Üç kardeştiler. Bu üç kızın en küçüğüne sormuştum:
– Sizin adınız nedir?
– Cânan, Efendim
– Ya ablanızınki?
– Nâlân.
Daha büyük ablalarının da adı Nâzan’dı. Hepsine birden sormak zorunda kaldım:
– Peki, Nâlân ne dernek?
Bilmiyorlardı. Bu kelimenin mânâsını anneleri de hatta babaları da bilmiyordu. Onlar, sâdece, kızlarına Nâzan’la kâfiyeli ve o güzel kelimenin âhenginde bir söz olduğu için bu ismi koymuşlardı. Nitekim üçüncü kızın Cânan oluşu da hep o Nâzan âhenginin bir devâmıydı.
Mânâsını bilselerdi, belki de kızlarına bu ismi koymazlardı. Çünkü Nâlân, bizim, Türkiye topraklarında kazandığımız ince ve uzun, iki â sesiyle seslendirilmiş, güzel sesli, bir kelime olmasına rağmen, mânâsı, ağlayan, inleyen demektir. Çocuklarına, dünyânın en güzel sesli ve güzel mânâlı kelimeleriyle ad koymak duygusundaki anne-baba’ların, mânâsını aramayacak kadar hoşlarına giden nâlân kelimesinin sırrı ve tılsımı ne idi? Bunu bir başka misâlle belirteceğim:
Bir aile toplantısında, bir yaz misâfiri, ev sâhiplerine soruyordu:
-Bu akşam nereye gideceğiz?
Evin en küçük kızı, en güzel bir İstanbul Türkçesiyle şu cevâbı veriyordu:
-Lâlezâr’a…
Dönüşte de misâfirlerini Dîvan Oteli’ne bırakacaklardı.
Dîvan kelimesini de bazı edebiyat mütehassıslarımız (!) gibi, divan değil, kelimenin bütün alışılmış sesiyle: D î v a n telâffuz ediyordu.
“Bu kelimelerin Türkiye’de hâlâ, hem de reklâmatif bir âhenkle yaşamaları seslerinin Türkçeleşmiş güzelliğindendir.
*
Öztürkçecilik, arı Türkçecilik gibi sloganlardan bir kızıl perde hesabına istifade ediliyordu. Bu perdenin arkasında milletimizin önce dilini, sonra dinini yıkmak isteyen menfur emel gizleniyordu.
Bizim 25 yıldan beri ısrarla haber verdiğimiz bu perde, son yıllarda birçok yerlerinden aralandığı ve yırtıldığı için, arkasındakiler, bütün çirkin suratlarıyla meydana çıktılar. Bunun sebebi, milletimizin bilhassa İstiklâl Harbi yıllarında, Kuvâyı- Milliyye Rûhu ile kenetlenip yekpâreleşmesinden doğan büyük millî kudrettir. Hiçbir düşman milletin gözünden ve korkusundan silinmeyen bu eşsiz kudreti, milletimizin önce dil, sonra din birliğini çürüterek, yıkmak gayretidir, içimizde bu iç tasaddîye hizmet eden gafillerin sayısı ise, maalesef, beklenenden fazla olmuştur.
Aslında, Cânan, Nâzan ve hatta Nâlân ve Lâlezâr kelimelerinde ve benzerlerinde sevilen, bu sözlerin yabancı asıllardan Türkçeleşmiş oluşları değildir. Sevilen bu kelimelerdeki güzel sestir. Bu ses yabancı değildir. Böyle kelimeleri ne Arap ne de Acem, Türk gibi söyleyebilir. Bu kelimelerde seslenen ince-uzun “a”lar, bilhassa ince-uzun “lâ”lar, böyle kelimelere, Türkiye topraklarında bizim milletimizin verdiği ses değerleridir.
*
28 Temmuz 1970 sabahı İstanbul Radyosu’nda bir hanım spikerimiz, Revnakî Efendi’nin adını söyleyecek olmuştu. Kelimenin bir hecesi uzun okunacaktı. Spiker hanım bunu hissediyor, ancak hangi hece uzayacak? Bunu bilmediği için söylediği adı defalarca Revnâki diye yanlış telâffuz ediyordu.
İşte Türkçe ve Türkçeleşmiş bütün kelimelerde dikkat edilecek asıl nokta buradadır: Türkiye toprakları, Türkçenin sesine çok güzel bir uzun hece kazandırmıştır. Bu uzun hece başlangıçta Arapçadan Acemceden gelmiş gibi görünürse de zamanla onu millîleştiren, vatan topraklarından yükselen sesler olmuştur. Şimdi Türkçeyi yıkmak isteyenler, bütün bu güzel sesleri yıkarak dilin vazifesini körletme yolunda büyük adımlar atmış bulunuyorlar.
Bunlar dili, büsbütün mü yıkmışlardı?
Hayır, Türk dili ve Türk zevki, ciddî bir himmetle, tamimiyle ilmî ve akademik bir çalışma ile, bu korkunç neticeyi hâlâ önleyecek kudrettedir. Yeter ki bu yıkımın kimler tarafından ve niçin yapıldığı ve nasıl bir netice alınmak istendiği, milletçe bilinsin ve mes’ûl kimseler bu davayı ciddiyetle ele alsınlar.
Çocuklarına bilmeyerek ve sırf sesi güzel olduğu için Nâlân adını koyanlar, bunun en meydanda örnekleridir
Doğu Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden İstanbul’a Ankara’ya ve başka büyük şehirlere akın eden halkımız var. Bunlar ailece gelip apartmanlarda kapıcılık, iç hizmetleri ve başka işler yapıyorlar.
Adlarını öğreniyorum. Bilhassa kadın adları dikkatimizi çekiyor: Gül, Gönlü Gül, Yazgülü, Gülşah, Gülşan, Güldalı, Güldâne, Gül’izar, Kırgülü, Gülbeyaz hattâ erkek adı olarak da bâzan: Gülbey.
Bu güllü isimlerin, bu Anadolu’muzu gül bahçelerine çeviren güzel adların, bu derece ısrarla niçin konulduklarını ben biliyorum. Ama yine bilmezlikten gelerek soruyorum:
-Sizin oralarda gül bahçeleri çok olmalı… Köy evlerinin bahçelerinde çok mu çiçek yetiştirirsiniz?
Adı, Güldalı olan kadın cevap veriyor:
– Hayır beğ, bizim oralarda çiçek bahçesi ne gezer? Biz toprağı tarla diye kullanırız.
– Peki, kızlarınıza bu kadar çok ve bu kadar güzel gül adlarını, yoksa gül’e hasret duyduğunuz için mi koyuyorsunuz?
– Hayır beğ, bizim hasret duyduğumuz başkadır. Bizim oralarda inanılır ki gül, Hz. Muhammed’in remzidir.
Remz kelimesini de biliyordu. Verdiği cevap, aslında benim beklediğim ve bildiğim cevaptı: İslâm dünyasında, bilhassa müslüman Türkler arasında 14 asırdan beri tam bir gönül temizliğiyle ve büyük aşkla sevilen Hz. Muhammed’i temsil eden sembollerden biri de gül’dür. Gül’ün, bu büyük peygambere alem olduğunu ve bilhassa Anadolu halkının, atalardan kalma bir irfan mîrâsıyle kız hatta erkek çocuklarına Gül adını bunun için koyduklarını nice şehirlilerimiz bilemez ama köylümüz bilir. Çünkü Türk köylüsünün ne millî ne de dînî irfânı modern mekteb’in yaz-boz tahtası hâline getirdiği, hedefsiz tedrisatla bozulmamıştır. Hani sorsam, bana, Fuzûli’nin:
Suya versün bâğban gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül âçılmaz yüzün tek verse bin gülzâre sû
beytini ve daha böyle nice gül’lü beyitlerle söylenmiş, Hz. Muhammed medhindeki meşhur Su Kasîdesi’ni, hiç olmazsa ordaki “gül”lerin mânâsını da bilecek.
Gül kelimesinin aslı Farsçadır ve İran’da “gul” telâffuz edilir. Ona gül inceliğini Türkler vermiştir. Burada Türk Telâffuzu ve Türkiye toprakları, 2700 yıllık büyük bir lisan olan Türkçe’ye nasıl bir şahlanış kazandırmıştır? Bunu izah edecek değilim. Yukarıdan beri, bu hususlar, yine bu sahifelerde enine boyuna izah ve isnat edilmiştir. Burada söylenecek ve kulaklarda küpe olması istenecek söz şudur:
Türk milletini içinden yıkmak isteyenler onun önce dilini ve arkasından dinini devirmek yolundadırlar. Onun tarihteki en büyük zaferlerini, bu iki asil kaynağa bağlı oluşla kazandığını da, onlar, çok iyi bilirler.
Yıkmak isteyişlerinin asıl sebebi, esasen budur.
Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, 22. baskı: sayfa 173-177.