Nihat AYMAK.”GURBET BÖYLE YAŞANIR”

1970 yılında Başçiftlik’ten Niksar’a taşındık. Ortaokul talebesi olduğum 1973 yılının bir yaz gününde rahmetli babamın çarşıdan eve döndüğündeki heyecanını hiç unutamam. Annem, ağabeyim, ablam ve ben anlattıklarını can kulağıyla dinlerken inanmakta zorlanıyorduk. “Seferberlikte askere gidip dönmeyen Ahmet ağabeyim yaşıyormuş. İran’daymış, oğlu geldi görüştük.”
1914 yılında Ruslarla savaşmak üzere 1. Dünya Savaşının doğu cephesine gidip dönmeyen ve kendisinden hiç haber alınamayıp ölmüştür diye düşünülen Ahmet amcamın oğlu olduğunu söyleyen bir delikanlı gelip yarım yamalak Türkçesiyle “Ben sizin yeğeninizim” diyor. Babam heyecanla hem anlatıyor hem ağlıyordu:
-Halde sebze satıyordum. Bizim köylü bir genç geldi yanıma ve “Sana bir müjdem var, İran’daki ağabeyinin oğlu geldi, kahvede oturuyor, haydi gidelim yanına” dedi. Şaşırdım, ne İran’ı, ne ağabeyi, ne yeğeni? dedim. Koştum kahveye. Beni gören bir delikanlı sarıldı boynuma “amcam” diye. Meğer Ahmet ağabeyim ölmemiş, Ruslara esir düşmüş, sonra kaçıp İran’a sığınmış orada kalıp evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış. Küçük oğlu Ahad Türkiye’ye okumak için gelmiş. Gelirken babasından buraların ve bizim isimlerimizi almış, geldi buldu bizi. Şimdi köyde, Başçiftlik’te diğer amcalarının yanında.
İnanılması güç bir hikâye idi. Birkaç gün sonra Ahmet amcamın oğlu Ahad ağabeyim Niksar’a bize geldi. Askerliğini bitirmiş, Üniversite okumak için ülkemize gelmiş genç, yakışıklı, güler yüzlü bir delikanlı. Canımız kaynadı ısındık hemen birbirimize. Sanki yıllardır aileden biriydi. Az bildiği Türkçesiyle anlaşıyorduk. Aslında anlaşmamız dilimizle değil, gözlerimiz ve gönüllerimizleydi.
Üniversiteyi Türkiye’de bitirip Ankara’da tanıştığı Selma yengemle evlendi. 1977 yılında İran’a gitti ve bir daha haberleşemedik, görüşemedik.
İki ay kadar önce Facebookta yeğenim Banu ile Ahad abim ve Selma yengemin bir arada olduğu fotoğrafı gördüm. Hemen telefona sarılıp yeğenimi aradım. Birlikte olduklarını söyledi ve kırk yıl sonra telefonla da olsa Ahad ağabeyimin sesini duyuyordum. 5 Mayıs 2017 günü ablam ve eşimle birlikte Ankara’da evinde misafir olduk. Gece yarısına kadar anlattıkları ile hem hüzünlendik, hem gözyaşı döktük. Onun anlattıklarını onun ağzı ile yazmaya çalıştım ve dinlemeye değer yaşanmış bir gurbet hikâyesi oluşuverdi. Ben de “Gurbet Böyle Yaşanır” dedirten bu hikâyeyi paylaşmak istedim sizlerle:
“Babam bize Türkiye’yi, doğup büyüdüğü Başçiftlik’i ve yaşadıklarını pek anlatmazdı, anlatmak istemezdi. Anlatmaya başladığı zaman ağlardı, biz de dayanamazdık ağlamasına ve yarım bıraktırırdık. Çoğu zaman dalıp dalıp giderdi. Biz anlardık onun neleri düşündüğünü. Anlattıklarından hatırımda kalanlar var elbette.
Babam henüz on beş on altı yaşlarında iken köye elek halbur satmak için uğrayan kadınlardan biri, harmana babamın yanına gelip ısrarla falına bakmak isteyince dayanamaz ve baktırır falına. Ancak söyledikleri babamı hem üzer hem sinirlendirir. Eve geldiğinde annesi ondaki değişikliği fark edip: “Sana ne oldu Ahmet?” diye sorar. Anlatır annesine: “Falcı kadının anlattıklarından etkilendim. Bu memleketin ne ekmeği ne suyu sana nasip olacak. Buranın bir diş çöpünde bile nasibin yok. Sen en kısa zamanda buradan gitmelisin dedi.” Annesi teselli etmeye çalışır: “O kadın ne biliyormuş ki, senden bir şeyler alabilmek için konuşmuş işte” diyerek.
Birkaç yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu ile Ruslar arasında harp başlar ve seferberlik ilan edilir. Köyde kadınlar çocuklar ve ihtiyarlar kalır sadece. Diğer gençlerle birlikte babam da askere alınır ve doğu cephesine sevk edilir. Ne tam teçhizatlı asker kıyafeti, ne de silah. Bir gece giriştikleri muharebede bacağına isabet eden bir Moskof kurşunu sonucu hareket kabiliyetini yitirip esir düşer Ruslara. Nahcivan’daki hastaneye kaldırılır ve tedavisi başlar. Bacağındaki kurşun yarası ateşini yükseltir, titremeyle birlikte sanki yanmaktadır vücudu. Doktorlar babamın dosyasına baktıktan sonra kendi aralarında: “Bu Türk’ü iğne vurmak suretiyle bu gece öldürelim” diye konuşurlar. Rusça ve Türkçe bilen bir hemşire bu konuşmayı duyduktan sonra babamın yanına gelip: “Ahmet, sen beni kendine kardeş bil ve benim sözümü dinle. Doktorlar Rusça konuşurken ben duydum, bu gece sana iğne vuracaklar ve öldürecekler. Sen gençsin yazık sana. Çık gücünün yettiği yere kadar koş, kaç buradan.”
Elbiselerini getirir ve giydirir. Ateşler içinde hasta olan babam kurşun yaralı bacağıyla çıkar hastaneden ve karanlıkta kaçmaya başlar. Bir tarafta bacağındaki yara, diğer yanda yüksek ateşli hastalığı nereye gittiğini bilmeden koşmaya çalışır. Ortalık aydınlanmaya başlayınca uzaktaki Rus askerlerini fark edip bir çalılığın içine gizlenir. Açlık, susuzluk, hastalık ve can korkusu içinde bekler akşamın olmasını. Karanlık çöküp etraf görünmez olunca çalılıktan çıkıp koşmaya başlar yeniden. Gündüzleri çalıların içinde kendini gizleyen, geceleri ortalık ağarana kadar koşmak suretiyle günlerce sürer bu kaçış. Rast geldiği dereden su içer, ölmemek için ağaç yaprakları ve zehirli olmadığını tahmin ettiği otlardan yiyerek hayatta kalmaya çalışır. Bir hafta süren bu kaçışta üzerindeki elbiseler ve ayağındaki eski postal param parça olmuştur.
Sabah olup ortalık aydınlandığında uzakta görünen köyü fark eder. Hem sevinir hem korkar. Bir müddet çevreyi izler, Rus askeri var mı diye. Güneş hayli yükselmiştir. Ağır ağır yürür köye yaklaşmak için. Bir müddet sonra ezan sesi gelir kulağına. İnanamaz, rüya gördüğünü sanır bir an. Ezanı dinlerken gözyaşlarına hâkim olamaz. Rusya’da olmadığı kesindir ancak kendi ülkesi sınırları içinde mi, yoksa başka bir yerde mi olduğunu kestiremez. Köye yaklaştığı zaman buranın büyük bir kasaba olduğunu fark eder. Caminin önüne geldiğinde kimse yoktur dışarıda. Akan çeşmeden kana kana su içip abdest alır. Camiye girdiğinde dağılmak üzeredir cemaat. Namazını kılıp dışarı çıkınca beş altı kişi etrafını sarar. Dilleri farklıdır, anlamaz konuşmalarını. Elbisesi param parça, kendisi perme perişan vaziyette olan babamın konuşmasından Türk olduğunu anlayıp bir eve götürüp yemek ikram ederler. Burası İran’da Tebriz’e bir buçuk saat mesafedeki Aher kasabasıdır. O yıllarda İran’da da kıtlık ve açlık vardır. Ruslar İran’a saldırıp istila ederler. Amerikalılar ve İngilizler Basra körfezini himayelerine alırlar. Dil bilmeyen yol bilmeyen babama caminin kenarında bir yer gösterirler yatması için. Bazen birileri evine götürür yemeğe, bazen yemesi için yiyecek getirirler.
Babamın Türk olduğunu öğrenen üç kişi bir akşamüstü atlarla gelip kasabanın dışında bir yere götürürler. Ateşler yakılmış etler kızartılmakta, kebaplar hazırlanmaktadır. Babam ne olduğunu anlamaz ama birbirlerinin dillerini bilmedikleri için sorularına cevap da alamaz. Yerler içerler ve yatarlar. Sabah olur babam bakar ki yiyecek bol, ne ararsan var. On kişi kadar olan grubun hepsi atlıdır. Babamın anlayacağı birkaç Türkçe kelime ve işaret diliyle geceleri Rusların işgal ettiği köylere baskın yaparak onları korkutacaklarını anlatırlar. Babama verdikleri görev gece baskına gittiklerinde Türkçe olarak bağırıp çağırmasıdır. Güya İranlılar Osmanlı askeriyle bir olup Ruslara saldırdı izlenimini vermektir. Gece olur babamda bir ata biner ve giderler baskın yapmaya. Köye girince Türkçe olarak bağırır çağırır, bir müddet sonra geri kamp kurdukları yere gelirler. Sabah olduğunda bakar ki kendisiyle gece gidenler bir sürü koyun, kuzu, tavuk, horoz ne varsa getirmişler. Birkaç gece devam eder bu şekilde. Akşama kadar koyunlar kesilir, etler kebaplar yenir ve uyunur.
Babamın hastalığı geçmiş bacağının yarası iyileşmeye başlamıştır. Ancak fark eder ki; bunlar eşkıyadırlar ve babamın Türkçe bağırması sonucu köylüler yabancıların baskın yaptığını düşünüp sinecekler ve onlar da istedikleri gibi hırsızlık ve yağma yapacaklardır. Kendi kendine söylenir: “Durum anlaşıldı, bunlar eşkıya ve beni de kullanıyorlar. Bana haram yemek yakışmaz. Bu güne kadar haram lokma boğazımdan geçmedi ki bundan sonra geçsin.” Ancak bunlardan kurtulmanın kolay olmayacağını da tahmin etmektedir. Kendine göre bir kaçış ve bunlardan kurtuluş planı yapar. Bana eşgene getirin der. Eşgene koyunun etli kemiklerinin kaynatılması sonucu meydana gelen yağlı sudur. Tirit yapılarak içmesi çok lezzetli olur. Babama hizmette kusur etmedikleri için hemen eşgene yapıp getirirler. Sıcak sıcak içer ve göğsünü açıp rüzgâra karşı oturur. Esen soğuk rüzgâr babamın yüzünü gözünü iyice şişirir sabaha kadar. Uykudan kalkıp babamı görenler şaşırırlar. “Hastayım, ölüyorum beni doktora yetiştirin” der. Kendilerine lazım olacağı için mecburen hemen ata bindirirler, yanına da iki atlı katarlar koruyucu olarak. İki atlı eşliğinde babam Tebriz’e varır. Samil Emr camisinin yanında dururlar. Babam der: “Ben önce bir banyo yapayım, böyle kirli paslı gitmeyeyim doktorun yanına.” Olur derler ve babam hamama girmek için ayrılır. Ancak gizlice bir dükkâna gidip elbise ve şapka aldıktan sonra hamama girer. Yıkandıktan sonra eski elbiseleri orada bırakıp yenilerini giyer, başına şapkayı koyar ve dışarı çıkar. Yan yan yürür tanınmamak için. Ona refakat eden koruyuculara tanınmadan koşa koşa uzaklaşır ve Tebriz çarşısına karışır. İşçi Bulma Kurumuna gidip kaydolur. Başçiftlik’te Kur’an Kursuna gittiği için okuma yazması vardır. Bu sayede Devlet Demir Yollarında işe başlar bir müddet sonra.
Ruslar zaman zaman İran’a saldırır ve istila ederler. Babamın Türk olduğunu bilseler hemen öldürürler. Türk olduğunu gizleyebilmek için Tebrizli bir kadınla evlenmek ister. Ancak bir gün Türkiye’ye döneceğini düşündüğü için bekâr bir kız alıp onu yüz üstü bırakmış olmayayım diye dul bir kadınla evlenmeyi uygun bulur.
İş yerinde edindiği arkadaşları ve kurduğu dostluklar neticesinde babamın aradığı bir dul kadın bulurlar ve evlendirirler. Babam bu kadını sever, iyi anlaşırlar ve bir erkek bir kız çocukları dünyaya gelir. Oğlunun adını Osmanlı Sultanı Abdülhamit’e olan muhabbetinden dolayı Hamit koyar. Kızının adı ise Ziynet. Rusların istila ve baskıları devam etmektedir ve babam Türk olduğunun anlaşılmasından korktuğu için tayinini Basra Körfezinin yanında bir yere çıkartır. Yedi sene kadar orada çalışıp ortalık durulduktan sonra geri Tebriz’e döner. Ancak hanımı hastalanır ve vefat eder. Ölen hanımı annemin halası olur. Akrabalar bu iki küçük çocuğa kim bakacak diyerek yeğeni Fatma’yı yani annemi babamla evlendirirler. Dokuz çocuk da annemden dünyaya gelir. Bunlar Murat, Kâmil, Mehmet, Cemal, Ahad (ben), Hatice, Menije, Mina, Şehin (Türkçede Şehnaz)
Puryusuf soyadını alır babam. Dedesinin adı Yusuf olduğu için Yusuf oğlu anlamında. Babama mahallede Osmanlı Ahmet derlerdi. Osmanlı Rus Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı bitiyor, Osmanlı Devleti yıkılıyor arkasından Kurtuluş savaşı başlıyor ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluyor. 1939 yılında Erzincan ve Reşadiye Depremi olup her taraf yıkılıyor. Babamın köye yani Başçiftlik’e gönderdiği mektuplara karşılık gelmeyince aileden kimse kalmadı olarak düşünüyor. Evlenip iki çocuğu olduktan sonra hanımının ölümü, arkasından annemle evlenmesi ve çocuk sayısının on bire çıkması ile geçim derdi derken Türkiye’ye dönme arzusu yok oluyor ister istemez. Babam derin düşüncelere çok dalar, gözünden yaş hiç eksik olmazdı.
Tebriz’de liseyi bitirdikten sonra askerliğimi yapıp geldim. Üniversite okumak için Fransa’ya gitmek istiyordum. Ancak bunu ailem uygun görmedi. Türkiye’de okuyan komşumuzun oğlu Hasan bir akşam bize oturmaya geldi. Türkiye’yi ve okuma şartlarını çok methetti. O akşam Türkiye’ye gitmeye karar verdim. Hasan Ankara Bahçelievler’de kaldığı evin adresini verdi. Türkiye’ye gideceğim en çok babamı heyecanlandırmıştı. Ondan Türkiye’yi, Başçiftlik’i, kardeşlerini, akrabalarını ve nişanlısı Güllü’yü çok dinlemiştim.
Ankara’ya geldim ama Türkçem çok zayıf. Geldiğimin ertesi günü gezmek için Anıtkabir’e gittim. Orada bir grupla tanıştım. Bir kızla bir delikanlı arasında tartışma başladı, neredeyse kavga edecekler. Delikanlının kolundan tutup yarım yamalak Türkçemle: “Niçin sen böyle kadınla kavgaya tutuşuyorsun, gel benimle gidelim” dedim ve yürümeye başladık. Dedim sen nerelisin? Dedi ben Tokat Turhallıyım. Şok oldum birden.
-Ben de Tokatlıyım.
-Ne Tokatlısı sen İranlı değil misin?
-Benim aslım Tokat Niksarlı, deyip anlattım özetle babamın hikâyesini.
Şaşırdı tabi. Anlattım babamın hikâyesini kısaca. Sarmaş dolaş olduk. “Ben yarın seni bindireyim otobüse göndereyim Tokat’a git amcalarını bul” dedi. Ertesi gün otobüse bindirip Tokat’a uğurladı beni.
Tokat’ta otobüsten indim doğru dürüst Türkçe konuşamıyorum, bir yer bilmiyorum. Doğru polis karakoluna gittim. İranlı olduğumu söyleyip pasaportumu göstererek burada amcalarımın olduğunu ve onları bulmaya geldiğimi anlattım. Niksar ve Başçiftlik deyince komiser bir polis memuru çağırıp: “Bunu talebe pansiyonuna götür” dedi. Bana da, orada her ilçeden talebelerin olduğunu ve akrabalarını bulmamın kolay olacağını söyledi.
Gelip pansiyonun müdürüne durumu anlattık. Anons ettiler “Niksar’dan Başçiftlik’ten olan öğrenciler buraya gelsin” diye. Beş altı kişi geldi. Onlara durumumu anlatarak amcalarımı bulmama yardımcı olmalarını istediler. Beni getiren polis memuru gece burada kalacağımı söyledi. Etrafımızı saran talebelerle konuşurken biri: “Ben Başçiftlikliyim” dedi ve babamın müezzin dayısının torunu çıktı. Dedi ben senin amcalarını da akrabalarını da biliyorum sabah Niksar’a birlikte gideriz. Heyecanımdan gece uyuyamadım.
Akrabam olan talebeyle bindiğimiz minibüs bir saatti aşan yolculuktan sonra bizi Niksar’a getirdi. Bir kahvehaneye girdik. “Sen burada otur, ben şimdi senin Musa amcanı getireyim” deyip gitti. Az sonra baktım karşıdan yanında birisiyle geliyor. Sandım ki yanındaki babam, öyle benziyor. Geldi kucaklaştık öpüştük ama inanamıyor benim yeğeni olduğuma. Nasıl inansın ki? Elli dokuz yıl sonra İran’lı bir delikanlı gelmiş ben ağabeyinin oğluyum diyor. O güne kadar seferberlikte ölmüştür olarak bilinen ve kendisinin sağ olduğuyla ilgili hiçbir haber alınamayan ağabeyinin oğluyum diyorum. İnanması güç tabi. Birlikte Başçiftlik’e gittik. Şakir amcamın evinde bir araya geldik diğer amcalarımla. Ancak herkes şoka girmiş gibi, kimse inanamıyor. Onlar bir gün ağabeylerinin sağ olduğunu duyacaklarını hiç düşünmemişler ki! Nasıl düşünsünler, sağ kalsaydı en geç beş on yıl sonra döner gelirdi köyüne, annesine, babasına, kardeşlerine ve nişanlısına.
Ben ağabeyiniz Ahmet’in oğluyum diyorum ama inanmıyorlar halen. Kendilerine birinin şaka yaptığını düşünüyorlar belki de. “İspat et ağabeyimizin oğlu olduğunu” dediler. Bu benim için zor olmayacaktı.
-Tamam, ispat edeceğim. Siz büyükten küçüğe sıralanın dedim. Sıralandılar ve ben başladım saymaya.
-Sen Yusuf amcam, sen Musa amcam, sen Şevket amcam, sen en küçük Şakir amcam. Babamın nişanlısı vardı Güllü.
Ben öyle deyince bir sessizlik kapladı odanın içini. Yüzlerdeki hüznü hissettim ve gözleri yaşardı hepsinin.
-O vefat etti.
Aslında hüzünlenmelerinin gerçek sebebi babamın nişanlısı Güllü’nün vefat etmesinden çok, babamın ölmüş olabileceğini düşünüp Yusuf amcamla evlendirmiş olmalarıydı. Mezarının başına gidip birlikte dua ettik.
Birkaç gün sonra Niksar’a geldim ve Musa amcamla postaneye gidip İran’a telefon etmek istediğimi söyledim. Yüksek tarifeli olan “acele” yazdırmamıza rağmen üç saat bekledikten sonra telefon bağlantısı yapıldı. Babama amcalarımı bulduğumu söylerken yaşadığımız duygu selini kelimelerle ifade edemem.
Ben Ankara’ya dönüp Türkçe kursuna başladım. Amcalarım İran’a babamın yanına gittiler ve bir ay kaldılar orada. Sonra babamla annem geldiler. Babam altmış yıl önce ayrıldığı yurduna, vatanına, köyüne döndü. Babası, annesi, amcaları, kız kardeşi ve nişanlısı rahmetli olmuşlardı ama dört erkek kardeşi ile çocukluk ve gençlik yılları arkadaşlarından çoğu sağ idi. Bıraktığı gibi değildi tabi hiçbir yer ve hiçbir şey. Koyun güttüğü, at koşturduğu yerler, ekip biçtiği tarlalar, söğüt diktiği bahçe kenarları, meyvesini yediği çördük ağaçları, suyunu içtiği gözeler ve çeşmeler çok değişmiş çok farklılaşmıştı. Aylarca kaldı babam Başçiftlik’te. İlk günler zor konuştuğu Türkçesi sonralarda güzelleşmeye başladı. Konuştukça hafızası hatırladı ana lisanını.
Bir gün telefon geldi babamdan ve beni Ankara’dan Başçiftlik’e çağırıyordu. Geldim ki hastalanmış yatıyor. Tabi merak ve heyecan var, hüzün ve gözyaşı var, hava değişikliği ve beslenme farklılığı da eklenince hastalanmış. Askerde sıhhiye olup döndükten sonra Başçiftlik ve çevre köylerin doktoru ve iğnecisi olan Hüseyin Memiş’in babama yaptığı iğne siyatik sinire rast gelmiş. Bacağının üzerine basamıyor, acıdan duramıyor.
Babam ve annem İran’a geri dönecekler. Artık babamın evi, yurdu, çocukları, torunları, dünürleri ve arkadaşları İran’da. Doğup büyüdüğü, çocukluk ve ilk gençlik yıllarının geçtiği, büyüklerinin kabirlerinin bulunduğu Başçiftlik artık onun yurdundan öte bir ziyaret yeri. Gözyaşları içinde vedalaşıp ayrıldı Başçiftlik’ten. Sapa sağlam gelmişti ama dönüşte hastaydı ve elindeki bastona yaslanarak yürüyordu. Niksar’a geldiğimizde hamama götürüp bacağına masaj yaptım. Çıktık ve Musa amcamla çocukları bizi Ankara’ya yolcu ediyorlardı. Otobüse binerken baston aklına geldi. Yürürken faydası olur diye vermişlerdi kardeşleri Başçiftlik’te. Hamama girdiğimizde elbiselerimizi çıkardığımız odanın duvarına asmıştık. Çıkışta yürümesi rahatlayınca ihtiyaç duymayınca unuttuk astığımız yerde bastonu. Henüz on beş on altı yaşlarındayken Başçiftlik’e gelen bir falcı kadının sözleri geldi babamın aklına ve kısık bir sesle şu cümleyi söyledi: “Falcı kadın daha çocukluğumda, buradan sana bir diş çöpü de nasip olmayacak demişti. İşte bak Başçiftlik’te elime verilen baston bile hamamda asılı kaldı.”
İran’a geldik, doktorlara gittik ama babamın bacağı düzelmedi bir türlü. Ona Türkiye’den ve Başçiftlik’ten kalan bacağındaki ağrı ve aksayarak yürümesi oldu. Bu ağrı ile birlikte her gün ve her an Türkiye’yi ve doğup büyüdüğü Başçiftlik’i gördü, oraları yanında hissetti.
Ben 1977 yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirip Türkiye’den ayrıldım. İran’da Şah Rıza Pehlevi yönetimini devirmek için başlatılan devrimle birlikte meydana gelen karışıklık sonucu amcalarımla irtibatımız koptu. Rumi 1310, miladi 1884 yılında Başçiftlik’te dünyaya gelen babamın hasret, hüzün, özlem ve gözyaşı dolu hayatı 1994 yılında doğup büyüdüğü diyardan binlerce kilometre uzaklıktaki İran’da Tebriz’de nihayet bulup Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Rabbim merhametiyle, rahmetiyle muamele etsin. Makamı cennet olsun inşallah.”