Əkbər QOŞALI.”MƏN HƏLƏ BİR CAVAN BULUD YAŞDAYAM”

yeri qanlı-qanlı döydü yağışlar,
keçib damarımda axdılar mənim.
dəli arzularım döndü yağışa,
qayıdıb üstümə yağdılar mənim.

şimşək var—buludlar davaya düşdü.
damcılar oynadı havaya düşdüm.
mən eşqin əlinə havayı düşdüm,
onunçün yandırıb-yaxdılar məni.

mən hələ bir cavan bulud yaşdayam,
yağış olmadım ki, yağıb yaşayam.
bir göz var istədim baxıb yaşayam,
qoydular üz-üzə baxtınan – məni…

Güldərən VƏLİYEVA.”QORXURAM”

Qətrə-qətrə yığılmışam özümə,
Damla-damla tökülməkdən qorxuram.
Xana kimi toxunmuşam özümə,
İlmələnib sökülməkdən qorxuram.

Nəyi tutdu, nəyi andı ürəyim?
Kimi atdı, kimə yandı ürəyim?
Ögeyliyi nə tez qandı ürəyim?
Ürəyimə təpinməkdən qorxuram.

Sevdamızın əvvəlimi? Sonu mu?
İlk arzumuz dəyişdi mi yolunu?
Asanlıqla tapmamışam yolumu,
Bu yolumdan çəkilməkdən qorxuram.

Kenan AYDINOĞLU.”Əlliyə çatacaq yaşın, ay Ana!”

Anam Aida Rəhimivanın anadan
olmasının 50 illik yubileyi münasibətilə

Süfrədən dağılmaz ruzusu heç vaxt,
Dadlı bişirdiyin aşın, ay Ana!
Tarixə çevrilib, yaddaşa hopan,
Bilibsən qədrini daşın, ay Ana!

Allaha ibadət Haqqın yoludu,
Möminlər Allahın sadiq quludu,
Sanma ki, bu ömür qəmlə doludu,
Sən ölüm fikrindən daşın, ay Ana!

Aşiqin gözündən daha gözəldi,
Şairin sözündən daha gözəldi,
Cənnətin özündən daha gözəldi,
Yanaqdan süzülən yaşın, ay Ana!

Görmüsən Sən neçə yası və toyu,
Uludu yenə də Türkümün soyu.
Şahidi olubsan həyatın boyu,
Qarlı günlərini qışın, ay Ana!

Çəkibsən nazını doğmanın, yadın,
Yenə şərəflidi dünyada adın,
Sən məni dünyaya gətirən qadın,
Əlliyə çatacaq yaşın, ay Ana!

Mehmet Şerif CEBE.”Bir an dicleyle”

Durgun suların bağladı yosun,

Martı gibi sessiz çırpınıyorsun.

Bir uğultu gibi içimde kopar fırtınalar,

Aktıkça gözlerinden hüzünlü damlalar.

Gözlerinin güldüğü anlar serap olmuş,

Üzgün aka aka kıyıların harap olmuş.

Ey Mezopotamya’nın mavi engereği!

Fuzuli’den okudum seni çilenin beşiği.

Ulaştır, gönlümdeki ızdırabı serin suyundan,

Selâm ona gönlümdeki aşk pınarlarından.

Ah Dicle’m, çağlayan sularına seriliversem!

Seninle sevdadan günlerce söyleşsem.

Anlatsan bana sevdayla yüklü Cezeri’yi,

Anadolu’nun manevî mimarı Karani’yi.

Anlatıversen bana ahuların gözlerinden,

Gönül arkadaşı Mecnun’ nun çilesinden.

Sen Mezopotamya ve Bağdat’a hayat,

Suyundan gönülleri daha berrakları anlat.

İki can arkadaşın cömert Nil ve Fırat,

Gösterdiniz, insanlığın yalancılığına sebat.

Çok zalimler tanıdınız acımasız,

Çok zalimler gördünüz hesapsız.

Kepazeler gördünüz sineğe kepaze,

Baharlar gördünüz gülleri taptaze.

Bataklıklar gördünüz sivrisineksiz,

Kisralar gördünüz yıkıldı çaresiz.

Tanıklık ettiniz binlerce olayına tarihin,

İzlerisiniz yeryüzünde Cudi ve siz tufanın.

Coşkun sularınızla azgın insanlara dersiniz:

“Çıkacak başka yüzle karşınıza tufan, inanınız.”

“Yeni görmüyoruz sevdayı unutmuş insanları,

Boğazlayıp bülbülü baykuşa çağrı yapanları.”

“Onlar yalanladılar gerçekleri değişmeyen şahidiz,

Ey İnsanlar! Unutmadık nankörü, inatçı sizsiniz.”

Nice çilelere şahidiz kıyılarımızda,

Nice kahramanlara, medeniyet yolunda.

Onlar ki insana insanlığı öğrettiler,

Onlar ki insanı sevmeyi öğrettiler.

Yol vermediler bulanık akan ırmaklara.

Yol vermediler, kardeşliğe varmayan yollara.

Ayıkladılar dikenleri, arıttılar gönülleri,

İnsanların seçkinleriydiler, büyüktü hedefleri.

Bütün bunları gördük gözlerimizle,

İnsan-kamil’e ulaştılar söyleriz size.

Karanlıkları aydınlatan yıldızlardır onlar,

Yaratandan ötürü; yaratılanı hoş görür onlar.

İşte sularımız, onların gözyaşlarıdır.

İşte kıyılarımız, onların ayak tozlarıdır.

İşte dalgalarımız, onların coşkularıdır.

İşte uğultularımız, onların heybetli naralarıdır.

İşte sakinliğimiz, onların namaz huşularıdır.

İşte sektesiz akışımız, onların dualarıdır.

Dicle’m, sen şelaleler yapa yapa Basra’ya!

Ben dolambaçlardan düşe kalka Medine’ye.

Yüzümü sürsem, ağlasam, kutlu taşlarına,

Anlatsam, bizlerin neler neler geldi başlarına!

GEL GİDELİM O’NA YORULMADAN YETMEK İÇİN.

GÖZÜMÜZE YAŞ DOLMADAN O’NA DÖNMEK İÇİN.

İsmail GÜÇTAŞ.”Alın teri”

“İnsan, eşref-i mahlûkattır” diyemezdi babam
Bilmezdi çünkü eşrefi ve mahlûkatı
Bir Eşref Amca vardı mahallemizde
Kibar adamdı
Babam insandan iyi anlardı

Babam, çividen, demirden, duvardan
Ve alın terinden anlardı
Emeğiyle yaşamaktan anlardı bir de
Koltuğunda ekmeğiyle gelince eve
O, “alın” derdi, teri ona kalırdı

İsmail GÜÇTAŞ.”İhtiyar çınar”

Yüz yılı devirmiş ihtiyar
İki gözlü evinin eşiğinde
Bakkala gönderdiği torununu gözler gibi
Bekliyordu ölümü
Tüm borcunu ödemiş bir insan dinginliğinde
Ve bahtiyar

Birinci Dünya Savaşı’nda bebekti kundakta
İkinci’de zahireci dükkânında hamal
Dua ediyor gibiydi Allah’a
Görmeden bir dünya savaşı daha
Canımı al…

Yarının Büyüklerine Sorduk

Zehra BAYRAK
(Lise 2. Sınıf öğrencisi.

Edebiyata ve tarihe ilgisi var.)

Teknoloji çağı diye adlandırılan bir zamanda yaşadığımızı düşünürsek internetten uzak durmamız oldukça zor. Her şeyde olduğu gibi internetin de olumlu ve olumsuz yönleri var. İnternet doğru bir şekilde kullanıldığında hayatımızı birçok yönden kolaylaştırıyor. Tarihin tozlu sayfalarında kalmış bilgilere saniyeler içinde ulaşıyoruz, bütün dünya parmaklarımızın ucunda. Adından bile bihaber olduğumuz ülkeler hakkında sayfalarca bilgi bulabiliyoruz. Sanattan spora internet sayesinde hepsinden haberdarız.

Bu kadar güzel şeyin yanında tabiiki internetin de sayılamayacak kadar kötü yanı var. İnternet özellikle son zamanlarda hayatımızı ele geçirmiş durumda. Dışarıda selâm vermediğimiz insanlarla bile sosyal medya aracılığıyla iletişim halindeyiz. Hayatımızı sanallaştırıyoruz, giderek gerçeklerden kopuyoruz. Sanal arkadaşlarımızla, sanal sohbetler ediyor, insanlara karşı sanal sevgiler besliyoruz. Artık insanların kendi görüşleri yok, internet ne istiyorsa onun yanındalar. İnterneti kendi ellerimizle bir canavar haline getiriyoruz, zamanımızı ve hayatımızı veriyoruz.

Bunu biz istiyoruz beynimiz uyuşana dek videolar izliyoruz, gözlerimiz yorulana dek başka insanların hayatlarına bakıyoruz, en yakınımızın derdini bilmezken tanımadığımız insanların dertleriyle dertleniyoruz. Ve internet de bir karadelik misali içine çekiyor.

Ahmet BAYRAK
(5. sınıf öğrencisi.

Teknolojik âletlere ilgisi çok fazla.)

1.İnternet hem hayatımızı kolaylaştırır hem zorlaştırır.

2.İnternet zamanımızı çalıyor.

3.Arkadaşlarımızla ve ailemizle iletişimi engelliyor.

4.Bizi tembelleştiriyor.

5.Spor yapmak yerine internetle vakit geçiriyoruz.

6.Bilgi kaynaklarına internetle ulaşabiliyoruz.

7.Alışveriş yapabiliyoruz.

8.İnternetin konum özelliğini kullanarak bilmediğimiz yerlere gidebiliyoruz.

9.Her yerde haberlere ulaşabiliyoruz.

10.Teknolojiyi doğru kullanırsak bizim için iyi olur.

İnternet nedir, İnternetin hayatımızdaki yeri ve rolü nedir?..

Mertali MERMER,
(Lise öğrencisi, gelecekteki hayali iyi bir tarihçi olmak.)

İnternet, insanların bilgi almak, vakit geçirmek, eğlenmek amacıyla kullandığı bir araçtır.

İnternet iyi olduğu kadar da kötüdür. Örneğin, yanlış arkadaşlık, dolandırıcılık ve daha niceleri. Bana göre; aileler çocuklarını iyi ahlâk doğrultusunda yetiştirir ve bilgilendirirlerse, çocuklar daha çok insanlığa kazandırılır. İnternet hayatımızda olmasa da olur. İnternette yararlı içerik ve bilgiden çok zararlı içerik var. İnterneti, bilgi almak, tarih öğrenmek, yararlı bilgi öğrenmek amacıyla kullanmak gerekir. Bunların dışında kullanırsak, psikolojik sorunlar yaşayıp, sosyal hayattan dışlanırız. Bu yüzden İnternet hem iyidir, hem kötüdür.

Mete MERMER
(Ortaokul öğrencisi, kitap okumayı, yazılar kaleme almayı seviyor…)

İnternet, insanların vakit geçirdiği, hatırlayamadığı bilgileri hatırlamak, bilmediği bilgileri öğrenmek gibi başlıca faydalar sağlar. (İnternetin) pek çok faydası olsa bile, zararları da vardır. Bunlardan başlıcaları; “internet bağımlılığı”, “oyun bağımlılığı”, bunların neticesinde agresiflik, sosyal hayattan uzaklaşma, mutsuzluk gibi kötü sonuçlara neden olur.

Benim için internet, bilmediğim bilgileri öğrenmek, bilgi platformlarına bakmak, eğlenceli vakit geçirmek gibi şeyleri ifade eder.

Mehmet izzet GÜLENLER.”Ön söz, Öz Söz, S(öz)”

Burada yazacaklarım, kendi “öz”arayışımın “sÖZ”leri, kendi keşif yolculuğumun notları.

Aslolan, yaşadığın, yaşar hale geçirdiğin, hayata geçirdiğin şeyleri söylemektir… Yoksa susmaktır…

“Söz gümüşse, sükût altındır” denmiş ya hani… İşte, yaşanan, tatbik edilen hale geldiğinde “SÖZ” “ÖZ” olur ve o zaman altın olur.

“ Sana da başkalarına da

Yetecek kadar sus ki,

Susuşun nara olsun,

Konuşman çare olsun…”

Diyerek ne güzel anlatıyordu, Cahit Koytak “Susma Sanatı” adlı şiirinde…

Dinlemek… Dinlemek, öğrenilmesi gereken bir şeymiş… Yıllara yayılan bir süreç içinde öğrenmeye başlıyormuş insan…

Dinlemek pasif bir şeymiş gibi algılanıyor çoğunlukla günümüz dünyasında… Herkes söz almak istiyor. Kimse sözü bırakmak istemiyor; hep söz kendisinde olsun, konuşarak kendini ortaya koysun, “Ben de varım” desin istiyor.

Çok konuşan, çok bildiğini iddia eden, sözü kimselere bırakmayan, sürekli ahkâm kesen birileri varsa… Konuşan “benliktir”, aklınızda olsun… Oysa asıl yolculuk, “dinlemek” ile başlıyormuş…

Ve dinlemek, sanılanın aksine çok aktif olmayı gerektiren bir şeymiş… Hattâ aktif olmanın da ötesinde…

Rimbaud, “şiiri-şairi” anlatırken; tüm duyuların karışmasından, birbirine geçmesinden bahseder… “Kulağınla görüp, gözünle duyacaksın…” der…

İşte Rimbaud’nun dediği gibi, “dinlemek” tam da böyle bir şeymiş aslında. Tüm duyularınla, tüm hücrelerinle gerçekleşen bir şeymiş…

“Duvarın arkasını gören kâhin” olarak niteliyordu Rimbaud, şairi…

Dinlemek… Okumak… Görmek…

Hepsi aynı yerde birleşiyormuş…

Söylenenin arkasındakini duymak, yazılanın arkasındakini okumak, görünenin arkasındakini görmek…

Murat YARAMAZ.”98.sayı mizah köşesi”

Bir yeri örümcek ağı kaplamışsa, bizde bu, hareketsizlik, köhnemişlik, bereketsizlik anlamına gelir… Dünyayı örümcek ağı gibi internetin menfi halleri sarmışsa, bu dünya için ne anlama gelir? Bu durum, topyekûn dünyanın tükenmişliğinin ifadesi sayılmaz mı?

—————————————————————————————————–

Güney Afrika’daki Witwatersrand Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, insan beynini gerçek zamanlı olarak internete bağladı. Araştırmacılara göre, herkese açık bir web sitesine iletilen veriler aracılığıyla canlı bir şekilde beyindeki faaliyetler gözlemlenebiliyor. Proje sorumlusu öğretim üyesi Adam Pantanowitz, çalışmalarının, insanın kendi beynini ve başkalarının beynini anlamasını basitleştirmeyi amaçladığını söylüyor ve beyne, girdi ve çıktı olarak bilgi aktarımının sağlanabileceğini düşünüyor ve bütün internet bağlantılarından ayrı bir bağlantı olması gerektiğine işaret ediyor.

İnsanları iradeleri dışında yönetme ve yönlendirme tartışmalarına ilerde beyinlerin (heklenebileceği) endişesi de ilâve ediliyor.

Batı medeniyetinin her icadı, yeni bir problem çıkartıyor ve artan bir ivmeyle insanlığa yeni bir buhran hediye (!) ediyor.

—————————————————————————————————–

Batı toplumu ideal toplummuş gibi gösteriliyor; ama aslında içinde bulunduğu çıkmaz ile buhranda ve acınacak halde… Bununla beraber internet de bir Batı icadı olarak tozpembe bir düşmüş gibi lanse ediliyor; oysa Batı’nın tezatları yüzünden internet doğru şekilde kullanılamıyor ve aslında insanlık için düş denilen şey, kâbus halini alıyor… Bu kâbusun sonu, Batı’nın intiharı olmasın…

—————————————————————————————————–

İnternette kullanıcı sayılarına, aboneliklere, arkadaşlık sitelerine bakarsanız sanal ortamda köpürmüş bir kalabalık göreceksiniz, üstelik o kadar kalabalık içinde kimse kimseyle arkadaş değil, kimse kimsenin derdinden haberdar değil; internet kalabalığı içinde sanki elektronik bir yalnızlık var… Garip, ama gerçek olan incelik şu ki, İletişim çağında iletişememenin adı internet olmuş…

—————————————————————————————————–

FIKRA

İki ressam sergide bir tabloyu değerlendiriyor:

–Şuna bak, güneşin doğuşunu ne güzel canlandırmış.

–İmkânı yok, mutlaka güneşin batışıdır.

–Nasıl oluyor da bu kadar kesin konuşabiliyorsun?

–Ressamı tanırım, sabahları onbirden önce kalkmaz.

—————————————————————————————————–

BİLMECELER

1-İki tır şoförü dar bir yoldan nasıl geçer?

2-Antik kentte rüzgâr nasıl eser?

3-Bir tavşan koca nehri yüzerek geçti, kör bir adam bunu gördü, sağır bir kişi bunu duydu, dilsiz bir kişi bunu anlattı. Bil bakalım bu neydi?

4-Göçmen kuşlar neden kışın güneye uçarlar?

1-Yürüyerek 2-Tarihi eser 3-Yalan 4-Uçmak yürümekten kolay olduğu için

Murat YARAMAZ.”Masal”

önce
fâreler terk eder gemiyi
en son umut

bâzıları yaşamı
kolay tarafından görür
bâzıları
sevgiler uğrunda
ölür

anlatım bozukluğu yapar
çoğu insan
aşklarında
gerisi
beş şıktan birini
seçmeye kalır

veya boş bırakırsın
bu gibilerin
son söze etkisi
sıfır

cevap hakkı doğar sonra
birilerine
konuşurken
sevmek bırakılır

trenler kalkar
kapı önlerinden
istasyonlar
süs olarak kullanılır

ve her masalda böyledir
gelen gideni aratır…

Murat YARAMAZ.”Yalnız sen, yalnız ben”

Yalnız sen olsaydın; bu kadar çok sevilmezdin. İnandıramazdın hiçbir gerçeği kendi gerçeklerine. Küfür küfür kayardın geceler boyu inlerken gençliğin, bacağı kırılmış bir ata benzerdin. Hüznüne kıyasla fazla küçük kalırdı, kaybedilmesi mecbur bir resim gibi yakılırdı şehrin. Kimilerine göre anlamsız bir manzara taşırdı, ayrılıkların ardından bakmaya alışırdı gözlerin.

Yalnız ben olsaydım; bu kadar çok sevemezdim. Konuşamazdım böyle, her yağmur sonrası dinginliğinde, dolaşamazdım, aşkın ve felsefenin derinliğinde. İlkel bir sevdâ gezinirken damarlarımda, böyle doludizgin koşamazdım. Bütün kayıt dışı sevgisizler gibi; ölü doğar, yaşamazdım. Kendini henüz tanıyamamış ve kısmen yaralı biri olarak söylüyorum: ”Yeri belirlenememiş eksikliğin, sen olduğunu bilemezdim.”

Şimdi inkâr etmeyelim birbirimizi ite ite katlettiğimizi, burnumuzda tüte tüte terk ettiğimizi.

Yalnız sen olsaydın; bu kadar çok sevilmezdin. Yolların, inançsız adımlardan sıkılırdı.

Yalnız ben olsaydım; bu kadar çok sevemezdim. Kalemim yere düşer, hayallerim yıkılırdı.

Hüseyin Selçuk BOZKURT.”Sırf gece”

Benim bi hikâyem vardı
Kendi hayatım gibi severdim
Kelimelerimle besliyordum onu
Bir gün baktım solmuş yarım kalmış
Onu da diğerleri gibi yıldızlara astım bende
Tuttuğum dileklerle
Zifiri bir gecede girsin diye koynuma
Bilmem tüm yarım hikâyelerimin ahı var belk ide üzerimde
Tamamlamaya mecbur bırakacak bir kâbus

Kürsü Kainatın Efendisi.”Kürsü”

Buharî ve Müslim Hazretlerinin müşterek rivayetleriyle, Allah Resulü’nün mühürleri üzerindeki Abdullah Bin Ömer nakli şöyledir:

“Allah Resulü’nün gümüşten bir mührü vardı. Ömürleri boyunca mübarek ellerinde kaldı. Sonra Hazret-i Ebu Bekr’e, daha sonra Ömer’in eline geçti. En sonra Hazret-i Osman elinden Eris isimli kuyuya düşürdü.”

Yine aynı kaynaklar yoluyla Enes Bin Malik:

“Allah Resulü, Habeşî kaşlı gümüş bir yüzük takmışlardır. Yüzüğün kaşını avuçları tarafına getirirlerdi.”

“Habeşî”den murad, akik taşıdır ve yine oraya ait alaca bir taştır.

Hadîs âlimlerinden İmam-ı Ahmed, Nisâî, Tirmizî ve Bezzar rivayetlerine göre, Allah’ın Resulü, birinin elinde demirden bir yüzük görüyorlar ve diyorlar:

“Sebep nedir ki, ben senden put kokusu alıyorum?”

Ve ilâve ediyorlar:

“Yüzüğü gümüşten yaptırın ve bir miskalden fazlasını kullanmayın!”

Yüzük bahsinde din âlimleri arasında ayrılık vardır. Çoğu caiz görmüşler ve keraheti olmadığını bildirmişlerdir. Bazıları, süs ve ziynet kabilinden olursa mekruh saymışlardır. Bazıları da, mühür kullanan kimselerden gayrına mekruh kabul etmişlerdir. Zira Ebu Davud ve Nisaî naklinde Ebu Reyhane Hazretleri, Allah Resulü’nün, vazifelilerden başkasına yüzük takmayı yasak ettiklerini söyler. Allah Resulü’nün kullanmalarındaki sebep de, etraftaki melik ve sultanlara gönderilen nameleri mühürlemekti.

Enes bin Malik:

“Rum, Fars ve Habeş padişahlarına mektuplar yazıldı. Sahabîler dediler: “Ey Allah’ın Resulü; onlar mühürlü olmayan nameleri kabul etmezler!” Bunun üzerine bir yüzük edinip üzerine “M……. – Allah’ın Resulü” ibaresini kazdırdılar. Hazret-i Ebu Bekr, Ömer ve Osman, ihtiyaç noktasından mühür taşırlardı.”

İbn-i Abd-ül-Ber, bazı âlimlere dayanarak yüzük takmanın mekruh olduğunu, zira Enes Bin Malik Hazretlerine göre Allah Resulü’nün takmadıklarını ileriye sürmüştür.

Tirmizi, “Şemâil”inde İbn-i Ömer vastasiyle bildirir:

“Allah’ın Resulü, bir yüzük edindiler. Onunla mühür basarlar, fakat onu parmaklarına geçirip takmazlardı.”

Enes Bin Malik:

“Allah Resulü’nün mübarek ellerinde gümüşten bir yüzük görüldü. Halk da gümüşten yüzükler edinip takmaya başladılar. Derken Allah’ın Resulü yüzüğünü çıkarıp bıraktılar. Halk da çıkarıp bıraktı.”

Şu var ki, en doğru söz, rivayetin ilk kısmında söylenendir. Zira Allah Resulü’nün yüzük takmaları, hükümdarlara gönderdikleri nameleri mühürlemek içindi. Sonradan daima takınır oldular. Sahabîler de takınır oldu. Kâinatın Efendisi, kimsenin yüzük takmasını kötülemediler. Böylece yüzük takmanın kerahetsiz mübah olduğu üzerinde birleşildi. Hâkimlerden başkasında yasaklandığı hususundaki hadîsin de olmadığına hükmedildi. Enes Bin Malik rivayetindeki “çıkarıp bıraktılar” kaydına gelince bunun, gümüş değil, altun bir yüzüğe ait olduğu söylendiği gibi, şer’î bir lüzum zannedilmemesi maksadının da âmil bulunduğu ileri sürüldü.

Yüzük yapılan madenler hakkında hüküm:

“Allah Resulü, altun yüzük ve altun kabı yasakladılar.”

Ebu Hüreyre:

“Allah Resulü, altun yüzüğü nehyettiler. (Yasak ettiler)”

Abdullah Bin Ömer:

“Allah’ın Resulü, altundan bir yüzük edindiler. Sağ ellerine taktılar ve yüzüğün kaşını avuçlarına çevirdiler. Halk da altun yüzükler edindi ve takmaya başladı. Sonradan Allah’ın Resulü minbere çıktılar ve altun yüzüğü parmaklarından çıkarıp bıraktılar. Halkı da altun yüzük takmaktan nehyettiler.”

Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbelî mezheplerinde altun takmak caiz değildir. Buna rağmen bazı âlimler izin vermişlerdir. Bunlara göre sahabîlerden beş kişi altun yüzük takınır oldukları halde vefat etmişlerdir. Bin Saad, Hazret-i Talha, Saad ve Sahiyb’in altun yüzük taktıkları görülmüştür. Bedr Gazâsına katılan Ebî Useyd Hazretlerinin vefatında, altun yüzüğü vardı. Yüzüğü, elinden, Hamza ve Zübeyr Hazretleri çıkarmışlardır.

İmam-ı Nisâî:

“Hazret-i Osman, Sahiyb’e soruyor: “Parmağında taşıdığın altun yüzüğün aslı nedir?” Sahiyb diyor ki: “Bu yüzüğü senden daha hayırlı olan gördü ve beni ayıplamadı!” Hazret-i Osman devam ediyor: “Kimmiş o benden daha hayırlı olan?” Sahiyb cevap veriyor: “Allah’ın Resulü!”

Netice şudur ki, gümüş yüzüğü âlimlerden çoğu mübah görmüşlerdir. Kâinatın Fahri ve sahabîlerden bir zümre de gümüş yüzük takmışlardır.

Şafiî âlimleri, gümüş yüzüğün, ağırlıkça bir miskali geçmemesini, hattâ biraz eksik olmasını şart koşmuşlardır.

İstinat ettikleri nokta, Allah Resulü’nün birine verdikleri cevaptır.

Demin de bahsettiğimiz gibi demir yüzük taşıyan birine rastlıyor ve diyorlar ki:

“Ne haldir ki, senin üzerinde cehennem ehli alâmetini görüyorum?”

Bunun üzerine o adam demir yüzüğü çıkarıyor ve soruyor:

“Ey Allah’ın Resulü, bunun yerine ne cins bir şey takayım?”

Ve şu cevabı alıyor:

“Gümüşten yüzük tak ve bir miskali tamamlama!”

Hanefi âlimlerine göreyse bir miskale kadar ağırlık caizdir.

Enes Bin Malik Hazretleri, Allah Resulü’nün:

“Akik yüzük takın! Sağ el ziynete sol elden daha müstehaktır.”

Buyurduklarını rivayet etmiştir. Ancak bu hadîsin senedinde meçhul bir nokta tespit edilmiştir.

Şu rivayet de vardır:

“Akik takın! Onu takmak, fukaralığı giderir.”

Hazret-i Âyişe yoluyla rivayet edilen bir hadîs de akik taşının mübarek olduğunu belirtir. Fakat bütün bu hadîsler âlimlerce, kaynakları bakımından zaif olup güvenilir cinsten değildir.

Ukaylî:

“Akik yüzük takmak hususunda Allah Resulü’nden hiçbir hadîs doğru değildir!”

Sahih-i Müslim yoliyle Enes Bin Malik Hazretleri:

“Allah’ın Resulü, gümüşten bir yüzük edindiler ve üzerine “M…….. – Allah’ın Resulü” ibaresini nakşettiler. Halka da buyurdular ki: “Ben gümüşten bir yüzük edindim ve üzerine şu nakşı kazıttım. Kimse kendi yüzüğüne bu nakşı kazıtmasın!”

İmam-ı Buharî rivayetince yüzükteki nakış üç satır… Yazısı da mühürlerde olduğu gibi tersine… Yani bir yere basıldığı zaman doğru çıkacak şekilde…

Rivayet İbn-i Ömer’den gelmiş olarak biliyoruz ki, Allah’ın Resulü, yüzüklerini sağ ellerinde taşırlardı. Sonsuzluk âlemine göçüşlerinden sonra, yüzük Hazret-i Ebu Bekr’e geçti ve o da sağ elinde taşıdı. Daha sonra Hazret-i Ömer’in sağ elinde… Hazret-i Osman’ın sağ elinde de aynı yüzük…

Nihayet kuyuya düşürdüğü ve Hazret-i Osman’ın sayısız fedakârlık ve çalışmalarına rağmen bulunamadığı malûmdur.

Bir kişinin birkaç yüzüğü olabilir. Fakat bunlardan bir veya iki elinde birkaçını birden taşımanın cevazında ihtilaf vardır. Yüzüğü hem sağ hem sola takmak caizdir. Fakat hangisinin tercihe şayan olduğu da ayrıca ihtilaflıdır. Sol ele takmanın fazileti hakkında da hadisler nakledilmiştir. Mezhep kurucularından İmam-ı Malik ve Şafiî Hazretleri, yüzüklerini sol ellerine takarlardı.

Sahih-i Müslim’e göre Enes Bin Malik Hazretleri sol elinin serçe parmağını göstererek:

“Allah’ın Resulü, yüzüklerini şu parmağına takarlardı.”

Demiştir.

İbn-i Ömer’in şehadeti de, sol el üzerindedir. Daha evvel belirtildiği gibi, aksini iddia edenler de var… Neticede, Allah Resulü’nün iki ellerini de kullandıkları, hattâ evvelâ sağ elleriyle başlayıp sonra öbür ellerini tercih eder oldukları, en doğru tahmindir.

Şahadet parmağıyle orta parmağa yüzük takmak mekruh sayılmıştır.

(Yatak bahsi ile

devam edecek)

Bahadır KAYA.”98.sayı medya sepeti”

Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Araştırma Vakfı’nın, Yönetim Kurulu Başkanı Emrah KISAKÜREK imzalı bildirisi:

Star Gazetesi tarafdan ilk olarak 2014 yılında dpüzenlenen ve her yıl tekrarlanmakta olan “Necip Fazıl Ödülleri”, başlangıcından itibaren Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in fikir ve estetik dünyasına yabancı; onun manevîmirasını hic sayan tahrif ve tahkir edici bir üslupla, siyasi istismar zemininde yürütülmektedir.

‘Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Araştırma Vakfı ve Büyük Doğu Yayınları, Necip Fazıl’ın fikir bütününün ve eserlerinin asliyetlerini korumakla yükümlü ve onları bu şekildelecek nesillere taşımakla mükelleftirir..

Bugüne kadar bir hüsnüniyet içinde, ” Necip FazılÖdülleri”nin sabit prensiplere bağlı olarak düzenlenecek bir şartnameye kavuşturulmasını beklemiş olmamıza rağmen, devam edegelen süreçte, Star Gazetesi’ni, bütün uyarı ve eleştirilere kapalı, dışlayıcı bir tavır içinde görmüş bulunuyoruz.

Üstelik, ” Necip Fazıl’ı değerlendirmek için henüz erken” diyen biri Jüri Başkanı yapılmış ve âdeta kasıtlı biçimde hareket edilerek, Üstad Necip Fazıl ve eserlerini açıkça tahrif eden ve en önemli eseri “İdeolocya Örgüsü” kitabını Faşist bir manifesto olarak itham eden birine de saygı ödülü verilmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanımızdan Ekim 2016 tarihinde vâki randevu talebimiz iki yıldır cevapsız bırakılmış, bu yüzden durum öncelikle kendisine arzedilememiştir.

Gerek Vakıf gerekse Yayınevi olarak, bulunduğumuz nokta, zamanın ve zeminin şartlarına tâbi değil; fikir ve sanatı siyasî dilin malzemesi hâline getiren anlayışla uzlaşma kabul etmez, samimiyetin pazarlıksız prensiplerine bağlıdır.

Söz konusu Gazeteye, bu isim altındaki ödüllere son verilmesi hususunda gerekli ihtarname gönderilmiştir.

“Üstad”a nostaljik bir sevgi besleyenlerin bizi anlayışla karşılayacakları umudu içinde kamuoyuna duyuruyoruz. 03.10.2018)

Bildirideki ifadelere aynen katılıyoruz. Zaten biz de Ocak/Mart 2016 tarih ve 87. Sayılı dergimizde aynı meseleyi ele almıştık.

Devlet Tiyatrolarında perde ‘REİS BEY’ ile açılıyor. (AA)

Devlet Tiyatroları 70. yılında, şair, yazar Necip Fazıl Kısakürek’in ünlü tiyatro eseri “Reis Bey” ile sezon açılışını gerçekleştirecek. Yönetmen Özer Tunca, “Necip Fazıl’ı çok seviyorum, çok güzel bir dili var. Zaten çok iyi bir şair, tiyatrosunun duygusunu da çok güçlü buluyorum. Para da öyledir meselâ” dedi. 45 kişilik oyunda canlı müzik kullanılacak. Birinci ve ikinci günün biletleri tükendi; oyun yurdun çeşitli yerlerinde ve yurt dışında da sahnelenecek.

Büşra DOĞRAMACI.”Çağın bilinçsiz hareketi: İnternet”

İnsanoğlu her ne yaparsa yapsın fark etmeli ki her şey aslına rücu etmektedir. Fıtratımız gereği aslolana yöneliriz her konuda ister istemez, gözlerimizin aradığı bir sadelik bir tabiîliktir. Son zamanlarda bunu her konuda görmeye başladık. Her ne kadar farklı lüks yaşamlara özensek de yoğun bir kitle aslına dönmek konusunda ciddi çaba sarfediyor. Hem de her türlü hayatî bağlantıyı kullanıyorlar diyebiliriz. Fakat bunu yapmayı denerken önlerinde yeniçağın engelleri olacak elbette. Zihnimize hal, hareket ve yaşantımıza işlemiş birçok engel. Bunlar arasında en önemlisi hiç şüphesiz ‘İnternet’.

Halka sunulan ‘ her şey sizin’ görüntüsü bu kitle tarafından korkutucu addediliyor ki haklılar bir noktada. İnsanların gün geçtikçe çoğalan tüketme arzusu böylece eski değerlere dönerek onları da tüketme isteği uyandırıyor içlerinde. İnsan tabiî olarak bütün bunları tüketebilir elbette. Kıyafetler, bilimum âlet edevat elbet bir gün sonu gelecek şeylerdir. Peki ama internet nasıl tüketilir? Esas sorulması gereken soru da şu ‘’Biz mi interneti tüketiyoruz, yoksa o mu bizi?’’.

İnsan böyledir düşünme eylemi fıtratı gereği sürekli, farkında olarak yahut olmayarak yaptığı bir şeydir ve her düşüncede bir soru gizlidir. İşte internet popülaritesini kazanmaya başladığı yıllardan beri bu sorulara cevap olmuştur ve bu sebepten yıllar içinde başvurulan ilk kaynağa dönüşüvermiştir. Durum böyle olunca 90’lı yıllar itibariyle yabancı kaynaklı makalelerde ‘Problematic Internet Use’ mealen ‘sorunlu internet kullanımı’ başlığını görmeye başladık. Ülkemizde de bu konuda yazılıp çizilen veriler çok fazla tabiî ki fakat okuma oranıyla doğru orantılı olarak belli bir kitleye ulaştığını söylemek mümkün.

Sözün özü interneti hayatımıza fazlaca dahil etmemizin bir çok etkeni olabilir elbette bilinçli kullanıcılar da olabiliriz yahut hiç kullanmıyor olabiliriz. İçimizdeki tüketme arzusunu susturamıyor sonu olmayan bu şeye meftun olmuş olabiliriz bittabi fakat tüm bu durumların yanında her dem özümüzü korumak adına okumalı ve bilinçsiz hareketlerden olabildiğince uzak durmalıyız ve eğer şu an bu yazıyı okuyorsanız hep beraber zihnimizde internetsiz hava sahaları inşa edelim, muvaffak olmamız dileği ile.

Ahmet DEĞİRMİNCİ.”Dinlediğim türküler”

O türkülerle büyüdüm ben…
Kurşun gibi adamın yüreğini delen.
“Karagözlüm gitme, dur!” diyemezdim,
O duyguları, ayaklarımla ezdim.

Silâh kabzalarına gömmüştüm yüreğimi,
Uzaklara… Çok uzaklara saldım dileğimi.
Yüzümü dönüp başkaya hiç bakmadım.
Bir hançer, ya da bir mavzer olmaktı muradım.

Boş çerçevelerdi benim oyuncağım.
Havada, boşlukta kaldı hep kucağım.
Gökler, en kurşunî bulutlara gizlenirken;
Güneşler doğardı içime birden.

Hoyratlar hiç yakışmaz, dilime,
Uzanırım gonca güller gelmez elime.
Yasak kelimelerimin sırrı…
Dile gelse, konuşsa eritir yüce dağları.

Coşkun ırmaklar gibi akarken ömrüm
Derin derin sokaklarda sürünürüm
Son nefesimi yalarken kaldırımlar
Bir çocuk, bu türküyü anlar…

Ahmet DEĞİRMİNCİ.”Buhranların çocuğu”

Ben, buhranların çocuğuyum. Normal vaktime erişemezsiniz, boşuna çabalamayın!

Bir seher vaktinde, dağların ardındaki güneş usulca yürürken zeval vaktine doğru, en çelimsiz horozlar bile çığlık çığlığa şafağı haber verip uyandırmaya çalışırken gafleti, koyunlar, kuzular rızıklarının derdinde yaylalara doğru yollanırken, Ezan seslerine isyan eden köpekler bile sabah sarhoşluğunda salınırken yollarda, üç-beş zeytin tanesi, bir parça peynir, fırından tazece çıkmış ekmek, sıcacık bir çay yahut portakal suyunun donattığı bir sofrada bulamazsınız beni.

Buhranların çocuğuyum ben. Her anımda ayrı bir korku, her saniyemde kimsenin aklına bile gelmeyecek bambaşka endişelerim olmalı benim. Ki var da zaten. Güle oynaya düşemem ben yollara. Bir genç kız tedirginliğindedir hep yüreğim. Her an usta bir hırsız, usta bir gönül hırsızı, civan bir delikanlı benim de gönlümü çalıp, anamdan, babamdan ayıracak korkusu yaşarım hep. Yalnızca böyle olsa ya… Filistinli bir çocuğun tereddütlerini taşırım içimde. Bosnalı bir kadının korkusu ve bir Çeçen Mücahidinin şahadet sevdası vardır içimde.

Kafkas dağlarının rüzgârında savrulur saçlarım. Türkistan çöllerinde şaşırırım yönümü. Somali’de susuzluktan çatlar dudaklarım. Arakan’da diri diri yakılır bedenim.

Birileri hesap-kitap yaparken çok kazanmak, vergi kaçırmak adına… Nice Beyefendiler rahat etsin, ve nice Hanımefendi fink atabilsin diye partilerde… Başımın gözümün sadakası sayıp, yüreğimi bırakırım sevdiğimin ülkemin karanlık sokaklarına…

Halis ARLIOĞLU.”Bir başka açıdan yörükler”

Kalkmış yörük kervanı, gidiyor yine bugün.
Al yeşil giyinmişler, sanmayın ki bir düğün.
Meler koyun kuzular, atları da pek yeğin.
Konaklanan her yerde, verilmekte bir öğün.
Katar katar olmuşta, geçiyor o develer…
Yemişler gevenleri, şimdi geviş geveler.
O vâdiler yemyeşil, yaylalar zümrüt gibi.
Topluyor Yörük beyi, dağılan ekibini.
Konup göçer giderken, bir garip türkü alır.
En sonunda yaylaya, binbir zahmetle varır.
Kara çadır kurulur, gönüller efkârlanır…
Her yörüğün kasveti, artık orda dağılır.
Çadırların önünde, oynaşırlar kuzular…
Sürüyü toplamışlar, gidiyor gelin kızlar.
Yayladan o dağlardan, aşar gider oymağım.
Bu kervanlar geçerken, artıyor kedergâmım.
Ardıç altında doğar, kıl çadırda büyürler.
Bir garip ermiş gibi, dağ başında ölürler…
Senlik benlik bilinmez, sevgi dolu yüreği.
Barındırır yörüğü, kıl çadırın direği…
Bir dığan bulgur pilav, pişirilir yağlıca.
Yufka ekmek yayılır, dökülür üste bolca.
Çoluk çocuk toplanır, kaşık çalar ayrana.
Kıl çadırın etrafı, döner artık bayrama.
Dağlar gibi saf değil, şehir fitne yuvası.
Tahrip talan ettiler, hayâ’yı kahrolası!
İn bu şehre hâkim ol, örfüne-âdetine…
Verme hâine fırsat, dikil artık önüne!..
Adına’laikliğin’, çok kanlar akıttılar.
Ülkedeki huzuru, katledip yok ettiler.
Haydutlar kravatlı, geziyor caddelerde.
Haram helâl bilmiyor, yutuyorlar her yerde.
Apoletler omuzda, kalabalık bak yine.
Sırıtarak konuştu, ‘çağdaşlıktır’ bu diye.
Hıyânetin ardından, sığındı’laikliğe’.
Yıllarca hep öttüler, ‘kemalistim’ben diye.
Siyasetin bağrına, çökmüş bu harâmîler.
Saldırır mukaddese, insanları zehirler…
Senin bundan haberin, olsun artık uyanda!
Yörükçülük son bulsun, dağların doruğunda.
Hayatı konar-göçer, bu garip Yörükçüğün
Yolculuk aman vermez, kuzular, keçi, koyun.
Meşgâlesi bunlardır, davar sığır peşinde.
Ne fırıldak fitneler, dolaşır şehirlerde?
Bir yolcu ki yollarda, dönerek Ona varır…
Her yolcular o yolda, mevlâsına yalvarır.
Yollarda yolcuların, hep saçları ağarır.
Kervan gider yol biter, artık menzile varır…

(Müslümanların siyâsi ve ideolojik kıyıma uğradığı 28 Şubat post-modern cunta döneminde yazılmıştır.)

Halis ARLIOĞLU.”Hicran”

Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.
Nedir bilmem sebebi? âlemde dertliler çok…
Benim garip gönlüme, bir âşinâ olan yok.
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Esmiyor bâdi sabâ, kokmuyor gayri güller.
Susmuş artık ötmüyor, şakıyan o bülbüller.
Bu hâli perîşânımâ, bakıyor şimdi eller!
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Suyu bitmiş kurumuş, bağrı yanık pınarım.
Bu dağda, o vâdîde, durmaz seni anarım…
Kalmadı o tâkât, tükendi kavlü karârım.
Eksilmedi artıyor, her zaman âhu zârım…

Her sabah her akşam, olaylar hüzün bana.
Çekilen bunca elem, neden gider yabana?
Yıllar var ki bu hasret, iş bu hicrânım sana,
Yine mahzun bu gönül, seven yok sevilen yok.

O ıssız geceler, derdime dertler katıyor.
Şu musdarip gönlüme, göz yaşlarım akıyor.
Hicranlı yüreklere, sanki hançer batıyor,
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Hüzünlenmiş bayramlar, kalmamış sevinçleri.
Niçin bilmem gelmiyor, o günler artık geri?
Sanmam ki bulunsun, bu kederden beteri.
Yine mahzun bu gönül, seven yok sevilen yok.

Sıra sıra dertliler, inliyor bütün beşer.
Azgınlık işin başı, ümitler olmuş heder.
Sokağa düşmüş anne, perîşân olmuş peder.
Yine mahzun bu gönül, seven yok sevilen yok.

Bilinmiyor o vefâ, kayıplarda sadâkât…
Zevki sefâya dalmış, tanınmıyor hakikat.
Bir girdâp içindeler, mânâsızdır bu hayât.
Yine mahzun bu gönül, seven yok sevilen yok.

Her yerde akan bu kan, her yerde feryât niçin?
Teselli kâr etmiyor, hüzünlenen kalp için…
Ne yaz kalmış, ne bahar, her taraf aynı biçim.
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Dile gelmiş ağaçlar, rüzgâra karşı durmuş.
Nice köşkler, saraylar, yıkılıp harâp olmuş.
İnsanoğlu değişmiş, sanki bir yamyam olmuş.
Yine mahzûn bu gönül, seven yok sevilen yok.

Kubilay ERTEKİN.”Doğum ve sonrası”

Kültürümüzde, geleneğimizde, örfümüzde ve inancımızda; her doğan İslâm fıtratı (yaratılışı) üzere doğar (mâsum ve günahsız). Ancak âilesi, çevresi, aldığı eğitim ve bağlı bulunduğu düşünce sistemi, ideolojiler ona kendi rengini ve şeklini verir. Gerçek de budur. O yüzden İslâm’da çocukların öldürülüp kuma gömülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Geçtiğimiz Ramazan ayı dolayısı ile müşâhedelerimi belirtmek istedim. Ramazanda büyük şehirlerdeki toplu iftarlara başlangıçta sol kesim şiddetle karşı çıktı. Oy hesâbı olarak yapılıyor diye yırtındı. Sonradan namazsız, oruçsuz türedi ve pespâye bir kesimin oraları ve yaşamadığı inançları nasıl istismar edip o tür yerleri oy devşirme alanı hâline getirip -her şeyde olduğu gibi- sömürü aracı görme zilletinde bulundular. Materyalizmin, inançsızlığın ve takiyyenin (ikiyüzlülüğün) o kesimler için nasıl bir esfellik ve iğrençlik olduğu görüldü. O yüzden Ramazan’a büyük şehirlerin mutantan iftar sofralarına, duâ ve ilâhiler okunan yönünden değil, bir de Ege ve diğer sâhil kesimlerden bakmak istedim.

Bunun daha iyi anlaşılması için merhum Bedî-uzzamân’ın hatırımda kalan bir tespîtini aktarmak isterim: “Bir Avrupa ülkesi İslâm’a, bir İslâm ülkesi de Avrupa’ya gebedir. Gün gelecek ve bu doğum gerçekleşecektir!”. Son yıllarda Almanya başta olmak üzere, Müslümanların Avrupa ülkelerinde çoğalması ve her tür zorluğa, şiddete, dışlanmaya ve İslâm düşmanlığına karşı direnip inançlarını koruması ve buradakilerin de tıpkı Batı tarzı bir hayâtı yeğlemeleri, özellikle şu ramazan ayına rağmen sanki böyle bir gün yokmuş ve yaşanmıyormuş görüntüsü vermeleri merhûmun yıllar evvel söylemiş olduğu sözü ve o günleri hatırlattı. Çünkü kim ecnebi, kim yerli belli değil ve onlar da yarı üryân, bizimkiler de (!). Sâhil sitelerinde her ne kadar mevcut câmiler cuma ve bayramları dolu ise de diğer vakitlerde, özellikle sabah ve yatsı namazları, tıpkı diğer bâzı şehirlerdeki câmilerimiz gibi bomboş olduğu acı bir gerçektir. Yıllar evvel Merhum M. Âkif şöyle demiştir:

“Hani, üç beş kişiden fazla musallî arama;

Câmi ambarlık eder, başka ne yapsın imama”(384)

Zîrâ ülkedeki mevcut sistem ve 80-90 yıllık ideolojinin insan beyni ve zihniyeti üzerinde bıraktığı tortular, onları DÎNE karşı lâkayt davranmalarına, hattâ dînî hayatı ve mâbetleri lüzumsuz (!) bir fantezi-aksesuar (!) olarak görmelerine sebep olmuştur; alay ve tahkîre yöneltmiştir. Merhum M. Âkif o zihniyettekileri şöyle târif etmiştir:

“Namaz, oruç gibi şeylerle yok alış-verişi;

Mukaddesât ile eğlenmek, en birinci işi.” (266)

Hatırlayanlar vardır. Onlardan bir siyâsetçi eskisi hacca gidecek vatandaşa şöyle demişti: “Hacca gidip de ne yapacaksın? Belki Muhammet seni bırakmaz ve orada kalırsın!”. Böylesi seviyesizliklerin daha binlerce örnekleri vardır. Bu iğrenç saldırı ve hezeyânın altında; haccı inkâr ve hafife alma, Peygamber (SA)efendimizi alay, istihzâ ve dine hakâret vardır.

Bir ramazan ayında saçı başı kıralmış kimselerin önünde rakı şişesi, ağzında sigara, milletin cumhurbaşkanına ve onun şahsında bu millete; onların kutsallarına çok âdî, çok iğrenç ve seviyesiz bir şekilde küfreden, necâset saçan gazete adındaki o varak pâreleri-paçavraları görünce, zikredilen doğumun çoktân gerçekleşmiş olduğu çok açık ve net bir şekilde görülmektedir.

İhtidâ eden, Müslüman olanın kurtuluşu var, ama irtidâd eden, dînden dönenin gideceği yer yoktur. Öylelerini (Nirvâne) bile kabul etmez. Ayrıca yağma edilen o güzelim sâhil şeridi ve ormanlıklar, siteler ve yazlıklarla dolmuş; israf, şatafat, lüks hayat, maneviyâtı olmayanları sâdece daha çok azgınlığa ve nimetleri inkâra, devletçe sağlanan imkânlar ise sapıtıp yozlaşmalarına sebep olmuştur. Sözde eğitimcilerin çıkardığı bir dergide, ayağındaki kot pantolon 19 yerinde delik olan sözüm ona bir edebiyat öğretmeninin resmini gördüm, ona merhum M. Âkif’ten şu beyti okudum:

“Edebiyâta edepsizliği onlar soktu!

Yoksa din nâmına islâm’a taarruz yoktu!” (343)

Cevap olarak şairini bilmediği gibi, kitaplığında Safahat, Handuvarları, Kendi Gökkubbemiz ve Çile’nin olmadığını söyledi. Gençliğe millî ruh ve şuur verilmezse böyle olur. Öyle okulların çoğunda hâlâ devlet, millet ve din düşmanları yetişiyor. Bâzı Darwinistler, nesebi gayri sahih veletler, vahşi hayvanların karikatürünü yaparak cumhurbaşkanı ve onun şahsında milleti hedef alan kuduzca bir saldırıda bulunarak “Tayyip âilesine hoş geldiniz” şeklinde çok aşağılık bir seviyesizlik, âdilik ve seciyesizlikte bulunmuşlardır. O iğrençliği Batının domuz çobanları bile ülkesinin cumhurbaşkanına ve onun şahsında milletine bu türlü bir alçaklıkta bulunamaz. (05.07.2018 basından) Bunları semirten, millî irâde ve inanç düşmanı siyâsi bir yapı var ülkede. Bu açıdan zikredilen edebiyatçı (!) bunların yanında bal kaymak sayılır. Eğitimlisi (!) böyle olursa kültürsüz olanlarına diyecek bir şey olamaz. Üstelik bunlar, 1930’ların, 40’ların CHP tek parti diktasının olduğu dönemlerde değil, milliyetçi ve inançlı bir kesimin iktidâra getirdiği bu dönemde oluyor ve yaşanıyor.

Ülkeyi kurtarmaya (!) soyunan ve adı geçenlerin dilinde ve programında ülkenin en büyük derdi olan ve cemiyeti çürüten, çökerten; fuhuş, alkol, kumar, uyuşturucu, gasp terör-anarşi ve PKK gibi ülke düşmanlarını yok edici bir çâre ve çözümden söz ettikleri duyulmuş ve görülmüş müdür!? Onlar cemiyetin çürümüş ve kokuşmuş kesimlerinden geçinirler.

Uyuşturucu… Uyuşturucu otları kolluk güçlerine ve koruculara kökletip-yaktırmak olacak şeyler değildir. Bunları kendilerine kökletip imhâ ettirmeli, tarlayı da hazineye kaydedip sâhiplerini taş ocağı ve kömür ocağı gibi ağır işlerde ömür boyu çalıştırmalı. PKK hâinlerinin yaktığı ormanları, onlara diktirmek ve aynı cezâyı uyuşturucu baronları ile sokaktaki çapulcularına da uygulayarak bu pisliği kökten çözmektir. Sistemdeki TUT-SAL zihniyeti sürdükçe çocuk kâtilleri, gasp ve hırsızlık gibi harâmîlik ve alçaklıkların artarak devâm edeceğini en beyinsizler bile bilir. Şerir ve haydutları azdırır ve milleti zehirlemekten, devlete ihânetten vazgeçirmez, PKK, FETO ve benzeri bir ihânet şebekesini de bunlar meydana getirir. Caydırıcı olmayan cezâlar, suça teşviktir. İhânetleri açıkça belli FETO hâin ve alçaklarının inkârına rağmen cezâları ikiye-üçe katlanmıyorsa bu da aynıdır ve onları suça teşviktir.

Yapılan devâsâ hizmet ve yatırımları, yol, köprü, tünel ve diğerlerini, hava, kara ve deniz yollarındaki bunca rahat ve konforları, 3-4 şeritli asfalt yollarda uçak hızıyla giden ve yolların almadığı son model araçları bir kenara bırakın, yıkıcı ekibin seçim gezilerindeki inkâr ve isyân kokan, anarşizmi kışkırtan hezeyanlarına rağmen, Seferihisar-İzmir yolunun o bitmeyen kıvrım ve virajlarını genişletmek için bu sıcağın altında ve belki de oruçlu olarak çalışan, dağları delen onca makine ve işçileri, onların döktüğü alın terlerini görünce o nankörlüğe bu hizmetler aslâ değmez diye düşündüm. Çünkü her taşın üstünde öten dilli düdüklerin (şimdi seçim arabasının) ve onların kanatları altında semirip Avrupa’ya kaçan, kâfire hizmet eden siyâsi (!) haydutlar, yazar-çizer geçinenler ve Amerikan bayrağını öpüp-başına koyan FETO-PKK ve benzeri hâinlerin (14.06.2018 basından) adını anmayanlar, o sefilleri himâye gayretinde olan ve bir oy için onca ihânet şebekelerine şirin görünmek isteyen bütün siyâset harâmîleri ve magandalarına, oy simsarı içinde olan soysuzlara lânet ediyorum…

Bidâyetten beri inkâr ve isyân zihniyetinin dayandığı bir ideoloji var. Bu saçma düstur ve sapık zihniyetin çok yoğun yalan ve iftiralarına, okuma özürlü ve kasten mâziyi unutturan, sloganla yönetilen halk kesimini kendi merkezlerine çekip kanalize etmeleri, en büyük arzularıdır. En büyük gâyeleri; din ve diyânetten bahseden, dindar kadronun başa gelmemesi. Geçmişin onca zulmünü, zorbalıklarını unutturarak halkı uçuk ve çok ucuz vaatlerle, hazırcılığa ve çalışmadan, kazanmadan yaşamaya özenen bir tüketim toplumu (homo ekonomik) yapı oluşturmaktır. Bu ağır ithamlar bâzılarına bir iltifat gibi geliyor ve yüzleri kızarmıyor. Utanmak iman alâmetidir. Merhum M. Âkif’in tespiti:

“Îmandır o cevher ki, İlâhî ne büyüktür.

İmansız olan paslı yürek, sînede yüktür”

Din dışı ideolojilerini ve siyâsi düşüncelerini din gibi savunan, mâkul ve mantıklı her şeyi ret ve inkâr eden bir kesime göre doğmak; her istediğini yaparak yaşayıp ölmek ve sonunda ölüsünün bir câmiye getirilerek çevredekilerin namazını kılıp kabre konulmalarının, Müslüman bir inanç ve yaşantı olduğu vehmindeler. İşte batı özenti ve hayranlığı, Marksist-materyalist bir zihniyete sâhip olanların genelde hayat tarzı ve düşünce sistemleri bu çerçeve içinde boş bir hayâl uğruna avara kasnak gibi dönüp durmaktadır. Onlara göre; dîne ve dîni kesime küfretmek, tahkir ve tezyifte bulunmak, düşmanlık göstermek, onu yapan kişi ve kurumları ölümüne desteklemek, dünyâda ve ukbâda hiçbir müeyyidesi olmuyor, sorumluluk gerektirmiyor. Sonunda bâtıl bir ideoloji uğruna “Küfr-ü cehlî ve küfr-ü inâdî” üzere yaşayıp gidiyorlar. Nasıl olsa hayatta şiddetle düşman oldukları halde ölümlerinde hiçbir ayırım, dışlama yapılmadan İslâmî kurallar uygulanıyor. Anadolu’da meşhur bir tâbir vardır: “Nerede o yoğurdun bolluğu? Biraz da biz yiyelim”. Sanırım başka söz zâittir…

Muhsin Hamdi ALKIŞ.”Sanal âlem mi?”

İnternet bize nazaran sanal âlem,

Biz ise Allah’ın diğer bazı âlemlerine nazaran sanal mıyız?

Evrenleri yaratıp mükemmelen donatan, atomları yaratan, onların arasındaki bağı var eden, elektriği yararlanmamıza sunan, algıladığımız evrenin gerçekliğini kuantum seviyesinde sanallaştıran ve her an yeni bir yaratmada olan Allah’ın asıl fail, bizlerin cüzî irademizle oluşlara vesile olduğumuz apaçık bir gerçektir.

Algıladığımız evren gibi evrenler olup olmadığı ve bunlara nazaran bizim durumumuz bir bilinemezlik… Holografik evren, string theory, m-branes gibi teoriler bu ihtimalleri araştırmakta. Misal: İki boyutlu bir evrendeki varsayımsal bir varlık, kendi evreninden geçen 3 boyutlu bir küreyi sadece daire olarak algılayacaktır. Onun için 3. boyut muhaldir. Bizim dışımızda, örneğin string teorisine göre 11 boyutlu bir evrende, bizim varlığımızın ötesinde bir gerçekliği algılama imkânımız ne olabilir? Üst boyutlardaki bir varlık için ise biz tamamen sanal olacağız. Şimdi bir de tüm bunların yaratıcısı ve hiçbir kısıtlamaya tabi olmayan Halik’i ve onun yarattıklarına nazaran “Zatını” ve “Kün fe Yekün”’ün anlamını düşünün..

O’na inanmak mı? Aksi ne mümkün?
O’na aşk.. Haddimiz değil.
O’na her zerremizle ve her
Tecellisiyle hayranız.

Sanal âlemde ahlâk

İnternette meydana getirilen eser, iş ve işlemleri sanallık perdesi arkasında hafifsiyoruz. Oysa, sanal sandığımızın ardında gerçek insanlar var. Kul hakkı sanal âlemde de olsa kul hakkı, hakaret sanal âlemde de hakaret, fuhşiyat sanal âlemde de fuhşiyat.. Sanal bir oyundaki zina, fuhşiyat, cinayet esasında o kişinin mâneviyatında ve dimağında –gerçeğini hafifseterek– gerçeğine kapı açıyor. Öyleyse O’nun olmadığı bir yer muhal olduğu gibi O’nun vaz ettiği ahlâktan sapma her durumda çürümeye ve toplumsal çöküşe neden olması sebebiyle her bilgisayara, telefona bir zabıta koyamayacağımıza göre her ferdin gönlüne o ahlâkı koymak asıl vazifemiz olmalı.

Av. Mustafa BÜYÜKGÜNER.”Onuncu gün”

Doğu ile Batı toplumlarını temelde birbirinden ayıran bir fark var… Bu fark, inanışları, milliyetleri ve yaşama biçimleri ne olursa olsun doğu ve batı toplumlarına ayrı ayrı siyaret etmiş ve bütün hayat örgüsünü temelleyici bir ayrım olarak belki de insanlık tarihinin başlangıcından beri yaşayagelmiştir. Doğu ve Batı insanı arasındaki hayata, meselelere, maddeye bakıştaki tüm incelik ve nüansları işte bu fark ortaya koymaktadır.

Nuh Aleyhisselâm, Allahü Telâ’nın kendisine verdiği uzun ömür ile, insanları Allah’ın dinine davet ederken, maalesef inanandan çok inanmayanlarla karşılaşmıştı. Allah’a inanmayanlar, her dönem olduğu gibi, o dönem de Müslümanlara türlü eziyetler etmişler, hem Nuh Aleyhisselâm hem de ona iman edenleri alaya almışlar ve gerçek sahibine gelmeden önce peygamberden peygambere geçen (Nur)u karalamaya çalışmışlardı. Bunun üzerine Nuh Aleyhisselâm çok büyük bir gemi yapması emredilmiş, gemi bitince Allah’a iman edenlerle birlikte bu gemiye binenler dışındaki dünyadaki hayat; çıkan tufan ile yeryüzünün tamamının suyla kaplanması sebebiyle son bulmuştur.

Tufanın sona ermesi ile birlikte sular yeryüzünden çekilmeye başlamış ancak bu esnada Nuh Aleyhisselâm ve yanındaki müminlerin beraberinde gemiye aldıkları erzak da bitmiştir. Karınlarını doyurmak amacıyla müminler gemide kalan bütün erzakı bir arada toplayarak bununla bir çorba kaynatır ve geminin karaya oturduğu ve dünyada yeni bir hayatın başladığı güne kadar bu çorba ile karınlarını doyururlar.

Geminin karaya oturduğu gün ise, hicri takvime göre Muharrem ayının onuncu günüdür.

İşte yazımızın başında bahsettiğimiz Doğu ile Batı toplumları arasındaki temel fark burada bir kere daha tezahür ediyor. Batıda olsa bütün dinlerde bahsi geçen, bütün toplumun inanç kesimlerine ulaşan böyle bir gün, mutlaka çok özel bir isimle adlandırılır; batı toplumu gün ve ay isimlerini bile inandıkları batıl tanrılara adadıklarına göre, dünyada ikinci doğuşun yaşandığı böyle bir olayın nihayetindeki bu güne mutlaka anlı şanlı bir isim bulma gayretine düşerlerdi. Doğu toplumu ise bu işlere hiç tenezzül etmemiş ve tarih sistemlerine bakarak bu güne denk gelen günün ismiyle anmayı yeterli buluvermiştir.

Bizim “Aşure” dediğimiz kelime bize Arapça’dan geçti. Arapça’da “On”, “Aşere”; “Onuncu” ise “Aşir” demektir. Arapça’ya ise Yahudiler’in kullandığı İbranice’den geçtiği ve kelimenin burada da “On” manasına gelen “Aşura” olduğu söylenmektedir.

İşte Batı’da olsa, kim bilir hangi tanrıya(!) adanarak onun ismi ile anılacak olan bu gün; doğuda, günün kendisinin bir kıymetinin olmadığı ve derinliğinde bu günde yaşanılanlardaki hikmetin tefekkür edilmesi sebebiyle, özel bir isimlendirmeye tabi tutulmamış ve takvimde onuncu güne tekabül etmesi sebebiyle “Aşure günü” (Onuncu gün) olarak isimlendirilip geçilmiştir.

Batı düşünce tasavvuruna göre o gün kutlu bir gün olduğu için, inanç sistemindeki pek çok olay o günde yaşanmışken, doğu disiplinine göre, o günü kıymetli yapan, çoğu dini kaynakta geçen bu olayların o günde yaşanmış olmasıdır.

İslâm inancına göre;

•Hazreti Âdem’in tövbesi bugün kabul edilmiş,

•Hazreti İbrahim Nemrut’un ateşinden bugün kurtulmuş,

•Hazreti Musa kavmini Firavun’un zulmünden bugün kurtarmış,

•Hazreti Yunus balığın karnından bugün kurtulmuş,

•Hazreti Eyüp bugün dertlerine şifa bulmuş,

•Hz. Yakub oğlu Hz. Yusuf’a bugün kavuşmuştur.

Muharrem ayı ve Aşure günü İslam inancı yönünden de çok önemli ve kıymetlidir. Sahabiler’in Mekke’den Medine’ye hicretleri Muharrem ayında başladığından Hazreti Ömer döneminde ayın hareketlerine göre esası teşkil edilen kamerî takvim bir sisteme bağlanmış ve takvimin başlangıcı da hicretin başlangıcı ile sabitlenmiştir. Buna göre Muharrem ayı hicri takvimini ilk ayıdır. Aynı şekilde Allah’ın Resulü’nün mübarek torunları Hazreti Hüseyin de, yine bu ay içerisinde ve aşure günü şehit edilmiştir. Bu bakımdan aşure günü İslâm tarihinde hem bir vuslat hem bir yas günü olarak değerlendirilmiştir.

Müslüman olduktan sonra her şeyi sistemleştirmekte pek mahir olan milletimiz Aşure gününü de sistemleştirmiş ve Muharrem ayının ilk gününden onuncu gününe kadar geçen bu süreyi sosyal barışın sağlanması ve insanlar arasındaki ilişkinin gelişmesine bir vesile haline getirmiştir. Osmanlılar döneminde aşure günü âdetâ bir devlet töreni gibi kutlanmış ve sarayda pişirilen aşureler “Aşure testisi” adı verilen özel kaplarda halka dağıtılmıştır. Bu aşureyi dağıtmada halkın gönüllü olduğu ve dağıtıcıların gönüllüler arasından seçildiği de bilinen bir gerçektir.

Bu vesileyle, her ne kadar zamanı geçmiş ise de, günün kendisinden gelen kıymetten ziyade, İslâm tarihinde bu günde yaşanan olaylardaki kıymetin tefekkürü ve her günümüzün bir aşure günü olduğu bilinci ile “Onuncu günü”nüzü tebrik ederim. (Bu yazı Osmaneli Haber Gazetesi’nin 12.10.2017 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.)

Gelecek sayı konusu

Gelecek sayı (99) konusu, 12.11.2018 tarihinde sitemizden (kardelendergisi.com) ilân edilecek.

Kardelen’e eser gönderecekler; sitemizden gelecek sayı konusunu, kalem erbabına mesajı ve düşünen adama hitabı okumalıdır.

Eserler, 17-23.12.2018 tarihleri arasında “KARDELEN’DE YAYINLANMASI TALEBİYLE” Word dosyası olarak (kardelen@kardelendergisi.com) adresine gönderilmelidir. Bu tarihler dışında ve başka adreslere gönderilenlerin takibi mümkün değildir.

Her sayı için ayrıca eser gönderilmeli. Bir seferde en fazla 2 fikir yazısı ve hikâye, 3 şiir, 2 sayfa karikatür gönderilebilir.

Başta inceltme işaretleri olmak üzere imlâ kaidelerine dikkat edilmeli. Elle düzenleme yapılmamalı, programın imkânlarını kullanılmalı. Elle düzenlemeler, dizgi sırasında eserleri, programın şartlarına döndürme mecburiyeti sebebiyle, fazladan emek ve zaman kaybettirmektedir. Bunun kul hakkı olduğun dikkat etmek gerekir.

Ahmet ÇELEBİ.”İçimdeki sesler”

Kesildi yağmurlar kesildi rahmet.
Sessizliği artık düşüneceğim
İçimde acılar kızıl kıyamet
Bu ateşte inan üşüyeceğim

Susmuş gönül derdim öyle bir zahmet
Kaderle tevekkül bölüşeceğim
İsyana dalmadan gösterip keramet
Belâya bakıp da gülüşeceğim

Ey beni ben yapan içimdeki ses
Seninle büyüyor inanç dalları
Kırıldı dünyamda küçücük kafes
Senle geçerim aşılmaz yolları

Telli turnaların gümüş kanadı
Rüyamdan düşmüştü günlük falıma
Ruhum vurgun yedi buna ağladı
Günah binmiş artık dünya salıma

Ey yoluna dünyayı yığan kişi
Elbette ki yolsuz kalacaksın
Ölüm geldi hâlâ bitmedi işi
İnan dünyaya boşa dalacaksın

İçimde bir ses var ölüm çalıyor
Duymaya gücüm görmeye gözüm yok
Bir o, var kulağım sesi arıyor
Özümde ses var sesimde özüm yok

İçimde bir ses var benden ötede
Aradığım bendim sonsuz âlemde
Gölgemi buldum varlığım nerede
Cevaplarım, soru yazan kalemde

Mehmet BALCI.”Kızım”

Sakın ha kimseye minnet eyleme
Sakın vurma taşa başını kızım
Diline sahip ol kötü söyleme
Akıtma gözünden yaşını kızım

Anan ile baban sanma gittiler
Sanma kardeşlerin veda ettiler
Darda kalır isen hemen yettiler
Surat asıp çatma kaşını kızım

Paran varsa öven yağcı çok olur
Dara düşer isen hepsi yok olur
Lafla hepsi senden daha tok olur
Kendin pişir de ye aşını kızım

Derdin gizli olsun kimseye deme
Minnet gerektiren lokmayı yeme
Kötü söyleme ki kötü dinleme
Taşıma kimsenin leşini kızım

Seni kıskanırlar adiler pisler
Sever sandıkların husumet besler
Gelir kulağına küfürlü sesler
Kim siler gözünün yaşını kızım

Annen ile baban veda etmesin
Dua et onların ömrü bitmesin
Kızların dedeye hasret gitmesin
Dik tut asla eğme başını kızım

Sana kinle bakan düşmeli derde
Gariplerin ahı kalmıyor yerde
Kalbin bir miktar babana ver de
Akıtma Mehmedin yaşını kızım

Mehmet BALCI.”Zamanla”

Zamanla ağarır senin de saçın
Çizgilerle dolar yüzün zamanla
Bırakıp gidiyor herkes dünyayı
Sırayla yolcuyuz bizler zamanla

Yıllar aldığını vermiyor geri
Günlerim yıl oldu o günden beri
Seninle beraber geçen günleri
İnsan ne kadar da özler zamanla

Kalbimi sarıyor yorgun duygular
Yorgun olsa iyi kırgın duygular
Gözlerime uzak oldu uykular
Hatırlanır acı sözler zamanla

Sen gideli döndüm kemik deriye
Eskiden ne kaldı bir bak geriye
Bana bir gün huzur vermedin diye
Senin de yüreğin sızlar zamanla

Benden uzaklarda nasıl da hürsün
Benim bu özlemim yıllarca sürsün
Bir gün gelir elbet sen de görürsün
Nasıl yokuş olur düzler zamanla

Mutluyum diyenler gelsin beriye
Gam çekme sen mutlu olmadın diye
Dünyanın dertleri bize hediye
Gelip geçicidir hazlar zamanla

Bir gün yaptığına olursun pişman
Senin yaptığını yapmıyor düşman
Olmadın Mehmedin derdine derman
Yakacak kalbini közler zamanla

Olgun ALBAYRAK.”Millet destanı”

Bizler bu coğrafyanın bin yıllık bekçileri,
Asya’nın ta bağrından oba oba gelmişiz.
Önümüzde Melikşah, dalga dalga ileri,
Alparslan’ın gürzüyle, hisarları delmişiz.
Anadolu sathında hem muzaffer, hem geri,
Bazen ölü bir deniz, bazen coşkun selmişiz.

Ehl-i Salib bilerken sömürgen pençesini,
Kırk harami üşüşmüş sahipsiz diyarlara.
Kılıç Arslan kükreyip duyursun gür sesini,
Sonra kabuk bağlasın yüreklerdeki yara?
Aleaddin uzatsın atlastan şiltesini,
Bir ucunda Rumeli, bir ucunda Buhara.

Böyle, ulu ağacın bağrındaki bir filiz,
Palazlanıp boy atmış, Söğüt obalarında.
Biz artık bir çınarız ve Selçukî değiliz.
Kırbamızı doldurduk tekfur membalarında.
Ertuğrul’un duası, Osman’ın rüyası biz,
Sancağımızı açtık Haçlı semalarında.

Bir adımlık Kosova ve ardından İstanbul,
Kırbacını şaklatmış bakın Serdengeçtiler!
Konstantin uyuklarken tahtında horul horul,
Bizans’ın ahalisi sultanını seçtiler.
Bir fethin madalyası Ayasofya’ya kurul!
Kapısında fatihler, âbıhayat içtiler.

Biz tuğlar yürütürdük, küfür bataklarında.
Nidası “Allah Allah!” yetmiş iki fırkaydık.
Kanımızı yıkarken gurbet ırmaklarında,
Biz bize can yoldaşı, sırtımıza yongaydık.
Hilâli sürükledik Tuna şafaklarında.
Bir nefeste bedesten, bir konuşta saraydık.

Tüfek icat olundu, mertlik de bozuldu ya,
Kıtaları bürüdü isli barut dumanı.
Eller ıslah ederken, bizler kaldık ki yaya.
Sömürdü zalim eller, hasadı ve harmanı.
Güneşin tam alnına değdi şeytanî maya,
Talan etti dünyayı makinenin zamanı..

Sonra çelik namlular doğrulmuş üstümüze,
Kitabın son sayfası destan üstüne destan!
Hem hariçten hem içten okunmuş kastımıza,
Çanakkale ufkunda olmuş yürekler mestan!
Düşman bıçak vururken kınalı postumuza.
Sakarya’nın suyunda mühürlendi Türkistan!

Olgun ALBAYRAK.”Dervişane”

Bu dünyaya niçin geldik, fikreder mi ki hiç insan?
Körpe kucaklar anlatsın dilimizin esrarını.
Zaman gergefini işler biz farkına pek varmadan;
Yorgun şakaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Gözler vardır, kâinatta habersizdir hilkatinden,
Gözler vardır, bir kuruşluk akçe kaçmaz dikkatinden,
Gözler vardır, ceyhun misal, akıp gider rikkatinden,
Kavruk topraklar anlatsın dilimizin esrarını.

Heyhât dostum, zor bu hayat; her adımı bir meşakkat.
Gel tarlana sabrını ek, hırslarını gübrene kat.
Eylülde melul olursan, kışın geçer rahat rahat.
Buğday başaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Bazı demler hasta olur beşeriyet âlemi hep,
Gökten kutlu ecdat inse, dindiremez elemi hep,
Ne yapalım, Rab Teâlâ böyle çekmiş kalemi hep,
Salih kaynaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Hele gör dost, bu diyarda âbıhayat çeşmesini.
Bineğini mahmuzlayıp, dervişane pişmesini.
Bir nefeslik heyecanla Kaf Dağı’nı aşmasını…
Yorgun ayaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Bu yol çetin ve ateşten, sergüzeşti geçenler kim?
Serhadlerin eşiğinden Ankalara göçenler kim?
Seraplara aldanmayan, hakikati seçenler kim?
Kutsal varaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Hakikatin özü birdir, bürünse de bin kisveye;
Kimileri bakar ruha, kimileriyse nesneye.
Niçin ağlarız doğunca? Sorulsun delikli neye,
Kızgın dudaklar anlatsın dilimizin esrarını.

Hızır İrfan ÖNDER.”Nerdesin?”

Hazan vakti kanıyorum derinden!
Hasretinle pişiyorum nerdesin?
Söktün yüreğimi madem yerinden!
Mutsuzluğu boşuyorum nerdesin?

Ah çektikçe yanar dertli illerim,
Sensiz üşür çölde bile ellerim,
Hiç kimseyi sarmaz artık kollarım,
Yalnızlığa koşuyorum nerdesin?

Kahır yüklü bulutlara ağladım,
Ben sinemi gece-gündüz dağladım,
Umudumu bil ki sana bağladım,
Ocağına düşüyorum nerdesin?

Kasvetliyim sığmıyorum ilime,
Uğramadın bir an olsun dilime,
Ölüyorum inanmadın hâlime,
Çoruh gibi taşıyorum nerdesin?

Sükûtî’yim, ışıksızım, tansızım,
Şaşıyorum ey yâr niçin ansızım
Yıllar yılı neden böyle cansızım
Ölü gibi yaşıyorum nerdesin?

M.Nihat MALKOÇ.”İnternet kumarhane olmasın”

Toplumları çökerten bir kısım zararlı unsurlar vardır. Bunların başında hırsızlık, zina, alkol, uyuşturucu ve kumar gelir. Bunlara bulaşan kişilerin iflâh olması pek mümkün değildir. Çünkü bu gibi davranışlar ahlâkı zedeler. Kısa zamanda vücuda yayılan mikroplar gibi ahlâkî bünyeyi felç ederler. Öyle bir noktaya gelinir ki kişi yaptığının hata olduğunun farkına varamaz olur. Bu aşamadan sonra yapılacak fazla bir şey yoktur.

Kumar dinimizde haram kılınmıştır. Çünkü bu gibi oyunlar tamamen şansla alakalıdır. Bu oyunlardan medet uman kişi maddî bir şey elde etmek için emek sarf etmemektedir. Yüce dinimiz İslâmiyet haksız kazancı reddetmiştir, haram kılmıştır. Kumar da haksız kazanç sınıfına girdiği için dinimizce haram sayılan fiiller arasında gösterilmiştir. Piyango, toto ve loto; hangi adla anılırsa anılsın bütün şans oyunları bunun içindedir. Bununla ilgili olarak Yüce Allah (c.c) Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! (Sarhoşluk veren) şeyler, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz” (Mâide Suresi 90. âyet)

Bilindiği gibi son yıllarda çıkan yasalara göre kumar oynamak ve oynatmak yasaktır. Fakat bizim milletimiz yasalara alternatif bulmakta mahirdir. Bugün herkesin yakından bildiği gibi kumarhaneler sanal ortama taşınmıştır. Artık kumarbazlar ev ortamında birkaç tıklamayla zahmetsizce ve gizlice kumar tutkularını gerçekleştirmektedirler. Ülkemizde internet yayıldıkça kumar da o hızla geniş kitleleri pençesine almaktadır.

Maalesef kumarhane yasağı internet üzerinden delindi. Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de sanal kumar oynayan iki milyona yakın kumarbaz bulunuyor. İnternet yoluyla oynanan kumarın bilânçosu ise milyar dolara ulaşıyor. Özellikle Türkiye’deki sitelerin, yabancı kumar sitelerinin Türkçe verdiği ilânları yayınlaması nedeniyle gençlerin kumara yöneldiğine dikkat çekiliyor. Ankara Ticaret Odası’nın yaptığı bir araştırmaya göre, Türkiye’de sanal kumar oynayan yaklaşık iki milyon kişi, yabancı kumarhanecilerin iştahını da kabartıyor. Yabancı kaynaklı internet kumar siteleri, Türkçe sayfalar hazırlayarak Türkiye’den yayın yapan sitelere Türkçe reklâm veriyorlar. 24 saat Türkçe hizmet(!) veren operatörler çalıştıran bu sanal kumarhanelerde Türklerin en çok rulet, 21, poker gibi klâsik oyunlara ilgi gösterdikleri belirtiliyor.

Bu siteler, özellikle kumar oyunu bilmeyen gençleri hedef alarak, gençlere oyunları öğreten sayfalar da yapıyorlar. Sanal kumarhaneler, popüler dergileri de reklâm amaçlı kullanıyorlar. Yasadışı kumarın bilânçosunun bir milyar doları bulduğu belirtilirken, bu rakamın kesin olarak tespit edilemeyeceği, bu nedenle çok daha yüksek olabileceği vurgulanıyor.

Sanal ortamda oynanan kumar, geleceğimizi tehdit eden çok tehlikeli bir düşman olarak karşımızda duruyor. Bilgisayar ve internet kullanımı yaşam kalitesinin bir göstergesi olarak gösteriliyor. Bu bir yere kadar doğrudur. Ancak bunun faydalarının yanında zararları da yok değil. ATO’nun raporuna göre Türkiye’de sekiz milyon bilgisayar, buna bağlı olarak 6,2 milyon internet kullanıcısı bulunuyor. Hanelerin yüzde 7’sinde internet erişimi var. Bilgisayar sahibi olanların çoğunluğu genç kitleden oluşuyor; bunların çoğu internet kullanıyor. DİE’ye göre kullanıcıların yüzde 41’i işyeri, yüzde 41’i internet kafe ve yüzde 32’si evde internete erişiyor.

Yeni kumar bağımlılarının yüzde 75’ini sanal ortamda kumar oynayanlar oluşturuyor. Sanal kumarhanelerde daha çok erkeklerin kumar oynadığı şeklindeki değerlendirmeler ise gerçeği yansıtmıyor. Bağımlılar arasında bayanlar ve çocuklar başı çekiyor. Çünkü bayanlar büyük oranda dışarıdaki kumarhanelere gidemiyor. Çocuklar ise merakla başlıyor. Bir kaç kez bedava kumar oynayan gençler, sonunda paralı kumarın pençesine düşmekten kurtulamıyor.

Raporda, işsizliğin had safhada olduğu, açlık sınırının altında binlerce insanın yaşadığı Güneydoğu’da, internet üzerinden kredi kartı ile oynanan kumar ve bahisin, binlerce insanı tefecilerin eline düşürdüğü, çok sayıda insanın iflas ettiği, borcunu ödeyemeyen pek çok kişinin de kayıplara karıştığı bildiriliyor. Rapora göre Diyarbakır’da son bir buçuk yıl içinde 200’ün üzerinde bahis oynatan yer tespit edildi. Sadece bu şehirde, haftada ortalama beş trilyon liranın bu çark içerisinde döndüğü ileri sürülüyor. Ancak kayıt dışı olması nedeniyle gerçek rakamlar bilinmiyor. Güneydoğu’da çok sayıda kişinin batmasına, yuvaların dağılmasına yol açan yasadışı bahis, şimdi de yeraltında ve internette faaliyet gösteriyor.

Bu tehlikeli gidişi gören hükümet yetkilileri geç de olsa “Sanal Ortamda Oynatılan Talih Oyunları Hakkında Yönetmelik” çıkardı. Bu geç kalmış bir girişim olsa da hiç yoktan iyidir. Fakat bu kanunun nasıl uygulanacağı ve sanal suçluların nasıl tespit edileceği açıklık kazanmış değil. Bu yönetmeliğin amacı; talih oyunlarının kanun dışı olarak sanal ortam üzerinden oynatılmasının takibi ve denetlenmesi, ilân ve reklâmlarının önlenmesine dair usul ve esasları düzenlemektir. Maliye Bakanlığı’nın çıkardığı yönetmelik şunları zorunlu kılıyor:

“1)Sanal ortamda talih oyunları işletmeleri kurulamaz, araç ve gereçleri ile benzeri aletler çalıştırılamaz. Her ne ad altında olursa olsun talih oyunları oynanmasına yönelik sanal ortam oluşturulamaz ve bu ortamda talih oyunları düzenlenemez ve oynatılamaz.

2)Sanal ortam üzerinden talih oyunlarının oynanmasına yönelik gerçek ve tüzel kişilerin ilân ve reklâmları yapılamaz.

3)Sanal ortamda talih oyunlarının tanıtılması amacıyla farklı bir görüntü ile tüketiciyi aldatıcı, yanıltıcı, istismar edici, özendirici reklâm yapılamaz.”

Bahsi geçen yönetmeliğin yürütme kısmında “Bu Yönetmelik hükümlerini Milli Piyango İdaresi Genel Müdürü yürütür.” deniyor. İşin aslına bakılırsa bu yürütmeyi takip edecek ve yürütecek kurum da bir çeşit kumar ve şans oyunu kuruluşudur. Sanal ortamdakinden farkı yasal olmasıdır.

Bilindiği gibi Haziran 1997’de dönemin hükümeti, otellerde faaliyet gösteren kumarhaneleri kapattı. Büyük otellerin salonlarında oynanan oyunların önüne geçildi ama bu sefer kumar evlerimize kadar girdi. Dünyanın en faydalı eğitim ve eğlence vasıtası olan interneti ortadan kaldıramayacağımıza göre sanal ortamdaki kumar sitelerini sıkı takibe almalıyız, gerekirse çökertmeliyiz. Fakat bu sitelerin çoğu yabancı kaynaklıdır. Yani düşmanın kökü dışarda… Bu işimizi daha da zorlaştırıyor. Ailelerin çocuklarını sıkı takibe alması, internette hangi sitelere girdiklerini gözlemlemesi, meseleye az da olsa çözüm olabilir.

İnternet ortamında yayın yapan bir haber sitesinin başlattığı “İnternet Kumarhane Olmasın” kampanyasına herkesin elvermesi gerekir. Çünkü kumar ne şekilde oynanırsa oynansın, yuvaları yıkan tehlikeli bir uğraştır. Cinayetler, boşanmalar, kavgalar, öfkeler hep bu illet yüzünden çıkmaktadır. Yarınlarımızın kararmaması için gelin interneti kumar bataklığı olmaktan çıkaralım. Hayatımıza renk katan interneti iyi işlerde kullanalım. Unutmayalım ki insanlık var oldukça kötülükler ve kötüler de var olacaktır. Onlardan uzak duralım. Hayrı da, şerri de çağıran kişinin kendisidir. Hak ve hakikat dairesinde yaşayanlar, kötülüklerden ve kötülerden uzak olurlar. Allah bizleri hak ve hakikat dairesinde daim eylesin.

Necdet UÇAK.”Kürşad”

Felâket bulutları çökmeden Ötüken’e
Türk kağanı Çuluk’tu altı yüz otuz sene
Göktürk’ün bozkurtları Çin’e akın ederdi
Alınan ganimetler uzun müddet yeterdi
Çuluk Kağan ölünce Karakağan baş oldu
Kıtlık bozgun üst üste Türkün gözü yaş doldu
Esir düştü yüz bin Türk hilelerle Çinliye
Soruyordu bozkurtlar bunca felâket niye
Sürüldü kadın çocuk Kağan han şad ne varsa
Kimine ev verildi kimine tarla arsa
Bozkırlara alışkın bozkurtlar çok zordaydı
Saray olsa evleri gönülleri dardaydı
Esaret dokuz yıla uzayıp ta dayandı
Hürriyet ateşimi içlerinde hep yandı
Kürşad tam altı çeri buldu ihtilal için
Türk hür doğar hür ölür bunu öğreneydi Çin
Altı iken kırk olup yeniden buluştular
İhtilal konusunu etraflı konuştular
İhtilal olacaktı dolunaylı gecede
Üç gece sonraydı bu tanrı muzaffer ede
Ant için kılıçları kavrayınca elleri
‘’Gök girsin kızıl çıksın deyip sustu dilleri’’
Anlaştıkları yerde kırk yiğit buluştular
Yağmurlu bir geceydi kıyası vuruştular
Çin sarayını basıp ta içeri daldılar
Ok atıp kılıç vurup sayısız can aldılar
Çin kağanını esir almalıydı olmadı
Yarısı düştü yere sağlam çeri kalmadı
Kürşad çekilin dedi has ahıra vardılar
Birer ata binerek gizli yola daldılar
At sürdüler kuzeye yağmur hiç dinmiyordu
Kararmıştı bahtları yüzleri gülmüyordu
Her taraf çamur batak Vey ırmağı coşmuştu
Ne köprü var ne geçit su sel olup taşmıştı
Irmak boyu gittiler geçit yok düşman yakın
Geri dön dedi Kürşad başlamıştı son akın
Ölüm eri olup da on binlere daldılar
Kılıçlar kırılınca yumruklara kaldılar
Daha önce ölmüştü Yamtar’la Kara Ozan
Teker teker düştüler sanki gelmişti hazan
En son Kürşad kalmıştı vücudu safi yara
Son vuruşunu yaptı artık dinmişti bora
Hepsi de can verdiler budun kurtulsun diye
Kimi toprağa düştü kimi kapıldı Vey’e
Kırk yiğidin ölümü kurtarmıştı budunu
Unutur mu milletim tarih yazdı adını
Göktürk’ün bozkurtları gün geldi dirildiler
Kurt başlı al sancağı Ötüken’e diktiler
Türkün tarihi yine şanla şerefle doldu
Elli yıla varmadan İlteriş kağan oldu

ACIYORUM.”Acıyorum”

İnternet, dijital görüntü üzerine kurulmuş bir icat; görüntü var, esas yok; aynayı düşündüğümüzde görüntü varsa, kaynağı da vardır; o zaman internetin kaynaklandığı esas ne; bu esası Rahmanî olana bağlamazsak sanal âlemde kalacağız; Rahmanî olana bağlarsak hakiki âlemle irtibata geçeceğiz; bizim hakikat ile bir irtibatımız var mı..?

●Birey devleti yerine Aile Devleti, narsizm yerine mütevazılık ve itmi’nana ermiş kalp; teknolojiye teslim ruhlar yerine İslam’ın iman manzumesine teslim insanın emrinde teknoloji ve icatlar…

Bizdeki ideal nizam budur..

●Bir çocuk şarkısında diyor ki, “sen hiç gördün mü üç kulaklı, üç dudaklı bir adam”; insanın internet yaygınlaşalı beri bu soruya, içinden şöyle diyesi geliyor: “Evet gördüm, üç kulaklı, üç dudaklı adamlar oluyormuş meğer; inanmıyorsan, dön de (internet)e bak…”

●İnternet; bize eşya ve hadiselere tesir ufkunda, yeni bir sayfa açacak ulu bir muhtevaya mı erecek; yoksa mevcut muhtevayla hoyrat bir kumarbaz gibi bütün ihtimalleri tüketip, asırlar boyu kapanan kapılardan sonra, yegâne kurtuluş kapısının da yüzümüze kapanmasına mı sebep olacak…

●İnternet icadı üzerinden bir kar payı dağıtılacak olsa bu kar payı medyumluk, falcılık, astrologluk gibi duygu simsarlıkları olurdu herhalde…

●Çağ ruhî hastalıklarla dolu; bunlardan bir tanesi de, kimsenin birbirini dinlememesi; sözü kimseye vermek istememesi… Yani herkes, karşıdakinin söz söyleme hakkını gasbediyor. Söz gasbının bu çağda timsali internet değil mi?

●Bir yeri örümcek ağı kaplamışsa, bizde bu, hareketsizlik, köhnemişlik, bereketsizlik anlamına gelir… Dünyayı örümcek ağı gibi internetin menfi halleri sarmışsa, bu dünya için ne anlama gelir? Bu durum, topyekûn dünyanın tükenmişliğinin ifadesi sayılmaz mı?

●Güney Afrika’daki Witwatersrand Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, insan beynini gerçek zamanlı olarak internete bağladı. Araştırmacılara göre, herkese açık bir web sitesine iletilen veriler aracılığıyla canlı bir şekilde beyindeki faaliyetler gözlemlenebiliyor. Proje sorumlusu öğretim üyesi Adam Pantanowitz, çalışmalarının, insanın kendi beynini ve başkalarının beynini anlamasını basitleştirmeyi amaçladığını söylüyor ve beyne, girdi ve çıktı olarak bilgi aktarımının sağlanabileceğini düşünüyor ve bütün internet bağlantılarından ayrı bir bağlantı olması gerektiğine işaret ediyor.

İnsanları iradeleri dışında yönetme ve yönlendirme tartışmalarına ilerde beyinlerin (heklenebileceği) endişesi de ilâve ediliyor.

Batı medeniyetinin her icadı, yeni bir problem çıkartıyor ve artan bir ivmeyle insanlığa yeni bir buhran hediye (!) ediyor.

●Batı toplumu ideal toplummuş gibi gösteriliyor; ama aslında içinde bulunduğu çıkmaz ile buhranda ve acınacak halde… Bununla beraber internet de bir Batı icadı olarak tozpembe bir düşmüş gibi lanse ediliyor; oysa Batı’nın tezatları yüzünden internet doğru şekilde kullanılamıyor ve aslında insanlık için düş denilen şey, kâbus halini alıyor… Bu kâbusun sonu, Batı’nın intiharı olmasın…

●İnternette kullanıcı sayılarına, aboneliklere, arkadaşlık sitelerine bakarsanız sanal ortamda köpürmüş bir kalabalık göreceksiniz, üstelik o kadar kalabalık içinde kimse kimseyle arkadaş değil, kimse kimsenin derdinden haberdar değil; internet kalabalığı içinde sanki elektronik bir yalnızlık var… Garip, ama gerçek olan incelik şu ki, İletişim çağında iletişememenin adı internet olmuş…

Mehmet HASRET.”Ağır kefe, baskın tarafı keşif”

“Her dili bilirim; İngilizce, Almanca, (falan filân)sızca, kuş dili, beden dili, bilinmezlik dili; üstelik bunları acımasızca bilirim…”

…bir kederi saklama biçimleri’nden bilirim…

…“üzerine düşünülmüş bilinç”, üzerine düşünülmüş görü; bu, her şeyden farklı, başka bir ifade…

Nereden, ne halde ve nasıl geçiyorsak, sürtünüp geçtiğimiz her anlık mekânın, onlar üzerindeki her şeyin izi kalıyor üzerimizde; üzerine düşünülen zaman gibi, geçen zaman üzerine düşünülmüş olandır belki…

Buruşuk surat, ekşimeyi bıraksa da geride, aslında rahatlamış haliyle buruşuyor; el ele yürüyen anne ile çocuk, el ele yürüyen iki gülümseme olarak ve çevrelerindeki anlam örgüleriyle birlikte yürüyor… Ellerini bırakmış olsalar da bir an bile geride, bizde bıraktıkları geçmeli ve (geçme)siz anlam hiç değişmiyor… İç içe geçmeli anlam provokatörlüğü… Öncelik ve sonralıktan öte, hepsi bize ait olan bir zamana kalıyor…

Gören göz, kişisel çizgilerden öte, zaman kıyılardan münezzeh anlamlarıyla onları görüyor ve işaretliyor… Herhangi bir gizli yüzde ise bu durum, en mutlu sahnenin şahitliği şeklinde gelişmiş olsa bile, derin bir umutsuzluğun, çer çöpten bir iç dünyanın yansıması olan bir çöküntü halinin dış dünyadaki dekoru oluyor…

“…üzerine düşünülmüş bir keder midir insan yoksa…”

Dergi Editörü.”Son ve tek kıvılcım”

Kardelen, bu sayıdan itibaren 7,50 lira. Kâğıt fiyatlarının fahiş oranda yükseldiği bir dönemde mecburî bir artış.

Az sonra söyleyeceklerim, şikâyet değil durumun tespiti. Çok uzun yıllardan beri derginiz 5 liraydı. Yazı, çizi her türlü fikir veriminin telifsiz yayınlandığı, dizgisinin, kapaklarının, il içi dağıtımının gönüllülük esasına dayalı olarak ücretsiz veya çok cüz’î rakamlarla yapıldığı Kardelen’de, sadece baskı ve il dışı dağıtımının bile derginin üzerinde yazan ederinin çok üzerinde maliyetleri bulunduğunu belirtelim.

Ama esas problem bu değil. Asıl, derdiyle dertlendiğimiz milletimizin, bütün insanlığın hali üzüyor, bizi. Okumuyoruz, okuyamıyoruz, okutmuyorlar. Hal böyle olunca tefekkür etmiyoruz, edemiyoruz. Yaradılış gayemizin uzağında, sınırlarını bizim çizmediğimiz bir hayal ve hiçlik dünyasında ömür tüketiyoruz. Gazete, kitap, dergi yani fikir, her geçen gün bizden uzaklaşıyor. Fiyat artışı bahane. Dün okumadık ki bugün bahane üretelim. Nasreddin Hoca’nın “ben senin gençliğini de bilirim” kerameti aynıyla tecelli ediyor.

Hem dünyada, hem ülkemizde koca koca gazeteler basılı halinden vazgeçiyor. Durumu kurtarmak adına şimdilik internet sayfalarını yayında tutuyorlar. Gökteki yıldızlar kadar yalnız birkaç düşünen adamın bir araya gelip kurduğu dergiler, son sayılarıyla yayın hayatına veda ediyor. Bugünden sonra kendi imkânlarıyla kitap bastırmak ancak Don Kişotluk bir cesaret. Sayfalarımızda okuyacaksınız, az okunan gazetelerin, hiç okunmayan yazarları medyanın ölümünü ilân ediyor.

Varsa yoksa sanal âlem. Onlarca sosyal medya kuruluşu, Allah’ın “oku” emrine muhatap insanlığı geri dönüşü olmayan acı bir sona sürüklüyor. Cep telefonları, uzun bir zamandır en yaşlımızdan en küçüğümüze hepimizin hayatının vazgeçilmezi oluverdi. Dünyaya gözünü yeni açan bebeklerin, hayata dair ilk tepkisinin cep telefonunun ekranını kaydırma hareketi olması bütün anne babaların dikkatinden kaçmıyor.

Bu mevzuda söylenecek, yazılacak çok şey var. Ama zaten bu yazıyı okuma zahmetinde bulunan ne demek istediğimi fazlasıyla anlıyor. Okumayan için de Allah’ın yardımını ümit etmekten başka elden ne gelir.

Yukarıda da söyledim, durum tespiti yapıyoruz. Halimize üzülüyoruz ama halimizden şikâyetçi değiliz. Bağlı olduğumuz imanın bize ayakta kalma mükellefiyeti yüklediğine ve bizi anlayacak düşünen adamların hâlâ ve her şeye rağmen var olduğuna inanıyoruz.

Kardelen ve emsalleri, internet aracılığıyla estirilen sam yelinin çöle döndürdüğü kültür dünyamızın son vahaları. Fırtınalı denizlerin fındıkkabuğu gibi salladığı gemilerin, sığınılacak son limanları. Ve dua yerine geçmesi ümidiyle, rahmetli Üstad’ın benzetişiyle “Arsadaki odun yığının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz!”…

“… arsadaki odun yığının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Odunların üstüne yıllar ve asırlardır, yağmadık yağmur, düşmedik kar kalmadı. Onları küf basmış, pas yutmuş, rutubet bürümüş; üstelik Garp dünyasının bütün kanalizasyonları bu odunların üzerine akmıştır.

İşte, arsadaki böyle bir odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Kim bilir hangi muazzez velinin mangalından sıçradık, hangi mübarek mü’minin fenerinden damladık, hangi muhterem mustaribin sigarasından düştük de; bu, süngerlerden daha ıslak ve çöp tenekelerinden daha kirli odun yığınının bir köşesinde karargâh kurduk.

Bu odun yığını, uzaklarda, çok uzaklarda, ormanı temsil eden ve her gün bir ağacı daha köklerinden koparılıp mahut arsadaki yığına atılan münezzeh Türk milletinin içinde menhus bir zümredir; ve işte biz, böyle bir odun yığınının gizli bir köşesinde, tek bir kıvılcım noktasıyız.

Dâva, bu odun yığınını, büyük ve ebedî oluş hummasıyla çatır çatır yakmak, onun alevleriyle güneşi soldurmak; ve üzerinde, kir, pas, küf, rutubet ne varsa, hepsini birden buhara çevirmek…”

Allah, kabul etmeyeceği duayı ettirmez.

İnanıyoruz…

İyi okumalar…

Özgür Alkan ALKIŞ.”Bilgelik çağına doğru”

İlkel çağ-Tarım ÇağıSanayi Çağı- Enformasyon Çağı-Bilgi Çağı:
İnsanlığın üretim biçimlerine göre, avcı toplayıcı toplum, tarım toplumu, sanayi toplumu, enformasyon toplumu gibi evrelerden geçtiği varsayılıyor. Oysa bilgi çağı olarak tercüme edilen kavram Batıda daha doğru olarak enformasyon çağı olarak adlandırılıyor. Mesele, enformasyon çağından bilgi çağına nasıl geçeceğimizdir.

İlkel toplumda, insan tabiatın verdiğiyle veya ondan doğrudan elde ettiğiyle yetinirken, tarım toplumunda ekip-biçerek daha çok üretmeyi bunu depolamayı şehirleşmeyi ve şehirli bir yönetim biçimi kurarak devletleşmeyi başarmıştır. Göçebe toplum yapısında da tarım toplumunun bir türevi olarak aslında hayvancılığa bağlı bir yaşama döngüsü üzerine kuruludur.

Tarımsal üretimin ana girdisi toprak, hayvancılık ve kol emeği olmuştur. Sanayi toplumu döneminde, toprağın yerini sermaye malları yani makinalar ikame etmiştir. Mekanik düşünce ve bu teknolojinin ürünü olan makinalar sanayi toplumunun temel belirleyici unsuru olmuştur. Sanayi toplumunda zenginlik ve refah artışının kaynağı sermaye malları olmuştur.

Değindiğim gibi, bilgi çağı (age of information) esasında Batıda bilgi teknolojileri yerine kavramın doğru çevirisiyle“enformasyon çağı” kavramı kullanılmaktadır. Enformasyon ise bir “haber”dir. Haber ise ne sübjektif ne de objektif bir değer yargısı içermez. Enformasyonu bilgiye dönüştüren ise yetişmiş insan kalitesi ve onun yüklendiği ahlâkî seviyedir. Enformasyon çağını bilgi çağına ve sonra bilgelik çağına dönüştürmek ana hedef olmalıdır. Ülkemizin ve dünyanın bilgi veya bilgelik çağında olduğunu iddia etmek çok safça bir iddia olacaktır.

Enformasyon çağı, servet yaratmada (enformasyondan/haberden bilgiye dönüşerek ) bilginin öne geçtiği dönemi tanımlamak için kullanıldığında anlam kazanan bir kavramdır. Batılı düşünürlerin aceleci iddiasına göre : “maddi sermayenin yerini zihinsel sermaye almıştır. Zihinsel sermayenin belli bir yere sınırlanmayan yapısı, bütün yönetim ve toplum ilişkilerini değiştirmiştir.” Oysa enformasyonun bilgiye ve bilgeliğe dönüşüp dönüşmediği ana kriter olmalı ve hüküm buna göre verilmelidir.

Enformasyon toplumunun araçlarından biri olarak İnternet ise yukarıda da değindiğim gibi esasında herhangi bir değer yargısı veya ahlâk içermeyen haberler toplamıdır. Bu enformasyonun bilgiye dönüşmesi sayesindedir ki üretim biçimlerini, sermaye ve kol emeğini zihinsel emekle değiştiren bir çağın unsuru olmuştur.

Başka bir anlatımla; özü itibarıyle bir enformasyon ağı ve bir araç olan internet üzerine var olan enformasyonu “bilgi”ye dönüştürmek “bilgelik” gerektiren ve nihaî hedefi de bilgelik olması gereken bir çabadır.

Diğer Araçlar:
Enerji :

İnternet bu yeni bilgi çağının ve bilgelik çağının bir aracı ve bazen de unsuru ise bundan da önemli araç ve unsurları görmezden gelmek bizleri tümüyle bir yanılgıya sürükleyecektir.

Pek çok savaşın sebebi dünya ekonomisinin ve tüm dünya milletlerinin ana mücadele ekseni, enerji olduğuna göre, enerji alanında da bir dönüşüm bu yeni çağın ana unsuru olmak gerekir.

Sanayi toplumlarında Batı enerji ihtiyacını karbon temelli yakıtlardan elde etti. Önce kömür akabinde petrol ve türevlerinin elde edildiği tüm coğrafyalarda savaş, kıyım ve kaos olması bu mücadele sebebiyleydi. Bunu ikame etmek için de nükleer enerjiyi kendi tekeline aldı. Batılı ülkeler dışında nükleer enerji üretimine erişimi olan ülke olmaması da Batı hegemonyasını besleyen ana temeldi.

Bilgi çağında bu düzen sürdürülemez. Bilgi çağına ulaşıldığında Enerjinin adil üretimi, adil paylaşılması tüm çatışmaları da anlamsızlaştıracağından gerçek mânâda dünyanın ihtiyacı “enerji adaleti”dir.

Sanayi toplumu döneminde petro karbon bağımlısı enerji, geç sanayi toplumu döneminde de nükleer enerjiyle beslendi. Ancak bu artık böyle olmak zorunda değil. Bu durumu değiştirecek yeni bilgi teknolojileri yenilenebilir enerji ve nihayetinde nükleer füzyondur. Nükleer füzyon nükleer enerjinin tersidir. Atomun parçalanması değil, güneşte milyarlarca yıldır olduğu gibi hidrojen atomunun helyum atomuna dönüştürülerek, çevreyi kirletmeyen temiz ve neredeyse sonsuz bir enerji kaynağıdır. ABD’nin MIT üniversitesinde 2018 Mart ayında yapılan şu duyurudan da anlaşılacağı gibi 15 yıl içerisinde ticari ve çalışabilir bir reaktör üretme hedefine yaklaşmış bulunmaktadır. (http://news.mit.edu/2018/mit-newly-formed-company-launch-novel-approach-fusion-power-0309) Bilgi toplumu seviyesine ulaşmış ülkelerde de çok benzer çalışmalar yapılmakta ve umut verici sonuçlar duyurulmaktadır.

Sonsuz ve temiz enerjiye ulaşıldığında bunun, dünya devletleri, ekonomisi, toplumları üzerinde nasıl etkisi olacağı, orta doğudaki savaşlardan tutun, Arap coğrafyasındaki ABD tarafından desteklenen diktatörlüklere ve hepsinden önemlisi yeni bir çağa vücut verecek üretim biçimlerine nasıl devrim niteliğinde dönüşüme yol açacağını bilmem izaha gerek var mıdır?

Bu dönüşüm gerçekleştiğinde yani bu bilginin nasıl kullanılacağını ve paylaşılacağını ve dolayısıyla enerjinin adil paylaşımıyla dünya barışını ve refahını sağlamak için ana unsur yine “bilgelik” olacaktır.

Yapay Zekâ – Robotik
Yapay zekâdan kasıt kendi kendine öğrenme ve karar verme yeteneği olan makinelerdir. Yapay zekâ teknolojileri, savunma sanayinden sağlık ve tıp, üretim yöntemlerinden tüketim biçimlerine kadar insan hayatını kolaylaştıran dönüştüren bir araç olacaktır. Şu anda bile kullandığımız pek çok, bilgisayar, telefon, otomobil, makine ve araç yapay zekânın nimetlerinden faydalanmaktadır. İnsanlığın önündeki en büyük fırsat ve en büyük tehdidin yine yapay zekâ olduğunu söylemek ve ayrı bir yazı konusunu hak eden bu konuda bu kadarıyla yetinmek yerinde olacaktır.

Kuantum bilgisayar – Bilgi teknolojileri
Verileri kuantum mekaniğine göre işleyen ve ileten bilgisayarlara kuantum bilgisayarı adı verilir.

Bir kuantum bilgisayar ile normal bir bilgisayarı ayıran en önemli fark bilgi işleme şeklidir. Transistörler ve silikon yongalar kullanan klasik bilgisayarlarda, bilgiyi işlemek için ikili kod kullanılır. Bitin iki temel durumu olduğunu biliyoruz – sıfır ve bir. Bir bit sadece bu durumlardan birinde olabilir. Bir kuantum bilgisayar gelince, olay süperpozisyon ilkesine dayanır ve bit yerine kubit olarak adlandırılan kuantum bitleri kullanılır. Bilim adamlarına göre, kuantum bilgisayarlar mevcut bilgisayarlardan milyonlarca kat daha güçlü olacak.

Kuantum bilgisayarlar, tüm bilgi işleme kapasitemizi değiştirecek. Kriptografik araçlar ve şifreleme algoritmaları yetersiz kalacak, daha önce binlerce yıl sürecek hesaplamalar dakikalar içerisinde yapılabilecek.

Bilgelik Çağı
Yukarıda andığım 3 temel dönüşüm insanlığın binlerce yıldır yaşadığı dönüşümlerin en keskini olacak. Daha öncekileri ıskaladık. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi ıskaladık. Bilgi toplumuna geçişi de eğitime yatırım yaparak ıskalamayalım. Bilgi toplumuna geçiş bu saydığım üç ana araç üzerine oturacak ve tarihin akışını tümden değiştirecek. Bunun için de buna uygun insan kaynağına yatırım yapmalı ve eğitim sistemimizi tümden değiştirmeliyiz. Önceki dönüşümlerde mazeretlerimiz vardı ancak bunu yapmamak için mazeretimiz ancak aymazlık olabilir çünkü bu dönüşümler için gereken kaynaklar elde edilecek faydayla kıyaslandığında çok küçük seviyededir.

Bilgi toplumuna geçiş eğer özünde bilgelikten beslenme bilgeliğe ulaşma amacını içermiyorsa, ahlâkî temeli yoksa öncekiler gibi hem kendi toplumumuz hem de dünya için yıkıcı ve hatta yok edici olacaktır. Bilgi çağı değil “Bilgelik çağı” ana hedef olmalıdır.

Necip Fazıl KISAKÜREK.”Makine”

Radyoların günlerce “anarşiyi gidermeye ve reformları gerçekleştirmeye memur başbakan namzedi” diye bahsettiği bir Başbakan, yani kötülükleri götürmesi ve iyilikleri getirmesi beklenen iddialı zat namzetlik günlerindeki konuşmalarında şöyle bir lâf etmişti:

–Makineyi yapacak makineyi yapmak… Hedefimiz budur!

“Makineyi yapacak makine yapılmadıkça makinenin sömürücü ve öldürücü bir şey olduğu” tezi ve “makineyi yapan makine” tabiri doğrudan doğruya Büyük Doğu’nundur ve kaynağını göstermemiş olmasına rağmen Kandıralı Nihat Bey’in bu iktibası bizce memnuniyete şayandır. Keşke bütün Büyük Doğu ideolocyasını iktibas etse de kaynak göstermese…

Şu var ki, felsefî mânâda makineye ait bu kültüre ulaşmış olmak, makinenin mahiyetini kuşatan büyük mânâya sahip bulunmak mânâsına gelmez.

Makinenin mahiyetini kuşatan ve kökünü Birinci Dünya Harbiyle atan büyük mânâ şudur:

19. Asrın ikinci yarısından sonra makine terakkileri gitgide insan tahakkümünden çıkacak ve aksine, insanı tahakküm altına alacak bir mahiyet göstermeye başlamış; ve insanoğlunun azat kabul etmez kölesi makine, hususiyle Birinci Dünya Harbinin arkasından, çelikten o mankafa haliyle efendilik tahtına oturtulmuştur. Bu edebiyatı da, makineyi azizleştirme mânâsına (materyalist) Moskof dünyası körüklerken, makinenin getirdiği ruhî “dacret-sıkıntı” ve hafakanı dile getirme ve ilacını arama bakımından da (kapitalist) ve (spiritüalist) âlem harekettedir.

İşte Nâzım Hikmet:

“Trum, trum, trum

Makineleşmek istiyorum!”

Ve işte Fransız şairi (Süperviyel):

“Binbir başlı ejderha,

İnsan beyniyle doyan…”

Hakikat şudur ki, makine, eski beşerî muvazeneleri silip süpürür, el işini ve sanat emeğini çürütür, sınıflar batırır ve sınıflar çıkarır, bilhassa “mâverâî-ötelere bağlı” itikatları pörsütürken, şaşkın insan ruhunda alabildiğine putlaşmış ve insan yapısı olduğunu unutturarak yeni bir insan yapma kudretinin sahibi zannedilmiştir.

İlâhî nur yoksunu cüce şair Tevfik Fikret’in, insanı anlatırken:

“Putunu kendi yapar, kendi tapar”

Dediği şey, gerçekte makineden başka bir şey olamaz. Fakat o nasipsiz, bunu, Allah için söylemektedir.

Makinenin doğurduğu buhran ona haddini bildirecek, onu zapt ve teshir edecek, hükmü altına alacak bir iman hamlesini davet ettiği halde bu hamle gösterilemedi, gösterilemeyince de putun şımarıklığı arttı; ve Almanya’da filozof (Haydeger)e (Angst filozofi-buhran felsefesi) mektebini kurduran bu vaziyet, Batı dünyasını bunalımdan bunalıma sürükleyerek İkinci Dünya Savaşına kadar geldi.

İkinci Dünya Savaşı, faşizma ve nazizmanın, Batı dünyasını yeni bir ruh müeyyidesine kavuşturma, (Greko-Lâtin) medeniyetini yeniden eserine hâkim kılma hamlesidir ve basit siyaset plânında nasıl başlayıp nasıl bittiği malûmdur.

Buhran ise, bir yanda kafası güya (anti materyalist), hayatı buz gibi (materyalist) Amerika; bir yanda da kafası (materyalist) ve hayatı (mistik) Rusya; her iki ülkenin hem içlerinde, hem de birbirlerine karşı belirttikleri korkunç tezat ve sahte teselli arasında, aya kadar ayak basma zaferine rağmen en cılk bir müzminlik içinde bugüne kadar geldi.

İşte, en ince ve mahrem çizgisiyle, 20. Asrın kıymetler tablosu, istinatsız (teknoloji) ve makine; ve işte, (Greko-Lâtin) medeniyetinin son merhalesi, imanını arayan mustarip insanlık!..

Gök gürlerken yere kapanan vahşiler gibi önünde dize geldiğimiz ve birbuçuk asırdır balını kavanoz camından yalamaya çalıştığımız Batı dünyası, en halis teşhisiyle budur; ve ne hazindir ki, biz, başıboş (teknoloji) ve makine bakımından da onun hayatına ortak olmak mevkiinde değiliz.

Şu halde?..

–Evvelâ makineyi yapan makineyi yapalım, montaj sanayii maskaralığından kurtulalım ve gerisini sonra düşünelim!

Demeye getirdiğimizi mi sanıyorsunuz?

Hayır!

Böyle bir düşünce alıştığımız soylardan bir başbakanın görüşü kadar sığ ve basit olur.

Bize düşen ilk iş, makineyi yapan makineyi ezbere yapmak değil, bütün mes’ut ve bedbaht macerasiyle çizgi çizgi ve nokta nokta Batı’yı tanımak, onun makineyi ve her şeyi nasıl yaptığını ve sonra eserine nasıl mahkûm olduğunu bilmek, bugün içinde çırpındığı ruh buhranını anlamak ve mahrum olduğu iman müeyyidesine sahip ve ilacına mâlik olarak (teknoloji) ve makineye kucak açmaktır.

İslâmın emrindeki (teknoloji) ve makine:

“–Ben insanı, eşya ve hâdiseleri zapt ve teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım!”

Buyuran Allahın, kuluna, azat kabul etmez köle diye verdiği terbiyeli bir hizmetçidir ve insanoğlunu burnundan yakalayıp ruhunda putlaşma ihtimaline muhal derecesinde uzaktır.

İslâma nüfuz etmeden bu âlemde nüfuz edebileceğimiz hiçbir şey yoktur. (Türkiye’nin Manzarası, 13. Basım/Temmuz 2017, İlk Basım Tarihi: 1973)

Sinan AYHAN.”Yazarlık, Mezarlık veya Nazarlık”

Bir gökyüzü varsa sözün yüzündedir…

Ey hattat, ey nakkaş, ey kelâm yüzü; zaman bizi bul, mekân bizi keşfet; ey soy nazar bizi gözet, bizi söze getir… (TOPRAK) makamından bir harf, bir hece, bir lisan bilsek; tohum çatlasa, düşünce çatlasa, kelime, cümle çatlasa; (TOPRAK) makamına bir yol bulsak…

Tohum olmak, yeşermek, büyümek, büyütmek; büyüme sıratından medeniyete yürümek; hakikatte ikâmet, hakikat yuvasında tekâmül…

Bugün günlerden kendi günüm, kendime bir nazarlık, bir yazarlık aldım v( ) yakama iliştirdim; defolu olsalar eğer bunlar, kim alır bunları geri…

“Yazar, defol” (Yazarın Defolu),

“Nazarlık sen kal” (Nazarın Güzel Sözlü Olanı)

Denemez mi..?

Bir “s” çiziyorum, varmam gereken nokta ortada yok…

Yazmak, kimilerince kendi mezarını kazmak, kimilerince kendi için bir deneme tahtası olarak düşünülüyor; birincisinde üslup hazır, pek bir keşif gerektirmiyor; ikincisi içinse kudret ve iradeye bağlı hep keşif bekleyen merhaleler; bu merhaleler geçilinceye dek, ortada üsluba dair bir iz, bir belirti yok; ancak ondan sonra üslup keşfedilmiş oluyor; aksi takdirde hiç bir şekil ve içerik hakikatine doğru yontulmuyor…

Yazıyı örtü olarak kullanmak, her şeyin üstünü toprakla örtmek nefes alırken olmayacak bir şey; yazıyı yontmak, yazıyı yontuyla ilişkilendirmek, her şeyi açığa çıkarmak; işte yazarlığın nazarlığı…

Sinan AYHAN.”Hamletten (internet)e ulvi bir yol”

(…) Kalpten kalbe bir yol, cevherimiz bu… Dalgalar üstünde gövde olan, mesafeler aşan ve muhabbete eren şey; çöle dudak olan, çöl ikliminde denizler içen… Kalbten kalbe bir yol var, evet, ama bu derin damar üzerinde muhabbetimiz kim ile…

(…) Hamlet’te (Şekspir’in) dillendirdiği bir hikmet… Ne o; gökleri kurcalayan ilim; nasıl, Hamlet’in içine düşen haşyetle tohumlaşan bir şey gibi… Hamlet’in üzerindeki sözler… Nedir şeylerin iç yüzü ve ne ile birbirlerine bağlılar…

Hamlet’te olan görünürden öte bir şey ve dahi bütün iç yüzlerden beri olan… Hamletçe dersek, onun bahsettikleri görünüre yamanmış acının süsleri sadece… Hamlet’in muhabbeti bir kalb üzere, eşyadaki hikmetli yüzle…

(…) Hamlet”in sesi, babasının hayaletinin peşinde…

İster iyilik perisi, ister cin; “konuşmaktır niyetim seninle ey hayalet..!”

“Yürü” kale burçlarına gömülü, babanın sarp görüntüsü, “kimsenin duymadığını ben duyacağım, tıpkı kimsenin görmediğini gördüğüm gibi…”

Babanın intikamı Hamlet’in boynuna borç…

Hamlet’in kahin ruhu, ötelerden alıp gizli haberi, vicdanları eritti… “Sakın” dedi Baba’nın sırlı görüntüsü, “annene bir şey yapma, onu göklere bırak…”

Hamlet’in muhabbeti kim ile… Hamlet kim ile muhatap…

(…) Hakikat, peşine düştüğümüz yegâne kurulmaya değer nizamın ölçüsü…

İpek döşeklerde beslenmiş ışıkların değil, belki her yanını diken bürümüş loşlukların üzerimizde karargâh kurduğu ürpertilerin işi…

Zamanı kurcalayacaksın ve ondan dökülecek kalbten kalbe giden yolun zırhı… O zırhtan nasipli olacaksın…

(…) Mustafa Akkad nasıl bir ruh idiyse, bir muhabbeti olmuş zamanla…

Nasıl müslüman ki O, okuduğu Amerikan üniversitesinden istediği mescit, bir dava adamının zamana bıraktığı bir hediye olmuş…

Muhabbetin ötelerle kurulmuş ise, namus senin aynan; sen bir meselesin… Sen bir mesele, bir dava olmanın gövdesisin…

(…) Çağrı filmini izlerken Akkad’ın ilmini düşündüm, mesaj olan ilmini…

Taif sahnesi… Hz. Peygamber’in (SAV) hüznü…

Küfür, her icadı fırsat biliyor, İslâm’ı taşlamak için… Aklıma gelen bu…

Her icat İslâm’ı kötülemek için bir taş…

İmana düşmanlık başka ne gerektirir…

Ama hakikate bağlı olmayan her icat, belli bir süre taş görünse de, zamanın koynunda toz olmaya mahkûm…

Ölümden sonrasına bir dirilik ilacı olamayan icat , (Hamzalar)ın karşısında devrilip gidiyor…

(…) (İnternet) ve üzerine kurulan (dijital dünya), her icadın muhtevasında olduğu gibi müspet ve menfi tarafı olan icatlar… Bir bıçakla katil de olabilirsin; gökyüzü ışıltılarını kollayan bir parıltı aşçısı da…

Muhabbetiniz hikmetle ise elinizdeki bütün taşları bırakır; iman bahçelerinin bereketiyle uğraşırsınız; size düşen bahçıvanlık nur yolunda böyle bir hamledir işte…

(…) Taşın parçaladığı yerlerden ziyade, taşların birleşe birleşe kurduğu kale bizim mecramızda can bulur… Hak ile batıl savaşında, müspetler ve menfiler kendini göstermekte…

Ne yaparsa yapsın küfür, olup biten her şey, icatların müspet çevresine evrilecek; zaman ve mekâna medeniyet diye hikmetle, hakikatle bağlantılı muhabbet şehirleri kurulacak… İcat fanusunun içinde, ışık mürekkebiyle yazılmış böyle bir senaryo saklı…

İşte bütün müspet menfiler arasında sıyrılıp gelen Hamlet’in hayaleti, bir hikmet pergeli çizilerek zamanı minelemekte ve o hikmetin kuşattığı çevreden belki, (internet) diye bir icat doğmakta…

Kasvet propagandacılarına rağmen, Hamlet’ten (internet)e ulvi nişanlara gebe, ulu menziller var… Ve bizim kolladığımız ışıklar bu ufuktan fışkıracak, yalnız bu cevhere sahip ufuktan…

Sinan AYHAN.”Dijital (Hermeneutik-Yorumbilim) ve İnternet Rafeal CAPURRO nun Makalesinden Alıntılar…”

Günümüz toplumlarında; siyasî, hukukî, askerî, kültürel ve ekonomik sistemleri, dijital iletişim ve bilgi ağlarına bağlayan insanî kararlar arasındaki kopukluklar, üstesinden gelinemeyecek sorunları da beraberinde getirmiştir. Belki de bu durum, yorumlama ve iletişim meseleleriyle ilgili felsefî bir teorisi olan (hermeneutiğin-yorumbilimin), yirminci yüzyılda, insanlığın metodolojisi ve insan varoluşunu anlama noktasında, neden ona karşı akademik ilgisini yitirdiğinin bir delili olmuştur. Santiago Zabala, “Modernitenin Sonu” adlı kitabında; felsefî hermeneutiğin kurucu babası Hans-Georg Gadamer’ı ölçü alan Vattimo’dan şu cümleleri aktarıyor:

“Vattimo (hermeneutiki) düşüncenin ortak dili olarak adlandırmıştır… Yani Heidegger ve Wittgenstein’dan sonra ve dahi Quine, Derrida ve Ricoeur’dan sonra felsefî düşüncenin ruhunun her yere yayıldığı ortak bir dil; neredeyse evrensel felsefî bir dil, bir lehçe diye…”

Post-modern Kültürde Nihilizm ve Hermeneutikler Vattimo, bilgisayar bilimlerinin modernite ile post-modernite arasındaki farkın bu yolla oluştuğunu belirtmektedir. Hermeneutik, günümüzde dijital teknolojiden, dijital hermeneutik dediğimiz yapılara kadar çetin zorluklarla karşı karşıya… Felsefede yeni bir akılcılığın yaratılmasına yol açan her devrimci dönüşüm, genellikle olağanüstü bir bilimsel veya teknolojik atılımdan kaynaklanmaktadır. Günümüzün küresel ve interaktif dijital ağı olan İnternet de budur.

İnternet’in (hermeneutiklere) yönelik meydan okuması, öncelikle, bilginin üretilmesi, iletilmesi ve yorumlanması için sosyal olarak ortaya konması ile ilgilidir. Bu meydan okuma, genel olarak teknolojiye ve özellikle dijital teknolojiye ilişkin hermeneutiğin “sözde-eleştirel reddi”nin sorgulanmasını gerektirmektedir. Dijital meydan okumaya karşı (hermeneutiğin), dijital teknolojinin temellerini ve insan varoluşuyla etkileşimini anlamak için “üretken bir mantık” geliştirmesi gerekir. Üretken bir mantık, belli bir bilimin yerleşik “öz-anlayışını”, hermeneutik durumunda, ana kavramlarının gözden geçirilmesini üstlenmek ve varoluştaki sıçrama gibi yeni bir araştırma alanı açığa çıkarmak için “ileri doğru atlar”. Bu zorluklar ile ilgili bazı güncel çalışmalarda, bazı istisnalar dışında bir körlük mevcuttur. Bu istisnalara örnek olarak Mallery ve arkadaşlarının düzenlediği “Yapay Zekâ Ansiklopedisi”, çağdaş (hermeneutiğin) önbilgisel doğası hakkında bahsederken “hermeneutik ve yapay zekâ hakkında fikirlerin yeniden düzenlenmesi ve iyileştirilmesi”nin gerektiğini ifade eder.

İnternet ve özellikle de World Wide Web (Dünya Çapında Ağ) 1990’ların ortalarında bir sosyal interaktif bilgi ve iletişim teknolojisi haline geldikçe, (yorumbilimcilere) olan meydan okumasının önemi daha da belirginleşti. Vattimo’nun “estetik pasifizmine” adanan yakın tarihli bir çalışmasında, Avusturyalı filozof Wolfgang Sützl, teknolojik bilginin, modern iletişim teknolojisine karşı modern bir teknoloji konsepti ile çalıştığını söylüyor. Vattimo’nun 1996’daki Felsefe, Siyaset ve Din’e dair yazısını şöyle aktarıyor:

“Meseleyi sadece en yüksek risk ve olumsuzluk olarak değil, aynı zamanda Varlık olayının ilk aydınlatması olarak görme olanağı, modern teknolojinin iletişimsel bir keşfi ile ilgilidir. Ne Heidegger ne de Adorno bu adımı attı. Her ikisi de modern teknolojiyi, motorun modeline, mekânik teknolojiye dayalı olarak düşünmüştür: Bu model, mutlaka merkeze göre çevrenin pasif bağımlılığı fikrini ifade eder…”

Motorun, sosyal inşanın süreci için bir metafor olarak öncü modern ön anlayışı, teknoloji olarak anlaşılan ve iletişim aracı olarak kullanılan ağın yerini almıştır. Vilém Flusser, kitle iletişim araçlarının ezici gücü ve hiyerarşik yapıları göz önünde bulundurulduğunda, insan etkileşiminin diyaloglar hainde sürdürülen formları konusunda kuşkuluydu. Öldüğü zaman, 1991’de başlayan İnternet’in etkisini öngöremedi. Richard Rorty’ye göre Vattimo’nun felsefî düşünceye en belirgin katkıları, Internet’in genel olarak bir şeyler için bir model oluşturduğu önerisidir – Dünya Çapında Ağ’ı düşünmek, yani bir bakıma ilişki ağını değiştirmek, her şeyi sürekli olarak görmemize yardımcı olarak, Platonik özcülükten, altta yatan doğa arayışından kurtulmamıza yardımcı olur. Bu modelin benimsenmesinin sonucu Vattimo’nun “zayıf bir ontoloji veya daha iyisi, varlığın zayıflamasının ontolojisi” olarak adlandırdığı şeydir. Böyle bir ontolojinin, “liberal, hoşgörülü ve demokratik bir toplumu ortaya koymak yerine, otoriter ve totaliter bir yapının felsefî nedenlerini sağladığını ileri sürer…

(Hermeneutik) bugün, yalnızca toplumun her seviyesinde değil, aynı zamanda insanın kendi kendini anlayabilmesi, yani gerçekliğin dijital yapısının ontolojik veya varoluşsal temeli ile ilgili olarak da “internet”in etkisi ile yüz yüze gelmektedir. Biz, “orijin-köken” terimini sadece güçlü bir metafiziksel anlamda kullanmıyoruz; Vattimo (hermeneutiğinin) dediği gibi, özellikle dijital güç temelinde gerçekliğe hükmetmek için mantıklı ve mantıksız hırsları sorgulamayı mümkün kılan, zayıf köken bilgilerini kurcalayabileceğimiz bir platform olduğu düşüncesini de takip ediyoruz.

(Dijital yorumbilim) açısından yeni olan nedir? Modern teknolojinin tek bir zayıflama sürecinin iki tarafını ele aldığımızı düşünüyoruz. Bir tarafta kendini kısmen kontrol edebilen bir ağ içinde bulduğu tercümanın zayıflaması söz konusudur. İnternet söz konusu olduğunda, politik ve ekonomik önemi, örneğin hükümetlerin, özellikle de demokratik olmayanların çıkarları gibi, bu ortamın düzenlenmesini, veri filtrelemesini ya da iteatkâr internet kullanıcıları, vs… İnternet yönetişimi meselesi, örneğin trafikle ilgili olarak özgürlük ve yönetmelik meselesinden daha az önemli değildir. Öte yandan, bilişim teknolojisi, Avrupa modernitesinin oluşturduğu özerk bakış açısına göre, “insanlığın birbiriyle iletişimi” ile ağa bağlı özneler, bir tezatlar üzerine kurulu olduğu sürece zayıf temelli bir teknolojidir. İnternetin, bazı siber-peygamberlerin iddia ettiği gibi aykırı hiçbir merkezi noktası veya nihai hedefi yoktur. Zaten milyonlarca insanın günlük yaşamının bir parçası internet; dolayısıyla onların bedensel varlıklarına entegre olmuş durumda. Teknolojiyi değiştirdiğimiz doğruysa, teknolojinin bizi dönüştürdüğü de doğrudur. Bu dönüşüm, bedensel deneyimin kalbidir. “Bizler bedenleriz – ama bu temel kavramda, bedenlerimizin teknolojilerle olan ilişkilerimizde sık sık ortaya çıkan inanılmaz bir esneklik ve çoklu form düzeyi olduğunu da keşfederiz. Biz çünkü bu çağda, çoklu teknolojilerden mürekkep organlarız.”

(Hermeneutiğin) dijital çağdaki görevi iki yönlüdür, İlk görev, dijital kodun, özellikle toplumsal olan her türlü süreç üzerinde hangi etkiye sahip olduğu sorusuna yol açar. Bu bağlamda, (dijital hermeneutiğin), küresel dijital ağın altında yatan davranış kurallarına, diğer sosyal sistemlerle ve doğal süreçlerle etkileşimi de dâhil olmak üzere, etik olarak algılanan bilgi etiğinin özünde yer almaktadır. İkinci görev ise, insanın kendi varoluşsal boyutlarında, özellikle de bedenlerinde, özerkliklerinde, zaman ve mekânda icra ettikleri ve yaşama biçimlerini, ruh hallerini ve anlayışlarını anlamada, kendi kendilerine yorumlanmasına ilişkin dijital görevi ifade eder. Dünyaya bakış, sosyal yapıların inşası, tarih anlayışı, hayal gücü, bilim anlayışları, dini inançlar gibi…

Dijital çağda kim var? İnsanlığın dijital kod aracılığıyla dönüştürülmesi ne anlama geliyor? Epistemolojik, ontolojik ve etik sonuçları nelerdir? İnsan kültürleri nasıl melezleşir ve bu melezleme, doğal süreçlerle etkileşimi ve dijital ekonomideki her türlü yapay ürünün üretimi ve kullanımı ile etkileşimini nasıl etkiler? Bu sorular (klâsik yorumbilimin) ufkunun ötesine geçerek, klâsik yorumlamanın bir teorisi olarak ve (klâsik felsefî hermeneutiklerin) ötesinde, dijital teknolojinin yaygın etkisinden bağımsız olarak insan varoluşu hakkındaki soruyu ele alır. Her şeyden çok daha az bilinen bir “yaşam alanı” olan bir dünyada yaşıyoruz. Zorlu emek ve yoğun ter gerektiren sıkıntılı bir alan haline geldik. Agustinus’un dediği gibi “zorlukla piştik, zorlukla meydana geldik”… Lakin (Hermeneutik), dijital teknolojinin (ontik-varlık) ve (ontolojik-varoluş) olarak bakımını yapmazsa, dijital dünyanın yaşamımız üzerindeki ezici etkisi bizi yanlış bir mecraya sürükler.

(Kaynak: Capurro Rafeal.: Digital Hermeneutics, http://www.capurro.de/digitalhermeneutics.html, 11.09.2018)

Sinan AYHAN.”FELÂKETİN KAPISINI ARALAYAN EL”

İnternet ve kapitalizm iki, iç içe döngü haline geldi ve aynı zamanda bütün insanlık üzerine tasarlanmış (matruşka)dan kötü niyetleri modern zihinlerde besleyen, çağın iki uç noktası oldu… Ve sonuçta, sadece endüstri hammaddesine dönüşen maddî, manevî her şey…

Çokluk, haysiyete galip geldi…

Adorno’nun 1936 yılında Walter Benjamin’e yazdığı mektupta geçen ifadeler…

“Yüksek sanat da, sınaî biçimde üretilmiş tüketici sanatı da, “kapitalizmin damgasını taşır, ikisi de dönüşüm unsurları içerir… Bu ikisi, bir araya geldiklerinde yetemedikleri tam bir özgürlüğün birbirinden ayrılmış iki yarısıdır.”(Adorno, Theodor W. .: Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi, İletişim Yay., Çev. Nihat Ünler-Mustafa Tüzel-Elçin Gen, 6. Bsk, syf. 11, 2011)

Bir hilkat garibesi olmaya doğru giden “modern insan”, yani o kadar teknolojik hadise ve icat karşısında makyajı dökülen ve cüzamlı yüzü ortaya çıkan insanlık, son merhale olarak artık özgürlüğü kaybettiğini, tükenmek üzere olduğunu itiraf etmekte; her icatta olduğu gibi batı zihniyetiyle “idea” tılsımını iptal etmiş internet de, artık bünyede cerahatleşmenin kronik timsali olarak batış sahnesinde yerini almaktadır…

BATIYI ÖLÜME GÖTÜREN İŞARETLER VE RUH YANGINI
“Yakmak bir zevkti.

Bir şeylerin yendiğini görmek, karardığını ve değiştirildiğini görmek özel bir zevkti. Pirinç hortum başı yumruk olmuş ellerindeyken, bu büyük piton zehirli kerosenini dünyaya tükürürken, kendisinin başı kanla zonklarken ve tarihin paçavraları ile kömürleşmiş kalıntılarını alaşağı eden elleri tutuşturmanın ve yakmanın tüm senfonilerini çalan muhteşem bir orkestra şefinin elleri gibiyken. Hissiz başında 451 numaralı sembolik kaskıyla ve gözleri şimdi olacakların düşüncesiyle turuncu alevlere bürünmüşken ateşleyiciyi çalıştırmasıyla birlikte ev akşam göğünü kırmızı, sarı ve siyaha boyayan obur bir ateşle havaya sıçradı.” (Bradbury, Ray .: Fahrenheit 451, İthaki Yay., Çev. Dost Körpe, 1. Baskı, syf. 23, Mart 2018)

Fahrenheit 451’in çığlığı; kitap düzleminde yerle bir edilen insanlık verimleri… Benzetiş artık hakikattir; yangın her yanı sarmıştır…

Ve “Yanan ve Yakılan Kitabın” dumanından internet ve dijital dünya, bir bakıma sihirbaz bir ejderha doğmuştur… Şifa yeri değil, daha çok zebanilerin insanlığı karşıladığı cehennem kapıları gibi insanlığın aklına, belleğine ve duru görüsüne, çok katmanlı bir virüs iştahı çöreklenmiştir… Lakin burada küllerinden doğan bir “anka kuşu” yok, saçından ayak tırnağına kadar izzeti, seciyesi ve fıtratı yok edilen bir insanlık var…

KONFORLU TUZAK
2016 yılında, “El Pais” gazetesine verdiği mülakatta sosyolog, filozof Zygmunt Bauman internetin ve sosyal medyanın nasıl bileşke olduğunu ortaya koyuyor… Konforun ateşlediği isyan… Ama sadece, insanın kendi kutlu varoluşuna mal olan isyan…

SORU: “İnsanların sosyal medya aracılığıyla yaptıkları, “klavye aktivizmi” denen protestolara karşı hep şüphecisiniz ve internetin bizi ucuz eğlenceyle aptallaştırdığını söylüyorsunuz. Sosyal ağların insanların yeni afyonu olduğunu söyleyebilir miyiz?”

CEVAP: “Kimlik doğduğun bir şey olmaktan çıktı ve bir göreve dönüştü: Kendi cemaatini kendin oluşturmak zorundasın. Ama cemaatler yaratılmaz; bir zümreye ya aitsindir, ya değilsindir. Sosyal ağların yaratabileceği şey bir alternatif (ikame). Cemaat ile ağ arasındaki fark şu: sen bir cemaate aitsindir, ama ağ sana aittir. Dizginler elindeymiş gibi hissedersin. Dilersen arkadaş eklersin, dilersen silersin. İlişkin olan önemli insanların kontrolü senin elindedir. Sonuç olarak insanlar kendilerini biraz daha iyi hisseder, çünkü bireyci çağımızın büyük korkusu yalnızlık, terk edilmişliktir. Ancak internette arkadaş ekleyip çıkarmak o kadar kolaydır ki, insanlar sokağa çıktıklarında, işe gittiklerinde, mantıklı bir etkileşime girmeleri gereken çok sayıda insanı bir arada bulacakları herhangi bir yerde gerekli gerçek sosyal becerileri edinmeyi başaramazlar. …Esas diyalog sizinle aynı şeylere inanan insanlarla konuşmak değildir. Sosyal medya bize diyalog kurmayı öğretmiyor, çünkü anlaşmazlıktan kaçınmak çok kolay. Ancak insanların çoğu sosyal medyayı bir araya gelmek veya ufuklarını genişletmek için değil, tam tersine, kendilerine kendi seslerinin yankıları olan sesleri duyacakları, kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görecekleri bir konfor alanı yaratmak için kullanıyor. Sosyal medya çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak.” (Vesaire, https://vesaire.org/zygmunt-bauman-sosyal-medya-bir-tuzak/, 01.09.2018)

İNTERNET, DİJİTAL DÜNYA, SOSYAL MEDYA KURGULARI
“Sadece otuzdört katlı yerden bitme gri bir bina. Ana girişin üzerinde şu sözcükler, LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ ve üzeri kaplanmış olan Dünya Devleti’nin sloganı, CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR.” (Huxley, Aldous .: Fahrenheit 451, İthaki Yay., Çev. Ümit Tosun, 3. Baskı, 2002)

“Cesur Yeni Dünya” kitabına böyle başlar, Huxley… Alfa, Beta, Delta, Gama, Epsilon türlerinden mürekkep bir insanlık, köşeye sıkıştırılmış bir insanlık olarak işaretlenmekte ve hikmet levhasında kabaran manzara insanlığı kötü bir sonun beklediğini ona telkin etmekte…

Bir soru… İnsanlığın fıtratının bozulması bağlamında, “internet” ve onun etrafında kümelenen yeni bilgi uzayı, acaba “dünyanın tek devlet olması” için bir algı manipülasyonu aracı olarak mı kullanılmakta…

Bizce, şer odakları bu devrede her şeyi yıkma ve kendi şer düzenlerini ortaya koymakta zirve yapmış durumda… Ve internet, dijital dünya ve yapay zekâ hatları, şer niyetin kendini amansızca sergilediği en kuvvetli kanal, buna bir dur demenin zamanı geldi de geçiyor…

Ali ERDAL.”YARATICI ve İNSAN”

Her şeyi (vardan değil) yoktan var eden Kâmil Kudret; her mahlûkuna had tayin etmiş, sınır çizmiş… Işıkla, sesle, renkle, zamanla, gıda ile, dozla, görülmeyle, görmeyle, duymayla, hislerle, içgüdülerle, ölümle, miktarla, soğuk ve sıcakla, iklimle, mesafe ile eşya ile vesaire… Her türe kendine has yaşama şartları… “Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” (Kamer; 49).

Meselâ ışık… Ne büyük nimet… Görmeyi sağlıyor… Ama belli bir volttan sonrası karanlık tesiri yapıyor. Halbuki biz, daha fazla ışık, daha iyi görmek diye düşünürüz. Belli bir volttan sonrası, daha iyi görmeyi sağlaması bir yana geçici körlük yapıyor. Haddini aşmış ışığa bakmakta ısrar eden, gözünden olur. Demek ki “El Muktedir” aynı şeyle hem görme nimeti veriyor hem sınır çiziyor… Dilediği gibi tasarruf eden ve her şeyi kolayca yaratan… Kudretine nihayet olmayan… Demek ki bir şey, şartlara göre hem fayda, hem zarar olabiliyor.

Sınırlama, her varlığa ve ayrı ayrı… Biz önümüzde belli bir açıyı görebilirken, bukalemun 360 dereceyi kontrol edebiliyor. Üstelik bunu iki gözü ile ayrı ayrı yapabiliyor… Bize uzaktaki eşya küçük görünüyor, kartal yükseklerden yerdeki istediği noktayı zum yaparak daha büyük ve net görüyor, yılan 2 metre ötesini göremiyor, üstelik sağır da… Köpek bizim duymadığımız sesleri duyuyor; koku üstünlüklerinin ne kadar faydalı olduğunu haberlerde görüyoruz, duyuyoruz. Soğuk da, belli bir dereceden sonra hissedilmiyor; ama şiddeti artınca hayatı sona erdiriyor. Ateş sayesinde sıcak yemek yiyebiliriz; ama kontrolden çıkan ateş, her şeyi kömür ediyor, ormanları kül haline getiriyor. Aynı maddenin farklı dozları, birbiri ile alâkasız tesirler meydana getiriyor. Kopya yok, tekrar yok; her yaratması orijinal. “Es Samed”… Hiçbir şeye muhtaç olmayan ama herkesin muhtaç olduğu Kâmil Kudret; İmam-ı Rabbânî’nin buyurduğu gibi, kanununu koymuş:

“HADDİNİ AŞAN ZIDDINA DÖNER!”…
Her mahlûk değişik şekillerde sınır içinde… Her mahlûk ihata edilmiş. Kimisi için sıcak iyi, kimisi için soğuk… Birine hayat veren, bir başkasına ölüm… Yarasaya ışık lâzım değil, bize şart… Renkli ve siyah beyaz görenler… Hiçbir şey haddini aşamaz. Kimse tayin edilenin dışına çıkamaz, ihata duvarlarını aşamaz. Her şeyi kusursuz yaratan “El Bâri”; her varlığa bir mekân, bir zaman ve bir rızık tayin etmiş. “…yerde bir debelenen yoktur ki nasıyesini O tutmuş olmasın, şüphe yok ki Rabbim doğru bir yol üzerindedir.” (Hud, 56).

Her mahlûk, kendisine tayin edilen dünya içinde… Yaratıldıklarından beri; inek süt verir, arı bal yapar, örümcek ağını örer, salyangoz saldığı sıvı ile dik duran ustura üzerinde yürüyebilir, kartal zum yapar, bukalemun renk değiştirir, ateş böceği ışık saçar, mürekkep balığı renk püskürtür… Zürafa göklere uzanır, solucan yer altında sürünür. Ayı iri, karınca ufak… Yaratıldıklarından beri yılan soğuk, aslan heybetli, at sevimli, fare ürkütücü… Vesaire… Yaratıldıklarından beri çınar yaprağı el, çam yaprağı iğne gibi… Kavak uzun, ot kısa… Trenin ray üzerinde gitmesi gibi, kendilerine çizilen hayatı yaşar her şey… Kimse rayından çıkamaz… Kimse yüce Yaratıcı’nın çizdiği kaderin dışına çıkamaz. “O öyle Allah’tır ki vücuda getireceği her şeyi hikmeti muktezasınca takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara suret verendir. En güzel isimler O’nun. Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O’nu tesbih (ve tenzih) eder. O galib-i mutlaktır. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr, 24). “Ol!” demesi yeter. Kim ne yaparsa yapsın, hüküm sahibi O’dur. Dilemiştir: Çiçek güzelliğinin farkında olunacaksa da olunmayacaksa da açar; tohum, toprağa gömülecek olsa da olmasa da geleceği üzerinde taşır; ağaçlar, kıymet bilinse de bilinmese de meyva verir. Bütün bunların tek bir izahı olabilir, başka bir izah olamaz: Yaratılanlar, yaratanını zikrediyor. Her şey hal diliyle zikir halinde. “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr, 1). İnsanlığın Kılavuzu, Peygamber Efendimiz buyuruyor: “Nice binilen hayvan vardır ki sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.”

Yalnız insan!.. Evet, yalnız insan!.. Yüce yaratıcının lütfuyla ve O’nun verdiği nimetler sayesinde sınırlarını zorlar… Odada hapis kedi gibi duvarları tırmalar. Yeni imkânlar ve yeni yaşayışlar peşinde koşar… Ölümsüz olmak ister… Öteleri merak eder, var oluşu ve var edişi sorgular… Sebepler ve sonuçlar üzerine düşünür… Dünü araştırır, yarın için hayal kurar… Sorar sorgular… Tavır alır… Kızılötesi, morötesi ışınları, röntgen dalgalarını araştırır, faydalanır. Kendi frekansının altındaki ve üstündeki sesleri de duymak ister. Görünmeyeni görmek ister. Yerine göre görünmez olmak ister. Başka renk ve boyutları araştırır. Yıldızlara ulaşmak ister. Hayal kurar, plân yapar, tasarlar ve uygular… Hedefine ulaşmak için eşyayı (her şey) kullanır. Bütün varlıkları aşmak; onlardaki üstünlüklere de sahip olmak ister… En küçük zerreden, en uzak yıldızlara gezeğenlere, sistemlere kadar her şeyi emrine almak ister. Düşünür, akıl eder, tercihler yapar, buluş sahibidir, keşfeder, icat eder. Başarısız olsa da vazgeçmez.

İşte insan bu!.. Arama iştiyakı, bulma neşvesi… Düşünme, akıl etme, tercih etme, bulma, keşfetme, icat etme… Bu sayede bütün varlıkların üstünde. Her şeyi yoktan var eden ve her şeyi kendisini zikreder yaratan; bir de vardan var edebilme kabiliyetinde ve yaratıcısını iradesiyle arayacak ve O’na iradesiyle itaat ve ibadet edecek bir varlık yaratmayı irade etmiştir… Sınırsız Kudret, sınırlı irade yaratmayı murat etmiştir. İşte insan bu; rey sahibi varlık!.. “Sonra onu düzeltip tamamladı. İçine ruhundan üfledi. Sizin için de kulaklar, gözler, gönüller yarattı. Ne az şükrediyorsunuz?” (Secde, 9).

Maddî ve manevî bütün gelişmeleri insanın, bu sayede. Arama iştiyakı, bulma neşvesi… “Ben insanı, eşya ve hâdiseleri zapt ve teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım.”… Bu sayede bütün varlıkların üstünde… Her şeyi yoktan var eden, her şeyi kendisini zikreder yaratan, günah işlemez ve hep ibadet halinde varlıklar yaratan; bir de vardan var edebilecek, iradesiyle ve aşkla kulluk edecek bir varlık yaratmak irade etmiştir.

İTAAT ETMELİ DEĞİL MİDİR?
Öyleyse, o varlık, mutlak itaat halinde yaratabilecekken, inanma ve inanmamada serbest bırakana; daha çok ve daha bir sadakatle inanmalı değil midir? “Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allâh’a secde ederler.” (Ra’d, 15). Madem onlardaki üstünlükleri kazanmak istiyor, onların zikrinden de ibret almalı değil midir? Tabiatı, kâinatı, mahlûkatı bu idrakle incelemesi icabetmez mi: “Allâh’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allâh’a secde ederek sağa sola döner.” (Nahl, 48). Her varlığı kuşatanın; kendisini de, “cüz’i irade” vererek nasıl kuşattığını görüp, ona göre minnetle itaat etmeli değil midir? Kendisini üstün yaratan iradenin neyi murat ettiğini anlayıp ona göre yaşamalı, emrine verilen kâinatı ona göre kullanmalı, bütün ameliyesini ona göre yapmalı değil midir? Bütün buluşları, keşifleri, icatları, tercihleri, vardan var ediş kapasitesi bu arama iştiyakı ve bulma neşvesi sayesinde olan insan; maddî ve manevî bütün yaptıklarını o ilâhî iradenin emrine göre yapmalı değil midir? Kendine hasredilen yeryüzünde (hattâ kâinatta) emrine verilen canlı cansız her şeyi, bu ahlâkla kullanmalı değil midir?

DEĞİLDİR (!)
Değildir (!)… Kâinat bir kâse süt, insan da kaymağı… Kaymağın; bir ayrıcalığı ve üstünlüğünü bilerek yaşamaya hakkı olmalı… Haddini aşmak diye bir şey söz konusu olmamalı… Haliyle haddini aşarsa, zıddına döneceği, yani âsi olursa canavarlaşacağı da söz konusu olmamalı. Yaratılmışların en üstünü olduğuna göre her varlığın imkânlarını aklı, kabiliyetleri ve kapasitesi ile aşabilir… Bu aklınin müktesep hakkı… İhsan değil, lütuf değil, ikram değil… Çalışır, kazanır. Her buluşundan, keşfinden ve hele icadından sonra burnu biraz daha havada olabilir. Onları ortaya koyarken de, kullanırken de hiçbir müeyyideye muhatap olmamalı. Faydalanır, o kadar… Tabiî olanların yerine sentetiğini yapabilen hesap vermez. Tohumlarla, genlerle, varlıkların gelişmeleri ile oynayan havalara girebilir, gururlanabilir, hattâ kibirlenebilir. Faydanın nerden, neden, kimden geldiği, ne olduğu mühim değil. Tufandan, yaptığı yüksek evlerde korunur, dağların üstüne çıkabilir… Sert rüzgârları disiplin altına alabilir, fizik kanunlarını bilir ve yaptıkları ile gökte uçabilir, mağma tabakasında piknik yapabilir. Muhatap kabul edilmenin ne büyük nimet, lütuf ve ikram olduğunu; her şey insan için olduğuna göre, gündemine almayabilir.

HALBUKİ…
Halbuki hakikati görmek için şöyle bir düşünmek yeter insana. Zira her şeyi idrak edecek kabiliyet verilmiştir. Ama yine de aralarından günah işlemez, doğruyu gösterici örnek kılavuzlar gönderildi… Merhameten… Kitaplar verildi. Şefkatle… İradesini itaat yönünde kullanırsa mükâfatın ne olduğu, isyan ederse başına gelecekler belirtildi.

İNSAN ve İCATLARI
18. yüzyıldan itibaren Batı, gittikçe artan bir ivmeyle, maddeye hâkim olmanın hakkıyla, uyuşuk dünyayı hegemonyası altına aldı. Miskin yığınlar; eşya ve hadiselere hâkimiyetin remzi makineyi icat etmiş efendinin köleleri kabul edildiklerine şükretsinler… Yine artan bir ivmeyle, maddeye hâkimiyetin sembolü makine sayesinde, dünyanın bütün dengeleri, efendinin lehine altüst oldu. Bu durum, makineyi hangi fikrin emrinde kullanacağını bilemeyen Batı’yı da şaşkına çevirdi ve şımarttı. Ve makine haddini aştı… Daha doğrusu insanın makineye bakışı haddini aştı. Makine, bilhassa köle yığınlar nazarında masallardaki “dile benden ne dilersen” diyen cin zannedildi. Halbuki “cin” maddî ve manevî bütün değerleri hercümerç ediyor farkında değil… “…Makine, eski beşerî muvazeneleri silip süpürür, el işini ve sanat emeğini çürütür, sınıflar batırır ve sınıflar çıkarır, bilhassa ‘mâverâî – ötelere bağlı’ itikatları pörsütürken, şaşkın insan ruhunda alabildiğine putlaşmış ve insan yapısı olduğunu unutturarak yeni bir insan yapma kudretinin sahibi zannedilmiştir.” (Necip Fazıl, Türkiye’nin Manzarası, 60).“Eşya ve hâdiseleri zapt ve teshir etmesi için halife olarak yaratılan insan”; makinenin hakikatini anlamadığı gibi –bizde bazılarının değer atfettiği sözüm ona şair Nazım Hikmet’in ifadesiyle– makine olmaya bile özendi:

“Trum, trum, trum

Makineleşmek istiyorum!”

Eliyle yaptığı puta tapmaktan farkı ne bunun? Acaba bugün yaşasaydı, ilerlemenin ve ilericiliğin kaynağı ve belirleyicisi gördüğü makineye özenir miydi? Makinenin abartılması yetmedi, günümüzde, teknik gelişmelerin sanalı, insanın üzerine binbir başlı ejderha gibi yüklendi. Makinenin teknik gelişmelerin alâmeti, internet de haberleşmenin ve iletişimin remzi sanıldı. Makine, dünyadaki değerleri alabora etmişti… İnternet ise keşmekeş hale gelen değerleri temelinden yok etme yolunda… Maddî ve manevî… Makine daha çok maddî değerleri bozdu, internet ise daha çok manevî değerleri yok etmek yolunda hiçbir engel tanımıyor.

Mesele makine ve internet değil… Bir fikir ve iman manzumesi emrinde istihdam edilmeyen her şey haddini aşar ve fayda yerine zarar verir. İşte anlaşılamayan bu… Dünyanın buhranını (Pikasso) ve (Dali) gibi ressamlar Süperviyel gibi şairler hissetti…

“Binbir başlı ejderha

İnsan beyniyle doyan!”

Makine tıkırtıları aslında, dünyanın bir iman hamlesine ihtiyacı olduğunu haykırıyordu. Anlaşılamadı…

Bütün haberleşme ve iletişim imkânlarını tuşa getiren, her zaman herkesin ihtiyacına amade internet de aslında, kan ve gözyaşı içinde yüzen dünyanın canhıraş feryadı… Kendini emsal göstererek, bütün gücü ile insanlığın bir nizama ve nizamlanmaya ihtiyacı olduğunu ifşa ve ilân ediyor: İnternet dâhil her şeyi disiplin altına alabilecek bir iman manzumesine!.. Yani İslâm’a!.. Evet, “İSLÂM’A NÜFUZ ETMEDEN BU ÂLEMDE NÜFUZ EDEBİLECEĞİMİZ HİÇBİR ŞEY YOKTUR.” (Necip Fazıl, Çerçeve 1, 147, 3.b., 1998)

KARDELEN DERGİSİNİN 98. SAYISI ÇIKTI

KARDELEN DERGİSİ’NİN 98. SAYISI ÇIKTI…

28 yıldır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Ekim-Aralık 2018 tarihli 98. sayısı çıktı.

Dergi yeni sayısında; “İnsanlık hafakanlar içinde ‘sanal âlem, gerçeğin nesi olur’ sorusunun cevabını arıyor. O cevabı, interneti de disiplin altına alabilecek iman manzumesi, yani İslâm verebilir.” tespitiyle “İnternet” konusunu ele alıyor. Kapakta okuyucuya; “İslam’a nüfuz etmeden, bu âlemde nüfuz edebileceğimiz hiçbir şey yoktur.” sözüyle sesleniyor.

“İnternete, kulak versek” başlıklı başyazıda; Bir fikir ve iman manzumesi emrinde istihdam edilmeyen her şeyin haddini aşarak fayda yerine zarar verdiğini belirten Ali Erdal “İnternet manevî değerleri yok etmek yolunda hiçbir engel tanımıyor.” diyor.

Dergi editörü; gazetelerin basılı hallerinden vazgeçtikleri, dergilerin tek tek kapandığı günümüzde, Kardelen ve emsallerinin, internet aracılığıyla estirilen sam yelinin çöle döndürdüğü kültür dünyamızın son vahaları olduğunu belirtiyor. Site editörü de yazısında internet dünyasındaki fâsık haberciler meselesine değiniyor.

Üstad Necip Fazıl’ın “Türkiye’nin Manzarası” adlı eserinin ‘Makine’ bölüm ile başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.

Derginin 98.sayısında yer alan yazılardan bazıları şöyle:
İnternete, Kulak Versek – Ali Erdal
Tarihin Eşiğinde – Kadir Bayrak
İnternet Rüya Mı, Kâbus Mu? – Sinan Ayhan
Onuncu Gün – Mustafa Büyükgüner
Sanal Âlem Mi? – Muhsin Hamdi Alkış
Çağın Bilinçsiz Hareketi; İnternet – Büşra Doğramacı
Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.

#kardelendergisi #98sayıinternet

Kadir BAYRAK.”Tarihin eşiğinde…”

Önündeki taşa, elindeki tek malzemesi daha sert bir taşla, ancak akşama kadar bir yüz kazıyabilen insanın; bir gün bütün yaptıklarının resim gibi, film gibi, ayna gibi, aynen yaşadığımız gibi karşısına çıkarılacağını anlayamamasına, haydi hakkı var diyelim (aslında yok ya…)… Ama bugün koskoca kütüphaneyi bir küçük maddeye görüntülü, hareketli ve sesli kaydedebilen ve onları istediği zaman tekrar tekrar görebilen, uzaklara adını sanını bilmediği insanlara bile anında ve istediği vakit gönderebilen, hattâ üzerinde oynayabilen insanın “Hesap gününde” her şeyin, karşısına çıkarılacağını anlamamaya hakkı yok…” (Ali Erdal, Yeni Bir Diyalektik, 2000)

Rahmetlik dedeme dair hiçbir hatıram yok. Mekânı cennet olsun, doğumumdan yıllar önce ahirete göç etmiş. Şimdi e devlet’ten geçmişimizi öğrenme imkânı var ya açıp baktık. Çektikleri çileler rahmete vesile olsun, 93 Harbi’nden sonra emsalleri gibi Balkanlardaki Türk yurdunu bırakıp kendisine gösterilen Anadolu toprağına; Bilecik’in Pazarcık ilçesinin Esemen Köyü’ne yerleştirilmiş. 7 çocukla ekmiş biçmiş, afedersiniz büyük baş, küçükbaş hayvan bakmış, ömrünü tüketmiş. Suyu çeşmeden taşımış, son anına kadar elektriği bilmemiş…

Rahmetlik babam daha şanslıymış. O, okumuş, büyük şehirde iş bulmuş. Baktığı iki üç tavuk hariç, eti kasaptan almış. Suyu evinin içindeki çeşmeden içmiş, elektrik düğmesine basınca evinin içi aydınlanmış. Ajansı radyodan dinlemiş. Hatta hayatının son demlerinde tek kanallı siyah beyaz televizyona da yetişmiş.

Ben de ilkokul çağlarımda radyodan çocuk programları, şarkıları dinlediğimi hatırlıyorum. Siyah beyaz yayın yapan devlet televizyonunun hafta içi akşam saatlerinde, cumartesi günleri öğle vakti ve Pazar günleri sabah onda açıldığı da hafızamda çok net. İstiklâl Marşı eşliğinde başlayan yayının gece onikide aynı şekilde bittiği de.

Nostaljik bir hislenme olsun diye yazmıyorum bunları. Neticede yazarken bile bir duygu yoğunluğu oluyor ama niyetim bu değil.

Ortaokul yıllarımda renklenen televizyona hem devlet hem özel kanallar eklendi. Panayırlarda, lunaparklarda gördüğümüz atari oyunları evlerin içine girdi. Sabit telefonlarla, merkezî bir santrale bağlanmadan isteyen istediğini aramaya başladı. Bundan daha ilerisi olamaz dediğimiz bilgisayarlarla tanıştığımızda lise yıllarındaydık. Askerden dönünce elimize cep telefonu tutuşturdular.

Çocuklarım, internet çağında dünyaya geldi.

Dünya kuruldu kurulalı dedeyle torun arasında, aynı mekânı paylaşıp da değişen şartlar sebebiyle bu denli farklı hayatlar yaşayan, başka bir nesil var mıdır, onu merak ediyorum. Batılının hayalinde canlandırdığı Atlantis medeniyeti böyle bir tefekkürün mahsulü müydü yoksa? Veya Nuh Tufanı’nın öncesi ve sonrası… Öyle bile olsa onların teknoloji alanında bir ömür boyu görüp geçirdiğinin daha fazlasının bizim gözlerimizin önünde cereyan ettiği muhakkak.

İnternet eliyle teknoloji, yeni bir hayat inşa ediyor. İnsanlık, makineye teslim ediliyor. Milyar dolarlık sermayeleriyle bütün insanlığı güden sosyal medya şirketleri yeni hayatın görünen yüzü. Renkli hayatlar, şehirler, tatil beldeleri, cinsellik, yemek, spor… Nefsin hoşuna giden ne varsa sınırsız sunuluyor, bu dünyada.

Dün petrol başta bütün zenginlikleri sömürülen Doğu adamının, Batının bu yeni icadını nasıl ve ne maksatla kullandığına dair bütün yakınmaları anlamsız kalıyor bugün. Bu cümle, bizim de içinde yer aldığımız dünya için çok iyimser bir düşünce oldu. Doğu adamının, ormanı basan bu yeni canavara karşı kayıtsız kaldığı, hiçbir refleks göstermediği daha doğru bir tespit olur. Küçük ve büyük ölçekte etrafımıza baktığımızda, herkesin hayatından memnun olduğunu görüyoruz zira. Hatta bu gidişatın gidiş olmadığını fikir ahlâkı taşıyan Batılı bizden çok dert ediyor. Daha 19. Asrın sonunda Çarli Çaplin eserlerinde makine meselesine el atıyor:

“Bugünün en büyük problemi makine meselesidir. Şarlo’nun makine ile alayı, o kadar zariftir ki, ancak ruhçu telâkkiye yakışabilir. Mesela, bir filminde, bir fabrikada iş tasarrufu için her şey alete dökülmüştür. Amele, soframsı bir yerde oturur. Makine gelir bir kolla ağzına yemek verir, sonra başka bir kolla da ağzını siler. Makine esasta ahmak… Yemek veren kolu bozulur, havada işler ve yemekler yere dökülür. Fakat diğer kol tarafından aç adamın ağzı silinir.” (Necip Fazıl, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu)

İlmî çalışmalarından bihaber olduğumuz ve ancak izlediğimiz filmleriyle anlayabildiğimiz Batı’nın, teknolojinin bir ruha bağlanmadan gelişmesi karşısında, Matriks filmiyle başlattığı ve kanaatimce Vol-i filmiyle zirveye taşıdığı tefekkürünün bizim dünyamızdan olması gerekmez miydi?

Rahmetlik dedem ve babam, emredilen ve nehyedilenleri yapmak ve yapmamak noktasından Allah’a karşı mesuldüler. Onlara kadar gelen ve onlardan sonra devam eden hayat, kendilerinden sonra gelecek nesillere karşı bir mesuliyet yüklemedi omuzlarına.

Ama biz, onlardan fazla bir mesuliyetle muhatabız, bugün. Yeni bir hayat şekilleniyor. Bizim icat etmediğimiz enstrümanlarla şekillenen hayat. Bugünkü tavrımız, bizden sonraki nesillere de intikal edecek, emsal olacak. Nerede olursa olsun ilmi almak emrine baş kesenlerin, kendi icat etmedikleri yeniliklere karşı takınmaları gereken şahsiyetli tavrı sergilemekle mükellefiz. Eşyanın hakikatini olduğu gibi anlamak boynumuzun borcu. İlkokullarda hâlâ tarih devirlerini gösteren tablolar asılı mı bilmiyorum, hani ilkçağ, ortaçağ, yakın çağ diye isimlendirdiğimiz. Eğer asılıysa o tabloya bir de internet çağının eklenmesi gerekir, bugün. Teşbihte hata olmasın, Fatih’in müjdeli beldeyi fethettiği zamanda hayat sürenler tarihe karşı ne kadar mesulseler, biz de aynı durumdayız şu an. Bir çağ kapanıp bir yenisi şekilleniyor. Surlara bayrak diken Ulubatlı olmak da elimizde, Fransız İhtilali’ne yol veren “ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler” cümlesiyle meşhur ahmâk kraliçe de…

Şair-publisist Əkbər Qoşalının şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Azərbaycanda ATATÜRR MƏRKƏZİnin ictimai-siyasi şöbəsinin müdiri, Dünya Gənc Türk Yazarlar Birliyi Məsləhət Şurasının Başkanı, “Ədəbiyyat qəzeti”nin redaksiya heyətinin üzvü, şair, publisist, yazıçı Əkbər Qoşalının “Mən hələ bir cavan bulud yaşdayam, şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 98-ci sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
“Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri, şair-publsist Rafiq Oday, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhəçilər isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Əkbər Qoaşlının bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” (Tokat şəhəri), “Kardelen” (Bilcek şəhəri), “Usare” (Kahramanmaraş şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyat dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Görkəmli Azərbaycanlı şairə Güldərən Vəliyevanın şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Gəncəbasar bürosunun rəhbəri, şairə Güldərən Vəliyevanın “Qorxuram” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 98-ci sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
“Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri, şair-publsist Rafiq Oday, məsləhəçisi isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzovdur.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Rahilə Dövranın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dərgisində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Gənc yazar Kamran Murquzovun şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü,“Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisi, “Usare” iki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri, şair-tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun “Hakdan gelen jaber imiş” şeiri Osmanlı türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dergisinin yeni 98. sayısınnda dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Oday, məsləhətçisi Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz
Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun “Azerbayaycan toprağına düşüp güzarın, Yunusum!” şeiri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin-Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının xətti ilə göndərilib.
Qeyd edək ki, bundan öncə şeirləri “Kümbet”, “Usare”,”Hece Taşları”, “Kardelen” dərgilərində, “Önce Vatan” qəzetində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndəlırinin nəzərinə çatdırılıb.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-jurnalist Kənan Aydınoğlunun “Əlliyə çatacaq yaşın, Ay Ana!” şeiri Anadolu türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dergisinin yeni 98. sayısınnda dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Oday, məsləhətçisi Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, koordinatoru isə
“Kümbet” (Tokat şəhəri) və “Usare” (Kahramanmaraş şəhəri) dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisinin əməkdaşı, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru, Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-publisist, tərcüməçi-jurnalist, gənc yazar Kamran Murquzov.
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin-Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının xətti ilə göndərilib.
Qeyd edək ki, bundan öncə şeirləri “Usare”,”Yeni Edebiyat Yaprağı”, “Kardelen”, “Hece Taşları” dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılıb.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Kadir BAYRAK.”Ertuğrul Gazi”

“Parça bütünün habercisidir.” buyuruyor Hz. Ali, asırlar öncesinden… Bugün tek saç telinden DNA’sına varana kadar sahibine ait bütün özellikler tespit edilebiliyor.

Kendisinden bugüne ancak tek saç teli kadar bilgi ulaşmış bir Türk büyüğü hakkında kaleme alınmış; Ertuğrul Gazi… Yazarı bu durumu daha kitabının önsözünde şöyle belirtiyor: “İşe başlarken, tarihin keskin bir dönemecinde yaşamış biri hakkında yeteri kadar eser yazıldığını sanıyordum. Bunun için de, ben yeni ne söyleyebilirim, diyordum ve öncekilerin bir tekrarını yapacak olmak beni kaygılandırıyor ve üzüyordu. Gördüm ki, yazılanlar içinde kuru bilgilerin dışında yorumu esas alan eser yok denecek kadar az. Mevcutlar, ya pek az kuru bilgileri vermekle yetinmişler, ya bir takım duygulu sözler etmişler. Bilgiler pek az olduğu için, tekrarlar yapıp durmuşlar.” Buna rağmen, kitap okunduğunda Ertuğrul Gazi’nin tarihimizdeki yerinin tespit edildiği görülüyor.

Tarihin keskin bir dönemecinde yaşamış bir Türk büyüğü hakkında kaleme alınan, Ertuğrul Gazi, dergimizin kurucusu Ali Erdal’ın (altıncı baskısı yapılan) ikinci kitabı. Son baskısı Bozüyük Belediye Başkanlığı tarafından yapıldı. Bozüyük Belediye Başkanlığı’nın kültür yayınları arasında çıkan kitabın beşinci baskısını Pazaryeri Belediye Başkanlığı, dördüncü baskısını da Bilecik Valiliği yapmıştı.

Yazarın ilk eseri “Destan ve Kurşun” Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmen Yazarlar dizisinde çıktı. “Anadolu Deyince” ve “Yeni Bir Diyalektik” isimli kitaplarını ise yazar, kendi imkânlarıyla bastırdı. Son eseri “Durun Kalabalıklar” İstanbul merkezli Okur Yayınları arasında çıktı.

Ertuğrul Gazi kitabı, 6 ana bölümden meydana geliyor. Yazarın, 1998 yılında düzenlenen 718. “Söğüt Ertuğrul Gazi İhtifali Sempozyumu”nda yaptığı konuşma ile sogutsenlikleri.org sitesinde yayınlanmış bir röportajı da son baskıda yer almış. Kayı Boyu’nun 3 yüzyıl süren ve 7000 kilometrelik esrarlı yolculuğunu “Toprağını Arayan Tohum” olarak nitelendiriyor yazar. Kayı boyunun göçünün neticesi bakımından tarihin kaydettiği en mühim olaylardan biri olduğunu da tezleri ile ispat ediyor.

Batılı seyyah Baptistin Poujoualt’ın 1817 yılında ziyaret ettiği Söğüt’te gördüklerini dile getirdiği satırlar ve Türk milletine dair tespitleri kitabın en dikkat çekici yanlarından biri. “Avrupa’da herkesin Osmanlı Devleti’nin çöküşünü beklediği ve devleti bu mezardakinden ibaret gördüğü bir sırada, insanların hiçbir şey yokmuş gibi gelip bu mezara tapınmaları ilginç.” diyen seyyahın, asıl dikkatini çeken ise İstanbul’dan Mekke’ye gitmek için yola çıkan hacıların Ertuğrul Gazi’nin türbesini ziyaretleri olmuş: “Garip bir şey, hiçbir halk hükümdarını tanrıya bu denli yakın görmemiştir.”

“Ertuğrul Gazi, 7000 kilometrelik ve 3 asırlık yürüyüşten sonra, devletin kurulacağı yerde karar kılan, “Müslüman Türk” kimliğinin ideal kıvamını şahsında yaşatan kişidir. Yani “Kaynağı Bulan Adam”dır. Millet, bunu gördü ve buna ilgi gösterdi, göstermekte…” diyen yazar, 700 küsur seneden beri devam eden Türk tarihinin en uzun soluklu halk organizasyonu için kitabın sonuna bazı teklifler sunmuş.

Kitap şu adreslerden temin edilebilir:

Bilecik’te Şeyh Edebâli Türbesi’nde Edebâli Büfe,

Kardelen Dergisi; İstiklal Mah. Çalış Sk. İlbey İş Merkezi No:2-6 Kat:2 D:28 Merkez/BİLECİK Tel:0 228 2125588

Sakarya Gazetesi: İstiklal Mah. Şerifpaşa Camii karşısı Merkez/BİLECİK Tel:0 228 2124029

KARDELEN DERGİSİNİN 97. SAYISI ÇIKTI

KARDELEN DERGİSİ’NDEN “ERTUĞRUL GAZİ İHTİFALİ” SAYISI…

Çeyrek asrı aşkın bir zamandır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Temmuz-Eylül 2018 tarihli 97. sayısı çıktı.

Dergi yeni sayısında “Bu sene 737. si yapılacak Ertuğrul Gazi İhtifali’nden hareketle TÜRK TEŞKİLÂTLANMA KABİLİYETİ”ni ele alıyor. Kapakta okuyucuya; “Türk’ün cevherinden emsalsiz bir sivil teşkilatlanma: 737. Ertuğrul Gazi İhtifali” sözüyle sesleniyor.

“Türk Teşkilatlanma Kabiliyeti ve Kapasitesi” başlıklı başyazıda, Ali Erdal; Bu sene 737.si icra edilecek olan bu ihtifalin, dünyada eşi bulunmayan bir sivil teşkilâtlanma harikası olduğunu belirterek “Üzerinde tezlerin, doktoraların hazırlanması, araştırmaların yapılması, kitapların yazılması gereken, her parçası birbirinden harika iç içe değerleri havi bir sivil organizasyonu; sıradan festival ve şenlik sanmaktayız.” diyor.

Dergi editörü; Kardelen’in İstanbul Sirkeci Garı’nda düzenlenen 9.Uluslararası Dergi Fuarı’na katıldığı haberini verdikten sonra her yıl Eylül ayının ikinci haftası düzenlenen Söğüt’teki Ertuğrul Gazi İhtifaline davet ediyor.

Yavuz Sert bu sayıda “Mai ve Siyah” ile “İnsan ve Şeytan” kitaplarından aktardığı “keyif verici cümleler”i okuyuculara sunuyor.

Üstad Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü” eserinin Milliyetçilik bölüm ile başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.

Derginin 97.sayısında yer alan yazılardan bazıları şöyle:

Türk Teşkilatlanma Kabiliyeti ve Kapasitesi – Ali Erdal
Ertuğrul Gazi – Kadir Bayrak
Keyif Verici Cümleler – Yavuz Sert
Türk’ün Halelendiği Ufuk İstikamet – Sinan Ayhan
Taşlar Dile Geldi – Mustafa Büyükgüner
Türk Milletinde Devlet ve Devlet Başkanlığı – Muhsin Hamdi Alkış
Bu Cemiyetin “Derinlik ve Olgunluğu” Mevlâna’da – Hakan Karahan
Fatmalar ve Diğerleri – Fatma Pekşen
Sarmaşık Günaydını – A.Mahir Pekşen

Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.

Kadir BAYRAK.”Aynadaki yüz: Mehmed”

“Amin!..” dedi, Bosnalı çocuk mezarlıktan ayrılırken… Toprak ve barut kokan elleriyle sildi gözyaşlarını… Annesi ve dünyaya gözlerini açamadan ölen kardeşi için ağlamıyordu. Biliyordu ki, şimdi onlar, makamların en yücesindeydiler. Kan kokusuydu hüznünün sebebi; taa Kosova’dan gelen… Çok iyi biliyordu bu kokuyu. Saraybosna’da yıllarca birlikte yaşamıştı…

Ürkek ve yavaş adımlarla yaklaştı patlamamış Sırp mermisinin yanına… Gözleriyle dikkatlice süzdü etrafı ve eğilerek aldı yerden.

Kosovalı Ahmed için sevindi o anda… Kalbi huzurla doldu. En azından ona atılacak bir mermiyi yok etmişti. Ahmed’i kimse öldüremezdi artık… Ahmed yaşayacaktı…

Baştan aşağıya beyazlar içinde görüyordu kendini Fatma… Tam al kuşağı bağlanırken, sabah ezanlarıyla uyandı. Son zamanlarda aynı rüyayı birkaç kez görmüştü. Namazdan sonra yatmadı. Kuracağı yuvası için eksiklerini tamamladı.

Öğleye kadar, gelinliğini terziden almalıydı. Kudüs’te Cuma vakti, açık dükkân olmadığını biliyordu.

Eve dönerken, cami cemaati dağılıyordu. Bir anda ortalık karıştı ve Fatma kanlar içinde yere yığıldı. Kardeşi Hüseyin’e atılan İsrail mermisi onu şehit etmişti. Al kanı beyaz gelinliğe aktı…

Fatma’nın ablası mezarlığa, kucağında, yeni doğan bebeğiyle geldi. Fatma koymuşlardı adını. Fatma yaşayacaktı…

İstanbul’a hâkim bir gecekondu semtinde, Mehmed arkadaşlarıyla körebe oynuyordu. Her şeyden habersiz saf bir masumiyet içinde… Şimdi onun tek amacı, arkadaşlarından birini yakalayıp ebelikten kurtulmaktı. Ama Mehmed, ebelikten hiç kurtulamadı, gözlerini hiç açamadı.

Mehmed; ne Bosnalı çocuğu, ne Filistinli Fatma’yı göremedi; onları hiç anlayamadı.

Şimdi Mehmed, bu oyunun sona ermesi için, gözünün önündeki o kara bezi kaldıracak bir el bekliyor. Ahmed için, Fatma için, kendisi için… (Kardelen 17. sayı, Nisan-Haziran 1998)

Kadir BAYRAK.”Müminleri Emiri: Hz.Ömer”

“Ey örtülere bürülü Nebi! Kalk ve etrafını uyandır!” emri gelip memuriyet, en yakınlara bildirilince Müslüman olan birinciler; kadınlarda, mübarek zevce; Hz. Hatice, olgun erkeklerde; ebedi dost Hz. Ebubekir, çocuklarda; ilmin kapısı Hz. Ali ve kölelerde; azat kabul etmez Peygamber âşığı Hz. Zeyd… Bütün zaman ve mekânın dininin cemiyet meydanına çıkarılması için gelen “Sana emredilen şeyleri açığa vur!” emri üzerine Müslüman olanların başında da Hz. Ömer… Sayılardaki sırlar… Kırkıncı Müslüman… Allah hepsinden razı olsun…

Nasıl Müslüman olduğu siyer kitaplarında yazılı. Bilinen ama değerinin anlaşılması için defalarca yazılıp üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir ayrıntı; mübarek dudaklardan dökülen “Yarabbi, iki Ömer’den biri (Ömer bin Hattab, Amr bin Hişam) ile İslâm’ı kuvvetlendir!” duasının muhatabı. Nasıl bir kıymet ifade etmeli ki mübarek gönle düşüp duası oluvermiş. Karakterini tahlil için İslâm’dan önceki haline dair bir cümle yeter: “Öyle sert ve celâlli bir ruh taşıyor ki, gölgesinin geçtiği yerde insanlar iki saf…” Müslüman olduktan sonra “sert ve celâlli ruh” hakka tebdil etmiştir. Nitekim o güne kadar gizli kılınan namaz artık açığa vurulmuş, ilk defa Kâbe’de cemaat halinde kılınmıştır.

El’Faruk… Ayırd edici mânâsına gelen bu lâkabı, kendisine Allah Resûlü vermiştir. Hakla bâtılın arasını inceden inceye ayırd eden… Bir münafıkla yahudinin arasındaki mesele, büyük huzura gelmiştir. Allah Resûlü’nün hükmü yahudiden yana. Ama münafık, peygamber adaletinden razı değil. Israr ediyor, bir de Ömer’e gidelim. Geliyorlar. Yahudi anlatıyor. Ömer, münafığa anlatılanlar doğru mu diye soruyor. Evet, cevabını alınca kılıcını çekiyor ve “ben Allah Resûlü’nün hükmünden razı olmayanlar hakkında işte böyle hükmederim!” diye haykırıyor. Münafığın kellesi düşmüştür. O esnada Cebrail, Allah Resûlü’ne hitap ediyor; “Ömer, hakla bâtılın arasını ayırd etti.”

Hicret’i de başka. Emir gelince bütün sahabîler Mekke’den gizlice gittiler. O, silahlarını kuşandı ve Kâbe’yi ziyarete gitti. Yedi tavaftan sonra namaz. Civardaki Kureyşlilere döndü ve meydan okudu: “İşte ben de gidiyorum!.. Annesini ağlatmak, karısını kocasız ve çocuğunu babasız bırakmak isteyenler; şu vadinin arkasına doğru peşimden gelsin…” Kimse, onu takibe cesaret edemedi.

Hicreti takip eden 13. yılda peygamber halifeliği makamına geçti. Vazifeyi “Onun şiddeti benim rikkatimi kıvamlandırıyor!” diyen Hz. Ebubekir’den aldı. “Onun sertliği beni yumuşak gördüğü içindir. İş başına geçince bu halini değiştirir” diyen, peygamberlerden sonraki en büyük insan Sıddıkî Ekber onun için kıyamete kadar geçerli hükmü vermiştir: “ Rabbimin huzuruna çıkıp da sorulduğu zaman diyeceğim ki, kullarına, onların en hayırlısını baş seçtim.” Hz. Ebubekir, O’nun hakkındaki ahidnamesini Hz. Osman’a yazdırdı. “Onu dinleyiniz ve itaat ediniz!” ifadesinin yer aldığı ahidname, sahabîlere okununca, soruldu. Razı mısınız? Bir ağızdan cevap; razıyız. Hz. Ali tek başına sesini yükseltti: “O kadar razıyız ki, Ömer’den başkası olsa razı olmayız!” Ahidnameyi yazdıran, yazan, halife seçilen ve rıza gösterenler. Şu muhteşem tabloya nasıl hayran olmaz insan… Herşey, herşey bir yana, sadece Allah’ın yüzünü keremlendirdiği Hz. Ali’nin cümlesi, tavrı anlaşılsa, bugün ne mesafeler kat ederdik.

Halifeliği onbuçuk yıl sürdü. Fetihlerle geçen onbuçuk yıl. O’nun devrinde Kudüs kuşatıldı. Şehir dört ay kuşatma altında kaldı ama teslim olmadı. İslâm ordusu sulh yoluyla anlaşmak isteyince, Yahudilerin reisleri “sıfatları ve şekli, ismiyle beraber Tevrat’ta yazılı olan Ömer gelmedikçe bu mevzuyu konuşamayız!.. O gelirse, muharebesiz ve mukavemetsiz kapıları açarız!” cevabını verdiler. Hz. Ömer haberdar edildi. Yola koyuldular, Kudüs önündeki karargâha vardılar. O esnada orduda nefer Bilâl-î Habeşî’ye ısrar, “bugünün şerefine ezanı sen oku, ya Bilâl!” Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber’in vefatlarından beri Bilâl’in boğazı düğümlenmiştir. Ama o gün ısrarlara dayanamadı ve ezanı okudu. Sanki Allah’ın Sevgilisi kabirlerinden doğrulmuş gibi bir haşyet. Tüyler ürpermiş, gözyaşı sel gibi boşanmıştır… Kudüs, halifeye teslim oldu. Meşhur hutbesinden bir kesit:

“Allah’a hamd ve şükürler olsun… Allah ki, hamîd ve mecîd, kavi ve şedid ve dilediğini işlemekte fa’al… Hamd ve şükürler olsun Allah’a ki, bize İslâm ile ikram etti, bizi Salât ve Selâmın Sahibiyle hakka yöneltti, hüsran ve dalâletten kurtardı. Dağınıklık ve ayrılıktan sonra bizi topladı ve birleştirdi, kin ve düşmanlıktan sonra kalblerimizi sevgiyle demetledi. Bu nimetlere karşı şükrediniz ki, fazlasına nail olasınız! Zira Allah buyurdu: Nimetlerime şükrederseniz ben de onları ziyade ederim; küfranda bulunursanız azabım büyüktür! Ben de size, zatından başka her şeyin fâni olduğunu, bekanın ancak zatına mahsus bulunduğunu, takvâsıyla dostlarının nimetlendiği ve isyanıyla düşmanlarının mahvolduğu Allah’a ve emirlerine bağlanmanızı tavsiye ederim. Ey insanlar! Kalb hoşnutsuzluğuna düşmeyerek mallarınızın zekâtını edâ ediniz ve size verilen öğütleri dinleyiniz! Akıllı, dinini korur ve saadet ehli olur. Siz Peygamberinizin sünnetine bağlanınız ve Kur’ân tilâvetine devam ediniz! Kur’ân’da şifa ve sevap vardır.”

Mü’minlerin Emiri, ismi adalet mefhumuyla kıyamete kadar anılacak müşahhas örnek. Valisine gönderdiği mektuptan:

“Kaza, adaletin yerini bulması, muhkem bir farzdır; ve herkesçe uyulacak bir sünnettir. Senin karşında, meclisinde ve adalet huzurunda birbirine müsavi olmayacak hiç kimse bulunmasın… Zayıflar, adaletten ümitsizliğe düşmesin… Kuvvetliler de, senden taraflılık beklemesin. İddia eden, ispat etmeye mecburdur. İnkâr eden yemine dâvet olunur. Sulh caiz ve makbuldür. Elverir ki, haramı helâl, helâli de haram kılan bir şey üstünde olmasın… Kitap ve Sünnette bulamadığın noktalar üzerinde, idrak ve vicdanına başvur! Birbirine benzeyen ve uyan şeylere dikkat et ve aralarında bir kıyas yap! Bir kimse delil göstermek isterse ona zaman ve imkân bağışla! Her Müslüman, adalet ehliyetinin bütününe maliktir. Tek, yalan yere şahitlikten, veraset ve vesayet işlerinde suiistimalden ve benzerlerinden mahkûm olmuş bulunmasın…”

“Eğer kötü yola sapacak ve eğrilecek olursam bana ne yaparsınız?” sözüne, “seni kılıcımızla düzeltiriz!” cevabı verildiğinde şükreden; “Dicle’nin kenarında otlayan bir keçinin de hesabı benden sorulacak!” diyecek kadar nefsini muhasebe eden Hz. Ömer’in adaletine muhtacız.

Allah’ın, Hz. Ali’nin O’nun hakkındaki hükmünü hayatımıza hâkim kılması duasıyla…

“O kadar razıyız ki, Ömer’den başkası olsa razı olmayız!”

(Tırnak işareti içindeki cümlelerin bir kısmı Üstad Necip Fazıl’ın Çöle İnen Nur, büyük bir kısmı da Peygamber Halkası isimli eserinden alınmıştır.)

Gənc xanım yazar Şəfa Vəliyevanın şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin istedadlı nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Baş məsləhətçisi, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyevanın “Güldüm… Gülüşüm də ağladı səni” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 96-cı sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Başkanı, şair-publisist Rafiq Odaydır. Koordinatoru isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-publisist, tərcüməçi-jurnalist, gənc yazar Kamran Murquzovdur.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Şəfa Vəliyevanın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” dərgisində (Tokat şəhəri) 40. sayısında “Ən sadə şəkil” hekayəsi dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Kamran MURQUZOV,
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü

Gənc xanım yazar Şəfa Eyvazın şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin istedadlı nümayəndəsi,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, şairə-publisist, gənc xanım yazar Şəfa Eyvazın “Məhəbbət” şeiri eiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 96-cı sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
Qeyd edək ki, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının maliyyə dəstəyi ilə həyata keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Çukurova vilayətində fəaliyyət göstərən “Usare” və “Güzlek” dərgilərinin yeni sayları üçün də göndərilib.
"Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Başkanı, şair-publisist Rafiq Odaydır. Koordinatoru isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-publisist, tərcüməçi-jurnalist, gənc yazar Kamran Murquzovdur.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Şəfa Eyvazın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin (Tokat şəhəri) 41. sayısında "Ehtiyac" şeiri dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Kamran MURQUZOV,
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü

KARDELEN DERGİSİNİN 96. SAYISI ÇIKTI

“KARDELEN DERGİSİ’NDEN “KUDÜS” SAYISI…

Çeyrek asrı aşkın bir zamandır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Nisan-Haziran 2018 tarihli 96. sayısı çıktı.

Dergi yeni sayısında “Kudüs”ü ele alıyor. Kapakta okuyucuya; “Ziyaretler ancak üç mekâna yapılır. Mekke’deki Mescidi-i Haram’a, Medine’deki benim bu mescidime ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya. Oraya (Mescid-i Aksa) gidin ve içinde namaz kılın! Gidemez ve içinde namaz kılamazsanız, KANDİLLERİNE ZEYTİNYAĞI GÖNDERİN” hadisiyle sesleniyor.

Derginin “Kudüs” başlıklı başyazısında, Ali Erdal; “Kudüs!.. İnsanlığın Ufku’nun fethini; arzuladığı, işaret ettiği, ifade ettiği; sadece o günler için değil bugünler için de irade ettiği kutlu belde…” tesbitinde bulunuyor.

Dergi editörü; Kudüs ile ilgili olarak öfkemizin tefekkürümüzün önüne geçtiğini, Kardelen’in bu sayısında Kudüs’ü, camisini, okulunu aydınlatan kandillerin içinde zeytinyağı olmak arzusu ile tefekkür ettiğimizi dile getiriyor. Site editörü, Kudüs tarihini okuyarak kutsal belde ile ilgili bilgi sahibi olmamızın önemini ifade ediyor.

Bu sayıda yazarımız Yavuz Sert’in İbn Haldun Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesinde Dinler Tarihi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Faruk Harman ile gerçekleştirdiği Kudüs’ün tarihi, şehre Yahudilerin bakışı ve Kudüs dâvâmızın konuşulduğu röportaj da okuyucularını bekliyor.

Üstad Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü” eserinin Başyücelik Emirleri’nden bir bölüm ile başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.

56 sayfa olarak çıkan 96.sayıda yer alan yazılardan bazıları şöyle:
Kudüs – Ali Erdal
Mü’minlerin Emiri: Hz.Ömer – Kadir Bayrak
Kudüs… Ey Kudüs – Yavuz Sert
Can Feda – Sinan Ayhan
Mizah Köşesi – Murat Yaramaz
Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.”

Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının “Poeziya” şöbəsinin müdiri və redaksiya heyətinin üzvü, Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının "Qayçıquyruq qaranquş" şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 96-cı sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
Qeyd edək ki, “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, bundan öncə Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının “Dünya bugün” adlı şeiri Azərbaycan türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 47 yeni sayında dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Kamran MURQUZOV,
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü