Kumrugül TÜRKMEN AKIN.”MÜCADELENİN ADI: BETÜL”

kumrugulturkmenakin@gmail.com

Siyah çekik gözlerinde mutluluk ışıkları yanıp söndü, renkli hediye paketini açarken. Pakete dokundukça çıkan her hışırtı sesi heyecanının daha çok artmasına sebep oluyordu. Sonunda paketi açmayı başardı. İçinden çıkan giysileri görünce gözlerindeki ışıltı daha çok arttı. Şimdi yüzünün tüm coğrafyasında bayram sabah yaşanıyordu.
Işıltılı gözlerle ablasına baktı sonra. O da büyük bir heyecanla paketini açmaya çalışıyordu.
Küçük, naif elleri daldan dala konan kelebekler misali heyecanla kanat çırpıyordu. Telaşlı, aceleci, bir o kadar da meraklı kelebek kanatları…
Sonunda kanatlar duruldu, sakinleşti. Çünkü paketi açmayı başarmıştı. Paketten çıkan pembe elbisenin kocaman beyaz çiçekleri küçük kızın yanaklarına, dudaklarına, gözlerine asılı kaldı. Sonra iki kardeş birbirlerine baktılar yıldız yıldız.
Anneleri elleriyle yokladı, sevdi yavrularının başını. Gözleri nemli, dudaklarında kilitli kalmış bir tebessümle teşekkür üstüne teşekkür etti ev sahibine. Ev sahibi onlardan daha mahcup, teşekkürlere gülümsemelerle acemice karşılık verdi. Titreyen cümlelerle:
-Arkadaşımın hediyesi çocuklara… (Nurgül’le Ramazan başlamadan önce bu konuyu konuşmuştuk. “Çocukların bayramlıkları benden olsun.” demişti canım arkadaşım. İhtiyaç sahibi birinin yüreğine dokunma mutluluğunu yaşayanlardan biriydi Nurgül.)
Yine gülümseyen bakışlarla sarıp sarmaladılar birbirlerini. Mahcup, ürkek bir o kadar da hüzünlü…
Muhammet ve Arzu…
Muhammet ve Arzu savaşın çocuklarıydı.
Kıyan, kesen, durmadan öldüren, kanla beslenen sömürge savaşının çocukları…
Ülkelerini, evlerini, tüm kendinden olanları öylece bırakıp çıkmışlardı yola. Ölmemek, ayakta kalmak için çıkmışlardı yola…
Bakışlarında hem ana, hem ata olan, daha 32 yaşındaki anneleri ile tüm kendinden olanları öylece bırakıp çıkmışlardı yola.
Babaları yoktu. Kaybolmuştu savaşta. Hem de bundan yıllarca önce.
Gencecik kadının yıllar yorgunu, kocamış bakışlarında yakalayabiliyordunuz yaşadığı tüm insanî acıyı.
Adı Betül’dü. Betül mücadelenin diğer adıydı aslında. Tüm yaşamını iki yavrusuna adayan bir genç kadın.
Kadın olmak.
Kadın olmak ve anne olmak.
Kadın olmak ve yola çıkmak.
Yol ki savaş yolu, yol ki tehlike, sefalet ve açlık yolu. Ve bu yolda kadın olmak. (Bu satırları yazarken “Uçurtma Avcısı” adlı kitapta anlatılan yakıt tankerinin içine doluşmuş gece vakti ülkesini terk eden, ölmemek için en sevdiklerini arkalarında bırakan insanlar geldi aklıma.)
Yemekte birbirimize bir şeyler anlatırken sık sık göz göze geliyoruz Betül’le. Gözlerinde gördüm un ufak olmuş cam parçalarını. Ve onun geldiği yollara gitmek istedim. O izlerde yürümeye çalıştım. Ama gidemedim. Yolun yarısına dahi gelmeden, kollarımı birbirine kavuşturarak, gerisin geri döndüm. Her yiğidin ya da kendini yiğit sananların harcı değilmiş meğerse bu yollarda yürümek.
Tekrar gözlerine baktım Betül’ün. Saygıyla, sevgiyle daha çok hayranlıkla.
Değerler adına yaptığınız bütün mücadelelerin sonu zaferdir aslında. Hak için yapılan mücadelede yenilgi almışsanız bile insanî eyleminizin adı zaferdir. Görünürde yaşadığınız hezimettir belki ama mana âleminde siz zaferin başkomutanısınızdır.
Betül kilometrelerce yolu iki yavrusuyla aşıp gelmişti. Bu özgür memlekette huzuru yudumlamaya çalışıyordu ürkek, nemli bakışlarıyla.
Muhammet ve Arzu hayatın emanetleri idi aslında bizlere. Bayramlıklarını kucaklarken, bayram olmuşlardı her masum çocuk gibi.
Zorluğu yaşamayan mücadelenin ne olduğunu anlamıyor. Anlamı açıklayıp, kelimeyi cümle içinde kullanmak için illaki o yoğun acıyı yaşamak mı lazım? Her şey güllük gülistanlık iken kelime ve cümle çalışması, tatsız tuzsuz kalıyor ağzımızda.
Arzu, anneciği ile birlikte verdiği yaşam mücadelesini, bir nefeste ruhuna çekmiş gibi incecik, bir tüy gibiydi. Henüz on yaşındaydı ve babasından söz açıldığında arkasını dönüp sessizce ağlayacak kadar onurlu…
İftar sofrasında Arzu’nun, tatlı tatlı yemek yemesi beni mest etti. Yemekten sonra özellikle sofrayı hemen kaldırmadım. Evdeki yedi çocuk (üçü bizim) odalar arasında dörtnala koştururken, molalarda masadaki tatlılardan meyvelerden içeceklerden doya doya yiyip içtiler. Özellikle Arzu masaya yönelince ben de onunla beraber yöneliyordum. O ne yerse onunla beraber yemek istedim. Kirazın bu kadar leziz olduğunu, damaktan geçen suyun ferahlığını, lokma tatlısının ağzımda dağılışını onunla hissettim. O an sadece Arzu oldum.
Muhammet zamanla çekingenliğini üzerinden attı. Evin bir ucunu diğer ucuna dörtnala dolaştı. Çok hızlıydı. Çünkü büyüyünce polis olacaktı.
Mücadelenin adı Arzu idi. On yaşındaki çocuğa “büyüdüğünde ne olacaksın ?”diye sorduğunda çakmak çakmak bakan gözlerindeki kılıç keskinliği ile “Kalp doktoru olacağım!” diyordu.
Mücadelenin adı beş yaşındaki Muhammet’ti. “Herkesin babası var, benim babam nerede?”diye kopardığı feryad u figanlarda…
Betül, zaferin diğer adıydı. Onca meşakkati, tüm şaibeli bakışlar altında, yüreciğinde yaşayarak. Gözlerindeki kırık cam parçaları ile dimdik durmaktı görevi gece karanlığında esen sert boralara karşı…