Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

Merhaba!

Adım Sema…

Mimarım. Eşim Gürkan da inşaat mühendisi… İkimiz de Ankara Gazi Üniversitesi’nde okuyorduk. Ben birinci sınıftayken eşim Gürkan da son sınıftaydı. Üniversite’nin kantininde tanışmıştık. İlk görüşte aşka inanır mısınız bilmem ama biz birbirimize ilk görüşte âşık olmuştuk. 2000 yılında yani milenyumda evlenmiştik. On beş yıllık evliyiz. Ezgi adında dünya güzeli bir kızımız var. Kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş. Bana da öyle güzel görünüyor yavrum işte! Ezgi ortaokul son sınıf öğrencisi… Derslerinde de oldukça başarılı…

Yeni yıl gelirse 41 yaşıma gireceğim. “41 Kere maşallah!” dediğinizi duyar gibiyim. Bu yaşıma kadar çok mutluydum ta ki kanser olduğumu öğrenene kadar! Yaklaşık sekiz aydır kanser tedavisi görüyorum. Tedavi iyi hoş da kesin kurtuluşum var mı yok mu belirsizliğinin tam ortasındayım. Kendimi ıssız bir adada gibi hissediyorum.

“Ah yazık” mı dediniz. İlkokuldayken “Dört tarafı denizlerle çevrili kara parçasına ada denir.” diye ezberlemiştik bu tanımı… Şimdilerde ben bunu değiştirdim dört tarafı kanser hücreleriyle çevrilmiş insana seçilmiş insan denir diyorum. “Neden ben? Tanrım neden ben?” dediğimi düşünüyorsunuz belki de… Hayır, yanılıyorsunuz işte… İsyan etmedim, etmeyeceğim. İsyan yok, çünkü ben güçlüyüm çünkü ben bununla baş edebilirim. Bir Amazon gibiyim aslında… Tanrım beni güçlü gördüğü ve savaşçı ruhumu bildiği için beni seçti. Savaşacağım, kazanacağım.

İsterseniz kanser öyküme baştan başlayayım: Televizyondaki kadın programlarından birini izlerken Derya Baykal: “ Hanımlar, banyo sonrası ayda bir kez koltuk altlarınızda beze olup olmadığını kontrol edin. Unuturum derseniz ya her ayın ilk gününde yahut doğum gününüz ayın 23’ündeyse mesela her ayın 23’ünde rutin olarak elle kontrollerinizi yapın. Bir farklılık hissederseniz doktora gidin.” demişti. Ben de aynı gün banyo sonrası ilk kontrolümü yapmıştım. Takvime baktım. Ayın 14’üydü. Tamam, ayın 14’ünden 14’üne bu işleme rutin olarak devam etmeliyim diye düşündüm. Unutacak olursam ninemin anlattığı masallardaki “Ayın 14’ü gibi güzel prensesi” hatırlarım diye kendi kendime mırıldandım.

Bu kontrollerim birkaç yıl sorunsuz sürdü. Bir gün banyo sonrası rutin kontrolümde elime bir kitle geldi. Sanki irice bir mercimek gibiydi. Hastaneye gittim. Doktor “Önce bir ultrasonla bakalım. Sonra gerekirse mamografi çektirirsiniz.” dedi. Ultrasonla baktı, yüz hatları gerginleşti. Bana “Siz dışarıda bekleyin. Bir de hocam baksın. Bütün hastalar gittikten sonra hocamı çağıracağım.” dedi. Birkaç doktor arkadaşını çağırdı, en son hocası geldi. Tekrar dikkatle muayene ettiler. Ultrasonda baktılar. Mamografi için yolladılar. Mamografi çektirdim. Çok zahmetliydi. Mememi adeta tost yapar gibi makineye kıstırdılar. Birkaç kez sağ birkaç kez de sol göğsümün mamografisi çekildi. Bir kitle vardı. Moralim bozuldu. Hastalardan şalvarlı şişman güler yüzlü bir köylü hanım “Korkma, ne varmış korkacak? Benim mememden kan geldi. Bak aldırmıyorum bile…” dedi. Utandım, içimden “Neler yaşanıyor, ne acılar var dünyada ve insanlar morallerini hiç bozmuyorlar Sema sen de güçlü ol!” dedim.

Raporların yazılması biraz zaman aldı. Sol mememdeki kitle şüpheli görünüyordu. Biyopsi için bana randevu verdiler. Kendime telkinde bulunsam bile o gün çok sinirliydim. Halim selim biri olan ben bu işlemlerden sonra iyice gerginleşmiştim. Biraz korku, biraz cesaret, biraz umut biraz umutsuzluk içimde el ele tutuşmuşlar da halay çekiyorlardı adeta… Biyopsi sonrası kuşku dolu bekleyişler… Alınan parçanın tahlil edilmesi iki haftayı buldu.

O arada internetten kansere iyi gelen yiyecekler hakkında ne bulursam eşime sipariş veriyordum. Adamcağız aktarları, marketleri tek tek geziyordu. Karnabahardan çekirdekli siyah üzüme; arı poleninden aloe vera bitkisine; biberiyeden brokoliye; buğday çiminden çemen otuna; karahindibadan çörek otuna, kızılcıktan keten tohumuna varana kadar ne bulursa eve taşıyordu.

Sonuçları alacağımız gün eşim de benimle beraber hastaneye geldi. Sonuç negatifti. Yani meme kanseri değildim. Tam sevinecekken hevesim kursağımda kaldı. Kan ve doku tahlillerim sırasında lösemi olduğum ortaya çıkmıştı. Düşman, kanıma kadar girmişti. Kanserle savaşmak için moral yönünden çok güçlü olmalıydım. Ne olursa olsun beni içten içe yiyip bitiren kanseri vücudumdan kovmalıydım.

Kemoterapi sonrası ateşim yükseliyordu, istifra ediyordum, Aşırı derecede ağrım ve sızım oluyordu. Sanki vücudumun her hücresi ayrı ayrı acı veriyordu bana… Kendimi çok bitkin hissediyordum. Konuşma isteğim olmuyordu, olsa bile konuşma gücünü kendimde bulamıyordum. Bir yandan da kızımla eşimi üzdüğüm için acı çekiyordum. Sonu görülmeyen bir yolun yolcusuydum.

Aslan yelesi gibi gür ve uzun saçlarımı taradığım bir sabah bir tutamın avucuma dolması yüreğimi kanattı. Sonra bir tutam daha… Lepiska saçlarım avuçlarımı doldurdukça gözyaşlarım sel oluyordu. Hani aslan burcu insanlarının ortak özelliğiydi gür saçlar… Ben de burcumu soranlara “Saçlarıma bakın, anlarsınız.” diye göz kırpıyordum. Oysa şimdi kel kalmanın eşiğindeydim, övündüğüm güzelim saçlarım avuçlarımı doldurmaktaydı. Bir kadın için en büyük travma budur diye düşündüm.

Ertesi gün kuaför eve geldi ve saçlarımı neredeyse sıfıra vurdu. Aynaya baktığımda kendimi tanımakta zorlandım. İştahsızlığım nedeniyle hayli zayıflamıştım. Gözlerimin altı morarmıştı. Kaşlarım, kirpiklerim de dökülmekte idi. Asker tıraşı gibi kel bir kafa… Kendimi çok çirkinleşmiş olarak gördüm aynada… Eşim en çok omuzlarıma dökülen lepiska gibi dalga dalga sapsarı saçlarımı severdi. Şimdi beni sevmeyecekti belki de… Ama ben yine aynı Sema’yım. Saçım, kirpiğim, kaşım dökülse de ben ruhen aynıyım, değişmedim ben… Saç dediğin nedir ki altı üstü kıl işte… Ninemin dediği gibi “Kılda keramet olsaydı tabakhaneye nur yağardı.” Fakat ya ölürsem… Ölümüm kızımda büyük bir travma yaratacaktı, hayatı boyunca annesinin boşluğunu dolduracak kimsesi olmayacaktı. Gerçi “Teyze anne yarısı…” derler. Ablamın kızıma destek olacağından emindim ama onun da çocukları vardı. Biricik kızım Ezgi’m ikinci plana atılacaktı büyük bir ihtimalle… Keşke kızıma bir kardeş doğurmuş olsaydım. Tek başına kalmazdı, kardeşiyle beraber daha güçlü tutunurdu hayata…

Gürkan çok iyi bir babaydı ama öldüğüm takdirde bir süre sonra evlenecekti mutlaka… Kızım ne olacaktı üvey annesi ona nasıl davranacaktı? Ya masallardaki “Külkedisi gibi horlasalardı! Dayanamam Tanrı’m asla… Kocamı bir başka kadınla evli düşünmek bile çıldırtıyordu beni ama biricik kızımın üvey anne elinde hırpalanacağını düşünmek ölümden de beter bir duyguydu. Bol bol dua ediyordum. Allah’ım beni kızıma bağışla ne olur!

Bu halde bile yaşama tutunmamın sebebi kızımdı. Onun annesiz büyümesine asla izin vermeyecektim. Bir an önce iyileşmek istiyordum. “Tanrım ne olur bu bir rüya olsun, uyandığımda hayatıma kaldığım yerden devam edeyim.” diye yalvarıyordum. Çiçekleri, kuşları, denizi, İstanbul’u, Nevşehir’i, Ürgüp Göreme’yi bir daha görememek değildi kaygım! Kızımın bensiz büyüyecek olması ihtimaliydi beni korkutan… Ezgi’nin hayali İngilizce öğretmenliğiydi. Daha üniversiteyi kazanacaktı, okuyacaktı, kep fırlatma törenine ailece gururla gidecektik. Kim bilir kızımın evlendiği telli duvaklı gelin olduğu günü de görmek kısmetimizdedir. Kızım için başaracaktım bunu… Onu yalnız bırakmaya hakkım yoktu ki!

Üçer haftalık aralıklarla dört kez kemoterapi uygulandı bana… Umudumun tükendiği anlarda kızımın hayali gözümün önüne geliyordu. Melek yavrumu düşünerek güç kazanıyordum. Bildiğim bütün duaları okuyordum. “Gerçeği söyleyin. Ölecek miyim? Ne kadar ömrüm kaldı?” dedim. Doktorum çaresiz olmadığımı, ilik nakli ile iyileşebileceğimi söyledi. Bu sözleriyle beni bir anda yüreklendirdi. Kardeşlerim varsa onlardan ilik alabileceğimi yoksa uyan iliği bulmanın biraz zaman alacağını söyledi. Annemle babama defalarca teşekkür ettim şu an hayatta olmasalar da… Yıllar önce trafik kazasında ikisini birden kaybetmiştim. İyi ki ablam varmış. Uyarsa onun iliğinden alınan hücreler bana nakledilecekti. Öğrendiğim kadarıyla ikiz kardeşlerde bu uygunluk daha fazla oluyormuş. İkizim yoksa da bir tanecik Semra ablam var benim… Şükürler olsun!

Yapılan testler sonucunda ablamın iliğinin ve hücrelerinin benimkilere uyduğu anlaşıldı. Ameliyatım için en uygun vericiyi bulduğumuzu doktorum sevinçle belitti. Semra ablam iliğini vermeyi kabul etti ama eniştem karşı çıktı. Sonuçta onun eşi de ameliyat olacaktı ve ikimiz için de risk vardı. O da ablam ve çocukları için endişeleniyordu. Ben bir yandan, eşim bir yandan ablamın eşini razı ettik sonunda… “Aynı durumu siz yaşasaydınız ve benden bu desteği isteseydiniz reddedilince neler hissederdiniz?” sorumun ve gözlerimden istemsizce boncuk boncuk dökülen gözyaşlarımın etkisi ile olduğunu sanıyorum. Sonunda eniştem ricamızı kabul etti. Artık bu ameliyata hazırlanmamız gerekiyordu. Çok farklı duygular içindeydik. Sonuç ya istediğimiz gibi olmazsa!

Ablamla göz göze geliyorduk ama konuşmuyorduk. Dildeki söze gerek yok bazen kalpten kalbe giden yolda anlatacağını düz anlatabilen göz varsa… Duygularımızı bakışarak aktarabiliyorduk birbirimize… Canım ablacığım Semra’m… Bana hayat verecekti. Yıllar önce annemizi ve babamızı o elim kazada kaybettiğimizde de bana hem annelik hem ablalık yapmıştı. İnsanın kendi canından kanından birinin olması ne güzel… Şimdi de bana hayat verecekti. Kızım Ezgi annesiz büyümeyecekti. Yaşamayı en çok da kızım için istiyordum. Hayata sıkı sıkıya tutunmalıydım ve asla vazgeçmemeliydim.

Nakil günü geldi çattı. Hepimiz çok heyecanlıydık. Vücudumun nakledilen iliği sahiplenmesi şarttı. Ya sahiplenmezse düşüncesi bile korkunçtu. Kızımla ve eşimle vedalaştım, helalleştim yine de ne olur ne olmaz diye ama inanıyordum ki sağlığıma kavuşacaktım, hayatımı yeniden kaldığım yerden sürdürecektim.

Ameliyat masasına yattığımda bildiğim bütün duaları okudum. Doktoruma gülümsedim. Size güveniyorum, dedim. Uyutulmuşum. Ne kadar zaman geçtiği hakkında en ufak fikrim yok. Gözümü hastane odasında açtım. Yoğun bakımdaydım. Eşim, kızım, yakınlarım bana gülümseyerek camdan bakıyorlardı. Eşim zafer işareti yaptı. Kızım öpücükler yolladı. Şimdilik beni camın arkasından görebiliyorlardı. İki gün sonra özel odaya aldılar beni… Sağlık ekibi özel giysiler içindeydi. Astronotlara benzettim onları bir an… Söylediklerine göre ablamın da durumu çok iyiydi. Hatta onu ikinci gün taburcu etmişlerdi.

Doktorum sanki ailemden biri gibiydi. Benim sevincime de kederime de ortaktı. Ben iyileştikçe o da seviniyordu ama temkinliydi. Her an her şey olabilir endişesini de yüzünden okuyabiliyordum. Dilimden düşmeyen dualarımın ve de iyileşme inancımın da çok faydası olmuştu. Kısa sürede kendimi toparladım. Yakınlarımın sevgisi, şefkati, fedakârlığı ile hayatı yeniden kucakladım. Hastaneden çıkarken geleceğe umutla bakıyordum.

Eve geldiğimde evimiz tertemiz olmuştu, Eşim haftada bir gelen temizlikçi bayanı çağırarak evi temizletmişti. Haftada beş kez gelmesi için de anlaşma yapmıştı. Salondaki kanepe de uzanmam için düzenlenmişti. Epeydir istediğim televizyon da alınarak duvara monte edilmişti. Sevdiğim, istediğim ne varsa alınmıştı. Kendimi toparlayana kadar da eşimin halası yanımızda kalacaktı. Eşimin halası çocuklarını evlendirmişti, yıllardır tek başına yaşıyordu. Çocuklarından biri öğretmen diğeri de polisti. Tayinleri dolayısı ile farklı illerde yaşıyorlardı. Bayramlarda ve tatillerde birkaç günlüğüne geliyorlardı. “Gürkan’cığım Halime halan hep yanımızda kalsın.” dedim. Halime Hala çok mutlu oldu. “Hem belli mi olur sağlığıma kavuştuktan sonra belki kızıma bir kardeş gelmesi için planlar yaparız. Eminim Ezgi de çok iyi bir abla olacaktır.” dedim. Göz kırptım. Evdekiler “Yaşasın!” diye bağırdılar.

Daha da güçlenmiş olarak hayata kaldığım yerden devam edecektim. Ben bir Amazon kadınıydım. Elbette bütün zorlukları yenebilecek kadar güçlüydüm. Tanrım beni seçmişti umutsuz hastalara umut olayım diye… Allah’ım sen ne büyüksün! Beni aileme, ailemi de bana bağışladın. Şükürler olsun! Kanserin kara gölgesindeki mücadeleyi pembe hayalleri olan kadın kazandı.

ADANA
ARALIK 2015