Röportaj – “Tehlikeleri bilmemenin verdiği cesaretle ortaya atılan maceracılar değiliz.”

Kadir BAYRAK.

Kardelen’in muhasebesinin yapılacağı 100.sayıda, dergimizin kurucusu ve halen sahibi eğitimci-yazar Ali Erdal Hocamızla röportaj yapmayı arzu ettik. Okul duvar gazetesinden başlayarak 28 yılı deviren ve 100.sayıya ulaşan Kardelen’in istisnasız bütün sayılarında ve her aşamasında emeği bulunan Ali Erdal Hocamızla derginin dününü, bugününü ve yarınını konuştuk.

―Dergi çıkarma fikri ilk nasıl ve nerede doğdu? “Kardelen” ismine nasıl karar verildi?

―Nasrettin Hoca bakmış, çeşmeden su akmıyor. Çünkü borusunu tıkamışlar. İnsanlar ve hayvanlar susuz bırakılır mı?.. Hemen tıkacı çıkarmış. Biriken su her tarafını ıslatınca demiş ki: “Senin ağzını kapatanın bir bildiği varmış”…

Eğitim sistemimiz; ezberci, dolayısıyla araştırmayan, icat ve keşif bilmeyen, öğrendiklerini davranışa geçiremeyen, kabiliyetlerini tam kullanamayan, eser veremeyen; belli sevgi ve nefretler dayatılmış, şahsiyetsiz insanlar yetiştiriyor.

Öğretmen, bilhassa Türkçe edebiyat öğretmenleri… Okuyan, okuduğunu anlayan, doğru düşünen ve yorumlayan, kazandıklarını eser haline getiren, rey sahibi ve şahsiyetli; doğruya inanan, güzeli seven, iyiliğe teşne; kabiliyetlerinin ve millî değerlerinin farkında, kendine ve milletine inanan ve güvenen insanlar yetiştirmeli. Sistemin; eli, kolu, dili bağlayan engellerinin üstesinden gelmeli. Benim yaptığım bu… Bilecik Anadolu Lisesi öğrencileri gayretime tahminimden, ümidimden daha fazla cevap verdi ve Kardelen, öğrencilerin elinde duvar gazetesi olarak doğdu. Sıradan, âdet yerini bulsun diye çıkan bir duvar gazetesi değil! Eser olarak doğdu. Belirtilen zamanlarda istikrarla çıkıyor. Her birinin ayrı köşesi, sütunu var ve aksamadan devam ediyorlar. Gençlik heyecanları ve enerjileri gazetede parlıyor. Okulun, hattâ şehrin nabzını tutuyorlar. Yeni sayı çıktığında önü dolup taşıyor. Hoşnut olmayanlar, kardşı olanlar, herkes derse girince çaktırmadan okuyor. Böyle bir faaliyet, öğrencisinden idarecisine herkesi memnun etmeli değil mi? Öyle olmadı. Okulda daha tesirli bir güce tahammül edilebilir mi? Görülmüş şey mi? Böyle başına buyruk hareket ederse öğrenci, ilerde bunlar irtica gibi bir gücün elinde zararlı olur. Emareleri de görülüyor. Bunu zamanında önlemeyeni de sistem cezalandırır. Darbe heveskârı cuntaya ve şefine haddi bildirilmeli… Beni onların öğretmenliğinden aldılar. Fakat bu Kardelen’i durduramadı. Kırat gemin almış, yol mu dayanır! Engelleri aştılar. Çocuk oyunu oynamıyorlar… Büyük adamlar, dünyaya hitap eden yayın yapıyorlar. Duvar gazetesi ile yetinmeyip, fotokopi nüshalar çıkardılar. Yerime derse giren öğretmenlere usul ve edep dairesi içinde tepki gösterdiler. Ve onların gitmesini, benim tekrar öğretmenleri olmamı sağladılar.

Mezun olunca hep birlikte Sakarya gazetesine geldiler ve basılı dergi olarak devam heyecanlarını belirttiler. O heyecanı ve isteği kimse durduramazdı. Bu duruma göre Kardelen, 28 değil, 31 yaşında…

İşin olaylar kısmını ve ismin nasıl verildiğini Özgür, bu sayıdaki yazısında çok güzel anlatmış.

―Anadolu’nun küçük bir şehrinde fikir dergisi çıkarmak ve fikir çilesine talip olmanın zorlukları nelerdi?

―Çoğu zorluk, büyük yerde de küçük yerde de aynı… Büyük yerlerin imkânları daha geniş. Köyden çıkacak futbol takımı şehirden çıkacakla yarışabilir mi? Ama en büyük devletimizin doğduğu topraklardan bir fikir zuhurunun, kabul edilebilirlik bakımından bir imkân olduğu muhakkak. Bunun için bazı tanıtımlarımızda “Osmanlı’nın doğduğu topraklardan” dedik ve şöyle tamamladık: “Bir kere daha!” “Osmanlı’nın doğduğu topraklardan bir kere daha!”

Şimdi, teknik ve iletişimdeki gelişmeler sayesinde her yerde aynı imkânlar var. Erzurumlu İbrahim Hakkı meşhur eseri Marifetname’yi bastırabilmek için İstanbul’a gitmek mecburiyetinde idi. Şimdi dağda, bir yandan sürülerini güden çoban, yayın yapabiliyor. Bu furya bir zaman sonra, kalite yarışına döner.

Umumî zorluk şu: Bir Kızılderili atasözü, “Muhatabınızın anladığı, sizin ifade ettiğiniz değil, onun anlama kapasitesi kadardır” diyor. Fikir dergisi, kimsenin hayalinde bile yok. “Fikrin değerini bilenlere” diyoruz… Deli olmalıydık… Çıkış beyannamemizde zorlukları peşin olarak ifade etmiştik:

“Şu zamanda ve böyle bir zeminde, kurumun kültür tahsisatını ‘kitabına uydurarak’ kapmak ve kurumun mallarını kendisi ve yandaşları için ‘okutmak’ becerisindeki açıkgözler dergi çıkarır… Kozasında ölmeye razı böcekler gibi, dar çevreye hitapla yetinen mütevazı kahramanlar dergi çıkarır… Cepleri bol parayla doldurulan ve Türk kültürünü yıkmakla görevli kişicikler, fuhuş dedikodularını fiyakalı şekilde ele alan dergiler çıkarabilir… Cemiyet bütün bunları anlar… Fakat fikir ve kültür dergisi çıkarılmasını anlayamaz… Öldürülünce cesedi, fikir düşmanı magazin gazeteleriyle örtülecek olanlar için fikir dergisi çıkarmayı düşünenler, uzaydan gelmiş yaratıklar gibidir. Şairin ‘Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz’ dediği gibi, biz de fikri anlayan nesle âşina değiliz…”

Neyi neye rağmen yapıyoruz; daha başlangıçta beyannamede söylüyoruz: “Biz tehlikeleri bilmemenin verdiği cesaretle ortaya atılan maceracılar değiliz.” Diyoruz ama okuyan kim? Bakın daha o zaman ne demişiz: “Bir kısmını ifadeye çalıştığımız menfi şartlara rağmen Kardelen’i çıkarabildik… Hiçbir zengine eyvallah etmemeyi, resmî ve özel ilân dilenmemeyi, ‘abone olun’ diye kimseye yalvarmamayı ve dostlarımıza bile ‘hatırımız için dergimizi satın alın’ dememeyi göze alarak…” Ve Allah Kardelen’e cemiyet meydanına çıkmayı nasip ediyor. Kardelen, cemiyete, istihza ile soruyor: “Sonsuza taşma kapasitesindeki imanın ve fikrin dergisini çıkarmak azmindeki kalemlere (tımarhaneye atmayı düşünmüyorsan); nasıl bir muameleyi yakıştırırsın?..”

Çocukça heyecanları ciddiye alan ve körükleyen, bir şey yaptığını zanneden bir öğretmen… Bir süre sonra heyecan biter. Çocuklar, hayata atılınca şarkının dediği gibi olur: “Bu da bir hevesmiş güzelim, geldi geçti!” O gün öyle görenler, bugün çeyrek asır sonra, yanlış teşhis etmişiz demek asaletini gösterebiliyor mu? Dergi hediye ettiğimiz biri… Satın al, abone ol demiyoruz… Hediye!.. Bakmadan, teşekkür etmeden, ikiye katladı, iyice bastırdı, tekrar ikiye katladı, iç cebine tıkıştırdı. Akıbetini tahmin ediyoruz. Günlerce cebinde unutulacak, hatırlanınca en yakın çöplüğü boylayacak. Gül atmak misali, meseleyi az çok anladıkları halde, görmezlikten gelenler var bir de… Onları Allah’a havale ediyoruz.

Şimdi biz, çeyrek asrı aşkın zaman sonra bir hususta şaşkınız… Bu durumda başlatanlar, devam edenler, katılanlar; dergiyi satın alanlar, okuyanlar yani bugüne kadar yaşatanlar, sosyal medyada destek olanlar nasıl takdir edilir, aciziz. Nasıl teşekkür edeceğimizi bilemiyoruz. Allah’tan mükâfatlarını misliyle vermesini niyaz etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

―6. Baskısı yapılan “Ertuğrul Gazi – Kaynağı Bulan Adam” eserinizde Kayı Boyu’nun üçyüz yıl ve yedibin kilometre süren yolculuğunu “toprağını arayan tohum” olarak nitelendiriyorsunuz. Söğüt, Bilecik ve çevresi de “tohumu bekleyen toprak” olarak vasıflandırılıyor. Kader inancımız gereği hiçbir şey tesadüfle izah edilemeyeceğine göre, Kayı Boyu’nun uzun yolculuğunun nihaî noktası, Kardelen’e de can suyunu veren Bilecik’i zaman ve mekân planında değerlendirebilir misiniz…

―Her şey Allah’ın kudretinde olduğuna göre, her şeyin kaderi var. Kardelen 8. sayısında bunu ele almış, “Toprakla kültürü barıştıralım” demişti. Mizah kongresi, Nasrettin Hoca’nın memleketine yakışır. Güreş turnuvası denince, hele karakucak, herkesin aklına Kırkpınar gelir. Kavun, güneşi bilmez ama, ihtiyacının hasretini çeker. Hasret, Allah’ın içimize yerleştirdiği, belki bütün mahlûkatına kapasitesine göre verdiği, aşkın tohumu… Her şey, bir şeyin hasretini çeker, onlar vesileyle ve vasıtasıyla hasreti çekilen Allah’tır. Leylâ ile Mecnun’da anlatıldığı gibi. Canımız bir yiyecek ister, niçin, ondaki bir değere vücudumuzun ihtiyacı vardır. Allah onu istetir. Üstad ne güzel ifade ediyor: “Seni aramam için beni uzağa attın!” Aş ermek, basit bir istek değildir. Lut gölü malûm… Oradan bir Osmanlı devleti zuhur edebilir mi? Azerbaycan’dan bir kardeşimiz ve yazarımız Kardelen için bunu ifade etti… Cavit Kasımlı… Akademisyen… “En büyük devletimizin kurulduğu topraklardan bir tefekkür dergisi doğması tabiîdir. Kardelen de fikir dünyamızda yerini alacak.”

―Günümüzde dergi çıkarmanın zorlukları, birçok derginin yayın hayatının kısa ömürlü olduğu, devam eden dergilerin de basılı hallerinden e-dergiye geçtiği bir ortamda 28 yıldır çıkan Kardelen, dergiciliğin geleceğini nasıl görüyor?

―Dünya bir değer erozyonu yaşıyor. Sayı çokluğu, kaliteyi öldürüyor. Basılı her şeyden uzaklaşma furyası… Sebebi ucuzculuk ve kolaycılık. Her sahada bütün dünyayı saran bir hastalık. Çağın hastalığı… Mevsim nezlesi gibi… “Evlâdiyelik” denirdi eskiden, kaliteli mal için. Şimdi kaliteye lüzum yok, bir kere kullan at. Kitap yerine, görüntü… Çek fotoğrafı, sanki büyük eser veriyormuş gibi, ondan sonra bir daha görme… İnsanlığın, bir kere gördükten sonra kaybolup gidenden, dijital ortamdan bıkacak ve kâğıt üzerinde sabit kalanın hasretini çekeceğini ümit ediyorum. Kardelen olarak basılı olanda, sitedekinden üstün değerler olduğunu göstermeliyiz. İnternette gördüğünden daha üstün bir fikir tadını Kardelen’de hâkim kılmaya çalışıyoruz. Bu tadı bir kere alan, vaz geçemez. Bunun şuurundayız.

―Kapaklar dergilerin vitrinidir. Kardelen’in kapaklarına baktığımızda derin mânâlar içerdiğini, Üstad’ın deyişiyle fikir sancısı çekildiğini görüyoruz. Kardelen’in dergi kapaklarındaki fikirler kime ait, kapaklar nasıl şekilleniyor?

―Kapaklar, herkesin az çok, kendi kapasitesine göre farkettiği değerler. Basılı derginin değerini hem gösteriyor, hem arttırıyor. Hem vitrin, hem fikir. Dergiyi kalıcı kılan en önemli unsur. Dergicilikte birinci değer… Batı’da bugün bile bir dergi birini kapak yaptı mı, dünyayı sarsan haberlerin önüne geçiyor. Büyük Doğu’nun kapaklarından evlere, işyerlerine asılanlar olurdu. Bugünkü teknikle etkili kapaklar yapmak daha mümkün. Kardelen bunu en iyi şekilde başarıyor. Yüzüncü sayısında, göğsünü gere gere bütün kapaklarını dergide yayınlıyor. Bunu yapabilen bir dergi bilmiyorum.

Çıkacak sayı konusunun istişare ile seçilmesi kaliteyi başlatıyor. Aramızdan birinden bir fikir kıvılcımı… İstişare ile geliştiriliyor. Herkesten orijinal fikirler doğuyor. Emre, istişarelerden sonra karar veriyor ve çiziyor. Bazı fikirler çizim sırasında icat ediliyor. Meselâ 87. Sayı kapağı böyle… Emre’nin icadı… Her gönüldaşımız, kapağın ne ifade ettiğinin şuurunda. İletişim imkânlarını bu yolda en iyi kullanan olduğumuzu rahatça söyleyebiliriz. Kapakların kalitesi, önce taşıdığımız iman ve fikirden, sonra yine ona bağlı olarak istişare ve gönülden faaliyet, ve gayretten…

―Fikrin değeri nasıl bilinir? 28 yılı Kardelen’le geçen ömrünüzde fikrin değeri bilindi mi?

―28 yıldır, fikrin değerini bilen okuyucularından başka kimseye eyvallah etmeden istikrarla yayınlanabilmesi, tek başına bunu ifade eder. Demek fikrin değerini bilen bir kadro var. Ve bu kadro, bütün hayatı ile, mükâfatını Allah’tan bekleyen bir gayret içinde. Aynı şekilde yurt içinden ve dışından eserlerimizi değerlendirir misiniz taleplerinin gittikçe artması… Demek çıkış beyannamemizde dediğimiz olmuş: “Bir maya tutturulabilmiş.” 3 ayda bir yapılan toplantılar, alınan kararlar, bunların kayda geçirilmesi, uygulanması, takibi… Yazıların toplanması, tasnifi, değerlendirilmesi, yerleştirilmesi, takibi, sonra sitede yayınlanması… Dergi, site, Ayışığı ve sayı editörlükleri… Yayın kurulu… Aksamadan vazifeler yapılıyor.. Röportajlar… İlk yayınından itibaren devam eden köşeler; acıyorum gibi… Başta teknik olmak üzere her sahadaki gelişmeleri, paket programları hemen en iyi şekilde kullanıyoruz. Çıkış beyannamemizde, “hâlâ ve her şeye rağmen var olduğuna inandığımız DÜŞÜNEN ADAM’a” hitap edildi. “Onlara ulaşılabilirse bir maya tutturulabilir” dendi. Başka bir destek olmaksızın 100. sayıya ulaşabildiğine göre demek ki bir maya tutturulabilmiş. Kapakların eser olarak ortaya çıkışı, 2. Sayfa yazısının seçimi, Kürsü yazısını seçimi… Fikrin değerinin bilinmesi ve vatanın her yerini tutması büyük hadise… Bunu diyemesek de, fikrin değerini bilenler oldu diyebiliriz. Bu sayede Kardelen üç ayda bir de olsa, açıyor. Bu sayede kendine has karar alma sistemini kurul. İşliyor, gelişiyor. Kararlar uygulanıyor. Dergi çıkıyor, site devam ediyor. Ve hepsi ile Kardelen bir üniversite gibi… Her sayı bir fikir indifaı…

Dopdolu bir 100. sayı, içinde Kardelen’in muhasebesini yapan birbirinden güzel ve her biri Kardelen’i değişik bir yönünü muhasebe eden yazılar, haberler, resimler, röportajlar… Her biri ayrı ayrı Kardelen etrafında bir fikir nüvesi, bir fikir hâlesi meydana geldiğini gösteriyor.

―100 sayılık tarihe baktığımızda Kardelen’in geldiği yeri nasıl değerlendiriyorsunuz, eksikleri var mı, şunları yapabilsek daha iyi olur dediğiniz şeyler var mı?

―“Düşünen adamlar” dışında bir güce eyvallah etmeden yapılabilecek olan yapıldı. Dergi, siteler, sosyal medyalar, toplantılar… Bu minval üzere her birinde gelişme ve yeni icatlarla devam ediliyor. Arıların çiçeklerde toplaştığı gibi, fikrin değerini bilenler Kardelen etrafında toplanıyor. İnanç, istişare ve istikrarla karınca gibi çalışmaya devam… Sefer bizden, zafer Allah’tan.

―Kardelen’in “Çıkış beyannamesi”nde, “biz tehlikeleri bilmemenin verdiği cesaretle ortaya çıkan maceracılar değiliz” dedikten sonra o gün için uygulanması şöyle dursun söylenmesi bile hayal edilemeyecek prensipleri ortaya koyuyorsunuz. 100. sayınızda da aynı beyanname yer alıyor. Size o prensipleri söyleten anlayış neydi? 100. sayıda da aynı beyannameyi yayınlamakta amacınız nedir?

―Doğru fikir, tükenmez enerji santralı. Çıkış beyannamesini söyleten; 100. sayıya getiren; sosyal medyaları harekete geçiren; toplantıları, istişareleri ve röportajlar yaptıran, yazıları yazdıran, icatları yaptıran, prensipleri ortaya koyduran ve uygulatan odur. Bir hadisten sağlam imandan üstün nimet olmadığını öğreniyoruz. Allah’a şükrediyoruz. Bizim yerimize Yunus söylesin:

“Gördüm diyen değil, gören

Bildim diyen değil, bilen

Bilen O’dur, gösteren O,

Aşka esir olan benem!”

―Kardelen, 100 sayıdır ikinci sayfasında okuyucusunu Üstad’ın bir yazısı ile karşılıyor. Kürsü köşesinde, İman ve İslâm Atlası’na yer veriyorsunuz. Derginin mizanpajında, köşe isimlendirmelerinde, yazarların eserlerinde Büyük Doğu’nun bariz bir etkisi var. Büyük Doğu’yu nasıl ifade edersiniz? Kardelen’e, Büyük Doğu fikriyatı içinde bir yer tayin etseniz…

―Büyük Doğu kendisini “İslâm’ın emir subayı” olarak ifade ediyor. Ve hakkını veriyorsa ayakta alkışlanmasını yani yanında yer alınmasını, hakkını veremiyorsa, şarlatanların akıbetine mahkûm edilmesini istiyor. Bu mânâda müslümana düşen, ya yanında yer almak, ya karşısında olmaktır. Biz elimizden geleni yaparız; Büyük Doğu fikriyatı içinde yerimizin neresi olduğu mühim değil. Bir sayı 2. sayfaya başka bir yazı koyduk. Okuyucu tepki gösterdi. Demek tavrımızı anlayan bir okuyucu var.

―Bir Hoca olarak, mensup olduğunuz nesil, Kardelen’in mensup olduğu nesil ve günümüze kadar nesilleri tahsil etseniz, kıyaslar yapsanız, düşünce iklimleri bakımından neler söylersiniz… Büyük Doğu’nun yetiştirdiği bir nesil mevcut mu? Büyük Doğu bu nesilleri nasıl etkiledi? Üstad’tan sonra ikinci sırada sizi en çok etkileyen bir isim var mı?

―Bizim neslimiz, Köroğlu hikâyelerini, masalları, destanları, halk hikâyelerini, menkıbeleri dinleyebilen son nesil… Ninniyle uyumanın hazzını bilen nesil. Anlatıcı, Tahir ile Zühre’yi anlatırken, “Eller geldi, Zührem gelmedi” diye türküsünü söylediği zaman kendisi dâhil, herkes ağlardı… Bir duygu ortaklığı… Köroğlu hikâyelerini anlatan, yeri gelince kalkar oyunu oynardı, herkes başını dik tutardı. Keloğlan, masal kahramanı değil, oyun arkadaşımızdı. Nasrettin Hoca bilge dedemizdi. Çocuklara yatmadan önce tekerlemeler okunurdu. Veya en büyük çocuk okurdu:

“Karşıdan gelen kırk atlı!”

Çocuklar hep birlikte at yürüyüşünün sesini ve kişnemelerini taklit eder…

“Kırkı da Muhammed adlı”

Salâvatlar…

“Evimizin etrafı…”

Çocuklar hep birlikte:

“Kırk Yasin kaplı!”

Emniyet ve huzur içinde yatağa…

Evlerde kadınlar ve çocuklar; caminin bitişiğinde mekteplerde erkekler… İlmihal bilgileri konuşulur, Kur’ân ezberlenirdi.

Büyük Doğu’yu anlamada bu fikir iklimi mühim rol oynadı.

Boşnak şair Cemalettin Latiç, “Babam Türkçe Yunus Emre’den ilâhiler söylerdideğil, organlarından biridir” diyor. Biz ümmî annemizden öğrendik Yunus Emre’nin şiirlerini. İlâhileri geline kına yakarken, damat giydirilirken söylenirdi. Yunus aramızda köyün yaşayan yüce kişisiydi. Mektepte ve akşamları evlerde İslâm harfleri ile yazılmış Muhammediye, Ahmediye benzeri eserler okunurdu. Ben namaz surelerini bu oturmalarda ve mektepte öğrenmişim.

Öğretmen okulunda Batı klâsikleri, Batı müziği, Batı sanatı sevdirildi ve okutuldu. Aynı yıllar, günün modası sol eserleri okudum. Tanınmış fıkra muharrirlerini okurduk, çizerleri takip ederdik, aldığımız gazeteleri değiştirerek. Askerlik çağında çeşitli grupları tanıdım.

―Bugüne kadar kaleme aldığınız eserler hakkında –beş kitabınızın yayınlandığını biliyoruz- eserlerin kaleme alındığı dönemlerin şartlarını da dikkate alarak bilgi verebilir misiniz… Yeni bir kitap çalışması var mı veya yazmayı arzulayıp da yazamadığınız?

― Destan ve Kurşun’u, Millî Eğitim Bakanlığı bastı. Tiyatro… 2. baskısı yaptı bakanlık. Anadolu Deyince, hikâyeler… Yeni bir diyalektik… Ertuğrul Gazı’nin 6. baskısını Bozüyük Belediyesi yaptı. Durun Kalabalıklar’ı İstanbul’da Okur Yayınevi bastı.

Kafka, “Kalem, yazarın elinde bir araç değil, organlarından biridir” diyor. Yazılanları cemiyete sunmak, yazmaktan daha büyük handikap. Yazma gayretini kırıyor. Allah’tan, Türk kimliği üzerine bir eser nasibetmesini niyaz ederim. Fikir ve estetik açıdan başörtüsü üzerine tefekkür etmeliyim; bitmek üzere… İslâm üzerine, fikir mübarezesi ve fikrî hislenmeler halinde yazmak isterim.

―En basit ifadeyle, yazılarınızda, İslâm’ın emir ve yasaklarının arkasındaki hikmeti arıyorsunuz. Kardelen’deki yazılarınız bu minval üzere. Bir Müslüman olarak, alışılagelmişin dışında, nasihat eden, bilgi veren değil de okuyanın okuduktan sonra razı olup kabul edeceği veya içindeki fikri tümden reddeceği bir üslup bu. “Yeni Bir Diyalektik” isimli eserinizde de bu arayış var. Mesela o eserde benim çok hoşuma giden şöyle bir cümle var: “Önündeki taşa, elindeki tek malzemesi daha sert bir taşla, ancak akşama kadar bir yüz kazıyabilen insanın; bir gün bütün yaptıklarının resim gibi, film gibi, ayna gibi, aynen yaşadığımız gibi karşısına çıkarılacağını anlayamamasına, haydi hakkı var diyelim (aslında yok ya…)… Ama bugün koskoca kütüphaneyi bir küçük maddeye görüntülü, hareketli ve sesli kaydedebilen ve onları istediği zaman tekrar tekrar görebilen, uzaklara adını sanını bilmediği insanlara bile anında ve istediği vakit gönderebilen, hattâ üzerinde oynayabilen insanın “Hesap gününde” her şeyin, karşısına çıkarılacağını anlamamaya hakkı yok…” Edebiyatımızda örneği olan bir üslup mudur bu? İlk olarak sizin tarafınızdan mı uygulanıyor?

―Misafirin önüne ikram edilebilecekleri koyduktan sonra, ona istediğini yeme imkânı vermek gibi, doğru fikre sahipseniz, onu ifade edersiniz, ukalâlık etmeden, baskı yapmadan onu en münasip şekilde takdim ederek okuyucu vicdanını, fikirle ve kendisi ile hesaplaşmaya dâvet edersiniz. Bunu yapmak isterim. Böyle üslûbu olan var mı, bilmiyorum. Ancak bunun üstünde Üstad Necip Fazıl’ın insanı eserinin içine çekip, kendisiyle hakikat üzerine hesaplaştıran ve hakikati sevdiren üslûbu var.

―“Durun Kalabalıklar” isimli eserinizde Üstad’ı tanıyana kadar çekilen fikir çilenizi okuduk. Üstad’ı tanıdıktan sonra Kardelen çıkana kadar Ali Erdal neler yaptı? Görevi gereği nerelerde bulundu? Hangi faaliyetlerin içinde yer aldı?

―Üstad’ı tanımadan önce Bilecik köylerinde ilkokul öğretmenliği… Tanıdıktan sonra Kütahya ve Turhal’da öğretmenlik, Söğüt Çaltı Ortaokulu ve Söğüt Lisesi’nde müdürlük… Bilecik Anadolu Lisesi’nden emeklilik…

―Yetmişli yılların sonunda milletvekilliği aday adayı olmuşsunuz. 2004-2009 yılları arasında da Belediye Meclis üyeliği yaptınız. Siyasetin dünü, bugünü ve sizin siyasete bakışınız hakkında bilgi alabilir miyiz… Fikirle siyaset bir araya gelir mi?

― Siyaset; bir dâvâ uğruna alternatifler içinde en uygun olanı seçme, uygulama, yoldaki engelleri yenme sanatı… Mukaddes bir gaye uğruna ise ne güzel, menfaatiniz içinse, iki dünyanızı da kararttınız. Siyaset zaten fikir için yapılmalı. Siyaset, yani cemiyeti idare etme işi ve sanatı, asıl fikir adamının işi. Menfaat ve nefs merkezli kapitalist bir dünyada, olmaz değil ama çok zor. Tek başına olmaz, kadronuzu kurabilirseniz iyi, hattâ kadro kuruldu ise şart.

―Bütün fikir veriminizi Kardelen’e aktardığınızı biliyoruz. İkinci planda kalmış başka ilgi ve beceri alanlarınız da var. Özellikle hat sanatında ev ve işyerlerimizi süsleyen eserleriniz var, resme de bir dönem ilginiz vardı diye biliyoruz. Yine Kardelen’in ilk sayılarında yayınlanmış “İsimsiz” mahlaslı şiirleriniz var. Sohbetlerinizde gönderme yaptığınız sinema filmleri… Sanatın diğer dallarıyla alakanız dün nasıldı, bugün ne aşamada?

― Resim ve hatla uğraşmak, başka hiçbir şeyle ilgilenmemek isterdim… Şiir öyle yüce bir değer ki, en uzak olan bile kendisini, -en azından okumak şeklinde- ondan mahrum edemiyor.

―Allah nazarlardan saklasın, daim etsin, emsallerinize göre çok zinde, sağlıklısınız. Hanımınızın bundaki payını göz ardı etmeyerek, onun dışında bu halinizi neye borçlusunuz?

― Allah’a şükür…