdadır, gâh efkâr,
Daha diyeceğim var,
Bitmedi sözüm oğul.

Yoldaki yolu bulur,
Yol bilmezler kaybolur,
Gökte gece mi olur?
Ap aktır yüzüm oğul.

Mete de biz, Mehmet te,
Sıla da biz, gurbette,
Bu seçilmiş millette,
Dünyaya lazım oğul.

Dünya dünya Kur’ân’dır,
Gök kubbede Turan’dır,
Vatan ben de durandır.
Hepsi de özüm oğul…
Hepsi de özüm oğul…

KÜMBET DERGİSİ 44. SAYISI YAYINDA

Yeni bir sayı, yeni bir nefes ve aramıza katılan yeni kalemlerle 44. sayımızla Türk kültür ve sanatı adına siz değerli okuyucularımızla beraber olmaktan kıvanç duyuyoruz. Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği bünyesinde yayınlanan KÜMBET Derginiz 2017 yılı içerisinde daha fazla okuyucusuyla buluşmak ve ülkemizin kütüphanelerinde okurlarıyla buluşmanın güzelliğini yaşıyor. Bizlere bu konuda destek veren kurum ve kuruluşlara, dergimizi daha kaliteli daha faydalı hale getirmek için yoğun çaba ve düşünce sarf eden bütün okurlarımıza en derin teşekkürlerimizi, şükranlarımızı sunuyoruz.
2017 yılı içerisinde yapmayı planladığımız geleneksel kültür sanat faaliyetlerinin dışında farklı programlara imza atacağımızı şimdiden müjdeleyelim. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Tokat Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği’nin geleneksel olarak icra ettiği “Uluslararası Tokat Köroğlu Halk Âşıkları Kültür ve Sanat Şöleni”nin bu yıl 3.nü daha geniş katılımlı bir etkinlikle yapmayı düşünüyoruz. Tokat Belediyesi ile beraber gerçekleştirdiğimiz diğer bir etkinlik de Yeşilırmak Şiir Şöleni’nin 9.sunu ülke içinden ve dışından davet edeceğimiz şairlerle birlikte başarılı bir şekilde ortaya koymak olacaktır. Ayrıca Mayıs ayı içinde çok anlamlı bir vefa programında yaşayan âşıklarımızdan Almuslu Âşık Eşref Tombuloğlu, aramızdan ayrılmış olan Zileli Sadık Doğanay ve Türk kültürüne büyük hizmet vermiş bir şair, yazar, akademisyen Mehmet Yardımcı’ya Tokat’ta vefa Gecesi düzenlenecek.
Türk şiirinin büyük isimlerinden Cahit KÜLEBİ, doğumunun 100. yılında bu yıl TRT, Niksar Kaymakamlığı, Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği koordinesiyle daha farklı etkinliklerle anılacak. Geleneksel “Cahit KÜLEBİ ve Memleketime Bakış Şiir Yarışması”nın da 8.si bu yıl Cahit Külebi’nin Doğumunun 100. Yılı anısına gerçekleştirilecek. Erzurumlu Emrah’tan Cahit KÜLEBİ’ye Kültür Sanat Şöleni Etkinlikleri çerçevesinde davet edilecek ilim adamlarıyla Erzurumlu Emrah ve Cahit KÜLEBİ planlanan panellerle bir kez daha bilinmeyen yönleriyle değerlendirilecek.
Dergimizin bu sayısında Tacettin Günaydın Özel Dosyası sizlerle buluşurken şehirlerin kültür ve sanatına büyük emek vermiş şahsiyetlerin unutulmaması gereğini hissettirmeyi amaçladık. Birbirinden değerli akademisyenler, araştırmacı, yazarlar oldukça ilginizi çekebilecek konuları büyük çaba sarf ederek gün yüzüne çıkardıkları ürünlerini sizlerle paylaştılar. Eminiz ki şair dostlarımız da bahar mevsiminin güzelliği içinde yüreklerinden taşan duygularında açılan rengârenk çiçeklerini sizlere sunmanın bahtiyarlığını yaşayacaklardır.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği üyeleri imkânları ölçüsünde davet edildikleri kültür sanat programlarında KÜMBET Dergimizi temsil etmeye gayret ettiler. Bu çalışmaları dergimizin “Etkinlikler “ bölümünden takip edebilirsiniz. Ayrıca gelenekselleşen TOŞAYAD kahvaltılarının bu yıl yirmi üçüncüsü Tokat Belediyesi’nin katkıları ve Tokat Belediye Başkanı Av. Eyüp EROĞLU’nun katılımıyla gerçekleştirildi. Kahvaltı ve imza gününün onur konuğu ise “Bir Elleri Kaldı Aklımda” eseriyle Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Uzmanı, Şair ve Yazar Bekir Yeğnidemir oldu.
45. sayıda buluşmak…….

Remzi ZENGİN
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı

Ülkü TAŞLIOVA.”DARVAZLI MİHRALİ”

Hayatın içinde bağıra çağıra dolanan Abdullah Ağa oğlunu arıyordu. Haylazlıkları babasını canından bezdirse de o kara gözleri gözlerine deyince gönlüne gıda oluyordu.
“Ay gadasını aldığım de görüm hardasan. Gene nereye gitti bu uşak? Ay oğul neredesin ses ver. Boz at da yerinde yok. At sürmek için gene yaylağa gitmiş olacak.”
Dilinde terekeme âşık havası, elinde at kamçısıyla evlerinin önündeki kırık bulağın yanına gitti. Kınalı kayanın üstüne çıktı. Bakışları, aklına isyan edercesine karşısındaki güzelliğe ilişti kaldı. İkindi vaktinin turuncu ışıkları yeşil ovayı zümrüt cennetine benzetmişti. Bu güzel görünüş, içine mutluluk doldurdu. Yüzündeki sert çizgileri yumuşayınca gülümsemesi daha bir görünür oldu.
Gülümseyen dudakları arasından fısıldarcasına, “Ne garip hal… Huzur ile zahmet yan yana. Bu tarafta urusun zulmü, diğer tarafta köyüm Darvaz. Ey güzel vatan, düştü yine deli gönlüm güzelliğinin hayaline. Bir yanda korku ile kavga, bir yanda millettim, imanım, memleketim…” dedi.
Rüzgârının yüzüne dokunmasıyla kendisine geldi. Uzaktaki karartıyı görünce gururlu heyecana kapıldı.
“Aha da geliyor babasının görkemli aslan balası. Tükenmez hazinesi. Bu nece at sürmektir? Yavaş ay balam yavaş. Gör ki atı çatlatacak.”
Yorgun güneş ağır ağır dağlar ardına yürürken eyersiz atın belinde bir yiğit büyüyordu. Henüz bıyıkları terlememiş kara oğlanı babası bir başka severdi. Ondan büyük oğulları olsa da hiç biri onun gibi değildi. Bir başkaydı Mihrali. Babasının gözünün akı, karası, nuruydu. Biliyordu, anlıyordu ondaki o cesareti.
Ter içindeki atı babasının önünde durdurdu. Bir hamlede yere atladı. Atın burnundan çıkan nefes ateş gibiydi. Babası atın halini görünce celallendi.
“Daha yaşın kaç ay balam? Ne kantarma takmışsın ne eyer. Kaldırıp seni taşa, kayaya çalsa benim halim nece olur. Umudum yıkılır, ömrüm puç olur.”
“Sen narahat olma baba hiçbir at beni ne kayaya çalabilir ne de taşa.”
Abdullah Ağa yüksek duygu ve düşüncelerle bağlandığı evladındaki yurt ve millet sevgisinin farkındaydı. Arkadaşlarıyla oynadıkları oyunlarda o hep at biner, silah kuşanır kumandan olur, köyünü düşmanlardan kurtarırdı. Çoğu zaman da eyersiz atının yelesinden tutarak dağ, tepe, ova demeden koşar dururdu.
Geceyi gündüz, gündüzü gece eden zaman Mihrali’yi bir kararda koyar mı hiç? On yedi yaşına gelen delikanlı gözü pek bir cengâver olup çıkmıştı. Genç yaşında cesareti, mertliği ve çevikliği dillerde söylenir olmuştu.
Kâinatın tek sultanı olan zaman, hayatın nehri gibi akıp gidiyordu. Abdullah Ağanın ömrü de bu nehir içinde sona çatarak, o gece hakikat vuslatına ermişti. Yokuşu çok, düzlüğü az bir ömür yaşayarak sessizce çekip gitmişti zalim dünyadan. Ardında ise yularsız bir aslan bırakmıştı.
“Babanız bu dünyadan gider oldu/Beni od ataşlara katar oldu/ Gelin helallik verin ay balam/ onun son dileğiydi bu ay balam.” diyerek ağıt yakan anasını yine Mihrali teselli ediyordu.
Tek katlı evleri, taziyeye gelen insanlarla dolup boşalıyordu. Ahali ne kadar karşı dursa da Urus askeri, Abdullah Ağa’nın defnini Müslüman mezarlığına yapılmasına izin vermiyordu.
“Ben babamı Urus mezarlığında yatmasına izin vermem. Böyle bir şeyi benim yüreğim kabul etmez.” diyerek ne kadar karşı çıktıysa sözünü ailesinin aksakallarına dinletemedi. “Oğul bu kâfirler bize izin vermezler. Nice senedir Müslüman mezarlığına defin yaptırmadılar, şimdi mi izin verecekler? Başımızı belaya koyma.”
Aksakalların sözüne daha fazla karşı durmadı Mihrali. Duramazdı da; nasıl dursundu? Adet öyleydi. Başına kara kalpağını takarak evin dışına çıktı. Babasının atının bağlı olduğu yeşilliğe doğru yürüdü. Beyaz alınlı kara atı okşadığında, gönlüne gömdüğü kederli gözyaşları içine sığmıyordu.
Karayağız, kısa boylu, tıknaz delikanlı, babasının atından başka kimsenin olmadığı yaylakta sarsıla sarsıla ağlıyordu. Boğazını yakan hıçkırıklar arasında “Babammm” diyordu. “Atam, dalım, kömeyim, gücüm, kuvvetim, sesim sedam, heyecanım, coşkum. Beni nasıl bıraktın gittin?” diyor, hasretini sözlere ekleyerek gözyaşlarından akıtıyordu. Yüreğinin yandığını hissediyor, “Bana yardım et Allah” diye yakarıyordu.
Abdullah Ağanın ölümü Darvaz Köyünü yasa boğmuştu. Bu yetmiyormuş gibi Urus askerleri gelip, gidip rahatsız ediyordu. Onların yaptıklarını gören Mihrali, gençliğin deli coşkusuyla kavgaya kalkışıyor, amcalarını, ağabeylerini zor durumlara düşürüyordu. “Vermem babamı o zalimlere.” diyor da başka bir söz demiyordu.
“Gel hele aziz oğul. Bu yaptığın doğru değil. Ömür yaşanası devrandır. Sonra da o devran biter yenisi başlar. Sen babanın biten davarının yeniden başlayan yanısın. Her yer Allah’ın değil mi? Eğer sen babanın defnine karşı çıkarsan bu soysuz kâfirlerin bize etmediği zulüm kalmaz. Bunca insanın hayatını tehlikeye atma.”
Darvaz köyünün hatırı sayılır aksakalının sözünü yerde koymak olmazdı. Boyun eğdi sustu Mihrali.
***
Günler zaman denen kisveden geçip giderken canına düşen gada Mihrali’ ye huzur vermiyordu. Başını yastığa koyup, gözünü yumduğunda babası karşısına dikiliyor, “Beni niye buraya koydun? Bana verdiğin helallik bu muydu? Güneş gezip yorulanda, gökteki kartal yuvasına dönende, mor dağlar kara olanda. Al alevler kül savuranda gel beni kurtar ey benim aslan yürekli balam.” diyordu.
Ter içinde dehşetle uyanan Mihrali gördüğü rüyayı anlama çalışıyordu. Başını ellerinin arasına alarak, “Babam, ‘Gece gel beni buradan al.’ diyor.” “Kimin yaman olduğunu, kimin sözünün hakikat olduğunu yakında herkes görecek.”
Yatağından kalkıp kara mintanını, kara şalvarını giyerek, körüklü kara çivekilerini ayaklarına çekti. Kara çuhasını giyinip kara kemerini taktı. Duvarda asılı duran çift fişekliği göğsüne çapraz bağladı. Yastığının altından çıkardığı kamasına baktı baktı, dudaklarına küçük bir gülümseme düşüverdi. Babası gümüş kabzalı hançeri,
“Aslan oğlum sünnet oldun. Bu kamayı er oluşunun ilk hediyesi olarak sana veriyorum. Bu bize atamızdan yadigârdır. Ona göre balamcan.” diyerek toy meydanında âşık havasıyla ağır gayda oynayarak beline taktığı anı hatırladı. O ne güzel bir gündü. Kol kaldırıp ağır adımlarla kartal gibi süzülen babasına bir kez daha hayran olmuştu. Hatırı sayılır büyük adamdı Abdullah Ağa. Yoksa o kadar millet toy meclisine yığılır mıydı hiç? Bir tarafta kaynayan yemek kazanları, bir tarafta âşıkların toy havalarıyla coşan ayaklar, kollar… Gönlüne tuhaf bir keder düştü. Kara kılıflı kamasını beline astı. Odadaki kısık lamba ışığı altında ıslak gözlerini elinin tersiyle silerek kara kalpağını başına taktı. Yatağının başucu tarafında duvara dayalı duran tüfeğini aldı. Sükûtun eteğinden tutarak ağır adımlarla dışarı çıktı. Dış kapının önünde durarak etrafa göz gezdirdi. “Allah bana yardım ediyor.” dedi. Yerle gök arasında ne varsa karanlığın karasında yok olmuştu sanki.
Ahırın orta direğinde asılı duran idare çırasını yaktıktan sonra eyeri atın beline yükledi. Koşun takımını da bağlayarak yuları eline aldı. Tüfeğini sırtına çaprazlamasına geçirdiğinde kendisini bekleyen zor günlerden bîhaberdi. Nerden bilecekti ki bir gün Turan’dan Yemen’e uzanan bir destan olacağını… Bir Sultanın yularsız aslanı olacağını…
Ne olabilecekleri düşünüyordu, ne de içinde korkunun zerresini barındırıyordu. Tek emeli vardı o da babasını oradan kurtarmak… Hiçbir zaman arzuları peşinden koşmaktan korkmayan Mihrali belki de şimdi en büyük arzusunun peşine düşmüştü. Geçmişi, geleceği, atasıydı, ecdadıydı babası. Onu Urus ölülerinin içinde nasıl bırakabilirdi. Bir türlü babasının orada oluşunu kendisine yediremedi. Zalimlerin zulmü hangi yiğidin içinde gam barındırmadı ki Mihrali’ in de içinde barınmasın. Bu içini kemiren dertten kurtulmanın tek yolu vardı. O da o yola çıkmaktan geri durmadı.
Çırayı tek nefeste söndürdükten sonra atın yularından çekerek ahırdan dışarı çıktı. Kısa boyu, zayıf bedeni onu daha bir çevik kılıyordu. Bir zıplatışta atın beline oturarak topuklarıyla karnına vurdu. Gece yarı olmak üzereydi ve her yer zil karaydı.
Urus mezarlığına doğru sessizce yol alıyordu. Atının yelesini okşayarak, “Gece kara da olsa sır saklamaz sakın sesini çıkarma.” dedikten sonra mezarlığa varmadan atından indi. Yularını büyük ağacın dalına iliştirerek diplerden sine sine ilerledi. “Yılan gibi sessizce sürünerek ilerlemeliyim.”
Tümseğin dibine uzanarak etrafı kolaçan etmeye başladı. Darvaz köyünün her bir taşının toprağının yerini çok iyi biliyordu. Dağ tepe demeden gece gündüz at sürmenin ne kadar işine yarayacağını hiç düşünmemişti. Bir gece önce de kazma küreği sakladığı kayanın dibine çöktü.
Mezarlığın dört ucunda nöbet tutan Urus askerlerini atlatarak, babasının mezarına vardı. Neyse ki babası mezarlığın ortasındaki hafif çukur yerdeydi. Kalpağını başından çıkarıp kenara koydu.
“Aha burada yatan ölüler gibi sessiz olmalıyım. Yoksa yarın köyde çıkacak olan kavga, dövüş boşu boşuna olur.”
Her kürek savuruşuyla babasına daha da yaklaşıyordu. Gözü ne Urus’ un kibirli askerlerini görüyordu, ne de yüreğine yakalanarak öldürüleceği korkusu düşüyordu.
“Seni öz yurdunda, öz toprağında yabancı bırakır mıyım baba?” diyerek olanca gücüyle toprağı kazıyordu.
Yerden aldığı kalpağını katlayarak kemerine geçirdi. Mezara eğilip babasının kefenli bedenini görünce bir an içi titredi. Sonra hemen eğilip,
“Ya Allah.” diyerek bir hamlede omuzuna aldı.
Gecenin zil karası yerini alaca karanlığa bırakıyordu. Omuzunda babası olsa da var gücüyle koşuyordu.
“Dur kimsin sen?” diye bağıran Urus askerine aldırmadan atının bağlı olduğu tarafa koşuyordu. Arkadan bağıranların sesleri çoğalıp yükselmeye başladığında Mihrali babasını atının terkisine yerleştirmişti bile.
Silah sesleri duyunca tüfeğini alarak kazma küreğini sakladığı kayanın arkasına sipere yattı.
“Namertler biraz daha yaklaşın ki size dünyayı dar edip cehennemin kapılarını açayım.”
Dört kez nişan aldı dört kez tetiğe dokundu. Bütün sesler kesilmiş, sadece kuşların ürkek kanat çırpışları duyulur olmuştu.
Darvaz’ın diğer ucunda olan Müslüman mezarlığına atını dörtnala sürüyordu. Arada bir terkisine bağladığı beyaz kefenli babasına bakıyor, oradan kurtardığı için içine acı bir huzur doluyordu.
Müslüman mezarlığında da Urus askerleri nöbet tutuyordu. Atını uzağa bir çeper dibine bağladı. Kalpağını çıkarıp eyerin köşesine sıkıştırdı. Tüfeğini sol omzuna çapraz astı. Etrafını iyice kolladı. Sanki yeryüzünde kimse yaşamıyordu. Babasını atın beline bağladığı bağı çözüp tek hamlede sağ omuzuna yüklendi. Kısa boylu, çelimsiz zayıf bedenli Mihrali sanki dağlar kadar büyük ve güçlü bir bedene sahipmiş gibi mezarlığa doğru koşmaya başladı.
Önceden hazırlayıp üzerini tahta ve otlarla kapattığı kabre babasını usulünce yerleştirerek üzerini örttü. Son duasını okuyup gözyaşıyla babasının kabrini suladığı vakitte şafak sökmüş, güneş doğmak için dağlar ardında yer arıyordu.
Başını babasının toprağından kaldırdığında sabahı fark etti. Hızlıca avucunu toprakla doldurarak yerinden kalktı. Koşar adımla atına doğru yöneldi. Arkasından bağıran Urus askerlerine aldırmadı. Eyerin kenarından kalpağını alarak başına taktı. Atına binip mahmuzladığında arkasından yağmur gibi yağan mermiler ona yetişemiyordu.
Dağların arasından gülümseyen güneşe baktı. Kantarmayı çekerek atını durdurdu. Babasının mezarından aldığı avucundaki toprağı öperek havaya serpti. Sonra döndü uzakta kalan Darvaz Köyüne baktı. İçine bir kor düştü.
“Seni tekrar görmek nasip olacak mı?”
Atını dörtnala sürdüğü dağlar kollarını açarak onu bağrında saklamaya hazırdı./ 25.08.2016/ANKARA

Âşık Eşref Tombuloğlu.”LÜM VAR MI YA BEN YOĞUM

Bugün yarın varamadım farkına
Sene eskimedi ben eskidim ben
Yaş dayandı otuz dokuz kırkına
Sene eskimedi ben eskidim ben

İçerim yandıkça dışarım uğar
Kime dert yanıksam yanından koğar
Sabah güneş doğar akşam ay doğar
Sene eskimedi ben eskidim ben

Öksüz fakir olan gurbette kışlar
Dertlinin kurumaz gözünde yaşlar
Ayın biri biter birisi başlar
Sene eskimedi ben eskidim ben

Ağaçlar yeşermez dalınan köksüz
Ağlayan ağlamaz elbette mahsuz
Önce yetim kaldım sonra da öksüz
Sene eskimedi ben eskidim ben

Seven sevdiğini dilde heceler
Garip ölür gurbet elde niceler
Yazın günler uzar, kışın geceler
Sene eskimedi ben eskidim ben

Bir olsa dünyada var olan dinler
Ne ayrılık kalır ne gayrı kinler
Yarası olanlar derdinden inler
Sene eskimedi ben eskidim ben

Türkülerim dilden dile söz olur
Ölenler karışır toprak toz olur
Yaşım belki elli, belki yüz olur
Sene eskimedi ben eskidim ben

Eşref yirmi yıldır gurbetliyim ben
Sazımla gurbette hasretliyim ben
Ta anamdan doğuştan bir dertliyim ben
Sene eskimedi ben eskidim ben

Levent KONYAR.”KURTULUŞ SAVAŞI’NIN MADDİ SIKINTILARI: BUHARA CUMHURİYETİ VE OSMAN KOCAOĞLU’NUN YARDIMI”

Osmanlı’nın bir uzantısı olması nedeniyle Türk Milli Kurtuluş Savaşı’nın ekonomik ve sosyal sorunlarını tarihi gelişim süreci ile açıklamak gerekir. Bu konuları Osmanlı’nın son yüzyılındaki yaşananlardan bağımsız düşünmemiz mümkün değildir.
Son yüzyılda Osmanlı’nın girdiği bütün savaşlara; 93 Harbi, Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı vb., insan ve maddi kaynak sağlayan Anadolu’nun adeta altı üstüne dönmüştü. Anadolu’nun bütün üretim ve sosyal dengesi bozulmuş, yönetim boşluğundan yararlanan bazı insanlar Anadolu insanının elindeki son var olanı da tüketmişti. Bütün bunların üstüne Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru egemen güçler Anadolu’yu artık bir savaş alanı haline getirmişti ki bu gerçek bir felaketti. Artık Türk Kurtuluş Savaşı bu yaşananlardan sonra sadece siyasi ve askeri bir mücadele değil, aynı zamanda mali ve ekonomik bir savaş haline gelmiştir.
Osmanlı Devleti 20. yüzyıla girerken kapitülasyonların etkisi, sermaye yetersizliği, teknolojik geriliği veya yetersizliği, bilgisizlik, istikrarlı bir yönetimin kurulamaması ve sürekli savaşlar nedeniyle ekonomik açıdan dışa bağımlı hale gelmişti. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte ise ekonomisi alt üst olmuştu. Hemen her alanda ekonomik sorunlar baş göstermeye başlamıştı. Mustafa Kemal’i yalnız askeri sorunlar değil aynı zamanda maddi sorunlar da bekliyordu.
Mustafa Kemal ve Sivas Temsil Heyeti, Ankara’ya geldiklerinde ellerinde kullanabilecekleri ne bütçe ne de hali hazırda bir hazine yoktu. Oysa kurulması gereken bir ordu, alınması gereken silahlar, karnını doyurmak zorunda olduğu askerler para beklemekteydi. Yalnız Anadolu halkı ile bu nereye kadar mümkün olabilirdi? Halk bir yandan düşmana karşı kendini korumaktan aciz bir devletin borçlandığı yabancı kuruluşlara vergi öderken, diğer yandan da kendisini, düşmana karşı koruyan Kuvayı Milliye güçlerinin ihtiyaçlarını karşılamakta idi.
Bu şartlar altında bir şeyler yapmak, ekonomik kaynak sağlamak, savaş için artık olmazsa olmaz durumuna gelmişti. Son Osmanlı Müdafii (Medine Müdafii) Fahrettin Paşa Afganistan, Pakistan bölgesine gönderilmiş ve buradan gelen yardımlarla biraz olsun nefes almamız sağlanmışsa da düşmanı yurttan atmak için yeterli değildi. Kurtuluş Savaşı’nın bu zor ortamında yardımımıza Buhara Türk Cumhuriyeti halkı ve Onun Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu yetişti. Türkistan coğrafyasında birçok alanda çağdaşlaşma hareketi başlatan Osman Kocaoğlu.
Bugüne kadar Kurtuluş Savaşı sırasında Rusların gönderdikleri sanılan altınları ve silahları Buhara Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu yönetimindeki kardeşlerimiz göndermişlerdir.
28 Temmuz 1968 günü Hakk’ın rahmetine kavuşan Osman Kocaoğlu Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi haziresinde toprağa verilmiştir. Osman Kocaoğlu, İsmail Gaspıralı’nın “Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik” ülküsü ışığında Türkistan coğrafyasına her alanda çağdaşlaşma ışığı taşımaya çalışan, Rusların baskısından kurtulmak için bağımsızlık mücadelesi başlatan, Buhara Cumhuriyeti’ni kuran bir kahraman mücahit, bir devlet adamı, bir aydındır. Kocaoğlu 1878’de Fergana’nın Oş kasabasında doğmuş, iyi bir eğitim görmüş, Türkistan coğrafyasında pek çok alanda çağdaşlaşma hareketi başlatmış ve 1920-21 yıllarında Buhara Cumhurbaşkanı olmuştur.
Buhara Cumhurbaşkanı, çeşitli kaynaklarda Osman Hoca, Osman Hocaoğlu, Polat Hoca, Usman Khoja… gibi çeşitli adlarla anılıyor, ama o, 1927 yılında yayınlanmaya başlanan Yeni Türkistan dergisindeki yazılarında hep Osman KOCAOĞLU adını kullanmıştır. Osman Kocaoğlu’nun 1900-1922 yılları arasında Buhara Cumhuriyeti’ne giden yolda özellikle Buhara’da yaptıkları, 1924-1991 döneminde Türkistan coğrafyasına egemen olan Sovyetler Birliği’nin asimilasyon politikaları nedeniyle, ayrıntılarıyla bilinemiyor. Bu kahraman insan, Sovyetler dönemindeki yayınlarda, kendi halkına vatan haini olarak tanıtılmıştır. Özbekistan’ın bağımsızlığına kavuşması sonrasında, Özbek tarihçi Prof. Dr. Rüstem Şemsütdinov, yaptığı bir konuşmada bu haksızlığı anlatırken, “Biz tarihçiler Osman Hoca’yı şimdiye kadar vatan haini, İngiliz casusu olarak karaladık” demiştir.
Kurtuluş Savaşı’nın en zor aylarında bir kırılma noktasına gelen mücadeleler sırasında Rusların, Yunanlıları destekleyen İngilizlere olan düşmanlığından yararlanmak isteyen Gazi Mustafa Kemal, İngilizlerin Anadolu’ya hâkim olması durumunda Rus güvenliğinin tehlikeye düşecek olmasını bir koz olarak kullanmış ve Rusların yanımızda yer almasını sağlamıştır. Rusya’nın başında bulunan Lenin’in Türk Kurtuluş Savaşı’na yardım göndereceğini duyan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu hiç tereddütsüz Yüz Milyon Altın (100.000.000) göndermeye hazır olduğunu bildirmiştir.
Vagonlara yüklenerek Anadolu’ya doğru yolu çıkan altınların sadece 18.326.800 altın rublelik kısmı o da üç yıl içerisinde peyderpey Türkiye’ye teslim edilmiştir. Osman Kocaoğlu’nun gönderdiği yardımın 81.673.200 altın ruble tutarındaki bölümü, Lenin tarafından açıkça gasp edilmiştir. Ruslar, geri kalan yaklaşık 90 milyon altını, herhalde aracılık ücreti olarak almış olacaktır!
İstiklal Savaşı devam ederken, Buhara Halk Cumhuriyetinden bir heyet diplomatik temaslar yapmak üzere 17 Ocak 1921’de Ankara’ya gelir. Heyet, beraberinde getirdiği üç adet altın işlemeli kılıç ile Timur’a ait bir Kuran-ı Kerim’i Mustafa Kemal’e hediye eder. Sakarya Zaferini tebrik amacıyla gönderilen bu hediyeler karşısında müteessir olan Mustafa Kemal Paşa, meclis kürsüsünden duygu dolu bir konuşmayı yapar:
“Buhara ahalisinin Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine hediye olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim ile Türkiye Halk Ordusuna nişane-i takdir ve tebrik olarak irsal eylediği kılıç, Hak din ile hayat-ı hidame-i kuvveti temsil eden fevkalade muazzam ve kıymettar iki yadigârdır. Bu emanetleri elinizden alır iken kalbim heyecan ile doldu. Halkımız ve ordumuz uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşebbüsat ve tebrikat nişanelerinden, şüphesiz, çok mütehassis ve mesrur olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirmek, bu Kitab-ı Mukaddes’i millete, seyf-i azizi de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz, inşallah pek yakında bu kılıncı da kazanmış olacaktır. Heyet-i muhtereminize de Türkiye ahalisi ve ordusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti namına teşekkür ederim.” (Hâkimiyeti Milliye, 8 kânunusani (Ocak) 1922.)
Kılıçlardan biri Mustafa Kemal Paşa’ya, diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncü kılıç, 9 Eylül sabahı İzmir’e girerek Hükümet Konağına Türk bayrağını çeken İkinci Süvari Tümeni 4. Alayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Şerafettin Bey ’e verilmiştir.
Yazımı; bu konuda daha geniş bir araştırma ile konunun bütün ayrıntılarını ortaya koyma amacımı belirterek sonlandırırken şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum.
Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca, ülkesi Sovyet işgali altına düşünce, Afganistan üzerinden geçerek 1923 yılında Türkiye’ye sığınır. Atatürk, Osman Hoca’yı sıcak bir ilgi ile kabul eder. Türk vatandaşlığına geçen Osman Hoca, Kocaoğlu soyadını alır, Osman Hoca’ya milletvekili maaşı bağlanır. Bu maaş Osman Hoca’nın vefatından sonra kesilmez, eşi ölünceye kadar ödenmeye devam eder. Atatürk döneminde Sovyetler, Osman Hoca’nın sınır dışı edilmesi için sürekli tazyikte bulunurlarsa da Atatürk buna direnir. Atatürk’ün ölümünden sonra, Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü bu baskılara dayanamaz ve 1939 yılında Osman Hoca’dan 24 saat içerisinde Türkiye’yi terk etmesi istenir. Milli Mücadele’ye yardım etmek üzere, 100 milyon rublelik altını Türkiye’ye nakletmek için seferber olan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca (Kocaoğlu) 1923′ten beri vatandaşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni terk etmek zorunda kalır. Ancak, İkinci Dünya Savasından sonra, 1946′da Türkiye’ye geri dönebilir. 1968’de vefat eden Osman Hoca, Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’ne defnedilir.

Hasan AKAR.”Kaldığımız yerden..”

TOKAT VALİLERİ (IX)
AHMET İZZETTİN ÇAĞPAR

1893 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Miralay (albay) emekli, şair Muhittin Bey, annesi Şadiye Hanım’dır. (Muhittin Mekki , 1874 Mekke doğumlu olup Arapkirlioğlu olarak bilinen ve çok sayıda eser veren bir kültür adamıdır. 1936’da vefat etmiştir) İzzettin (Çağpar) Selanik Feyz-i Âti Mektebinde orta öğrenimini tamamladı.20 Kasım 1915’te Mülkiyeyi bitirdi. Aralık 1915’de silahaltına alındı. Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar yedek subay olarak askerlik yaptı. Aralık 1918’de terhis edildi.
Ocak 1920’de Rusûmat (Gümrükler) Umum Müdürlüğü Muhafaza Memurluğuna tayin edilerek devlet hizmetine girdi. Bu kuruluşun çeşitli kademelerinde 1925 Ekim’ine kadar çalıştı. Bu tarihte görevinden ve memuriyetinden istifa ederek 1928 yılına kadar serbest çalıştı.
18.2.1928 tarihinde Konya Tahrirat Müdürlüğü ile kamu hizmetine döndü.26.9.1929-6.9.1930 tarihleri arasında Akşehir Kaymakamlığında 6.9.1930-10.2.1934 tarihleri arasında Üsküdar Kaymakamlıklarında bulundu. Bu görevden Trakya Umumi Müfettişliği Yazı İşleri Müdürlüğüne atanarak 11.4.1935 tarihine kadar sürdürdü.11.4.1935-19.1.1936 tarihleri arasında Vize Kaymakamlığı yaptı. Buradan İçişleri Bakanlığında önce Mahalli İdareler Umum Müdürlüğü Yardımcılığı ,sonra da Emniyet Umum Müdürlüğü Yardımcılığı görevlerinde bulundu.
Mart 1939’da valiliğe terfi etti. Sırasıyla Siirt Valiliğinde (14.03.1939-21.10.1940 ),Tokat Valiliğinde 21.10.1940-26.09.1945),Konya Valiliğinde (13.10.1945-11.11.1946),Ankara Valiliğinde ve Belediye Başkanlığında (26.11.1947-09.02.1948),Samsun Valiliğinde (28.02.1948-13.02.1950) bulundu. Samsun Valiliğinden emekli oldu.
10 Ekim 1954 tarihinde vefat etti (Bazı kaynaklar vefatını 1952 olarak göstermektedir) ve Feriköy Kabristanlığına defnedildi.
1930 yılında Akşehir Kaymakamı iken Atiye Hanım’la yaptığı evlilikten 1935 yılında Argon ve 1941’ de Ömer adında iki erkek evladı oldu. Çağpar, iyi derecede Fransızca bilen, yağlı boya ve suluboya resim yapma, müzik ve şiir yazma yeteneğine sahipti.
“Köyde Hakiki Reform ve İdeal Köycülük” adlı 1949 yılında yayınlanan eserin sahibidir.(TBMM Tutanaklarında bu eserin 1000 adet basıldığı ve 3000 lira para ödendiği bilgisi mevcuttur)
1939 Erzincan merkezli Reşadiye, Niksar, Erbaa, Taşova’yı etkileyen depreminin bıraktığı sıkıntıların Tokatlıların yüreklerini sızlattığı bir sırada Siirt Valiliğinden naklen gelen İzzettin Çağpar, zekâ, liyakat, bilgi ve azim gibi dört büyük kıymeti üstünde toplamış bir vali olduğunu kısa zamanda göstermiştir. Onun döneminde Tokat büyük felaketler yaşamıştır.1939’ da ki şiddetli Erzincan depreminden sonra 1942-1943 yıllarında meydana gelen depremler yine çok sayıda can ve mal kaybına sebep olmuştur. Ayrıca 1Nisan 1940’da 3 gün aralıksız yağan yağmurlar neticesi Kelkit ve Yeşilırmak taşmış, köprüler yıkılmış, Turhal yolu kapanmış, Samsun’dan getirilen kayıklarla halka yardım edilebilmiştir.
Depremde gösterdiği cesaret, tedbir alma ve onarma gayreti Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yüksek takdirlerine mazhar olmuştur.
Tokat ve ilçelerindeki depremin bilançosu ağır olmuştur. Fay hattının kırılması sebebiyle yollar da ağır hasar meydana gelmiş bu da deprem mahallerine ulaşımı geciktirmiştir. Reşadiye’deki Jandarma Karakolunda infilak olmuş akabinde yangın çıkmış, askerler yanarak şehit olmuşlardır. Resmi bilançoya göre 998 kadın 844 erkek olmak üzere 1842 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir..
İzzettin Çağpar Tokat’ta ilk önce Depremin yaptığı tahribatı kısa sürede gidermeğe çalışmış, zarar gören ilçe, nahiye ve köylerin kısa zamanda yeniden imar edilmesine gayret etmiştir. Devletten temin edilen ayni ve nakdi yardımlarla halkın yaraları sarılmaya çalışılmıştır.
Özellikle depremde en büyük zararı gören Erbaa ilçesini eski merkezin 3 km kuzeyinde yeniden kurulmasını planlatarak iki yıl içinde yeni bir ilçenin kurulmasını başarmıştır. Bu çalışmalarında zamanın Erbaa Kaymakamı Ziya Kasnakoğlu ile beraber çalışmışlardır.
Depremden sonra 1 Ocak 1940’da Tokat’a gelen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü: ”ÇAĞPAR Yapar” cümlesiyle İzzettin Çağpar’ın başarı ve liyakatini ortaya koymuştur.
Bu konu ile ilgili Almus’ta görev yapan Yazar Talip Apaydın’ın (1926-2014)” Akan Sulara Karşı” adlı eserinde de Almus Nahiye Müdürünün ağzından apayrı bir bilgi aktarılır. (Araştırmacı Özgür Umut Pelitli’ye bu hususta gönderdiği bilgi için çok teşekkür ediyorum.)
Depremden sonra dış ülkelerden yardımlar gelir. Almus’a da Romanya’dan kereste gönderilir. Evler, okullar, resmi binalar yapılmaya başlanır ama işler gereği gibi yürümez.
Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ Ankara’dan ikide bir emir verir. “Çabuk olun kış gelmeden yapıları bitiriniz” şeklinde Vali Bey de Almus Bucak Müdürünü arayıp sıkıştırır. Günün birinde Tokat’a bir haber gelir.” Cumhurbaşkanı İsmet Paşa gelecek yapılan işleri denetleyecek” diye.
Vali İzzettin Çağpar telefonla Bucak Müdürünü arar ve talimat verir.
-Yarın şu saatte sizin orada olacağız. Ne kadar adam varsa ellerine birer keser, çekiç, balta tutuştur ve hepsini çatıya çıkar. Durmadan vursunlar ağaçlara. Bucak Müdürü:
-Peki, Efendim, öyle yapıyorlar. Diye cevap verir.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü meydana iner. Bir bakar ki çevreye müthiş bir takırtı . Uzanıp iri yarı Valinin omzuna vurur:
-Çağpar, yapar!
Otomobile binip ayrılırlar.
O dönemde Niksar’da ortaokul, Tokat merkezde Kız Sanat Okulu ve Enstitüsü ile Erkek Sanat Okulu, Beden Terbiyesi Bölge binası, Numune Fidanlığı yapılmıştır. Tokat’ın girişin yolunu Çağpar Mahallesi olarak bayındır hale getirmiştir.
Tokat Belediye Meclisi büyük hizmetlerine binaen Vali İzzettin Çağpar’ı Tokat’ın Fahri Hemşeriliğine kabul etmiştir. Ayrıca deprem sonrası hasar gören Tokat’a bağlı olan 60 hane ve 356 nüfusa sahip olan Yemişbüken köyünün Taşova adıyla ilçe olması için çalışan valiye Taşovalılar da hemşeriliklerine kabul etmişlerdir. Taşova 4 Ağustos 1944 tarih ve 4448 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ilçe olmuştur.1953 yılında da Bakanlar Kurulu Kararıyla Amasya iline bağlanmıştır. Erbaa’da bugün onun adını taşıyan bir cadde bulunmaktadır.
Tokat Valiliği sırasında aldığı takdirnameler:
“Depremde yıkılan ve hasara uğrayan binalardan yüzde 92’sinin yeniden yaptırılmasındaki kıymetli çalışmalarından dolayı 28.01.1941 tarihinde Başbakanlıkça ve 21.12.1942 de Valilikçe,
“Bugünkü müşkül şartlara rağmen yol işlerindeki başarılı çalışmalarından dolayı1 30.07.1943 yılında Bayındırlık Bakanlığınca,
“Toprak Mahsulleri Vergisi işlerindeki olağanüstü çalışmalarından dolayı”17.05.1945 tarihinde Maliye Bakanlığı’nca,
“Depremden büyük zarar gören Niksar e Erbaa Kazalarındaki imar işlerinde ve Erbaa’nın Ardıçlık mevkiinde yeniden kurulmasında gösterdiği başarıdan dolayı” 26.09.1945 ‘de Bayındırlık Bakanlığı’nca,
“Genel Nüfus Sayımındaki büyük iti bir itina ile doğrulukla yapılmasında gösterdiği üstün başarıdan dolayı” İstatistik Genel Müdürünün önerisi üzerine 05.11.1945’de İçişleri Bakanlığı’nca birer takdirname ile ödüllendirilmiştir.
Araştırmalarımız sırasında farklı, titiz bir kişiliğe sahip olan Vali İzzettin Çağpar’la ilgili o dönem Konya Maiyet Memuru olan Emekli Vali Abdullah Asım İğnecilerin iki anısı dikkatimi çekmişti:
“Vali beyin yanında bulunduğum bir sırada Sümerbank Satış Mağazası Bölge Müdürü makama gelerek İngiltere’den getirtilen kumaşların satışa çıkarılmadan önce arzu buyururlarsa görebileceğini söyledi. Birlikte Sümerbank mağazasına gittik. Vali Bey metresi 15 liradan iki takım elbiselik kumaş kestirdikten sonra müdür beye şu emri verdi.
-Kalan kumaşı Ankara’ya iade et. Kumaşımı Konya’da başkasının sırtında görmek istemem.”
Konya’da iken çıkardığı bir genelge ile hükümet konağında kahve içilmesini yasaklamıştı. Bir sabah hükümete girerken bir kahveci çırağının kahve tepsisiyle içeri daldığını görür ve peşinden gider. Kahveler Başsavcı odasına gitmektedir. Biraz sonra koridorda bir şangırtı kopar. Fincanlar ve kahveler yerlere savrulur. Ertesi günü Başsavcı Valiyi ziyaret eder. Çağpar’ da yaptığı hareketten biraz müteessir olmuştur. Ancak ziyarette kahve konusu edilmez. Başsavcı makamdan çıkarken Vali Kahveci çırağının lakaytlığına kızdığını belirterek bu olaydan rahatsız olduğunu ifade eder.
Vali İzzetin Çağpar, dil çalışmalarını gönülden destekleyen, yöneticilik yaptığı yerlerde her alanda Türkçe’nin kullanılmasına önem veren bir şahsiyettir. Siirt Valiliği sırasında yayınladığı bir genelge ile Türkçe dışında bir dil kullanılmasını yasaklayarak, kullananlara 1 Mecidiyelik para cezası uygulatır. Yine Siirt’teki görevi sırasında daha önce Fransızların işgali altındaki Suriye’ye kaçarak, Fransızların desteğiyle geceleri Türkiye’ye sızıp eşkıyalık eden 43 kişiyi yaptığı bir proje çerçevesinde Türkiye’ye getirtip eylemlerinden vaz geçirtir. Devletten aldığı yetki ve sorumluluk içinde o kişileri ikişer, üçer değişik köylere yerleştirir. Affedilen bu kişilerin mağdur olmamaları için de arazi, hayvan ve para yardımı yapılır. Bu üstün gayretlerinden dolayı da taltif edilir, gözde valiler arasına girer. Tokat Valiliğine tayini de bu başarıların bir neticesi olarak değerlendirilir.
Tokat’taki eğitim çalışmalarını ortay koyan bir örneği de Sıdıka Avar’ın “Dağ Çiçekleri “ eserinde okumuş, bu konuda da Tokat Gazetesinde bir makale yayınlamıştım.
1942 Ekim ayının son haftası Tokat, sonbaharın yağmurlu, soğuk günlerini yaşamaktadır. Elazığ Kız Enstitüsü Müdür yardımcısı Sıdıka AVAR açılışı bir türlü gerçekleştirilemeyen Tokat Kız Enstitüsü‘ne kurucu müdür olarak atanmıştır.
Okul Setenciler Sokağı’nda terk edilmiş dört katlı eski bir Ermeni konağıdır. Tokat’a tayin edilen on beş branş öğretmeni de Tokatlının misafirperverliği içerisinde eşrafın evinde ağırlanmaktadır.
Öğretime açık sandığı okula gelen AVAR’ın önce morali bozulur ama süratle kendini toparlar. Yıl içindeki bütün yoğun çalışmaya rağmen okulun hâlâ tamire muhtaç sınıfları, camları takılacak çerçeveleri, onarılacak bölümleri vardır. Ayrıca henüz badanası bile yapılmamıştır.
Milli Eğitim Müdürü ile birlikte Vali İzzettin ÇAĞPAR’ın makamına çıkarlar. Vali, onları iyi karşılar. Okulun bir an önce öğretime başlaması için tamirat konusunda yardım isterler. Sıdıka Avar, geceleri de onarımın devam edebilmesi ve işçilerin başında durabilmesi hususunda izin ister.
Vali ÇAĞPAR, bu genç müdirenin izin isteğine önce şaşırır, sonra bir kahkaha atar ve ekler: “Olur”
İdealist eğitimci AVAR artık işleri iyice takip edebilmek amacıyla okulda kalmaya başlar. Kadınlığına rağmen çekinmez. Gece gündüz demeden amele ile beraber çalışmayı kendine görev kabul eder. Onun bu gayretine Vali ve eşi de destek verir. Her gün öğleye doğru eşiyle birlikte Sıdıka AVAR’ı ziyarete gelirler.
Sıdıka AVAR, diğer yandan da fırsat buldukça kapı kapı dolanarak yeni açılacak okula öğrenci kaydetmeye çalışır. Okuldaki öğretmenlerle birlikte okulun perdelerini ve masa örtülerini dikerler.
Vali İzzettin ÇAĞPAR’ın bile ummadığı kısa bir zamanda okulun inşaatı tamamlanır. AVAR’ın Tokat’a gelişinde on dokuz gün sonra mütevazı bir törenle mülki ve mahalli yöneticilerin, halkın yoğun katılımıyla okulun açılışı yapılır.
Bu kısa sürede gerçekleştirilen başarı devletçe de kayıtsız kalmaz. Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL’den Tokatlıların ve onların şevkini yükselten telgraflar gelir.
Yazımızın bu bölümünde de sporla da ilgilenen Vali İzzetin Çağpar’ın , Değerli Ağabeyim Hami Karslı’nın babası Abdulkadir Karslı’dan dinlediği belgesi mevcut bir anısını aktarıyorum:
Niksar’dan 30 Kasım 1944 tarihinde Tokat Gençlik Kulübü Başkanlığına gönderdiği bir yazı:
“İki komşu memleket gençliğini birbirleriyle görüştürüp, tanıştırmak aynı zamanda bir futbol teması yapmak üzere 2 Aralık 1944 cumartesi günü Tokat’a gelmek arzusundayız. Bu konudaki müspet (olumlu) cevabınıza acele intizar eder (bekler) selam ve saygılar sunarız”
Yazının altında “Gidiş-geliş vesait masrafı kulübümüze; diğer hususatın temini kulübünüze aittir” şeklinde bir de not düşülmüş.
Amaca dikkat eder misiniz, “iki komşu memleket gençliğini birbirleriyle görüştürüp, tanıştırmak!”
Valiler, aynı zamanda Beden Terbiyesi Bölge Başkanlığı görevi de yapmaktadırlar.
Bütün ülkede yapılan sportif faaliyetler her pazar günü saat 21’de Ankara Radyosu’nda yayınlanmaktadır. Niksar İdman Yurdu’nun yaptığı çalışmalar da, telgrafla radyonun “spor neşriyat” servisine bildirilmiş ve radyodan tüm yurda duyurulmuştur.
Vali İzzettin Çağpar’ın Niksar Gençlik Kulübü Başkanlığı’na gönderdiği 23.6.1945 tarihli yazıyla “1 Temmuz 1945 Pazar günü öğleden sonra Tokat sahasında yapılacak Atletizm Gül Kupası Müsabakalarına ait program” gönderilerek “bu hareketlerin intizamla cereyanına önem verilmesi” istenmektedir.
Ve Vali İzzetin Çağpar’ın yine musikiye olan düşkünlüğü:
Babası gibi şair ruhlu olan Valinin bir şiiri Bestekâr Cevdet Çağla tarafından Kürdilihicazkâr makamında bestelenmiştir
“Yeşil sular çalkalandı
Köpükleri halkalandı
Deli gönül dalgalandı
Denizlerin engininde
Bahçemizin kelebeği
Hiç beğenmez bir çiçeği
Deli gönül bir bebeği
Sevdi aşkın beşiğinde
Deli gönül, çapkın gönül
Bir gazele baygın gönül
Dünyalara dargın gönül
Can verecek yâr elinde”
Yazımızın bu bölümünde de Devlet Eski Bakanımız Sayın Metin GÜRDERE’nin basıma hazır “Zamana, Olaylara ve İnsanlara Şahitlik Edenlerin Anlattıklarıyla 20.Yüzyılda Tokat” eserinden önemli bilgileri izniyle aktarıyorum:
Bugüne dek görev yapmış valilerimiz arasında Vali Recai Güreli’den sonra Tokat şehrinin ekonomik ve sosyal gelişmesi için en çok çalışan ve katkı yapan Vali İzzettin Çağpar’dır. Görev yaptığı yılların II. Dünya Savaşının kıtlık ve yokluk yılları olduğu göz önüne alınınca yaptıkları daha da anlam kazanmaktadır.
O’nun zamanda Tokat’ta yapılanlar aradan 70 yıl geçtikten sonra bile şöyle veya böyle insanlarının hayatının bir parçası. Hayatı etkilemeye ve şekillendirmeye devam ediyor.
*1939 Depreminin yıkımının onarılması
*Erbaa ilçesinin yerinin değiştirilerek yeni bir Erbaa kurulması
*Taşova ilçesinin kuruluşu (Sonradan Tokat’tan ayrılarak Amasya’ya bağlanacaktır)
*Artova İlçe Merkezinin Çamlıbel’den şimdiki yerini taşıması.
*Kazova Sağ Sahil Sulama Kanalının işletmeye açılması
*Kazova İnekhanesi’nin ve Tokat Fidanlığı’nın Kurulması
*Tokat GOP Bulvarı ilk çalışmasının başlaması (Taşköprü-Taşhan arası)
*GOP Stadyumu’nun şimdiki yerine kurulması
*Kız San’at Okulu (Kız Meslek Lisesi) nin ve Erkek San’at Okulu (Endüstri Meslek Lisesi) nun açılması.
*Namık Kemal İlkokulu’nun yapılması
*Bugünkü Adliye Binası’nın arkasındaki 2010 yılına kadar 70 yıl cezaevi olacak binanın tamamlanması.
Vali kadar eşi de aktiftir. Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı ve Halkevi yönetim kurulu üyesidir.
Göreve geldiği ilk yıl, gelecekte yapacağı çalışmaları TOKAT VİLAYETİ BEŞ YILLIK (1941-45)
İŞ PROGRAMI ile gelecek beş yılı plânlayan bir iş programı hazırlatmıştır. Bir örneği Cinlioğlu Kütüphanesi’nde olan bu programın ön sözünde Vali, İdare (yönetim) arkadaşlarına: “Program çalışmalarında noksanın olsa da zararı yoktur. Kat’iyen (kesinlikle) programsız çalışma” demektedir.
Beş yıllık iş programında yıllara göre hangi köylerde okul, köy odası, köy okuma odası, çamaşır evi, köy meydan sahası, çeşme, içme suyu ıslahı, umûmî helâ (genel tuvalet), kiremit ocağı açılması, damızlık hayvan alımı ve aşım durağı, ağaç dikimi, numune bağ tesisi, büyük köylerde dükkân gibi kalkınma ve gelişme adına akla gelen her konuda neler yapılacağı ayrı ayrı programlanmaktadır.
Program, yapılacak işleri tespit ederken eksikleri ve ihtiyaçları da göstererek bir anlamda dönemin fotoğrafını çekmekte ve bu fotoğraf ülkesini kalkındırmak ve geliştirmek için çırpınan bir dönemin yöneticilerinin hayallerinin, heyecanlarının olduğu kadar, nerelerden nerelere geldiğimizin de belgesi.
Nâhiye ve köylerde kadın ve erkek kıyafetleri yeknesaklaştırılacaktır (tek tip olacaktır).
Merkez kazaya bağlı köyler ahalisinin kıyafetleri de medeni bir şekle sokulacaktır.
Köy evleri altında bulunan ahırlar evlerin haricine çıkarılacaktır. Otuz köyde evler beyaz badana yaptıracaktır. Köy evleri haricinde birer gübrelik yaptırılacak, gübreler buraya taşıttırılacaktır.
Mezarlıklar köy haricine çıkarılacak etraf duvarla çevrilecek, ağaç dikilecektir
GOP BULVARININ AÇILIŞI
Vali programda göreve başladığı 1940 yılında yapılan çalışmalardan ve 1941 yılı yol inşaatı programından da bahsetmektedir.
Yeniden yapılan Halkevi ve Çocuk Esirgeme binaları tamamlandı.
Gümenek köprüsü inşaatı tamamlandı.
GOP Bulvarı kazı ve dolgu çalışmaları devam ediyor.1941 yılında parke taş kaplama çalışmaları devam edecek, yolun kenarına bir ilkokul yapılacaktır.
Yol açılmadan önce şehrin sınırları Sümbül Baba Tekkesinde bitiyordu. GOP Bulvarı açılınca Vali yolun kenarına önce Vali Konağını taşıdı.
Stadyumun bulunduğu yere ilk futbol alanını oluşturuldu ve kapalı tribün yapıldı.
Bugün Pancar Bölge Şefliğinin olduğu yer çocuk bahçesi olarak düzenlendi.
Şimdiki Namık Kemal İlköğretim Okulu’nun yerine tek katlı bir ilkokul yapılarak dönemin Cumhurbaşkanını olan İsmet Paşa adı verildi. 1950 deki iktidar değişikliğinden sonra ismi Namık Kemal olarak değiştirildi.
Tokat Belediye Meclisi yaptığı çalışmalardan dolayı Vali İzzettin Çağpar’ı fahri hemşeri yaptı. Açılması ve yeni yapılar yapılarak gelişmesi için büyük çabalar sarf ettiği bugünkü GOP Bulvarının ortasından geçtiği semte de Çağpar Mahallesi adını verdi. Vali Tokat’tan ayrılınca vefasızlık kültürümüz gereği mahallenin adı değiştirildi. İş bununla da bitmedi.
İzzettin Çağpar 1939 depreminde büyük hasar gören o zamanki adı “Çiprek” olan Kazova’daki bir köyü plânlı bir şekilde yeniden kurmuş. Adını da değiştirerek oğlunun adı olan “Sorgun” adını vermişti.
1960 lı yıllarda köylere yeni isim verme çalışmaları yapılırken;
“Bu Sorgun’da nereden çıktı? Bu da gâvur ismi olmalı” diye düşünülmüş olacak ki köyün adı üçüncü kere değiştirilerek “Yeşilyurt” yapıldı. Vali Kalaycık Köyünü de yeniden kurdurdu. Kalaycık’ın eski adı Kale Köy imiş, sonra Kalaycık olmuş.
Onun çok önemli çalışmalarından biri de o yıllarda artan sıtma hastalığı ile ilgili Ankara’ya durumu ve bu konuda alınmasını uygun gördüğü önlemleri anlatan bir yazı göndermesidir.
Hükümet, sıtma hastalığının önüne geçmek için daha çok sivrisineklerin ürediği yerleri ilâçlayarak çalışmaya başladı. Bu çalışmalar çok uzun yıllar sürmüş, 1950 li yılların sonunda başarıya ulaşmıştır. İlk olarak 1942 yılında Samsun Sıtma Savaş Bölgesi’ne bağlı Tokat Şubesi olarak 32 köyde mücadeleye başlandı. 1945 yılında Tali (2. Derece) Bölge olarak teşkilât kuruldu.
Sivrisinek ve onun yaydığı ölümcül sıtma hastalığı sebebiyle Kaz Gölü’nün kurutulması Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak il yöneticileri için bir hedef olmuştu.
O günkü yönetimde sulak alanlar ve buralardaki yaban hayatı konusunda bugünkü çevreci anlayış ve endişeler yoktu. Yöneticilerin derdi sivrisinek yuvası, baş belâsı Kazgölü’nden bir an önce kurtulmak, ortaya çıkacak tarım alanında bir şeyler yapmaktı.
Kaz Gölü’nün kurutulması vilâyet için esastır. Şeker Fabrikasının burada bir pancar tohumu yetiştirme müessesesi (kuruluşu) kurması bu yer için vaki olan diğer teşkilattan (aynı yeri isteyen diğer kuruluştan) tercihe sayandır (önceliklidir). Çünkü ancak bu şekilde açılacak kanallarla gölün kurutulması ve yakinen takip olunması mümkün olunacaktır.
TOKAT VİLAYETİ BEŞ YILLIK (1941-1945) İŞ PROGRAMI ÇERÇEVESİNDE BİR YILDA YAPILAN İŞLER
Tek tip üzerine modern kasap dükkânları yapılmış, gazhane inşası tamamlanmış, spor alanının beton tribünü inşa edilmiş, yıllardan beri tamamlanması beklenen cezaevinin bütün noksanları giderilmiş ve mahkûmlar yeni binaya taşınmışlardır. Mezbaha için yeni et kamyonu tahsis edilmiş, senelerden beri bulunamayışı nazarı dikkati celbeden belediye cankurtaran otomobili temin olunmuştur.
Genel olarak ilçe, bucak ve köylerin ihtiyaçları merkez ilçesinden fazla olduğu için çalışma programının bu yerlere ait olanları titizlikle başarılmıştır. Bununla beraber şehrin bozuk olan yolları ya onarılmış yahut tamamen yeniden yapılmıştır. Bu suretle şehir içi yolları ve kaldırımları programa göre düzeltilmiştir. Merkez ilçesiyle diğer ilçeler arasındaki yolların çamurdan ve kardan kapanmasını önlemek için yol yapılması hususunda hiçbir duraklamaya müsaade edilmemiş Tokat-Sivas yolunun mühim bir kısmının parke onarımı, Tokat-Turhal yolunun şehir içine rastlayan parke döşenmesi, Tokat-Niksar yolunun esaslı bir kısmının onarılması temin edilmiştir. Bucak merkezlerine giden yollar onarılmıştır. Köylünün yardımı ve yüksek fedakârlığı ile de bazı kurutma, suyollarının temizletilmesi gibi mükellefiyete bağlı işler hiçbir şikâyete ve memnuniyetsizlikle karşılanmadan başarılmıştır.
Şimdi yapılan diğer işlerin bir kısmını sıra ile kaydedelim:
1-Muhat (Çevreli) Çerçi, Leveke (Gölgeli), Tomara (Gümeleönü), Almus, Daduhta (Çambudak), köy okullarının inşası tamamlanmıştır.
2-Bir çok kuyulara beton bilezikler yaptırılmıştır, yunaklar islâh edilmiş, kaçaközü suyunun tahlili yaptırılmış ve içilebileceği anlaşılmıştır.
3-Gökdere Bucağı Bizeri (Akbelen) pansiyonlu okulunun binası ve öğretmenevi bitirilmiş, Ohtap (Yağmurlu) köyünün öğretmenevi yapılmıştır.
4-Erbaa Cezaevi inşaatı bitirilmiş, ortaokul inşasına başlanmış, Kozlu okulunun öğretmenevi işliği yapılmış, Hayati (Doğanyurt) okulu öğretmenevi tamamlanmıştır.
5-Niksar’da yol inşaatı ve onarımına hızla devam edilmiş ve köylerin irtibatları temin edilmiştir.
6-Ayvaz mesiresine yazlık gazino ve lokanta binası yaptırılmıştır.
7-Avara (Serenli) ve Kiracı köylerine yeni tip okul binaları yaptırılmıştır.
8-Reşadiye’de yeni belediye binası inşa olunmuş ve Reşadiye kaplıcası onarılmıştır.
9-Taşova’da birçok yollar onarılmış, Tekelüze köyünün okul binası tamamlanmış, Karlık okulu çatıya alınmıştır. Sepetli köyü öğretmenevi ve Borabay köyünde iki öğretmenevi, Kaleköy okulunun işliği ve öğretmenevi ile Belevi köyünün öğretmenevi bitirilmiştir. Ayrıca Kirampa (Zile Dağiçi) köyü ile Tansa (?) köyü okullarının öğretmenevleri ve Hacıbey köy okulu inşaatı da tamamlanmıştır. Diğer köylerde de program mucibince okul ve öğretmenevleri yapılmakta bulunmuştur.
10-Her köyde birer ecza dolabı yaptırılmıştır.
12-Turhal da yol inşaatı programa göre yaptırılmış, birçok yollarda esaslı onarıma tabi tutulmuştur.
13-Küçükendiz (Küçükbağlar) ve Kazgölü ayağında iki köprü onarılmıştır.
14-Pazar bucak merkezinde iki öğretmenevi, iki işlik yapılmış ve arazi alınmıştır.
15-Zile de Şehitler abidesi, abide sahasının duvarları ve sahanın toprak tesviyesi işi tamamlanmıştır.
16-Yıldıztepe Kasabası köyü okulu inşası bitirilmiş, Çeltek, Maşat (Yalınyazı Kasabası) köyleri öğretmenevleri yapılmış, Kervansaray köyündeki pavyon üç öğretmenevine tadil olunmuştur.

Hasan AKAR.”TOKAT İÇİN DURMAYACAĞIZ ÇALIŞMALARIMIZA DEVAM”

TOKAT VALİLERİ (VIII)
MAHMUT SELAHATTİN ÜNER

Binbaşı Hamza Bey ile Şevkiye Hanım’ın oğludur.1894 de İstanbul’da doğdu. Vefa İdadisinde lise öğrenimini tamamladıktan sonra Ekim 1914 de Mülkiye’den iyi derece ile mezun oldu. Mezuniyetinden sonra hemen silahaltına alındı.1.Dünya savaşı süresince yedek subay olarak görev yaptı ve Nisan 1919’da terhis edildi. Bir süre serbest kaldıktan sonra Anadolu’ya geçerek Milli Hükümet emrine girdi.
4 Mayıs 1920 de Gebiz,11 Ağustos 1920 de Kemer,28 Mart 1921 Serik Nahiye Müdürlüklerine getirildi. Serik Nahiyesi Müdürü iken 6 Eylül 1921 de 2. defa silahaltına alındı. İstiklal Savaşı süresince Garp Cephesi emrinde Muhabere Yedek Teğmeni olarak hizmet gördü.17 ağustos 1923 de terhis edildi.
4 Aralık 1923’ de Buldan,9 Mayıs 1925’ de Garbi Karaağaç (Acıpayam) ,9 Ağustos 1926’da Siverek kazaları Kaymakamlıklarına,16 Ağustos 1928 de Dâhiliye Vekâleti Vilayetler İdaresi Müdür Muavinliğine, 30 Temmuz 1930’ da aynı bölümde 1.Şube Müdürlüğüne ve Umum Müdür Muavinliğine, 1 Şubat 1933’de Ankara Vali muavinliğine atandı. Ehliyet ve başarısı göz önüne alınarak unvanı Ankara Vali muavinliğinden Valiliğe yükseltildi.
14 Haziran 1939’ da Tokat, (Bazı kaynaklarda Vali Selahattin Üner’in Mayıs 1939’da Tokat’ta göreve başladığı belirtilmekte ise de elimizdeki mevcut arşiv kayıtlarımızda da Haziran ayında göreve başladığı görülmektedir), 26 Ağustos 1940’da Çoruh ( Artvin ) ,11 Aralık 1941’ de Isparta Valiliğine, 21 Kasım 1942’ de Bilecik Valiliğine, 17 Haziran 1946’ da 1.Genel Müfettişlik Baş müşavirliğine tayin edildi.
Bu son görevinden 1 Ocak 1948 ‘de emekliye ayrıldı. Emekli olduktan sonra yerleştiği Ankara’da 15 Şubat 1954 Pazartesi günü vefat etti. Leman Hanımla evli olup bir kız, iki erkek evlat babasıdır. Fransızca bildiği sicilinde yazmaktadır. Üner, İstiklal Savaşındaki başarılarından dolayı Kırmızı şeritli istiklal madalyası ile taltif edilmiştir.
Vali Selahattin Üner’in Tokat’a gelişi o günkü gazetelerde şöyle anlatılmaktadır:
“Tokat Valiliğine tayin buyurulan Ankara Vali Muavini Bay Selahattin Üner Tokat’a giderken Zile İstasyonunda başta Kaza Kaymakamı Nami Ünal olduğu halde memurin, halk, sporcu ve izciler tarafından karşılanmıştır. Hazırlanan büfede şereflerine çay verilmiştir. Memleket ihtiyaçları hakkında ciddi ve samimi hasbihâllerde bulunulmuştur. Vali refakatında kaymakam olduğu halde Tokat’a hareket etmiş ve aynı tezahürat ile uğurlanmıştır.(27 Haziran 1939 Yeşilırmak Gazetesi)”
“ Vali Selahattin Üner, Turhal’a gelişinde Vali Vekili, Belediye Reisi, Turhal Şeker Fabrikası Müdürü, resmi ve mahalli zevat ve halk tarafından karşılanmış, Turhal Halk Partisi binasında hazırlanan çaya davet edilmiştir. Otomobille hareket eden Valiyi Tokat Ortaokulu önünde Korgeneral Galip Türker askeri bando ile karşılamıştır. Törende mülki ve mahalli erkân ve halk da hazır bulunmuştur. (16 Haziran 1939 Yeşilırmak Gazetesi)”
Tokat’a gelişinden kısa bir süre sonra Hatay’ın anavatana katılması münasebetiyle Tokat’ta da büyük kutlamalar yapılmış devlet büyüklerine telgraflar çekilmiştir.
Cumhuriyet Meydanında Vali Selahattin Üner, Kolordu Komutanı Korgeneral Galip Türker, Belediye Reisi Remzi Topçam, mülki ve mahalli erkân, okullar, Halkevi yöneticileri ve halk toplanmıştır. Askeri bandonun İstiklal Marşını çalmasının ardından Halkevinin genç hatiplerinden Fikret Altunel, Hulusi Yetişkin ve Fahri Alpay bire konuşma yapmışlardır. Onuncu yıl marşı söylenip anıtın etrafında meşaleler yakılmış, fener alayı düzenlenmiştir. Bu milli sevinci paylaşmak için telgraflar çekilmiştir:
“Sayın Fevzi Çakmak
Genel Kurmay Başkanı
ANKARA
Hatay’ın anavatana iltihakını büyük bir sevinçle karşılayan Tokat halkı bugün Cumhuriyet meydanında toplanarak yüksek sevk ve idareniz altında Türk Ordusunun Afyon ve Dumlupınar’da millete kazandırdığı müstakil ve mesut bir vatandan sonra Cumhuriyet hükümetimizin harici siyasetimizdeki dahiyane sevk ve idaresi sayesinde Türklerin yaşadığı bu vatan toprağının da anavatana bağlanmasından dolayı ebedi minnettarlıklarını coşkun bir suretle izhar ettiklerini en derin tazimlerimle arz eylerim.
Vali ve İl Yönetim Kurulu Başkanı
S.Üner”
Bu dönemde önceki vali Faiz Ergun zamanında başlatılan işlerin tamamlanması için çalışılmış ancak 1939 Aralık ayının son günlerinde meydan gelen deprem bütün bu çalışmaların aksamasına hatta dokuz ay sonra Vali Selahattin Üner’in görevden alınmasına sebep olmuştur.
Yapılan işlerin en önemlilerinden biri de Kazova sulaması ile ilgili yapılan büyük çalışmalardır. 18 Haziran 1939 tarihinde Kazova Sulama Kanal Hafriyatına başlanması için Gümenek Köprüsünde bir tören yapılmıştır. Tokat halkı çok önemsediği bu tören için otobüslerle Gümenek’e taşınmıştır. Bir bayram havası içinde geçen törende önce İstiklal Marşı okunmuş sonra Vali Selahattin Üner , Kurmay Başkanı Albay Cevat, Belediye Başkanı Dr. Remzi Topçam, Tokat Saylavı(milletvekili) Sıtkı Atanç, Tokat Ortaokulu Türkçe Öğretmenlerinden Bay Fikret (Altınel), çiftçiler adına Bay Fevzi Çubukçu, Samsun Mıntıkası Su İşleri Bölümü Yüksek Mühendisi Bay Sabri Talay birer konuşma yapmışlardır.
Törene Samsun, Amasya, Turhal ve Zile’den çok sayıda kişi katılmıştır. Ayrıca Zile Kaymakamı Bay Nami’de (Ünal) bu törene iştirak etmiştir. Törene katılan halk validen yüksek makamlardaki ilgililere teşekkür edilmesini istemişlerdir. Davet edilen törene katılamayan Başvekil Dr. Refik Saydam, Nafia Vekili Ali Fuat Cebesoy’un tebrikleri okunmuştur.
Nafia Vekâleti 1.556.000 lira bu iş için ödenek tahsis etmiştir. 1200.000 dönümlük arazinin büyük bir kısmının sulanması düşünülen proje de Tozanlı Irmağının kaldırılması da hedeflenmiştir.
Vali Selahattin Üner’in bu törendeki konuşmasından kısa bir bölüm aktarıyoruz: (23 Haziran 1939 Tarihli Yeşilırmak Gazetesi)
“Sayın dinleyicilerim.
Cumhuriyet Hükümetimizin esaslı prensiplerinden biri de muntazam bir program altında, memleketin zirai mıntıkalarında sulama tesisatı yapmak ve bu mıntıkaların mahsul verimini ve kabiliyetini inkişaf ettirmek , müstahsillerimizin yüzünü güldürmek ve kendilerini Cumhuriyetin bütün feyzi nimetlerine kavuşturmaktır.
Bugünkü iktisadi vaziyetten mahreç piyasalarında Türk mahsullerinin bereket ve nefasetini temin ve rekabette üstünlüğünü muhafaza eylemek, ziraatta ve sulamada fennin bütün terakkiyatından istifade ile olur. Bu vaziyeti eski ziraat usullerimizle temin edemeyiz. Artık kara sapanla ekip havadan su beklemek ve işi mukadderata terk edip sonra mahrumiyetle karşılaşmak gibi sıkıntılı vaziyetlere sulama tesisatı ile çiftçilerimize veda ettireceğiz.

İş bu tedbirler cümlesinden olmak üzere Kaz ovası sulama ameliyatına 1.454.000 lira tahsis edilmiştir.
Milli bütçemizin bu günkü bin bir ihtiyaç karşısında mıntıkamıza ayırdığı bu paradan dolayı Milli Şefimize ve sayın vekillerimize candan ve samimi tazimatımızı arza sizden müsaade isteyeceğim. 120.000 dekarlık bir araziyi sulayacak olan bu ameliye için kıymetli Samsun Bölgesi Su İşleri Müdürüne ve bu işi üzerine alan Hathas Şirketine başarılar dilerim.”
Yine bu dönemde vilayetimizde bir Fidanlık kurulması hakkında Baş Vekalet Yüksek Makamına ve Ziraat Vekaletine dilekçeler gönderilmiş, bu istek ilgili makamlarca incelenerek bir ziraat şehri olan Tokat’ta Fidanlık kurulması çalışmalarına başlanacağı bilgisi sevinçle karşılanmıştır.
Diğer taraftan şehri ilçelere ve komşu şehirlere bağlayan yol çalışmalarına devam edilmiştir. Tokat-Niksar yolu, Niksar-Ünye yolu, Tokat-Turhal-Amasya yolu, Niksar-Erbaa yolu, Tokat-Sivas yolunun bazı bölümlerinin ihaleleri yapılmıştır.
26-27 Aralık 1939’da ülkemizi yasa boğan binlerce vatandaşımızı kaybettiğimiz Erzincan depremi vuku bulmuştur. Bölgemizi de büyük ölçüde etkileyen depremde ilk belirlemeler göre (1 Ocak 1940 tarihli resmi bilanço) Niksar’da 200 ölü 300 yaralı,3’ü resmi olmak üzere 700 ev yıkılmıştır. Erbaa’da 590 ölü 1100 yaralı vardır. Devlet süratle vatandaşın yaralarını sarmaya çalışmıştır.
Cumhurbaşkanı İsmet Paşa 1 Ocak 1940’da Tokat-Niksar,2 Ocakta Turhal’ı ziyaret eder. Yanında Dâhiliye Vekili Faik Öztrak, Sıhhat İçtimai ve Muavenet Vekili Hulusi Aktaş, Donanma Umum Komutanı Korgeneral Cemil Cahit Toydemir vardır. Bu gezi sırasında talihsiz bir olay yaşanır. İsmet Paşa Niksar’a giderken makam otomobili Cilgori’de (Gökdere) çamura saplanır. Depremde Cilgori Karakolu da tamamen yıkılmıştır. Burada incelemelerine devam ederken otomobil halkın yardımıyla çamurdan çıkarılır ama İsmet Paşa çok sinirlenir ve valiyi azarlar. Ayrıca valinin depremden ancak 3 gün sonra oralara gitmesinden, yaptığı çalışmaların yetersizliğinden dolayı ona kızgındır. Cumhurbaşkanı İsmet Paşa Ankara dönüşü gereğini yapar. Bakanlar Kurulu kararıyla 19.01.1940 tarihinde Vali Selahattin Üner Bakanlık emrine alınır yerine Siirt Valisi İzzettin Çağpar atanır.

Nezihe Guler.”BİR GÜN”

Bu dünya bir misafirhane, kimseyi tutmaz
Sanma ki bakidir gelenler gitmez
Kovarım seni der de, kulak işitmez
Güvenme seni de savurur bir gün

Aklına gelmez ki bir gün ölürüm
Can alan meleği ben de görürüm
Bu uzun sefere çıkar yürürüm
Cehennem sıcağı kavurur bir gün

Öyle bir sarmış ki çözülmüyorsun
Kandırmış, aldatmış, düşünmüyorsun
Ne zaman gelecek hiç bilmiyorsun
Senin de selâların duyulur bir gün

Veda et derler de inanamazsın
Ağlayıp yalvarsan kurtulamazsın
Sanma ki saklansan bulunamazsın
Seni de omuza alırlar bir gün

Yüz sene yaşasan sonu bellidir
Kimisi yirmi beş kimi ellidir
Günü bilinmiyor çünkü gizlidir
Senin de salından tutarlar bir gün

Bugün mü, yarın mı, ertesi gün mü?
Ne yaparım diye hiç düşündün mü?
Kendine sorarsın şimdi öldüm mü?
Üstüne kara toprak atarlar bir gün.

Nihad Sami BANARLI.”CÂNAN, NÂLÂN VE GÜLDALI”

Üç kardeştiler. Bu üç kızın en küçüğüne sormuştum:
– Sizin adınız nedir?
– Cânan, Efendim
– Ya ablanızınki?
– Nâlân.
Daha büyük ablalarının da adı Nâzan’dı. Hepsine birden sormak zorunda kaldım:
– Peki, Nâlân ne dernek?
Bilmiyorlardı. Bu kelimenin mânâsını anneleri de hatta babaları da bilmiyordu. Onlar, sâdece, kızlarına Nâzan’la kâfiyeli ve o güzel kelimenin âhenginde bir söz olduğu için bu ismi koymuşlardı. Nitekim üçüncü kızın Cânan oluşu da hep o Nâzan âhenginin bir devâmıydı.
Mânâsını bilselerdi, belki de kızlarına bu ismi koymazlardı. Çünkü Nâlân, bizim, Türkiye topraklarında kazandığımız ince ve uzun, iki â sesiyle seslendirilmiş, güzel sesli, bir kelime olmasına rağmen, mânâsı, ağlayan, inleyen demektir. Çocuklarına, dünyânın en güzel sesli ve güzel mânâlı kelimeleriyle ad koymak duygusundaki anne-baba’ların, mânâsını aramayacak kadar hoşlarına giden nâlân kelimesinin sırrı ve tılsımı ne idi? Bunu bir başka misâlle belirteceğim:
Bir aile toplantısında, bir yaz misâfiri, ev sâhiplerine soruyordu:
-Bu akşam nereye gideceğiz?
Evin en küçük kızı, en güzel bir İstanbul Türkçesiyle şu cevâbı veriyordu:
-Lâlezâr’a…
Dönüşte de misâfirlerini Dîvan Oteli’ne bırakacaklardı.
Dîvan kelimesini de bazı edebiyat mütehassıslarımız (!) gibi, divan değil, kelimenin bütün alışılmış sesiyle: D î v a n telâffuz ediyordu.
“Bu kelimelerin Türkiye’de hâlâ, hem de reklâmatif bir âhenkle yaşamaları seslerinin Türkçeleşmiş güzelliğindendir.
*
Öztürkçecilik, arı Türkçecilik gibi sloganlardan bir kızıl perde hesabına istifade ediliyordu. Bu perdenin arkasında milletimizin önce dilini, sonra dinini yıkmak isteyen menfur emel gizleniyordu.
Bizim 25 yıldan beri ısrarla haber verdiğimiz bu perde, son yıllarda birçok yerlerinden aralandığı ve yırtıldığı için, arkasındakiler, bütün çirkin suratlarıyla meydana çıktılar. Bunun sebebi, milletimizin bilhassa İstiklâl Harbi yıllarında, Kuvâyı- Milliyye Rûhu ile kenetlenip yekpâreleşmesinden doğan büyük millî kudrettir. Hiçbir düşman milletin gözünden ve korkusundan silinmeyen bu eşsiz kudreti, milletimizin önce dil, sonra din birliğini çürüterek, yıkmak gayretidir, içimizde bu iç tasaddîye hizmet eden gafillerin sayısı ise, maalesef, beklenenden fazla olmuştur.
Aslında, Cânan, Nâzan ve hatta Nâlân ve Lâlezâr kelimelerinde ve benzerlerinde sevilen, bu sözlerin yabancı asıllardan Türkçeleşmiş oluşları değildir. Sevilen bu kelimelerdeki güzel sestir. Bu ses yabancı değildir. Böyle kelimeleri ne Arap ne de Acem, Türk gibi söyleyebilir. Bu kelimelerde seslenen ince-uzun “a”lar, bilhassa ince-uzun “lâ”lar, böyle kelimelere, Türkiye topraklarında bizim milletimizin verdiği ses değerleridir.
*
28 Temmuz 1970 sabahı İstanbul Radyosu’nda bir hanım spikerimiz, Revnakî Efendi’nin adını söyleyecek olmuştu. Kelimenin bir hecesi uzun okunacaktı. Spiker hanım bunu hissediyor, ancak hangi hece uzayacak? Bunu bilmediği için söylediği adı defalarca Revnâki diye yanlış telâffuz ediyordu.
İşte Türkçe ve Türkçeleşmiş bütün kelimelerde dikkat edilecek asıl nokta buradadır: Türkiye toprakları, Türkçenin sesine çok güzel bir uzun hece kazandırmıştır. Bu uzun hece başlangıçta Arapçadan Acemceden gelmiş gibi görünürse de zamanla onu millîleştiren, vatan topraklarından yükselen sesler olmuştur. Şimdi Türkçeyi yıkmak isteyenler, bütün bu güzel sesleri yıkarak dilin vazifesini körletme yolunda büyük adımlar atmış bulunuyorlar.
Bunlar dili, büsbütün mü yıkmışlardı?
Hayır, Türk dili ve Türk zevki, ciddî bir himmetle, tamimiyle ilmî ve akademik bir çalışma ile, bu korkunç neticeyi hâlâ önleyecek kudrettedir. Yeter ki bu yıkımın kimler tarafından ve niçin yapıldığı ve nasıl bir netice alınmak istendiği, milletçe bilinsin ve mes’ûl kimseler bu davayı ciddiyetle ele alsınlar.
Çocuklarına bilmeyerek ve sırf sesi güzel olduğu için Nâlân adını koyanlar, bunun en meydanda örnekleridir
Doğu Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden İstanbul’a Ankara’ya ve başka büyük şehirlere akın eden halkımız var. Bunlar ailece gelip apartmanlarda kapıcılık, iç hizmetleri ve başka işler yapıyorlar.
Adlarını öğreniyorum. Bilhassa kadın adları dikkatimizi çekiyor: Gül, Gönlü Gül, Yazgülü, Gülşah, Gülşan, Güldalı, Güldâne, Gül’izar, Kırgülü, Gülbeyaz hattâ erkek adı olarak da bâzan: Gülbey.
Bu güllü isimlerin, bu Anadolu’muzu gül bahçelerine çeviren güzel adların, bu derece ısrarla niçin konulduklarını ben biliyorum. Ama yine bilmezlikten gelerek soruyorum:
-Sizin oralarda gül bahçeleri çok olmalı… Köy evlerinin bahçelerinde çok mu çiçek yetiştirirsiniz?
Adı, Güldalı olan kadın cevap veriyor:
– Hayır beğ, bizim oralarda çiçek bahçesi ne gezer? Biz toprağı tarla diye kullanırız.
– Peki, kızlarınıza bu kadar çok ve bu kadar güzel gül adlarını, yoksa gül’e hasret duyduğunuz için mi koyuyorsunuz?
– Hayır beğ, bizim hasret duyduğumuz başkadır. Bizim oralarda inanılır ki gül, Hz. Muhammed’in remzidir.
Remz kelimesini de biliyordu. Verdiği cevap, aslında benim beklediğim ve bildiğim cevaptı: İslâm dünyasında, bilhassa müslüman Türkler arasında 14 asırdan beri tam bir gönül temizliğiyle ve büyük aşkla sevilen Hz. Muhammed’i temsil eden sembollerden biri de gül’dür. Gül’ün, bu büyük peygambere alem olduğunu ve bilhassa Anadolu halkının, atalardan kalma bir irfan mîrâsıyle kız hatta erkek çocuklarına Gül adını bunun için koyduklarını nice şehirlilerimiz bilemez ama köylümüz bilir. Çünkü Türk köylüsünün ne millî ne de dînî irfânı modern mekteb’in yaz-boz tahtası hâline getirdiği, hedefsiz tedrisatla bozulmamıştır. Hani sorsam, bana, Fuzûli’nin:
Suya versün bâğban gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül âçılmaz yüzün tek verse bin gülzâre sû
beytini ve daha böyle nice gül’lü beyitlerle söylenmiş, Hz. Muhammed medhindeki meşhur Su Kasîdesi’ni, hiç olmazsa ordaki “gül”lerin mânâsını da bilecek.
Gül kelimesinin aslı Farsçadır ve İran’da “gul” telâffuz edilir. Ona gül inceliğini Türkler vermiştir. Burada Türk Telâffuzu ve Türkiye toprakları, 2700 yıllık büyük bir lisan olan Türkçe’ye nasıl bir şahlanış kazandırmıştır? Bunu izah edecek değilim. Yukarıdan beri, bu hususlar, yine bu sahifelerde enine boyuna izah ve isnat edilmiştir. Burada söylenecek ve kulaklarda küpe olması istenecek söz şudur:
Türk milletini içinden yıkmak isteyenler onun önce dilini ve arkasından dinini devirmek yolundadırlar. Onun tarihteki en büyük zaferlerini, bu iki asil kaynağa bağlı oluşla kazandığını da, onlar, çok iyi bilirler.
Yıkmak isteyişlerinin asıl sebebi, esasen budur.
Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, 22. baskı: sayfa 173-177.

Ömer Ekinci MİCİNGİRT.”MEHMED’E”

Belki izahâtın zamanı geldi
İçimde ağulu sızı var Mehmed
Neslin hoyratlığı bağrımı deldi
Sırtımda çatırtı izi var Mehmed

Sağ sol safsatadır gülmeyesin ha
Nifâk oyununa gelmeyesin ha
Öze eremeden ölmeyesin ha
Sende sadâkatin közü var Mehmed

Bitimsiz sevdalar kor olur elbet
Mazlumun lokması zor olur elbet
Derin karanlıklar durulur elbet
Islak sokakların va’zı var Mehmed

Kimler aşka gelir kimler uyanır
Teslimi bilenler Hakk’a dayanır
Hikmetle bezenir aşkla boyanır
Seherde secdenin özü var Mehmed

Sokak sokak huzur versin astığın
Kutsal varlığımdır ayak bastığın
İcabında ölüm olsun yastığın
Müjdenin bitmemiş kozu var Mehmed

Büyük düşün fikrin olmasın anlık
Pak ruhlara bayram nefse düşmanlık
Zevk safa hevesler sonu pişmanlık
Nice kavimlerin tozu var Mehmed

“Halk içinde Hak”ı çoklukta yoku
Dünya ve kâinat düşün yaz oku
Samimiyet öğüt mârifet doku
Yunus Mevlana’nın hazzı var Mehmed

Aldırma mahlûklar ürerse ürsün
Diline yobazlık cilası sürsün
Sefil ve beyinsiz türler görürsün
Her kışın mutlak bir yazı var Mehmed

Vicdanın sedası ufkuna merhem
Her an birlik olsun hitabında dem
Hem kime mahsustur gözlerinde nem
Beyaz atlıların gizi var Mehmed

Soysuzlara inat oku der âyet
Ve ruhsuz ateizm gerçek vesayet
Fikri hür mürteci değilsen şayet
Mutlak her yokuşun düzü var Mehmed

Heceler mustarip mısralar atsız
Sosyalist olur mu Adil Esat’sız
Hocalar türedi mukaddesatsız
Tedbir-takdir kader-yazı var Mehmed

Tarih ve yağmalar söze gelemez
Mizansen kahpeler bizi bölemez
Vatanı bilmeyen şehit olamaz
Toprağın şehide sözü var Mehmed

Nermin AKKAN .”SEVMEMİŞTİR HİÇ KİMSE HİÇ KİMSEYİ”

Âdem’le Havva’dan beri,
Hiç kimse hiç kimseyi
Sevmemiştir,
Sevememiştir benim gibi

Sağ kaburgan,
Yok, yok sol kaburgan
Kalubeladan benimdi anlaşılan
Ki yabancılanmadım hiç,
Yabancılamadım seni hiç inan!

Elma falan hikâye,
Cennetin kendisiydik biz be!

Ali’yle Fatıma’dan beri,
Hiç kimse hiç kimseyi
Sevmemiştir,
Sevememiştir benim sevdiğim gibi!

Yedin doydum,
İçtin kandım
Acıkmadım susamadım hiç.
Sana uyudum, sana uyandım.

Kerbelâ falan hikâye!
Kerbela’da Hüseyin bizdik be!

Jozephin’le Bonapart’tan beri,
Hiç kimse hiç kimseyi
Sevmemiştir,
Sevememiştir seni sevdiğim gibi.

Taç taht umarından uzak,
Dönüşünde her Savaştan
Yoluna düştüm yeniden,
Yeni baştan.

Zafer falan hikâye
En büyük ganimetim sendin be!

Rumi’yle Şems’ten beri
Her tür kimlikten âri
Hiç kimse hiç kimseyi sevmemiştir
Sevememiştir benim seni sevdiğim gibi.

Dönüşüm sana,
Yanışım sanaydı sevgili.
Alışım sendin haktan,
Verişim sendin halka!

Semah falan hikâye
Dönüşüm bizeydi be!

Refik Halit KARAY.”ESKİCİ”

Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:
-Çocukcağız Arabistan’da rahat eder.
dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyla halasının yanına, Filistin’in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyla de güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul’daki gibi:
-Hasan gel!
-Hasan git!
demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
-Taal hun ya Hassen,
diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
-Ruh ya Hassen…
derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa’ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan, köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.
Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile… Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:
-Gemel! Gemel! dedi.
Hasan’ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülü verilen cansız bir göğüs…
-Ya habibi! Ya ayni!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar…
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu.
Öyle haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu.
Hep sustu.
Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı. Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki… Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul’da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?
-İstanbul’dan geldim.
-Ben de o taraflardan… İzmit’ten!
Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca’daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu?
-Sen niye burdasın?
Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına… ve mırıldandı:
-Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan… Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra “Ha! Ya? Öyle mi?” gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.
Hasan, yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor… Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
-Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.

Halil SOYUER.”TELAŞ”

Gidenler benden gitti,
Ellerin telâşı ne..
Zaman beni eritti,
Yılların telâşı ne…

Sevda bıçaktan keskin,
Gönlüme etti baskın,
Baharlar bana küskün,
Dalların telâşı ne…

Şu döner tekerlekler,
Beni gurbete ekler,
Yağmuru toprak bekler,
Sellerin telâşı ne…

Aşk saçları yoldurur,
Aklı baştan aldırır,
Yel, tozları kaldırır,
Yolların telâşı ne…

Yağan kar elbet erir,
Ömür zamanla çürür,
El söyler mızrap vurur,
Tellerin telâşı ne..

Açılan yara kanar,
Sular kış günü donar,
Nehir taşsa kul yanar,
Salların telâşı ne…

Çiçek açar, kuş öter,
Ne ekersen o biter,
Ateşten duman tüter,
Küllerin telâşı ne…

Her bakış bir sır saklar,
Gurbet başımda şaklar,
Garibi ölüm paklar,
Ellerin telâşı ne…

23.03. 1948

İbrahim DÜĞER.”BOZLAKLARIN BABASI MUHARREM ERTAŞ”

Kırşehir Aşıkpaşa Gazetesi Köşe Yazarı

Muharrem Ertaş’ın 1913 yılında Yağmurlu Büyükoba Köyü’nden başlayan ve 3 Aralık 1984 tarihinde Kırşehir’in Bağbaşı Mahallesi’ndeki gece kondu fakirhanesinde son bulan 71 yıllık yaşamı sefalet, sıkıntı, içerisinde diyar diyar göçerek sona ermiştir. Gezgin bir Abdal olarak yaşayan bozlakların babası Muharrem Usta sazı, sözü, mızrabı ile adeta Asya’daki ecdat müzik kültürünü Anadolu’ya taşıyan seslerden birisidir. Muharrem Usta’nın kader çizgisi hep tersliklerle kesişmiş kendi tabiriyle gariplik ta doğuştan alın yazısı olmuş.
Bin dokuz yüz otuz sekiz yılının soğuk bir güz gününde bir taş plak firması Muharrem Usta’yı İstanbul’a götürüp türkülerini plak yaptıracaktı ama 10 Kasım 1938’ de Büyük Önder Atatürk vefat edince bu haberin duyulması ile plak okutulmadan geri gönderilir.
Yağmurlu’dan Kırtıllar Köyü’ne göçer. Orada önüne bir de evlilik engeli çıkar. Hacı Taşan’ın babası “Sen ancak Hacı Taşan’a saz öğretirsen Döne ile evlenebilirsin.” der. Bu şartı kabul eder ve bir yuva kurar. Oradan İbikli Köyü’ne göçer, orada Neşet’in annesi Döne doğum esnasında vefat eder. Yine sıkıntılar bir birini kovalamaya başlar. Oradan da Yozgat’ın Kırık Soku Köyü’ne göçer. Burada Arzu Hanım ile evlenerek yine bir yuva kurduk derken ikinci cihan harbi başlar ve Muharrem Usta’yı askere alırlar. Buhranlı yıllar bütün dünyayla beraber ülkemizi de etkilerken Muharrem Ustayı da etkilemiştir.
Bu bir alın yazısı ve nasiptir. Doğuştan başlar ve öyle devam eder. Sesi, sazı, sözü ile bir deha olan usta ömür boyu yokluk sefalet içinde olmuştur. Bu bir imtihandır. Hiç isyan etmemiş sabır ve şükretmesini bilip yaşamına devam etmiştir.
Muharrem Ertaş şayet maddiyat ve şöhret sevdasına kapılsa idi, o zincirin halkası olan Neşet Ertaş olmazdı. Bir gün Neşet Ertaş’a TV programında sordular. Niye bu kadar eserin olan türkülerinden telif hakkı almadın? Rahmetli tek cümle ile cevap verdi “Haksızdan hak talep edilmez ki. Zaten vermiyorlar. Adli takipte bizim işimiz değil. Allah büyüktür, çok şükür geçinip gidiyoruz” demişti. Bu bir abdallık terbiyesidir. Bunlar hakka hukuka saygılı, devletine ülkesine bağlı, kimseyi incitmeyen gönül insanlarıdır. Bir türküsündeki dörtlükte adeta kendisini anlatıyor.

Başımda altın tacım.
Hem susuzum hem acım.
Verin benim yârimi,
Gerisi anam bacım.

1960’lı yıllarda çocukluğumda tanıdım Muharrem Usta’yı. Eşek ile köylere düğün çalmaya gelirlerdi. Eşeği, sazı ve kekliği vardı. Ömrünün son zamanlarında kadim dostum Geyicekli Hüsamettin Ekim’le sık sık ziyaret ederdik. Yaşlanmıştı. Yaşlılığın verdiği rahatsızlıkları vardı ama bizi evinin kapısında karşılar “Merhaba dostlarım, hanem sizindir.” diye sazı ve yanık sesi ile türküyle başlardı. Hele Avşar Bozlağı’nı söyleyince adeta gençleşirdi. Yine bir gün evindeki bir ziyarette Hüsamettin Ekim üstat “sıkıtın var mı?” diye sordu. Sıkıntılı olduğu her halinden belli idi. “Yok gara müdürüm kömürümü ve odunumu sizler gönderiyorsunuz. Siz gibi dostların ziyaretleri beni mutlu ediyor. Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin, çok şükür geçinip gidiyoruz, bu halimize de çok şükür” deyince ben çok duygulandım. Hüsamettin Bey o zaman Sanayi ve Teknoloji Müdürü idi. Yine bir gün Sanayi ve Teknoloji Müdürlüğü’ne Hüsamettin Bey’in yanına varmıştım. O dönem mazot, kömür karne ile alınıyordu. Kapıda uzunca sıra olmuşlar herkes fiş alacak. Muharrem Usta’da sırada bekliyor. Kömür fişi alacakmış. Kapı acılınca Hüsamettin Bey Muharrem Usta’yı görerek dışarı çıktı. Elinden tuttu ve odacısına “Bu adamı niye sırada bekletiyorsun? Sen içeri gel” diye koluna girdi. Muharrem Usta, “Hayır olmaz sıradakilere ayıp olur müdürüm, sıramı bekleyim” diyor. Hüsamettin Bey, “Senin sırada beklemen bizim ayıbımız, lütfen” diyerek içeri aldı. “Senin buraya gelmen bizim ayıbımız. Senin kömürün kapınıza dökülür” diyerek belediyeden araba isteyip kömürünü göndermişti.

Misafire karşı güleçti yüzün,
Bizi karşılarken o günkü sözün,
Merhaba dostlarım hanemde sizin,
Diye bize hürmet ettin Muharrem.

Yine bir ziyaretimizde çocuklarından bahsetti. Özellikle Neşet Ertaş’dan bahsederken derin bir of çekti. Sazı eline aldı. ‘Küsmedim Neşedim kahrettim sana’ türküsünü söyledi ve ekledi, “Allah işini gücünü rast getirsin, sık sık Bekdikli Kadir Ağa’nın bakkalına telefon açar. Kadir Ağa da, Allah razı olsun, çocuklarını gönderir. Ben gelip konuşurum. Beş yüz marktan aşağı para salmaz ama yarısını kendimden daha düşkünlere veriyorum. Kalan parada bana yetmiyor” demişti. Kendisi yaşlı, hanımı rahatsız, üç tane de küçük çocuğu vardı yanında ama o paylaşmasını bilen bir insandı ve sanki vedalaşır gibi hanımını çağırdı, “Arzı, buraya gel. Ben ölünce sazımı gara müdürüme verin” diye söylemişti. Vefatından sonra Hüsamettin Ekim’e sordum “saz ne oldu” diye. Ustanın oğlu Cemal’in sazı başkasına sattığını ve Neşet Ertaş’ın da sazı geri satın aldığını söyledi. Bende bir dörtlük söylemiştim:
Sağ iken el sürmek kimin haddine,
Emanet etmedin kendi ceddine,
Sazı verin dedin Hüsamettin’e,
Sen ölünce cemal satmış M uharrem.

Gönül insanları maddiyatı ve şöhreti insan sevgisi ve karakterin gerisine alırlar. Onlar için insan ve doğa sevgisi öne çıkar. Hak ve halk âşıkları yaşarken pek fark edilmezler. Öldükten sonra fark edilir aranır, araştırılır, adına anma geceleri yapılır, sempozyum ve paneller düzenlenir, heykelleri dikilir, caddelere, salonlara isimleri verilir, bunların hakkında derleme ve tez düzenlenir, üniversitelerde öğrenciye konu olur. Bu dünyada sefil sefalet içinde yaşarken ölünce zirveye çıkarlar. Zaten onlar şöhretten rahatsız olurlar. Günümüzde bunun örnekleri vardır. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Âşık Sait, Âşık Hasan, Âşık Veysel, Neşet Ertaş ve Baba Muharrem Ertaş’da bunlardan birisi. Sefil sefalet içinde yaşadı ama öldükten sonra iadeyi itibar yapıldı. Şehrin iki yerine heykeli dikildi. Hem de emektar eşeği ile. Eski valilik konutunda saydığımız ozanların hepsine köşe verildi. Ahi Evran Üniversitesi’ndeki salona Muharrem Ertaş adı verilerek ölümsüzleştirildi. Mekânın Cennet olsun usda.

BOZLAĞIN BABASI MUHARREM ERTAŞ

Kıymetini bilmeyenler dışladı,
Ekmek aş yok, soğuk damda kışladı,
Mahallenin çocukları daşladı,
Cahili dikkate almadın usda.

Basardın bağrına meydan sazını,
Çok dinlettin bize acem kızını,
Avşar bozlağının yanık sözünü,
Söyleyip ağladın gülmedin usta.

Ah çektin sen Kerem gibi yanarak,
Çok dolaştın sokaklarda sinerek,
Ömür boyu hep eşeğe binerek,
Bu dünyada huzur bulmadın usta.

Mana vardı türkülerin sözünde,
Dünya malı mülkü yoktu gözünde,
Abdal idin, edep vardı özünde,
Kimsenin hakkını çalmadın usda.

Yağmurluda öğrenince işini,
Gırtıllar da eş dost derdi başını,
İbiklide kaybedince eşini,
Küstün Çiçekdağ’da kalmadın usda.

Yükleyip göçünü dağları aştın,
Yozgat, Kırıkkale, Yerköy dolaştın,
Keskin’den Kırşehir’e ulaştın,
Çok çileler çektin yılmadın usda.

Felek senin yollarını bağlattı,
Acımadı hançer vurdu ağlattı,
Gözyaşını bir sel gibi çağlattı,
Akan yaşlarını silmedin usta.

Diyardan diyara konup göçtünüz,
Gönül kapınızı dosta açtınız,
Bu fani dünyadan gelip geçtiniz,
Yolunu yanlışa çelmedin usda.

İbrahim der tek odada oturdun,
Son ömrünü Bağbaşı’nda bitirdin,
Neşed’i de ayucuna yatırdın.
Heykelin dikildi ölmedin usda.

Bu yazmış olduğum öykü ve şiir ile Muharrem Ertaş ile beraber olduğumuz günlerdeki bire bir görüşmelerimizdeki anılarımı yazmaya çalıştım. Beni derinden etkileyen ustanın sık sık kullandığı bir söz vardı. O sözün değerini şimdi daha iyi anladım. “Allah Devletimize ve Milletimize Zeval Vermesin” diye haline şükreder dua ederdi. Sınır komşularımızdaki iç savaş ve göç dalgasını görünce ne kadar haklı olduğunu anladım. Hak ve halk âşıklarının geleceği kalp gözüyle gördüklerine bir kere daha şahit oldum. Devlet olmayınca milletin olmadığı kanaati inancıyla saygılarımla.
BEKDİKLİ HALK OZANIİBRAHİM DÜĞER

Sündüs ARSLAN AKÇA.”AŞK DİYORDU ŞUARA”

Her şair; biraz deli, biraz veli ve çokça hüzün… Kahkahaları arasında süzülen gözyaşlarına tanık olursunuz. Gözlerinde taşır bütün yükünü, çocuklaşan bakışlarına daldıkça, kendinizi dipsiz bir kuyuda bulursunuz.
Ki şair dostlarınız olduysa her birlikteliğiniz özleme gebe kalarak gider. Heyecanla, umutla ve belki aç, susuz gibi beklerken gidişleri yüreğinizde derin izler bırakır. Nihayetinde öyle de oldu. Heyecanlı bekleyişim dört gün içinde kış güneşi gibi söndü. Yüreğimin yorgunluğu bedenimi aştı. Şiir meclislerinin özlemi gitmeden köşesine kuruldu. Sobadan çıkan çıtırtılar eşliğinde çayını yudumluyor.
Gittiniz sessiz sedasız, şiirlerinizi gömerek yüreğime. Gittiniz gelme umuduna beleyerek yüreğimi. Belkiler biriktiriyorum yine. Ömrün kalanına şiir üfleyerek…

“Ne zaman ay çıkar bir hüzün çöker
Aşığın, düşlere bin umut eker
İhsan et, bir gece gel ey Mahpeyker
Varsan şad olurum yoksan ölürüm // Kenan Yavuzarslan”

Şairin şiirlerinde, edasıyla ince ve ay parçası yüzüyle dolaşan Mahpeyker, ‘’kadın şiirdir’’ diyen başka bir şairi hatırlattı.
Şair, Mahpeyker’i yüreğimize nakış nakış işleyip gitti. Şiirin hikâyesi de şiirler kadar güzeldi. Tebessümü yüzümüze sadaka niyeti ile bırakıp…
Şiir yeni başlıyordu. Niksar ve Tokat’ta art arda iki gün iki gece süren şiir şölenleri yeni başlıyordu, kırk gün kırk gece sürecekmiş gibi.
Evet, şiir yeni başlıyordu ve şuaranın toplandığı bugünde yürekler şiir devşiriyordu. Biz susuyorduk dizeler konuşuyordu bu gece. Ruh, kana kana nasipleniyordu dizelerden.

Ve Sustu Kuşlar
‘’…
Hayat
Bir damla su kaçağı serinliğinde çarptı yüzüme
Denizin çalıp kaçtığı kum taneleri doldurdu gözlerimi
Acıttım büsbütün iki büklüm yüreğimi
Sıktıkça dişlerimi inci doğurdu bakışlarım
Sustu içimde kuşlar // Hava Köseoğlu ‘’

Parmaklarım okşuyor ağrıyan dizelerin saçlarını. Sustukça kuşlar, büyüyor çığlıklarım. Dizeler kalbimin nabzını tutuyor. Öylece bırakıyorum kendimi…
Derin bir suskunluk sarmalamış salonu, büyü bozulacakmış gibi. Bir güzel adam kalkıyor yerinden sahneye doğru. Duruşu mütevazı, yüreği engin… Bütün yaşanmışlıklar yüzünde yer bulmuş kendine
Dilimize dolanan o güzel türkü ki şairin yüreğinden kopup gelen dizelerden ve şairin hayatından kesitler biliyorsanız bir o kadar daha anlamlı oluyor şiir de türkü de…
‘’yazın yağar kar başıma’’ diyor Osman Nebioğlu,

“Hışır Osman yanar bitmez
Ocak içte baca tütmez
Zalim felek sanki yetmez
Bir de vurur yâr başıma.”

Bu şiir ve ezgi ile ilk görev yerim olan Erzurum’da tanışmıştım. Odur budur da söylenir dilden dile, dokunur gönüllere…
Alkışlar şiir içindi, şair içindi ve devamı içindi. Kendisine kalan, alkışlar bir de yürek terinden damlalar olan dizeler…
Zaman akıp gidiyordu. Tenler eskiyordu zaman içinde. Kıyametler koparıyordu şair, bazen de durağanlaşıyordu… Hayatın sundukları ve yerden yere vuruşları iyiden iyiye güçlendiriyordu şairi. Sabrın ve tevekkülün sırrına erince insan gülüp geçebiliyordu sıkıntılarına. Kabulleniş sarmaladıkça yüreği, sevgi bayrak açıyordu. Dört bir yanın rengârenk çiçeklerle donanıyor. Hüzün de bu bahçenin çiçeklerindendi hiç solmayan…
Ve şair bir hüzün çiçeğinden geliyordu;

“düşsel varlığın belki gözlerimde kalan,
sen ey hüzün bulutum,
sen girmeye başladın ya düşlerime,
ben, beni unuttum
yıldızlara gözlerimi emanet ediyorum,
çoban yıldızına ıslığımla,
“sevda yüklü kervanlar” şarkısını dinletiyorum.
ve her uyanışımda senli geceden
sensiz sabaha // Nermin Akkan”

Öyledir…
Parmakları tütün gözleri hasret kokan bir uykusuz düş görürken gündüz vakti, bir martı simidini düşürürken denize, su yutarken bir balık, bir yalnız göğe batırırken kirpiklerini ve kararırken gün aniden; bir sahil kasabası Eylüle, Eylül güze, güz hüzne, hüzün yağmura döner yüzünü.
Birkaç damla düşer kâğıda ve adı: ‘’şiir’’ olur.’’ diyor şair; Yavuz Doğan. Ve ardından

‘’Seni sevmek aynada gördüğüm yüze bakıp
Kudretini yeniden anlamak Yaradan’ın
Kimliğimi sahipsiz bir yetime bırakıp
Yelkovan suretiyle sahibi olmak anın. ‘’

Şiir doruğa doğru tırmandıkça şairinde bakışlar bir o kadar aşağı iner. Ruhundaki inceliği ve mahcubiyeti duruşundan, gözlerinden okursunuz. Gidip gelmeler boy verir yüreğinde. Bazen an’a sığdırılan kahkahalardan gözyaşı bırakır size. Ve sessizlik çöker üzerinize, şiir dersiniz…

“Tanımam Leyla, Şirin; Aslı’nın da aslıyım!
Son asırlık sevdanın, sürüp giden faslıyım;
Gülistanı tarumar bülbül gibi yaslıyım!
Can evime kor alev düştü seni beklerken!”

Dizeleri ile gelir Deniz Garipcan. Gönlünü kalemine yaslayan güzel… Sesindeki sükûnet, yüreğin çırpınışlarına gem vurmuş sanki. Ve şiirler açılan kapı ve şiirler yüreğin gözesi şairde.
Süzgün bakışlarımda sürgün veriyordu hüzün. Bu bahar epey yol alacağa benzer. Toprak uyandıkça kökleneceğe benzer.
Sarı sıcağın koynunda ter döküyorum. Dumanı üstünde duygular, is tutacak zaman sonra.
Karasına vebal çalacağım biliyorum. Tutacak iki yakamdan yine.
Hüzün şairinin dizeleri dolanıyor dilime,

“Heybemde derviş işçiliği bir sabır
Uyur da uyanamaz ömrü vefasız olanlar
Sahi ne çok insan büyütmüşsün gözüm
Yerini y’ellere bırakan // Recep Yılmaz”

Dağılmıştık her birimiz farklı iklimlerin sığınağına. Etrafımızda kalabalıklardan barikatlar… Bulunduğumuz şehirler dardı yüreğimize. Kendimize sustuklarımız boyumuzu aşmıştı. İsimlendiremediğimiz bir haldi bizimki.
Ve acı neredeyse biz ordaydık. Acıya başkaldırışımız, zulme isyanımız şiir kadardı. Ağrıyan yanlarımızı belerken yine dizelere sığınmıştık. Susma vakti…

“Hangi mazlumun ahı çare olur bu derde?
Yaradan hesap sorsun merhametsiz namerde
Ateş yanar, kor olur kavrulan yüreklerde
İsmi Karabağ olan közün durur Can diyar // Zübeyde Gökbulut”

Şiir, yürekleri yakın kılandı. Ritmine bıraktığınızda sizi alıp götürüyordu ötelere.
Nerede olduğunuzdan bihaber hayalin salıncağında salınıp durursunuz. Diyar diyar dolaştırır sizi. Bir çeşme başında testisini dolduran yârin oyasına bağlar yüreğinizi. Bir bakışın esiri eder ömrünüzce.
Anadolu; duygunun, şiirin beşiği değil midir? Aşkla yoğrulmuş bu toprakların her zerresinden şiirler, türküler filizlenmiştir. Ve filizlenmeye de devam edecektir.

Ve şiir diyelim biz yine…
“Bir nakkaş gibi oyardım yüreğimin ortasına ismini
Adın ne zaman söylense deli çaylar gibi coşardım
Dökülürdüm yükseklerden görklü çavlanların sesiyle
Alçaklara inerdim; durulurdum, dinginleşirdim
Bir söğüt ağacına yaslanırdım mavi sular başında
Zeytin yaprakları açardı, Maraş’a gelirdi ilkyaz
Sen, Maraş’ta gözlerimin nişanıydın Ferahnaz… // Celalettin Kurt”

Gelip geçiciliğin hissiyatına büründük iyiden iyiye. Mekânlar elimizden tutup varlığın içinde dolaştırıyordu. Ve yokluk mırıldanıyordu kulağımıza sevginin sadece arkamızda kalacağını. Ve yokluk dokunduruyordu eksik yanlarımızın gün gelecek tamamlanma fırsatını bulamayacağını ve yok oluşun asıl varlığın ilk basamağı olduğunu söylüyordu Yaradan. Biz yok olmadan var olmanın inancına bürünerek ve eksik yanlarımızı rahmet yağmurları ile yıkayarak gidiyorduk. Ve şair hissiyatın dizeye dönüştüğü yerden sesleniyordu.

“Şu yalan dünyada üryan gezerim
Gömleğimi yırtan eli affettim
Fukarayım harman harman gezerim
Tanemi seçmeyen yeli affettim // Nedime Ekinci”

Çocuk diyor şair ve bir çocuğun yüreğinden köprü kuruyor yüreklerimize. Büyük kavgalarımızla dünyayı kendilerine dar ettiğimiz çocuklarımız… Korkunun, endişenin ve kaybedişin çığlıklarında boğulan çocuklarımız…
Ve binlerce ölen çocuklarımız…
Ölüm, en çok da sana yakışmıyor çocuk. En çok da sana…

‘’…
Bir tek ben seslendiğimde koşan
Sinesinde sadece
Benim kokumu saklayan
Elinde başka birisinin biberonuyla
Odadan odaya koşturmayan
Kokusu hep aynı kalan
Önlüksüz formasız
Öyle üç beş tane değil,
Tek bir annem olsun,
Sadece benim olsun // Âlim Yavuz’’

Aşk diyordu Şuara…
“Şimdi Aşk” diyordu şair. O aşk değil miydi ilhamı kalplerimize sunan. Sunağından nasiplendiren. O aşk değil miydi, tiryakisi kılan…
Kalpler aşk ile açılıyordu, dizeler savruluyordu sağa sola. Eksik kalıyordu savrulanlar, yetmiyordu, yetemiyorduk. Ve yüreğin çırpınışı bitmiyordu. Ve duman bürümüştü yüreklerimizi. Bütün dizeler uçup gidiyordu kuş kanadında.
Ve şair Aşk diyordu;

….
‘’ey bütün zamanların çıldırtan gözyaşları
şimdi bir tek damlanla yüreğimizde tufan
şimdi kıyam
şimdi aşk
başka ne varsa yalan
şimdi secdedeyiz
şimdi bütün arzulara isyan

toplamış geliyorlar sonsuz bir çığlığı
bütün zamanların bütün mazlumlarından
ve ölüm ve yoksulluk ve ayrılığı
gönül çöllerinin yakıcı kumlarından // Sıtkı Caney’’

Evet, aşk diyordu Şuara… Şuarayı, mevsimin en içlisinde dinledim bu sefer. Hüznün dudak kıvrımlarını her öpüşünde şiir düştü dilimize. Tuttum şiir yüklü yüreklerden ve yüreğimi üstüne koyarak bıraktım Niksar ovasına.
Gittiniz ya, öyle suskun cümlelere koyup başımı, bakakaldım arkanızdan. Geride bıraktığınız dizelerle oyalıyorum kendimi. Her birinize uğruyorum ara ara, dokunuyorum sessizce mısralara.
Gitmediniz biliyorum, saklandınız kalbimin her bir köşesinde. Sayışmanın sonunu bekliyorsunuz. Kaldırırsam başımı sobeleyeceksini

Mahmut HASGÜL.”EY SEVGİLİ, EN SEVGİLİ”

14 Şubat sevgililer günü.
Eski Roma’dan kalma bir gelenek.
Öğretmenler günü, anneler günü, gibi bir güne sıkıştırılmış hatırlamaların günü.
Hediye alıp vererek hediyelik eşya pazarının can bulduğu gün.
Diğer 365 günde hissedilmeyen inceliklerin yaşandığı gün.
Herkes bu sebeplerden ötürü karşı çıkabilir böyle günlere.
Ben de eleştirebilirim bazı açılardan. Ama topyekun cephe almak da doğru değil.
Söz konusu olan dünya genelinde kutlanan sevgililer günü, anneler günü..vs. “Dünya Kin Günü” değil, “Diğerlerine Lanet Okuma Günü” değil… Sevme ve sevilme günü, hediyeleşme günü. Güzel şeyler yapma, güzel şeyler düşünme günü. Başkalarının adetiymiş, küresel bir sömürü sistemiymiş. Allah aşkına sömürüldüğümüz onca şey varken, insanların sevgiyi, aşkı hissettiği günleri mi görüyor gözümüz.
Aşk ve sevgi öyle kutsal duygular ki ancak kişinin kalbinin güzelliği kadar güzel, büyüklüğü kadar büyük, temizliği kadar temiz, masumluğu kadar masumdur. Hiç sevmemiş, hiç âşık olmamış kişi bir bakıma yaşamamış kişidir. Bir bakıma“ainesi aşktır kişinin.”
Aşk insanın alışveriş düşünmeden, menfaat gözetmeden yaşadığı bir halet-i ruhiyedir. Saygınlığı da asaleti de buradan gelir. Aşk adına kötülük, zulüm, çirkinlik yapılamaz. Aşk bir güzelden esinlenilerek güzellikler inşa etme niyetidir.
Aşk mantıkla ilgisi olmayan ama mantığın temel problemlerinden olan yaratılışın hikmetine çok farklı ve kestirme bir yoldan cevap arama macerasıdır. Aşk olgunlaştırır. Gönül yoluyla aklı ehlileştir.
* * *
Alemler yaratılmazdan evvel Cenabı Hak Teala bilinmek ve sevilmek diledi. Kendi nurundan Alemlere Rahmet olarak nitelendirdiği Muhammed Mustafa’yı yarattı.Onun nurundan da alemleri yarattı. Bu alemle ilgili tüm yaratılmışlıkların hikâyesi böyle başladı tasavvufa göre. “Muhabbetten Muhammet oldu hasıl” yaratılışın kaynağı muhabbet duygusuydu. “Aşk imiş alemde ne varsa/ Gayrısı kıyl-u kâl imiş.”
Muhabbetin tecellisi Hz. Muhammed’in veladeti ne güzel bir tesadüftür ki 14 Şubat Sevgililer gününe rastlamıştır bu sene. Sevgililer sevgilisi, en sevgili bu güzel günde dünyaya gelmiştir. Cihanı nura gark eden, gelmiş geçmiş en yüce insan bu günde doğmuştur. Hediyeler sunmalı ona. Mesela temiz bir yürek, halis bir dua, pırıl pırıl bir fatiha, içten bir salâvat… Bu gün bir yetim bulmalı örneğin. Adı her neyse ona Mustafa demeli. Okşanmaya hasret saçlarına dokunmalı. Bir eksiği giderilmeli sessizce. Gözlerine tebessümle bakmalı. Bir lütufta bulunurcasına değil, bir şefaat umarcasına bakmalı o gözlere. O gözlerde görmeli Amine’nin yetim oğlu Mustafa’nın hüzünlü gözlerini. İşte o zaman yanmalı yürek içten içe çöl kumları gibi.
Bugün sevgiden bahsetmeli her şeye rağmen. Kin, nefret, haset, gıybet, bir kenara bırakılmalı. Kötülüklerden ve kötülerden hiç bahsedilmemeli. Aşk anlatılmalı, aşkın kirletilmeyecek kadar kutsal bir duygu olduğu öğretilmeli yeni nesillere. “Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” Diyor A.Haşim. Yeni nesle melali anlatmalı. Aşk kalpte duyulan ince bir sızıdır denmeli. Aşkın onuru vardır denmeli. Mevlana’dan, Yunus’tan, Hacı Bektaş’tan sözler söylemeli, şiirler okumalı. Bugün tüm derslerin konusu aşk olmalı.

Mahir GÜRBÜZ.”ŞİKÂYETİM VAR”

Gönül avcısından şikâyetim var
Yaralı bırakıp gitti hâkim bey,
Bekledim dönmedi bugüne kadar,
Biçare, aşkımız bitti hâkim bey.

Arzuhale geldim yüce makama
Başka gül koklamam, takmam yakama
Mazide ne varsa aldım arkama
Hasreti gözümde tüttü hâkim bey.

Bu ayrılık belki uzun sürecek
Araya set çekip, ağlar örecek
Kalbimin acısı nasıl dinecek
Sevene bu zulüm yetti, hâkim bey.

Gönül sermayemi ona bağladım
Gözyaşım dinmiyor, yeter ağladım
Yaklaşayım derken hep adım adım
Beni de canımdan etti, hâkim bey

Aşka ihanetten müebbet alsın
Hakkın adaleti yerini bulsun
Beni anlamazsan sanın sağ olsun
Umutlarım zaten bitti, hâkim bey

İsmail Bingöl.”SÖYLENİR SÖZÜ EMRAHIN”

Çağdan çağa sesi gelir
Şu bizim Koca Emrah’ın
Niksar’dan kokusu gelir
Şu bizim Koca Emrah’ın

Palandöken ona kucak
Âşıklıkta sönmez ocak
Yedi köşe, dört bir bucak
Bilir ününü Emrah’ın

Aşk oduna yanmış her an
Türkülerde olmuş nihan
Can özünde tütmüş canan
Savrulmuş külü Emrah’ın

Her güzele meftûn olmuş
Gün be gün sararmış solmuş
Feryadı cihânı tutmuş
Kulakta sesi Emrah’ın

İnci dökülmüş dilinden
Kimse bilmemiş halinden
Çekmiş nâdânlar elinden
Büyümüş derdi Emrah’ın

Çöllerdeki vaha gibi
Âşıklıkta dehâ gibi
Erişilmez bahâ gibi
Şiirde sözü Emrah’ın

Türkülerde sesimizdir
Şarkılarda sözümüzdür
Yürekteki özümüzdür
Bu yolda dili Emrah’ın

Aşk için gelmiş nevbete
Göçmüş gitmiş ahrete
Bundan böyle kıyamete
Söylenir sözü Emrah’ın

Ay Düşleri s:154

Şair Mais Təmkinin şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycanlı şair Mais Təmkinin şeiri “Kümbet” dərgisində Azərbaycan türkcəsində çap olunub.
Qeyd edək ki, “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidməti

Şair Müzəffər Məzahimin şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycanlı şair Müzəffər Məzahimin şeiri “Kümbet” dərgisində Azərbaycan türkcəsində çap olunub.
Qeyd edək ki, “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidməti

KÜMBET DERGİSİ 43. SAYISI BÜTÜN SAYILARI GÖSTEREN KAPAĞI İLE ÇIKTI

Kümbet Dergisi 43. sayısı bütün eski sayılarının kapak resimlerinin yer aldığı kapağı ile 2017 yılının ilk sayısı olarak okuyucuları ile buluşuyor. Bu sayımızda nelerin yer aldığını editör yazısından şöyle okuyoruz:

Yeni bir yıl ve yeni bir sayımızla siz değerli okurlarımız kültür-sanat dostlarının karşısındayız. 2016 yılında beklenmedik bir şekilde vuku bulan sıkıntılı olaylar bir müddet kültür–sanat faaliyetlerinin de aksamasına ya da yavaşlamasına sebep oldu. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin demokrasi çerçevesinde halkıyla bütünleşmesi ile bu badireler atlatılarak yeniden normal hayatına geçiş yaptı. Bu bütünleşmelerde milli birlik ve beraberliğimizin kısa sürede tesis edilmesinde halkımızın kültürel değerlere olan bağlılığının da payının olduğunu unutmamamız gerekir.
Dergimizin kapağında da görüldüğü üzere bir kilimin nakışları gibi işlenmiş bu sayımızda birbirinden değerli akademisyenlerimiz, araştırmacı yazarlarımız sizler için farklı konuları çalışarak gün yüzüne çıkardılar. Şairlerimiz de gül bahçelerinden derledikleri rengârenk çiçekleri yürekleriyle birleştirip sizlere sunma zarifliği gösterdiler.
Geride bıraktığımız 2016 yılı içerisinde gerçekleştirilen etkinliklerden biri de hiç şüphesiz ki 28-29 Ekim 2016 tarihleri arasında Niksar Kaymakamlığı-Niksar Belediyesi ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği işbirliği gerçekleştirilen Erzurumlu Emrah’tan Cahit KÜLEBİ’ye Kültür Sanat Şöleni idi. Bu çerçevede Niksar’da yedincisi yapılan “Cahit KÜLEBİ Memleketime Bakış Şiir Yarışması”nda dereceye girenler ödüllerini aldılar.
Bir diğeri de Tokat Belediyesi ve TOŞAYAD işbirliği ile Tokat’ta düzenlenen “Yeşilırmak Şiir Şöleni” oldu. Ülkemizin değişik yörelerinden gelen halk âşıkları, devlet sanatçıları ve şairlerimiz en güzel şiirlerini sanatsever halkımızla paylaştılar.
Bu etkinliklerin gerçekleşmesinde hiçbir desteği esirgemeyen Tokat Belediye Başkanlığına, Niksar Kaymakamlığına, Niksar Belediye Başkanlığına ve emek sahibi çalışanlarına ayrı ayrı teşekkür etmeyi bir borç biliyoruz.
Bu sayımızda makale, araştırma ve yazıları ile Prof. Dr. Tamila Abbashanlı, Prof. Dr. Ertuğrul Yaman, Yard. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, Bedrettin Keleştimur, Abdullah Satoğlu, Böyükbey Elekberoğlu, Mustafa Ceylan, Yard. Doç. Dr. Necati Çavdar, İbrahim Düğer, Ülkü Taşlıova, M. Necati Güneş, Nihat Aymak, Gülden Taş, Ahmet Divriklioğlu, Levent Konyar, Kutluhan Saygılı, Sündüs Akça, Semra Meral, Harika Ufuk, Zübeyde Gökbulut, Şerare Kıvrak, Burhan Kurddan, Nihat İmaç yer alırken;

Halil Soyuer, Halistin Kukul, Vedat Fidanboy, Ayhan Nasuhbeyoğlu, Celaletin Kurt, Deniz Garipcan, Recep Yılmaz, Celalettin Çınar, Hanefi Işık, H. İrfan Önder, Hüseyin Koç, İsmail Bingöl, Doğan Kaya, Âşık Eşref Tonbuloğlu, Nermin Akkan, İbrahim Sağır, Öz Ali Yılmaz, Kumrugül Akın, Mücella Pakdemir, Mais Temkin, Muzaffer Mezahim, Mahir Gürbüz, Nezihe Güler, Dilek Yeğnidemir, Orhan Tamtürk, Osman Sağbaş, Ömer Micingirt, Tülay Aydın, Bekir Aksoy, Hasan Koçak, Ahmet Özeke bir arı gibi yüreklerinde bal eyledikleri duygu yüklü şiirlerini sizlerle paylaştılar.
Dergimizin etkinlikler bölümünde şair ve yazarlarımızın katıldıkları programlar yer alırken, “Bize Gelenler Dosyası”nda da elimize geçen değerli araştırmacı, yazar ve şairlerin eserlerine yer vermeğe gayret ettik.
Yeni sayımızda buluşmak dileğiyle…..

Remzi ZENGİN/TOŞAYAD Başkanı

Remzi ZENGİN Hocamızın doğum gününü kutluyoruz!

10498648_1088017144548624_2375876398071380324_o

Dilerim yüce mevlâdan
Gözlerin yaş,
Tekerin taş,
Memleketin savaş görmesin.

Cebinde bitmesin para
Başın düşmesin hiç dara
Dırdırı çok bir kaynana
Başından eksik olmasın.

Altında bir arap atı
Gezesin hep memleketi,
Malının bet bereketi
Azalmasın, daim artsın.

Duaların kabul olsun
Mutluluğun bâki kalsın,
Beklediğin yolcu gelsin
Gözlerin yolda kalmasın

Dilerim hiç çekme tasa
Düşmeyesin derin yasa;
Bir kel ile bir de köse
Düğününde davul çalsın.

Rüyaların gerçek olsun
Dilerim hep yüzün gülsün,
Seni sevmeyenler ölsün
Yüz yirmi yıl yaşayasın.

Remzi’den sana nasihat
Adımını dikkatli at,
Her şeye eyleme inat,
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN

Ömür treni

Uzun, kara bir katar
Altmış vagonlu kadar
Büyük bir hızla akar
Geçti ömür treni

Nice dağları aştı
Nice tünelden geçti
Sonunda düze erdi
Geçti ömür treni

Çok hızlı gidiyordu
Makinistini yordu
Şimdiyse artık durdu
Göçtü ömür treni

Artık gelmez islimi
Düşünüyor teslimi
As duvara resmini
Geçti ömür treni

Nice yolcular bindi
Nice yolcular indi
Düşün, son inen kimdi
Geçti ömür treni

Rengi sarardı soldu
Şimdi miadı doldu
Artık jiletlik oldu
Geçti ömür treni

(Tokat/17.8.2012)

Hasan AKAR.”GÜLÜMSEYEN GÖZLERİNİZ DAİMA GÖZLERİMİZDE OLDU”

hasanakarhocamiz

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

“Değerli Lütfi SEZEN Hocama saygı ile”

“Dr. Lütfi SEZEN Armağanı” adını taşıyan vefa eseri, Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Ali Fuat ARICI tarafından hazırlanarak PEGEM Yayınları arasında yayınlandı. Dr. Lütfi Sezen Hocamızın yetiştirdiği öğrencilerinden biri olan Doç. Dr. Ali Fuat ARICI Hocamıza –bize de yer verdiği-bu vefalı çalışmasından dolayı tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.
2016 Eylül’ünde gün yüzüne çıkan eserde dört bölüm mevcut. Birinci bölümde: Aile ve arkadaşları ile öğrencilerinin dilinden Lütfi Sezen; ikinci bölümde: Makaleleri, konferansları, bildirileri ve yayına hazır araştırmaları; üçüncü bölümde; Hatıralarından örnekler; dördüncü bölümde de: Yurt içinde ve dışında katıldığı etkinlikler fotoğraflarla birlikte yer alıyor.
Eserin üçüncü sayfasında Atatürk Üniversitesi Araştırma Görevlisi Fatma Albayrak tarafından “Halk Bilimine Büyük Hizmetler Veren Dr. Lütfi Sezen Hocamız İle Röportaj” başlığıyla bir yazı oldukça dikkatimi çekti. Hocamız yedi yıl görev yaptığı Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi’nden ayrılırken kendisine bir veda yemeği veriliyor. Burada okul Müdürü Hamdi Gökalp Bey bakın ne demiş:
“Bizim okulumuzun direği çöktü. Yani arkadaşlar arasında uyum sağlayan, dirlik, düzene katkısı olan bir arkadaşımızın gitmesiyle bunun devam etmemesi endişesini duyuyorum.”
Evet, Lütfi Sezen Hocamız buydu işte. Hayata, insanlara ve çok değer verdiği öğrencilerine daima iyimser gözlerle bakan bir eğitimci. Aynı yazıda şahsımdan da bahsetmiş, kendisine minnettarım.
Bu değerli eserin 108-110 sayfalarına yukarıdaki başlıkla konulan yazımı aynen aktarıyorum:
Lütfi Sezen Hocamız 1971-1972 Öğretim yılında Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi’nde göreve başladığında ben aynı okulun ortaokul son sınıfındaydım. Okul, öğretmen ve öğrenci sayısı bakımından oldukça fazlaydı. Çünkü şehrin tek ortaokulu ve lisesiydi. Onu ancak uzaktan tanıma imkânına sahip olduk.
1975-1976 Öğretim yılında lisede edebiyat bölümünü seçtiğimde dersimize Lütfi Sezen Bey gelmeye başladı. Ayrıca sınıf öğretmenliğimizi de üstlenmişti. Dolayısıyla asıl tanıma ve tanışıklık o yıl gerçekleşti. Oldukça sessiz, sakin beyefendi kişiliği anlattığı dersiyle örtüşüyordu. Diyebilirim ki Edebiyat dersini ola daha fazla sevdik. Zira bilgisi ve anlatımı bütün sınıfı tatmin ediyordu. Bugün pek çok lise öğrencisine ağır geleceğini tahmin ettiğimiz Nihat Sami Banarlı’nın Türk Edebiyatı kitabını takip ediyorduk.
Rehberlik derslerinde, ders gereği bilinmeyenlerimizi daima babacan tavrı ve sözleriyle paylaşmış, hemen her öğrencinin kalbinde güzel bir taht kurmuştu. Hani velilerimiz ve diğer sınıflardaki arkadaşlarımız sorsalar ya: ”Gençler, hocanızı nasıl buluyorsunuz? Emininim ki hep bir ağızdan ,çok seviyoruz” diye cevaplandırırdık.
Hocamızın kalın çerçeveli, renkli gözlüklerin arkasında daima gülen gözleri ve kalbinin dışa yansıdığı apaçık belli, tebessüm eden bir yüzü vardı. Tebessümü sanki yüzünün biz öğrencilere ikram edilen bir sadakasıydı. 1979 yılında öğretmenlik mesleğime başladığım hocamın memleketi Erzurum’da bu izleri taşımaya çalıştım. Çünkü hocamızın gülümsemesi bize her zaman bir güven, bir başarıyı yükseltme mesajı gibi geliyordu. Çoğu kez ben de onun o gülümsemesi karşısında ölçümü kaçırmadan yüzüne gülerek bakar, selamlaşırcasına karşılık vermeye çalışırdım sanki.
Hatıralarımızın olmaması mümkün mü? Bunlardan birini aktarayım: Edebiyat bölümünde olduğumuz için ders saati zaten fazlaydı. Bu yüzden hemen her gün bize dersi vardı. Siyasi dönemlerin en çalkantılı günlerini yaşıyorduk. Sağ-sol diye bugün bile hâlâ mana veremediğimiz yıllarda sınıfta bile, arkadaşlığı bırakmış ikiye bölünmüştük. Öyle ki ders kitabımızda yer alan yazar ve şairleri de sağcı, solcu diye neredeyse akıl almaz bir şekilde sınıflandırmıştık. Edebiyatta konu Tevfik Fikret’e gelmiş, hocamız da Fikret’i hazırlayıp, derste sunma ödevini bana vermişti. Bize göre FİKRET, Sultan Abdülhamit’e karşı geldiği için karşı sınıfta yer almalıydı herhalde ben de derste onu eleştirmeli, fikrimi apaçık ortaya koymalıydım. Konuyu sınıf tahtası önünde anlatırken sözlerimin arasına: “Tevfik Fikret, çok korkak bir şairdi” deyince sınıfta bir kıyamet koptu .Hocam da beni o sessiz duruşunun ötesinde ortamın dengesini de düşünerek “Sus, Tevfik Fikret korkak değildir, otur yerine bakayım Hasan” uyarısıyla bir güzel azarladı.
Biz mezun olduktan sonra da hocamızla irtibatımız hiç kopmadı. O,1978 yılında Tokat GOP Lisesi’nden ayrılarak Erzurum Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü’ne gittiğinde ben Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’ne devam ediyordum. Ama Tokat’a her gelişimde bana edebiyatı sevdiren ve aynı branşı seçmemde büyük etkisi olan hocamı ziyaret etmeyi ihmal etmedim.
1990’lı yıllarda hocamı tesadüfen Tokat’ta görünce içim içime sığmadı. Vefasını göstermiş, yedi yıla yakın görev yaptığı şehrimize eşini, dostunu, öğrencilerini ziyarete gelmişti. Belediye parkında oturup uzunca bir sohbet yaptık. Bu buluşmanın sonrasında iletişimimiz -telefonla da olsa-hiç kopmadı.
2010 yılında ailesiyle birlikte Tokat’a davet ettiğimiz hocamız bizi kırmayıp şehrimize geldi. Pek çok arkadaşımızı da arayarak bir buluşma gerçekleştirdik. Eski günleri yâd ettik ayrıca hocamızı Salih Aktaş arkadaşımızla birlikte Tokat GÜNEŞ Televizyonu’nda “Kültür Sofrası Programı” na konuk ettik.
MEB’nın Erzurum’da düzenlediği bir seminer vesilesiyle 2013 yazında biz hocamızı Atatürk Üniversitesi’nde ziyaret ederek hasret giderdik. Şehri, sayesinde yıllar sonra bir kez daha gezdik. Hocamla en son, emeklilik sonrası 2015 yazında geldiği Tokat’ta çok sevdiği dostu, hemşerisi Şahistan Ceylan Ağabeyin evinde bir yemekte buluşma ve kültür ve sanat üzerine sohbet etme imkânımız oldu.
Artık Lütfi Sezen Hocamızı aramadan duramıyoruz. Sağ olsun o da bu değersiz öğrencisini unutmuyor. Bir bakıyorum telefonda hocam, yine bizi mahcup ediyor.
Evet, Lütfi Sezen Hocamız, kırk iki yıla ulaşan meslek hayatında Türk kültür ve sanatına kazandırdığı on iki eserle ve 2007 yılında Türk Folklor Araştırmaları Kurumu’nca ”Türk Kültürüne Hizmet Ödülü ”nü almaya hak kazanışıyla bize daima örnek oldu. Ancak bu süreçte çok yorulduğunu, zaman zaman alanında önünün kesildiğini, haksızlıklara uğradığını hatıralarında da yansıttığı gibi biliyoruz.
Ben, bütün bu olumsuzluklara rağmen hayatla mücadele etmesini bilen meslek ve memleket sevgisini kaybetmeyen, kendisinin bilgisinden ve şahsiyetinden derin feyz aldığım Lütfi Sezen Hocamın edebi kişiliğinin önünde saygı ile eğiliyorum.

Hasan AKAR.”GÖĞE BAKAN TOPRAKLAR / ÖMER BEDRETTİN UŞAKLI’NIN ŞAVŞAT’I”

hasanakarhocamiz

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

“ Değerli Ağabeyim Seyit KOÇAKER’e”

Seyit Koçaker,1951 Tokat doğumlu. Ailesi yıllar önce Sivas’tan Tokat’a göçmüş. Bizim aile dostluklarımız da buna dayanıyor zaten. Çocukluğumun bazı dönemleri onların -şimdi yerinde yeni bir apartmanın konulduğu- Ardala Sokağı’ndaki iki katlı betonarme evleri ve bahçesinde geçti desem yeridir. Her zaman rahmet ve saygı ile andığım Hüseyin ve Şükriye Koçaker çiftinin en küçük evlatları. Şimdi eşi Nezahat Hanım ve Gazeteci kızı Mihriban’la mutlu bir hayat sürdürüyor. Ara sıra da diğer kızı Esra’dan olan torununu sevmek için kendisini kalın urganlarla saat kulesine bağladığı bu şehirden kopuyor.
O, iyi bir aile reisi, yıllarca öğrenci yetiştirmiş başarılı bir akademisyen, gittiği ova ya da yaylaklardan pek boş dönmeyen yetenekli bir avcı ve Tokat’taki bazı sanayi iş yerlerine taş çıkartacak kadar evinin altında zengin bir atölyeye sahip bir sanatkâr. Müzik, resim, spor ise çocukluğundan beri içinden hiç çıkmadığı ilgi alanları.
Seyit Koçaker Ağabeyimin hayatıyla alakalı diğer bir güzelliği daha var. Plevne kahramanı Tokatlı Gazi Osman Paşa’nın adının verildiği yerlerde doğmanın ve yaşamanın haklı gururunu yaşıyor. Tokat Gazi Osman Paşa İlkokulu, Gazi Osman Paşa Ortaokulu, Gazi Osman Paşa Lisesi’nde okudu. Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. Şimdi de Gazi Osman Paşa Caddesi’nde oturuyor.
Bir yıla yakın oldu Gazi Osman Paşa Lisesi’nin her yıl yayınladığı ALMANAK çalışması için Seyit Koçaker Ağabeylerin evine gitmiştim. Röportaj sonrası çocukluğunda ilkokul kitaplarında da yer alan çok sevip ezberlediği bir dörtlüğü okuyup bu şiirin kalanını ve şairini çok merak ediyorum, araştırdım ama bulamadım şeklinde bizden isteğini dile getirdi.

“Gümüş bir dumanla kapandı her yer;
Yer ve gök bu akşam yayla dumanı;
Sürüler, çimenler sarıçiçekler,
Beyaz kar, yeşil çam yayla dumanı”

Şiir, özellikle Kemalettin Kamu’nun tarzına çok benziyordu. Zira onun Bingöl Çobanları şiiri bizim de gezebildiğimiz o yöreyi ve yaşayanlarının duygularını ortaya koyan hepimizin yüreğimizin derin pınarlarından akan billur suların akışıyla okuduğu nadide şiirlerden biridir.
Bana göre bu şiirlerin sahibine yaklaşan ikinci bir şairimiz daha vardı: Ömer Bedrettin Uşaklı. Ancak şairin yazabilmesi, duyguları dağarcığına yüklemesi için genellikle onu yaşaması, gezmesi, görmesi gerekiyordu. Biz de bu açıdan bakınca şiirin kaynağına ve sahibine daha kısa zamanda ulaşabilip Seyit Koçaker Ağabeyimin arzusunu yerine getirdik.
Bu yıl 14-15 Mayıs 2016 tarihleri arasında yapılan “Artvin Birinci 7 Bölge 7 İklim Şiir Şöleni” nin ikincisi 15 Mayıs 2016 ‘da Şavşat’ta yapıldı. Programda yer alan Şavşatlı şairlerden Yalçın Temiz kendi şiirini sunuşu sırasında 1933 yılında Ardahan üzerinden yakın dostu Ardanuçlu Âşık Efkari’yi (Adem Şentürk,1900-1980) ziyaret amacıyla Şavşat’a gelen Behçet Kemal Çağlar’ın bir şiirinden yaptığı alıntıyı dile getirdi. Behçet Kemal (1908-1969) , Yavuzköy (Mamanalis)’den Şavşat’a bakan yamaçları gördüğünde dayanamaz hemen kalemi eline alır.” Cennetin direklerinin çürüyüp düştüğü yer olarak Artvin’i düşünür ve bu ünü “ Çoruh Destanı” şiirine taşır.

“Kokla gönül Artvin’in gülünden
Şavşat’tan, Borçka’dan, Yusufeli’nden.
Git Hopa’da anla deniz dilinden,
Bak Çoruh namını yayıp geliyor.”

Ve asıl Şavşat’ın tarif edilemez güzelliğini yansıtan dizeleri:

“Kirazmış, elmaymış, narmış, erikmiş,
Üst üste üst üste köşkler birikmiş,
Gökte iken temelleri çürümüş,
Cennet yere doğru kayıp geliyor.”

Bir şehrin, bir ilçenin, insanların ruhunu zenginleştiren tabiat güzelliği benim de 1982-1985 yılları arasında görev yapma şansına sahip olduğum Arhavi ‘de denizin maviliği ve Şavşat’ta yeşilin derinliği daha nasıl anlatılabilir bilmem?
Lise yıllarında bir arkadaşımın hediye ettiği Fakir Baykurt’un görev yaptığı Şavşat’ı anlattığı “Efkâr Tepesi” romanını ne kadar merakla okumuştum ki kader bizi öğretmenliğimizin ilk yıllarında o güzel topraklara sürüklemişti. Eserde adı geçen hayatta olan kişilerle görüştüğümde de –tabi iddialar kendine aittir-yazar nedense bazı doğrulardan uzak kalmıştı. Yıllar geçti aradan ama Şavşat’ta eğitim vermeye çalıştığım öğrencilerimle hiç irtibatım kopmadı. Çünkü onlar okumak için karda kışta yürüyerek okula koşup geleceğe aydınlık içinde bakmayı bilen Efkâr Tepesi’nde, Sahara’da, Bilbilan’ın dumanlı yaylalarında çiseyle büyüyen birer cesur yürektiler. Ve bugün her biri bir yerde İstanbul’da, Bursa’da ekmeklerini eline almış, yuvalarını kurmuş memleket hizmetindeler.
Ömrümün en güzel misafirperverliğini o topraklarda tabiatla, yoklukla mücadele edebilmeyi başaran insanlarla yaşadım. Ruhuma, duygularıma can veren, yüreğimde derin izler bırakan Şavşatlıları unutmam mümkün değil. Biz onların güzelliğini anlatmakta zorlandığımız gani yürekli bu insanlardan Behçet Kemal Çağlar’a geçelim.
Behçet Kemal’in bu güne ulaşan hatta bir mısraının Artvin Valiliği’nce markalaştırıldığı yukarıdaki şiirinin dışında Artvin’le, özellikle de “Göğe Bakan Toprakların” en yakın olduğu Şavşat’la başka bir bağlantısı yoktu.
Öyleyse Ömer Bedrettin Uşaklı’ya (1904-1946) bakmalıydı. Ve de öyle olup araştırmalarımız onun 1933 yılında kaymakam olarak görev yaptığı Şavşat’ta buluştu.
1904 yılında Uşak’ta doğan Ömer Bedrettin (Gökbelen, bazı kaynaklarda Belenli soyadını kullandığı da görülmektedir) edebiyata ilgisini Sivas Lisesi’nde iken hocası olan Kozanoğlu Cenap Muhittin’e bağlar.1924 yılında Mekteb-i Mülkiye’ye girmiş, 1927 ‘de mezuniyetinden sonra Bursa’da Maiyet Memurluğuyla devlet hizmetine başlamıştır. İlk asil kaymakamlığı Manavgat’tadır. Bu görevini Ünye, Şavşat, Artvin (Vali Vekili ) ve Edremit’te sürdürür.
Şair, 1931 yılında Bedia (Çandır) hanımla evlenmiş bir kız bir erkek babası olmuştur. 1932-1933 yılları arasında Ünye Kaymakamlığı yaparken ilk çocuğu Ümran burada doğmuş, ancak biricik evladını üç yaşında iken veremden kaybetmiştir. Onun ölümüyle derin bir hüzne kapılmış sonraki yıllarda bu acıyla kendisini de ölüme kadar sürükleyen verem hastalığına yakalanmıştır.(Ünye Kaymakamlığı ve Şavşat Kaymakamlığı’nın resmi sitelerinde aynı görev tarihleri bulunmaktadır. Bilinen bir gerçek varsa şairin kendi eserlerindeki ifadesinde de olduğu gibi Şavşat ilçesine Ünye’den gittiğidir.)Ümran’a: 1936 yılında “Sarıkızın Mermerleri” adlı şiiri yazmış,1940 yılında yayınladığı “Sarı Kız Mermerleri “ kitabını ona adamıştır. Bilahare eşini de kaybeden şair dönemin “Anadolu Şairi” unvanına layık görülmüş, şiirlerine bir hüzün ve iç duyarlığı katmak zorunluluğu hissetmiştir.

Nasıl gitti babasız “bilmediği bir yere…
Nasıl gitti o yavrum karıştı ölülere…”

Yayla Dumanı eserinde o da Behçet Kemal gibi “Çoruh Akşamları “şiiriyle o bölgeye hem hayat veren hem de alan coşkun nehrine Bayburtlu Zihni’nin koşmasını da duygularına katarak seslenir:

“Kızıla boyanmış koynunda sular
Yandım mı bu gurbet elinde Çoruh?
Bayburtlu Zihni’nin koşması mı var,
Türküler söyleyen dilinde Çoruh?

İçine kapanık, çok hassas olan şair tabiata âşıktır. Onun Faruk Nafiz, Orhan Seyfi Orhon çizgisinde şiirleri memleketimizi her yönüyle dillendirir. Çünkü o görev yaptığı yerlerde duygularını köy odalarında, çam ve meşe diplerinde bulup soluklandıktan sonra şiirler yazar. Zaten “Yayla Dumanı” şiiri onun çalıştığı topraklarda çoban ateşinin dumanında hüzünlenen duygularının umutla karışık bir serzenişidir.
Bunun yanı sıra Ömer Bedrettin Uşaklı ,temiz Türkçesiyle memleket gerçeklerini, yalnızlık, gurbet duyguları, tabiat varlıkları, sıla ve sonsuzlukla birlikte kendi hayatından da biyografik kesitleri, Atatürk, Milli mücadeleyi eserlerine konu edinir.
Yıldızların Altında, Eğilmez Başın Gibi, Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgârına gibi bestelenmiş şiirleriyle gönüllerimizde taht kuran Ömer Bedrettin Uşaklı’nın 1934 yılında yazdığı “Yayla Dumanı” şiirinin diğer bölümünü Dağların Düşü eserinde yer aldığı gibi aktaralım:

“…
Ben de duman olsam senin yerine,
Dağılsam dağların şu mahşerine
Güzelim saçına ve gözlerine
Ben girsem ben dolsam yayla dumanı.
Beni içlerine aldın dağ gibi
Doldu gözlerine bir rüya gibi;
Ben de gören gibi, yüce dağ gibi
İçinde kaybolsam yayla dumanı!
İçinde kaybolur insanın eşi
Kaybolur obalar çoban ateşi
Yemyeşil dağların hem yas edişi
Hem de gülüşü olur yayla dumanı.”

Ve 1943 yılında Kütahya’dan milletvekili seçilen bu değeri görevde iken verem hastalığından 1947 yılında genç yaşta (42 yaşında ) kaybettik.
Seyit Koçaker Ağabeyime sohbet sırasında sormuştum. “Artvin’e, Şavşat’a gittiniz mi ?“diye. Bir tabiat aşığı olan bu saygıdeğer ağabey beklemediğim şekilde “Hayır” dedi. Şimdi ümit ediyorum ki; Ömer Bedrettin Uşaklı “Yayla Dumanı “ şiiriyle onu “Göğe Bakan Topraklara” Şavşat’a çağırıyor.
Sizi, o topraklarda hâlen kopmadığımız dostlarımız ve cennetin yıkılmış direkleri bekliyor. Ne zaman ist

Abdulla Məmmədi doğum günü münasibətilə təbrik edirik! ( 4 noyabr 1963-cü il)

abdullamuellim

ETİRAF

Nə qədər gizləyim baxışımı mən,
Nə qədər gözündən yayınım, qaçım?
Sığınıb gecənin ağuşuna mən,
Tənha bir qüssəni nə qədər qucum?

Sənli ümidimin gerçəyi baha,
Sövq etmə əlçatmaz istəyə məni.
Ömrümün payızı yetişib daha,
Salma dərd eləyib ürəyə məni.

Bu könül dünyam da könlümü almır,
Könülsüz açılır gözümdə səhər.
Ürəyim könüllü qayğıma qalmır,
Haradan qarşıma çıxdı bu qədər?!

Səninlə bağlıdır könül süstlüyüm,
Könlümü açıram yuxutək suya.
Könlünü üzməsin könülsüzlüyüm,
Könlümdə tək sənsən – sevgili dünya.

Tər gülsən, ətrin də ürəyimcədi,
Qışımda bahartək könlüm də sənsən.
Nə desən, haqqın var – ürəyincə de…
Dəymə ürəyimə – könlümdə sənsən.

Özümdən qaçıram dili dualı
Günlərin əlində nazilir könlüm.
Bu dəli sevdamla başı havalı
Nə qədər sızlayım, əzilim, könlüm?!

Nə qədər daş olum baxışına mən,
Nə qədər gözündən o yana qaçım?
Nə deyim bu həsrət yağışına mən,
İslana-islana hayana qaçım?

PAYIZ YAMAN TƏLƏSDİ

Külək çaldi yel kökləyən kamançani,
Şahə qalxdi ağaclarin həyəcani.
Yarpaq örtdü yay ətirli göy xonçani,
Payiz yaman tələsdi.

Susdu şirin nəğməsi də turaclarin,
Doluxsundu nanəsi də yamaclarin.
Həna yaxib əllərinə ağaclarin
Payiz yaman tələsdi.

Gözüm düşdü ağaclarin sirğasina,
Əsmə külək, sirğa düşər, sirğa sinar!
Həsrət qaldi bu cöllər də durnasina,
Payiz yaman tələsdi.

Rübənd saldi çöhrəsinə ulduzlar da,
“Sari gəlin” yenə dindi ağizlarda.
Köçən köçdü, nişanlandi…
Bu qizlar da
Bu payiz yaman tələsdi.
Payiz yaman tələsdi…

Rahilə DÖVRAN.Yeni şeirlər

rahileanam

Şairə-jurnalist-publisist
Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü,
“Qızıl qələm” media mükafatı laureatı,

CAVABINI TAPAMMIRAM

“Könül dəftərim” – silsiləsindən

Çəkilibdir ərşə yuxum,
Göy buludlar kədər, ahım.
Sənsizliyim kabus, qorxum.
Kiprik yumub, yatamıram.

Qəm, qüssədir, qəlb düşməni,
Sancıb köksə,dərd qəməni.
Leyli edib sevdan məni,
Ahu-zardan, utanmıram.

Kimlər girdi aramıza?
Duz basdılar yaramıza.
Küsmək bizim haramıza?
Heç ağlımdan atammıram.

Ovsunlayıb hicran bizi,
Eşq tərk edib qəlbimizi.
İtirmişəm yolu, izi,
Vüsalına, çatammıram..

Durub saat, donub zaman,
Ömür deyil,yarsız bir an.
Necə yaşar, sənsiz Dövran?
Cavabını, tapammıram…

BAXMIR GÖZƏLİM

“Qəzəllərim” – silsiləsindən

Necə küsübsə məndən, üzə baxmır gözəlim,
Hicrindən od tutmuşam, közə baxmır gözəlim.

Nə qədər namə yazıb, etmişəm, – dərdi bəyan,
Uyub əğyarə yəqin, bizə baxmır gözəlim.

Çıxiram qarşısına, dayanaq göz- gözə biz,
Süzdürür baxışların, gözə baxmır gözəlim.

Hər sabah əldə kuzə, keçirəm hey qapıdan,
Salmışam neçə cığır, izə baxmır gözəlim.

Bircə “hə” kəlməsiçün, dolannam mən başına,
Neyləsin yazıq Dövran, sözə baxmır gözəlim.

Kutluhan SAYGILI.”HAKKI ALBAYRAKOĞLU (1921-…)”

“Tek isteğim Tokatlıların mutluluğudur.” / 11.03.2012

Tokat’ta görev yapmış valilerimiz için özel bir sayı çıkarılması kararını aldığımızda bu çalışmanın Tokat siyasi, idari ve kültür tarihi bakımından büyük önem arz edeceğini düşünüyordum. Tokatlılar bu güzel şehre hizmetleri geçmiş valilerimizi tanımalıydı. Hakkı Albayrakoğlu’nu hatırlamalıydı.
Hakkı Albayrakoğlu 1960-1964 yılları arasında Tokat valiliği, 1960- 1963 ve 1968-1972 yılları arasında Tokat Belediye Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. Bu vesile ile Sayın Valimiz hakkında bilgi edinebilmek maksadıyla çeşitli kaynakları araştırarak Cinlioğlu Kütüphanesi’nde Sayın Mehmet Ali Cinlioğlu’nun da yardımlarıyla gazete arşivlerini taramak suretiyle bazı bilgilere ulaştık. Hakkı Albayrakoğlu’nun 1921 yılında Kemaliye doğumlu ve 1948 yılında da Kemaliye Kültür ve Kalkındırma Derneği kurucu üyesi olduğunu öğrendikten sonra dernek başkanı Sayın Gönül Önderoğlu ile görüştük ve Gönül Hanım’ın yardımlarıyla Sayın Hakkı Albayrakoğlu ile iletişim kurduk.
Sayın Valimizle görüşmemizi 11 Mart 2012 Pazar günü Heerilife Dergisi Yayın Kurulu Başkanı Sayın Hasan Akar ile birlikte yaptık. İlk görüşmemiz Sayın Ülker Albayrakoğlu (eşi) ile oldu. Sayın Valimizin istirahatta olduğunu ifade etti. İkinci görüşmemiz Sayın Hakkı Albayrakoğlu ile oldu, bizleri telefonda çok hoş ve nazik karşıladı. Ne kadar sevgi ve muhabbet dolu biri olduğu konuşmalarından anlaşılıyordu. Belki bedeni Tokat’tan çok uzaklardaydı ama kalbiyle, ruhuyla sanki yanımızdaydı. Kısa süren görüşmemizde ilk olarak hayat hikâyesi hakkında bilgiler aktardı:
“1921 yılında Kemaliye’de doğdum. Kemaliye İstiklal İlkokulu, Manisa Ortaokulu ve Kütahya Lisesi’nde okuduktan sonra 1944 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldum. Siyasal bilgiler fakültesinden mezun olduktan sonra sırasıyla Ankara Maiyet Memurluğu, Anamur Kaymakamlığı, Ankara Nallıhan Kaymakamlığı, Sinop Ayancık Kaymakamlığı, Iğdır Kaymakamlığı, Ankara Emniyet 1. Şube Müdürlüğü ve İskenderun Kaymakamlığı yaptım. İskenderun Kaymakamlığı’ndan istifa edip üç yıl görevden ayrıldım. Devletin teklifi üzerine 13 Haziran 1960 tarihinde Tokat Valisi oldum. Daha sonra Aydın Valiliği ve Hatay Valiliği yaptım. Hatay’daki görevimden İçişleri Bakanlığı’na geçmek üzere ayrıldım. 1968 Yılında Tokat’tan bağımsız belediye başkanı oldum. Tokat halkına muhabbetim vardı, saygım vardı. Tokatlıya yok diyemedim, kıramadım. Dört yıl belediye başkanlığı yaptım. 1972 yılında emekliliğimi istedim ve Tokat Belediye Başkanlığı’ndan emekli oldum. İzmir’e yerleştim.”
Sayın Valimizin konuşmalarından Tokat’ı ne kadar sevdiği ve özlediği anlaşılabiliyordu. Kendisini Tokat’a davet ettik “Artık yorgunum” diyordu. Ne Tokat’ı ne Tokatlıları ne de mesai arkadaşlarını unutabilmişti. Kendisinden şehrimizde görev yaptığı yıllarla ilgili bazı hatıralarını aktarmasını istedik, bizleri kırmadı:
“En iyi hatırladığım, sevinçle ve gururla hatırladığım hizmetim Tokat’ta korunmaya muhtaç çocuklar için yetiştirme yurdunu açmak oldu. Elli yıldan bu yana kimsesiz çocukların okuması, yetişmesi için hizmet eden bir müessesedir. Tokat’ta en çok sevdiğim işlerden biri budur. Yetiştirme yurdu konusundaki heyecanım hala devam ediyor. Sulusaray Kaplıcaları’nı hatırlıyorum. Daha önce küçük bir kulübeydi, yer altındaydı. Sulusaray’da yaptırdığımız tesisler şehrimize yaptığımız önemli hizmetlerdendi. Birlikte mesai yaptığım arkadaşlarımı da hala en iyi duygularla hatırlıyorum.”
Sayın Valimizin, Tokat’ la ilgili duygu ve düşüncelerini anlatırken ne kadar samimi, hasret dolu ve bir o kadar da heyecanlı olduğu apaçık ortadaydı:
“Tokatlıları halen dostlukla hatırlıyorum. Sevgi ve saygıyla hatırlıyorum. Daima bana yardımcı oldular. Müzahir oldum. Hiçbir kötü hatıram yok. Meslek hayatımda zevk duyarak çalıştığım, halkla muhabbet duyarak kaynaştığım bir yer. Tüm Tokatlılara saygı ve sevgilerimi iletiyorum. Tokat’a hizmetim oldu ise helal olsun. Hiç pişman değilim. Yapılan hizmetler imkân bulunurdu da öyle yapılırdı. Bu bir vazifeydi. Ben bu imkânları iyi kullanmaya, dürüst kullanmaya çalıştım. Vazifemi yaptım. Kimseye sitem edecek durumum yok. Yakında doksan iki yaşıma basacağım. Bu yaşıma kadar olduğu gibi bundan sonra da Tokat’ı daima sevgi ve saygıyla hatırlayacağım.”
Sayın Hakkı Albayrakoğlu ve Tokatlıların karşılıklı sevgi ve muhabbetlerine Sayın Valimizin Tokat’tan ayrıldığı aylara ait gazete yazlarında da şahit oluyoruz. Bu güzel yazılara geçmeden önce Sayın Metin Gürdere’nin “Zamana, Olaylara ve İnsanlara Şahitlik Edenlerin Anlattıklarıyla 20. Yüzyılda Tokat – Bir Şehrin ve İnsanlarının Hikâyesi” adlı kitabında yer alan, Sayın Hakkı Albayrakoğlu’nun Tokat Valiliği dönemine ait bazı bilgi ve hatıralara yer vermek istiyorum.
“Tokatlılar Hakkı Albayrakoğlu ile 27 Mayıs Askeri Müdahalesi’nden sonra Tokat Valisi olunca tanıştı. O dönemde Tokat’ta askeri birlik ve üst rütbeli subay olmadığı için müdahalenin sert ve otoriter yüzünü vali temsil ediyordu. Her ne kadar sağda solda “Ben ihtilal valisiyim” gibi sözler etse de kişilik olarak böyle şeylerden çok uzaktı. Beyefendi, sakin ve düzgün bir insandı. O günlerin şartlarında başka yerlerde DP iktidarının yanlış işlerinin hesabının sorulması adına pek çok haksızlıklar yapılırken, O bunlardan uzak durdu. Yıllar sonra Tokat’lı olmadığı halde Tokat Belediye Başkan adayı olacak kadar olumlu izler bıraktı.”
Adı geçen kitapta Sayın Mustafa Balcı (İşadamı), Sayın Hakkı Albayrakoğlu ile ilgili bilgiler veriyor:
“27 Mayıs Askeri Müdahalesi olunca CHP’liler DP’lileri şikâyet etmeye başladılar. Vali’nin bütün şikâyetleri dikkate alması, kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmesi için baskı yapıyor, CHP’nin valisi gibi davranmasını istiyorlardı. Bu şikâyet ve baskılar karşısında Vali Hakkı Albayrakoğlu: “Ben devletin valisiyim” diyerek şikâyetleri ve şikâyet edenleri reddetti.”
Sayın Naci Yazoğlu (İnşaat mühendisi) ise Sayın Hakkı Albayrakoğlu’nun dürüstlüğü ve mütevazılığını şöyle tanımlıyordu:
“Hakkı Albayrakoğlu dürüsttü. Tokat Valisi iken, vali konağından Namık Kemal İlkokulu’na kadar çocuğunu elinden tutarak getirir, O’nu bıraktıktan sonra peşi sıra boş olarak gelmekte olan valilik makamı aracına binerdi. Devleti ve devlet malını korurdu.”
Aynı kitapta Sayın Hakkı Albayrakoğlu’nun valiliği döneminde Tokat’ta voleybolun gelişmesi adına önemli ve gayretli çalışmalar yapıldığını görüyoruz:
“…Dönemin Valisi Hakkı Albayrakoğlu ile Dr. Zeki Akengin Tokat’ta voleybolun devam etmesi için benim voleybol ajanı (il temsilcisi) olmamı teklif ettiler. Teklifi şimdiki Ali Yücel Spor Salonu’nun sportif faaliyetlere açılması şartı ile kabul ettim. O zamana kadar salon spor faaliyetlerinden çok sosyal faaliyetlerde kullanılıyordu…”(Burhan Yamanoğlu)
“1963 yılında Ali İhsan Kalmaz adına düzenlenen bir turnuvaya Ankara, İstanbul, İzmir’in yanı sıra Tokat ili karması da çağrılmıştı. Balıkesir, Eskişehir, Konya, Adana il karmaları da katılıyordu. Günün Valisi Hakkı Albayrakoğlu, Gençlik Spor Bölge Başkanı Dr. Zeki Akengin, Başsavcı Veysi Sami Ünser ve fotoğrafçı Celalettin Peker’in daveti üzerine veteriner hekim Burhan Yamanoğlu valiliğe çağrılarak Tokat ili karması oluşturmak üzere görevlendirildi. Burhan Yamanoğlu’nun çalışmaları ile turnuvaya katıldık. Ankara, İstanbul, İzmir tüm karmaları yenerek birincilik kupası ile Tokat’a dönüldü. Tokat ilinde güreş ve futbolun dışında aktif spor yoktu. Bu kupa ile Tokat ilinde voleybol sporuna karşı büyük ilgi oluştu…”(Güngör Kaya)
Haziran 1964’te Sabah Postası Gazetesi’nde yayınlanan “Valimizin Ayrılık Bildirisi” adlı yazıda Sayın Hakkı Albayrakoğlu Tokatlılara hitap ediyor “Hizmetinizde bulunmuş olmaktan ömrüm boyunca gurur duyacağım” diyordu. Halis Cinlioğlu, 01 Temmuz 1964 tarihinde Sabah Postası Gazetesi’nde “Bir ‘Adam’ Yolcu Ettik” adlı yazısında Tokatlıların sevgi ve muhabbetlerini dile getirmiş Sayın Hakkı Albayrakoğlu’da aynı adlı gazetede bir teşekkür telgrafı yayınlatmıştır.

Valimizin Ayrılık Bildirisi:
“Yurdun bir başka bölgesine tayinimden dolayı Tokat’tan ayrılıyorum. Dört yılı aşan hizmet süremin devamınca, müstesna vasıf ve meziyetlerine hayranlık duyduğum çok muhterem Tokat’lı vatandaşlarımdan, onun bütün müessese ve kuruluşlarında görev almış güzide temsilcilerinden, daima yüksek bir anlayış, vefa, kadirbilirlik ve müzaheret gördüm.
Yine bu müddet içinde birlikte çalıştığım mesai arkadaşlarımın bilgili, feragatli ve vatanperver çalışmalarına şahit oldum. Tokat’a ve Tokatlılara ait anılarım, hatıralarım arasında her zaman en mümtaz mevkii işgal edecektir.
Aranızdan ayrılmak üzere olduğum şu günlerde iyi dileklerimi, en güzel temennilerimi sizlere iletmek istiyorum. Hizmetinizde bulunmuş olmaktan ömür boyu gurur duyacağım. Hepinize gönlümüm dolusunca muhabbetler ve saygılar sunarım.”
Hakkı Albayrakoğlu
Tokat Valisi

Bir ‘Adam’ yolcu ettik
Halis Cİnlioğlu

“Büyük bir kalabalık yemyeşil bir bahçenin içini dışını kaplamış. Herkesin yüzünde bir hüzün var, bazılarının gözleri bile yaşlı. Ölüm mü var burada?
Herkes hatıralar anlatıyor. Herkes “Ne güzel adamdı”, “Böyle birini görmemiştik”, “Ne sabırlı ne alçak gönüllü adamdı” diyordu. Ebediyete göçen birisini mi konuşuyorlardı? Acele acele eve girenler, yeni yeni, telaşlı telaşlı gelenler bir fevkaladeliği gösteriyordu. Kendisine bu telaşlar, bu heyecanlar gösterilen adam kimdi? Sonsuzluğa mı gidiyordu?
Hayır, hayır… Bu adam ölmemişti. Gönlümüzün derinliklerinde ebedi bir yaşama mahkûm etmiştik onu. Evet bu adam bir sonsuzluğa gidiyordu, fakat bu bizim bildiğimiz bir sonsuzluk değil sonu gelmeyen, ucu bucağı bulunmayan bir sonsuzluğa gidiyordu: Yüce Türk vatanının bir köşesinden bir köşesine gidiyordu.
Evet, bu adam değerli valimiz Hakkı Albayrakoğlu idi. Aydın ilimize aydın bir adam olarak gidiyordu. Kelimenin gerçek anlamıyla adam gelmiş, adam gidiyordu. Ondaki “Adam”lık değeri, onu uğurlamaya gelenlerin çokluğundan; ağlayan, sarılan iki tarafında halinden belliydi. O yola dizilmiş gidiyor, arkasından “Uğurlar olsun”, “Allah selamet versin”, “Yolun açık olsun” sesleri de birlikte gidiyordu. Allah, Hakkı Albayrakoğlu’na ve bütün iyi adamlara sağlıklar versin, iyi günler nasip etsin…”

Eski Valimiz Sayın Hakkı Albayrakoğlu’nun Tokat Halkına Teşekkür Telgrafı:
Halis Cinlioğlu/Gazeteciler Cemiyeti Başkanı
“Tokat halkından gördüğümüz çok müstesna ve sıcak ilgiyi hatıralarımızın en güzeli olarak daima minnet ve şükranla anacağız. Yüksek insan meziyetlerinin hayranı olduğumuz Sayın Tokatlılara en iyi dileklerimizin ve saygılarımızın iletilmesine lütfen delaletlerini her vesile ile yardım ve müzaheretine mazhar olduğumuz muhterem matbuatımızdan saygılarımızla rica ederiz.”
Albayrakoğulları

Sayın Hakkı Albayrakoğlu 11.07.1964 tarihinde Aydın’da iken Tokat için “Mektup” adlı 13 kıtadan oluşan bir şiir yazmış ve şiiri 30 Ekim 1964 tarihli Sabah Postası Gazetesinde yayınlanmıştır. “Mektup” şirinde Tokat Kalesi, Yeşilırmak, Behzat Deresi, Topçam Tepesi ve Gıjgıj gibi şehrimizle özleşmiş mekânlara yer verirken Tokat ile birlikte Turhal, Zile, Niksar, Erbaa, Reşadiye, Almus ve Artova için de güzel ithaflarda ve temennilerde bulunmuştur.

“Selam yemyeşil ovaya,
Selam doruğu ormanlı dağına,
Selam kadınına erkeğine,
Selam sevgilerin en gerçeğine…”
diye başlayan şiir yine sevgi dolu sözlerle bitiyordu.

Yüce yüce dağlar ötesinde,
Bir bakır tepside, bir su sesinde,
Her yerde, her şeyde sen varsın Tokat.
Birkaç gün de değil, her gün her saat,
Ağzımızda senin ismin dolaşır.
Tokat unutulmaz, hatıralaşır…

Köyümüze, şehrimize kısacası vatan topraklarımızın her bir köşesinde devletimize ve milletimize hizmeti geçenler asla unutulmayacaktır. Hizmet ettikleri topraklara sevgiyle bağlanan, yıllar sonra dahi bu sevgi bağını hatıralarında yaşatanlar kalbimizde sonsuza dek yaşayacaktır. Sayın Hakkı Albayrakoğlu’nda bu sevgi bağına bir kez dahi şahit olduk. Kendisiyle görüşmemizi sonlandırmadan önce “Tokat’tan bir isteğiniz, bir arzunuz var mı?” diye sorduk. Sayın Hakkı Albayrakoğlu şu cevabı veriyordu: “Tek isteğim Tokatlıların mutluluğudur.”

M. Ali CİNLİOĞLU.”26 HAZİRAN 1919’UN IŞIĞINDA ATATÜRK’Ü ANLAMAK VE ANLATABİLMEK”

Tokat Atatürkçü Düşünce Derneği 2.Başkanı

Milli Mücadelenin başlangıcı ve Türkiye Cumhuriyetinin ön sözü Çanakkale’de yazılmıştır. Bütün akvam-ı beşerin yığıldığı Çanakkale, en son 18 Mart 1915 günü bütün dünyaya “Geçilmez”, Türk’ün de yenilmez olduğunu göstermiştir. Bu yüzden yazıma Çanakkale’den başlama gereği duydum.
Çanakkale, bir başka güzel, gizemli, doğası başka denizi bir başka, rüzgârı hiç dinmeyen esen, soluğu kesen denizi, insanıyla dalga geçen, dağları içinde yaşayana yamaç, yayla ormanı bol, kışın üşütmeyen kendine sıcak, yabana soğuk, çok görkemli, kıyıya vardıkça kıyı dağa doğru dikilir gibi, geleni de ürkütür gibi işte… 250 000 şehidiyle, Mustafa Kemal’i, komutanları, Yahya Çavuş’uyla, Koca Seyit’i ile Çanakkale…
1071 den 1453’e kadar gelip geçen yıllar… Ve “Hasta Adamı” yok etmek için sevinç çığlığı atan Avrupalılar… Korsan kafalı, Avrupalı emperyalist düşlü, Avrupalı zevki âlemdeki İngilizler. Bu arada Kral George’un tek kızı Mary’nin düğünü oluyordu. Winston Churchill’in üniforması ve süslü şapkası denizci kılıcıyla görünümü, yeni kurulan BBC ve 5 İngiliz lirası ödeyerek bir “alıcı telsiz aracı” edinenler eğlencelerle günlerini gün ediyorlardı.
Bu arada İngiliz gazeteci Ward Price’e, Mustafa Kemal “Artık savaşmak için bir sebep kalmadı” demişti. “Türkiye için çizilmesini istediğimiz sınırlar Suriye ve Irak’ı içine almıyor ama Türk ırkının oturduğu bölgelerinin sınırlarımız içinde kalmasını istiyoruz. İsteklerimiz önceden ne ise kazandığımız zaferden sonra da aynıdır. Biz batı Anadolu’yu, Meriç nehrine kadar Trakya’yı ve İstanbul’u istiyoruz…” demiştir.
Word Pirece, Atatürk’e müttefikler İstanbul’u teslim etmeyi reddederlerse ne yapacağını sormuş. Atatürk’ün cevabı ise kesin; “Başkentimizi geri almamız şart. Aksi halde ordumla beraber İstanbul üzerine yürümek zorunda kalacağım ki bu da benim için birkaç günlük iştir. Elbette şehri karşılıklı görüşme yolu ile geri almayı tercih ederim fakat ilelebet bekleyemem.” sözleriyle kesin amacını açıklamıştır.
Yabancıların bu düşünceleri, hain planları devam ederken Anadolu bağımsızlığı için farklı cephelerin içindedir. 1915’de Çanakkale Savaşı ve 1922’de İstiklal Savaşı’nın en hareketli ayları 21 gün 21 gece süren Sakarya Meydan Muhaberesi gibi bu iki büyük savaşın Atatürk’ün üstün dehası ve askeri bilgi birikimiyle kazanılıp ulusal kurtuluşa giden yolun başıydı. Onun için büyük bir mücadele verdiğimiz Ulusal Kurtuluş Savaşı, emperyalist güçlerin iç mihraklarla birlik olup, Türk Milletini tarihten silme amaçlarına karşı asla unutulmaz bir ders verdiğimizin, yenilmezliğimizin karşılığıdır.
Biz, son Türk kalesini düşmana teslim etmemek için “Ya İstiklal ya Ölüm” parolasıyla savaşa başlarken, emperyalistler içerideki gayrimüslim milletlerin örgütlenmesini sağlamışlardır. Örneğin İstanbul Rum Patriği himayesinde kurulan Mavri Mira Cemiyeti, Yunan Kızıl haçı, Resmi Göçmenler Komisyonu, Ermeni Patriği Zaven Efendi, Rum patriği ile birlikte bütün Karadeniz kıyılarında kurulmuş Pontus cemiyetleri ülkenin parçalanmasında faal haldeyken, doğudaki Kürt Teali Cemiyeti (Kürt yükselme derneği; Bu derneğin amacı yabancı devletlerin kanadı altında bir Kürt hükümeti kurmaktı.) faaliyetlerini Türk milletinin parçalanması için sürdürmüşlerdir.
Bunlara karşı da Anadolu’nun birçok yerinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmuştur. Anadolu’da kurulmuş olan milis kuvvetleriyle, ayrı ayrı bölgesel çatışmalardan bir şey elde edilemeyeceğini gören büyük Atatürk nihayetinde bunları milli birliktelik çatısı altında toplamayı amaçlayarak 15 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareketle 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp, oradan Amasya’ya geçerek Amasya Tamimini yayınlamıştır. Bağımsızlık için çıkılan bu yolda daha sonra da Sivas ve Erzurum Kongrelerini yapmıştır.
Milli Mücadele’de alınan kararların oluşmasında Tokat’taki görüşmelerin oldukça ehemmiyetli olduğunu belirtmek için Amasya’dan Sivas’a geçerken Tokat’ta yaşadığı bir olayı kendi söylevinden aktarıyorum:
“25/ 26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas beyi çağırdım ve: “Yarın sabah karanlıkta Amasya’dan güneye gideceğiz” dedim. Bu gidişimiz gizli tutularak hazırlık yapılması için emir verdim. Bir yandan da 5. Tümen komutanı ve kurmaylarımla gizli olarak şu önlemi kararlaştırdık: 5. Tümen komutanı tümeninden seçme subay ve erlerle olabildiğince güçlü bir piyade birliğini hemen o geceden başlayarak çabucak kuracaktı. Ben 26 Haziran 1919 sabahı karanlıkta arkadaşlarımla birlikte otomobil ile Tokat’a gitmek üzere yola çıkacaktım. Birlik kurulur kurulmaz Tokat üzerinden Sivas’a doğru gönderilecek ve benimle bağlantı kurulacaktı. Gidişimiz hiçbir yere telle bildirilmeyecek ve elden geldiğince Amasya’da da açığa vurulmayacaktı.
26 Haziran da Amasya’dan yola çıktım Tokat’a varır varmaz telgrafhaneyi gözaltına aldırarak benim varışımın Sivas’a ve hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 26/ 27 Haziran gecesini Tokat’ta geçirdim. 27 de Sivas’a doğru yola çıktım. Otomobille Tokat’tan Sivas’a aşağı yukarı 6 saattir. Özel bir amaç güderek telde çıkış saatimi bildirdim ama bu telin ayrılışımdan 6 saat sonra çekilmesini ve o zamana dek hiçbir yoldan Sivas’a bilgi verilmemesini sağlayacak önlemleri aldım.”
Tokat Belediye salonunda 25 kişilik aydınlara özetle: “…Hiçbir savunma vasıtasına sahip olmasak dahi, dişimiz, tırnağımızla, zayıf ve dermansız kolumuzla mücadele ederek şeref ve haysiyetimizi, namusumuzu müdafaa etmeyi zaruri görüyorum. Tarih bize, vatan uğrunda, canını malını esirgemeyen milletlerin asla ölmediklerini, hala yaşadıklarını göstermektedir. Ben hayatımı hiç bir zaman milletimden üstün görmedim ve görmeyeceğim. Her an milletim için şerefimle ölmeye hazırım.”
İşte Atatürk, Tokat’tan yaptığı görüşmeler neticesi milletinden aldığı bu milli ruhun feyzi ile ayrılmıştır.
23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi-4 Eylül 1919 Sivas Kongresi İstiklal Savaşımızın asıl temelini oluşturan iki büyük karar kongresidir. Kuvayi Milliye ruhunun yaratılmasında, savaşın başarıya ulaşmasında 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet’in temellerinin atılmasında Samsun, Amasya ve Tokat’tan sonra bu şehirlerdeki çalışmaları dikkate almak gerekir.
Ve TBMM’nin açılışı, Doğu’da, Batı’da değerli komutanların komutasında aralıksız iki yılı aşkın süren savaşlar… İşgal kuvvetlerinin bir bir topraklarımızdan çekilmesi, antlaşmalar… 22 Ağustos, 26 Ağustos, 30 Ağustos’ta kazanılan zaferler. 9 Eylül 1922’de İzmir’de son Yunan kalıntılarının denize dökülüşü…
Milli Mücadelenin sona ermesi, nihayetinde 24 Temmuz 1923’te yapılan Lozan Barış Antlaşması ile her şey bitmiş değildir. Cumhuriyet’in ilanından sonra da yeni kurulan Türkiye’yi yine zor şartlar beklemektedir. Ama çağdaş bir lider olmanın gereğini taşıyan Gazi Mustafa Kemal bütün imkânsızlıklara rağmen Milli Mücadelede olduğu gibi yapacağı inkılâplarda da üstün dehasını göstermiştir. O, bütün hayatı boyunca ”ben” den sıyrılarak “Toplum, millet” olmayı bilmiştir.
İşte bizim anlayamadığımız, büyük önderi bakın bir İngiliz devlet adamı Lord Kinross nasıl anlatıyor: “Atatürk’ü Mussolini ve Hitler gibi yöneticilerden ayıran nokta işte bu niteliktir. Onlar her yaptıklarında kendilerini düşünerek hareket ediyorlardı. Oysa Atatürk, kendisinden ötesini 20 – 30 yıl ilerisini görerek hareket edebilme başarısını göstermiştir.”
Bana göre 20 – 30 yıl değil 100 yıl ötesini görebilmiş, Sovyetler Birliği’nin tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya – Macaristan gibi gün geldiğinde parçalanabileceğini sezinlemiştir.
Dünyadaki bağımsızlık mücadelelerinin sürebileceğini söylerken Türk milletinin gelişmiş ülkeler düzeyine ulaşması için yurdun her köşesinde fabrikalar, demiryolları, limanlar, elektrik santralleri, çimento fabrikaları, demir çelik işletmeleri, uçak motor fabrikası, mensucat fabrikaları yazmakla sayfaları dolduracak yatırımların yapıldığı ve 1923 – 1950 arasında tüm bu yatırımlar gerçekleştirilirken tek kuruş bile borç alınmamıştır. Borç alınmadığı gibi Osmanlı’nın bıraktığı Düyun-u Umumiye borçları da ödenmiş, Osmanlı’da köylüden alınan aşar vergisi de kaldırılmıştır. 1929 – 1932 arası Dünya tarihinde şu ana kadar yaşanan en büyük kriz olan “ Dünya ekonomik bunalımı dönemidir.”
Atatürk ve silah arkadaşlarının dünya tarihinde görülmemiş emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelesinin bir örneği dünyada yoktur. Biz bu bağımsızlık mücadelesinden ne anlayabildik? Ne dersler çıkarabildik? Atatürk’ün bir dahi olduğunu bütün dünya kabul etti, biz Türk milleti olarak kabul edemedik. Atatürk’ün kendi döneminde 15 yılda eğitimde, sanayi ve zirai kalkınma hamlesinde yaptıklarının dünyada bir örneği yoktur.
Bu hamleler kültür ve sanat alanında da devam etmiş, millet olma, öze dönme bilincini Türk toplumuna vermek adına Türk Tarih Kurumu’nu, Türk Dil Kurumu’nu, Halkevlerini, Türk Ocakları’nı kurmuştur. Bu kurumlar Türk birliğini ve dirliğini yaşatmak için kurulmuştur. Yoksa içi boşaltılmış bir binada levhası bulunsun diye değil.
Atatürk’ün emanet ettiği siyasi partisi Türk siyasi hayatına geçmişinde büyük hizmetler yaparak iz bırakmıştır. Yazımızın başlığında olduğu gibi Atatürk’ü anlamak, anlatabilmek cümlesinde bugün Atatürk’ün nasıl anlatıldığıdır. Koskoca mirasına sahip olup 6 ilkesini benimsediğini söyleyenler iki ilkesini içselleştirip diğer dört ilkeyi neden topluma anlatmıyorlar. Diğer ilkeleri de günün koşullarına göre değerlendirilip anlatılabilinirdi. Hâlbuki Atatürk’ü iyi okuyup anlasalardı bir toplumun varlık sebebinin millet ve milliyetçilik olduğunu bilmeleri gerekirdi.
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı etkin bir şoven milliyetçilik değildir. Ziya Gökalp’in belirttiği hars (kültür) milliyetçiliğidir. O, son dönem Osmanlı aydınlarının ümmetçiliğine eğilmelerinin, milliyetçiliği dışlamalarının olumsuz sonuçlarını görmüştür. O’nun milliyetçiliği din ve ırk ayrımı gözetmeksizin milletin tanımını dil, kültür ve siyasi birliktelik değerlerine dayandıran milliyetperverliktir.
Onun hâlâ anlaşılmak istenmeyen çalışmalarının başında 3 Mart 1924 tarihinde 429 Sayılı Kanun’la Başvekâlete bağlı (Başbakanlık) Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığını bizzat kurdurması gelir. Böylelikle din hizmetlerinin siyasetin dışında ve üstünde tutulduğunu göstermiştir. Bu önemli çalışma O’nun dine karşı zayıf olduğunu savunanlara en güzel cevaptır.
Beni çok duygulandıran Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Şiirinden seçtiğim 26 Ağustos gecesini anlatan şu dizelerini aktarmadan geçemeyeceğim.
“…
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
Eğildi durdu.
Bıraksalar ince uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.
Yüzbaşı sordu: Saat kaç?
Beş. Yarım saat sonra demek…
Alacakaranlıkta, bir çınar dibinde,
Beygirin yanında duran
Sarkık, siyah bıyıklı süvari
Kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak baktı saatine
Beş otuz..
Ve başladı topçu ateşiyle
Ve fecirle birlikte Büyük Taarruz…”

Ve son sözlerimizi bir Norveç atasözü ve Gazi Mustafa Kemal’in, her zaman mensubu olmaktan gurur duyduğumuz milletimizle ilgili bir vecizesiyle tamamlayalım:
“Çaresiz kaldığında ATATÜRK gibi düşün” Biz de öyle düşüneceğiz.
“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” Biz de öyle hissedeceğiz.

Yusuf UÇAR.”AĞUSTOS TÜRKLERİN ZAFER AYIDIR”

azb

Türk tarihinin zaferler ayı olarak bilinen Ağustos ayında küçük büyük 62 zafer kazandığımızı tarihler kaydeder. Bunlardan 26 Ağustos 1071 Malazgirt, Mohaç Savaşı, Mercidabık Savaşı, 26 Ağustos Sakarya Savaşı ve 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi Türklerin tarihte kesin çizgilerle iz bıraktığı zaferlerden birkaç tanesidir.
26 Ağustos 1071 Malazgirt Savaşıyla Anadolu’nun kapıları Türklere birer birer açılır. Bizans İmparatorluğu’nun doğuda en kuvvetli kalesi ve şehri olan Ani’nin Alpaslan tarafından fethedilmesi, Hıristiyan dünyasında büyük üzüntü ve İslâm dünyasında ise büyük sevince yol açmıştır.
Çağrı ve Tuğrul kardeşler, rüzgâr gibi uçan atlar üzerinde uzun saçlı Türkmenler olarak anılırlar. Çağrı Bey eşsiz bir savaşçı ve kardeşi Tuğrul Bey ise siyasi bir deha sahibidir.
Alparslan’ın amcası Tuğrul Bey, yaşlı olduğu için yerine yeğeni Alpaslan’ın üvey kardeşi Emir Süleyman’ın geçmesini istiyordu. Alpaslan kendini iyi yetiştirmiş ve Horasan’da vali iken her yönüyle kendini iyi bir kumandan olarak tanıtmış ve ünü her yana yayılmıştı. Beylerin de desteğini alarak amcasının muhalefetine rağmen Selçuklu tahtına oturur. Kendine isyan eden kardeşleri ve yeğenlerini affeder ve onlara tekrar görev ve sorumluluk verir. Onların gönlünü de alır.
Alparslan asıl amacının Türklere Anadolu’nun kapısının açmak olduğunu şöyle söylüyordu: “Beylerim, yeğenlerim, kumandanlarım, Biliniz ki biz, amcam Tuğrul Bey’in açtığı yoldan yürüyeceğiz. Bu yol Türklüğün yükselmesi, yeni bir vatan kazanması için takip edeceği yoldur. Birliği, kardeşliği bozmayalım. Sultana isyan edenler felah bulamazlar. Birlikte çalışacağız, birlikte yaşayacağız ve zaferlerimizin meyvesini birlikte tadacağız.”
Alparslan doğuda seferlerine devam ederken Afşin, Sav Tekin, Ay Tekin. Gümüş Tekin gibi komutanları da Bizans’ın dayanma noktalarını yok etmek, Bizans’ı hırpalamak ve yıldırmak, Anadolu’yu Türkmenleştirme işini kolaylaştırmak amacını güdüyorlardı.
Bizans Türk saldırıları karşısında imparatorluğun gittikçe zayıfladığını, tedbiri almazsa çökeceğini anlamıştı. Kraliçe Odokya, Türk saldırılarına karşı koyacak iyi bir teşkilatçı, soylu bir asker aramaya koyuldu. “Ben ancak Türkleri durdurabilecek bir kumandanla evlenebilirim ve Bizans tahtına yalnız onu oturturum.” diyordu. Yeni İmparator Romen Diyojen ilk iş olarak Makedonya, Yunanistan, Franklar, Normanlar, Slavlar, Almanlar, Ermeniler, Abhazlardan asker topladı. Orta ve Batı Anadolu’da yaşları uygun olan erkekleri asker yaptı. Rumeli’deki “Oğuz ve Peçenek” Türklerine de görev verdi.
Bizans ve bütün Hıristiyan dünyası Romen Diyojen’in kesin zafer kazanacağına inanıyordu. Çünkü o çağın en büyük donanma ve ordusuna sahipti. Bizans’ın ve Hıristiyan dünyasının bütün imkânları bu savaş için sarf edilecekti.
200 bin kişilik Bizans ordusu Malazgirt önlerine geldi. İmparator elçi gönderdi. Alpaslan sert bir cevapla elçiyi geri gönderdi. Alpaslan 54 bin kişiden ibaret bir ordu ve tanınmış onlarca seçkin kumandanlarıyla Bizans ordusunu karşıladı. Aralarında 5–6 kilometre mesafe vardı. Alparslan Bizans İmparatoruna bir elçi gönderdi. O sırada Alparslan’ın yanında Abbasi Halifesinin elçisi de vardı.
Türk elçileri imparatora: “Ordunla beraber geri dön ve bu büyük savaş olmasın, kan dökülmesin; barışı gerçekten arzu ediyorsan bunu Halife aracılığı ile yaparız. Aksi takdirde biz azimliyiz. İşi, samimiyetle bağlı olduğumuz Ulu Tanrı’ya bırakırız dediler.”
İmparator elçileri küçümseyerek ve şu cevabı gönderdi: Barış görüşmelerini ancak Rey şehrinde yapabiliriz. Ben, Rum ülkesine yapılanları İslâm ülkesine yapmadıkça, İslâm ülkelerine kendi ülkem gibi hâkim olmadıkça, dönmeyeceğim. Bu sefer için muazzam paralar sarf ettim, nasıl dönerim!”
İmparator elçilerle alay ederek sordu:
-İsfahan mı daha güzeldir yoksa Hemedan mı?
– Hemedan’ın soğuk olduğunu haber aldık, biz İsfahan da, hayvanlarımız da Hemedan’ da kışlayacak.” Sav Tekin bu anlamlı sözlere daha fazla dayanamayarak şu anlamlı karşılığı verdi:
-Atlarının Hemedan’da kışlayacakları doğrudur, ama senin nerede kışlayacağını bilmiyorum.”
Elçiler geri döner. Alparslan olup bitenleri elçiden dinler. Kumandanlarını ve imam olan büyük âlim Buharalı Ebu Nasr Muhammed (İmam Buharî)i alarak yüksek bir tepenin üzerine çıkar. Büyük Bizans ordusunu görür. Buhari’ye dönerek fikrini sordu. İmam Buhari şu cevabı verdi:
“-Sen Tanrı’nın başka dinlere üstün tuttuğu İslâm dini için savaşıyorsun. Ümidim kuvvetlidir ki Tanrı senin için bir fetih takdir etmiş olsun. Yarın cumadır. Bu mübarek günde hatipler bütün camilerde askere zafer duası ederler. Bu saatler duaların kabul edildiği saatlerdir. Cuma günü savaşa başlayalım.” Kumandanlar da hem fikirdir. 25 Ağustos 1071 Cuma gecesi sabaha kadar orduda kimse uyumaz. Cuma namazı kılındıktan sonra o muhteşem, o mübarek ordusuna şöyle hitap etti:
“Kumandanlarım, askerlerim, biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olurlarsa olsunlar, daha fazla bekleyemeyiz. Bütün Müslümanların minberlerden bizim için dua ettiklerini şu saatlerde, kendimi düşman üstüne atmak istiyorum. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım ya da şehit olur cennete giderim. Beni takip etmek isteyenler arkamdan gelsinler. Gelmek istemeyenler gidebilirler… Ayrılanları ahirette ateş, dünyada ise şerefsizlik beklemektedir.”.
Bundan sonra naralar ta düşman karargâhında yankılandı. Erler ve kumandanlar hep bir ağızdan:
“Ey yüce Sultan, biz senin kullarınız. Her zaman senin emrinde ve seninle olacağız. Sen ne yaparsan onu yapacağız, nereye gidersen oraya gideceğiz.”
Alparslan, yarattığı heyecan, hareket ve jestleriyle daha da artırarak, yay ve okunu fırlatıp eline kılıcını ve gürzünü aldı. Atının kuyruğunu kendi eliyle bağladı. Hücum öncesi şunları söyledi:
“İşte şehitlik kefenim, Savaş meydanında ölürsem, beni bu elbise ile gömersiniz. Yerime oğlum Melikşah geçer. Ona itaat ediniz.”
Savaş, Alparslan’ın ileri atılmasıyla başladı. Düşman tuzağa düştüğünü, çembere alındığını anladığında iş işten geçmişti. Tam bu sırada Uzlar, az sonra Peçenekler, düşman diye saldıracakları ordunun kendileri gibi Oğuz soyundan olduklarını kılık ve kıyafetlerinden anlamış ve aynı dili konuştuklarını anlayınca Türk ordusu safına katılmışlardı. Alparslan’ın ordusu daha da güçlenmişti.
Bizans ordusu paramparça olmuş ve binlerce Bizans askeri ve İmparator Romen Diyojen esir alınmıştı. İmparator zincirlenmiş olarak Alparslan’ın huzuruna getirilir. Zinciri çözülür. Sultan:
“-Savaştan önce dostluk kurmak için sana elçi gönderdim. Sen dostluktan kaçındın. Sana düşmanlarımın verilmesi için Afşin’le de bir heyet göndermiştim. Fakat sen, çok para sarf ederek ordu topladın, buralara kadar geldin, aradığımı yakaladım, ülkelerime yapılanları İslâm ülkelerine yapmadan nasıl dönerim?’ dedin. Serkeşliğin sonunu nasıl buluyorsun?
İmparator:
-“Doğrudur, senin ülkelerini almak için türlü kavimlerden ordu topladım, paralar sarf ettim. Şu anda memleketim ve kaderim senin elindedir. Azarlamayı, parlamayı bırak, ne istiyorsan onu yap.” Sultan:
“-Zaferi sen kazansaydın bana ne yapardın? İmparator:
“-Sen, benim veya adamlarımın lütfuna terk edilmiş olsaydın, ya başını kesmelerini veyahut bir darağacına asmalarını emrederdim.” Sultan, yüksek sesle:
“-Sana ne yapacağımı sanıyorsun?” İmparator:
“-Üç şık var: Birincisi beni öldürürsün. İkincisi, üzerlerine yürümekten ve fethetmekten bahsettiğim ülkelerinde beni dolaştırır, teşhir edersin. Üçüncü şıkka gelince, yapamayacağın için söylenmesinde bir fayda yoktur. ”Sultan:
“-Sen yine de söyle.” İmparator cevap verdi:
“-Affedilmemdir. Sunacağım paraları kabul etmen, beni dost edinmen, aramızda dostluk kurulması, beni bir kölen, kumandanlarından biri ve Rum’da bir naibin olarak memleketime iade etmendir. Beni öldürürsen sana bir faydam olmaz. Bir başkasını Bizans tahtına çıkarırlar.” Sultan:
“Ben senin hakkında aftan başka bir şey düşünmedim. Kendini satın al! İmparator:
“-Sultan ne istediğini söylesin.” Alparslan imparatorun can bedelini söyledi:
“ -10 000.000 dinar (altın).” İmparator üzüntüsünü şöyle ifade etti:
“Hayatımı bağışladığın takdirde Rum mülkünü bile istemekte haklısın. Ordular kurmak için çok paralar sarf ettim. Hazineleri boşalttım. Halkımı fakir düşürdüm.”
Serbest kalma sonucu yapılan anlaşma şu idi.
İmparator altın karşılığı büyük miktarda vergiye bağlandı. Bizans’ta bulunan Müslümanlar serbest bırakılacak, İmparator gerektiğinde sultana askeri yardımda bulunacak ve Malazgirt, Urfa, Antakya, Membiç yöreleri ve Kızılırmak’ın doğusu Türklere terk edilecek.
Artık Bizans ordusu yoktu. Anadolu’nun kapıları Türkler için ardına kadar açılmış bulunuyordu. Zaten asıl ödülü bu olacaktı.
Malazgirt zaferinden sonra Alparslan’ın şöhreti, yalnız İslâm âleminde değil Japonya’dan İngiliz adalarına kadar üç kıtaya yayıldı. Adil sultan, fetih babası lakaplarını da verdiler.
Ne diyor o koca sultan, “Kaç kere söyledim, biz bu ülkeleri silah kuvvetiyle aldık, temiz Müslümanlarız ve bid’at bilmeyiz. Bu sebeple, Allah, halis Türkleri aziz kıldı.”
Sakarya ve 30 Ağustos Büyük Türk Zaferi
Sakarya ve 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi Türk Milletinin var olma ve yok olma mücadelesidir. İnönü savaşlarından sonra galip devletler Anadolu’da işgal ettikleri yerleri boşaltmaya başlayınca, Yunanlılar bütün kuvvetlerini Anadolu’ya geçirmeye çalıştılar. Kral Konstantin, Sevr Antlaşması’nı Yunan askeri gücü ile uygulamak istiyordu.
Mustafa Kemal Paşa, ikinci İnönü zaferi de kazanılınca Batı cephesi Kumandanı İsmet Paşa’ya çektiği kutlama telgrafında “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs (tersi dönmüş) talihini de yendiniz.” der.
Sakarya Meydan muharebesi,13 Eylül 1683 günü Viyana’da başlayan çekilmeyi,238 sene sonra Sakarya’da durdurmuştur. Bu savaş ile Anadolu’nun bir “küffar” ülkesi olmasının önü alınmıştır.
Malazgirt Savaşı da 26 Ağustos 1071 Cuma başlamıştı, Sakarya Savaşı da 26 Ağustos Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece idi.
30 Ağustos Büyük Türk Zaferi aynı zamanda bütün batılı ülkelerin de yenilgisi mahiyetinde idi. Bu Türk zaferi sonucunda ortaya çıkan durum, tarihe yepyeni bir Türk devletinin tamamıyla milli ve dipdiri bir Türk Devletinin doğmasını sağlamıştır. Avrupalı emperyalist güçlerin tam bir oyunu olarak ortaya çıkan ve Sevr’in zorla Türklere kabul edilmesi için tertip edilen bu Anadolu seferi, onların oyuncağı olan ve kendi küçük ülkesinin ulaşamayacağı bir serüven halinde başlayıp sona eren Yunan macerası, aynı zamanda tarihin bir dönüm noktasıdır.
Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgelerin sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. Bu büyük Türk zaferidir ki, Batılı ülkelerin demir pençeleri altında inleyen esir ülkelerin ayaklanması ve milli devletlerini kurmak için savaşmaları dönemini de başlatmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimi ile “artık her zincir kırılışının başında Anadolu mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı ve sonuçları anılacaktır.
30 Ağustos, etnik köken ve mezhebine bakılmaksızın kendisini “Bu vatanın evladıyım” diye tanımlayanlardan oluşan bir ulusun şahlanışıdır. Atatürk’ün önderliğinde küllerinden yeniden doğan Türk Milleti’nin destansı başarısıdır. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu destansı şiirinde:
Aylardan Ağustos, günlerden Cuma,
Gün doğmadan evvel iklim-i Ruma,
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma,
Yeni bir şevk ile gürledi gökler,
Ya Allah… Bismillah… Allahü ekber.
Biz asil Türk Kurtuluş Savaşının ruh yapısını, milli vicdanını, ıstırabını bu şiirlerle öğrendik. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu dizeleri gün gibi hafızalarımızdadır.
Bir avuçtan fazla insan değildi/ Bize dünya düşman oldu, yenildik
Bilirlerdi şan vermişti eski Türk / Sandılar ki can vermiştir eski Türk
Topumuzu, süngümüzü aldılar/ Ülkemize Yunanlıyı saldılar
Minareler duyguları var gibi/ Bizi kurtar! Bizi kurtar ya Rabbi,
Deyip yanan şehirlere kapı/ Bu yıkılan bütün her şey vatandı.
26 Ağustos 1922’de sabaha karşı başlayacak olan Büyük Türk Taarruzunun hazırlık safhaları büyük bir gizlilik içinde devam etmiştir. Türk birlikleri saldırı hattına doğru yığınak yaparken, gündüzleri bir ağaç gölgesine gizleniyor, yürüyüşlerini hep gece yapıyordu. Karşı tarafın hiç haberi olmamıştı. Altı adet Yunan keşif uçağının bütün uçuşlarına rağmen hiçbir haber alamamışlardır.
O güne kadar Ankara’da çalıştığı Türk istihbarınca da bilinen bir İngiliz gizli ajan teşkilatı TBMM’deki gizli görüşmeleri bile iki gün sonra öğrenmiştir.
Türk saldırı harekâtının başlamasından 10 gün önce Türk hükümetinin bir emri ile Anadolu’nun bütün dünya ile irtibatı kesilmiştir. Öyle ki, sahillerden bir tek kayığın hareketi bile yasaklanmıştır. Telefon, telgraf ve mektup gibi her türlü muhaberat aracı çalıştırılmamıştır. Ankara’daki İngilizlerin “Karajumbo” casus teşkilatı hiçbir haber alamamışlar ve Londra’ya ulaştıramamışlardır. İngiliz ajanları atlatılmışlardır. Londra ancak Türklerin İzmir’e doğru akmaya başladıkları zaman haber alabilmişlerdir.
Türk ordusunun 26 Ağustos sabahındaki hazırlık ateşinden birkaç saat sonra, Piyade tümenleri saldırıya geçerek düşmanın ilk hatlarını yardılar. Daha, sabahın erken saatlerinden itibaren düşman büyük bir şaşkınlık içine düşmüştü.
Ertesi gün 27 Ağustos’ta Yunanlıların uzun çalışmalar ve büyük emeklerle sağlamlaştırdıkları bütün istihkâmlar Türk askerinin metin saldırısı sonucunda birer birer aşılıyordu. Gerçekten de mevziler iyi hazırlanmıştı. O mevzileri gezen bir İngiliz subayı “Türkler bu mevzileri altı ayda aşabilirlerse altı saatte aşmış gibi övünebilirler.” demişti.
30 Ağustos’ta bizzat Türk Orduları Başkomutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetildiği için Başkumandanlık Meydan Savaşı adını alan çarpışmalar başlamıştır. Bu çarpışmalar ve boğaz boğaza yapılan amansız bir savaş sonucunda düşman ana kuvvetleri büsbütün yok edildiler.
Artık düşman ordusu yoktu. Mustafa Kemal Paşa’nın, daha önce söylediği gibi, “düşman, vatanın harim-i ismetinde boğulmuştu. Çatalköy civarında 100 bin ölü, 20 bin esir, çok sayıda top, tüfek ve cephane bırakmıştır.” Geri kalanların bir kısmı da esir edildiler. Savaş alanının büyük bir kısmındaki Türk kasaba ve köyleri ise büyük bir katliama uğrayarak halkı vahşice öldürülüp evleri yağmalandıktan sonra ateşe veriliyordu. Bazı yerleşim birimlerinde sivil halk, kadınları, çocukları ve ihtiyarları ile beraber ahşap köy camilerine doldurularak gazyağı dökülüp ateşe veriliyordu. Can havli ile yangından kaçanlar ise camilerin önüne dizilen mitralyözlerin ateşi ile öldürülüyorlardı.
1 Eylül’de Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Türk ordularına şu emri verdi:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularına! Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”
Köyleri ve kasabaları yakma emrini veren Yunan Başkumandanı General Trikopis, General Diyenis ve kurmay subayları ile birlikte Türk ordusuna teslim olmuşlardır. Bu esir Yunan Generallerini karşılayan Türk Ordusu Kurmay Başkanı General Asım Gündüz’ün onlara Türkçe ilk hitabı bir tokat gibi suratlarında şaklamıştır:
“Sizleri medeni bir ordunun mensupları olarak mı, yoksa bir eşkıya sürüsünün temsilcileri olarak mı karşılayacağımdan mütereddidim?”
Daha sonra kumandanlar Mareşal Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna getirilir. Mustafa Kemal:
“Birkaç ay önce başkumandanınız Hacı Anesti cepheyi teftiş edip dönerken, gazetecilere verdiği beyanatında, ‘Mustafa Kemal mi? Ben bu isimde bir kumandan tanımıyorum, cephede hiçbir yerde rastlamadım.’ demişti. Şimdi ben bir haftadır muharebe meydanındayım, ama başkumandanınızı hiçbir yerde göremedim, nerededir?”
Bundan sonra Mustafa Kemal Paşa, General Trikopis’in Hacı Anesti yerine başkumandan tayin edildiğini bildiren ama onun eline geçmeyen emri Yunan generaline verdi.
Yine de onları Türk asaletine sığacak şekilde, kimsenin tacizine uğramadan Anadolu’da iskân ettik, ülkelerine sağ salim gönderdik. Bunların birçoğu ülkelerinde kurşuna dizildiler.
Kurtuluş Savaşımızı sona erdiren bu büyük Türk Zaferi öyle bir zafer ki, Viyana’dan başlayan bozgun, Ankara önlerine kadar gelmişti. Türk bayrağı eski Şehsuvarların kavukları üzerinde bir kızıl gül gibi zaferden zafere koştuktan sonra çocuklarının başına bir yas çevresi gibi düşüyordu. Fakat Anadolu bozkırlarındaki bir avuç büyük mazlumun direnmesi sonucunda yeniden doğdu. Bir kızıl yele gibi göklere doğru savrulmaya başladı. Ankara önlerinde Sakarya’da durdurulan ve geri atılan bu zaferimizde biz yeryüzündeki Son Türk Devletinin kalesini savunduk.
30 Ağustos Atatürk komutasındaki Türk ordusunun “Ya İstiklâl Ya Ölüm” parolasıyla başlattığı harekâtın 94. yıldönümüdür. Bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet dilerim. Ruhları şâd olsun!
Ağustos Türklerin Zafer ayıdır. Bu nedenle 22 Ağustos’ta Türkmen kardeşlerimize destek vermek ve oradaki insanların haklarını korumak için Türk ordusu “Fırat Kalkanı” operasyonu ile bir haftadır Suriye’de terörist gruplarla mücadele etmektedir. Türk ordusunun bu mücadelesine, Atilla Yılmaz’ın şu mısraları ile destek veriyoruz:
Vur çelik kolları kopana kadar/ Olanca aşkınla şiddetinle vur
Son düşman son gölge kalana kadar/Olanca kininle şiddetinle vur.
Yararlanılan Kaynaklar:
1.Türklerin Altın Kitabı/ Refik Özdek Tercüman Gazetesi Yayınları. Cilt: 2/4, Sayf:.174…185/909…913
2.Muhittin Nalbantoğlu/Kocatepe’de Türk Başkumandanının Zafer Duası. Yeniçağ Gaz. 30 Ağustos 2012
3.Kerrar Esat Atalay/Atatürk Diyor ki, Zaman Tüneli/ Sakarya Melhame-i Kübrası-Büyük Kan Gölü

Nihat Aymak.”SIHHIYE MEMURLUĞUNDAN MEBUSLUĞA UZANAN YOL”

nt

Mehmet Bey ve Hamide Hanım’ın çocuğu olarak 1897 yılında Tokat’ta dünyaya gelir Nuri Turgut TOPÇUOĞLU.
Gencecik bir delikanlı olarak ilk devlet görevine Reşadiye Belediyesi Sıhhiye Memuru olarak başlar. Reşadiyeliler onu, o Reşadiyelileri ve Reşadiye’yi sever. Sağlık işlerini kısa bir zamanda yoluna koyan bu gencin gayretini gören Reşadiyeliler kendisine büyük bir teveccüh ve itimat beslerler. Kaymakam Münir Raif Bey ve Abdülhadi Bey dönemlerinde henüz yirmi üç yaşında iken Belediye Reisliğine tayin edilir.
Belediye Başkanı olarak görev yaparken çalışmalarına hız vererek diğer ilçe ve illerden kiremit, çanak, çömlek ustaları getirerek Reşadiye’nin doğusunda Kelkit nehri kenarında bir kiremit fabrikası tesis ettirir. Reşadiye merkez ve köylerinin inşaat malzemesi ihtiyacı olan kiremitler buradan temin edilmeye başlanır. Böylece hem nakliye zahmet ve masrafı azalmış olur, hem de birçok aileye istihdam sağlanır.
Hafta pazarının kurulduğu meydan, merkez ve köylerden gelenlerle tıklım tıklım dolarken, yazın güneş ve sıcak, kışın kar, ayaz ve soğuk vatandaşı ve pazarcıları müteessir etmektedir. Kısa zamanda üzeri kapalı gayet geniş bir pazar yeri hangar ile tahıl hapanı yaptırıp, yan taraftaki derenin üzerine köprü kurdurur. Halkın yüzü güler, Nuri Turgut Beye muhabbet her geçen gün daha da artar. Belediye işlerine tertip, düzen ve intizam kazandırır.
Belediye başkanlığından ayrıldıktan sonra asıl görevi olan sağlık işleriyle beraber Kızılay Cemiyeti ve savaş ekonomisiyle ilgili olan mal ve malzemeleri vatandaştan toplayarak cepheye gönderilmesini sağlayan Kaymakam başkanlığındaki Tekâlif-i Milliye komisyonu kâtiplikleri ve merkez mıntıka memurluğu görevleri de kendisine verilir.
1924 yılında Tokat il merkezine nakli çıkana kadar Reşadiye’deki hizmetlerine aşk ve şevkle devam eder. Bu arada Öğretmen Okulu’nu bitirir.
1927 tarihinde Tokat Maarif Başkâtipliğine ve 1928 de Sivas ve Trabzon Mıntıkaları Maarif Eminliği Mümeyyizliğine tayin edilir. İki sene kadar fahri olarak Tokat Kızılay Cemiyeti muhasipliğini ifa eder. Bu suretle bir taraftan maarif işlerine ve bir taratan da hayır işlerine kendisini vermiştir. O tarihte Kızılay Cemiyeti Umumi Reisi olan merhum Refik Saydam tarafından Kızılay hakkındaki iyi düşüncelerinden dolayı kendisine bir teşekkür mektubu gönderilir.
16 Nisan 1932 tarihinde Ankara İstatistik Umum Müdürlüğü Maarif İstatistik Mümeyyizi olarak göreve başlar.
Bir taraftan resmi görevine devam ederken gecesini gündüzüne katarak çalışıp, Ankara Hukuk Fakültesine de devam eder. Buradan mezun olduktan sonra zekâ ve çalışkanlığı sayesinde Başvekâlet Genel İstatistik Umum Müdürlüğü, Eğitim Şube Müdürü olur. Maliye Şubesi 1. Sınıf Mümeyyizi, Maarif Şubesi Müdür Muavini, Ziraat İstatistikleri Şubesi Müdürü, Kızılay Mesul Muhasibi ve Mümessili, Muhacir Değişimi İskân Komisyonu Kâtibi ve Başkanı, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Sosyal ve İnsani Bilimler Kolu Temsilcisi ve Üyeliği görevlerinde bulunur.
Ankara’da olduğu süre içerisinde Tokat ve Tokatlılarla ilişkisini hiç kesmez. Sık sık Tokat’a gelir, Tokatlılar her müşküllerinde Ankara’da Nuri Turgut beyi bulup yardım isterler. Tokat orta ve lise okulları ile ve Niksar Ortaokulunun açılması hususunda büyük emek ve gayret sarf eder. Bu gayretinden dolayı zamanın Tokat valileri İzzettin Çağpar ve Cavit Kınay tarafından teşekkür mektupları alır. Tokatlılar tarafından kendisine teşekkür telgraf ve mektupları gönderilir.
Tokat Lisesinin açılması münasebetiyle kendisine hemşerileri tarafından gönderilen teşekkür mektubuna şu cevabı verir:
“Bu Kutsi amacın tahakkukunda takdire layık olanlar fedakâr Tokatlıların bizzat kendileridir. Onların samimi alâkaları, kuvvetli muzaheretleri, büyük fedakârlıklar ile dikilen irfan ocağının memleket ve gençlik hakkında hayırlı ve verimli olmasını dilerim.”
Niksar Ortaokulunun açılmasındaki gayretlerinden dolayı da Niksarlıların gönderdiği teşekkür mektupları birbirini takip eder.
Nuri Turgut Bey, Cemiyetler Nizamnamesine göre Tokat’ta “Okur Sevenler Derneği” adıyla bir dernek açılmasına öncülük eder ve tüzüğünü bizzat kendisi hazırlar. Okumayı ve okutmayı çok önemseyen Nuri Turgut Bey, 1000 kitap Tokat umumi kütüphanesine, 400 kitap Tokat Lisesi kütüphanesine, 200 kitap Zile kütüphanesine, 100 kitap Niksar Ortaokulu kütüphanesine olmak üzere 1700 kitap bağışlar. Aynı zamanda araştırmacı ve yazar olan Nuru Turgut Bey’in; İstatistik Kılavuzu, İmparatorluk, Cumhuriyet Devirlerinde Türkiye Maarifi Mukayeseleri, Yabancı Dillerden Fransızca isimli yayınlanmış eserleri bulunmaktadır.
1950 genel seçimlerinde Demokrat Parti’den dokuzuncu dönem Tokat milletvekili seçilir. Evli ve bir çocuk babası olan Nuri Turgut TOPÇUOĞLU 04 Haziran 1952 tarihinde henüz 55 yaşında iken vefat eder.
Allah rahmet eylesin.

Yrd. Doç. Dr. Mehmet YARDIMCI.”CAHİT KÜLEBİ’NİN HİKÂYE ŞİİRİNDE ZİLE ÖZELİ VE HİKÂYE ŞİİRİNİN YAZILIŞ ÖYKÜSÜ”

ck

Cahit Külebi, şiirlerini Anadolu insanına, daha özelinde 1917 yılında doğduğu yer olan Zile halkına özgü sade bir dille, türkülerden ve yöre âşıklarının söylemlerinden kaynaklanan rahat bir söyleyişle dile getirmiştir.
7 Kasım 1996’da Münevver Oğan ve Nuray Altıntaş’la yaptığı söyleşide “Tokat’ın Zile ilçesine 12 km uzaklıkta bulunan Çeltek köyünde doğdum. Annem zengindi. Zamanla ekonomik durumumuz bozuldu. Babam, parasal durumumuz kötüleşince önce Zile’de memur oldu. Daha sonra (Zile’ye 30 km. uzaklıktaki) Artova ve Niksar ilçelerinde çalıştı.” biçiminde özel yaşamı ile ilgili bilgiler vermiştir.
Külebi, Zile’de üç yaşında başlayan okul hayatını “Sanıyorum iki-üç yaşıma geldiğimde Zile’ye taşındık. Beni hemen anaokuluna verdiler. Annem beni sabahları döverek okula göndermek isterdi. Ben de gider gitmez kaçardım. Okulda sonsuz bir yalnızlık ve gurbet duygusuna kapılır ve korkardım. Ya eve ya da ablalarımın okuduğu İnas Mektebine giderdim.
Sonra bir Numune-i Terakkî adlı Allah’ın belası güya modern okula verdiler. Orada hiç ders yapılmazdı. Bizi davar gibi sınıfa kapatırlardı. Ben de pencereden kaçardım.” sözleriyle anımsamaktadır.
Külebi’nin yüreği, ilköğretime başladığı Dutlupınar İlkokuluna ilişkin iyi anılarla doludur. Bunları “Pamuk Hoca, hiçbir derste bizi kapatıp gitmez, çok sevgi gösterir ve elişi kâğıtlarından levhalar yaptırırdı. Hele elişi kâğıtlarından hasırlar ördürürdü ki bugün ilkokullarımızda niçin yaptırılmaz, şaşarım. Pamuk Hoca beni öyle bir bağladı ki, bir daha hiçbir okulda dersten kaçmadım.” biçiminde anımsar.
Zile’de bir süre okuduğu bu okuldan, babasının memuriyeti gereği Zile’ye çok yakın olan Artova ilçesine gitmeleri nedeniyle ayrılmasına karşın Zile özelini hiç unutmamış, gerek anılarında gerekse bazı şiirlerinde yer yer dile getirmiştir.
1977’de Turhal Belediye Başkanının vefatı nedeniyle Erdal İnönü ile birlikte Turhal’a geldiğinde kısa bir süre heyetten ayrılıp benimle birlikte Zile’ye gelmesi, zaman darlığı nedeniyle kısa bir şehir turundan sonra bir süre okuduğu Dutlupınar, bugünkü İstiklal ilkokulunu görmek istemesi anılarının hiç silinmeyişinin ifadesidir.
Şiire 13-14 yaşlarında başlayan Külebi’nin önemli bir bürokrat olmadan önceki şiirlerinde yani Türk Mavisi, Yangın, Güz Türküleri gibi şiirlerinden önce yazdığı Adamın Biri, Rüzgâr, Yeşeren Otlar vb. kitaplarındaki şiirlerinde bu özellik daha belirgindir. Örneğin Hikâye şiiri bu rahatlık içinde söylenmiş olup, olması gerekeni, ideal olanı gözler önüne sermektedir.
Anadolu insanı türküyü çok sever. Bahçede, tarlada, harmanda hep yanık türküler söyler. Bunlarla yoğrulur. Çocuğunun ninnisi çoğu kez anasının yanık ezgisi olur. İşte Külebi’nin dili, Anadolu insanının bağrında elif elif tüten bir türkü, gerçekten bir türkü dilidir. Cemal Süreya, Külebi için “Sonuçta ulaşır türkülere.” demektedir. “Tokat’a Doğru” şiiri
Irmaklar gibi uzaklaşır
Bir türkü kadar uzak
Tekerler döner çizgi bırakır
Hamutlar şak şak eder dön geri bak
biçiminde her dörtlüğün son dizesinde geçen “dön geri bak” yinelemeleri, bir türküde bulunan:
Bu dere baştanbaşa cevizli bağ
Cevizler şak şak eder dön geri bak
biçimindeki “dön geri bak” yinelemelerinden; “Çare” şiirinde “Bir fakirlik, bir yalnızlık, bir gurbet” dizesi, türkülerden geçmektedir.
Çocukluğunda duyduğunu ve hiç unutmadığını bir röportajında dile getirdiği Zile türkülerinden Şu Zile’den gece de geçtim duydun mu ile Armuttan kayacağım/ Sallan gel bakacağım/ Yârime nazar değmiş/ Nazarlık takacağım gibi türkülerin havası ilk dönem şiirlerinde daha fazla hissedilmektedir.
Külebi’nin ilk şiirleri, yapmacıksız, zorlamasız, içimizi ışıtıp, doğaçlamadan düz bir anlatımla söylenivermiş hissini uyandırır. Şiiri okurken de dinlerken de konuşur gibi rahatlık duyar, yaşar gibi oluruz. Bu edayı kapmasına Zile türkülerinin yanı sıra Zileli Âşık Ceyhunî, Zileli Talibî, Erzurumlu Emrah, Niksarlı Bedrî gibi İç Anadolu’nun güçlü âşıklarının şiirlerini küçük yaşta tanıması, Sivas Lisesi’nde Ahmet Kutsi Tecer gibi hem şair, hem de Âşıkları koruyup kollayan Halk Şairlerini Koruma Derneği kurup Âşık Veysel, Ali İzzet, Talibî Coşkun ve Meslekî gibi önemli âşıkları ünlendiren önemli bir kişinin öğrencisi olması, Behçet Necatigil’in sınıf arkadaşı olması önemli etkenler olarak görülebilir.
Külebi’nin dillerden düşmeyen ve yazımızın konusu olan Hikâye şiiri için Fevzi Halıcı “Bu şiirde Türk şiirinin asırlar boyu gelişiminin ortak bir yanı mevcut. Bu şiiri tekmil Anadolu olarak da yorumlayabilirsiniz.” demektedir. Zile özelini dizeler içine gizleyip Anadolu genelinde ortak bir kimliğe büründürdüğü Hikâye şiirini yazışı oldukça ilginçtir.
Külebi’nin Fevzi Halıcı’ya anlattığına göre olay şöyle cereyan eder:
Külebi, stajyer öğretmen olarak çalıştığı okula atanan Tarih öğretmeni Süheyla Hanımla 1944 yılında evlenir. Karı koca Antalya Lisesi’ne tayinleri çıkar. Kendilerine mütevazı bir ev tutarlar. Okulla ev arasında pek değişikliği olmayan bir yaşam sürerken her aile gibi sudan sebeplerle tartıştıkları olur.
Titiz bir kişiliği olan Külebi, temizlik yapıyorum diye masasını dağıtan eşi Süheyla Hanım’a “Masama elleme” diye bağırır. Süheyla Hanım da “Bundan böyle tozunu kendin al” der. Külebi, “Alırım almam, seni ilgilendirmez.” deyince Süheyla Hanım, “Ne demek beni ilgilendirmez. Pislik içinde oturamam, anlıyor musun?” sözüne karşılık Külebi, “Ne yani şimdi sen bana pis mi diyorsun? Hiç kimse söyleyemez bana bunu hiç kimse.” der. Süheyla Hanım, “Tamam anlaşıldı, seninle konuşulmaz. Sözleri çarpıtıyorsun.” deyince Külebi, “Tabii ya, ben anlayışsızım. Daha başka? Daha başka söyleyecek bir şey, bana takacağın sıfat var mı?” der. Süheyla Hanım, küser, kapıyı çarpıp yatmaya gider.
Eşini kırdığına çok üzülen Külebi, tartışmanın sonunu şöyle anlatır: “Benim, inatçı tabiatım yüzünden, hiçten çıkmıştı tartışma. Hissettiklerimi söyleyemezdim, yapımda var bu. İşte Hikâye adlı şiirim o gece hem de yarım saat içinde ortaya çıkıverdi.
Böylesine kısa zamanda şiir yazan birinin, elli yılı aşkın bir süre şiirle haşır neşir olmasına karşın yayımlanan şiirlerinin azlığı dikkat çekebilir. Açıklayayım. Bir şiir üzerinde çok çalıştığım için değil, o şiiri yaşadığım için diyebilirim. Az şiir yazmam, şiirde bilinçli bir titizlikten ileri gelmiyor. Yani ben şairin bir şiirini kuyumcu gibi işlemesi benzeri düşüncelere hiç kapılmadım. Kafamda birçok şey dolaştırıyorum, uykuyla uyanıklık arasında. Yolda yürürken, yalnızken, her yerde o şiiri yaşarım. Şöyle diyelim: Bir sözcükten, bir imgeden, bir düşünceden yola çıkıyorum. Bunu geliştiremezsem şiir yazamıyorum. Ama bu yola çıkışta biçimsel yönden bir kalıp oluşturabilirsem eğer, o şiiri yarım saatte, bir saatte yazarım. İşte o gece, eşimle kavga ettiğimiz o gece, içim içime sığmıyor, vicdan azabı çekiyordum. Kendimi suçlu buluyordum. Haksızlık etmiştim. Sabaha kadar uyuyamadım. Masamın başına oturup bir çırpıda Hikâye şiirimi yazdım. Eşim sabahleyin masanın üstündeki şiiri görünce eline aldı. Mırıldanarak okudu:
Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz
Al tut ellerimi, bebek,
Tut biraz
Bana dönüp, Cahit, niye yazdın bu şiiri diye sordu. Tartıştık, kavga ettik ya deyince gülmeye başladı. Tabiatıyla her zaman olduğu gibi barışıp yolda tekrar tekrar Hikâye şiirini okuyarak okula gittik.” 1944’teki yazılış öyküsünü Fevzi Halıcı’ya bu şekilde anlatan Külebi’nin 70 yıla yakın süredir dillerden düşmeyen:
Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz
Al tut ellerimi, bebek,
Tut biraz.
Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz.
Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz.
Benim doğduğum köylerde
Şimal rüzgârları eserdi
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz…
Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin
Benim doğduğum köyler de güzeldir
Sen de anlat doğduğun yerleri
Anlat biraz.
biçimindeki şiiri, doğallığı, rahat söyleyişi, zorlama hiç bir sözcüğe yer vermeyişi ve ustaca oturttuğu şiir kurgusuyla yeniliğinden hiç bir şey yitirmeyen deyim yerinde ise durup durup da okunan ender şiirlerdendir.
Şiiri, dilin en üst düzeyde kullanıldığı anlatım biçimi olarak düşünürsek, malzemesi dil olan Külebi, hayal gücünün süzgecinden geçirdiği duygu ve düşüncelerini en güzel biçimde Hikâye şiirinde sergilemiştir.
Külebi gerçekçi bir şairdir. Bu şiirde her bölüm başında gerçekçi bir söylem içinde kalıp bir ifadeyle Benim doğduğum köylerde biçiminde vurguladığı yer 1917 yılında doğduğu Zile’nin Çeltek köyüdür. Tanpınar’ın dediği gibi “bir sanat anlayışında hâkim olan, esas söylenilen şey değil, söyleyiş tarzıdır.” Külebi kendine özgü bir tarz yakalamış ve bu tarzı ustaca uygulamıştır. Suut Kemal Yetkin’in belirttiği gibi “Kelimelerin ahengi, hecelerin ritmi, bu ahenk ve ritmin uyandırdığı hayaller, bu hayallere takılan belirsiz hasret ve ümitler. Bütün bunlar hiçbir kaidenin tayin edemediği nispetler içinde birleşerek, şekilden ve şeklin manâ ile münasebetinden gelen musikinin yardımıyla derin bir telkin kudreti kazanır.” Bu telkin kudretiyle şiirin ilk dörtlüğünde bir eşe, bir sevgiliye söylenebilecek en zarif ifade kullanılmıştır. Çünkü Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Zile’de de kadın güzelliğinden söz edilirken bebek gibi ifadesi kullanılır.
Buradaki bebek sözü bayağılığa kaçmadan sevgilinin, burada eşin güzelliğinin vurgulanmasıdır. Zile ve yöresinde güzelim yerine bebeğim sözü yaygın olarak kullanılır.
Şiirin ikinci bölümünde şiir kurgusu adına şairane bir söyleyişle karşılaşıyoruz.
Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz.
Aslında, Külebi’nin doğduğu Çeltek köyü ve civarında O yörenin ince kabuklu en güzel cevizleri yetişir. Burada eğer Benim doğduğum köylerde / Ceviz ağaçları çoktu dese idi şiir kurgusu bozulacak ve koyu gölgesindeki serinlikten böyle bir ifadeyle söz edemeyecekti. Külebi’ye özgü uzak uyak da diyebileceğimiz biraz sözcüğü üzerine oturtulan müzikalite kaybolacaktı. Bilindiği gibi uyak, şiirde yer alan diğer sözcüklerin ses ve anlam değerleriyle uyum içinde olduğu zaman etkilidir. Eliot’un ifade ettiği gibi “Bir kelimenin musikisi, bu kelimenin şiirde kendisinden önceki ve sonraki kelimelerin ve bütün diğer kelimelerin yarattığı musikiyle uyum içinde olmasıyla ölçülür.” Bu ölçüyü Külebi çok iyi tutturmuştur.
Üçüncü dörtlükte de aynı söylem devam etmekte, Zile ovasının güneyinde yer alan Çeltek köyünde en kaliteli buğday üretilmektedir.
Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz.
İlk dörtlükle bir bütünlük oluşturmak ve kurguyu güçlendirmek için sanatkârane bir söyleyiş uygulamıştır. Şüphesiz bu zor bir iştir. Çünkü Mehmet Kaplan’ın dediği gibi, “bir yazarın özelliğini ele aldığı konudan çok, onu ele alış, işleyiş ve ifade ediş tarzı tayin eder”. Külebi’deki ses, estetik ve dil disiplininin yarattığı çağrışım gücü, Hikâye şiirinin 70 yıldır güncelliğini korumasına neden olan unsurlardandır.
Gerçekçi bir kişiliğe sahip Külebi, Zile özelini gerçek biçimiyle dördüncü dörtlükte vurgulamıştır.
Benim doğduğum köylerde
Şimal rüzgârları eserdi
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz…
Gerçekten de Zile’de Karadeniz’den kışın çok sert ve soğuk Kuzey (Şimal) rüzgârları eser. Bu rüzgârlar öyle serttir ki zaten Külebi başka şiirlerinde de bu soğuk kuzey rüzgârlarına değinmiş, 1943’te yazdığı bir şiirinde de:
Ne, yıldızlar kaynaşır gökyüzünde
Ne, sevdayla dolar taşar gönüller
Bir rüzgâr eser ki bıçak gibi
El ayak şişer
biçiminde yer vermiştir.
Zile özeli Külebi’nin büyük şehre ısınamayıp hep ‘doğduğu yerleri’ hatırlamasının dürtüsü gibidir. Bu dürtüde Artova ve Niksar’ın da payı vardır. Çünkü doğduğum yerler derken doğup büyüdüğüm, çocukluğumun geçtiği çevreler kavramı da içerilmektedir.
Dörtlükteki öp biraz söylemi bütün Anadolu’da olduğu gibi Zile özelinde bir yeri acıyan çocuğa anne şefkatiyle “Öpeyim de geçsin” denir. İşte burada Külebi, masumane bir ifadeyle bu soğuk ve sert rüzgârların çatlatmasıyla acıyan dudaklarımı öp biraz derken halk kültüründeki bu olguyu vurgulamıştır. Külebi’yi Külebi yapan da budur. Beşinci dörtlükte de Külebi’nin doğduğu yıllardaki Zile özelinde Anadolu gerçeği dile getirilmektedir.
Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz.
Külebi’nin doğduğu yıllarda dağlarda eşkıyalar mevcuttu. Zile’de de Kel Bekir adlı eşkıya halk üzerinde korku salıyordu. Hatta halk arasında eşkıyalar üzerine menkıbeler oluşmuştu. Çocukların akşam evden çıkmalarını engellemek için “Eşkıya gelir, Kel Bekir seni kaçırır.” gibi ifadeler yaygındı. Zile’de Ana Okulu’na gittiği yıllardan aklında kalan bu gerçek o kadar yerli yerine oturtulmuş ki yalnızlık ancak bu kadar güzel işlenebilir. Zaten Cahit Külebi’nin şiirlerinin can damarı olan tema, şehre gelmiş köylünün yalnızlığı, özlemi, yoksulluğu ve kimsesizliğidir.
Cahit Külebi’nin içine öyle işlemiş ki yalnızlığı Türk edebiyatında en kısa, en etkili ve en güzel dizelerden biri ile haykırmıştır.
Ağlamayacak kimse ardından, gülmeyecek
deyişiyle tek dizeye kimsesizliği, yalnızlığı ve sanki bir yaşam öyküsünü sığdırmıştır.
İlk şiirini yayımladığı Sivas Erkek Lisesi’nin “Toplantı” adlı dergisinde hece ölçüsünün yedili kalıbı ile kaleme aldığı memleket özlemi yüklü bir dörtlüğü:
Gözyaşım ateş oldu
Elem bana eş oldu
İçime zehir doldu
Gurbetin acısıyla
biçiminde olan şiirindeki gurbet ve yalnızlık duygusu yaşamı boyu egemen kalmış, doğup büyüdüğü küçük yerlerden büyük kentlere gelen insanların dünyasına çöken yalnızlığı:
Bir yoksulluk, bir yalnızlık, bir gurbet
biçiminde yoğunlaştırmıştır.
Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!
Altıncı dörtlükte,
Benim doğduğum köylerde
İnsanlar gülmesini bilmezdi,
Ben bu yüzden böyle naçar kalmışım
Gül biraz
diyerek Anadolu’daki genel havayı, Çeltek köyü özelinde yansıtmıştır sanki.
O yıllar, İkinci Cihan Savaşı arifesidir. Kurtuluş Savaşının yaraları yeni sarılmaktadır. Endişeden, korkudan, yoksulluktan deyim yerinde ise İnsanların ağzı bıçak açmamaktadır. Yoksulluğun, kıtlığın had safhada olduğu bir ortamda insanlar gülmesini bile unutmuştur. Külebi, Mehmet Ali şiirinde:
Zeytinyağı ve ekmek kadar
Kıttı hürriyet memlekette
Büyüdüğü zaman Mehmet Ali’nin
Her şey bol olur elbette
Diyerek o yıllardaki kıtlığı ve genel durumu bildiri niteliğine düşürmeden sergilemiştir.
Adamın Biri şiirinde de:
Sen ki kış ve yaz düşünceli
Sen ki kış ve yaz yalnayak
diyerek köyündeki gülmesini bilmeyen, düşünceli insanların genel halini dile getirmiştir. Doğduğu köylerdeki insanların genel hali, Külebi’nin yüreğine öyle işlemiş ki; Ben bu yüzden böyle naçar kalmışım dizesiyle Zile özelini kendi yaşamında somutlaştırmıştır. Ben bu haldeyim, bari sen biraz gül de bu efkâr, bu hüzünlü ortam senin gülüşünle dağılsın.
Hikâye şiirindeki bu yalnızlık ve özlem, Yurt şiirinde:
Yağmur yağar camlarına dökülür
Benim yüzümdür çizilen camlarda
Yalnızlığın sesidir rüzgâr değil
Gürgen ağaçlarında
Gel dere ak derim, gürül gürül
Dağdan aşağı akar gider
Hayal kurmak istese canım,
Bulutlara bir seslenmek yeter.
diyerek, memleket özlemi içtenliğiyle dile gelirken Çare şiirinde:
Sen her gün akşama kadar ağacığım
Anaya hasret, babaya hasret,
Ekmeğe, insan yüzüne,
Sokaklara hasret.
Türkiye uçsuz bucaksız ağacığım!
Bu yerlerin havası bize yaramadı,
Kalkıp başka şehirlere gidelim artık
Çare kalmadı.
dizeleriyle daha belirginleşir.
Artık ne pencerem var seni koyacak
Ne masam
Sevgilim de yok ki bu şehirde
Çiçek seni alıp ne yapsam
deyişinde yalnızlığı en duygulu dizelerle anlatan şair, köyden kalkıp büyük şehre yerleşmenin yarattığı yabancılaşma, kaybolma ve kimsesizlik duygularını; doğduğu yerlerden, sevdikleri insanlardan, baba ocağından ayrı kalan her insan gibi yaşamıştır.
Zaten Külebi, birçok şiirinde Zile özlemini özenle dile getirmiştir. Yurdum şiirindeki
1917 senesinde
Topraklarında doğmuşum,
Anamdan emdiğim süt
Çeşmenden, tarlandan gelmiş,
Emmilerim sınırlarında
Senin için dövüşürken ölmüşler,
Kalelerinin burçlarında
Uçurtma uçurmuşum,
Çimmişim derelerinde,
Bir andız fidanı gibi büyümüşüm
Topraklarının üstünde.
biçimindeki söylem, görüşümüzü kanıtlamaktadır.
Bir konuşmasında “Zile’de atlarımız, arabalarımız, bunlara ilişkin serüvenlerimiz olmuştu ama, o sırada çok küçüktüm.” diyen Cahit Külebi’deki yalnızlık; doğduğu, ilk anılarını unutmadığı Zile’ye olan özleminin genelleşerek, Anadolu’ya duyulan yurt özlemi biçiminde yansımasıdır.
Külebi’nin ustaca kullandığı ses yinelemeleri ve ritmik unsurlar, şiirde akıcılığı sağlamada üstlendikleri görev açısından yadsınamayacak kadar önemlidir. Bunun önemi,
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin
Benim doğduğum köyler de güzeldi
Sen de anlat doğduğun yerleri
Anlat biraz.
dizelerinde belirgin şekilde gözler önüne serilmektedir.
Son bölüm olan altıncı dörtlükte, eşe, sevgiliye güzellik adına yakıştırılan en güzel ifade kullanılmıştır.
Bilindiği gibi bir şiiri çekici kılan ve şiirde ahenk sağlayan özelliklerin biri de rahat ve doğal söyleyişlerdir. Külebi, Hikâye’de sanki şiirle musikinin iç içe olduğu bir atmosferin havasını teneffüs ettirmiş, şiirin akıcılığı ise anlamla bütünleşen bir ahenk sağlamıştır.
Gerçekten Türkiye çok güzeldir. Eşini bu güzellikle denk tutması ona çok değer vermesinden, sevgi dolu şair yüreğinden kaynaklanmaktadır. Benim doğduğum köyler de güzeldi derken gerçekten güzel bir köy olan Çeltek köyünü dile getirip Zile’nin çok güzel ve özel bir yer olduğunu vurgulayıp Zile özelini kendine özgü şairane bir dille sergilemektedir. Sonra ustaca, Türkiye gibi aydınlık ve güzel olan senin şüphesiz doğduğun yerler de güzeldir. Haydi, sen de doğduğun yerleri, o yerlerin güzelliklerini anlat biraz demektedir.
Cahit Külebi’nin Hikâye şiirinde Zile özeli’nin göz ardı edilmemesini vurgulayıp, Zile’de yapılan Tarihi ve Kültürü ile Zile Sempozyumları bildiri kitapları ile Zile Kültür Sanat Dergisi’nin arka kapağında yer verdiğimiz Dünyanın en güzel yerlerinden biri Türkiye, Türkiye’nin en güzel yerlerinden biri Zile’dir. ifadesini yinelemek isterim.

Harika UFUK.”SENSİN TÜRKİYE’M”

harikahanimufuk

Eşin benzerin yok aziz vatanım,
Benim için cennet sensin Türkiye’m.
Hayatıma bin bir anlam katanım,
Tükenmeyen servet, sensin Türkiye’m.

Sevenlerin sevdan ile tutuşur,
Ormanında renkli kuşlar ötüşür,
Toprağında türlü nimet yetişir,
Harmanda bereket sensin Türkiye’m.

Ulu dağlarının dumanı, sisi,
Yamaçlarda sergen çiçeğin süsü,
Gülün açılması, bülbülün sesi,
Âlemdeki ziynet sensin Türkiye’m.

Havan tertemizdir, suyun güzeldir,
Düğünün, derneğin, toyun güzeldir,
İnsanların merttir, huyun güzeldir.
Sıladaki hasret sensin Türkiye’m.

Tarihe destandır altın çağların,
Mümbit toprakların, yeşil bağların,
Zengindir denizin, dolu ağların,
İlelebet rağbet sensin Türkiye’m.

Ta Orta Asya’ya uzanır yurdun,
İmparatorluklar, devletler kurdun,
Dosta hep dost oldun, haini vurdun,
Bileğimde kuvvet sensin Türkiye’m.

İnsanlığa örnek nişanelerin,
Seni candan sever mestanelerin,
Dillere destandır efsanelerin,
Şirin ile Ferhat sensin Türkiye’m.

Alpaslan düşmanı getirdi dize,
Malazgirt zaferi taç ülkemize,
Anadolu artık yurt oldu bize,
Başarıda hikmet sensin Türkiye’m.

Mevlana’yla kalpten kalbe coşarak
Hacı Bektaş ile dosta koşarak
Yunus ile sevgi dolup taşarak
Ahi Evran, sanat sensin Türkiye’m.

Fatih, İstanbul’u ülkeme kattı,
Kanuni, yüzlerce zaferi tattı,
Barbaros’la haçlı sulara battı,
Dünyada cesaret sensin Türkiye’m.

Ülkemin timsali ay ile yıldız,
Örnektir cihana ana, oğul, kız,
Şimşekte bulunmaz Türklerdeki hız,
Yaradan’dan rahmet sensin Türkiye’m.

Türk Bayrağı dalga dalga şanıyla
Mehmetçik renk vermiş şehit kanıyla
Kutsaldır vatanım dört bir yanıyla
Atatürk’e hürmet sensin Türkiye’m.

Ateşle çevrilse hep sağın, solun,
Şefkatlidir elin, güçlüdür kolun,
Mutlu yarınlara açıktır yolun,
Doğruluk, adalet sensin Türkiye’m.

Kendinle, herkesle oldun barışık,
Hep seni anlattı binlerce âşık,
Türkü, mani, ninni, hikâye, koşuk,
Erenlerden himmet sensin Türkiye’m.

Harika Türkçe’yle yıkanmış dilim,
Heybemdeki nakış, evimde kilim,
Cömertlik, güzellik, bilgelik, ilim,
Kalemdeki kudret sensin Türkiye’m.

Safiye SAMYELİ.”YA İSTİKLAL YA ÖLÜM”

Vatan Millet aşkına Peygamber ocağına
Geldiğinde yaşını bildirmedi Mehmet’im
Yaşı on beş olsa da âşıktı Sancağına
Sanmayın aklı zay’dı çıldırmadı Mehmet’im

Ant içmişti bir kere sevdalıydı Vatana
Silahı süngüsüydü ona kurşun atana
Rahmetini okurken Şehit düşüp yatana
Gözden düşen yaşını sildirmedi Mehmet’im

Kumanya kırık buğday siperi yüce dağdı
Kükredi koca sema göklerden ölüm yağdı
Tertipleri ölse de komutanları sağdı
İman ile zırhını deldirmedi Mehmet’im

Conk Bayırı düzünde kara bulut gezerken
İki tabur askeri gökyüzünden süzerken
Akıl almaz bu sırla tarihe şan yazarken
Kopan ayağa başa aldırmadı Mehmet’im

Asumanda melekler titretiyorken arşı
On beşliler gelince yas tuttu koca çarşı
Al kanlarla yazıldı doğdu istiklal marşı
Kilisede çanları çaldırmadı Mehmet’im

Gözler kör, kulak sağır, dilleri olmadan lal
Dinemezdi ezanlar inmezdi gökten hilal
Dedi; yetiş ya Nebi, tekbir al Habeş- Bilal
Edep denen perdeyi kaldırmadı Mehmet’im

Yedi düveli birden göz dikmişken yurduma
Anam babam fedadır bakmam artık ardıma
Rabbim sen yardım eyle; deyip aziz orduma
Sanmayın ki Namazı kıldırmadı Mehmet’im

Tetik çeken parmağı düşmüş olsa da yere
Duymadı acısını of demedi bir kere
Dokunamazdı namert, bulaşamazdı kire
Gönderdeki Bayrağı aldırmadı Mehmet’im

Al sancağını bir an düşürmezken elinden
Şahadet çıkıverdi tekbir diyen dilinden
İcabet etmeliydi davet vardı gülünden
O gül tenini bir an soldurmadı Mehmet’im

Kopmuştu sağ bacağı oluk oluk kan aktı
Elindeki sancağı tam başucuna dikti
Ardından gelen Mehmet tuttu sancağı kaptı
Ah deyip de düşmana bildirmedi Mehmet’im

Vatan namus demekti fedaydı onun başı
Alnından kurşun yedi düşmedi kara kaşı
Tebessüm ediyordu yere düşerken naşı
Namertleri haline güldürmedi Mehmet’im

Nasıl tebessüm etmez Resulünü görmüşken
Şehitlik denilen bu mertebeye ermişken
Vadedilen Cennette nur köşküne girmişken
İsyan edip kadere saldırmadı Mehmet’im

Ya İstiklal ya ölüm gerek yok başka söze
Vatan uğrunda ölmek helal diyordu bize
SAMYELİ der ömrümce minnettarız biz size
Can verdi de Vatanı böldürmedi Mehmet’im

15.06 2015

Hasan AKAR.”HEYBELİADA’DA ATATÜRK’Ü GÖREN GÖZLER”

KURMAY ALBAY MUSTAFA VECDİ TİRYAKİ

28 Haziran 2015 Heybeliada’da Osman Genç’in misafiriyiz. Rahmetli ağabeyim Osman Akar 1978 yılında Heybeliada Sanatoryumunda uzun bir müddet tedavi görmüştü. O zamandan beri içimde bir ukdeydi onun yattığı sanatoryumu ve Heybeliada’yı görmek. Bu daveti yaptığı ve mükemmel bir şekilde bizleri Ramazan ayının yoğunluğuna rağmen ağırladığı için Osman Genç Ailesine daima minnettar kalacağım. Çok sağolsunlar.
Heybeliada’da şu anda metruk bir halde bulunan Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Sanatoryumunu Almuslu güvenlik görevlisi Ali Bey hemşerimin refakatiyle arzu ettiğim şekilde gezip duygularımı hastane duvarlarına ağlayarak boşalttım. Peyami SAFA’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını burada bir kez daha okuyup yaşadım zannettim. Üzülmemek mümkün değildi. 1924 yılında Atatürk’ün emriyle açılarak hastalara şifa veren bu sağlık kurumu maalesef türlü gerekçelerle (1999 depreminde duvarları çatlamış, yeniden tamirat görmüştür) 2005 yılında hizmete kapanmış, Zeki Müren gibi sanatçıların bile hastalara konser verdiği hatıralar yüklü bu hastane de Heybeliada’ya küsmüştü.
Gelişimin ertesi günü Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği’nce yayınlanan KÜMBET Dergisi takdimimle bazı asker aileleri ile de tanışma fırsatı buldum. Bunlardan biri de Emekli Kurmay Albay (rahmetli)Vecdi Tiryaki’nin eşi Ayla Tiryaki oldu. Sohbet sırasında eşinin çocukluğunda Atatürk’le ilgili unutulmaz bir hatırasından bahsedince bize de mesleğimiz gereği bir röportaj yapma imkânı doğdu. Eski top arabalarının tekerleklerinden dizayn edilmiş, kanepeye benzer seyyar bir salıncakta karşılıklı oturarak mavi denizi önümüze, Heybeliada’nın yeşilini arkamıza alarak sohbetin derinliğine doğru yol aldık. Hanımefendi’nin hayatının önemli bir bölümü bu adada geçmiş, kimbilir Ahmet Rasim’in yeğeni, Yesarî Asım Arsoy’un “Biz Heybeli’de Her Gece Mehtaba Çıkardık” şarkısını eşiyle beraber kaç kez terennüm etmişlerdi.
Önce kendisinden bahsetmesini isteyerek kıza notlar aldım.
İstanbul Bakırköy 1940 doğumlu. İlkokulu Kartaltepe İlkokulu’nda bitirdikten sonra, ortaokulu Bakırköy Ortaokulu (Taş Mektep)nda tamamlamış. Bu okul şu an Tarık Akan Özel Lisesi olmuş.
Liseyi o dönemde Bakırköy’de lise olmadığı için Cağaloğlu Kız Lisesi’nde okumuş.
Babası İzzet Sungur, Kastamonu’nun Eflani Çalışlar Köyünden. İleri görüşlü bir polismiş. Elli yaşında emekli olunca Sümerbank’ta baş puantör olarak çalıştıktan sonra seksenbir yaşında vefat etmiş.
Annesi Saraybosna’dan Balkan Savaşları sırasında dokuz yaşında göçle gelmiş. Babası da o sırada Beykoz’da polismiş, tanışmışlar Allah da yazınca evlenmişler.
Bu kısa özetten sonra sözü ona bıraktım:
Liseyi bitirince üniversite imtihanına girdim. Ama arzu ettiğim bölümleri kazanamadım. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümüne devam ettim. Hocalarımız arasında Prof. Dr. Zeki Velidi TOGAN, Şefik İnan gibi tanınmış ilim adamları vardı.
Bir yandan üniversite de okurken diğer yandan Galata Vergi Dairesinde memur olarak çalıştım. Aynı serviste Vecdi Beyin yakını ile çalışınca eğitim noktalandı maalesef. İki aile de üstelik Kastamonulu olunca işler kolaylaştı. Kayınpederim de Dadaylı idi. Altı ay kadar nişanlı kaldık, Bu arada 27 Mayıs 1960 Askeri İhtilali oldu. Vecdi, Adalarda yüzbaşı idi. (Kınalı Ada’da) Adaların Emniyet Amiriydi. Ben yirmi yaşımda, o otuzbir yaşındaydı.19 Ağustos 1960’da evlendik.
Evlendiğimizde o, Heybeliada Deniz Askeri Lisesi’nde askeri öğretmendi. Ama asıl görevi denizciydi. Sekiz yıl gemilerde görev yaptı. İki çocuğumuz oldu. Hakan 1961 yılında, Neslihan 1963 yılında doğdu. Eşim görevi nedeniyle bazen on beş günde, bazen iki ayda bir gelirdi. Dolayısıyla ben kayınpederin evinde kaldım.
Kayınpederim Abdullah Tiryaki, Cumhuriyet ilan edilmeden önce İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda baş imammış. Cumhuriyetle birlikte bu görevi sona erince milli eğitime geçmiş ve buradan emekli olmuş. O bir ayaklı tarihti, çünkü iyi bir medrese eğitimi almıştı. Sadberk Hanım da kayınvalidemdi. Onun babası da Liman Reisi imiş. Üsküdar Doğancıların ileri gelenlerinden.
Kayınvalidem Sadberk Hanımın ağabeysi Atıf Coşkun Bey aynı zamanda bir gazi idi. Zamanla Ada’ya yerleşiyor. Yazları bizimkiler de oradan ev tutuyorlar ve böylelikle bir ada hayatı başlıyor. Ondan iki yaş büyük ağabeysi deniz albayı Vehbi Tiryaki dâhil hep adada kaldık.
Vehbi, ilkokula giderken eşim Vecdi de her gün okul çıkışlarında onu bekleyip almaya gidiyor.11 Eylül 1934 tarihinde Atatürk, motorla Deniz Askeri Lisesi’ni ziyaret amacıyla İnönü’nün misafiri olarak Heybeliada’ya geliyor. (İnönü’nün Refah Şehitleri Caddesi’ndeki evini Atatürk hediye etmişti.) Askeri Deniz Lisesi Komutanı Yarbay Bilal Taluğ, komutanlarla birlikte Atamızı karşılıyor. Bu ziyaretten sonra Adalıların Heybeliada Orhan Gazi İlkokulu’nu da gezme teklifini de memnuniyetle kabul ediyor. Faytonla okulun önünden geçerken eşimin duvarın üzerinde oturduğunu görüyor ve arabacına durdurmasını istiyor. Faytondan inerek:
-Sen neden burada oturuyorsun çocuk? Diye soruyor. Vecdi de:
-Ağabeyim içerde, beni de içeri almıyorlar, onu bekliyorum efendim. Diye cevap verir. Bu sırada okulun yönetici ve bütün öğretmenleri Atatürk’ü karşılamaya çıkıyorlar. Atatürk:
-Niçin bu çocuğu içeri almıyorsunuz? Bundan sonra içeri alın, sınıfta oturacak. Diye emir veriyor. Ayrıca Vecdi’nin yanağını okşayıp para veriyor.
İnönü’yü eşim çok görürdü. Eşim ilkokulu bu Heybeliada İlkokulu’nda (şu an kütüphane olan bu okulun müze yapılması için restore çalışmaları yapılıyor) tamamlayıp ortaokulu Üsküdar’da bitirdikten sonra Heybeliada’daki Deniz Lisesi’ni kazanıyor. Ancak mülakat sırasında boyu kısa diye sıkıntı doğunca babası doktoru tanıyormuş. Kapıyı hırsla açıyor.
-Sen benim çocuğumu nasıl almazsın bizim sülalede kısa boylu var mı hiç? Diye isyan edince kabul ediliyor. Arkadaşları okulun ilk yıllarında tüfeğini yere değdiğini söylerlerdi.
1943 yılında İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Mersin’de savaş eğitimi tatbikatındaydılar. Barakalarda kalıyorlardı. (1943-1946 yılları) Sonra tekrar Heybeliada’ya döndük. Okulu bitirince Deniz Harp Okuluna giriyorlar. Mezuniyetten sonra geçici olarak birkaç ay Amerika Birleşik Devletlerinde eğitim görmüş. Bir müddette Boğazlarda mayın aramada da çalıştı.1968 yılında Ankara Donanma Komutanlığı’na tayin edilerek Sınıflandırma Şube Müdürlüğü’ne getirildi. İskenderun’ a gider askeri dağıtımları o yapardı.
Ümit Tokcan, Muzaffer Uludağ gibi sanatçıları bu dağıtımdan Ankara’ya getirdi. Onların konserlerine askeri gazinoya giderdik. Celal İyiceoğlu o zaman Deniz Kuvvetleri Komutanıydı. Taner Şener bir konserinde herkese duygulu anlar yaşatınca komutan kol düğmelerini çıkarıp ona hediye etti.
Ankara’dan sonra yedi ay Almanya’ya giderek iki gemi getirdiler.1972 yılında törenle teslim ettiler. O arada da kıdemli albay olmuştu.1973 yılında bu şerefli mesleğinden sessiz sedasız emekli oldu. Arkadaşlarıyla birlikte demir ticaretine atıldılar ancak vergi dürüstlüğü ve enflasyona takılınca işi bırakmak zorunda kaldılar.
Emekli olunca haliyle eskisi kadar Ada’yla bağımız kalmadı. Ancak hemen her yaz kamplara geldik. Burada kamp dönemlerinde onbeşer gün konserler verilirdi.
18 Ocak 1929 yılında dünyaya gözlerini açan eşimi 26 Mart 2015’de kaybettim. Son doğum gününü 18 Ocak’ta Maltepe Üniversitesi Hastanesi’nde kutlamıştık. Sevenlerinin omuzları üzerinde Karacaahmet Mezarlığına defnettik.
Hakan şu an elektrik mühendisi, Neslihan ise serbest ticaretle uğraşıyor. O da torunlarıyla vakit geçiriyor.