1430

İçi içine sığmayan, deli-dolu, hırçın… Bir o kadar da ince, naif ve kırılgan… Aynı zamanda zeki ve cesurdu Otman! Orta Asya’dan konar-göçer bir serüvenin son durağı Söğüt’te yerleşik hayat ile tanışan aşiretin bir ferdi, bir “Bey” oğlu idi… Adı Otman’dı, Türk geleneğinden geliyordu bu isim. Ataman, Atman, Otman… Asya’da Türk’lerin başbuğlarına verdikleri addı bu!… İslamiyet’e geçiş ile birlikte kültürlerini inançları ile yoğurmaya başlamıştı Türkler. Bu sebeple babası Ertuğrul, Otman’a “Osman” demeyi daha çok seviyordu…
Anadolu’nun batısına yerleştikleri günden beri Selçuklu Beylikleri ile sınır komşusu olmuşlar, dayanışma ve paylaşım kültürünü geliştirmişlerdi… Diğer yandan Bizans tekfurlarına da sınır olmanın verdiği savunma içgüdüsü ile çatışma kültürünü güçlü tutma refleksi de yok değildi. Domaniç yaylası bu sebeple at, ok ve kılıç talimlerine sahne oluyor, deli tayların nal sesleri ile inliyordu, sürekli… Yaz aylarının vazgeçilmez alanıydı burası… Osman burada doğdu. Kılıcını burada kuşandı. Kutlu otağın çadırları arasında öğrendi ata binmeyi, attığını vurmayı… Heyecanlarını dizginlemeyi burada öğrendi. Öğrenmeyi de burada öğrendi. Hocası, Şeyh Edebali’nin nasihatlerini burada dinledi. Edebali’nin kızı Mal Hatun’a burada âşık oldu, aşkı burada öğrendi…
Heyecanını dizginleyebiliyordu da, kalbini dizginlemek ne mümkün! Cesaretin ve deli-doluluğun yansıması işte, ne pahasına olursa olsun istemeliydi Mal Hatun’u babasından… Yine aşkının sarhoşluğu altında ezildiği bir gün, atına atladığı gibi soluğu Edebali’nin dergâhında aldı. Hocası ile görüşecek, Allah’ın emrini, peygamberin kavlini dileyecekti… Buyur ettiler dergâha, beklemesini istediler bir odada. Beklemeye başladı heyecanla… Vakit geçmek bilmiyor, hocası da bir türlü huzura buyur etmiyordu. Yorulmuş, uykusu gelmiş, bir köşeye kıvrılmak arzusu oluşmuştu, fakat heyhat! Duvardaki Kur’an’ın varlığı buna izin vermiyordu. Kutsal kitaba saygısından ötürü, direniyordu. Uzun bir bekleyişin ardından sonunda uykuya yenik düştü, yaslandığı duvarda sızıp kaldı… Bir rüya düştü uykusuna: Hocası Edebali’nin göğsünden çıkan hilal kendi göğsüne giriyor, sonra filizlenip fidan oluyor, büyüyor ve dev bir ağaca dönüşüyordu. Dalları genişliyor, bütün dünyayı kaplamaya başlıyordu… Birden kapının açılması ile gözlerini açtı. Hocası nihayet O’nu bekliyordu. Geçti huzura, geliş amacını hatırlamadan başladı gördüğü rüyayı anlatmaya… Rüya tabiri konusunda epey iyi olan Edebali, Osman’ın gördüğü rüyayı tabir ederken kızı Mal Hatun ile evlenerek doğacak çocuklarından türeyecek neslin, kuracağı cihan devletini asırlarca devam ettireceği ile müjdeledi.
Ağaçtan doğdu Osmanlı… Hayat veren, gölge olan, tohumu ay, ışığı güneş olan ağaçtan…

Kardeşi Saru Batu Savcı’yı da bir çam ağacının dibinde şehit verdi Osman. Doğumları olduğu kadar ölümleri de ağaçlarla oldu Osmanoğulları’nın. Yüzlerce yıl kandiller astı bu ağaca, ağıtını da ağaca adadı, doğumlarını da…
….
Domaniç yöresinin insanları, işte bu sebeple çok önemser ağaçları… Ninesi Hayme Ana tarafından dalında salıncak kurularak büyütülen Osman’ın anısına, sahip çıkar Mızık Çamı’na, aynı duygu, aynı haslet ve aynı saygıyla…
Domurköy’dedir Mızık çamı. Benim de doğduğum köy, Kayı’nın köyünde… Bundan 30 yıl evvel, bin yıllık yaşlı gövdesinin üzerine sertçe yıkılmıştı, Osmanlı’nın yıkılışına benzer bir şiddet ile… Korudu O’nu Domaniç’li, sahip çıktı, çürüyüp yok olmasına izin vermeden! Tıpkı Türkiye Cumhuriyet’inin Osmanlı’nın mirasına sahip çıktığı gibi…
Mızık çamı, karaçam ailesinin “Pinus Nigra” olarak isimlendirilen bir türündendir. Tür bakımından endemik bir özelliğe sahiptir. Bölgede bu türe ait birçok asırlık ağaç hala yaşamaktadır… Sayılabilen yaşı ile 1000, tahmini olarak ise 1200 yaşında olduğu düşünülen Mızık Çamı, kuruyan dallarının da etkisi ile, 1987 yılında bir rüzgârın şiddetine dayanamayarak olduğu yere yatıvermiştir. Yöre insanı için her daim kutsal kabul edilmiş, koruma içgüdüsü ve hürmet duygusu ile baş tacı edilmiştir. Dalından küçük bir parça alıp evine götürenin o gece evinin yanacağına inanılır… Ayaktayken, dallarının birbirine sürtmesiyle oluşan sesten adını alan bu ulu ağaç, yüzlerce yıl dallarına kurulmuş nice beşikten gelen şehzadelerin sesini “mızık mızık” yansıtmaya devam etmiştir.
1991 yılında Merhum Dr. Avni Domaniç ve Kültür eski Bakanlarından Namık Kemal Zeybek’in girişimleri ile “Anıt ağaç” statüsü kazandırılmış, doğanın yıpratıcı etkilerinden korumak adına da yapay bir takım önlemler ile korumaya alınmıştır. Her yıl binlerce insan Domurköy’den geçerek Mızık Çamı’na hürmetini gösterir, Osmanlı’ya temsili bir ahde vefa ziyaretinde bulunur.
1993 yılında içinde bulunduğu arazi kamulaştırılarak ağaçlandırılmış, bin yıl ayakta durduğu noktaya ise yeni bir fidan, yeni bir Mızık Çamı dikilmiştir. Köy sakinlerinden hayırsever bir vatandaşın girişimleri sonucu yaklaşık 3 km ileriden yapay kanallar ile getirilen su sayesinde bir yaşam alanına dönüştü bu arazi.
Doğup büyüdüğüm memleketim Domaniç’in hem tarihi, hem de doğal değerlerinden birisi olan Mızık Çamı, Osmanlı’yı temsilen sizleri bekliyor. Buradaki kısrak, nal ve kılıç seslerini, Kayı obasının coşkularını, Hayme Ana’nın ninnilerini bize anlatmaya devam ediyor. Kim bilir? Osman Bey’in rüyasında göğsünden çıkan ağaç belki de Mızık Çamı’dır. Ne dersiniz?