Kadir BAYRAK.”Şeyhim Edebâli”

Bilecik, Edebâli yurdudur…

Rahmetli babam başka bir ilde bulduğu iş sebebiyle Pazarcık’ın (bugünkü ismiyle Pazaryeri) Esemen Köyü’nü terk edip, gurbette bir hayat kurunca benim ve kardeşlerimin doğum yeri Bilecik olamadı. Bu yüzden sıkça sorulan “nerelisin” sorusuna muhatap olmaktan uzun bir süre tedirgin oldum. Tedirginliğimin, doğduğun yerin değil, köklerinin bulunduğu yerin memleket olduğu kültürüne geç sahip olmaktan kaynaklandığını çok sonraları idrak edebildim…

Bayram, düğün, cenaze gibi türlü vesilelerle gelip gittiğimiz Bilecik’e dair çocukluk hafızamda üç şey diğerlerinden fazla yer etmişti; uzun tren yolculukları, yuvarlak taşlarla döşeli eski sokaklar ve beyaz başörtülü, siyah cibinlikli kadınlar…

İlkokulun henüz ilk yıllarında babamı kaybedince, yuvarlak taşlarla döşeli eski sokaklarında beyaz başörtülü, siyah cibinlikli kadınların yürüdüğü ve uzun tren yolculukları ile ulaşılan Bilecik, ekmeğini yiyip, suyunu içtiğimiz asıl memleketim oluverdi.

O zamanlar kitaplarda yerleşim yerleri nüfusa göre tasnif edilirdi: Nüfusu ikibine kadar olan yerler köy, yirmi bine kadar olanlar ilçe, yirmibinin üstünde olanlar şehir… Yıl 1985. Karayolundan gelirken sizi karşılayan tabelâlarda, Bilecik’in nüfusunun onbirbin olduğunun yazıldığı yıllar… Babamın liseden sınıf arkadaşı, o da şimdi rahmetlik, ilkokul öğretmenime nasıl olup da Bilecik’in bu nüfusla il yapıldığını sorduğumda, adamcağızın beni ikna edebilmek için dile getirdiği haklı gerekçeleri dün gibi hatırlıyorum.

Anadan ve babadan hemen bütün akrabalarımın ikamet ettiği, nereye giderseniz gidin bir dostunuzla, arkadaşınızla, komşunuzla karşılaştığınız, neredeyse herkesin birbirini tanıyıp selâm verdiği bu il, yaşadığı acıyı unutmaya çalışan çocukta güven duygusu telkin etti. Bir yanında Üçler, bir yanında Yediler diğer yanında Kırklar tepelerinin yükseldiği ve şehri bir çanak gibi aralarına aldıkları Bilecik’e kötülüğün uğramadığı zannına kapıldım uzun bir süre…

Zaman zaman sekteye uğrasa da hâlâ aynı kanaatteyim… Çocukluğumda hissettiklerimden farkı şu ki o zaman şehrin maddesinden kaynaklandığını zannettiğim kanaatimi bugün bir büyük manevî güce bağlıyorum; Şeyh Edebâli…

Bilecik, Edebâli yurdudur…

Üniversite tahsilim boyunca kasvetli, resmî ve bir o kadar da soğuk havasına alışamadığım Ankara’da bir tek şey beni mutlu ediyordu; Bilecik’e dönüşler… İstasyon rampalarını tırmanan otobüste, mezarlığa yaklaşırken ölmüşlerimizin ruhuna biriktirdiğim İhlâs ve Fatihaları önce Şeyhime hediye etmenin huzuru nasıl anlatılsın ki…

Bugüne kadar il dışından gelen misafirlerime şunu söyledim. Şeyhimizi ziyaret etmeden Bilecik’e gelmiş sayılmazsınız. Eğer nasibiniz varsa ve Şeyhim sizi bugünkü kabul defterine yazmışsa ziyaret gerçekleşir. Nasip meselesi…

Bilmiyorum haddi aşıyor muyum… Yarın büyük huzurda hesaplar görülürken, zorda kalan hemşehrilerine Şeyhimin yardım elini uzatacağına, meleklere “durun ne yapıyorsunuz o benim evlâdımdandır, hemşehrimdir” diyeceğine şiddetle inanıyorum.

Bilecik, Edebâli yurdudur…

Mənbə: http://www.kardelendergisi.com

Kadir BAYRAK.”Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu”

1.BÖLÜM: Batı tefekkürü

Üstad Necip Fazıl’ın, takdim bölümünde “İdeolocya Örgüsü’ne bağlı olarak benim en başa alınması gereken verimlerimden” dediği eseri. İlk kez 1982 yılında kitap haline getirilmiş. “Yeni İslâm gençliğinin şiddetle muhtaç bulunduğu kültürde temel vazifesi görmesi” amacıyla kaleme alınan eser, 1982’den 20 yıl kadar önce bir Ramazan ayında üç gece teravihten sahur vaktine kadar süren konferans notlarının derlenmiş hali.

“Kısa ve kalın hatlarıyla Batı, ince ve mahrem çizgileriyle de Doğu”nun ele alındığı ve “muhtaç bulunduğumuz tefekkür cehdine mihenk teşkil eden” esere “Türkiye’yi, İslâm âlemini ve bütün insanlığı kurtaracak sistemin örgüsü lif lif” yerleştirilmiş.

Eserin, esas mevzuya hazırlık anlamındaki giriş kısmında, mücerret olarak “kitap” mefhumuna dikkat çekiliyor; “Kitap, büyük mesele! Dikkat ederseniz Şarka, Şarkın aslî rengini veren ve kâinatın tek mümessili olan Allah Resûlü’ne, her şeyi anlarsınız: ‘İlmi kitapla kaydediniz, bağlayınız!’ buyuruyor… “Kitap, kitap, kitap!.. Ama evvelâ kitap, kitabın kitabı ve bütün kitap mefhumunun ruhu olan Allah’ın Kadîm Kitabı’ndan ders alarak kula düşen vazife, kitap hacminde çalışmak… Gerisi haylâzlık ve başıboşluk…”

Bu bölümde Üstad, Batı dünyasına geçmeden umumî olarak dış cephesiyle tasavvufu gösteriyor. Bugün de aynıyla var olduklarına şahit olduğumuz, dıştan ve satıh üstü beş anlayış türünü tespit ediyor ve bu tespitlerden sonra bir tasavvuf tanımı yapıyor ki harika. Her şeyin yerli yerine oturtulduğu bir tanım bu. Batı tefekkürüne geçmeden, “şeriat ve aklın” ele alındığı sayfaları özellikle bugünün gençliğinin okumaya ve anlamaya ihtiyacı var. İslâm’da akıl ne kadar vardır, tefsir meselesi, felsefe ve din karşılaştırması bu bölümde cevabını bulan konular.

Eserin iki ana meselesinden biri olan Batı medeniyeti, şu şekilde formülleştiriliyor: Yunan aklı + Roma nizamı + Hristiyanlık ahlâk ve hassasiyeti…

Bu bölümde, Avrupalının, Yunan vâkıasına “mucize” nazariyle baktığı tespiti önemli. Bugünkü Batı yalanının ilk kaynağı olan eski Yunan mitolojisi, “aklın, fikrin, vehmin, hayalin bile içinden çıkamayacağı girift bir plastisite, yani eşyanın dış kabartısı, müşahhas bir zemin üzerinde, bir dış âlem rüyası”dır. Yalan olduğunu bilmesine rağmen “Eski Yunandan aldığı bu plastik zeminden Avrupalı hiçbir zaman ayrılmamıştır.” Avrupalı yani Batı dünyası bu sebeple “iç âleme” yabancı kalır.

Mitolojiden sonra Yunan aklı, eşya ve tabiatın aslını aradığı mekteplerde boy göstermiştir. Eserde, bu mektepler ve bu mekteplere mensup düşünürler isim isim yer alıyor. İyonya mektebi, Pisagor, Sofistler oldukça detaylı bir şekilde ele alınmış. Batı tefekküründe ilk vahdânî görüşün habercisi Sokrat, onun talebesi Eflatun yani Platon, Aristo da uzun uzun ele alınanlardan. Haklarındaki tespit; “Bu üçü, hemen hemen maddenin üç buudu gibi derinlik, uzunluk, genişlik halinde bütün Garp felsefesinin temeli… Bütün Batı tefekkürünün, usûlcü, idealist ve maddeci olarak bunlardan birine ircaı kabildir.”

Cevr ve cefaya tahammül ahlâkının kurucusu Zenon, ruhî safaya ve neşeye, şevke varmanın ahlâkı yolunda giden Epikür ve “hakikati insan bulamaz, hakikat bulunur şey değildir” diyerek bütün bu fikir yolları çıkmaz sokaktır diyen Piron, ruh emrindeki büyük aklı bulamayan Yunan unsurunun diğer parçaları…

Roma… Yunan’dan farkı, onun kültürüne bağlı olmakla birlikte ferdden çok cemiyetin öne çıkması. Bu sebeple Roma’da abide çapında fertler yok.

Eserin bu bölümünde, tasavvufun İskenderiye Mektebi’nden alındığı iftirasına tafsilatlı bir şekilde cevap veriyor Üstad.

Batı medeniyetinin üçüncü unsuru, Hristiyanlık hakkında tespiti; “Şu Avrupalı bir nevi zekâ içinde ne muhteşem ahmaktır! Babasız çocuk olmasını muhal görür de, din ona bu muhali kabul ettirince bu defa muhallerin muhaline kaçar; yani Allah’ı baba kabul eder. Ve babasız yaratıldığını kabul ettiği Âdem peygamber hakkında böyle düşünmez.”

Hz. İsa’dan sonra gelen oniki havari, havariler arasında öne çıkanlar, ortaçağ dehlizinden rönesansa kıvrılan zaman dilimi sırayla ele alınmış. Batı medeniyetinin yeniden doğuşu rönesans mevzuuna eserde bir hayli yer verilmiş. Hümanistler, dünyanın döndüğünü ve güneş sistemini ortaya koyan Kopernik, “Güneş Beldesi” isimli eserin sahibi Kampenalla, Alman Protestanlığının kurucusu Marten Luter, Mikelanj, Leonardo Davinçi üzerine dikkat çekiliyor. Bu esnada medeniyetimizin zirve noktasında olmamıza rağmen madde kudretimizin yanına ruh gücümüzü katamayışımıza ve rönesansın açtığı kapıdan içeriye girip Batı’yı ruh yolundan fethedemeyişimize dair tespite katılmamak mümkün değil.

17. asır sonrası Batı dünyasında İngilizlerin şairleri Şekspir hakkındaki kanaatleri mühim; “bize müstemlekelerinizden mi Şekspir’den mi vazgeçersiniz diye sorsalar tereddütsüz vereceğimiz cevap şudur: Bütün müstemlekeleri

mizi feda ederiz de Şekspir’den vazgeçmeyiz!”

“Haydi ben işlediğim fiili işlemekte veya işlememekte hür olayım, fakat acaba istediğimi istemekte hür müyüm?” Keşke hak kutbunda söylenseydi dedirten bu sözün sahibi de 17. Asır başında dinî rasyonalizmin müdafii Hollandalı Spinoza.

Marazî zeka Paskal’ın mücerret akılla vardığı son nokta; “bana Allah gerek; filozofların anladığı mânâda değil, haberini peygamberlerin getirdiği Allah…” Yapayalnız ölürüz diyen Paskal başlıyor saymaya “Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa’nın haber getirdiği…” Orada kalıyor…

Yazının sınırını zorlamamak için eserde derin ruh tahlilleri yapılan ve 18. Asır’da öne çıkmış Fransız düşünür Volter, cihan çapında bir filozof olarak vasıflandırılan Alman Kant, Ansiklopediciler ve Didero’yu ismen zikretmekle yetinelim.

Üstad’ın asırların en mânâlısı ve verimlisi olarak nitelendirdiği 19. Asır’da Almanya, fikrî anlamda öne çıkıyor. Burada ele alınan düşünürler de yine sadece isimleriyle Hegel, Şopenhavr, etkileri ilerleyen zamanlarda görülecek ve çok konuşulacak Engels, Marks. Çağdaşları Fransız Ogüst Komt, İngiliz Hium. Eserde Marks ve Engels’e ayrı ve detaylı bir bahis açıldığını tahmin etmek zor değil. Onlar hakkındaki hüküm “Bunca giriftten ve derinliğine dalma gayretinden sonra materyalizm ve komünizm dünyası kadar sığ ve yavan bir âlem hayal edilemezdi.”

Dürkaym ve onun aparıcısı Ziya Gökalp. İlkinde yanlış da olsa bir fikri nefsine mal etmek, çilesini yaşamak diğerindeyse hazıra konmak var. Fikir tarihimizin anahtar şahsiyetlerinden Gökalp’e Batı tefekkürü ele alınırken yer verilmiş ve onun hakkındaki kesin kanaat Üstad’ın diğer eserlerine bırakılmış.

Tekâmül felsefesinin kurucusu İngiliz Herbert Spenser’e değinilirken onun anlayışıyla tasavvuf karşılaştırılmış ve şahsında temsil ettiği Batı düşüncesinin tasavvuf yanında deryaya nisbetle bir yüksüklük su olduğuna vurgu yapılmış. İnsanın maymundan geldiği nazariyesinin sahibi Darvin hakkında kısa değerlendirme, filozof olmadığı ve komik adam tespiti. Ona cevap tasavvuf bahsinde.

20. Asra devrolan bunalımı haber verici bir başka tespit, 19. Asrın pek çok marazî dehasının frengi hastası olduğu yönünde. Niçe, Bodler, Mopasan vs… Kimler ve neler, kimlere ve nelere vesile oluyor. Bunlardan Niçe Almanya’da büyük bir ruhî zemin bulmuştur. Niçe olmasa Haydeger, Haydeger olmasa Hitler olmazdı. Bu arada Amerika da kuruluşunu tamamlamıştır. Amerikalı ve Moskof karşılaştırması, ortak yanları ikisi de dediklerinin tersine hayat süren milletler. Kafasıyla materyalist, hayatıyla mistik Moskof’a karşılık, kafasıyla anti materyalist, hayatıyla materyalist Amerikalı…

Batı tefekkürünün ruh hâkimiyetini elden kaçırdığı zaman dilimi, 20. Asır. Bunun habercisi iki şair; Bodler ve Rembo. “En küçük bir teşbih yapsam çıldıracağım, o hale geldim” diyen Rembo’nun son sözü ise “Allah Kerim”… Bunlar sınıra gelip o ince sınırı aşamayıp giden değerler. Bu asrın ruhçu cereyanını temsil eden Blondel ve aynı anlayışın yıkıcısı da Froyd. Ardından gelen Lenin. Bu kadar filozofların arasında bir aksiyon adamı olan Lenin’e yer veriliyor eserde. Kitaptan öğreniyoruz ki Lenin’in de bu isimlerle anılmayı hak edecek eserleri mevcut. Marks, Engels ve Lenin; batıla inanışın eşsiz mümessilleri, dava ahlâkında da aynı seviye. Bu asrın ruhçu filozoflarından Bergson. Meşhur sözü “akla düşen en büyük hamle, kendi kendisini inkâr, kendi eliyle intihardır!” Bergson, “Gülmek” isimli kitabında Şarlo’yu ele almıştır. Lenin’in sözü “ben bir adama hayranım, o da Şarlo’dur.” Eser sahibinin Şarlo’yla ilgili hükmü “20. Asrın hakikatte darmadağın olmuş kıymetleriyle alay etmeyi en iyi bilen adamdır. Ve tamamen ağlatıcı, düşündürücü, bir planda… Güldürü gibi görünse de…” Vahdet-i Vücud gibi birçok tecrit ve teşhisi fizikle doğrular gibi bir merhale açan Aynştayn. Birinci Dünya Harbi ve birinci bölümün kısa özet ve hükmü:

“Batı tefekkürü, maddeye aksetmiş akılla harikalar doğurduğu, aynı akılla da aklı kıracak kadar ileri gittiği halde ruh feyzine, yani nura çıkamayan, eşya ve hadiselere insan ruhunda tahakküm ölçüsünü kuramayan, neticede ruhu öksüz bırakan ve bu eksiğini daima hissedip keşiflerinin oyuncaklarıyla teselliye eremeyen, muazzam bir madde bonmarşesi ve plastik inşadan ibaret… İçinde sultanı olmayan saray…”

2.BÖLÜM: İslâm Tasavvufu

Yolun büyüklerinin tasavvuf tarifleriyle başlıyor ikinci bölüm. Tasavvuf isminin kaynağına ait fikirlerle devam ediyor. “Dünyanın safası gitti, kederi bakî kaldı.” Hadisi üzerinde tefekkür edilmiş. Tasavvuf; “insanın iç memuriyeti, oluş gayesi. Ve nihaî oluşu. Kulluğu bitirip İlâhî huzura ermek ve Allah’ı bulmak davası…” O’nun (sav) ruh emaneti, batını, özü… Şeriat Resûl’ün zahiri, tasavvuf ise bâtını… Şeriat umumî, tasavvuf hususî…

Tasavvufu anlama yolunda bir Kutsî Hadis: “Ben insanın en büyük sırrıyım ve insan benim en büyük sırrım.”

Yine anlamaya basamak olması için ele alınan olaylar ve şahsiyetler… Her biri ayrı ayrı yazı, kitap konusu ama birkaç kelimeyle değinip geçmek mecburiyetindeyiz. Miraç hadisesi. Kâbe’den Mescid-i Aksa’ya kadar olan kısmına inanmamak Kur’ân nassı olduğu için küfür, diğer tarafına inanmamak iman değil… Hz. Ebubekir’in “O söylediyse, doğrudur.” teslimiyeti. Onun sahabetini inkâr da küfür. Hicret ve yol arkadaşlığı, Sevr mağarası ve orada yaşananlar… “Cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere gidiyoruz” hadisi. Nefse karşı cihad.

Velâyet mevzuu. Velilerin büyüklerinden, Yemenli Üveys-el Karanî, halk ağzıyla Veysel Karani. Allah Resûlü’nü göremedi. Çünkü anne sözü dinledi, onu kıramadı. Ölçü; velinin en büyüğü, sahabinin en küçüğünün atının burnundaki toz bile değil…

Bir incelik… Nebînin velâyeti nebîliğinden üstün mü, değil mi? İmam-ı Rabbanî Hazretleri meseleyi çözer; nebîliği velâyetinden üstündür. Hz. Ebubekir’in büyüklüğü de nübüvvet makamına sıddikiyetle bağlı olmasından, bu sebeple “Sıddîk-i Ekber”…

Hicrî ikinci asır sonlarına kadar müesseseleşen yalnız şeriat, tasavvufta müesseseleşme görülmüyor. Zira o iç bünye esrarıdır ve gizli seyreden bir ruh halinde devam ediyor. İlk mutasavvıf Ebu Haşim es-Sofi. Şamlı ve sofi lâkabını ilk taşıyan. Meşhur müçtehitlerden Süfyan-ı Sevri’nin çağdaşı. Süfyan diyor ki: “Ebu Haşim olmasaydı ben Rabbanî incelikleri anlayamazdım. Yani okuduğum şeriatın ruhunu… Ve tasavvuf nedir bilemezdim.” Ebu Haşim’den sonra açık tarikat isimleri olmaksızın kollar dağılıyor. Ebu Haşim’le Süfyan arasındaki sevginin benzeri İmam-ı Âzam ile Maruf-u Kerhî arasında… Ebu Hanife, büyük mezhep imamı. Maruf-u Kerhî de büyük bir velî. Derler ki, Maruf-u Kerhî olmasaydı İmam-ı Âzam olmazdı! Ebu Hanife’nin İbrahim Ethem hakkındaki sözü ne müthiş, ne derin: “O Allah’ın zatiyle meşgul… Biz ise O’na ait ilimlerin dedikodusuyla…”

Ruh ve nefs… Ruh, Batı’nın da bildiği bir kelime ama nefs diye bir kelimeye dünyada hiçbir lisan mâlik değildir. Sadece Arapça’da. Nefs, ruhun antitezi, zıt kutbu olarak insana verilmiş bir lâtife. Nefs ve ruh iki varlık halinde kalbin hakikatini terkip ediyor. Dava, nefsi ruha inkilâp ettirmek, öldürmek değil. “Bütün nefsler ölümü tadacaktır. Tadmak ayrı, ölmek ayrı. Ruh demiyor. Bütün nefsler… Çünkü ölümden ödü patlayan nefstir. Ruh âmâdedir, kurtulmaya…”

Ahlâk… Hadis: “Ben ahlâkî mekârimi (keremleri) tamamlamak üzere geldim!”

Ahlâk büyük dava… Ruhun tâbi olduğu fikir etrafında form kazanması… Eserde ahlâk mevzuunda pek çok velînin hayatından hepsi birbirinden etkileyici örnekler verilmiş. Biz biriyle yetinmek zorundayız. İki velî arasındaki diyalog:

–Şükür mevzuunda ne yaparsınız?

–Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz.

–Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!

–Ya siz ne yaparsınız?

–Bulunca dağıtırız, bulamayınca şükrederiz!..

Mürid… İradesini teslim eden. Murada talip olan. Vasıfları; irade, istikamet, edep, vakit… Zaman nedir sorusuna verilen en güzel cevabı eserde buluyoruz. Mazi, bir kül yığınıdır. İstikbal ise bir kuruntu. Bir tek “hal” vardır. Yani dem bu demdir. Bir velîden nakil; gafil halk tembelliğinden bir laf eder, yarın olsa da bir iş işlesem… Bilmez ki, bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işleye?.. Edep; hududa riayet, en büyük edep İlâhî hududu muhafaza etmek… Din, edepten ibarettir.

Müridin dış rejimine ait özellikler; az yemek, az uyumak, az konuşmak, devamlı zikir halinde bulunmak ve fikir tamamlığında olmak… Zikir, Allah ismini yadetmek, ismin derinliği içinde kaybolarak, eriyerek anmak. Zikir, bütün tarikatların ana sermayesi olduğuna göre onları birbirlerinden ayıran, zikir çeşidi. Yani gizli veya sesli olması. Allah Resûlü’nün emaneti iki büyük sahabe koluyla gelir; Hz. Ebubekir kolu gizli zikir, Hz. Ali yolu açık zikirle maruftur. Ölçü; “zikri bir nevi harhara, sadece gırtlaktan çıkan bir ses haline getiren ve öldüren insanların zikrinden bir şey beklemeyin!”

Râbıta… Mürşitte erimek. Bizim aciz kalemimizle anlatamayacağımız bu ince sırrı eserden okumak şart. Tasavvufu reddedenler, ona burun kıvıranların ise mutlaka okumaları gerekiyor. Yine aynı şekilde keramet bahsi de ancak eserden okunarak anlaşılabilecek mevzulardan. Keramet sahibi büyükler için en büyük edebin bu hale geldikten sonra, sımsıkı şeraite yapışmak olduğunu, en büyük kerametin de onu kapamak, örtmek olduğunu ve kerametin ancak İlahî emirle izhar edildiğini belirtmekle yetinelim.

Aşk mevzuu… Davaların davası. Bir velînin aşktan bahsedişi, küçük bir kuşun gelip gagasını eline vurması, gagasından sızan incecik kanla ölüp kalması. Bu hadiseden sonra söylenen söz: Aşka ait kelimelerin cemata, nebata ve hayvana tesiri vardır da gafil insana yok!..

Vahdet-i vücut meselesi. Sadece ismini yazıp detayları için yine eseri işaret edelim. Muhiddin-i Arabî Hazretleriyle ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin vahdet-i vücut anlayışları eserde ele alınmışsa da bunların künhüne varmanın her babayiğidin harcı olmadığını kaydedelim.

Eserde ısrarla hakikat ilminin şeriate aykırı olamayacağı hususu üzerinde durulmuş. Mihenk taşı, şeriat… İmam-ı Gazali Hazretleri’nin onu “Hüccet-ül İslâm” yapan fikir çilesi, eser sahibi de benzer çileyi yaşadığından ilk ağızdan anlatılır gibi kaleme alınmış. İmam-ı Gazalî’nin aklın hilelerine dair tespiti: Bir kâhin size filan gün yeşil renk elbise giyme, giyersen başına bir kaza gelir dese, ona inanmazsınız ama yine de dediğini yaparsınız. İnandığınız peygamber şunu şöyle yap dese niçin diye sorarsanız… Eser sahibinin onun hakkındaki hükmü “Kültürümüzde İmam-ı Gazalî gibi bir büyük varken bazı meselelerde onu unutarak düştüğümüz buhranları izah güçtür!”

Bir üst paragrafta da belirttiğimiz üzere Üstad, bahsin konusu tasavvuf olmasına rağmen şeriate o kadar çok vurgu yapıyor ki eserin namaz, zekât, oruç, hacc gibi şeriat emirlerini özendirmek için kaleme alındığı zannedilebilir. Faizin haramlığı, İslâm ahlâk ve terbiyesi, nezaket, zarafet… Bütün bunlar o kapıya gelenin içeriye girerken üstünde taşıması gereken özellikler. Eserden bir anekdot:

“Alman üniversitelerinin birinden mezun şöhretli bir adam hakkında ‘artık yola geldi, şöyle mümin” dediler. Bir gün vapurda ona rastladım.

–Nasılsın iyi misin?

–İyiyim.

–Namazın ne âlemde?

–Ben namaz kılmam zikrederim!

–Sen zikretmiyorsun bir takım sesler çıkarıyorsun karnından demek…

Üstad kitabının son kısımlarında, pek çok eserinde yaptığı bir muhasebeye yer veriyor. Batı ve Doğu muvazenesi. Biri öbüründe tamamlanacak iki dünyanın terkibi… Ve bizdeki eksiğe vurgu yapıyor; büyük mütefekkir eksikliği.

Topyekûn eserin neticesi:

“Batının, bütün eserini sıfıra indirici eksiği ruh, asıl olarak Doğuda; ahiretin tarlası olan dünya fethine memur akıl da Batıda… Bu iki kutbu birleştirip bir ark lâmbası parlayışına vücut vermeden, yaşanmaya değer hayatın sırrı ele geçirilemeyecektir…”

Mənbə: http://www.kardelendergisi.com

Gənc yazar Kamran Murquzovun “Kardelen” dərgisində yayınlanan şeiri

Azerbaycan toprağına düşüp güzarın, Yunusum

Mutlu olmak ne güzelmiş, bu dünyada karip-karip
Azerbaycan toprağına düşüp güzarın, Yunusum!

Hakkı buldun, çok sevindim Senin arzun gerçekleşdi,
Kader gibi unutulsun azar-bezarın, Yunusum!

Hasret çektim güller gibi Sene kovuşmakçün ben,
Oldum bu karip dünyada Senin yazarın, Yunusum!

Dergâhına geldim Senin kulun bugün Seni ister
Nerde kaldı söyle görüm, Senin mezarın, Yunusum?!

Kadir BAYRAK.”TÜRK KİMLİĞİ”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

1. COĞRAFYA

İnsanın, mensubu olduğu millet hakkında değerlendirme yapması kolay değil. Bizce bunun iki sebebi var; birincisi içerisinde yaşayıp, genlerini taşıdığımız milletin kendine has özelliği: Överken de, yererken de ölçüyü kaçırıyoruz. “Orta Asya’dan yola çıkan milletimiz…”diye başlayan hamaset yüklü nutuklarla, “el âlem aya giderken, biz hâlâ…” şeklindeki serzenişler bu iki tavrımıza örnek. İkincisi ve asıl önemli olanı da Everest Tepesi ile Lût Gölü kadar birbirine uzak, inişli çıkışlı tarih çizgimiz. “Orta Asya’dan…” diyerek sözlerine başlayanın bir haklılık payı var; zira o, bu milletin büyük kısmı tarih kitaplarına yansımayan, dost düşman herkesin büyüklüğünde, haşmetinde ittifak ettiği geçmişine atıfta bulunuyor. Diğeri de haksız değil, çünkü o da böyle bir tarihe sahip milletin bugününe bakıp Nasrettin Hoca misali soruyor: “Bu etse, kedi nerede; kedi ise, et nerede?” Niyetimiz esasta doğru, uygulamada hatalı her iki görüşe de saplanmadan, olabildiğince hakka yakın bir muhasebe yapabilmek…
Öncelikle şöyle bir tespitle işe başlamanın doğru olacağına inanıyorum: Bu topraklarda, bu coğrafyada, zamanın tam da bu deminde dünyaya gelmeyi, var olmayı biz tercih etmedik, kader bu şekilde tecelli etti. Zannederim işin nirengi noktası, anahtar kelimesi bu cümlede saklı; kader… Her şeyin, her şeye yol ve yön veren gücün, kaderin de sahibi Mutlak Kudret’in iradesi. Kutuplardaki Eskimo’dan Afrika’nın uçsuz bucaksız çöllerindeki yerliye kadar, fikir namusu taşıyan herkes bu ölçü karşısında baş eğmek mecburiyetinde…
İnsan tohumu Âdem peygamber, bütün insanlığın babası olduğu ve her kavmin kök başı kendisine dayandığına göre, O’nun bir millete mensubiyetini iddia etmek doğru ve mantıklı olmaz. Hal böyle olunca milletlerin birbirleri üzerinde nesebe dayalı üstünlük izafe etmelerinin, seçilmiş millet iddialarının kısacası ırkçılığın gülünçlüğü ortaya çıkıyor. Ne var ki, Mutlak Kudret’in bütün insanlığı tek bir çatı altında birleştirmek yerine, onları ayrı hususiyetler taşıyan kavimlere ayırmasında da bir hikmet bulunduğu muhakkak.
Tarih kitapları milletimizin, insanlığın ikinci babası Nuh peygamberin oğlu Yafes’ten geldiğini iddia ederler. Bu andan, Orta Asya steplerinde meydan yerine çıkıncaya kadar geçen zaman dilimi tarihin karanlık sayfalarında yazılıdır. Orta Asya bozkırlarındaki maceramızı ise tek kelime ile özetleyebiliriz; arayış. Gözlerindeki enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen, kızgın bir mayi gibi oradan oraya akan dinamik, canlı, hareketli, at üzerinde doğup, at üzerinde ölen insanın arayışı.
8.yüzyıl aranan kanın, İslâm’ın bulunup, bir yenisine; vatan hasretine yol veren tarihtir. Bizce Anadolu’nun yurt edinilmesine kadar süren Türk’ün tarih seyri, kendisi farkında olsun olmasın, bir amaca matuftur: Genelde Anadolu, esasta ise İstanbul’un fethi. İşte bu andan sonra Türk’ün kaderine, kimliğine bu topraklar mı yön verir, yoksa Türk mü bu topraklara, orasını Allah bilir…
“Anadolu… Bozkurdun bir dere kenarında gümüş sulara dalıp gözlerindeki tılsımlı ateşi seyrede ede, içli ve mütevekkil bir söğüt ağacına istihale ettiği mübarek diyar…
Anadolu… Türk’ün, gerçek ruh muhtevasını bulur bulmaz seyyarlıktan sabitliğe geçtiği ve ruh vatanıyla iç içe yeryüzü vatanını kurduğu büyük mânâ çerçevesi…
Anadolu kıtalar arası tarihi hesaplaşmaların geçit meydanı, medeniyetlerin sergi evi, mahrem ve muazzam Asya’nın, Avrupa’ya bakan cumbası…
Anadolu… Putların ve salibin binbir cümbüşü arkasından kendisini topyekûn hilâle teslim eden ve onun davasını bütün dünyaya şâmil bir aksiyon halinde güden aslî ve asîl unsur kadrosu…”(Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü)
Ve İstanbul;
“İstanbul!.. Dünya üzerinde her çeşitten insanın ilgisini en çok çeken şehir… Ehemmiyetine bakın; onu insanlığın Ufku, ümmetine hedef gösteriyor. İdeal denebilecek bir hedef… Fethini müjdeliyor ve fethedecekleri övüyor. Bu sayede “en büyük Bayraktarı” kazanıyor İstanbul. İnsanlık tarihinin eşi bulunmaz Bayraktar’ını… İnsanlık Ufku’nun temsil ettiği Allah dâvasının bayraktarını… Yüceliğin zirvesine bakın!.. Müjdeli emir, İstanbul’a coğrafya avantajının üstünde fikri, imanî ve içtimaî bir fonksiyon kazandırıyor. Hele bizim için… Düşmanlarımız bile, onun hakkında fanatik emeller beslemekle, -farkında değiller ama- o emrin güdümünde hareket ettiler ve etmekteler.” (Ali Erdal, Yeni Bir Diyalektik)
Bilinen en eski üç kıtanın ortasında ve yine bilinen en eski medeniyetlerin merkezinde, en işlek kara, deniz ve hava ticaret yollarının üzerinde, soğuk deniz ve iklimlerle sıcaklarının arasında “yedi iklim”in hüküm sürdüğü Anadolu ve onun incisi İstanbul. Bu coğrafyaya hâkim olanın, dünya siyaseti üzerinde söz sahibi olması, insanın nefes alıp vermesi kadar doğal. Nitekim bu topraklarda devletlerini kuran Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı’nın dünyanın en uzun ömürlü devletleri olduklarını tarih söylüyor.
İşin nirengi noktası, anahtar kelimesi demiştik ya yukarıda, Allah’a hamd olsun ki kader bu şekilde tecelli etti ve bu topraklar bize nasip oldu. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin, dünyanın kuruluşundan bugüne kadar geçen zamanı göz önüne alıp, firavunun ehramına taş taşıyanlarla bizleri çağdaş saydığı tezini dikkate alırsak, bugün milletimizin içinden geçtiği berzahın, O’nun tarih seyri içinde deryada bir su damlası gibi kaldığını kabul edebiliriz. Yeter ki, bu coğrafyanın, bu toprakların hakkını verelim.

2. RUH

Çanakkale’de, muharebeler esnasında hücum sırası bekleyen askerlerimiz, hem şehit olan arkadaşları hem de az sonra şehit olacak kendileri için cenaze namazı kılıyorlar. Öleceklerini bildikleri halde hiçbirinin aklına cepheyi terk etmek gelmiyor.
99 depremi olduğunda devlet, felâket bölgesine aynı gün ulaşamamıştı. Deprem sırasında Gölcük’te, Adapazarı’nda olan veya kendi imkânlarıyla yardım amaçlı bölgeye ulaşanlar, oralardaki trafiği ve asayişi, sağ kurtulan gençlerin idare ettiğini anlattılar. Onbinlerce insanın enkaz altında kalıp can verdiği, bir artçı depremde sağ kalanların da hayatlarını kaybetme ihtimalinin olduğu bir ortamda kendi nefsinden geçip cemiyet hayrına bir işe kalkışmak… Bir kere bu fedakârlığın adını koymak gerek.
15 Temmuz akşamı daha Cumhurbaşkanı halkı meydanlara çağırmadan, kendini sokağa atanlara ne demeli? İhanet kalkışmasını ne zaman duydu ve anladı da eğer ben yoksam devlet de olmaz anlayışıyla inisiyatif aldı. Elinde bayrağıyla koca tankların önüne geçenleri, savaş uçaklarına meydan okuyanları gördük. İnternet vesilesiyle izledik. O gece, meyhaneden Boğaz Köprüsü’ne şehit olmaya giden gençler vardı. Göğsünü hainlerin kurşunlarına siper edenlerin hareketlerinin bir izahı olmalı.
“En ulvî tecrid ve mânâlandırmalara, çok defa en süflî teşhis ve maksatlandırmalar musallattır.”
Rahmetli Üstad, Büyük Doğu yayınlarının dördüncü, fakat bütün geçit ve kilit noktalarını gösterici ve davayı temellendirici baş eseri olarak ilân ettiği İdeolocyaÖrgüsü’nün daha başında yukarıdaki cümleyi kaleme alarak dikkatimizi bir noktaya çekiyor. Âcizane kanaatim, eserin tamamını okuyup anlamamızı arzu ediyor. Bektaşî gibi aradan bir cümleyi çekip devamı için bahane üretilmesinin önüne geçmek istiyor.
Fakir de, yazının başlığına odaklanıp, devamı hakkında kanaat sahibi olacaklar için bu hatırlatmayı yapmayı vazife bildi.
Türk milleti… Pazarlıksız, samimi Müslüman… Az sonra öleceklerini bildikleri halde cepheyi terk etmeyenlerin, kendi nefsinden geçip toplum hayrına işe kalkışan ve göğsünü hainlerin kurşunlarına siper edenlerin cemiyeti… Allah’ın İslâm ümmeti içinde aksiyonla vazifeli kıldığı topluluk…
Bu millet, bu kadar badireye rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsa bir hikmeti olmalı. Çanakkale’de, depremde, 15 Temmuz’da gösterilen kahramanlıkları izah edebileceğimiz bir hikmet.
Zannederim işin sırrı pazarlıksız ve samimi Müslüman olmakta. Ne zaman ki kendisine İslâm teklif edilen ilk atamız, teklifi hiçbir şart koşmadan, can baş üstüne deyip kabul etti, atını ve kılıcını bu yeni imana adadı, işte o gün milletimizin kaderi de belli oldu.

3. DEVLET BİLİNCİ

İstiklal Harbi’nin devam ettiği günlerde Bilecik istasyonunda, oğluna nasihat eden Söğütlü annemizin dudaklarından dökülen cümleler, Anadolu’daki devlet bilincini uzun söze gerek bırakmayacak şekilde açıklar:
“Oğlum!.. Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehid düştü. Son yongam sensin. Eğer minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme!”
Türk milletinin, Tuna’dan Nil’e, Hazar’dan, Kırım’dan Kızıldeniz’e uzandığı haşmet devirlerinde değil; toprakları verimli üç kıtadan, Anadolu’nun bozkırlarına hapsedilmeye çalışıldığı bir zamanda söylendi bu sözler. Bu sebeple kıymetli. Yoksa tarih hafızamızda daha nice örnekleri mevcuttur.
Ankara Savaşı’ndan sonra merkezî otoritenin zayıfladığı, neredeyse yok olduğu Fetret Devri’nde bile devleti yıkılmak ne kelime sanki bütün kurumlarıyla dimdik ayaktaymış gibi davranan bir milletten bahsediyoruz. Bu manâda,“kan kusup kızılcık şerbeti içtiğini” söyleyen, “kol kırılır yen içinde kalır” diyen bir milletin yakın tarihimizde atlattığı bütün darbelerden sonra sessizliğini, onun olup bitenden habersizliğine, cahilliğine yoranlar, önüne koyulan ilk sandıkta sanki sözleşmiş gibi aynı noktada nasıl birleştiğini de izaha mecburdurlar.

4. NETİCE

15 Temmuz, İslâm’da aradığı kanı, ruhu bulan, İslâm’a pazarlıksız teslim olmanın karşılığında Anadolu ve özelde İstanbulla şereflendirilen Türk Milleti’nin, devleti zora düştüğünde neler yapabileceğinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
15 Temmuz’la ilgili olarak geleceğin tarafsız tarihçisinin yazacağını biz şimdiden söyleyelim: 1789 Fransız Devrim’i Batı dünyasında ne ifade ediyorsa, Fransız Devrimi’nin dünya tarihindeki etkisi neyse 15 Temmuz’un ondan eksiği yok fazlası vardır.
Milletin devletine sahip çıkması noktasından, Türk tarihinde ilk değildir. 15 Temmuz’a yol veren, sebep olan bütün saikleridoğru tespit edip ortadan kaldırmadıkça belli ki son da olmayacaktır. O halde son hükmü yine Üstad’a bırakalım:
“Evvelâ şahsını, sonra bütün Doğu âlemini kurtarması, daha sonra da çepeçevre yeryüzüne ve insanlık kadrosuna sahip bir kurtuluş ifadesine varması için Türk milletine gereken yol, en girift, en mahrem ve en iç kavranışiyleİSLÂMİYET’tir.

İslâm vecd ve imanının, ana sütünden daha beyaz ve daha temiz çarşafı üzerine Yirminci Asır dünyasına ait şifalı ve zehirli ne kadar yemiş varsa hepsini silkeledikten sonra, bizden olan her şeyi çekici ve bizden olmayan her şeyi itici bir ana kıyas vahidine sahip, sağ elimizde Allah’ın kul parmağı girmemiş biricik Kitabı ve sol elimizde insanoğlunun olanca fikir ve iş kütüphanesi, ânî bir şahlanışla kendi kendimizi bulmak! Kurtuluşumuzun ve dünya çapında kurtarıcılığımızın reçetesi sadece budur: Ve bu reçetenin temel unsuru İslâmiyettir. İşte bu günden başlayarak kendimizi çerçevelemeye memur bildiğimiz muhteşem ve açıklığı içinde bir o kadar mahrem hakikat!” (İdelolocya Örgüsü)

KARDELEN DERGİSİNİN 94. SAYISI ÇIKTI

Çeyrek asırdır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Ekim-Aralık 2017 tarihli 94. sayısı çıktı.
Dergi yeni sayısında “Türk Dili”ni ele alıyor. Dergi kapakta okuyucuya; Üstad Necip Fazıl’ın “Bir milletin diliyle oynamak, onun hayatıyla oynamaktır.” sözüyle sesleniyor.
Derginin “Türkçe’nin Serencamı” başlıklı başyazısında, Ali Erdal, “Ne Yapılmalıydı?” diye sorduktan sonra, “Dil, milletin dünyası… Tefekkür malzemesi. Önce kavramın Türkçe’de karşılığı aranmalı; yani kendi depomuzdan malzeme aranmalı… Bulunmazsa dilimizin türetme, birleştirme, birkaç kelime ile ifade etme yolları ile yeni kelimeler kazanma imkânı, –yani düşünce dünyamızı geliştirme imkânı– sonuna kadar kullanılmalı… Dışardan kelime, “vatandaş sen de gel” çığırtkanlığı ile ve anadilini ehemmiyetsiz görerek değil, karşılığı olmayan kavramın kelimesi son çare olarak, üzüntüyle alınmalı.” diye cevap veriyor.
Bu sayıda dergi editörü; her geçen gün aslından uzaklaştığından endişe ettiğimiz dil ve Türkçe mevzuunda, her konuda olduğu gibi örneğimizin Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber (sav) olması gerektiğini dile getiriyor. Site editörü, “Türk Milleti” kimliğimizi korumamız için öncelikli olarak korumamız gerekenlerin başında dilimizin geldiğini ifade ediyor.
Üstad Necip Fazıl’ın “Edebiyat Mahkemeleri” eserinin “Topyekûn Ölçü” bölümüyle başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.
Ocak-Mart 2018 döneminde çıkacak olan 95.sayısının konusunun “Tasavvuf” olduğu belirtilen dergide yer alan yazılardan bazıları şöyle:

Türkçe’nin Serencamı – Ali Erdal
Hangi Türkçe? – Kadir Bayrak
Türk Dilini Dert Edinenler – Yavuz Sert
Türk Budun(u) – Mustafa Büyükgüner
Dil Kavramı Üzerine – Sinan Ayhan
Mizah Köşesi – Murat Yaramaz
Medya Sepeti – Bahadır Kaya

Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.

KARDELEN DERGİSİNİN 93. SAYISI ÇIKTI

Çeyrek asırdır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Temmuz-Eylül 2017 tarihli 93. sayısı çıktı.
Dergi yeni sayısında hain darbe girişiminin birinci yılında “15 Temmuz Destânı”nı ele alıyor. Dergi kapakta okuyucuya; Üstad Necip Fazıl’ın “Avlanır, kim sana atarsa kement” sözüyle sesleniyor. Üstad Necip Fazıl’ın “İhtilal” isimli eserinin giriş yazısıyla başlayan dergide, her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere yer veriliyor.
Bu sayıda dergi editörü; “Niye yazıyorum” başlıklı sohbetinde yirmi yılı aşan kalem tecrübesinde hangi sebeplerle yazdığını belirttikten sonra Kardelen için “Okunuyormuş, okunmuyormuş, etkili oluyormuş, olmuyormuş umurumda bile değil… Bugün okunmuyorsa elbet bir gün okunur ve anlaşılır” diyerek, Türk milletinin devlet anlayışında, sahabenin Gaye İnsan Ufuk Peygamber’e olan sevgisinden izler gördüğünü ifade ediyor. Emaneti ehline vermeye dikkat çeken Site editörü, “15 Temmuz’dan ders alacak mıyız?” diye sorarken, darbe girişimine karşı halkın verdiği tepkinin gerçek bir kahramanlık örneği olduğunu dile getiriyor.
Derginin “Peygamber Ocağı bende tüter!” başlıklı başyazısında, Ali Erdal, “15 Temmuz destanını işte Türk ruh kökünde yaşayan, her ferdi tabiî Mehmetçik olan, “Vatan sevgisi imandandır” emrinden doğan Peygamber Ocağı; o iman manzumesi hayata hâkim olsun diye yazdı…” neticesine varıyor.
Kardelen dergisinin Ekim-Aralık döneminde çıkacak olan 94.sayısının konusu “Türk Dili” olarak tespit edilmiş olup dergide yer alan yazılardan bazıları şöyle:
‘Peygamber Ocağı bende tüter’ – Ali Erdal
Türk kimliği – Kadir Bayrak
15 Temmuz kahramanlığını anlamak için – Özgür Alkan ALKIŞ
Birleşirsek çok oluruz, ayrılırsak yok oluruz – Mustafa Büyükgüner
Kahraman Millet – Sinan Ayhan
Mizah Köşesi – Murat Yaramaz
Medya Sepeti – Bahadır Kaya

Şair-jurnalist Rafiq Odayın şeiri “Kardelen ” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının maliyyə dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində
Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) təsisçisi və direktoru, respublikanın Əməkdar jurnalisti, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilçisi, şair-publisist Rafiq Odayın “Bir də mi gəlsin” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Sakarya şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 92-ci sayında Türkiyə türkcəsində sayında dərc olunub. Şeiri Azərbaycan türkcəsindən Türkiyə türkcəsinə “Kardelen” dərgisinin redaktoru Kadir BAYRAK çevirib.
“Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Başkanı, şair-publisist Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şair-publisist Rafiq Odayın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” dərgisində (Tokat şəhəri) və “Avropa Olay” qəzetində (Adana şəhəri) dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Şairə-publisist Rahilə Dövranın şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Naxçıvan Muxtar Respublikasındakı bürosunun rəhbəri, “Qızıl qələm” media mükafatı laureatı, şairə-publisist Rahilə Dövranın “Ağrı Dağı” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Sakarya şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 92-ci sayında Türkiyə türkcəsində sayında dərc olunub. Şeiri Azərbaycan türkcəsindən Türkiyə türkcəsinə “Kardelen” dərgisinin redaktoru Kadir BAYRAK çevirib.“Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Rahilə Dövranın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” (Tokat şəhəri) və “Hece Taşları” (Kahramanmaraş şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyat dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Xalq şairi Süleyman Rüstəmin şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Azərbaycanın Əməkdar incəsənət xadimi, Azərbaycan Dövlət mükafatı laureatı, Sosialist Əməyi Qəhrəmanı, Azərbaycanın xalq şairi Süleyman Rüstəmin “Təbrizim” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Sakarya şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dərgisinin (http://kardelendergisi.com/yazi.php?yazi=2267) 91-ci sayısında Türkiyə türkcəsində çap olunub. Layihənin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, Azərbaycan Respublikasının Prezidenti Zati-aliləri cənab İlham Əliyevin “Azərbaycan dilində latın qrafikası ilə kütləvi nəşrlərin həyata keçirilməsi haqqında” 12 yanvar 2004-cü il tarixli sərəncamı ilə 2005-ci ildə respublikanın paytaxtı Bakı şəhərində fəaliyyət göstərən “Şərq-Qərb” nəşriyyatı tərəfindən kütləvi tirajla (25000) işıq üzü görən “Seçilmiş Əsərləri”nin 3 cildliyinin ikinci cildində “Cənub həsrətli şeirlər” silsiləsində yer alan şeirləri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin xətti ilə göndərilmişdi.

Kamran MURQUZOV,
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü

“Kardelen” dergisi 91. sayısı yayında

Kardelen dergisi, yeni sayısında (91), Osmanlı Devleti’nin, üzerinde en çok tartışılan padişahı II.Abdülhâmid’i ele alıyor. Dergi kapakta okuyucuya; “Abdülhâmid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” diye sesleniyor.
Bu sayıda dergi editörü, Abdülhâmid Han’ın ruh köküne bağlılığı ve üstün fikir sayesinde devleti ayakta tuttuğuna değinirken Ulu Hakan’ın Bilecik ve çevresine gösterdiği yakın alâkanın dergi sayfalarında genişçe işlendiğini ifade ediyor. Site editörü yazısında ise derginin bu sayısında Sultan II.Abdülhâmid’i daha iyi tanımaya, anlamaya ve anlatmaya çalışıldığını dile getiriyor. Üstâd Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan II. Abdülhâmid Han” adlı kitabının önsözüyle başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.
Dergide yer alan yazılardan bazıları;

-Ulu Hakan’ı, askerinden öğrendim (Ali ERDAL)
-Abdülhamid Han’dan alacağımız dersler (Muhsin Hamdi ALKIŞ)
-Cennetmekân Hemşehrimiz II.Abdülhâmid (Kadir BAYRAK)
-Bir Derviş Sultan (Mustafa KINIKOĞLU)
-Bir gelinlik kaldı (Ali ERDAL)
-Biz Bilecikliler II.Abdülhamid’in öz hemşehrileriyiz (Mustafa TURAN)
-Zaman ve mekân üstü biricik rejime hasretiz (Mustafa BÜYÜKGÜNER)
-Medya sepeti (Bahadır KAYA)
-Mizah köşesi (Murat YARAMAZ)

Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir. İyi okumalar…

Genç yazar Kenan Aydınoğlunun “Kardelen” dergisinde yayınlanan şiiri

kardelen88

Destanlar bu toprağa düzülendi bildim ki,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.
Göz yaşına dönüştürülüp süzülende bildim ki,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

“Sübhanallah” deyince nurlu gözleri dolan,
Rumi’nin meclisinde yine ilk bahar olan,
Derin bir felsefenin karanlığına dalan,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Her mısraı gevherdin, topraktan daha dolgun,
Yanakları laleden, inciden daha solgun.
Türk’ün evladı yine baktığımızda gizli-gizli,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Yılların arkasında candakı ruhu gördüm,
“Kur’an-ı Kerim” de ben Adem’le Nuh’u gördüm.
Harayı arşa ulaşan figanla ahu gördüm,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Ahmed’in mektupları sızıldadı tar gibi,
Bağlandı Hak dinine Hakkı seven yar gibi.
Allah’ı seven kalbe elendi bir kar gibi,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Dağılanda gözümden özlem, ayrılık, üzüntü,
Sevdim Seni toprağa akan göz yaşı kadar.
Bir öyle, bir obaya yaygınlaşsın bu hoş haber:
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Azerbaycan türkcesinden Türkiye türkcesine çeviren:

Kamran MURQUZOV
Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Sözcüsü ve Çevirme bölümünün Baş editörü