KARDELEN DERGİSİ’NİN 101. SAYISI ÇIKTI…

29 yıldır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Temmuz-Eylül 2019 tarihli 101. sayısı çıktı.

Dergi yeni sayısında; “Doğu ve Batı” konusunu ele alıyor. Kapakta okuyucuya; “Birinin eksiği öbüründe gizli iki dünya Doğu ve Batı” sözüyle sesleniyor. Ayrıca kapakta Doğu ve Batı’yı temsilen Mostar ile San Francisco köprülerinin görsellerine de yer veriyor.

“Eserde nitelik ve iman” başlıklı başyazıda; Ali ERDAL; “Sayılamayacak kadar çok katlı gökdelenler yapabilirler, sun’i adalar, siteler kurabilirler, ama Sinan gibi maddeye aşk, fikir ve mânâ üfleyemeyeceklerdir.” diyor.

Dergi editörü; okumayan cemiyete sitemini belirterek, bugün olmasa da bir gün fikrin değerinin anlaşılacağını söylüyor. Site editörü yazısında Doğu ve Batı kelimelerinin etimolojisinden yola çıkarak “doğu hep yeni bir hayatı, doğumu, başlangıcı gösterirken batı bitişi, sona erişi karanlığı akla getiriyor.” diyor.

Üstad Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu” dergisindeki “Batı’nın üç gözü ve” başlıklı yazısı ile başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.

Derginin 101.sayısında yer alan yazılardan bazıları şöyle:
Eserde Nitelik ve İman – Ali Erdal
Biz İstemeyi Bilelim – Kadir Bayrak
Doğu ile Batı Birlikte Bir Hayal Kurabilir Mi? – Sinan Ayhan
Ben, Öteki ve Ötesi – Yavuz Sert
İki Doğu ve İki Batı Rabbi’nin Hakkı İçin – Muhsin Hamdi Alkış
Bir Farkla, Bir Fazla – Altan Atan
Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.

Kaynak: Kardelendergisi

Gelecek sayı konusu hakkında

Gelecek sayı (102) konusu, 05.08.2019 tarihinde sitemizden (kardelendergisi.com) ilân edilecek.

Kardelen’e eser gönderecekler; sitemizden gelecek sayı konusunu, kalem erbabına mesajı ve düşünen adama hitabı okumalıdır.

Eserler, 19-25.06.2019 tarihleri arasında “KARDELEN’DE YAYINLANMASI TALEBİYLE” Word dosyası olarak (kardelen@kardelendergisi.com) adresine gönderilmelidir. Bu tarihler dışında ve başka adreslere gönderilenlerin takibi mümkün değildir.

Her sayı için ayrıca eser gönderilmeli. Bir seferde en fazla 2 fikir yazısı ve hikâye, 3 şiir, 2 sayfa karikatür gönderilebilir.

Başta inceltme işaretleri olmak üzere imlâ kaidelerine dikkat edilmeli.

Elle düzenleme yapılmamalı, programın imkânları kullanılmalı. Elle düzenlemeler, dizgi sırasında eserleri, programın şartlarına döndürme mecburiyeti sebebiyle, fazladan emek ve zaman kaybettirmektedir. Bunun kul hakkı olduğuna dikkat etmeli.

Kaynak: http://kardelendergisi.com

Işık doğudan yükselir

Varsayalım ki nur topu gibi bir oğlunuz olmuş. Allah analı babalı büyütsün. Hastane telâşesi, eve geliş, ziyaretler derken sağlıkla ilgili bir sıkıntı yoksa ilk gündeminiz yavrunuza bir isim koymak olacak. Gelin bir varsayım daha yapalım. İsim konusunda sadece iki seçeneğiniz olsun. Nüfus memuru Matrix’de Neo’ya mavi ve kırmızı hap arasında seçim yapmasını isteyen Morpheus gibi size sadece iki isimden birini seçebileceğinizi söylesin: Doğu veya Batı? Hangi ismi seçerdiniz?

Türkçe’deki doğu, batı, Arapça’daki şark, garb, İngilizce’deki east, west sözcüklerinin tümünün anlam kökeninde güneşin doğması ve batması var. Türkçemizdeki doğu ve batı kelimeleri adları üstünde güneşin doğuşundan ve batışından türetilmiş. Arapça şark sözcüğü şafağın rengindeki kırmızılıktan geliyormuş. Garb ise ayrılan uzaklaşan demek. Gurbet, garip kelimeleri aynı kökten sözcükler…

İngilizce’de doğunun karşılığı east, Almanca’da osten, batı ise İngilizce’de west, Almanca’da westen… Ortak kökenli oldukları çok belli olan bu sözcüklerin kökü Antik Yunan’a dayanıyor. Doğu anlamındaki east sözcüğü Antik Yunan’da şafak tanrıçası olan Eos’dan geliyor. Batı ise Eos’un oğlu Hesporos’dan…

Hâlâ oğluna Doğu mu Batı mı ismini koysam diye düşünen varsa bu bilgilerden sonra düşünmez sanırım.

Lâtife bir yana, etimoloji de gösteriyor ki doğu hep yeni bir hayatı, doğumu, başlangıcı gösterirken batı bitişi, sona erişi karanlığı akla getiriyor.

Bu kavramların coğrafî anlamları da var elbette ancak bu anlamları göreceli. Avrupa bize göre batıda ancak Amerika’ya göre doğuda. Hoş bu varsayım bile haritaların açılış halinden kaynaklanıyor. Amerika’yı sağa alan bir haritayı açsak biz batıda Amerika doğuda kalacak.

Neden günümüzde böyle bir isimlendirme var? Hristiyan ve Yunan kültürlerinden doğan Avrupa ve Avrupalılar’ın göç ederek yenidünya dedikleri Amerika “Batı” olarak adlandırılırken, merkezin Avrupa alınması ile gerçekten uzakta ve doğuda kalan Çin, Japon Hint kültürleri ve İslâm Medeniyeti Doğu Medeniyetleri olarak isimlendirilmiş. İsimlendirmeyi elbette kavramı bulan, onun sahibi yapar. Bir kavramın sahibi olmak önemlidir. Kendilerini merkezde görenler bulundukları yere göre doğuya isimler vermişler. Orta Doğu, Uzak Doğu, Yakın Doğu gibi. Batı için böyle isimlendirmeler yok.

Oğlunuzun ismini Doğu koymanız anlam bakımından güzel ancak bu çocuğun “iyi” biri olması için elbette yeterli değil. Ârif isminde kör cahil, Halîm isminde çok asabi kişiler olabilir. O yüzden şunu soralım kendimize: ismimiz güzel ama ya kendimiz?

Medeniyet sahamıza bir bakalım… Bu sorunun cevabı -acı bir şekilde- açık olarak görülmüyor mu? Doğu bir zamanlar gerçekten dünyayı aydınlatan bir medeniyet iken, Batı kelimelerin kökeni olan Antik Yunan efsanelerindeki gibi Doğu’nun feyzi ile yetişen oğlu durumundayken bugün oğul babayı hiçe sayıyor, o da yetmiyormuş gibi kendi çıkarı için her türlü edepsizliği, saygısızlığı, saldırganlığı yapmıyor mu?

Güneş hâlen var. Her gün doğudan yükselmeye devam ediyor. Derdimiz, ehlinin dediği gibi bu güneşi ceketimizin astarı içinde kaybetmiş olmamızdır. Bizim kendi muhasebemizi yapmamız Doğu – Batı muhasebesini yapmamız demektir. Tarih gösteriyor ki bu medeniyetler arasındaki değişimler, kazanımlar, kayıplar bizim yaptıklarımızdan veya yapmadıklarımızdandır.

O yüzden gelin önce kendi muhasebemizi yapalım.

Kaynak: http://kardelendergisi.com

Günah bizden gitsin;

101. sayımızla karşınızdayız.

Üç ayda bir de olsa 48 sayfalık sayılar hazırladık. Ele aldığımız konunun cüssesi nispetinde bazen bu sayı 50’li bazen de 60’lı rakamlara ulaştı. Bir dergi yaprağının kabaca dört kitap sayfasına denk geldiği düşünüldüğünde her sayı kitaplık çapta bir eser aslında…

Marifet, iltifata tâbidir. Ortaya koyduğumuz dergilerin değerini takdir edecek biz değiliz elbette. Kimseden sırtımızı sıvazlamasını da beklemedik. Buna rağmen, bizim bu duruşumuz birilerinin mesuliyetini de ortadan kaldırmadı.

Merkez nüfusu altmışbin, il geneli ikiyüzbin olan bir ilden sesimizi duyurmaya gayret ettik, ediyoruz. Dile kolay 28 yıldır bu gayretin içindeyiz. Ortaya nasıl bir eser koyduğumuzun biz farkındayız da velev ki sayfalarımızda sadece maç anlatsak, yemek tarifi versek, kimsenin anlamadığı karalamalar yapsaydık, istikrarla çıkmanın olsun bir karşılığı olması gerekmez miydi? Olmadı.

28 yılda kaç milletvekili, kaç vali, kaç kaymakam, kaç belediye başkanı gördü bu şehir. Böyle bir mesuliyetimiz olmadığı, onların bizi bulması görevleri olduğu halde çoğu ziyaret edildi, dergi takdim edildi. Açın bakın yaptıkları konuşmalara. Ailenin kutsallığı, çocuklarımızın geleceği, gençliğin önemi, eğitim politikalarımız, değerlerimiz üzerine ne nutuklar atılmıştır. Sadece şurada zikredilen konulara hasredilmiş en az 50 tane sayımız mevcut. Kimin dikkatini çekti?

Ya Kültür Bakanlığı… Sözünü etmeye değmez.

Fildişi kulelerinde ahkâm kesen yazar, çizer tayfasına gönderdiğimiz dergilerin poşeti dahi açılmadan çöp kutusuna atıldığını da bilmiyor değiliz.

Günah bizden gitsin.

Okumayan bir cemiyete, ancak okunursa kıymeti anlaşılacak yazılar sunduk. Dergimizle birlikte, belki de ondan da çok kendimiz yetiştik, geliştik. Her biri ayrı bir meslek dalında ve hepsi de işinde belli bir noktaya gelmiş, emsallerinin çok farklı ilgi alanlarına rağmen, “zehirle pişmiş aş”ı yemeye gönül vermiş yazarlarımızla, geçmişe dönüp baktığımızda hiç de küçümsenmeyecek bir mesafe katettiğimizi görüyor ve Allah’a hamd ediyoruz, bugün.

100. Sayımızla birlikte artan abone sayısı ile sosyal medya hesaplarımızda artan takipçi sayısı da gösteriyor ki bizim meselemizle dertlenen düşünen adamlar mevcut

Biz bayrağımızı diktik, yükselttik.

Bugün olmazsa bir gün fikrin değeri anlaşılır.

İyi okumalar…

Kaynak: http://kardelendergisi.com

Kardelen toplantısındaki konuşma

Ali ERDAL:

Dergi bir fikir mektebidir. Bir defa, derginin bir tezi olması lâzım. Eğer siz, üç beş genç bir araya gelmiş, tırnak içinde söylüyorum “hiç olmazsa kendi yazdığımız yazıları yayınlarız” demişseniz, o derginin ölümünü işin başında kabul etmişsiniz demektir. İşin başında öyle bir tez ortaya koymalısınız ki o teziniz işi sürüklesin. Kardelen, bu işi, “fikrin değerini bilenlere” olarak yaptı ve işin başında bunu söyledi. Bugün çıkan dergilerin bir kısmı bir maceracılık üzerine, işin zorluklarını bilmeyenlerin maceraya atılması şeklinde. Hâlbuki biz işin başında tehlikeleri bilmemenin verdiği cesaretle ortaya atılan maceracılar değiliz dedik ve bir tez ortaya koyduk: Dedik ki fikir olmadan hiçbir şey olmaz. Dergi bir de kendisine bir okuyucu sınıfı tespit etti. Siz güzel sanatlar üzerine bir dergi çıkarıyorsanız okuyucu kitlesi bellidir, güzel sanatlardan anlayanlara, merak duyanlara hitap edeceksiniz. Yayınınız ona göre olacak. Meselâ, devlet demir yollarının çıkardığı bir dergi vardı, onun da adı Kardelendi. Biz bunu fikrin değerini bilenlere diyerek her kesimde, cemiyetin bütününde olabilecek bir topluluğa hitap ettik. Ben, dedi, fikrin değerini bilenlere hitap ediyorum. Burada bir de şu var. Eğer siz Kardelen’e itibar etmiyorsanız, fikrin değerini bilmiyorsunuz demektir. İşin başında kendisine alâka duymayanları bir yere yerleştirdi, kendisine alâka duyanları bir yere yerleştirdi. Alâka duymuyorsa, gam değil arkadaş. Evet biz senden mahrum kalıyoruz ama sen de fikrin değerini bilenlerden mahrum kalıyorsun, demiş oldu.

Şimdi dergi fuarlarında sergiler açılıyor. Dergiler konuluyor, başında dilenci gibi bekleniliyor. Gelenlerin gözünün içine bakılıyor. Hâlbuki orada dergi fikrini ortaya koymalı, tezini ortaya koymalı. İşte bunun için her dergi fuarına gidişte bir video hazırlamayı, o videoyu orada göstermeyi, alâka duymasalar bile, görmeseler bile… Meselâ ne diyor “Osmanlı’nın doğduğu topraklardan”, çıkışımıza bir zemin koyuyoruz biz, kardeşim Bilecik’ten çıkmışsınız, küçük bir yerden, ne olacak. Biz ne diyoruz; “Osmanlı’nın doğduğu topraklardan…” “Bir kere daha…” Yani çıkışımıza bir meşruiyet kazandırıyoruz. Bir fuara katıldım. Hiçbir derginin ne tez olarak ortaya koyduğunu ne de okuyucu kitlesi olarak şuur sahibi olduğunu gördüm. Yani dergiler imdat diye sesleniyorlar ama önce kendilerinin ne oldukları, ne olmaları gerektiği, cemiyetle münasebetlerinin ne olduğu konusunda bir fikir, idrak sahibi değiller. O zaman ne oluyor 3 sayı 5 sayı çıkıyor, ilk çıkarma heyecanı kaybolunca, dergi de, çıkış beyannamesinde Kardelen’in söylediği gibi, dergi mezarlığını boyluyor. Gerçi çıkan her dergi mezarlık adayı…

Derginin bir tezi olmalı. Kardelen, bütünüyle, cümle halinde söylemese de bir tez ortaya koyuyor, o da nedir, dünyada bir tane tez var zaten. “Allah vardır” bunun dışında bütün tezler, ona nispetle tezdir. Onu ne kadar ifade ediyorsa… Şimdi zannediliyor ki böyle söyleyince hep Allah’tan bahsedelim, Allah’ı zikredelim… Dergi konuşurken de, kahvaltıdayken de, sizin teziniz üzerine, yani en büyük tez üzerine olmalı. Şimdi burada bir dörtlük okuyalım:

Birçok farklı kalbe yüze ulaştık

Yokuşlar tırmandık düze ulaştık

Delilik dense de yaptığımıza

Hamdolsun Allah’a Yüz’e ulaştık.

Şimdi şairimiz Murat bunu söyleyebildiyse Kardelen’in demek ki bir tezi varmış. Şimdi dergilerin pek çoğunda tez olmadığını düşünüyorum. Tamam sorsanız Müslümanız, İslâm üzereyiz… Evet de… Müşahhas halinde bir tez olarak söylenmiyor. Yine aynı şairimiz:

Haddimizi belirler bize Hak’tan gelenler

Aynı olmaz şüphesiz bilmeyenle bilenler

Kıymetini çilesi tayin eder dâvânın

Kara kış ortasında açılır kardelenler.

İlk mısrada, Kardelen’in bugüne kadar ki tezini cümleleştiriyor. Bunu görmüş, varmış demek ki… İkinci mısrada Hadis’e gönderme yaparak yine tezimizi ortaya koyuyor.

Dergi bizim için nedir? Dergi bizim -bugünlerin meşhur dizisi Ertuğrul diliyle söyleyelim- pusatımızdır. Dergi gayemiz değildir. Gayemiz dergi çıkarmak değil. Dergi, bir fikir hareketi olmak durumunda olduğu için tezimizi dergi ile ifade ediyoruz. Eğer dergi bizim için amaç olursa, gaye olursa, üç sayı beş sayı sonra bu sayıda ne koysak sıkıntısı başlar. Hâlbuki derginin cemiyete bir söyleyeceği var. Bir zamanlar öğretmen okulundayken köye geldim. Gece yarısı bir ses… Minareden, hoparlör de yok o zaman… Minareden sesleniyor… Komşular falan yerde yangın var… Sevabını seven yangını söndürmeye koşsun… Bakırını alan gidiyor… Sıra olmuşlar… Şimdi cemiyetin karşısında çıkıp, yangın var ey cemiyet, falan yerde şu var der gibi derginin cemiyete söyleyeceği bir sözü yani tezi olması lâzım. O zaman sizin günübirlik düşünmek gibi -şimdi lüksümüz diyorlar- haddimiz olamaz. Uzun vadeli düşünürsünüz. Allah bize ileriki sayıları düşünmek imkânını verdi. Böylece biz daha şimdiden acaba önümüzdeki sayıda ne yapsak, ne koysak, nasıl doldursak derdi sıkıntısı bir yana, gelen hangi yazıyı azaltsak sıkıntısını çekiyoruz. Bir mesajımız var.

Bir de, dergiler ne yapıyorlar. Kapalı devre televizyon gibi hareket ediyorlar. Üç beş arkadaş bir araya geliyor. Onlar da ekseriyetle falan filân cemaatten, gruptan oluyorlar. Aralarına başka kimseyi almıyorlar. Hâlbuki Kardelen, dergiyi -lâ teşbih- cami gibi düşünüyor. Kardelen’e bir yükseklik izafe etmek için camiye benzettiğimiz sanılmasın. Camiden bir usûl alıyoruz. Camiye, cemaati idrak eden gider. Peki, bunun için kapıda bir kayıt, önceden numara, sıra alma var mı? Çin’den bir Müslüman gelir, minareyi görür, buraya gider. İmam olmaya ehildir. O kadar insanın içerisinden sivrilir, imam olur. Öyleyse biz yazı kadrosunu sadece kendimizden ibaret düşünmemeliyiz. Standart, üye, sayı düşünmemeliyiz.

Bir zamanlar, Kardelen’in muhasebesini yaptığımız bir yazıda “Kalem Başına” demiştik. Nasıl, “Ey millet! Seferberlik ilân edildi, eli silâh tutan koşsun.” Şimdi biz de diyoruz ki cemiyete; “Ey millet! En çok ihtiyacımız olan fikir elden gidiyor… Eli kalem tutanlar, kalem başına…” O bakımdan gelen siteme haklıysa, haklı diyoruz. Bize, “benim şiirimi koymamışsınız, 100.sayıda şiirimin olmasını isterdim” diyene hak veriyoruz. Ben şahsen şimdi –benim bir dalgınlığımdan ileri geldiği için- kayıtlara geçsin, özür diliyorum. Hâlbuki şiirlerine yer ayırmıştık, kargaşa oldu, o şiiri oraya, bu şiiri buraya almak gibi… Şiirin konmamış olduğunu şimdi fark ediyorum. Haklı. Biz bu kadronun ilkleriyiz, nasıl bizim dediğimiz olmaz da senin dediğin olur, sen kim oluyorsun değil. Sonradan gelen ehil biri –müezzin, imam olması gibi- rey sahibi olabilir.

Ve yine teze bağlı olarak dergi rey sahibi olmalı. Her sahada söyleyebileceği bir sözü olmalı. Allah’a hamd olsun, kapaklarımızın değeri görülüyor. Niçin? Çünkü biz her sayıda kapaklarımızı asıl teze nispet ederek, asıl tezin bugüne aktarılması gibi kapaklar hazırlıyoruz. Allah’a şükür bunlar, fikirlerini söyleyen, istişare eden kadromuz sayesinde oluyor; çizerimiz sayesinde şekil haline geliyor. Dergi fuarlarına katılmak, o bakımdan bana anlamlı gelmiyor.

Fikir eksikliğini hissediyorlar ki orada bir iki etkinlikte bulunabilirsiniz, diyorlar. Neden? Onlar da hissediyorlar ki derginin orada bir şey söylemesi lâzım. Ve ilk fuara katıldığımız zaman zannediyordum ki dergiler tezlerini ifade eden arkalarında afişler, şunlar, bunlar olacak. Bunun için de biz, bir güneş doğuyor, üzerinde Kardelen yazısı şeklindeki logomuzu, o şekilde basılı halde oraya sermiştik. Şimdi kapaklarda tez yok, fikir yok, ona göre bir logoları yok; bunların dergi mezarlığını boylamaktan başka çareleri yok. Dergiyi gören, nasıl minareyi gördü, orada namazımı kılayım diye düşündüyse dergiyi gören kendi haline bakıp ben burada yer almalıyım, diyebilmeli. Hayır, biz bunu dedirebilmeliyiz ve ona göre hazırlanmalıyız. Bu noktadan, Kardelen’in şu ana kadar katettiği mesafe, tezlerini işin başında söylemesinde ve gittikçe gelişmesinden… Peki Kardelen bu tezlere, bu fikre ne zaman vardı? Daha duvar gazetesini çıkarırken vardı. Nitekim fotokopi sayılarda sen de işaret etmişsin Sinan, “Acıyorum” icat etmişiz ve ifade etmişiz Acıyorum’un ne olduğu… Dergide kendinden icat, tavırlar, söyleyişler, ifadeler olmalı. Biz Söylesek Lâf olur… Düşmandan, karşı cepheden bir söz alıyoruz, bunu biz de söylesek doğru, ama biz söylesek lâf olur. Tefekkür, Ayışığı, nasıl güneş, aslında ayın bir ışığı yoktur, güneşten alıp bize yansıtıyorsa, Kardelen’in de bir tezi yoktur; yahu, deminden beri tez, tez diyoruz. Biz alıyoruz güneşten, yansıtıyoruz, tezimiz bu… Bir arka kapak fikri… Bu cemiyet nelerden meydana gelmiştir. Şunlardan meydana gelmiştir, işte bunlardan mahrum kaldığı için cemiyet bu haldedir mânâsına “Bu cemiyetin” diye Hakan KARAHAN’ın yazdığı yazılar… Başta, Üç Nokta buluşu. Bu sayıda izahı… Yani biz işin başında başlamışız. Fotokopi sayılarda “daire veriyoruz” buluşu… Bulmaca hazırlıyorlardı. Geometrik şekil olarak daire… Böyle espriler… Kendine has bir ele alış tarzı. Bu ele alış tarzıyla ilgili son olarak şunu söyleyeyim… Muterizler, İslâm’a itiraz edenler karşısında, ezik, yılgın, ya işte aya biz gitseydik de, gelişseydik de, Batı falan, Batı malları daha güzel diye ezik bir tavır değil, karşı cepheye bakıp onu müstehzi, kendi tezinden emin bir şekilde… Şöyle bir misal getiriyorum… Adam lüks arabasında gidiyor, gayet rahat, yazsa kliması var, kışsa sıcak ortamda. Şehrin ortasından gidiyor, köpekler de dışarıdan havlıyor. Şimdi bizim dönüp onlara cevap mı vermesi lâzım? Onlar havlasınlar dursunlar. Neymiş filân yerde bir karikatür çizilmiş, Peygamberimize hakarete yeltenilmiş, yeltenilmiş diyorut, hakaret edilemez çünkü… Bizim onlara karşılık, mitingler yapalım, tepkimizi gösterelim mi dememiz lâzım… Şimdi çok sevdiğim bir ağabeyim telefon ediyor, falan yerde belediye şu şu resimleri kaldırmış, ona nasıl tepki gösterelim. Yahu niye tepki göstereceğiz, dedim. Yapmışsa yapmış. Biz kendi tezimiz varsa o tezimizi daha şevkle, daha gayretle anlatalım, eğer bir tepki gösterilecekse tepki şuydu. Cemiyetin karşısına geçecek kim geçecekse, arkadaşlar işte, falan yerde, filân belediye şu resmi kazımıştır diye gösterecek. Bu resim Levnî’nin filân minyatürüdür, burada şu ifade ediliyor. Biz de bu düşünceyle onu oraya koymuştuk, şimdi bu belediye bunu kaldırıyor. Bunun karşısında bağırmak, çağırmak, hakaret etmek, abesle iştigal.

Kardelen’in bu noktadaki görüşü, dergi, bir tez sahibi olacak, okuyucusunu tespit edecek, karşı cepheye nasıl bakacak ve nasıl bir tavır takınacak, eğer bunları tespit etmişseniz, sizin bir teziniz vardır ve Allah’ın izniyle de kervan yürüyecektir…

Arz ederim…

Kaynak: http://kardelendergisi.com

Kardelenden haberler

BİLECİKLİ YAZAR ve ŞAİRLER BULUŞMASI

Pazaryeri Halk Eğitim Merkezi tarafından düzenlenen Bilecikli yazarlar, şairler, gazeteciler, radyo ve televizyoncular buluşmasına dergimiz sahibi Ali Erdal ile editörü Kadir Bayrak katıldı. Bilecik’in Pazaryeri ilçesindeki etkinlikte, Ali Erdal da bir konuşma yaptı.

Bilecikli yazarları bir araya getirerek tanışmalarını ve kaynaştırmak amacıyla düzenlenen etkinlikte Kardelen dergisinin yanı sıra Ali Erdal’ın kitapları da sergilendi. Katılımcılara teşekkür belgelerinin verilmesi ile etkinlik sona erdi.

ULUSLARASI DERGİ FUARI’NA KATILDIK

Geçtiğimiz Nisan ayında 100.özel sayısı çıkan Kardelen Dergisi, Türkiye Dergiler Birliği (TÜRDEB) tarafından düzenlenen 10.Uluslarası Dergi Fuarı’na katıldı.

Bu yıl, 25-28 Nisan tarihleri arasında İstanbul Eyüpsultan’da düzenlenen fuarı, 100 binin üzerinde okur ziyaret etti. Fuara yaklaşık 250’ye yakın dergi katıldı.

Fuarın açılış gününde Meclis Başkanı Mustafa Şentop, Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu ile Eskişehir Milletvekili Nabi Avcı da fuarı ziyaret etti.

Kardelen Dergisi editörü ile yazarlarının katıldığı dergi fuarında Kardelen standının ziyaretçileri arasında Yenişafak Gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan ile Aile ve Sosyal Politikalar eski bakanı Sema Ramazanoğlu da vardı.

Fuar kapsamında Kardelen Dergisi’nin standını ziyaret eden okurlara derginin son çıkan sayılarından hediyeler verildi.

22. Kardelen TOPLANTISI

Kardelen’in yayın periyoduna göre yapılan yazarlar toplantısı 4 Mayıs 2019 tarihinde Bilecik’te yapıldı. Burada ekolleşmesi üzerine bir konuşma yapan dergi sahibi Ali Erdal; derginin bir fikir mektebi olduğunu ve dergilerin tezi olması gerektiğini ifade ettikten sonra, “Kardelen, bütünüyle, cümle halinde söylemese de bir tez ortaya koyuyor. Bir tane tez vardır zaten: “Allah vardır”. Bunun dışında bütün tezler, ona nispetle tezdir.” diye konuştu.

Dergi Fuarı ile derginin 100.sayısının değerlendirmelerinin yapıldığı toplantıda, 101.sayıya dair fikirler de istişare edildi. Bir sonraki toplantının, Altan ATAN’ın dâveti üzerine 13 Temmuz’da Konya’da yapılması kararı alınarak toplantı sonlandırıldı.

Kaynak: http://kardelendergisi.com

Azərbaycanın ilk qadın Xalq şairəsi Mirvarid Dilbazinin şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Əməkdar mədəniyyət işçisi, Azərbaycanın ilk qadın Xalq şairəsi Mirvarid Dilbazinin “Bahar sevincinə uya bilmirəm” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 101-ci sayında çap olunub.

“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, “Mahmud Kaşqari Medalı” laureatı, Əli Kərim adına Sumqayıt şəhər Poeziya Klubunun sədri, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Sumqayıt bürosunun rəhbəri, şair İbrahim İlyaslı, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.

Qeyd edək ki, bundan öncə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində “Ehtiyacım var” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Kahramanmaraş şəhərində fəaliyyət göstərən “Hece Taşları”aylıq şeir dərgisinin 48-ci sayında çap olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti və İctimaiyyətlə Əlaqələr şöbəsi

Xalq şairi Hüseyn Arifin şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Azərbaycan SSR Dövlət Mükafatı laureatı, Azərbaycanın Xalq şairi Hüseyn Arifin “Analar” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 101-ci sayında çap olunub.

“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, “Mahmud Kaşqari Medalı” laureatı, Əli Kərim adına Sumqayıt şəhər Poeziya Klubunun sədri, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Sumqayıt bürosunun rəhbəri, şair İbrahim İlyaslı, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.

Qeyd edək ki, bundan öncə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində “Ehtiyacım var” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Kahramanmaraş şəhərində fəaliyyət göstərən “Hece Taşları”aylıq şeir dərgisinin 48-ci sayında çap olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti və İctimaiyyətlə Əlaqələr şöbəsi

Xalq şairi Osman Sarıvəllinin şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Xalq şairi Osman Sarıvəllinin “Söylə” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 101-ci sayında çap olunub.

“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, “Mahmud Kaşqari Medalı” laureatı, Əli Kərim adına Sumqayıt şəhər Poeziya Klubunun sədri, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Sumqayıt bürosunun rəhbəri, şair İbrahim İlyaslı, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti və İctimaiyyətlə Əlaqələr şöbəsi

Xalq şairi Nəriman Həsənzadənin şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Əməkdar incəsənət xadimi, Xalq şairi, Azərbaycan Respublikası Prezidenti Təqaüd Fondunun fərdi təqaüdçüsü, filologiya elmləri doktoru, professor, Heydər Əliyev Mükafatı laureatı, şair-dramaturq Nəriman Həsənzadənin “Ürəyimin ananı istəyir, qızım” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 101-ci sayında çap olunub.

“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, “Mahmud Kaşqari Medalı” laureatı, Əli Kərim adına Sumqayıt şəhər Poeziya Klubunun sədri, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Sumqayıt bürosunun rəhbəri, şair İbrahim İlyaslı, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti və İctimaiyyətlə Əlaqələr şöbəsi

Xalq şairi Səməd Vurğunun şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində Ən yeni dövr Azərbaycan poeziyasının və müasir Azərbaycan ədəbiyyatının banisi, Əməkdar incəsənət xadimi, SSRİ Dövlət Mükafatı laureatı, Azərbaycanın Xarici Ölkələrlə Mədəni əlaqə Cəmiyyətinin sədri, Azərbaycan SSR EA-nın akademiki (1945) və vitse-prezidenti (1954-1956), Xalq şairi Səməd Vurğunun “Göygöl” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 101. sayısında çap olunub.

“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isəÇağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, “Mahmud Kaşqari Medalı” laureatı, Əli Kərim adına Sumqayıt şəhər Poeziya Klubunun sədri, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Sumqayıt bürosunun rəhbəri, şair İbrahim İlyaslı, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti və İctimaiyyətlə Əlaqələr şöbəsi

Azərbaycanlı gənc xanım yazar İradə Aytelin şeiri “Kardelen” dərgisində dərc olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyi (AYB), Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin (AJB), UASB-nin üzvü, “Kultur.az” internet dərgisinin təsisçisi və baş redaktoru, yazıçı-şair, publisist İradə Aytelin “Sevgi nağılı” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 101. sayısında Azərbaycan türkcəsində dərc olunub.

“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.

Qeyd edək ki, bundan öncə yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin istedadlı nümayəndəsi, gənc xanım yazar İradə Aytelin hekayələri İran İslam Respublikasının paytaxtı Tehran şəhərində nəşr olunan “Qorxunun rəngi” adlı hekayələr toplusunda işıq üzü görmüşdü.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti və İctimaiyyətlə Əlaqələr şöbəsi

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğlu “Əlliyə çatacaq yaşın, ay Ana!” şeiri Anadolu türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dergisinin yeni 101. sayısında dərc olunub.

“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvazdır.

Qeyd edək ki, bundan öncə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “İran-Azərbaycan ədəbi-mədəni əlaqələrinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində gənc yazar Kənan Aydınoğlunun “Sənsiz yaşamağın sirrini öyrət” adlı şeiri İran İslam Respublikasının Təbriz şəhərində fəaliyyət göstərən “Ədəbi Körpü” aylıq ədəbi dərgisinin 8-ci sayında Azərbaycan və fars dillərində dərc olunmuşdu.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti və İctimaiyyətlə Əlaqələr şöbəsi

“KARDELEN” DERGİSİ

[thumb]http://gundelik.info/uploads/posts/2019-04/1555094784_kardelen-100-gundelik.info.jpg[/thumb]

KARDELEN DERGİSİ
fikrin değerini bilenlere…
Üç ayda bir çıkar
Fiyatı: 5.00 YTL
Yıllık abone bedeli: (Posta bedeli ile birlikte) 20 YTL, Yurt dışı 15 Euro

Posta çeki: Ali ERDAL 1215004
Banka hesap numarası:
Ziraat Bankası Bilecik Şubesi: 0118 38793261 5001
fikrin değerini bilenlere…

Sahibi ve Yazı İşleri Md.
Kalemli Ltd Şti. Adına: Ali ERDAL
Editör: Av. Kadir BAYRAK
Site Editörü: Yavuz SERT
Temsilcilik sorumluları:
Bursa: Feyza BAKAN
Köprübaşı ve Sürmene (Trabzon): Mehmet BALCI
Gemlik: Turgay ERTEM
Kütahya: Veli YILMAZ
KAPAKLAR
Fikir: Kardelen (istişare)
Grafik: Emre KAYMAZ

DİZGİ: Kalemli Ltd. Şti. BİLECİK
BASKI: Sakarya Gazetecilik Matbaacılık – BİLECİK

İRTİBAT: İstiklal Mah. Çalış Sk. İlbey İş Merkezi No:2-6 Kat:2 Daire:28 Bilecik
Büro: 0 228 212 55 88 * Faks: 0228 212 87 10
0 505 212 75 88 – 0 505 212 75 83

* Başta gelecek sayı konusu ve yazı gönderme tarihi olmak üzere
dergimizle ilgili bilgiler, sitemizden de takip edilebilir:
Neşri istenen eserler, Word dosyası olarak gönderilmeli:
kardelen@kardelendergisi.com
Eserlerin iadesi beklenmemeli.
Yazıların sorumluluğu, yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

Röportaj – “Tehlikeleri bilmemenin verdiği cesaretle ortaya atılan maceracılar değiliz.”

Kadir BAYRAK.

Kardelen’in muhasebesinin yapılacağı 100.sayıda, dergimizin kurucusu ve halen sahibi eğitimci-yazar Ali Erdal Hocamızla röportaj yapmayı arzu ettik. Okul duvar gazetesinden başlayarak 28 yılı deviren ve 100.sayıya ulaşan Kardelen’in istisnasız bütün sayılarında ve her aşamasında emeği bulunan Ali Erdal Hocamızla derginin dününü, bugününü ve yarınını konuştuk.

―Dergi çıkarma fikri ilk nasıl ve nerede doğdu? “Kardelen” ismine nasıl karar verildi?

―Nasrettin Hoca bakmış, çeşmeden su akmıyor. Çünkü borusunu tıkamışlar. İnsanlar ve hayvanlar susuz bırakılır mı?.. Hemen tıkacı çıkarmış. Biriken su her tarafını ıslatınca demiş ki: “Senin ağzını kapatanın bir bildiği varmış”…

Eğitim sistemimiz; ezberci, dolayısıyla araştırmayan, icat ve keşif bilmeyen, öğrendiklerini davranışa geçiremeyen, kabiliyetlerini tam kullanamayan, eser veremeyen; belli sevgi ve nefretler dayatılmış, şahsiyetsiz insanlar yetiştiriyor.

Öğretmen, bilhassa Türkçe edebiyat öğretmenleri… Okuyan, okuduğunu anlayan, doğru düşünen ve yorumlayan, kazandıklarını eser haline getiren, rey sahibi ve şahsiyetli; doğruya inanan, güzeli seven, iyiliğe teşne; kabiliyetlerinin ve millî değerlerinin farkında, kendine ve milletine inanan ve güvenen insanlar yetiştirmeli. Sistemin; eli, kolu, dili bağlayan engellerinin üstesinden gelmeli. Benim yaptığım bu… Bilecik Anadolu Lisesi öğrencileri gayretime tahminimden, ümidimden daha fazla cevap verdi ve Kardelen, öğrencilerin elinde duvar gazetesi olarak doğdu. Sıradan, âdet yerini bulsun diye çıkan bir duvar gazetesi değil! Eser olarak doğdu. Belirtilen zamanlarda istikrarla çıkıyor. Her birinin ayrı köşesi, sütunu var ve aksamadan devam ediyorlar. Gençlik heyecanları ve enerjileri gazetede parlıyor. Okulun, hattâ şehrin nabzını tutuyorlar. Yeni sayı çıktığında önü dolup taşıyor. Hoşnut olmayanlar, kardşı olanlar, herkes derse girince çaktırmadan okuyor. Böyle bir faaliyet, öğrencisinden idarecisine herkesi memnun etmeli değil mi? Öyle olmadı. Okulda daha tesirli bir güce tahammül edilebilir mi? Görülmüş şey mi? Böyle başına buyruk hareket ederse öğrenci, ilerde bunlar irtica gibi bir gücün elinde zararlı olur. Emareleri de görülüyor. Bunu zamanında önlemeyeni de sistem cezalandırır. Darbe heveskârı cuntaya ve şefine haddi bildirilmeli… Beni onların öğretmenliğinden aldılar. Fakat bu Kardelen’i durduramadı. Kırat gemin almış, yol mu dayanır! Engelleri aştılar. Çocuk oyunu oynamıyorlar… Büyük adamlar, dünyaya hitap eden yayın yapıyorlar. Duvar gazetesi ile yetinmeyip, fotokopi nüshalar çıkardılar. Yerime derse giren öğretmenlere usul ve edep dairesi içinde tepki gösterdiler. Ve onların gitmesini, benim tekrar öğretmenleri olmamı sağladılar.

Mezun olunca hep birlikte Sakarya gazetesine geldiler ve basılı dergi olarak devam heyecanlarını belirttiler. O heyecanı ve isteği kimse durduramazdı. Bu duruma göre Kardelen, 28 değil, 31 yaşında…

İşin olaylar kısmını ve ismin nasıl verildiğini Özgür, bu sayıdaki yazısında çok güzel anlatmış.

―Anadolu’nun küçük bir şehrinde fikir dergisi çıkarmak ve fikir çilesine talip olmanın zorlukları nelerdi?

―Çoğu zorluk, büyük yerde de küçük yerde de aynı… Büyük yerlerin imkânları daha geniş. Köyden çıkacak futbol takımı şehirden çıkacakla yarışabilir mi? Ama en büyük devletimizin doğduğu topraklardan bir fikir zuhurunun, kabul edilebilirlik bakımından bir imkân olduğu muhakkak. Bunun için bazı tanıtımlarımızda “Osmanlı’nın doğduğu topraklardan” dedik ve şöyle tamamladık: “Bir kere daha!” “Osmanlı’nın doğduğu topraklardan bir kere daha!”

Şimdi, teknik ve iletişimdeki gelişmeler sayesinde her yerde aynı imkânlar var. Erzurumlu İbrahim Hakkı meşhur eseri Marifetname’yi bastırabilmek için İstanbul’a gitmek mecburiyetinde idi. Şimdi dağda, bir yandan sürülerini güden çoban, yayın yapabiliyor. Bu furya bir zaman sonra, kalite yarışına döner.

Umumî zorluk şu: Bir Kızılderili atasözü, “Muhatabınızın anladığı, sizin ifade ettiğiniz değil, onun anlama kapasitesi kadardır” diyor. Fikir dergisi, kimsenin hayalinde bile yok. “Fikrin değerini bilenlere” diyoruz… Deli olmalıydık… Çıkış beyannamemizde zorlukları peşin olarak ifade etmiştik:

“Şu zamanda ve böyle bir zeminde, kurumun kültür tahsisatını ‘kitabına uydurarak’ kapmak ve kurumun mallarını kendisi ve yandaşları için ‘okutmak’ becerisindeki açıkgözler dergi çıkarır… Kozasında ölmeye razı böcekler gibi, dar çevreye hitapla yetinen mütevazı kahramanlar dergi çıkarır… Cepleri bol parayla doldurulan ve Türk kültürünü yıkmakla görevli kişicikler, fuhuş dedikodularını fiyakalı şekilde ele alan dergiler çıkarabilir… Cemiyet bütün bunları anlar… Fakat fikir ve kültür dergisi çıkarılmasını anlayamaz… Öldürülünce cesedi, fikir düşmanı magazin gazeteleriyle örtülecek olanlar için fikir dergisi çıkarmayı düşünenler, uzaydan gelmiş yaratıklar gibidir. Şairin ‘Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz’ dediği gibi, biz de fikri anlayan nesle âşina değiliz…”

Neyi neye rağmen yapıyoruz; daha başlangıçta beyannamede söylüyoruz: “Biz tehlikeleri bilmemenin verdiği cesaretle ortaya atılan maceracılar değiliz.” Diyoruz ama okuyan kim? Bakın daha o zaman ne demişiz: “Bir kısmını ifadeye çalıştığımız menfi şartlara rağmen Kardelen’i çıkarabildik… Hiçbir zengine eyvallah etmemeyi, resmî ve özel ilân dilenmemeyi, ‘abone olun’ diye kimseye yalvarmamayı ve dostlarımıza bile ‘hatırımız için dergimizi satın alın’ dememeyi göze alarak…” Ve Allah Kardelen’e cemiyet meydanına çıkmayı nasip ediyor. Kardelen, cemiyete, istihza ile soruyor: “Sonsuza taşma kapasitesindeki imanın ve fikrin dergisini çıkarmak azmindeki kalemlere (tımarhaneye atmayı düşünmüyorsan); nasıl bir muameleyi yakıştırırsın?..”

Çocukça heyecanları ciddiye alan ve körükleyen, bir şey yaptığını zanneden bir öğretmen… Bir süre sonra heyecan biter. Çocuklar, hayata atılınca şarkının dediği gibi olur: “Bu da bir hevesmiş güzelim, geldi geçti!” O gün öyle görenler, bugün çeyrek asır sonra, yanlış teşhis etmişiz demek asaletini gösterebiliyor mu? Dergi hediye ettiğimiz biri… Satın al, abone ol demiyoruz… Hediye!.. Bakmadan, teşekkür etmeden, ikiye katladı, iyice bastırdı, tekrar ikiye katladı, iç cebine tıkıştırdı. Akıbetini tahmin ediyoruz. Günlerce cebinde unutulacak, hatırlanınca en yakın çöplüğü boylayacak. Gül atmak misali, meseleyi az çok anladıkları halde, görmezlikten gelenler var bir de… Onları Allah’a havale ediyoruz.

Şimdi biz, çeyrek asrı aşkın zaman sonra bir hususta şaşkınız… Bu durumda başlatanlar, devam edenler, katılanlar; dergiyi satın alanlar, okuyanlar yani bugüne kadar yaşatanlar, sosyal medyada destek olanlar nasıl takdir edilir, aciziz. Nasıl teşekkür edeceğimizi bilemiyoruz. Allah’tan mükâfatlarını misliyle vermesini niyaz etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

―6. Baskısı yapılan “Ertuğrul Gazi – Kaynağı Bulan Adam” eserinizde Kayı Boyu’nun üçyüz yıl ve yedibin kilometre süren yolculuğunu “toprağını arayan tohum” olarak nitelendiriyorsunuz. Söğüt, Bilecik ve çevresi de “tohumu bekleyen toprak” olarak vasıflandırılıyor. Kader inancımız gereği hiçbir şey tesadüfle izah edilemeyeceğine göre, Kayı Boyu’nun uzun yolculuğunun nihaî noktası, Kardelen’e de can suyunu veren Bilecik’i zaman ve mekân planında değerlendirebilir misiniz…

―Her şey Allah’ın kudretinde olduğuna göre, her şeyin kaderi var. Kardelen 8. sayısında bunu ele almış, “Toprakla kültürü barıştıralım” demişti. Mizah kongresi, Nasrettin Hoca’nın memleketine yakışır. Güreş turnuvası denince, hele karakucak, herkesin aklına Kırkpınar gelir. Kavun, güneşi bilmez ama, ihtiyacının hasretini çeker. Hasret, Allah’ın içimize yerleştirdiği, belki bütün mahlûkatına kapasitesine göre verdiği, aşkın tohumu… Her şey, bir şeyin hasretini çeker, onlar vesileyle ve vasıtasıyla hasreti çekilen Allah’tır. Leylâ ile Mecnun’da anlatıldığı gibi. Canımız bir yiyecek ister, niçin, ondaki bir değere vücudumuzun ihtiyacı vardır. Allah onu istetir. Üstad ne güzel ifade ediyor: “Seni aramam için beni uzağa attın!” Aş ermek, basit bir istek değildir. Lut gölü malûm… Oradan bir Osmanlı devleti zuhur edebilir mi? Azerbaycan’dan bir kardeşimiz ve yazarımız Kardelen için bunu ifade etti… Cavit Kasımlı… Akademisyen… “En büyük devletimizin kurulduğu topraklardan bir tefekkür dergisi doğması tabiîdir. Kardelen de fikir dünyamızda yerini alacak.”

―Günümüzde dergi çıkarmanın zorlukları, birçok derginin yayın hayatının kısa ömürlü olduğu, devam eden dergilerin de basılı hallerinden e-dergiye geçtiği bir ortamda 28 yıldır çıkan Kardelen, dergiciliğin geleceğini nasıl görüyor?

―Dünya bir değer erozyonu yaşıyor. Sayı çokluğu, kaliteyi öldürüyor. Basılı her şeyden uzaklaşma furyası… Sebebi ucuzculuk ve kolaycılık. Her sahada bütün dünyayı saran bir hastalık. Çağın hastalığı… Mevsim nezlesi gibi… “Evlâdiyelik” denirdi eskiden, kaliteli mal için. Şimdi kaliteye lüzum yok, bir kere kullan at. Kitap yerine, görüntü… Çek fotoğrafı, sanki büyük eser veriyormuş gibi, ondan sonra bir daha görme… İnsanlığın, bir kere gördükten sonra kaybolup gidenden, dijital ortamdan bıkacak ve kâğıt üzerinde sabit kalanın hasretini çekeceğini ümit ediyorum. Kardelen olarak basılı olanda, sitedekinden üstün değerler olduğunu göstermeliyiz. İnternette gördüğünden daha üstün bir fikir tadını Kardelen’de hâkim kılmaya çalışıyoruz. Bu tadı bir kere alan, vaz geçemez. Bunun şuurundayız.

―Kapaklar dergilerin vitrinidir. Kardelen’in kapaklarına baktığımızda derin mânâlar içerdiğini, Üstad’ın deyişiyle fikir sancısı çekildiğini görüyoruz. Kardelen’in dergi kapaklarındaki fikirler kime ait, kapaklar nasıl şekilleniyor?

―Kapaklar, herkesin az çok, kendi kapasitesine göre farkettiği değerler. Basılı derginin değerini hem gösteriyor, hem arttırıyor. Hem vitrin, hem fikir. Dergiyi kalıcı kılan en önemli unsur. Dergicilikte birinci değer… Batı’da bugün bile bir dergi birini kapak yaptı mı, dünyayı sarsan haberlerin önüne geçiyor. Büyük Doğu’nun kapaklarından evlere, işyerlerine asılanlar olurdu. Bugünkü teknikle etkili kapaklar yapmak daha mümkün. Kardelen bunu en iyi şekilde başarıyor. Yüzüncü sayısında, göğsünü gere gere bütün kapaklarını dergide yayınlıyor. Bunu yapabilen bir dergi bilmiyorum.

Çıkacak sayı konusunun istişare ile seçilmesi kaliteyi başlatıyor. Aramızdan birinden bir fikir kıvılcımı… İstişare ile geliştiriliyor. Herkesten orijinal fikirler doğuyor. Emre, istişarelerden sonra karar veriyor ve çiziyor. Bazı fikirler çizim sırasında icat ediliyor. Meselâ 87. Sayı kapağı böyle… Emre’nin icadı… Her gönüldaşımız, kapağın ne ifade ettiğinin şuurunda. İletişim imkânlarını bu yolda en iyi kullanan olduğumuzu rahatça söyleyebiliriz. Kapakların kalitesi, önce taşıdığımız iman ve fikirden, sonra yine ona bağlı olarak istişare ve gönülden faaliyet, ve gayretten…

―Fikrin değeri nasıl bilinir? 28 yılı Kardelen’le geçen ömrünüzde fikrin değeri bilindi mi?

―28 yıldır, fikrin değerini bilen okuyucularından başka kimseye eyvallah etmeden istikrarla yayınlanabilmesi, tek başına bunu ifade eder. Demek fikrin değerini bilen bir kadro var. Ve bu kadro, bütün hayatı ile, mükâfatını Allah’tan bekleyen bir gayret içinde. Aynı şekilde yurt içinden ve dışından eserlerimizi değerlendirir misiniz taleplerinin gittikçe artması… Demek çıkış beyannamemizde dediğimiz olmuş: “Bir maya tutturulabilmiş.” 3 ayda bir yapılan toplantılar, alınan kararlar, bunların kayda geçirilmesi, uygulanması, takibi… Yazıların toplanması, tasnifi, değerlendirilmesi, yerleştirilmesi, takibi, sonra sitede yayınlanması… Dergi, site, Ayışığı ve sayı editörlükleri… Yayın kurulu… Aksamadan vazifeler yapılıyor.. Röportajlar… İlk yayınından itibaren devam eden köşeler; acıyorum gibi… Başta teknik olmak üzere her sahadaki gelişmeleri, paket programları hemen en iyi şekilde kullanıyoruz. Çıkış beyannamemizde, “hâlâ ve her şeye rağmen var olduğuna inandığımız DÜŞÜNEN ADAM’a” hitap edildi. “Onlara ulaşılabilirse bir maya tutturulabilir” dendi. Başka bir destek olmaksızın 100. sayıya ulaşabildiğine göre demek ki bir maya tutturulabilmiş. Kapakların eser olarak ortaya çıkışı, 2. Sayfa yazısının seçimi, Kürsü yazısını seçimi… Fikrin değerinin bilinmesi ve vatanın her yerini tutması büyük hadise… Bunu diyemesek de, fikrin değerini bilenler oldu diyebiliriz. Bu sayede Kardelen üç ayda bir de olsa, açıyor. Bu sayede kendine has karar alma sistemini kurul. İşliyor, gelişiyor. Kararlar uygulanıyor. Dergi çıkıyor, site devam ediyor. Ve hepsi ile Kardelen bir üniversite gibi… Her sayı bir fikir indifaı…

Dopdolu bir 100. sayı, içinde Kardelen’in muhasebesini yapan birbirinden güzel ve her biri Kardelen’i değişik bir yönünü muhasebe eden yazılar, haberler, resimler, röportajlar… Her biri ayrı ayrı Kardelen etrafında bir fikir nüvesi, bir fikir hâlesi meydana geldiğini gösteriyor.

―100 sayılık tarihe baktığımızda Kardelen’in geldiği yeri nasıl değerlendiriyorsunuz, eksikleri var mı, şunları yapabilsek daha iyi olur dediğiniz şeyler var mı?

―“Düşünen adamlar” dışında bir güce eyvallah etmeden yapılabilecek olan yapıldı. Dergi, siteler, sosyal medyalar, toplantılar… Bu minval üzere her birinde gelişme ve yeni icatlarla devam ediliyor. Arıların çiçeklerde toplaştığı gibi, fikrin değerini bilenler Kardelen etrafında toplanıyor. İnanç, istişare ve istikrarla karınca gibi çalışmaya devam… Sefer bizden, zafer Allah’tan.

―Kardelen’in “Çıkış beyannamesi”nde, “biz tehlikeleri bilmemenin verdiği cesaretle ortaya çıkan maceracılar değiliz” dedikten sonra o gün için uygulanması şöyle dursun söylenmesi bile hayal edilemeyecek prensipleri ortaya koyuyorsunuz. 100. sayınızda da aynı beyanname yer alıyor. Size o prensipleri söyleten anlayış neydi? 100. sayıda da aynı beyannameyi yayınlamakta amacınız nedir?

―Doğru fikir, tükenmez enerji santralı. Çıkış beyannamesini söyleten; 100. sayıya getiren; sosyal medyaları harekete geçiren; toplantıları, istişareleri ve röportajlar yaptıran, yazıları yazdıran, icatları yaptıran, prensipleri ortaya koyduran ve uygulatan odur. Bir hadisten sağlam imandan üstün nimet olmadığını öğreniyoruz. Allah’a şükrediyoruz. Bizim yerimize Yunus söylesin:

“Gördüm diyen değil, gören

Bildim diyen değil, bilen

Bilen O’dur, gösteren O,

Aşka esir olan benem!”

―Kardelen, 100 sayıdır ikinci sayfasında okuyucusunu Üstad’ın bir yazısı ile karşılıyor. Kürsü köşesinde, İman ve İslâm Atlası’na yer veriyorsunuz. Derginin mizanpajında, köşe isimlendirmelerinde, yazarların eserlerinde Büyük Doğu’nun bariz bir etkisi var. Büyük Doğu’yu nasıl ifade edersiniz? Kardelen’e, Büyük Doğu fikriyatı içinde bir yer tayin etseniz…

―Büyük Doğu kendisini “İslâm’ın emir subayı” olarak ifade ediyor. Ve hakkını veriyorsa ayakta alkışlanmasını yani yanında yer alınmasını, hakkını veremiyorsa, şarlatanların akıbetine mahkûm edilmesini istiyor. Bu mânâda müslümana düşen, ya yanında yer almak, ya karşısında olmaktır. Biz elimizden geleni yaparız; Büyük Doğu fikriyatı içinde yerimizin neresi olduğu mühim değil. Bir sayı 2. sayfaya başka bir yazı koyduk. Okuyucu tepki gösterdi. Demek tavrımızı anlayan bir okuyucu var.

―Bir Hoca olarak, mensup olduğunuz nesil, Kardelen’in mensup olduğu nesil ve günümüze kadar nesilleri tahsil etseniz, kıyaslar yapsanız, düşünce iklimleri bakımından neler söylersiniz… Büyük Doğu’nun yetiştirdiği bir nesil mevcut mu? Büyük Doğu bu nesilleri nasıl etkiledi? Üstad’tan sonra ikinci sırada sizi en çok etkileyen bir isim var mı?

―Bizim neslimiz, Köroğlu hikâyelerini, masalları, destanları, halk hikâyelerini, menkıbeleri dinleyebilen son nesil… Ninniyle uyumanın hazzını bilen nesil. Anlatıcı, Tahir ile Zühre’yi anlatırken, “Eller geldi, Zührem gelmedi” diye türküsünü söylediği zaman kendisi dâhil, herkes ağlardı… Bir duygu ortaklığı… Köroğlu hikâyelerini anlatan, yeri gelince kalkar oyunu oynardı, herkes başını dik tutardı. Keloğlan, masal kahramanı değil, oyun arkadaşımızdı. Nasrettin Hoca bilge dedemizdi. Çocuklara yatmadan önce tekerlemeler okunurdu. Veya en büyük çocuk okurdu:

“Karşıdan gelen kırk atlı!”

Çocuklar hep birlikte at yürüyüşünün sesini ve kişnemelerini taklit eder…

“Kırkı da Muhammed adlı”

Salâvatlar…

“Evimizin etrafı…”

Çocuklar hep birlikte:

“Kırk Yasin kaplı!”

Emniyet ve huzur içinde yatağa…

Evlerde kadınlar ve çocuklar; caminin bitişiğinde mekteplerde erkekler… İlmihal bilgileri konuşulur, Kur’ân ezberlenirdi.

Büyük Doğu’yu anlamada bu fikir iklimi mühim rol oynadı.

Boşnak şair Cemalettin Latiç, “Babam Türkçe Yunus Emre’den ilâhiler söylerdideğil, organlarından biridir” diyor. Biz ümmî annemizden öğrendik Yunus Emre’nin şiirlerini. İlâhileri geline kına yakarken, damat giydirilirken söylenirdi. Yunus aramızda köyün yaşayan yüce kişisiydi. Mektepte ve akşamları evlerde İslâm harfleri ile yazılmış Muhammediye, Ahmediye benzeri eserler okunurdu. Ben namaz surelerini bu oturmalarda ve mektepte öğrenmişim.

Öğretmen okulunda Batı klâsikleri, Batı müziği, Batı sanatı sevdirildi ve okutuldu. Aynı yıllar, günün modası sol eserleri okudum. Tanınmış fıkra muharrirlerini okurduk, çizerleri takip ederdik, aldığımız gazeteleri değiştirerek. Askerlik çağında çeşitli grupları tanıdım.

―Bugüne kadar kaleme aldığınız eserler hakkında –beş kitabınızın yayınlandığını biliyoruz- eserlerin kaleme alındığı dönemlerin şartlarını da dikkate alarak bilgi verebilir misiniz… Yeni bir kitap çalışması var mı veya yazmayı arzulayıp da yazamadığınız?

― Destan ve Kurşun’u, Millî Eğitim Bakanlığı bastı. Tiyatro… 2. baskısı yaptı bakanlık. Anadolu Deyince, hikâyeler… Yeni bir diyalektik… Ertuğrul Gazı’nin 6. baskısını Bozüyük Belediyesi yaptı. Durun Kalabalıklar’ı İstanbul’da Okur Yayınevi bastı.

Kafka, “Kalem, yazarın elinde bir araç değil, organlarından biridir” diyor. Yazılanları cemiyete sunmak, yazmaktan daha büyük handikap. Yazma gayretini kırıyor. Allah’tan, Türk kimliği üzerine bir eser nasibetmesini niyaz ederim. Fikir ve estetik açıdan başörtüsü üzerine tefekkür etmeliyim; bitmek üzere… İslâm üzerine, fikir mübarezesi ve fikrî hislenmeler halinde yazmak isterim.

―En basit ifadeyle, yazılarınızda, İslâm’ın emir ve yasaklarının arkasındaki hikmeti arıyorsunuz. Kardelen’deki yazılarınız bu minval üzere. Bir Müslüman olarak, alışılagelmişin dışında, nasihat eden, bilgi veren değil de okuyanın okuduktan sonra razı olup kabul edeceği veya içindeki fikri tümden reddeceği bir üslup bu. “Yeni Bir Diyalektik” isimli eserinizde de bu arayış var. Mesela o eserde benim çok hoşuma giden şöyle bir cümle var: “Önündeki taşa, elindeki tek malzemesi daha sert bir taşla, ancak akşama kadar bir yüz kazıyabilen insanın; bir gün bütün yaptıklarının resim gibi, film gibi, ayna gibi, aynen yaşadığımız gibi karşısına çıkarılacağını anlayamamasına, haydi hakkı var diyelim (aslında yok ya…)… Ama bugün koskoca kütüphaneyi bir küçük maddeye görüntülü, hareketli ve sesli kaydedebilen ve onları istediği zaman tekrar tekrar görebilen, uzaklara adını sanını bilmediği insanlara bile anında ve istediği vakit gönderebilen, hattâ üzerinde oynayabilen insanın “Hesap gününde” her şeyin, karşısına çıkarılacağını anlamamaya hakkı yok…” Edebiyatımızda örneği olan bir üslup mudur bu? İlk olarak sizin tarafınızdan mı uygulanıyor?

―Misafirin önüne ikram edilebilecekleri koyduktan sonra, ona istediğini yeme imkânı vermek gibi, doğru fikre sahipseniz, onu ifade edersiniz, ukalâlık etmeden, baskı yapmadan onu en münasip şekilde takdim ederek okuyucu vicdanını, fikirle ve kendisi ile hesaplaşmaya dâvet edersiniz. Bunu yapmak isterim. Böyle üslûbu olan var mı, bilmiyorum. Ancak bunun üstünde Üstad Necip Fazıl’ın insanı eserinin içine çekip, kendisiyle hakikat üzerine hesaplaştıran ve hakikati sevdiren üslûbu var.

―“Durun Kalabalıklar” isimli eserinizde Üstad’ı tanıyana kadar çekilen fikir çilenizi okuduk. Üstad’ı tanıdıktan sonra Kardelen çıkana kadar Ali Erdal neler yaptı? Görevi gereği nerelerde bulundu? Hangi faaliyetlerin içinde yer aldı?

―Üstad’ı tanımadan önce Bilecik köylerinde ilkokul öğretmenliği… Tanıdıktan sonra Kütahya ve Turhal’da öğretmenlik, Söğüt Çaltı Ortaokulu ve Söğüt Lisesi’nde müdürlük… Bilecik Anadolu Lisesi’nden emeklilik…

―Yetmişli yılların sonunda milletvekilliği aday adayı olmuşsunuz. 2004-2009 yılları arasında da Belediye Meclis üyeliği yaptınız. Siyasetin dünü, bugünü ve sizin siyasete bakışınız hakkında bilgi alabilir miyiz… Fikirle siyaset bir araya gelir mi?

― Siyaset; bir dâvâ uğruna alternatifler içinde en uygun olanı seçme, uygulama, yoldaki engelleri yenme sanatı… Mukaddes bir gaye uğruna ise ne güzel, menfaatiniz içinse, iki dünyanızı da kararttınız. Siyaset zaten fikir için yapılmalı. Siyaset, yani cemiyeti idare etme işi ve sanatı, asıl fikir adamının işi. Menfaat ve nefs merkezli kapitalist bir dünyada, olmaz değil ama çok zor. Tek başına olmaz, kadronuzu kurabilirseniz iyi, hattâ kadro kuruldu ise şart.

―Bütün fikir veriminizi Kardelen’e aktardığınızı biliyoruz. İkinci planda kalmış başka ilgi ve beceri alanlarınız da var. Özellikle hat sanatında ev ve işyerlerimizi süsleyen eserleriniz var, resme de bir dönem ilginiz vardı diye biliyoruz. Yine Kardelen’in ilk sayılarında yayınlanmış “İsimsiz” mahlaslı şiirleriniz var. Sohbetlerinizde gönderme yaptığınız sinema filmleri… Sanatın diğer dallarıyla alakanız dün nasıldı, bugün ne aşamada?

― Resim ve hatla uğraşmak, başka hiçbir şeyle ilgilenmemek isterdim… Şiir öyle yüce bir değer ki, en uzak olan bile kendisini, -en azından okumak şeklinde- ondan mahrum edemiyor.

―Allah nazarlardan saklasın, daim etsin, emsallerinize göre çok zinde, sağlıklısınız. Hanımınızın bundaki payını göz ardı etmeyerek, onun dışında bu halinizi neye borçlusunuz?

― Allah’a şükür…

Kadir BAYRAK.”Kardelen olmasaydı”

Muhal farz…

“Kardelen” olmasaydı…

Dergimizin kurucusu Ali Erdal Bey, sıradan bir edebiyat öğretmeni gibi derslere girip çıksaydı. Emekli olduktan sonra da köşesine çekilseydi.

Veya yazarlarımız Sinan Ayhan, Özgür Alkan Alkış, Cahit Ay, Veysel Şeker, Kevser Fidan ve diğerleri, Bilecik Anadolu Lisesi’nden 1992 yılında mezun olan o sınıf, Ali Hocamızın fikirlerine iltifat etmeseydiler… Ne işimiz var bizim yazıp çizmeyle, başka işimiz mi yok, derdimiz üniversiteyi kazanmak, şu dersten geçer not alalım yeter deseydiler…

Şimdi nerede olurduk?

Topluluk adına fikir yürütme hak ve yetkisine sahip değilim. Ama kendi adıma bu muhasebeyi yapabilirim… Ben, nerede olurdum?

İlkokul 3. Sınıfın ilk döneminin sonuna kadar İzmit’te okudum. Babam, Allah rahmet eylesin, vefat edince baba yurduna, Bilecik’e göç ettik. Muhacirlik, bizde dededen toruna intikal eden bir kader…

Bilecik’teki öğretmenim, Ertuğrul Ger, Allah ona da rahmet etsin, site editörümüz Yavuz Sert’in dayısının kayınpederi. Rahmetlik babamın da liseden sınıf arkadaşı. Benim geldiğimi duyunca sınıfına kaydolmamı arzu etmiş. İnanan bir insandı. Resmî törenlerde dikilirken boşa dikilmeyin, içinizden 3 İhlâs 1 Fatiha okuyup ölmüşlerinizin ruhuna bağışlayın, derdi.

Üstad, “O ve Ben” veya “Bâbıâli” eserinde olsa gerek, bir an’ı kelimelerle resmediyor. Zannederim Boğaz’ı kayıkla geçerken bir an’ı hafızasında donduruyor. Ve diyor bu an’ı hayatım boyunca hep hatırladım. Üstad’ı tanımadığım demlerde bu şekilde davrandığımı hatırlıyorum. 5. Sınıfın bir töreni hafızamda taptaze. Yağmur yağdığı için töreni okulun içinde yapmışlardı. Şöyle düşünmüştüm; eğer bir insanın hatırası için bu kadar hürmet gösterilecekse hatırasına hürmet gösterilecek kişi Peygamber olmalı. Ancak O’na (sav) bu şekilde hürmet edilebilir, başka bir faniye değil…

Başlangıçta ben nerede olurdum diye sordum ya onun için bu kadar lâf kalabalığı yapıyorum. İlkokuldaki o halime, ortaokul ve lise yıllarıma bakarak söylüyorum bunu, Kardelen olmasaydı, herhalde yine namaz kılardım. Ama o kadar… Yine mizacım gereği zayıf olan aksiyon yanım hiç harekete geçmezdi… İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbânî Hazretleri “Bu devrin cihadı söz ve fikirledir” buyuruyor. Cihadsız olunabiliyorsa, ki olamaz, bir Müslüman olurdum…

Çok şükür ki kader bu şekilde tecelli etti.

Nasreddin Hoca’ya soruyorlar; dünyanın ortası neresidir, diye.

Hoca anında cevap veriyor; eşeğimin ayağının bastığı yerdir. Burun kıvırıyorlar. Hoca, inanmazsanız ölçün, diyor.

Hoca, muhakkak ki, Allah Resulü’nün varislerim dediği, âlimlerdendi, gönül ehliydi, veliydi, evliyaydı. Onların yalan söylemesi muhal olduğuna göre o gün imkân olup ölçülebilseydi Hoca’nın işaret ettiği yerin dünyanın ortası olduğu ilmen de ispat edilecekti. Buna şeksiz, şüphesiz inanıyorum.

Teşbihte hata olmasın…

Yine muhal farz… Hocaya sordukları gibi şimdi, bugün, bana da birileri gelip sorsa; 15. İslâm asrının, 1440. Senesinin Cemaziyelevvel ayının şu gününde nerede olmak isterdin?

Cevabım, işte tam burada, Kardelen bünyesinde, bu satırları kaleme aldığım yerde, sizlere bu yazıyı hazırlarken olmak isterdim, olur.

Üstad yine “O ve Ben”in takdim bölümünde, Efendi Hazretleri’ne, Abdülhâkîm Arvasî Hazretleri’ne hitaben “her yıldızla her yıldızarası dünya yol ve yönlerinden bana en doğrusunu” gösteren diyor.

Demek ki Allah’a ulaşmanın sayısız doğru yolu var. Bir de EN DOĞRU YOLU…

100 sayı boyunca bize en doğru yol üzerinde olmayı lütfeden, bahşeden Allah’a sonsuz hamd,

Kâinatı ve içindekileri yüzü suyu hürmetine yarattığı biricik Habibi’ne binlerce selâm,

O’nun ehline, ashabına, tabiine, teba-ı tabiine, evliyaya, şühedaya, yolumuzun büyüklerine, Kardelen’e can suyunu veren beldemizin büyükleri Şeyh Edebâli, Dursun Fakih ve Ertuğrul Gazi’ye tazim ve hürmet…

28 yıldır Kardelen’i okuyup, destek verdiğiniz için hepinize saygı, sevgi, hürmet ve selâm…

Derginizin 100. sayısı hayırlı olsun…

İyi okumalar…

KARDELEN DERGİSİ’NİN 99. SAYISI ÇIKTI…

Çeyrek asrı aşkın bir zamandır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Ocak-Mart 2019 tarihli 99. sayısı çıktı.
Dergi yeni sayısında; “Allah’ın güzel isimleri (Esma-ül Hüsnâ)” konusunu ele alıyor. Kapakta okuyucuya; “Allah’a inandım de ve dosdoğru yürü” hadisiyle sesleniyor.
“Tek” başlıklı yazısında; “Tek” olma üstünlüğüne, ululuğuna, yüceliğine sahip olanın sadece Allah olduğunu belirten Ali ERDAL “Allah, benzeri olma ihtimali dahi olmayan, bir ikincisi olmamış ve olamayacak “tek”… “O’nun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yokdur.” diyor.
Dergi editörü; sayıların en kemallisi 99.sayıya geldiklerini belirterek, “Hamurunu üçlerin, yedilerin, kırkların yoğurduğu bir cemiyetin can suyunu verip büyüttüğü Kardelen’de, sayıların sırtına yüklediğimiz mânâlarda hata etmediğimizi görüyor ve şükrediyoruz, bugün.” diyor. Site editörü de yazısında doksan dokuzun bereketi ile dergide güzel yazıların ortaya çıktığından bahsediyor.
Bu sayıda yazarımız Yavuz SERT’in Yalova Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ebubekir SİFİL ile gerçekleştirdiği Esmâ-ül Hüsnâ temelinde Allah tasavvurumuz ve Ehl-i Sünnet itikadımızın konuşulduğu röportaj da okuyucularını bekliyor.
Üstad Necip Fazıl’ın “İman ve İslam Atlası” adlı eserinin ‘Tevhid” ve “İsim” bölümleri ile başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.
Derginin 99.sayısında yer alan yazılardan bazıları şöyle:
“TEK” – Ali Erdal
Veliler Ordusundan – Kadir Bayrak
Malcolm Bir Kere “Allah” Derse – Sinan Ayhan
“O” – Mustafa Kınıkoğlu
Deliller – Muhsin Hamdi Alkış
Esmâ-ül Hüsnâ – Ahmet Mahir Pekşen
Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.

http://kardelendergisi.com/yaziarsiv.php?arsivsayi=99

Şair-publsist Rafiq Odayın şeirləri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri, şair-publsist Rafiq Oday “Gözəl, nə gözəl”, “Keşik çəkir” şeirləri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 99-cu sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Rafiq Odayın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” (Tokat şəhəri), “Kardelen” (Bilcek şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyatyönümlü dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Şair İbrahim İlyaslının şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, “Mahmud Kaşqari Medalı” laureatı, Əli Kərim adına Sumqayıt şəhər Poeziya Klubunun sədri, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü, şair İbrahim İlyaslının “Məni bu qələmdən qoru, İlâhi” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 99-cu sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.
Qeyd edək ki, bundan öncə şair İbrahim İlyaslının bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı tərəfindən gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” (Tokat şəhəri), “Usare” (Kahtamanmaraş şəhəri), “Hece Taşları” (Kahramanmaraş şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyatyönümlü dərgilərinə göndərilmişdi.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Gənc xanım yazar İlahə İmanovanın şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsi çərçivəsində Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Baş redaktorunun I müavini, istedadlı gənc xanım yazar İlahə İmanovanın “Qısqanıram” şeiri Anadolu türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dergisinin yeni 99. sayısınnda dərc olunub.
“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.
Qeyd edək ki, bundan öncə şair İbrahim İlyaslının bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı tərəfindən gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” (Tokat şəhəri), “Usare” (Kahtamanmaraş şəhəri), “Hece Taşları” (Kahramanmaraş şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyatyönümlü dərgilərinə göndərilmişdi.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğlu “Yoxdan var eyləmisən bu dünyanı sən, Allah!” şeiri Anadolu türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dergisinin yeni 99. sayısınnda dərc olunub.
“Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndələrinin əsərlərinin təbliği” layihəsinin layihəsinin rəhbəri, müəllifi, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhətçiləri isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvazdır.
Qeyd edək ki, bundan öncə gənc yazar Kənan Aydınoğlunun bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı tərəfindən gerçəkləşdirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində “Kümbet”, “Usare”, ”Yeni Edebiyat Yaprağı”, “Kardelen”, “Hece Taşları” dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılıb.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Əkbər QOŞALI.”MƏN HƏLƏ BİR CAVAN BULUD YAŞDAYAM”

yeri qanlı-qanlı döydü yağışlar,
keçib damarımda axdılar mənim.
dəli arzularım döndü yağışa,
qayıdıb üstümə yağdılar mənim.

şimşək var—buludlar davaya düşdü.
damcılar oynadı havaya düşdüm.
mən eşqin əlinə havayı düşdüm,
onunçün yandırıb-yaxdılar məni.

mən hələ bir cavan bulud yaşdayam,
yağış olmadım ki, yağıb yaşayam.
bir göz var istədim baxıb yaşayam,
qoydular üz-üzə baxtınan – məni…

Güldərən VƏLİYEVA.”QORXURAM”

Qətrə-qətrə yığılmışam özümə,
Damla-damla tökülməkdən qorxuram.
Xana kimi toxunmuşam özümə,
İlmələnib sökülməkdən qorxuram.

Nəyi tutdu, nəyi andı ürəyim?
Kimi atdı, kimə yandı ürəyim?
Ögeyliyi nə tez qandı ürəyim?
Ürəyimə təpinməkdən qorxuram.

Sevdamızın əvvəlimi? Sonu mu?
İlk arzumuz dəyişdi mi yolunu?
Asanlıqla tapmamışam yolumu,
Bu yolumdan çəkilməkdən qorxuram.

Kenan AYDINOĞLU.”Əlliyə çatacaq yaşın, ay Ana!”

Anam Aida Rəhimivanın anadan
olmasının 50 illik yubileyi münasibətilə

Süfrədən dağılmaz ruzusu heç vaxt,
Dadlı bişirdiyin aşın, ay Ana!
Tarixə çevrilib, yaddaşa hopan,
Bilibsən qədrini daşın, ay Ana!

Allaha ibadət Haqqın yoludu,
Möminlər Allahın sadiq quludu,
Sanma ki, bu ömür qəmlə doludu,
Sən ölüm fikrindən daşın, ay Ana!

Aşiqin gözündən daha gözəldi,
Şairin sözündən daha gözəldi,
Cənnətin özündən daha gözəldi,
Yanaqdan süzülən yaşın, ay Ana!

Görmüsən Sən neçə yası və toyu,
Uludu yenə də Türkümün soyu.
Şahidi olubsan həyatın boyu,
Qarlı günlərini qışın, ay Ana!

Çəkibsən nazını doğmanın, yadın,
Yenə şərəflidi dünyada adın,
Sən məni dünyaya gətirən qadın,
Əlliyə çatacaq yaşın, ay Ana!

Mehmet Şerif CEBE.”Bir an dicleyle”

Durgun suların bağladı yosun,

Martı gibi sessiz çırpınıyorsun.

Bir uğultu gibi içimde kopar fırtınalar,

Aktıkça gözlerinden hüzünlü damlalar.

Gözlerinin güldüğü anlar serap olmuş,

Üzgün aka aka kıyıların harap olmuş.

Ey Mezopotamya’nın mavi engereği!

Fuzuli’den okudum seni çilenin beşiği.

Ulaştır, gönlümdeki ızdırabı serin suyundan,

Selâm ona gönlümdeki aşk pınarlarından.

Ah Dicle’m, çağlayan sularına seriliversem!

Seninle sevdadan günlerce söyleşsem.

Anlatsan bana sevdayla yüklü Cezeri’yi,

Anadolu’nun manevî mimarı Karani’yi.

Anlatıversen bana ahuların gözlerinden,

Gönül arkadaşı Mecnun’ nun çilesinden.

Sen Mezopotamya ve Bağdat’a hayat,

Suyundan gönülleri daha berrakları anlat.

İki can arkadaşın cömert Nil ve Fırat,

Gösterdiniz, insanlığın yalancılığına sebat.

Çok zalimler tanıdınız acımasız,

Çok zalimler gördünüz hesapsız.

Kepazeler gördünüz sineğe kepaze,

Baharlar gördünüz gülleri taptaze.

Bataklıklar gördünüz sivrisineksiz,

Kisralar gördünüz yıkıldı çaresiz.

Tanıklık ettiniz binlerce olayına tarihin,

İzlerisiniz yeryüzünde Cudi ve siz tufanın.

Coşkun sularınızla azgın insanlara dersiniz:

“Çıkacak başka yüzle karşınıza tufan, inanınız.”

“Yeni görmüyoruz sevdayı unutmuş insanları,

Boğazlayıp bülbülü baykuşa çağrı yapanları.”

“Onlar yalanladılar gerçekleri değişmeyen şahidiz,

Ey İnsanlar! Unutmadık nankörü, inatçı sizsiniz.”

Nice çilelere şahidiz kıyılarımızda,

Nice kahramanlara, medeniyet yolunda.

Onlar ki insana insanlığı öğrettiler,

Onlar ki insanı sevmeyi öğrettiler.

Yol vermediler bulanık akan ırmaklara.

Yol vermediler, kardeşliğe varmayan yollara.

Ayıkladılar dikenleri, arıttılar gönülleri,

İnsanların seçkinleriydiler, büyüktü hedefleri.

Bütün bunları gördük gözlerimizle,

İnsan-kamil’e ulaştılar söyleriz size.

Karanlıkları aydınlatan yıldızlardır onlar,

Yaratandan ötürü; yaratılanı hoş görür onlar.

İşte sularımız, onların gözyaşlarıdır.

İşte kıyılarımız, onların ayak tozlarıdır.

İşte dalgalarımız, onların coşkularıdır.

İşte uğultularımız, onların heybetli naralarıdır.

İşte sakinliğimiz, onların namaz huşularıdır.

İşte sektesiz akışımız, onların dualarıdır.

Dicle’m, sen şelaleler yapa yapa Basra’ya!

Ben dolambaçlardan düşe kalka Medine’ye.

Yüzümü sürsem, ağlasam, kutlu taşlarına,

Anlatsam, bizlerin neler neler geldi başlarına!

GEL GİDELİM O’NA YORULMADAN YETMEK İÇİN.

GÖZÜMÜZE YAŞ DOLMADAN O’NA DÖNMEK İÇİN.

İsmail GÜÇTAŞ.”Alın teri”

“İnsan, eşref-i mahlûkattır” diyemezdi babam
Bilmezdi çünkü eşrefi ve mahlûkatı
Bir Eşref Amca vardı mahallemizde
Kibar adamdı
Babam insandan iyi anlardı

Babam, çividen, demirden, duvardan
Ve alın terinden anlardı
Emeğiyle yaşamaktan anlardı bir de
Koltuğunda ekmeğiyle gelince eve
O, “alın” derdi, teri ona kalırdı

İsmail GÜÇTAŞ.”İhtiyar çınar”

Yüz yılı devirmiş ihtiyar
İki gözlü evinin eşiğinde
Bakkala gönderdiği torununu gözler gibi
Bekliyordu ölümü
Tüm borcunu ödemiş bir insan dinginliğinde
Ve bahtiyar

Birinci Dünya Savaşı’nda bebekti kundakta
İkinci’de zahireci dükkânında hamal
Dua ediyor gibiydi Allah’a
Görmeden bir dünya savaşı daha
Canımı al…

Yarının Büyüklerine Sorduk

Zehra BAYRAK
(Lise 2. Sınıf öğrencisi.

Edebiyata ve tarihe ilgisi var.)

Teknoloji çağı diye adlandırılan bir zamanda yaşadığımızı düşünürsek internetten uzak durmamız oldukça zor. Her şeyde olduğu gibi internetin de olumlu ve olumsuz yönleri var. İnternet doğru bir şekilde kullanıldığında hayatımızı birçok yönden kolaylaştırıyor. Tarihin tozlu sayfalarında kalmış bilgilere saniyeler içinde ulaşıyoruz, bütün dünya parmaklarımızın ucunda. Adından bile bihaber olduğumuz ülkeler hakkında sayfalarca bilgi bulabiliyoruz. Sanattan spora internet sayesinde hepsinden haberdarız.

Bu kadar güzel şeyin yanında tabiiki internetin de sayılamayacak kadar kötü yanı var. İnternet özellikle son zamanlarda hayatımızı ele geçirmiş durumda. Dışarıda selâm vermediğimiz insanlarla bile sosyal medya aracılığıyla iletişim halindeyiz. Hayatımızı sanallaştırıyoruz, giderek gerçeklerden kopuyoruz. Sanal arkadaşlarımızla, sanal sohbetler ediyor, insanlara karşı sanal sevgiler besliyoruz. Artık insanların kendi görüşleri yok, internet ne istiyorsa onun yanındalar. İnterneti kendi ellerimizle bir canavar haline getiriyoruz, zamanımızı ve hayatımızı veriyoruz.

Bunu biz istiyoruz beynimiz uyuşana dek videolar izliyoruz, gözlerimiz yorulana dek başka insanların hayatlarına bakıyoruz, en yakınımızın derdini bilmezken tanımadığımız insanların dertleriyle dertleniyoruz. Ve internet de bir karadelik misali içine çekiyor.

Ahmet BAYRAK
(5. sınıf öğrencisi.

Teknolojik âletlere ilgisi çok fazla.)

1.İnternet hem hayatımızı kolaylaştırır hem zorlaştırır.

2.İnternet zamanımızı çalıyor.

3.Arkadaşlarımızla ve ailemizle iletişimi engelliyor.

4.Bizi tembelleştiriyor.

5.Spor yapmak yerine internetle vakit geçiriyoruz.

6.Bilgi kaynaklarına internetle ulaşabiliyoruz.

7.Alışveriş yapabiliyoruz.

8.İnternetin konum özelliğini kullanarak bilmediğimiz yerlere gidebiliyoruz.

9.Her yerde haberlere ulaşabiliyoruz.

10.Teknolojiyi doğru kullanırsak bizim için iyi olur.

İnternet nedir, İnternetin hayatımızdaki yeri ve rolü nedir?..

Mertali MERMER,
(Lise öğrencisi, gelecekteki hayali iyi bir tarihçi olmak.)

İnternet, insanların bilgi almak, vakit geçirmek, eğlenmek amacıyla kullandığı bir araçtır.

İnternet iyi olduğu kadar da kötüdür. Örneğin, yanlış arkadaşlık, dolandırıcılık ve daha niceleri. Bana göre; aileler çocuklarını iyi ahlâk doğrultusunda yetiştirir ve bilgilendirirlerse, çocuklar daha çok insanlığa kazandırılır. İnternet hayatımızda olmasa da olur. İnternette yararlı içerik ve bilgiden çok zararlı içerik var. İnterneti, bilgi almak, tarih öğrenmek, yararlı bilgi öğrenmek amacıyla kullanmak gerekir. Bunların dışında kullanırsak, psikolojik sorunlar yaşayıp, sosyal hayattan dışlanırız. Bu yüzden İnternet hem iyidir, hem kötüdür.

Mete MERMER
(Ortaokul öğrencisi, kitap okumayı, yazılar kaleme almayı seviyor…)

İnternet, insanların vakit geçirdiği, hatırlayamadığı bilgileri hatırlamak, bilmediği bilgileri öğrenmek gibi başlıca faydalar sağlar. (İnternetin) pek çok faydası olsa bile, zararları da vardır. Bunlardan başlıcaları; “internet bağımlılığı”, “oyun bağımlılığı”, bunların neticesinde agresiflik, sosyal hayattan uzaklaşma, mutsuzluk gibi kötü sonuçlara neden olur.

Benim için internet, bilmediğim bilgileri öğrenmek, bilgi platformlarına bakmak, eğlenceli vakit geçirmek gibi şeyleri ifade eder.

Mehmet izzet GÜLENLER.”Ön söz, Öz Söz, S(öz)”

Burada yazacaklarım, kendi “öz”arayışımın “sÖZ”leri, kendi keşif yolculuğumun notları.

Aslolan, yaşadığın, yaşar hale geçirdiğin, hayata geçirdiğin şeyleri söylemektir… Yoksa susmaktır…

“Söz gümüşse, sükût altındır” denmiş ya hani… İşte, yaşanan, tatbik edilen hale geldiğinde “SÖZ” “ÖZ” olur ve o zaman altın olur.

“ Sana da başkalarına da

Yetecek kadar sus ki,

Susuşun nara olsun,

Konuşman çare olsun…”

Diyerek ne güzel anlatıyordu, Cahit Koytak “Susma Sanatı” adlı şiirinde…

Dinlemek… Dinlemek, öğrenilmesi gereken bir şeymiş… Yıllara yayılan bir süreç içinde öğrenmeye başlıyormuş insan…

Dinlemek pasif bir şeymiş gibi algılanıyor çoğunlukla günümüz dünyasında… Herkes söz almak istiyor. Kimse sözü bırakmak istemiyor; hep söz kendisinde olsun, konuşarak kendini ortaya koysun, “Ben de varım” desin istiyor.

Çok konuşan, çok bildiğini iddia eden, sözü kimselere bırakmayan, sürekli ahkâm kesen birileri varsa… Konuşan “benliktir”, aklınızda olsun… Oysa asıl yolculuk, “dinlemek” ile başlıyormuş…

Ve dinlemek, sanılanın aksine çok aktif olmayı gerektiren bir şeymiş… Hattâ aktif olmanın da ötesinde…

Rimbaud, “şiiri-şairi” anlatırken; tüm duyuların karışmasından, birbirine geçmesinden bahseder… “Kulağınla görüp, gözünle duyacaksın…” der…

İşte Rimbaud’nun dediği gibi, “dinlemek” tam da böyle bir şeymiş aslında. Tüm duyularınla, tüm hücrelerinle gerçekleşen bir şeymiş…

“Duvarın arkasını gören kâhin” olarak niteliyordu Rimbaud, şairi…

Dinlemek… Okumak… Görmek…

Hepsi aynı yerde birleşiyormuş…

Söylenenin arkasındakini duymak, yazılanın arkasındakini okumak, görünenin arkasındakini görmek…

Murat YARAMAZ.”98.sayı mizah köşesi”

Bir yeri örümcek ağı kaplamışsa, bizde bu, hareketsizlik, köhnemişlik, bereketsizlik anlamına gelir… Dünyayı örümcek ağı gibi internetin menfi halleri sarmışsa, bu dünya için ne anlama gelir? Bu durum, topyekûn dünyanın tükenmişliğinin ifadesi sayılmaz mı?

—————————————————————————————————–

Güney Afrika’daki Witwatersrand Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, insan beynini gerçek zamanlı olarak internete bağladı. Araştırmacılara göre, herkese açık bir web sitesine iletilen veriler aracılığıyla canlı bir şekilde beyindeki faaliyetler gözlemlenebiliyor. Proje sorumlusu öğretim üyesi Adam Pantanowitz, çalışmalarının, insanın kendi beynini ve başkalarının beynini anlamasını basitleştirmeyi amaçladığını söylüyor ve beyne, girdi ve çıktı olarak bilgi aktarımının sağlanabileceğini düşünüyor ve bütün internet bağlantılarından ayrı bir bağlantı olması gerektiğine işaret ediyor.

İnsanları iradeleri dışında yönetme ve yönlendirme tartışmalarına ilerde beyinlerin (heklenebileceği) endişesi de ilâve ediliyor.

Batı medeniyetinin her icadı, yeni bir problem çıkartıyor ve artan bir ivmeyle insanlığa yeni bir buhran hediye (!) ediyor.

—————————————————————————————————–

Batı toplumu ideal toplummuş gibi gösteriliyor; ama aslında içinde bulunduğu çıkmaz ile buhranda ve acınacak halde… Bununla beraber internet de bir Batı icadı olarak tozpembe bir düşmüş gibi lanse ediliyor; oysa Batı’nın tezatları yüzünden internet doğru şekilde kullanılamıyor ve aslında insanlık için düş denilen şey, kâbus halini alıyor… Bu kâbusun sonu, Batı’nın intiharı olmasın…

—————————————————————————————————–

İnternette kullanıcı sayılarına, aboneliklere, arkadaşlık sitelerine bakarsanız sanal ortamda köpürmüş bir kalabalık göreceksiniz, üstelik o kadar kalabalık içinde kimse kimseyle arkadaş değil, kimse kimsenin derdinden haberdar değil; internet kalabalığı içinde sanki elektronik bir yalnızlık var… Garip, ama gerçek olan incelik şu ki, İletişim çağında iletişememenin adı internet olmuş…

—————————————————————————————————–

FIKRA

İki ressam sergide bir tabloyu değerlendiriyor:

–Şuna bak, güneşin doğuşunu ne güzel canlandırmış.

–İmkânı yok, mutlaka güneşin batışıdır.

–Nasıl oluyor da bu kadar kesin konuşabiliyorsun?

–Ressamı tanırım, sabahları onbirden önce kalkmaz.

—————————————————————————————————–

BİLMECELER

1-İki tır şoförü dar bir yoldan nasıl geçer?

2-Antik kentte rüzgâr nasıl eser?

3-Bir tavşan koca nehri yüzerek geçti, kör bir adam bunu gördü, sağır bir kişi bunu duydu, dilsiz bir kişi bunu anlattı. Bil bakalım bu neydi?

4-Göçmen kuşlar neden kışın güneye uçarlar?

1-Yürüyerek 2-Tarihi eser 3-Yalan 4-Uçmak yürümekten kolay olduğu için

Murat YARAMAZ.”Masal”

önce
fâreler terk eder gemiyi
en son umut

bâzıları yaşamı
kolay tarafından görür
bâzıları
sevgiler uğrunda
ölür

anlatım bozukluğu yapar
çoğu insan
aşklarında
gerisi
beş şıktan birini
seçmeye kalır

veya boş bırakırsın
bu gibilerin
son söze etkisi
sıfır

cevap hakkı doğar sonra
birilerine
konuşurken
sevmek bırakılır

trenler kalkar
kapı önlerinden
istasyonlar
süs olarak kullanılır

ve her masalda böyledir
gelen gideni aratır…

Murat YARAMAZ.”Yalnız sen, yalnız ben”

Yalnız sen olsaydın; bu kadar çok sevilmezdin. İnandıramazdın hiçbir gerçeği kendi gerçeklerine. Küfür küfür kayardın geceler boyu inlerken gençliğin, bacağı kırılmış bir ata benzerdin. Hüznüne kıyasla fazla küçük kalırdı, kaybedilmesi mecbur bir resim gibi yakılırdı şehrin. Kimilerine göre anlamsız bir manzara taşırdı, ayrılıkların ardından bakmaya alışırdı gözlerin.

Yalnız ben olsaydım; bu kadar çok sevemezdim. Konuşamazdım böyle, her yağmur sonrası dinginliğinde, dolaşamazdım, aşkın ve felsefenin derinliğinde. İlkel bir sevdâ gezinirken damarlarımda, böyle doludizgin koşamazdım. Bütün kayıt dışı sevgisizler gibi; ölü doğar, yaşamazdım. Kendini henüz tanıyamamış ve kısmen yaralı biri olarak söylüyorum: ”Yeri belirlenememiş eksikliğin, sen olduğunu bilemezdim.”

Şimdi inkâr etmeyelim birbirimizi ite ite katlettiğimizi, burnumuzda tüte tüte terk ettiğimizi.

Yalnız sen olsaydın; bu kadar çok sevilmezdin. Yolların, inançsız adımlardan sıkılırdı.

Yalnız ben olsaydım; bu kadar çok sevemezdim. Kalemim yere düşer, hayallerim yıkılırdı.

Hüseyin Selçuk BOZKURT.”Sırf gece”

Benim bi hikâyem vardı
Kendi hayatım gibi severdim
Kelimelerimle besliyordum onu
Bir gün baktım solmuş yarım kalmış
Onu da diğerleri gibi yıldızlara astım bende
Tuttuğum dileklerle
Zifiri bir gecede girsin diye koynuma
Bilmem tüm yarım hikâyelerimin ahı var belk ide üzerimde
Tamamlamaya mecbur bırakacak bir kâbus

Kürsü Kainatın Efendisi.”Kürsü”

Buharî ve Müslim Hazretlerinin müşterek rivayetleriyle, Allah Resulü’nün mühürleri üzerindeki Abdullah Bin Ömer nakli şöyledir:

“Allah Resulü’nün gümüşten bir mührü vardı. Ömürleri boyunca mübarek ellerinde kaldı. Sonra Hazret-i Ebu Bekr’e, daha sonra Ömer’in eline geçti. En sonra Hazret-i Osman elinden Eris isimli kuyuya düşürdü.”

Yine aynı kaynaklar yoluyla Enes Bin Malik:

“Allah Resulü, Habeşî kaşlı gümüş bir yüzük takmışlardır. Yüzüğün kaşını avuçları tarafına getirirlerdi.”

“Habeşî”den murad, akik taşıdır ve yine oraya ait alaca bir taştır.

Hadîs âlimlerinden İmam-ı Ahmed, Nisâî, Tirmizî ve Bezzar rivayetlerine göre, Allah’ın Resulü, birinin elinde demirden bir yüzük görüyorlar ve diyorlar:

“Sebep nedir ki, ben senden put kokusu alıyorum?”

Ve ilâve ediyorlar:

“Yüzüğü gümüşten yaptırın ve bir miskalden fazlasını kullanmayın!”

Yüzük bahsinde din âlimleri arasında ayrılık vardır. Çoğu caiz görmüşler ve keraheti olmadığını bildirmişlerdir. Bazıları, süs ve ziynet kabilinden olursa mekruh saymışlardır. Bazıları da, mühür kullanan kimselerden gayrına mekruh kabul etmişlerdir. Zira Ebu Davud ve Nisaî naklinde Ebu Reyhane Hazretleri, Allah Resulü’nün, vazifelilerden başkasına yüzük takmayı yasak ettiklerini söyler. Allah Resulü’nün kullanmalarındaki sebep de, etraftaki melik ve sultanlara gönderilen nameleri mühürlemekti.

Enes bin Malik:

“Rum, Fars ve Habeş padişahlarına mektuplar yazıldı. Sahabîler dediler: “Ey Allah’ın Resulü; onlar mühürlü olmayan nameleri kabul etmezler!” Bunun üzerine bir yüzük edinip üzerine “M……. – Allah’ın Resulü” ibaresini kazdırdılar. Hazret-i Ebu Bekr, Ömer ve Osman, ihtiyaç noktasından mühür taşırlardı.”

İbn-i Abd-ül-Ber, bazı âlimlere dayanarak yüzük takmanın mekruh olduğunu, zira Enes Bin Malik Hazretlerine göre Allah Resulü’nün takmadıklarını ileriye sürmüştür.

Tirmizi, “Şemâil”inde İbn-i Ömer vastasiyle bildirir:

“Allah’ın Resulü, bir yüzük edindiler. Onunla mühür basarlar, fakat onu parmaklarına geçirip takmazlardı.”

Enes Bin Malik:

“Allah Resulü’nün mübarek ellerinde gümüşten bir yüzük görüldü. Halk da gümüşten yüzükler edinip takmaya başladılar. Derken Allah’ın Resulü yüzüğünü çıkarıp bıraktılar. Halk da çıkarıp bıraktı.”

Şu var ki, en doğru söz, rivayetin ilk kısmında söylenendir. Zira Allah Resulü’nün yüzük takmaları, hükümdarlara gönderdikleri nameleri mühürlemek içindi. Sonradan daima takınır oldular. Sahabîler de takınır oldu. Kâinatın Efendisi, kimsenin yüzük takmasını kötülemediler. Böylece yüzük takmanın kerahetsiz mübah olduğu üzerinde birleşildi. Hâkimlerden başkasında yasaklandığı hususundaki hadîsin de olmadığına hükmedildi. Enes Bin Malik rivayetindeki “çıkarıp bıraktılar” kaydına gelince bunun, gümüş değil, altun bir yüzüğe ait olduğu söylendiği gibi, şer’î bir lüzum zannedilmemesi maksadının da âmil bulunduğu ileri sürüldü.

Yüzük yapılan madenler hakkında hüküm:

“Allah Resulü, altun yüzük ve altun kabı yasakladılar.”

Ebu Hüreyre:

“Allah Resulü, altun yüzüğü nehyettiler. (Yasak ettiler)”

Abdullah Bin Ömer:

“Allah’ın Resulü, altundan bir yüzük edindiler. Sağ ellerine taktılar ve yüzüğün kaşını avuçlarına çevirdiler. Halk da altun yüzükler edindi ve takmaya başladı. Sonradan Allah’ın Resulü minbere çıktılar ve altun yüzüğü parmaklarından çıkarıp bıraktılar. Halkı da altun yüzük takmaktan nehyettiler.”

Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbelî mezheplerinde altun takmak caiz değildir. Buna rağmen bazı âlimler izin vermişlerdir. Bunlara göre sahabîlerden beş kişi altun yüzük takınır oldukları halde vefat etmişlerdir. Bin Saad, Hazret-i Talha, Saad ve Sahiyb’in altun yüzük taktıkları görülmüştür. Bedr Gazâsına katılan Ebî Useyd Hazretlerinin vefatında, altun yüzüğü vardı. Yüzüğü, elinden, Hamza ve Zübeyr Hazretleri çıkarmışlardır.

İmam-ı Nisâî:

“Hazret-i Osman, Sahiyb’e soruyor: “Parmağında taşıdığın altun yüzüğün aslı nedir?” Sahiyb diyor ki: “Bu yüzüğü senden daha hayırlı olan gördü ve beni ayıplamadı!” Hazret-i Osman devam ediyor: “Kimmiş o benden daha hayırlı olan?” Sahiyb cevap veriyor: “Allah’ın Resulü!”

Netice şudur ki, gümüş yüzüğü âlimlerden çoğu mübah görmüşlerdir. Kâinatın Fahri ve sahabîlerden bir zümre de gümüş yüzük takmışlardır.

Şafiî âlimleri, gümüş yüzüğün, ağırlıkça bir miskali geçmemesini, hattâ biraz eksik olmasını şart koşmuşlardır.

İstinat ettikleri nokta, Allah Resulü’nün birine verdikleri cevaptır.

Demin de bahsettiğimiz gibi demir yüzük taşıyan birine rastlıyor ve diyorlar ki:

“Ne haldir ki, senin üzerinde cehennem ehli alâmetini görüyorum?”

Bunun üzerine o adam demir yüzüğü çıkarıyor ve soruyor:

“Ey Allah’ın Resulü, bunun yerine ne cins bir şey takayım?”

Ve şu cevabı alıyor:

“Gümüşten yüzük tak ve bir miskali tamamlama!”

Hanefi âlimlerine göreyse bir miskale kadar ağırlık caizdir.

Enes Bin Malik Hazretleri, Allah Resulü’nün:

“Akik yüzük takın! Sağ el ziynete sol elden daha müstehaktır.”

Buyurduklarını rivayet etmiştir. Ancak bu hadîsin senedinde meçhul bir nokta tespit edilmiştir.

Şu rivayet de vardır:

“Akik takın! Onu takmak, fukaralığı giderir.”

Hazret-i Âyişe yoluyla rivayet edilen bir hadîs de akik taşının mübarek olduğunu belirtir. Fakat bütün bu hadîsler âlimlerce, kaynakları bakımından zaif olup güvenilir cinsten değildir.

Ukaylî:

“Akik yüzük takmak hususunda Allah Resulü’nden hiçbir hadîs doğru değildir!”

Sahih-i Müslim yoliyle Enes Bin Malik Hazretleri:

“Allah’ın Resulü, gümüşten bir yüzük edindiler ve üzerine “M…….. – Allah’ın Resulü” ibaresini nakşettiler. Halka da buyurdular ki: “Ben gümüşten bir yüzük edindim ve üzerine şu nakşı kazıttım. Kimse kendi yüzüğüne bu nakşı kazıtmasın!”

İmam-ı Buharî rivayetince yüzükteki nakış üç satır… Yazısı da mühürlerde olduğu gibi tersine… Yani bir yere basıldığı zaman doğru çıkacak şekilde…

Rivayet İbn-i Ömer’den gelmiş olarak biliyoruz ki, Allah’ın Resulü, yüzüklerini sağ ellerinde taşırlardı. Sonsuzluk âlemine göçüşlerinden sonra, yüzük Hazret-i Ebu Bekr’e geçti ve o da sağ elinde taşıdı. Daha sonra Hazret-i Ömer’in sağ elinde… Hazret-i Osman’ın sağ elinde de aynı yüzük…

Nihayet kuyuya düşürdüğü ve Hazret-i Osman’ın sayısız fedakârlık ve çalışmalarına rağmen bulunamadığı malûmdur.

Bir kişinin birkaç yüzüğü olabilir. Fakat bunlardan bir veya iki elinde birkaçını birden taşımanın cevazında ihtilaf vardır. Yüzüğü hem sağ hem sola takmak caizdir. Fakat hangisinin tercihe şayan olduğu da ayrıca ihtilaflıdır. Sol ele takmanın fazileti hakkında da hadisler nakledilmiştir. Mezhep kurucularından İmam-ı Malik ve Şafiî Hazretleri, yüzüklerini sol ellerine takarlardı.

Sahih-i Müslim’e göre Enes Bin Malik Hazretleri sol elinin serçe parmağını göstererek:

“Allah’ın Resulü, yüzüklerini şu parmağına takarlardı.”

Demiştir.

İbn-i Ömer’in şehadeti de, sol el üzerindedir. Daha evvel belirtildiği gibi, aksini iddia edenler de var… Neticede, Allah Resulü’nün iki ellerini de kullandıkları, hattâ evvelâ sağ elleriyle başlayıp sonra öbür ellerini tercih eder oldukları, en doğru tahmindir.

Şahadet parmağıyle orta parmağa yüzük takmak mekruh sayılmıştır.

(Yatak bahsi ile

devam edecek)

Bahadır KAYA.”98.sayı medya sepeti”

Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Araştırma Vakfı’nın, Yönetim Kurulu Başkanı Emrah KISAKÜREK imzalı bildirisi:

Star Gazetesi tarafdan ilk olarak 2014 yılında dpüzenlenen ve her yıl tekrarlanmakta olan “Necip Fazıl Ödülleri”, başlangıcından itibaren Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in fikir ve estetik dünyasına yabancı; onun manevîmirasını hic sayan tahrif ve tahkir edici bir üslupla, siyasi istismar zemininde yürütülmektedir.

‘Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Araştırma Vakfı ve Büyük Doğu Yayınları, Necip Fazıl’ın fikir bütününün ve eserlerinin asliyetlerini korumakla yükümlü ve onları bu şekildelecek nesillere taşımakla mükelleftirir..

Bugüne kadar bir hüsnüniyet içinde, ” Necip FazılÖdülleri”nin sabit prensiplere bağlı olarak düzenlenecek bir şartnameye kavuşturulmasını beklemiş olmamıza rağmen, devam edegelen süreçte, Star Gazetesi’ni, bütün uyarı ve eleştirilere kapalı, dışlayıcı bir tavır içinde görmüş bulunuyoruz.

Üstelik, ” Necip Fazıl’ı değerlendirmek için henüz erken” diyen biri Jüri Başkanı yapılmış ve âdeta kasıtlı biçimde hareket edilerek, Üstad Necip Fazıl ve eserlerini açıkça tahrif eden ve en önemli eseri “İdeolocya Örgüsü” kitabını Faşist bir manifesto olarak itham eden birine de saygı ödülü verilmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanımızdan Ekim 2016 tarihinde vâki randevu talebimiz iki yıldır cevapsız bırakılmış, bu yüzden durum öncelikle kendisine arzedilememiştir.

Gerek Vakıf gerekse Yayınevi olarak, bulunduğumuz nokta, zamanın ve zeminin şartlarına tâbi değil; fikir ve sanatı siyasî dilin malzemesi hâline getiren anlayışla uzlaşma kabul etmez, samimiyetin pazarlıksız prensiplerine bağlıdır.

Söz konusu Gazeteye, bu isim altındaki ödüllere son verilmesi hususunda gerekli ihtarname gönderilmiştir.

“Üstad”a nostaljik bir sevgi besleyenlerin bizi anlayışla karşılayacakları umudu içinde kamuoyuna duyuruyoruz. 03.10.2018)

Bildirideki ifadelere aynen katılıyoruz. Zaten biz de Ocak/Mart 2016 tarih ve 87. Sayılı dergimizde aynı meseleyi ele almıştık.

Devlet Tiyatrolarında perde ‘REİS BEY’ ile açılıyor. (AA)

Devlet Tiyatroları 70. yılında, şair, yazar Necip Fazıl Kısakürek’in ünlü tiyatro eseri “Reis Bey” ile sezon açılışını gerçekleştirecek. Yönetmen Özer Tunca, “Necip Fazıl’ı çok seviyorum, çok güzel bir dili var. Zaten çok iyi bir şair, tiyatrosunun duygusunu da çok güçlü buluyorum. Para da öyledir meselâ” dedi. 45 kişilik oyunda canlı müzik kullanılacak. Birinci ve ikinci günün biletleri tükendi; oyun yurdun çeşitli yerlerinde ve yurt dışında da sahnelenecek.

Büşra DOĞRAMACI.”Çağın bilinçsiz hareketi: İnternet”

İnsanoğlu her ne yaparsa yapsın fark etmeli ki her şey aslına rücu etmektedir. Fıtratımız gereği aslolana yöneliriz her konuda ister istemez, gözlerimizin aradığı bir sadelik bir tabiîliktir. Son zamanlarda bunu her konuda görmeye başladık. Her ne kadar farklı lüks yaşamlara özensek de yoğun bir kitle aslına dönmek konusunda ciddi çaba sarfediyor. Hem de her türlü hayatî bağlantıyı kullanıyorlar diyebiliriz. Fakat bunu yapmayı denerken önlerinde yeniçağın engelleri olacak elbette. Zihnimize hal, hareket ve yaşantımıza işlemiş birçok engel. Bunlar arasında en önemlisi hiç şüphesiz ‘İnternet’.

Halka sunulan ‘ her şey sizin’ görüntüsü bu kitle tarafından korkutucu addediliyor ki haklılar bir noktada. İnsanların gün geçtikçe çoğalan tüketme arzusu böylece eski değerlere dönerek onları da tüketme isteği uyandırıyor içlerinde. İnsan tabiî olarak bütün bunları tüketebilir elbette. Kıyafetler, bilimum âlet edevat elbet bir gün sonu gelecek şeylerdir. Peki ama internet nasıl tüketilir? Esas sorulması gereken soru da şu ‘’Biz mi interneti tüketiyoruz, yoksa o mu bizi?’’.

İnsan böyledir düşünme eylemi fıtratı gereği sürekli, farkında olarak yahut olmayarak yaptığı bir şeydir ve her düşüncede bir soru gizlidir. İşte internet popülaritesini kazanmaya başladığı yıllardan beri bu sorulara cevap olmuştur ve bu sebepten yıllar içinde başvurulan ilk kaynağa dönüşüvermiştir. Durum böyle olunca 90’lı yıllar itibariyle yabancı kaynaklı makalelerde ‘Problematic Internet Use’ mealen ‘sorunlu internet kullanımı’ başlığını görmeye başladık. Ülkemizde de bu konuda yazılıp çizilen veriler çok fazla tabiî ki fakat okuma oranıyla doğru orantılı olarak belli bir kitleye ulaştığını söylemek mümkün.

Sözün özü interneti hayatımıza fazlaca dahil etmemizin bir çok etkeni olabilir elbette bilinçli kullanıcılar da olabiliriz yahut hiç kullanmıyor olabiliriz. İçimizdeki tüketme arzusunu susturamıyor sonu olmayan bu şeye meftun olmuş olabiliriz bittabi fakat tüm bu durumların yanında her dem özümüzü korumak adına okumalı ve bilinçsiz hareketlerden olabildiğince uzak durmalıyız ve eğer şu an bu yazıyı okuyorsanız hep beraber zihnimizde internetsiz hava sahaları inşa edelim, muvaffak olmamız dileği ile.

Ahmet DEĞİRMİNCİ.”Dinlediğim türküler”

O türkülerle büyüdüm ben…
Kurşun gibi adamın yüreğini delen.
“Karagözlüm gitme, dur!” diyemezdim,
O duyguları, ayaklarımla ezdim.

Silâh kabzalarına gömmüştüm yüreğimi,
Uzaklara… Çok uzaklara saldım dileğimi.
Yüzümü dönüp başkaya hiç bakmadım.
Bir hançer, ya da bir mavzer olmaktı muradım.

Boş çerçevelerdi benim oyuncağım.
Havada, boşlukta kaldı hep kucağım.
Gökler, en kurşunî bulutlara gizlenirken;
Güneşler doğardı içime birden.

Hoyratlar hiç yakışmaz, dilime,
Uzanırım gonca güller gelmez elime.
Yasak kelimelerimin sırrı…
Dile gelse, konuşsa eritir yüce dağları.

Coşkun ırmaklar gibi akarken ömrüm
Derin derin sokaklarda sürünürüm
Son nefesimi yalarken kaldırımlar
Bir çocuk, bu türküyü anlar…

Ahmet DEĞİRMİNCİ.”Buhranların çocuğu”

Ben, buhranların çocuğuyum. Normal vaktime erişemezsiniz, boşuna çabalamayın!

Bir seher vaktinde, dağların ardındaki güneş usulca yürürken zeval vaktine doğru, en çelimsiz horozlar bile çığlık çığlığa şafağı haber verip uyandırmaya çalışırken gafleti, koyunlar, kuzular rızıklarının derdinde yaylalara doğru yollanırken, Ezan seslerine isyan eden köpekler bile sabah sarhoşluğunda salınırken yollarda, üç-beş zeytin tanesi, bir parça peynir, fırından tazece çıkmış ekmek, sıcacık bir çay yahut portakal suyunun donattığı bir sofrada bulamazsınız beni.

Buhranların çocuğuyum ben. Her anımda ayrı bir korku, her saniyemde kimsenin aklına bile gelmeyecek bambaşka endişelerim olmalı benim. Ki var da zaten. Güle oynaya düşemem ben yollara. Bir genç kız tedirginliğindedir hep yüreğim. Her an usta bir hırsız, usta bir gönül hırsızı, civan bir delikanlı benim de gönlümü çalıp, anamdan, babamdan ayıracak korkusu yaşarım hep. Yalnızca böyle olsa ya… Filistinli bir çocuğun tereddütlerini taşırım içimde. Bosnalı bir kadının korkusu ve bir Çeçen Mücahidinin şahadet sevdası vardır içimde.

Kafkas dağlarının rüzgârında savrulur saçlarım. Türkistan çöllerinde şaşırırım yönümü. Somali’de susuzluktan çatlar dudaklarım. Arakan’da diri diri yakılır bedenim.

Birileri hesap-kitap yaparken çok kazanmak, vergi kaçırmak adına… Nice Beyefendiler rahat etsin, ve nice Hanımefendi fink atabilsin diye partilerde… Başımın gözümün sadakası sayıp, yüreğimi bırakırım sevdiğimin ülkemin karanlık sokaklarına…

Halis ARLIOĞLU.”Bir başka açıdan yörükler”

Kalkmış yörük kervanı, gidiyor yine bugün.
Al yeşil giyinmişler, sanmayın ki bir düğün.
Meler koyun kuzular, atları da pek yeğin.
Konaklanan her yerde, verilmekte bir öğün.
Katar katar olmuşta, geçiyor o develer…
Yemişler gevenleri, şimdi geviş geveler.
O vâdiler yemyeşil, yaylalar zümrüt gibi.
Topluyor Yörük beyi, dağılan ekibini.
Konup göçer giderken, bir garip türkü alır.
En sonunda yaylaya, binbir zahmetle varır.
Kara çadır kurulur, gönüller efkârlanır…
Her yörüğün kasveti, artık orda dağılır.
Çadırların önünde, oynaşırlar kuzular…
Sürüyü toplamışlar, gidiyor gelin kızlar.
Yayladan o dağlardan, aşar gider oymağım.
Bu kervanlar geçerken, artıyor kedergâmım.
Ardıç altında doğar, kıl çadırda büyürler.
Bir garip ermiş gibi, dağ başında ölürler…
Senlik benlik bilinmez, sevgi dolu yüreği.
Barındırır yörüğü, kıl çadırın direği…
Bir dığan bulgur pilav, pişirilir yağlıca.
Yufka ekmek yayılır, dökülür üste bolca.
Çoluk çocuk toplanır, kaşık çalar ayrana.
Kıl çadırın etrafı, döner artık bayrama.
Dağlar gibi saf değil, şehir fitne yuvası.
Tahrip talan ettiler, hayâ’yı kahrolası!
İn bu şehre hâkim ol, örfüne-âdetine…
Verme hâine fırsat, dikil artık önüne!..
Adına’laikliğin’, çok kanlar akıttılar.
Ülkedeki huzuru, katledip yok ettiler.
Haydutlar kravatlı, geziyor caddelerde.
Haram helâl bilmiyor, yutuyorlar her yerde.
Apoletler omuzda, kalabalık bak yine.
Sırıtarak konuştu, ‘çağdaşlıktır’ bu diye.
Hıyânetin ardından, sığındı’laikliğe’.
Yıllarca hep öttüler, ‘kemalistim’ben diye.
Siyasetin bağrına, çökmüş bu harâmîler.
Saldırır mukaddese, insanları zehirler…
Senin bundan haberin, olsun artık uyanda!
Yörükçülük son bulsun, dağların doruğunda.
Hayatı konar-göçer, bu garip Yörükçüğün
Yolculuk aman vermez, kuzular, keçi, koyun.
Meşgâlesi bunlardır, davar sığır peşinde.
Ne fırıldak fitneler, dolaşır şehirlerde?
Bir yolcu ki yollarda, dönerek Ona varır…
Her yolcular o yolda, mevlâsına yalvarır.
Yollarda yolcuların, hep saçları ağarır.
Kervan gider yol biter, artık menzile varır…

(Müslümanların siyâsi ve ideolojik kıyıma uğradığı 28 Şubat post-modern cunta döneminde yazılmıştır.)

Halis ARLIOĞLU.”Hicran”

Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.
Nedir bilmem sebebi? âlemde dertliler çok…
Benim garip gönlüme, bir âşinâ olan yok.
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Esmiyor bâdi sabâ, kokmuyor gayri güller.
Susmuş artık ötmüyor, şakıyan o bülbüller.
Bu hâli perîşânımâ, bakıyor şimdi eller!
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Suyu bitmiş kurumuş, bağrı yanık pınarım.
Bu dağda, o vâdîde, durmaz seni anarım…
Kalmadı o tâkât, tükendi kavlü karârım.
Eksilmedi artıyor, her zaman âhu zârım…

Her sabah her akşam, olaylar hüzün bana.
Çekilen bunca elem, neden gider yabana?
Yıllar var ki bu hasret, iş bu hicrânım sana,
Yine mahzun bu gönül, seven yok sevilen yok.

O ıssız geceler, derdime dertler katıyor.
Şu musdarip gönlüme, göz yaşlarım akıyor.
Hicranlı yüreklere, sanki hançer batıyor,
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Hüzünlenmiş bayramlar, kalmamış sevinçleri.
Niçin bilmem gelmiyor, o günler artık geri?
Sanmam ki bulunsun, bu kederden beteri.
Yine mahzun bu gönül, seven yok sevilen yok.

Sıra sıra dertliler, inliyor bütün beşer.
Azgınlık işin başı, ümitler olmuş heder.
Sokağa düşmüş anne, perîşân olmuş peder.
Yine mahzun bu gönül, seven yok sevilen yok.

Bilinmiyor o vefâ, kayıplarda sadâkât…
Zevki sefâya dalmış, tanınmıyor hakikat.
Bir girdâp içindeler, mânâsızdır bu hayât.
Yine mahzun bu gönül, seven yok sevilen yok.

Her yerde akan bu kan, her yerde feryât niçin?
Teselli kâr etmiyor, hüzünlenen kalp için…
Ne yaz kalmış, ne bahar, her taraf aynı biçim.
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Dile gelmiş ağaçlar, rüzgâra karşı durmuş.
Nice köşkler, saraylar, yıkılıp harâp olmuş.
İnsanoğlu değişmiş, sanki bir yamyam olmuş.
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Kubilay ERTEKİN.”Doğum ve sonrası”

Kültürümüzde, geleneğimizde, örfümüzde ve inancımızda; her doğan İslâm fıtratı (yaratılışı) üzere doğar (mâsum ve günahsız). Ancak âilesi, çevresi, aldığı eğitim ve bağlı bulunduğu düşünce sistemi, ideolojiler ona kendi rengini ve şeklini verir. Gerçek de budur. O yüzden İslâm’da çocukların öldürülüp kuma gömülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Geçtiğimiz Ramazan ayı dolayısı ile müşâhedelerimi belirtmek istedim. Ramazanda büyük şehirlerdeki toplu iftarlara başlangıçta sol kesim şiddetle karşı çıktı. Oy hesâbı olarak yapılıyor diye yırtındı. Sonradan namazsız, oruçsuz türedi ve pespâye bir kesimin oraları ve yaşamadığı inançları nasıl istismar edip o tür yerleri oy devşirme alanı hâline getirip -her şeyde olduğu gibi- sömürü aracı görme zilletinde bulundular. Materyalizmin, inançsızlığın ve takiyyenin (ikiyüzlülüğün) o kesimler için nasıl bir esfellik ve iğrençlik olduğu görüldü. O yüzden Ramazan’a büyük şehirlerin mutantan iftar sofralarına, duâ ve ilâhiler okunan yönünden değil, bir de Ege ve diğer sâhil kesimlerden bakmak istedim.

Bunun daha iyi anlaşılması için merhum Bedî-uzzamân’ın hatırımda kalan bir tespîtini aktarmak isterim: “Bir Avrupa ülkesi İslâm’a, bir İslâm ülkesi de Avrupa’ya gebedir. Gün gelecek ve bu doğum gerçekleşecektir!”. Son yıllarda Almanya başta olmak üzere, Müslümanların Avrupa ülkelerinde çoğalması ve her tür zorluğa, şiddete, dışlanmaya ve İslâm düşmanlığına karşı direnip inançlarını koruması ve buradakilerin de tıpkı Batı tarzı bir hayâtı yeğlemeleri, özellikle şu ramazan ayına rağmen sanki böyle bir gün yokmuş ve yaşanmıyormuş görüntüsü vermeleri merhûmun yıllar evvel söylemiş olduğu sözü ve o günleri hatırlattı. Çünkü kim ecnebi, kim yerli belli değil ve onlar da yarı üryân, bizimkiler de (!). Sâhil sitelerinde her ne kadar mevcut câmiler cuma ve bayramları dolu ise de diğer vakitlerde, özellikle sabah ve yatsı namazları, tıpkı diğer bâzı şehirlerdeki câmilerimiz gibi bomboş olduğu acı bir gerçektir. Yıllar evvel Merhum M. Âkif şöyle demiştir:

“Hani, üç beş kişiden fazla musallî arama;

Câmi ambarlık eder, başka ne yapsın imama”(384)

Zîrâ ülkedeki mevcut sistem ve 80-90 yıllık ideolojinin insan beyni ve zihniyeti üzerinde bıraktığı tortular, onları DÎNE karşı lâkayt davranmalarına, hattâ dînî hayatı ve mâbetleri lüzumsuz (!) bir fantezi-aksesuar (!) olarak görmelerine sebep olmuştur; alay ve tahkîre yöneltmiştir. Merhum M. Âkif o zihniyettekileri şöyle târif etmiştir:

“Namaz, oruç gibi şeylerle yok alış-verişi;

Mukaddesât ile eğlenmek, en birinci işi.” (266)

Hatırlayanlar vardır. Onlardan bir siyâsetçi eskisi hacca gidecek vatandaşa şöyle demişti: “Hacca gidip de ne yapacaksın? Belki Muhammet seni bırakmaz ve orada kalırsın!”. Böylesi seviyesizliklerin daha binlerce örnekleri vardır. Bu iğrenç saldırı ve hezeyânın altında; haccı inkâr ve hafife alma, Peygamber (SA)efendimizi alay, istihzâ ve dine hakâret vardır.

Bir ramazan ayında saçı başı kıralmış kimselerin önünde rakı şişesi, ağzında sigara, milletin cumhurbaşkanına ve onun şahsında bu millete; onların kutsallarına çok âdî, çok iğrenç ve seviyesiz bir şekilde küfreden, necâset saçan gazete adındaki o varak pâreleri-paçavraları görünce, zikredilen doğumun çoktân gerçekleşmiş olduğu çok açık ve net bir şekilde görülmektedir.

İhtidâ eden, Müslüman olanın kurtuluşu var, ama irtidâd eden, dînden dönenin gideceği yer yoktur. Öylelerini (Nirvâne) bile kabul etmez. Ayrıca yağma edilen o güzelim sâhil şeridi ve ormanlıklar, siteler ve yazlıklarla dolmuş; israf, şatafat, lüks hayat, maneviyâtı olmayanları sâdece daha çok azgınlığa ve nimetleri inkâra, devletçe sağlanan imkânlar ise sapıtıp yozlaşmalarına sebep olmuştur. Sözde eğitimcilerin çıkardığı bir dergide, ayağındaki kot pantolon 19 yerinde delik olan sözüm ona bir edebiyat öğretmeninin resmini gördüm, ona merhum M. Âkif’ten şu beyti okudum:

“Edebiyâta edepsizliği onlar soktu!

Yoksa din nâmına islâm’a taarruz yoktu!” (343)

Cevap olarak şairini bilmediği gibi, kitaplığında Safahat, Handuvarları, Kendi Gökkubbemiz ve Çile’nin olmadığını söyledi. Gençliğe millî ruh ve şuur verilmezse böyle olur. Öyle okulların çoğunda hâlâ devlet, millet ve din düşmanları yetişiyor. Bâzı Darwinistler, nesebi gayri sahih veletler, vahşi hayvanların karikatürünü yaparak cumhurbaşkanı ve onun şahsında milleti hedef alan kuduzca bir saldırıda bulunarak “Tayyip âilesine hoş geldiniz” şeklinde çok aşağılık bir seviyesizlik, âdilik ve seciyesizlikte bulunmuşlardır. O iğrençliği Batının domuz çobanları bile ülkesinin cumhurbaşkanına ve onun şahsında milletine bu türlü bir alçaklıkta bulunamaz. (05.07.2018 basından) Bunları semirten, millî irâde ve inanç düşmanı siyâsi bir yapı var ülkede. Bu açıdan zikredilen edebiyatçı (!) bunların yanında bal kaymak sayılır. Eğitimlisi (!) böyle olursa kültürsüz olanlarına diyecek bir şey olamaz. Üstelik bunlar, 1930’ların, 40’ların CHP tek parti diktasının olduğu dönemlerde değil, milliyetçi ve inançlı bir kesimin iktidâra getirdiği bu dönemde oluyor ve yaşanıyor.

Ülkeyi kurtarmaya (!) soyunan ve adı geçenlerin dilinde ve programında ülkenin en büyük derdi olan ve cemiyeti çürüten, çökerten; fuhuş, alkol, kumar, uyuşturucu, gasp terör-anarşi ve PKK gibi ülke düşmanlarını yok edici bir çâre ve çözümden söz ettikleri duyulmuş ve görülmüş müdür!? Onlar cemiyetin çürümüş ve kokuşmuş kesimlerinden geçinirler.

Uyuşturucu… Uyuşturucu otları kolluk güçlerine ve koruculara kökletip-yaktırmak olacak şeyler değildir. Bunları kendilerine kökletip imhâ ettirmeli, tarlayı da hazineye kaydedip sâhiplerini taş ocağı ve kömür ocağı gibi ağır işlerde ömür boyu çalıştırmalı. PKK hâinlerinin yaktığı ormanları, onlara diktirmek ve aynı cezâyı uyuşturucu baronları ile sokaktaki çapulcularına da uygulayarak bu pisliği kökten çözmektir. Sistemdeki TUT-SAL zihniyeti sürdükçe çocuk kâtilleri, gasp ve hırsızlık gibi harâmîlik ve alçaklıkların artarak devâm edeceğini en beyinsizler bile bilir. Şerir ve haydutları azdırır ve milleti zehirlemekten, devlete ihânetten vazgeçirmez, PKK, FETO ve benzeri bir ihânet şebekesini de bunlar meydana getirir. Caydırıcı olmayan cezâlar, suça teşviktir. İhânetleri açıkça belli FETO hâin ve alçaklarının inkârına rağmen cezâları ikiye-üçe katlanmıyorsa bu da aynıdır ve onları suça teşviktir.

Yapılan devâsâ hizmet ve yatırımları, yol, köprü, tünel ve diğerlerini, hava, kara ve deniz yollarındaki bunca rahat ve konforları, 3-4 şeritli asfalt yollarda uçak hızıyla giden ve yolların almadığı son model araçları bir kenara bırakın, yıkıcı ekibin seçim gezilerindeki inkâr ve isyân kokan, anarşizmi kışkırtan hezeyanlarına rağmen, Seferihisar-İzmir yolunun o bitmeyen kıvrım ve virajlarını genişletmek için bu sıcağın altında ve belki de oruçlu olarak çalışan, dağları delen onca makine ve işçileri, onların döktüğü alın terlerini görünce o nankörlüğe bu hizmetler aslâ değmez diye düşündüm. Çünkü her taşın üstünde öten dilli düdüklerin (şimdi seçim arabasının) ve onların kanatları altında semirip Avrupa’ya kaçan, kâfire hizmet eden siyâsi (!) haydutlar, yazar-çizer geçinenler ve Amerikan bayrağını öpüp-başına koyan FETO-PKK ve benzeri hâinlerin (14.06.2018 basından) adını anmayanlar, o sefilleri himâye gayretinde olan ve bir oy için onca ihânet şebekelerine şirin görünmek isteyen bütün siyâset harâmîleri ve magandalarına, oy simsarı içinde olan soysuzlara lânet ediyorum…

Bidâyetten beri inkâr ve isyân zihniyetinin dayandığı bir ideoloji var. Bu saçma düstur ve sapık zihniyetin çok yoğun yalan ve iftiralarına, okuma özürlü ve kasten mâziyi unutturan, sloganla yönetilen halk kesimini kendi merkezlerine çekip kanalize etmeleri, en büyük arzularıdır. En büyük gâyeleri; din ve diyânetten bahseden, dindar kadronun başa gelmemesi. Geçmişin onca zulmünü, zorbalıklarını unutturarak halkı uçuk ve çok ucuz vaatlerle, hazırcılığa ve çalışmadan, kazanmadan yaşamaya özenen bir tüketim toplumu (homo ekonomik) yapı oluşturmaktır. Bu ağır ithamlar bâzılarına bir iltifat gibi geliyor ve yüzleri kızarmıyor. Utanmak iman alâmetidir. Merhum M. Âkif’in tespiti:

“Îmandır o cevher ki, İlâhî ne büyüktür.

İmansız olan paslı yürek, sînede yüktür”

Din dışı ideolojilerini ve siyâsi düşüncelerini din gibi savunan, mâkul ve mantıklı her şeyi ret ve inkâr eden bir kesime göre doğmak; her istediğini yaparak yaşayıp ölmek ve sonunda ölüsünün bir câmiye getirilerek çevredekilerin namazını kılıp kabre konulmalarının, Müslüman bir inanç ve yaşantı olduğu vehmindeler. İşte batı özenti ve hayranlığı, Marksist-materyalist bir zihniyete sâhip olanların genelde hayat tarzı ve düşünce sistemleri bu çerçeve içinde boş bir hayâl uğruna avara kasnak gibi dönüp durmaktadır. Onlara göre; dîne ve dîni kesime küfretmek, tahkir ve tezyifte bulunmak, düşmanlık göstermek, onu yapan kişi ve kurumları ölümüne desteklemek, dünyâda ve ukbâda hiçbir müeyyidesi olmuyor, sorumluluk gerektirmiyor. Sonunda bâtıl bir ideoloji uğruna “Küfr-ü cehlî ve küfr-ü inâdî” üzere yaşayıp gidiyorlar. Nasıl olsa hayatta şiddetle düşman oldukları halde ölümlerinde hiçbir ayırım, dışlama yapılmadan İslâmî kurallar uygulanıyor. Anadolu’da meşhur bir tâbir vardır: “Nerede o yoğurdun bolluğu? Biraz da biz yiyelim”. Sanırım başka söz zâittir…

Muhsin Hamdi ALKIŞ.”Sanal âlem mi?”

İnternet bize nazaran sanal âlem,

Biz ise Allah’ın diğer bazı âlemlerine nazaran sanal mıyız?

Evrenleri yaratıp mükemmelen donatan, atomları yaratan, onların arasındaki bağı var eden, elektriği yararlanmamıza sunan, algıladığımız evrenin gerçekliğini kuantum seviyesinde sanallaştıran ve her an yeni bir yaratmada olan Allah’ın asıl fail, bizlerin cüzî irademizle oluşlara vesile olduğumuz apaçık bir gerçektir.

Algıladığımız evren gibi evrenler olup olmadığı ve bunlara nazaran bizim durumumuz bir bilinemezlik… Holografik evren, string theory, m-branes gibi teoriler bu ihtimalleri araştırmakta. Misal: İki boyutlu bir evrendeki varsayımsal bir varlık, kendi evreninden geçen 3 boyutlu bir küreyi sadece daire olarak algılayacaktır. Onun için 3. boyut muhaldir. Bizim dışımızda, örneğin string teorisine göre 11 boyutlu bir evrende, bizim varlığımızın ötesinde bir gerçekliği algılama imkânımız ne olabilir? Üst boyutlardaki bir varlık için ise biz tamamen sanal olacağız. Şimdi bir de tüm bunların yaratıcısı ve hiçbir kısıtlamaya tabi olmayan Halik’i ve onun yarattıklarına nazaran “Zatını” ve “Kün fe Yekün”’ün anlamını düşünün..

O’na inanmak mı? Aksi ne mümkün?
O’na aşk.. Haddimiz değil.
O’na her zerremizle ve her
Tecellisiyle hayranız.

Sanal âlemde ahlâk

İnternette meydana getirilen eser, iş ve işlemleri sanallık perdesi arkasında hafifsiyoruz. Oysa, sanal sandığımızın ardında gerçek insanlar var. Kul hakkı sanal âlemde de olsa kul hakkı, hakaret sanal âlemde de hakaret, fuhşiyat sanal âlemde de fuhşiyat.. Sanal bir oyundaki zina, fuhşiyat, cinayet esasında o kişinin mâneviyatında ve dimağında –gerçeğini hafifseterek– gerçeğine kapı açıyor. Öyleyse O’nun olmadığı bir yer muhal olduğu gibi O’nun vaz ettiği ahlâktan sapma her durumda çürümeye ve toplumsal çöküşe neden olması sebebiyle her bilgisayara, telefona bir zabıta koyamayacağımıza göre her ferdin gönlüne o ahlâkı koymak asıl vazifemiz olmalı.

Av. Mustafa BÜYÜKGÜNER.”Onuncu gün”

Doğu ile Batı toplumlarını temelde birbirinden ayıran bir fark var… Bu fark, inanışları, milliyetleri ve yaşama biçimleri ne olursa olsun doğu ve batı toplumlarına ayrı ayrı siyaret etmiş ve bütün hayat örgüsünü temelleyici bir ayrım olarak belki de insanlık tarihinin başlangıcından beri yaşayagelmiştir. Doğu ve Batı insanı arasındaki hayata, meselelere, maddeye bakıştaki tüm incelik ve nüansları işte bu fark ortaya koymaktadır.

Nuh Aleyhisselâm, Allahü Telâ’nın kendisine verdiği uzun ömür ile, insanları Allah’ın dinine davet ederken, maalesef inanandan çok inanmayanlarla karşılaşmıştı. Allah’a inanmayanlar, her dönem olduğu gibi, o dönem de Müslümanlara türlü eziyetler etmişler, hem Nuh Aleyhisselâm hem de ona iman edenleri alaya almışlar ve gerçek sahibine gelmeden önce peygamberden peygambere geçen (Nur)u karalamaya çalışmışlardı. Bunun üzerine Nuh Aleyhisselâm çok büyük bir gemi yapması emredilmiş, gemi bitince Allah’a iman edenlerle birlikte bu gemiye binenler dışındaki dünyadaki hayat; çıkan tufan ile yeryüzünün tamamının suyla kaplanması sebebiyle son bulmuştur.

Tufanın sona ermesi ile birlikte sular yeryüzünden çekilmeye başlamış ancak bu esnada Nuh Aleyhisselâm ve yanındaki müminlerin beraberinde gemiye aldıkları erzak da bitmiştir. Karınlarını doyurmak amacıyla müminler gemide kalan bütün erzakı bir arada toplayarak bununla bir çorba kaynatır ve geminin karaya oturduğu ve dünyada yeni bir hayatın başladığı güne kadar bu çorba ile karınlarını doyururlar.

Geminin karaya oturduğu gün ise, hicri takvime göre Muharrem ayının onuncu günüdür.

İşte yazımızın başında bahsettiğimiz Doğu ile Batı toplumları arasındaki temel fark burada bir kere daha tezahür ediyor. Batıda olsa bütün dinlerde bahsi geçen, bütün toplumun inanç kesimlerine ulaşan böyle bir gün, mutlaka çok özel bir isimle adlandırılır; batı toplumu gün ve ay isimlerini bile inandıkları batıl tanrılara adadıklarına göre, dünyada ikinci doğuşun yaşandığı böyle bir olayın nihayetindeki bu güne mutlaka anlı şanlı bir isim bulma gayretine düşerlerdi. Doğu toplumu ise bu işlere hiç tenezzül etmemiş ve tarih sistemlerine bakarak bu güne denk gelen günün ismiyle anmayı yeterli buluvermiştir.

Bizim “Aşure” dediğimiz kelime bize Arapça’dan geçti. Arapça’da “On”, “Aşere”; “Onuncu” ise “Aşir” demektir. Arapça’ya ise Yahudiler’in kullandığı İbranice’den geçtiği ve kelimenin burada da “On” manasına gelen “Aşura” olduğu söylenmektedir.

İşte Batı’da olsa, kim bilir hangi tanrıya(!) adanarak onun ismi ile anılacak olan bu gün; doğuda, günün kendisinin bir kıymetinin olmadığı ve derinliğinde bu günde yaşanılanlardaki hikmetin tefekkür edilmesi sebebiyle, özel bir isimlendirmeye tabi tutulmamış ve takvimde onuncu güne tekabül etmesi sebebiyle “Aşure günü” (Onuncu gün) olarak isimlendirilip geçilmiştir.

Batı düşünce tasavvuruna göre o gün kutlu bir gün olduğu için, inanç sistemindeki pek çok olay o günde yaşanmışken, doğu disiplinine göre, o günü kıymetli yapan, çoğu dini kaynakta geçen bu olayların o günde yaşanmış olmasıdır.

İslâm inancına göre;

•Hazreti Âdem’in tövbesi bugün kabul edilmiş,

•Hazreti İbrahim Nemrut’un ateşinden bugün kurtulmuş,

•Hazreti Musa kavmini Firavun’un zulmünden bugün kurtarmış,

•Hazreti Yunus balığın karnından bugün kurtulmuş,

•Hazreti Eyüp bugün dertlerine şifa bulmuş,

•Hz. Yakub oğlu Hz. Yusuf’a bugün kavuşmuştur.

Muharrem ayı ve Aşure günü İslam inancı yönünden de çok önemli ve kıymetlidir. Sahabiler’in Mekke’den Medine’ye hicretleri Muharrem ayında başladığından Hazreti Ömer döneminde ayın hareketlerine göre esası teşkil edilen kamerî takvim bir sisteme bağlanmış ve takvimin başlangıcı da hicretin başlangıcı ile sabitlenmiştir. Buna göre Muharrem ayı hicri takvimini ilk ayıdır. Aynı şekilde Allah’ın Resulü’nün mübarek torunları Hazreti Hüseyin de, yine bu ay içerisinde ve aşure günü şehit edilmiştir. Bu bakımdan aşure günü İslâm tarihinde hem bir vuslat hem bir yas günü olarak değerlendirilmiştir.

Müslüman olduktan sonra her şeyi sistemleştirmekte pek mahir olan milletimiz Aşure gününü de sistemleştirmiş ve Muharrem ayının ilk gününden onuncu gününe kadar geçen bu süreyi sosyal barışın sağlanması ve insanlar arasındaki ilişkinin gelişmesine bir vesile haline getirmiştir. Osmanlılar döneminde aşure günü âdetâ bir devlet töreni gibi kutlanmış ve sarayda pişirilen aşureler “Aşure testisi” adı verilen özel kaplarda halka dağıtılmıştır. Bu aşureyi dağıtmada halkın gönüllü olduğu ve dağıtıcıların gönüllüler arasından seçildiği de bilinen bir gerçektir.

Bu vesileyle, her ne kadar zamanı geçmiş ise de, günün kendisinden gelen kıymetten ziyade, İslâm tarihinde bu günde yaşanan olaylardaki kıymetin tefekkürü ve her günümüzün bir aşure günü olduğu bilinci ile “Onuncu günü”nüzü tebrik ederim. (Bu yazı Osmaneli Haber Gazetesi’nin 12.10.2017 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.)

Gelecek sayı konusu

Gelecek sayı (99) konusu, 12.11.2018 tarihinde sitemizden (kardelendergisi.com) ilân edilecek.

Kardelen’e eser gönderecekler; sitemizden gelecek sayı konusunu, kalem erbabına mesajı ve düşünen adama hitabı okumalıdır.

Eserler, 17-23.12.2018 tarihleri arasında “KARDELEN’DE YAYINLANMASI TALEBİYLE” Word dosyası olarak (kardelen@kardelendergisi.com) adresine gönderilmelidir. Bu tarihler dışında ve başka adreslere gönderilenlerin takibi mümkün değildir.

Her sayı için ayrıca eser gönderilmeli. Bir seferde en fazla 2 fikir yazısı ve hikâye, 3 şiir, 2 sayfa karikatür gönderilebilir.

Başta inceltme işaretleri olmak üzere imlâ kaidelerine dikkat edilmeli. Elle düzenleme yapılmamalı, programın imkânlarını kullanılmalı. Elle düzenlemeler, dizgi sırasında eserleri, programın şartlarına döndürme mecburiyeti sebebiyle, fazladan emek ve zaman kaybettirmektedir. Bunun kul hakkı olduğun dikkat etmek gerekir.

Ahmet ÇELEBİ.”İçimdeki sesler”

Kesildi yağmurlar kesildi rahmet.
Sessizliği artık düşüneceğim
İçimde acılar kızıl kıyamet
Bu ateşte inan üşüyeceğim

Susmuş gönül derdim öyle bir zahmet
Kaderle tevekkül bölüşeceğim
İsyana dalmadan gösterip keramet
Belâya bakıp da gülüşeceğim

Ey beni ben yapan içimdeki ses
Seninle büyüyor inanç dalları
Kırıldı dünyamda küçücük kafes
Senle geçerim aşılmaz yolları

Telli turnaların gümüş kanadı
Rüyamdan düşmüştü günlük falıma
Ruhum vurgun yedi buna ağladı
Günah binmiş artık dünya salıma

Ey yoluna dünyayı yığan kişi
Elbette ki yolsuz kalacaksın
Ölüm geldi hâlâ bitmedi işi
İnan dünyaya boşa dalacaksın

İçimde bir ses var ölüm çalıyor
Duymaya gücüm görmeye gözüm yok
Bir o, var kulağım sesi arıyor
Özümde ses var sesimde özüm yok

İçimde bir ses var benden ötede
Aradığım bendim sonsuz âlemde
Gölgemi buldum varlığım nerede
Cevaplarım, soru yazan kalemde

Mehmet BALCI.”Kızım”

Sakın ha kimseye minnet eyleme
Sakın vurma taşa başını kızım
Diline sahip ol kötü söyleme
Akıtma gözünden yaşını kızım

Anan ile baban sanma gittiler
Sanma kardeşlerin veda ettiler
Darda kalır isen hemen yettiler
Surat asıp çatma kaşını kızım

Paran varsa öven yağcı çok olur
Dara düşer isen hepsi yok olur
Lafla hepsi senden daha tok olur
Kendin pişir de ye aşını kızım

Derdin gizli olsun kimseye deme
Minnet gerektiren lokmayı yeme
Kötü söyleme ki kötü dinleme
Taşıma kimsenin leşini kızım

Seni kıskanırlar adiler pisler
Sever sandıkların husumet besler
Gelir kulağına küfürlü sesler
Kim siler gözünün yaşını kızım

Annen ile baban veda etmesin
Dua et onların ömrü bitmesin
Kızların dedeye hasret gitmesin
Dik tut asla eğme başını kızım

Sana kinle bakan düşmeli derde
Gariplerin ahı kalmıyor yerde
Kalbin bir miktar babana ver de
Akıtma Mehmedin yaşını kızım

Mehmet BALCI.”Zamanla”

Zamanla ağarır senin de saçın
Çizgilerle dolar yüzün zamanla
Bırakıp gidiyor herkes dünyayı
Sırayla yolcuyuz bizler zamanla

Yıllar aldığını vermiyor geri
Günlerim yıl oldu o günden beri
Seninle beraber geçen günleri
İnsan ne kadar da özler zamanla

Kalbimi sarıyor yorgun duygular
Yorgun olsa iyi kırgın duygular
Gözlerime uzak oldu uykular
Hatırlanır acı sözler zamanla

Sen gideli döndüm kemik deriye
Eskiden ne kaldı bir bak geriye
Bana bir gün huzur vermedin diye
Senin de yüreğin sızlar zamanla

Benden uzaklarda nasıl da hürsün
Benim bu özlemim yıllarca sürsün
Bir gün gelir elbet sen de görürsün
Nasıl yokuş olur düzler zamanla

Mutluyum diyenler gelsin beriye
Gam çekme sen mutlu olmadın diye
Dünyanın dertleri bize hediye
Gelip geçicidir hazlar zamanla

Bir gün yaptığına olursun pişman
Senin yaptığını yapmıyor düşman
Olmadın Mehmedin derdine derman
Yakacak kalbini közler zamanla

Olgun ALBAYRAK.”Millet destanı”

Bizler bu coğrafyanın bin yıllık bekçileri,
Asya’nın ta bağrından oba oba gelmişiz.
Önümüzde Melikşah, dalga dalga ileri,
Alparslan’ın gürzüyle, hisarları delmişiz.
Anadolu sathında hem muzaffer, hem geri,
Bazen ölü bir deniz, bazen coşkun selmişiz.

Ehl-i Salib bilerken sömürgen pençesini,
Kırk harami üşüşmüş sahipsiz diyarlara.
Kılıç Arslan kükreyip duyursun gür sesini,
Sonra kabuk bağlasın yüreklerdeki yara?
Aleaddin uzatsın atlastan şiltesini,
Bir ucunda Rumeli, bir ucunda Buhara.

Böyle, ulu ağacın bağrındaki bir filiz,
Palazlanıp boy atmış, Söğüt obalarında.
Biz artık bir çınarız ve Selçukî değiliz.
Kırbamızı doldurduk tekfur membalarında.
Ertuğrul’un duası, Osman’ın rüyası biz,
Sancağımızı açtık Haçlı semalarında.

Bir adımlık Kosova ve ardından İstanbul,
Kırbacını şaklatmış bakın Serdengeçtiler!
Konstantin uyuklarken tahtında horul horul,
Bizans’ın ahalisi sultanını seçtiler.
Bir fethin madalyası Ayasofya’ya kurul!
Kapısında fatihler, âbıhayat içtiler.

Biz tuğlar yürütürdük, küfür bataklarında.
Nidası “Allah Allah!” yetmiş iki fırkaydık.
Kanımızı yıkarken gurbet ırmaklarında,
Biz bize can yoldaşı, sırtımıza yongaydık.
Hilâli sürükledik Tuna şafaklarında.
Bir nefeste bedesten, bir konuşta saraydık.

Tüfek icat olundu, mertlik de bozuldu ya,
Kıtaları bürüdü isli barut dumanı.
Eller ıslah ederken, bizler kaldık ki yaya.
Sömürdü zalim eller, hasadı ve harmanı.
Güneşin tam alnına değdi şeytanî maya,
Talan etti dünyayı makinenin zamanı..

Sonra çelik namlular doğrulmuş üstümüze,
Kitabın son sayfası destan üstüne destan!
Hem hariçten hem içten okunmuş kastımıza,
Çanakkale ufkunda olmuş yürekler mestan!
Düşman bıçak vururken kınalı postumuza.
Sakarya’nın suyunda mühürlendi Türkistan!

Olgun ALBAYRAK.”Dervişane”

Bu dünyaya niçin geldik, fikreder mi ki hiç insan?
Körpe kucaklar anlatsın dilimizin esrarını.
Zaman gergefini işler biz farkına pek varmadan;
Yorgun şakaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Gözler vardır, kâinatta habersizdir hilkatinden,
Gözler vardır, bir kuruşluk akçe kaçmaz dikkatinden,
Gözler vardır, ceyhun misal, akıp gider rikkatinden,
Kavruk topraklar anlatsın dilimizin esrarını.

Heyhât dostum, zor bu hayat; her adımı bir meşakkat.
Gel tarlana sabrını ek, hırslarını gübrene kat.
Eylülde melul olursan, kışın geçer rahat rahat.
Buğday başaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Bazı demler hasta olur beşeriyet âlemi hep,
Gökten kutlu ecdat inse, dindiremez elemi hep,
Ne yapalım, Rab Teâlâ böyle çekmiş kalemi hep,
Salih kaynaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Hele gör dost, bu diyarda âbıhayat çeşmesini.
Bineğini mahmuzlayıp, dervişane pişmesini.
Bir nefeslik heyecanla Kaf Dağı’nı aşmasını…
Yorgun ayaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Bu yol çetin ve ateşten, sergüzeşti geçenler kim?
Serhadlerin eşiğinden Ankalara göçenler kim?
Seraplara aldanmayan, hakikati seçenler kim?
Kutsal varaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Hakikatin özü birdir, bürünse de bin kisveye;
Kimileri bakar ruha, kimileriyse nesneye.
Niçin ağlarız doğunca? Sorulsun delikli neye,
Kızgın dudaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Hızır İrfan ÖNDER.”Nerdesin?”

Hazan vakti kanıyorum derinden!
Hasretinle pişiyorum nerdesin?
Söktün yüreğimi madem yerinden!
Mutsuzluğu boşuyorum nerdesin?

Ah çektikçe yanar dertli illerim,
Sensiz üşür çölde bile ellerim,
Hiç kimseyi sarmaz artık kollarım,
Yalnızlığa koşuyorum nerdesin?

Kahır yüklü bulutlara ağladım,
Ben sinemi gece-gündüz dağladım,
Umudumu bil ki sana bağladım,
Ocağına düşüyorum nerdesin?

Kasvetliyim sığmıyorum ilime,
Uğramadın bir an olsun dilime,
Ölüyorum inanmadın hâlime,
Çoruh gibi taşıyorum nerdesin?

Sükûtî’yim, ışıksızım, tansızım,
Şaşıyorum ey yâr niçin ansızım
Yıllar yılı neden böyle cansızım
Ölü gibi yaşıyorum nerdesin?

M.Nihat MALKOÇ.”İnternet kumarhane olmasın”

Toplumları çökerten bir kısım zararlı unsurlar vardır. Bunların başında hırsızlık, zina, alkol, uyuşturucu ve kumar gelir. Bunlara bulaşan kişilerin iflâh olması pek mümkün değildir. Çünkü bu gibi davranışlar ahlâkı zedeler. Kısa zamanda vücuda yayılan mikroplar gibi ahlâkî bünyeyi felç ederler. Öyle bir noktaya gelinir ki kişi yaptığının hata olduğunun farkına varamaz olur. Bu aşamadan sonra yapılacak fazla bir şey yoktur.

Kumar dinimizde haram kılınmıştır. Çünkü bu gibi oyunlar tamamen şansla alakalıdır. Bu oyunlardan medet uman kişi maddî bir şey elde etmek için emek sarf etmemektedir. Yüce dinimiz İslâmiyet haksız kazancı reddetmiştir, haram kılmıştır. Kumar da haksız kazanç sınıfına girdiği için dinimizce haram sayılan fiiller arasında gösterilmiştir. Piyango, toto ve loto; hangi adla anılırsa anılsın bütün şans oyunları bunun içindedir. Bununla ilgili olarak Yüce Allah (c.c) Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! (Sarhoşluk veren) şeyler, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz” (Mâide Suresi 90. âyet)

Bilindiği gibi son yıllarda çıkan yasalara göre kumar oynamak ve oynatmak yasaktır. Fakat bizim milletimiz yasalara alternatif bulmakta mahirdir. Bugün herkesin yakından bildiği gibi kumarhaneler sanal ortama taşınmıştır. Artık kumarbazlar ev ortamında birkaç tıklamayla zahmetsizce ve gizlice kumar tutkularını gerçekleştirmektedirler. Ülkemizde internet yayıldıkça kumar da o hızla geniş kitleleri pençesine almaktadır.

Maalesef kumarhane yasağı internet üzerinden delindi. Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de sanal kumar oynayan iki milyona yakın kumarbaz bulunuyor. İnternet yoluyla oynanan kumarın bilânçosu ise milyar dolara ulaşıyor. Özellikle Türkiye’deki sitelerin, yabancı kumar sitelerinin Türkçe verdiği ilânları yayınlaması nedeniyle gençlerin kumara yöneldiğine dikkat çekiliyor. Ankara Ticaret Odası’nın yaptığı bir araştırmaya göre, Türkiye’de sanal kumar oynayan yaklaşık iki milyon kişi, yabancı kumarhanecilerin iştahını da kabartıyor. Yabancı kaynaklı internet kumar siteleri, Türkçe sayfalar hazırlayarak Türkiye’den yayın yapan sitelere Türkçe reklâm veriyorlar. 24 saat Türkçe hizmet(!) veren operatörler çalıştıran bu sanal kumarhanelerde Türklerin en çok rulet, 21, poker gibi klâsik oyunlara ilgi gösterdikleri belirtiliyor.

Bu siteler, özellikle kumar oyunu bilmeyen gençleri hedef alarak, gençlere oyunları öğreten sayfalar da yapıyorlar. Sanal kumarhaneler, popüler dergileri de reklâm amaçlı kullanıyorlar. Yasadışı kumarın bilânçosunun bir milyar doları bulduğu belirtilirken, bu rakamın kesin olarak tespit edilemeyeceği, bu nedenle çok daha yüksek olabileceği vurgulanıyor.

Sanal ortamda oynanan kumar, geleceğimizi tehdit eden çok tehlikeli bir düşman olarak karşımızda duruyor. Bilgisayar ve internet kullanımı yaşam kalitesinin bir göstergesi olarak gösteriliyor. Bu bir yere kadar doğrudur. Ancak bunun faydalarının yanında zararları da yok değil. ATO’nun raporuna göre Türkiye’de sekiz milyon bilgisayar, buna bağlı olarak 6,2 milyon internet kullanıcısı bulunuyor. Hanelerin yüzde 7’sinde internet erişimi var. Bilgisayar sahibi olanların çoğunluğu genç kitleden oluşuyor; bunların çoğu internet kullanıyor. DİE’ye göre kullanıcıların yüzde 41’i işyeri, yüzde 41’i internet kafe ve yüzde 32’si evde internete erişiyor.

Yeni kumar bağımlılarının yüzde 75’ini sanal ortamda kumar oynayanlar oluşturuyor. Sanal kumarhanelerde daha çok erkeklerin kumar oynadığı şeklindeki değerlendirmeler ise gerçeği yansıtmıyor. Bağımlılar arasında bayanlar ve çocuklar başı çekiyor. Çünkü bayanlar büyük oranda dışarıdaki kumarhanelere gidemiyor. Çocuklar ise merakla başlıyor. Bir kaç kez bedava kumar oynayan gençler, sonunda paralı kumarın pençesine düşmekten kurtulamıyor.

Raporda, işsizliğin had safhada olduğu, açlık sınırının altında binlerce insanın yaşadığı Güneydoğu’da, internet üzerinden kredi kartı ile oynanan kumar ve bahisin, binlerce insanı tefecilerin eline düşürdüğü, çok sayıda insanın iflas ettiği, borcunu ödeyemeyen pek çok kişinin de kayıplara karıştığı bildiriliyor. Rapora göre Diyarbakır’da son bir buçuk yıl içinde 200’ün üzerinde bahis oynatan yer tespit edildi. Sadece bu şehirde, haftada ortalama beş trilyon liranın bu çark içerisinde döndüğü ileri sürülüyor. Ancak kayıt dışı olması nedeniyle gerçek rakamlar bilinmiyor. Güneydoğu’da çok sayıda kişinin batmasına, yuvaların dağılmasına yol açan yasadışı bahis, şimdi de yeraltında ve internette faaliyet gösteriyor.

Bu tehlikeli gidişi gören hükümet yetkilileri geç de olsa “Sanal Ortamda Oynatılan Talih Oyunları Hakkında Yönetmelik” çıkardı. Bu geç kalmış bir girişim olsa da hiç yoktan iyidir. Fakat bu kanunun nasıl uygulanacağı ve sanal suçluların nasıl tespit edileceği açıklık kazanmış değil. Bu yönetmeliğin amacı; talih oyunlarının kanun dışı olarak sanal ortam üzerinden oynatılmasının takibi ve denetlenmesi, ilân ve reklâmlarının önlenmesine dair usul ve esasları düzenlemektir. Maliye Bakanlığı’nın çıkardığı yönetmelik şunları zorunlu kılıyor:

“1)Sanal ortamda talih oyunları işletmeleri kurulamaz, araç ve gereçleri ile benzeri aletler çalıştırılamaz. Her ne ad altında olursa olsun talih oyunları oynanmasına yönelik sanal ortam oluşturulamaz ve bu ortamda talih oyunları düzenlenemez ve oynatılamaz.

2)Sanal ortam üzerinden talih oyunlarının oynanmasına yönelik gerçek ve tüzel kişilerin ilân ve reklâmları yapılamaz.

3)Sanal ortamda talih oyunlarının tanıtılması amacıyla farklı bir görüntü ile tüketiciyi aldatıcı, yanıltıcı, istismar edici, özendirici reklâm yapılamaz.”

Bahsi geçen yönetmeliğin yürütme kısmında “Bu Yönetmelik hükümlerini Milli Piyango İdaresi Genel Müdürü yürütür.” deniyor. İşin aslına bakılırsa bu yürütmeyi takip edecek ve yürütecek kurum da bir çeşit kumar ve şans oyunu kuruluşudur. Sanal ortamdakinden farkı yasal olmasıdır.

Bilindiği gibi Haziran 1997’de dönemin hükümeti, otellerde faaliyet gösteren kumarhaneleri kapattı. Büyük otellerin salonlarında oynanan oyunların önüne geçildi ama bu sefer kumar evlerimize kadar girdi. Dünyanın en faydalı eğitim ve eğlence vasıtası olan interneti ortadan kaldıramayacağımıza göre sanal ortamdaki kumar sitelerini sıkı takibe almalıyız, gerekirse çökertmeliyiz. Fakat bu sitelerin çoğu yabancı kaynaklıdır. Yani düşmanın kökü dışarda… Bu işimizi daha da zorlaştırıyor. Ailelerin çocuklarını sıkı takibe alması, internette hangi sitelere girdiklerini gözlemlemesi, meseleye az da olsa çözüm olabilir.

İnternet ortamında yayın yapan bir haber sitesinin başlattığı “İnternet Kumarhane Olmasın” kampanyasına herkesin elvermesi gerekir. Çünkü kumar ne şekilde oynanırsa oynansın, yuvaları yıkan tehlikeli bir uğraştır. Cinayetler, boşanmalar, kavgalar, öfkeler hep bu illet yüzünden çıkmaktadır. Yarınlarımızın kararmaması için gelin interneti kumar bataklığı olmaktan çıkaralım. Hayatımıza renk katan interneti iyi işlerde kullanalım. Unutmayalım ki insanlık var oldukça kötülükler ve kötüler de var olacaktır. Onlardan uzak duralım. Hayrı da, şerri de çağıran kişinin kendisidir. Hak ve hakikat dairesinde yaşayanlar, kötülüklerden ve kötülerden uzak olurlar. Allah bizleri hak ve hakikat dairesinde daim eylesin.

Necdet UÇAK.”Kürşad”

Felâket bulutları çökmeden Ötüken’e
Türk kağanı Çuluk’tu altı yüz otuz sene
Göktürk’ün bozkurtları Çin’e akın ederdi
Alınan ganimetler uzun müddet yeterdi
Çuluk Kağan ölünce Karakağan baş oldu
Kıtlık bozgun üst üste Türkün gözü yaş doldu
Esir düştü yüz bin Türk hilelerle Çinliye
Soruyordu bozkurtlar bunca felâket niye
Sürüldü kadın çocuk Kağan han şad ne varsa
Kimine ev verildi kimine tarla arsa
Bozkırlara alışkın bozkurtlar çok zordaydı
Saray olsa evleri gönülleri dardaydı
Esaret dokuz yıla uzayıp ta dayandı
Hürriyet ateşimi içlerinde hep yandı
Kürşad tam altı çeri buldu ihtilal için
Türk hür doğar hür ölür bunu öğreneydi Çin
Altı iken kırk olup yeniden buluştular
İhtilal konusunu etraflı konuştular
İhtilal olacaktı dolunaylı gecede
Üç gece sonraydı bu tanrı muzaffer ede
Ant için kılıçları kavrayınca elleri
‘’Gök girsin kızıl çıksın deyip sustu dilleri’’
Anlaştıkları yerde kırk yiğit buluştular
Yağmurlu bir geceydi kıyası vuruştular
Çin sarayını basıp ta içeri daldılar
Ok atıp kılıç vurup sayısız can aldılar
Çin kağanını esir almalıydı olmadı
Yarısı düştü yere sağlam çeri kalmadı
Kürşad çekilin dedi has ahıra vardılar
Birer ata binerek gizli yola daldılar
At sürdüler kuzeye yağmur hiç dinmiyordu
Kararmıştı bahtları yüzleri gülmüyordu
Her taraf çamur batak Vey ırmağı coşmuştu
Ne köprü var ne geçit su sel olup taşmıştı
Irmak boyu gittiler geçit yok düşman yakın
Geri dön dedi Kürşad başlamıştı son akın
Ölüm eri olup da on binlere daldılar
Kılıçlar kırılınca yumruklara kaldılar
Daha önce ölmüştü Yamtar’la Kara Ozan
Teker teker düştüler sanki gelmişti hazan
En son Kürşad kalmıştı vücudu safi yara
Son vuruşunu yaptı artık dinmişti bora
Hepsi de can verdiler budun kurtulsun diye
Kimi toprağa düştü kimi kapıldı Vey’e
Kırk yiğidin ölümü kurtarmıştı budunu
Unutur mu milletim tarih yazdı adını
Göktürk’ün bozkurtları gün geldi dirildiler
Kurt başlı al sancağı Ötüken’e diktiler
Türkün tarihi yine şanla şerefle doldu
Elli yıla varmadan İlteriş kağan oldu

ACIYORUM.”Acıyorum”

İnternet, dijital görüntü üzerine kurulmuş bir icat; görüntü var, esas yok; aynayı düşündüğümüzde görüntü varsa, kaynağı da vardır; o zaman internetin kaynaklandığı esas ne; bu esası Rahmanî olana bağlamazsak sanal âlemde kalacağız; Rahmanî olana bağlarsak hakiki âlemle irtibata geçeceğiz; bizim hakikat ile bir irtibatımız var mı..?

●Birey devleti yerine Aile Devleti, narsizm yerine mütevazılık ve itmi’nana ermiş kalp; teknolojiye teslim ruhlar yerine İslam’ın iman manzumesine teslim insanın emrinde teknoloji ve icatlar…

Bizdeki ideal nizam budur..

●Bir çocuk şarkısında diyor ki, “sen hiç gördün mü üç kulaklı, üç dudaklı bir adam”; insanın internet yaygınlaşalı beri bu soruya, içinden şöyle diyesi geliyor: “Evet gördüm, üç kulaklı, üç dudaklı adamlar oluyormuş meğer; inanmıyorsan, dön de (internet)e bak…”

●İnternet; bize eşya ve hadiselere tesir ufkunda, yeni bir sayfa açacak ulu bir muhtevaya mı erecek; yoksa mevcut muhtevayla hoyrat bir kumarbaz gibi bütün ihtimalleri tüketip, asırlar boyu kapanan kapılardan sonra, yegâne kurtuluş kapısının da yüzümüze kapanmasına mı sebep olacak…

●İnternet icadı üzerinden bir kar payı dağıtılacak olsa bu kar payı medyumluk, falcılık, astrologluk gibi duygu simsarlıkları olurdu herhalde…

●Çağ ruhî hastalıklarla dolu; bunlardan bir tanesi de, kimsenin birbirini dinlememesi; sözü kimseye vermek istememesi… Yani herkes, karşıdakinin söz söyleme hakkını gasbediyor. Söz gasbının bu çağda timsali internet değil mi?

●Bir yeri örümcek ağı kaplamışsa, bizde bu, hareketsizlik, köhnemişlik, bereketsizlik anlamına gelir… Dünyayı örümcek ağı gibi internetin menfi halleri sarmışsa, bu dünya için ne anlama gelir? Bu durum, topyekûn dünyanın tükenmişliğinin ifadesi sayılmaz mı?

●Güney Afrika’daki Witwatersrand Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, insan beynini gerçek zamanlı olarak internete bağladı. Araştırmacılara göre, herkese açık bir web sitesine iletilen veriler aracılığıyla canlı bir şekilde beyindeki faaliyetler gözlemlenebiliyor. Proje sorumlusu öğretim üyesi Adam Pantanowitz, çalışmalarının, insanın kendi beynini ve başkalarının beynini anlamasını basitleştirmeyi amaçladığını söylüyor ve beyne, girdi ve çıktı olarak bilgi aktarımının sağlanabileceğini düşünüyor ve bütün internet bağlantılarından ayrı bir bağlantı olması gerektiğine işaret ediyor.

İnsanları iradeleri dışında yönetme ve yönlendirme tartışmalarına ilerde beyinlerin (heklenebileceği) endişesi de ilâve ediliyor.

Batı medeniyetinin her icadı, yeni bir problem çıkartıyor ve artan bir ivmeyle insanlığa yeni bir buhran hediye (!) ediyor.

●Batı toplumu ideal toplummuş gibi gösteriliyor; ama aslında içinde bulunduğu çıkmaz ile buhranda ve acınacak halde… Bununla beraber internet de bir Batı icadı olarak tozpembe bir düşmüş gibi lanse ediliyor; oysa Batı’nın tezatları yüzünden internet doğru şekilde kullanılamıyor ve aslında insanlık için düş denilen şey, kâbus halini alıyor… Bu kâbusun sonu, Batı’nın intiharı olmasın…

●İnternette kullanıcı sayılarına, aboneliklere, arkadaşlık sitelerine bakarsanız sanal ortamda köpürmüş bir kalabalık göreceksiniz, üstelik o kadar kalabalık içinde kimse kimseyle arkadaş değil, kimse kimsenin derdinden haberdar değil; internet kalabalığı içinde sanki elektronik bir yalnızlık var… Garip, ama gerçek olan incelik şu ki, İletişim çağında iletişememenin adı internet olmuş…