Mustafa COŞKUN.”BİR FOLKLOR ARAŞTIRMACISI, KÜLTÜR ADAMI HAYRETTİN KOYUNCU”

Hasan Akar ve Mahmut Hasgül hocalarım benden Hayrettin Koyuncu Bey’le bir röportaj gerçekleştirmemi istediklerinde biraz çekindiğimi söylemeliyim. Zira Hayrettin Bey zor bir insandı. Her şeyi kolayca beğenmezdi. Eleştirel yönü çok kuvvetliydi. Ya yine yazdıklarımıza bir kulp takmaya çalışırsa. Sonra O’nun engin hoşgörüsüne sığınarak “peki” dedim. Ama bir taraftan da kendi mekânında gerçekleştirirsem bu röportajı benim de sağlam dayanağım olurdu. Nihayetinde sıcak bir yaz günü öğle sularında Tokat Gezirlik mevkiindeki çiftliğinde dört gönül dostu buluştuk. Misafirperverliğine daha önceleri de şahit olduğumuz Hayrettin Beyin kendi hazırladığı güveçle elma, erik, kiraz, vişne ağaçlarının gölgesinde karnımızı bir güzel doyurduktan sonra semaver çayının eşliğinde röportajımızı gerçekleştirdik. Hasan ve Mahmut Beyler sadece dinleyici olarak katılacaklarını söyleyerek kenarda ses kaydını yaptılar.
Hayrettin Bey, siz Tokat’ın ve hatta Türkiye’nin eğitim dünyasına birçok kademede hizmet ettiniz. Ayrıca kültür, sanat çalışmalarına da araştırmacı sıfatıyla değerli katkılarınız oldu. Folklor dalında kaynak niteliğinde eserler verdiniz, yazılar yazdınız; televizyon ve radyo programlarına katılarak ilimizi temsil ettiniz. Bunlarla beraber düşüncelerinizi, ideallerinizi, sosyal ve millî duygularınızı da öğrenmek istiyoruz. Bu sebeple bizler de Kümbet dergisi olarak sizi okuyucularımızla buluşturmak diledik. Bu röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için dergimiz adına teşekkür ediyorum.
Müsaadenizle ilk sorumuz şöyle olsun: Reşadiyeli ve Reşadiye sevdalısı olduğunuzu sizi yakından tanıyanlar iyi bilirler. Ancak bize aileniz ve çocukluğunuz hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?
Efendim, evvela ben teşekkürle başlamak isterim. Beni böyle bir şeye layık gördüğünüz için. Bunun yanı sıra ilk sorunuz Reşadiye Sevdalılığı. Reşadiye sevdalılığı şu: Reşadiyelilikte bir özellik vardır. Her Reşadiyeli Reşadiye’yi sevmek zorundadır. Reşadiye sevgim elbette vardı, olacaktı. Arttı, azalmadı. Bunda şunun da katkısı var. Reşadiye kendi yağı ile kavrulmuş olan bir ilçedir. Ben şöyle böyle ömrümün 40 yılını Reşadiye’de geçirdiğimi düşünürsem Reşadiye devletin yaptığı pek büyük bir şey görmedi. Hep kendi imkânlarıyla kendini bir yerlere getirdi. Onun için de bu ilçenin bir bireyi olarak mutlaka ona katkıda bulunmamız gerektiği düşüncesiyle Reşadiye’ye olan sevgim artmıştır.
Hayrettin bey bu cevapları verirken önceden planlamadığım bir soru aklıma geldi. Sordum. Önce bir durgunlaştı, yutkundu konuşmak istedi, konuşamadı. Bir sesin sahiden bu kadar hüzünlendiğini ilk defa duydum. Bir süre röportajımıza ara verdik. Bahçedeki tavuklardan ve Kangal kırmasından bahsettik. Birkaç bardak çaydan sonra anlatmaya devam etti.
1938 Reşadiye doğumluyum. Aslımız Reşadiye’nin Kuyucak Köyü’ndendir. Çocukluğum kışları Reşadiye’de, yazları köyümüzde geçti. Kalabalık bir ailemiz vardı. Babamın üç hanımı vardı, ben üçüncü hanımından ikinci çocuğuyum. Benden büyük olan 1939 depreminde enkaz altında kalmış. İkisi kız, beşi erkek yedi kardeştik. Koyun sürülerimiz vardı. Ben çobanlık yapmayı çok severdim. Öğretmen okulunda okurken bile yazları koyun güderdim. Kardeşlerimden biri ortaokul bitirdi, diğerleri ilkokuldan sonra okumadılar. Hali vakti yerinde bir aileydik.
Hayatınız nerede geçti?
Öğrenim hayatım 3 aşamalıdır; İlköğretim Reşadiye Gazipaşa İlkokulu, Ortaokul kısmı Akpınar Öğretmen Okulu, Lise kısmı Çorum Öğretmen Okulu, Yükseköğrenim Samsun Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü. Bende Çorum Öğretmen Okulu ağırlıklı olarak etki bırakmıştır. O okuldan çok şey aldım. Sosyal yönüm o okulda gelişti. Edebiyat hocamız bugün ülkemizde isim yapmış bir edebiyatçı ve yazar olan Adnan Binyazar’dı.
Öğretmen okulunda kaç yılında mezun oldunuz?
1958-59 yılı mezunuyum.
Öğretmenlik mesleğini niçin seçtiniz? Bu seçimin bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyor musunuz?
Öğretmenlik mesleğini ben seçmedim. Ben ilkokulu bitirdiğimde Reşadiye’de ortaokul yoktu. Beni Niksar’a ortaokula gönderdiler. 1 hafta sonra Niksar’dan kaçıp geri köye gittim. O zamanlar 5 yıllık öğretmen okulları sınavları oluyordu. O sınavlara girdim ve öğretmen okulunu kazandım. Öğretmenliği de çok sevdim, şimdi de seviyorum.
Meslek hayatınızı nerelerde yaşadınız? Meslek hayatınızda aldığınız ödüller oldu mu?
Öğretmenliğe ilk olarak Denizli’nin Kınıklı Köyü’nde başladım. O köy şimdi Denizli ile birleşti. Çok güzel bir köydü. Çok güzel insanları vardı. Orada bir yıl çalışabildim. Eşim Çorumludur ve okul arkadaşımdır. O, Çorum’da görev yaptığı için ben de eş durumundan 1961 yılında Çorum’a geldim. Çorum’un Boğabağı Köyü’nde 7 yıl öğretmenlik yaptım. Daha sonra Samsun Eğitim Enstitüsü’nü bitirince Çorum Halk Eğitim Başkanı olarak atandım. Çorum’da Milli Eğitim müdür yardımcılığı ve Yüksekokul müdürlüğü yaptım. Çorum Hitit Üniversitesi Makine Meslek Yüksekokulu kurucu müdürüyüm. Bu okul Çorum’daki üniversitenin temeli olmuştur.
Geçen yıl da oradan bir plaket aldınız.
Plaket değil, Ömrümün en büyük ödülünü oradan aldım.
Daha sonra Tokat Milli Eğitim müdür yardımcılığına atandım. Tokat’ta 5 yıl kültür işleri ağırlıklı olmak üzere diğer birimlerden de görevli il milli eğitim müdür yardımcılığı yaptıktan sonra emekli oldum.
Meslek hayatımda bakanlığın ve diğer kurumların layık gördükleri takdir, teşekkür gibi çok ödüller var. Ancak beni çok mutlu edeni, az önce bahsettiğim üzere Çorum Hitit Üniversitesi’nin verdiği ödüldür. Çorum Hitit Üniversitesi 40 yıl sonra beni buldu ve Çorum’a çağırdı. Büyük bir sürprizle karşılaştım. 90 kişilik bir dersliğe adımı vermişlerdi. Bunu, yaşamımın en büyük ödülü olarak değerlendiriyorum.
Evet, büyük bir vefa örneği. (Burada gözlerinin yine dolduğunu söylemeliyim.)
Çorumun sizin için önemli olduğunu anladım bu konuşmalarınızdan. Ne kadar önemli?
İkinci ilim diyebilirim gönül rahatlığıyla. Neden öyle? Öğretmen okulu yıllarımda amatör futbol oynuyordum. Orada bir kulüpte de oynadım. Halkla bütünleştim. Halk beni çok seviyordu. Yani sadece bir öğrenci değildim. Sosyal ve sportif yönden de halkla beraber. Çevre köylerlede ilişkilerimiz vardı. Onların elinden tuttum. Başka yerlerde olsam da o köylüleri hiç unutmadım. Halâ ilişkilerimiz devam ediyor.
Öğretmenlik mesleğini niçin seçtiniz? Bu seçimin bilinçli bir seçim olduğunu düşünüyor musunuz?
Reşadiye’nin Kuyucak köyünden çıkıp da öğretmen olmak o yıllarda kolay bir şey değil. Onu biz seçmedik. Açılan her sınava giriyorduk. Hangisini kazanırsak oraya gidiyorduk. Hatta öğretmenlerin yönlendirmesiydi bu. “Şu sınava gir, bir şey olursun oğlum “ diyorlardı, biz de giriyorduk. Biz hangi sınav olduğunu dahi bilmiyorduk. Reşadiye’de ortaokul yokken ben Niksar’a okula gittim. Bir hafta kadar sonra Niksar’dan kaçtım. İyi ki sınavlara girmişim. Öğretmenliği seviyorum. Gerçi bir ara hukuka kaymaya çalıştım. Samsun Eğitim Enstitüsü’nü kazanınca vazgeçtim. Eğitimci oluşumdan memnunum.
Hayrettin Bey şimdi biraz da sizin diğer yönlerinize değinelim istiyorum. Halk bilimi araştırmacısı olduğunuzu biliyoruz. Bunun sebebi neydi? Daha biraz daha ileri giderek sorayım. Özel bir sebebi var mıydı?
Bunun sebebi özel değil de şöyle: Ben edebiyata karşı öğrenciliğimde de duyarlıydım. Öyle çok yönlü bir öğrenci değildim. Hele matematik, fizik, kimya dersleri hak getire. Ama edebiyata karşı özel ilgim ve merakım kendiliğinden vardı. Evde elime geçen her türlü eseri okurdum.
Bu arada Hasan hoca ağaçlar arasında dolaşıyor bazıları henüz olgunlaşmamış meyvelerin tadına bakıyordu.
Müzikle aranız nasıldı? Mesela Müzik dersiyle?
Öğretmen okullarında önde gelen bir dersti. İkmale kalırdım o zamanlar. Benim müziğimde nota bilgisi yoktu ki. Edebiyata gelecek olursak, ona karşı özel ilgimi şöyle söyleyeyim. Kerime Nadir’in 18 romanını 2 ayda okumuştum. O zamanlar onlar modaydı. Okumaya karşı ilgim vardı. Bu okumalarım sırasında bir şeyler oldu. Ben köylü çocuğuyum. Köyden geliyorum. Türküyü, masalı, hikâyeyi halkta gördüm. Yakınlarımız anlattı, birilerinden dinledik derken bir de biraz kendimi bulduğumda Türklüğüm ağır basmaya başladı. Türklüğü değerlendirirken baktım eğitim enstitülerinde, liselerde, öğretmen okullarında okuduğumuz derslerin arasında edebiyatımız bir özellik gösteriyor. Biliyorsunuz dört bölümlük bir edebiyattır. Divan, Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Âti, bir de sonuna koydukları Türkçe’ye yönelik büyük gelişmelerin yaşandığı, değer verildiği Cumhuriyet dönemi. Bu dört tanesinin içinde halk dili yok edilmek üzere sanki tanzim edilmiş gibiydi. Halk dili Türkçeyi koruyanlar yalnızca halk ozanları olmuş. Bunlar neyle korumuşlar? Halk kendini korumuş, bur arada dilini korumuş. Maniyle, türküyle, destanla. Bunları da iletişim aracı olarak kullanmış.
Folklor araştırmacısı olmanızın nedenleri nelerdir?
Folklorun tamamı ile olan bağım halk edebiyatından gelir. Halk edebiyatı doğrucudur. Kendinde olanı dışa vurur. Katıksızdır. Bunun içinde türküler de toplumun yaşam aynasıdır. Türküler öykülü değilse, manilerden oluşur. Maniler toplumda yıllarca iletişim aracı görevi yapmışlardır.
Örneğin bir hasret yansıması;
Şu uzun gecenin gecesi olsun
Sılada bir evin bacası olsun
Dediler ki nazlı yârin çok hasta
Başında okuyan hocası olsun
Töreye tepki;
Yaylanın çimeninde
Yayılıyor geyikler
Bu yılki sevdalığa
Karışmasın büyükler

Sevgiliye sitem;
Karakoyun saçağı
Kından çektim pıçağı
Kavlimiz böyle miydi
Yiğitlerin alçağı

Örnekler çoğaltılabilir.
Halk Edebiyatı özellikle de halk ozanları Türk Dili’nin tapu senetleridir. Osmanlı döneminde 600 sene kullanımdan uzak tutulan Türk Dili’ni halk ozanları günümüze taşımışlardır. Son zamanlarda türkülerimizde de bir yozlaşma oluşmuş, hem sözleri hem besteleri aslından uzaklaştırılmıştır. Bu çarpıklığı, bazı “uyduruk” mahalli sanatçılar körüklemişlerdir. Ben, kendi yöremiz türkülerinden öyküsü olanları derledim ve aslına uygun olarak kitaplaştırdım. Türkülerimizi hem komşu illerin sahiplenmesinden kurtarmak, hem de aslına uygun olarak korunmasını sağlamak için bu araştırmaları yaptım. Beni bu araştırmalara iten kültürümüzün köklü bir parçası olan türkülerimizin korunmasında hizmette bulunmak arzusudur.
Türkülere konu olan olayları yakından incelediniz, bazı türkü kahramanlarıyla görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmeler sizi nasıl etkiledi?
İncelemeye aldığım türkünün oluşumunu çok ve değişik kişilerden dinlemeye çalıştım. Eğer varsa birinci ağızdan, değilse ikinci veya üçüncü ağızdan dinlemeyi öne aldım. Tutarlılık görmediğim, olayları çarpıtmaya çalışanlara itibar etmedim. Olayın yaşayan kahramanı olarak görüştüğüm Kıymet türküsünün kahramanı Kıymet ile görüştüm. Benim görüştüğümde kendisi 73 yaşında idi. Yaşanmışlığın burukluğu üzerindeydi. Olayın tamamını kendi ağzından dinleme fırsatı yakaladım ama bir yan etken engelledi.
Güpür türküsünü hem oğlundan, hem yakınlarından hem de çetedeki arkadaşlarından Cayman lakaplı Bereketli’li bir şahsiyetten dinledim ama ben yöresel görüşlere de değer vererek olayın gerçek yönünü yansıtmaya çalıştım. Çoğu kere türkülerdeki sözler olayların en büyük tanığı ve size yol haritası olabiliyor.
Bilinmeyenleri ya da yanlış bilinenleri ortaya çıkardığımda değişik bir heyecan yaşadım.
Derleme yapmak bilgi ve dikkat ister. Siz bu konuda nasıl çalışmalar yaptınız?
Bu konuya 30 yılımı verdim. Bu arada da elbette ki deneyim kazandım. Kazandığım deneyimi iyi kullandım. “Hey Onbeşli Türküsü”nü Adana ve Yozgat sahiplendi. Bu türkünün Tokat türküsü olduğunu ispatlamak için çok çaba harcadım. Türkünün Adana’ya ait olduğunu savunan kişilerden en az 3-4 tanesi ile görüşüp konuyu tartıştım. Türkünün sözlerinden yürüyerek Adana söz literatürünü inceledim. Tartıştığım kişiler sıradan kişiler değildi. Kültür Bakanlığı’nda ve Konservatuvar ’da görevli kişilerdi. Ordulu ve Sivaslı sanatçılar da Tokat türkülerini sahiplendiler. Onlarla da çok didiştim. Sivaslılar mahkemeye bile verdiler. 2 sene mahkemeye gittim.
Yazar denilince aklıma çay ve bir şey daha gelir. Çaylarımızı tazeledikten sonra sordum.
Bir yerel gazetede köşe yazıları yazıyorsunuz. Herkesin bir yazma nedeni vardır. Sizi yazmaya yönelten nedir?
Yazmak çok güzel bir şey, toplumun sözcüsü oluyorsunuz. Çirkinlikleri ve güzellikleri ortaya koyuyorsunuz. Söylenmesi gerekip de söylenemeyenleri söyleyebilmenin de mutluluğunu duyuyorsunuz. Bu mutluluk, yaptıklarınız toplum yararına olursa değerli oluyor. Yazmak beni toplumla bütünleştiriyor. Kendi gücüm kadarı ile topluma ışık tutmak, bilgi birikimimi toplumla paylaşmak, toplumun sorunlarını güncelleştirmek; Cumhuriyet’e olan bağlılığımı ayakta tutmak ve ona destek olmak, ülke çıkarlarının savunucusu olmak düşüncesi beni yazmaya yöneltmiştir.
Genellikle yazıların okuyucuya ne verdiği sorulur. Ben yazmanın size ne kattığını sormak istiyorum şimdi?
Yazılarımda ayrım yapmıyorum. Çarpıklık nerede varsa oraya vuruyor, güzellik nerede varsa onu övüyorum. Genel bakış açım cumhuriyet, demokrasi ve Atatürk ilkeleridir. Yazıya bu açıdan bakınca yazmak kişiliğimi koruyor, kendime güvenimi çoğaltıyor, toplumda yerimi büyütüyor. Kendimi yenileme fırsatı buluyorum.
Temel yazma ilkeniz nedir?
Ülkemin eğitimine, kültürüne, halkın bilinçlenmesine hizmette bulunmak, Cumhuriyet ve Atatürk İlkeleri’nin savunucusu olmak yazma ilkelerimin başında gelir.
Yazınız yayımlandıktan sonra sonuçları bakımından sizi en çok mutlu eden ve en çok üzen yazılarınızı hatırlıyor musunuz?
Aslında yazılarıma çok kişisel bakmıyorum. Toplumcu bir anlayışım var. Sordunuz diye söyleyeyim. Beni mutlu eden çok yazılarım oldu. Bunu toplumdan aldığım tepkilerle değerlendiriyorum. Sonucu üzüntü getiren bir yazı hatırlamıyorum. Milletvekillerine trafik dokunulmazlığı, ailelerine devlet tarafından yurtdışı gezileri gibi birçok avantajın sağlanmasına ilişkin teklif gündeme geldiğinde yazdığım tepki yazısı, son zamanlarda Abdülhamit’in torunu Nilhan Osmanoğlu’nun “Bu parlamenter sistem canımıza yetti” gibi sözlerine verdiğim tepki yazısı çok tepki görenlerdendir.
Bana okumuştunuz. Henüz yayımlanmamış bir şiiriniz var. Onu dergimiz okurlarıyla paylaşmak ister misiniz?
Düz yazıyı daha çok kullanıyorum. Her genç (!) gibi benim de şiir denemelerim oldu, oluyor. Hangisini kastettiğini anladım. Sanıyorum hanımıma yazdığım bir şiir vardı, onu istiyorsunuz. Bu şiiri evliliğimizin 50. yılında yazdım. Şimdi 57. yılı bitiriyoruz. Belki 60. yılımızda bir şiir daha yazarım. (Üç yıl mı bekleyeceğiz) Evet şiirimi size sunuyorum.

50 yıl seni okudum yaprak yaprak
Gül sümbül demedim solar diye
Hercai bir menekşe gibi dizedim
Geride kalan yaşamımı sevginle bezedim

Şiirim olsan az gelir dizeler
Rüyam olsan bitmez geceler
Dudak dudak yazsam seni
Ne harfler yeter ne heceler

Sevginle geçmiş 50 yıllık dünde
Varsa gelecek tüm günü de
Kanımla tenimle sana veriyorum
Bu sevgililer gününde

Bu sevgi şiirini dinledikten sonra ve soracağım soruya bağlı olarak şimdi abi diyebilirim. Hayrettin abi geniş bir çevreniz var. Kolay iletişim kurabiliyorsunuz. Bunun kaynağı nedir?
Kendimi hep toplumun bir bireyi olarak gördüm. İyiye evet, kötüye hayır dedim. Doğruluğu sermaye, itibarı servet olarak düşündüm. Yaşamımı böyle kuramladım, böyle de sürdürüyorum. İlkelerimden ödün vermedim. Ülke çıkarlarını ilke çıkarlarımdan önde tuttum. Toplumun dışına hiç çıkmadım. Çevreyi de böyle edindim. Sosyal kimliğime de bu yoldan ulaştım.
Zaman zaman okullarda konferans veriyorsunuz. Gençlerle birlikte bir yaşantınız var. Onlara ne mesaj vermek istiyorsunuz? Yani onlardan ne bekliyorsunuz?
Gençler geleceğimizdir. Onları bilgiyle donatarak geleceğe hazırlamamız lazım. Ortaöğretimdeki ve Yükseköğretimdeki hocalığımda öğrencilerime bir şey anlattığımda; “Beni dinleyin ama inanmayın. Söylediklerimin doğru veya yanlış olduğunu araştırın. Kararınızı ondan sonra verin.” derdim. Öğrencilerimi araştırmaya yönlendirirdim. Bununla söylediklerimde doğruluk payı çok olursa öğrencilerimin güvenini kazanırdım. O zaman o öğrenciyi daha kolay işlerdim. Onları biat kültürünün dışında tutmaya çalışırdım. Bugün gençlerimizin büyük çoğunluğu sanal yetişiyor. Yanlış ve tehlikeli bir yol.
Gençlerimize söyleyeceğim çok okumaları, biat kültüründen uzak durmaları, araştırıcı ve bilimsellik taraftarı olmaları. Gençlerin parolası vatan, işareti millet, hedefi cumhuriyet ve Atatürk İlkeleri olmalıdır. Gençler tarihimizi özellikle Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi öğrenmelidir. Dünyaya örnek bir savaştır. Kültürümüzü iyi öğrenip, devamını sağlamalıdırlar. Gençliğin yolu Ulu Önder Atatürk’ün dediği gibi müspet ilim olmalıdır. Kalkınmanın ve çağı yakalamanın yolu buradan geçer.
Milli özellik gösteren türküler icra edilirken dünyanın her tarafından her türlü müzik aleti kullanılır oldu. Bu duruma bakışınız nasıl?
Türküler doğaçlamadır. Müziğini yanında getirir. Türkü yakıcı aynı zamanda bestesini de yapar. Türküler halk edebiyatı ürünüdür. Halk edebiyatının içinde türküler, türkülere ses eşliği eden müzik aletleri de belli olur. Yani Anadolu’nun müzik aletleri bağlama, kaval, zurna, sipsi, tulum, kemençe ve benzerleri… Türküler onlarla daha güzeldir. Gitar ve benzeri aletlerin türkülere eşlik etmesi bana biraz yaban geliyor.

Önceki soruya verilen cevaptan bu sorunun cevabını tahmin edebilirsiniz ama ben yine de sorayım
Türkülerimizin yeni düzenlemelerle seslendirilmesini nasıl buluyorsunuz?
Türküler anonim olduğu zaman daha gerçekçi, daha doğal ve daha güzeldir. Anonim türkü bağımsızdır, gördüğünü ve düşündüğünü söyler. Yeni düzenlemelerde güfteci suyu sabunu hesaba katar. Bunların da güzelleri yok mu? Hem de çok var. Ama yine de türkünün güzelini özellikle söz yönünden türkü yakıcı üretir. Gerçi günümüzde türkü yakıcı da kalmadı ama yine de benim özlemim onlaradır.
Türkülerimizi ve diğer folklor öğelerimizi gençlere sevdirmek için önerileriniz nelerdir?
Bu bir olgudur. Yaparak, yaşayarak öğrenilir. Çocuk, yörenizi her şeyi ile yaşamalıdır. Ezgisiyle, horonu ile halayı ile öyküsü ile masalı ile… Ama bugün bu zorlaştı. Sanal cihazlar birçok şeyi aldı götürdü. Folklorumuzu genelde köy düğünlerinde görüyoruz. Hatta diyebiliriz ki folklorumuz köylerde yaşanıyor. Folkloru eğitimin içine mutlaka sokmalıyız. Türküler kendini yaşatabiliyor. Bunda mahalli sanatçıların büyük katkısı oluyor. Halk oyunlarımız aynı şansa sahip değil. O, korunmaya alınmalıdır. Gençlere türkülerimizi ve folklorumuzu gençleri onun içinde tutarak sevdirebiliriz.
Yazılarınızda kesik (eksiltili) cümle kullanıyorsunuz. Bu özel bir seçim mi?
Özel bir seçim değil ama uzun söz ne kadar sıkıcı olursa uzun cümle de o kadar yorucu olur diye düşünüyorum. Devrik cümle, kesik cümle bana yazılarımda kolaylık ve akıcılık sağlıyor. Kesik cümle ile uzun sözden kesinti yaptığımı ve okuyucuyu yormadığımı sanıyorum. Yani bir tür söz tasarrufu yapıyorum.
Ben de alacağım mesajı aldım. Güveç başta bitmişti. Karpuz da bitti. Sohbete dalınca semaverdeki çay bitti, köz bitti. Bu demek ki, bu günlük söz bitti. Hayrettin Bey lütfedip bize zaman ayırdınız. Bu sıcacık ve samimi sohbetiniz için teşekkür ediyorum. Tadı damağımızda bir güveç sohbetinde tekrar buluşmak üzere.
Bu röportajın editörlüğünü yapan kızım Gülbeniz Coşkun’ a da ayrıca teşekkür ediyorum