Hayatın içinde bağıra çağıra dolanan Abdullah Ağa oğlunu arıyordu. Haylazlıkları babasını canından bezdirse de o kara gözleri gözlerine deyince gönlüne gıda oluyordu.
“Ay gadasını aldığım de görüm hardasan. Gene nereye gitti bu uşak? Ay oğul neredesin ses ver. Boz at da yerinde yok. At sürmek için gene yaylağa gitmiş olacak.”
Dilinde terekeme âşık havası, elinde at kamçısıyla evlerinin önündeki kırık bulağın yanına gitti. Kınalı kayanın üstüne çıktı. Bakışları, aklına isyan edercesine karşısındaki güzelliğe ilişti kaldı. İkindi vaktinin turuncu ışıkları yeşil ovayı zümrüt cennetine benzetmişti. Bu güzel görünüş, içine mutluluk doldurdu. Yüzündeki sert çizgileri yumuşayınca gülümsemesi daha bir görünür oldu.
Gülümseyen dudakları arasından fısıldarcasına, “Ne garip hal… Huzur ile zahmet yan yana. Bu tarafta urusun zulmü, diğer tarafta köyüm Darvaz. Ey güzel vatan, düştü yine deli gönlüm güzelliğinin hayaline. Bir yanda korku ile kavga, bir yanda millettim, imanım, memleketim…” dedi.
Rüzgârının yüzüne dokunmasıyla kendisine geldi. Uzaktaki karartıyı görünce gururlu heyecana kapıldı.
“Aha da geliyor babasının görkemli aslan balası. Tükenmez hazinesi. Bu nece at sürmektir? Yavaş ay balam yavaş. Gör ki atı çatlatacak.”
Yorgun güneş ağır ağır dağlar ardına yürürken eyersiz atın belinde bir yiğit büyüyordu. Henüz bıyıkları terlememiş kara oğlanı babası bir başka severdi. Ondan büyük oğulları olsa da hiç biri onun gibi değildi. Bir başkaydı Mihrali. Babasının gözünün akı, karası, nuruydu. Biliyordu, anlıyordu ondaki o cesareti.
Ter içindeki atı babasının önünde durdurdu. Bir hamlede yere atladı. Atın burnundan çıkan nefes ateş gibiydi. Babası atın halini görünce celallendi.
“Daha yaşın kaç ay balam? Ne kantarma takmışsın ne eyer. Kaldırıp seni taşa, kayaya çalsa benim halim nece olur. Umudum yıkılır, ömrüm puç olur.”
“Sen narahat olma baba hiçbir at beni ne kayaya çalabilir ne de taşa.”
Abdullah Ağa yüksek duygu ve düşüncelerle bağlandığı evladındaki yurt ve millet sevgisinin farkındaydı. Arkadaşlarıyla oynadıkları oyunlarda o hep at biner, silah kuşanır kumandan olur, köyünü düşmanlardan kurtarırdı. Çoğu zaman da eyersiz atının yelesinden tutarak dağ, tepe, ova demeden koşar dururdu.
Geceyi gündüz, gündüzü gece eden zaman Mihrali’yi bir kararda koyar mı hiç? On yedi yaşına gelen delikanlı gözü pek bir cengâver olup çıkmıştı. Genç yaşında cesareti, mertliği ve çevikliği dillerde söylenir olmuştu.
Kâinatın tek sultanı olan zaman, hayatın nehri gibi akıp gidiyordu. Abdullah Ağanın ömrü de bu nehir içinde sona çatarak, o gece hakikat vuslatına ermişti. Yokuşu çok, düzlüğü az bir ömür yaşayarak sessizce çekip gitmişti zalim dünyadan. Ardında ise yularsız bir aslan bırakmıştı.
“Babanız bu dünyadan gider oldu/Beni od ataşlara katar oldu/ Gelin helallik verin ay balam/ onun son dileğiydi bu ay balam.” diyerek ağıt yakan anasını yine Mihrali teselli ediyordu.
Tek katlı evleri, taziyeye gelen insanlarla dolup boşalıyordu. Ahali ne kadar karşı dursa da Urus askeri, Abdullah Ağa’nın defnini Müslüman mezarlığına yapılmasına izin vermiyordu.
“Ben babamı Urus mezarlığında yatmasına izin vermem. Böyle bir şeyi benim yüreğim kabul etmez.” diyerek ne kadar karşı çıktıysa sözünü ailesinin aksakallarına dinletemedi. “Oğul bu kâfirler bize izin vermezler. Nice senedir Müslüman mezarlığına defin yaptırmadılar, şimdi mi izin verecekler? Başımızı belaya koyma.”
Aksakalların sözüne daha fazla karşı durmadı Mihrali. Duramazdı da; nasıl dursundu? Adet öyleydi. Başına kara kalpağını takarak evin dışına çıktı. Babasının atının bağlı olduğu yeşilliğe doğru yürüdü. Beyaz alınlı kara atı okşadığında, gönlüne gömdüğü kederli gözyaşları içine sığmıyordu.
Karayağız, kısa boylu, tıknaz delikanlı, babasının atından başka kimsenin olmadığı yaylakta sarsıla sarsıla ağlıyordu. Boğazını yakan hıçkırıklar arasında “Babammm” diyordu. “Atam, dalım, kömeyim, gücüm, kuvvetim, sesim sedam, heyecanım, coşkum. Beni nasıl bıraktın gittin?” diyor, hasretini sözlere ekleyerek gözyaşlarından akıtıyordu. Yüreğinin yandığını hissediyor, “Bana yardım et Allah” diye yakarıyordu.
Abdullah Ağanın ölümü Darvaz Köyünü yasa boğmuştu. Bu yetmiyormuş gibi Urus askerleri gelip, gidip rahatsız ediyordu. Onların yaptıklarını gören Mihrali, gençliğin deli coşkusuyla kavgaya kalkışıyor, amcalarını, ağabeylerini zor durumlara düşürüyordu. “Vermem babamı o zalimlere.” diyor da başka bir söz demiyordu.
“Gel hele aziz oğul. Bu yaptığın doğru değil. Ömür yaşanası devrandır. Sonra da o devran biter yenisi başlar. Sen babanın biten davarının yeniden başlayan yanısın. Her yer Allah’ın değil mi? Eğer sen babanın defnine karşı çıkarsan bu soysuz kâfirlerin bize etmediği zulüm kalmaz. Bunca insanın hayatını tehlikeye atma.”
Darvaz köyünün hatırı sayılır aksakalının sözünü yerde koymak olmazdı. Boyun eğdi sustu Mihrali.
***
Günler zaman denen kisveden geçip giderken canına düşen gada Mihrali’ ye huzur vermiyordu. Başını yastığa koyup, gözünü yumduğunda babası karşısına dikiliyor, “Beni niye buraya koydun? Bana verdiğin helallik bu muydu? Güneş gezip yorulanda, gökteki kartal yuvasına dönende, mor dağlar kara olanda. Al alevler kül savuranda gel beni kurtar ey benim aslan yürekli balam.” diyordu.
Ter içinde dehşetle uyanan Mihrali gördüğü rüyayı anlama çalışıyordu. Başını ellerinin arasına alarak, “Babam, ‘Gece gel beni buradan al.’ diyor.” “Kimin yaman olduğunu, kimin sözünün hakikat olduğunu yakında herkes görecek.”
Yatağından kalkıp kara mintanını, kara şalvarını giyerek, körüklü kara çivekilerini ayaklarına çekti. Kara çuhasını giyinip kara kemerini taktı. Duvarda asılı duran çift fişekliği göğsüne çapraz bağladı. Yastığının altından çıkardığı kamasına baktı baktı, dudaklarına küçük bir gülümseme düşüverdi. Babası gümüş kabzalı hançeri,
“Aslan oğlum sünnet oldun. Bu kamayı er oluşunun ilk hediyesi olarak sana veriyorum. Bu bize atamızdan yadigârdır. Ona göre balamcan.” diyerek toy meydanında âşık havasıyla ağır gayda oynayarak beline taktığı anı hatırladı. O ne güzel bir gündü. Kol kaldırıp ağır adımlarla kartal gibi süzülen babasına bir kez daha hayran olmuştu. Hatırı sayılır büyük adamdı Abdullah Ağa. Yoksa o kadar millet toy meclisine yığılır mıydı hiç? Bir tarafta kaynayan yemek kazanları, bir tarafta âşıkların toy havalarıyla coşan ayaklar, kollar… Gönlüne tuhaf bir keder düştü. Kara kılıflı kamasını beline astı. Odadaki kısık lamba ışığı altında ıslak gözlerini elinin tersiyle silerek kara kalpağını başına taktı. Yatağının başucu tarafında duvara dayalı duran tüfeğini aldı. Sükûtun eteğinden tutarak ağır adımlarla dışarı çıktı. Dış kapının önünde durarak etrafa göz gezdirdi. “Allah bana yardım ediyor.” dedi. Yerle gök arasında ne varsa karanlığın karasında yok olmuştu sanki.
Ahırın orta direğinde asılı duran idare çırasını yaktıktan sonra eyeri atın beline yükledi. Koşun takımını da bağlayarak yuları eline aldı. Tüfeğini sırtına çaprazlamasına geçirdiğinde kendisini bekleyen zor günlerden bîhaberdi. Nerden bilecekti ki bir gün Turan’dan Yemen’e uzanan bir destan olacağını… Bir Sultanın yularsız aslanı olacağını…
Ne olabilecekleri düşünüyordu, ne de içinde korkunun zerresini barındırıyordu. Tek emeli vardı o da babasını oradan kurtarmak… Hiçbir zaman arzuları peşinden koşmaktan korkmayan Mihrali belki de şimdi en büyük arzusunun peşine düşmüştü. Geçmişi, geleceği, atasıydı, ecdadıydı babası. Onu Urus ölülerinin içinde nasıl bırakabilirdi. Bir türlü babasının orada oluşunu kendisine yediremedi. Zalimlerin zulmü hangi yiğidin içinde gam barındırmadı ki Mihrali’ in de içinde barınmasın. Bu içini kemiren dertten kurtulmanın tek yolu vardı. O da o yola çıkmaktan geri durmadı.
Çırayı tek nefeste söndürdükten sonra atın yularından çekerek ahırdan dışarı çıktı. Kısa boyu, zayıf bedeni onu daha bir çevik kılıyordu. Bir zıplatışta atın beline oturarak topuklarıyla karnına vurdu. Gece yarı olmak üzereydi ve her yer zil karaydı.
Urus mezarlığına doğru sessizce yol alıyordu. Atının yelesini okşayarak, “Gece kara da olsa sır saklamaz sakın sesini çıkarma.” dedikten sonra mezarlığa varmadan atından indi. Yularını büyük ağacın dalına iliştirerek diplerden sine sine ilerledi. “Yılan gibi sessizce sürünerek ilerlemeliyim.”
Tümseğin dibine uzanarak etrafı kolaçan etmeye başladı. Darvaz köyünün her bir taşının toprağının yerini çok iyi biliyordu. Dağ tepe demeden gece gündüz at sürmenin ne kadar işine yarayacağını hiç düşünmemişti. Bir gece önce de kazma küreği sakladığı kayanın dibine çöktü.
Mezarlığın dört ucunda nöbet tutan Urus askerlerini atlatarak, babasının mezarına vardı. Neyse ki babası mezarlığın ortasındaki hafif çukur yerdeydi. Kalpağını başından çıkarıp kenara koydu.
“Aha burada yatan ölüler gibi sessiz olmalıyım. Yoksa yarın köyde çıkacak olan kavga, dövüş boşu boşuna olur.”
Her kürek savuruşuyla babasına daha da yaklaşıyordu. Gözü ne Urus’ un kibirli askerlerini görüyordu, ne de yüreğine yakalanarak öldürüleceği korkusu düşüyordu.
“Seni öz yurdunda, öz toprağında yabancı bırakır mıyım baba?” diyerek olanca gücüyle toprağı kazıyordu.
Yerden aldığı kalpağını katlayarak kemerine geçirdi. Mezara eğilip babasının kefenli bedenini görünce bir an içi titredi. Sonra hemen eğilip,
“Ya Allah.” diyerek bir hamlede omuzuna aldı.
Gecenin zil karası yerini alaca karanlığa bırakıyordu. Omuzunda babası olsa da var gücüyle koşuyordu.
“Dur kimsin sen?” diye bağıran Urus askerine aldırmadan atının bağlı olduğu tarafa koşuyordu. Arkadan bağıranların sesleri çoğalıp yükselmeye başladığında Mihrali babasını atının terkisine yerleştirmişti bile.
Silah sesleri duyunca tüfeğini alarak kazma küreğini sakladığı kayanın arkasına sipere yattı.
“Namertler biraz daha yaklaşın ki size dünyayı dar edip cehennemin kapılarını açayım.”
Dört kez nişan aldı dört kez tetiğe dokundu. Bütün sesler kesilmiş, sadece kuşların ürkek kanat çırpışları duyulur olmuştu.
Darvaz’ın diğer ucunda olan Müslüman mezarlığına atını dörtnala sürüyordu. Arada bir terkisine bağladığı beyaz kefenli babasına bakıyor, oradan kurtardığı için içine acı bir huzur doluyordu.
Müslüman mezarlığında da Urus askerleri nöbet tutuyordu. Atını uzağa bir çeper dibine bağladı. Kalpağını çıkarıp eyerin köşesine sıkıştırdı. Tüfeğini sol omzuna çapraz astı. Etrafını iyice kolladı. Sanki yeryüzünde kimse yaşamıyordu. Babasını atın beline bağladığı bağı çözüp tek hamlede sağ omuzuna yüklendi. Kısa boylu, çelimsiz zayıf bedenli Mihrali sanki dağlar kadar büyük ve güçlü bir bedene sahipmiş gibi mezarlığa doğru koşmaya başladı.
Önceden hazırlayıp üzerini tahta ve otlarla kapattığı kabre babasını usulünce yerleştirerek üzerini örttü. Son duasını okuyup gözyaşıyla babasının kabrini suladığı vakitte şafak sökmüş, güneş doğmak için dağlar ardında yer arıyordu.
Başını babasının toprağından kaldırdığında sabahı fark etti. Hızlıca avucunu toprakla doldurarak yerinden kalktı. Koşar adımla atına doğru yöneldi. Arkasından bağıran Urus askerlerine aldırmadı. Eyerin kenarından kalpağını alarak başına taktı. Atına binip mahmuzladığında arkasından yağmur gibi yağan mermiler ona yetişemiyordu.
Dağların arasından gülümseyen güneşe baktı. Kantarmayı çekerek atını durdurdu. Babasının mezarından aldığı avucundaki toprağı öperek havaya serpti. Sonra döndü uzakta kalan Darvaz Köyüne baktı. İçine bir kor düştü.
“Seni tekrar görmek nasip olacak mı?”
Atını dörtnala sürdüğü dağlar kollarını açarak onu bağrında saklamaya hazırdı./ 25.08.2016/ANKARA