Sündüs Arslan AKÇA.”NE GÜZEL ŞEYSİN SEN”

 

Ladikli Ahmet Ağa bize, “Kul Allah’ı severse Allah da kulunu sever. Allah sevdiği kulunu insanlara ve meleklere de sevdirir” hadisi şerifini hatırlatıyor. Okuma yazması olmayan, mektep yüzü görmemiş, apartmanları fabrikaları bulunmayan, devlet kademesinde makamı mevkisi olmayıp geçimini tarım ve çobanlıkla sağlayan Ladikli Ahmet Ağa için, ölümünün her sene-i devriyesinde Türkiye’nin hemen hemen her vilayetinden ve birçok ülkeden ilim ve irfanıyla hatırı sayılır şahsiyetlerin, hatta devlet büyüklerinin katılımıyla anma programları tertiplenip Kur’an-ı Kerim okunuyor, dualar ediliyor.
Türk milletinin karakterinde mevcut olan vatan sevgisi ve onun yolunda canını ortaya koyma arzusu her dönem sevda olarak karşımıza çıkmakta. Çanakkale’yi geçilmez kılan ruh ile Rahmetli Ahmet Ağa’nın askerliği boyunca cepheden cepheye koşarken taşıdığı ruh arasında bir fark olmadığı gibi, bugünlerde Suriye’de Afrin’de Türkiye düşmanlarına karşı savaşan Mehmetçiğin ve yıllar boyu vatan haini teröristlere karşı canını ortaya koyan Mehmetçiklerin taşıdığı ruh aynı ruh değil mi? İşte böyle asil bir ruha sahip olan Ahmet Ağa’yı kendisinden ve onu tanıyanlardan dinleyelim istedik.

1888 yılında Konya’nın Sarayönü ilçesine bağlı, Lâdik kasabasında dünyaya gelmiş olup aslen Buharalıdır. Yusuflar sülalesinden olup babası Mehmet Efendi, annesi Emine Hanımdır. Üç erkek, bir kız olmak üzere dört kardeştir. Yıllarca çobanlık yaptığından dolayı yaşadığı muhitte Çoban Ahmet olarak tanınmış, sonradan Elma soyadını almıştır. Manevi bir yolla kendisine Hüdâî adı verildiğini bize şu dörtlüğüyle anlatmaktadır:
Ol Mevla’m koymuştur Hüdâî adım
Melekler ederler gökte feryadım
Mevla’mın aşkından almışım tadım
Yansa da ayrılmaz haktan Hüdâî!
Hatice Hanımla evlenmiş ve ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı çocuğu dünyaya gelmiştir. Halen hayatta olan çocuk ve torunları bulunmaktadır. Ladikli Ahmet Ağanın okuma yazması yoktur. Ümmî, arif, velî ve Hızır Aleyhisselâm’ın sırdaşı olup bu durumunu şu beytinde dile getirmektedir:

Bir Üstattan okumadım, yol nedir erkân nedir?
İlm-i Zahir okumadım, kalpteki bürhan nedir?
Ey beni yaratan Hüda’m, cümle bilgi sendedir.
Dertliler geldi kapına, hem dermanı sendedir.
Köyünde çobanlıkla meşgul iken Birinci Cihan Harbi patlak verir. O da her kahraman Türk evladı gibi din ve vatan için savaşa koşar. O günleri şu cümlelerle ifade etmektedir: “Topla tüfekle harp etmek şöyle dursun, süngü harbi yapardık. Süngü süngüye geldiğimiz zaman, düşman elektrik çarpmış gibi olurdu. İçimizde öyle yiğitler vardı ki, düşmanın attığı el bombalarını patlamadan kapıp tekrar düşmanın üzerine atardık.
Yaşasın komutanlar hazırız emrinize.
Hangi düşman dayanacak çarklanan süngümüze.
Atamızdan miras kaldı bu nazlı vatan bize.
Var mıdır karşı çıkacak yıldırım harbimize
Sen madalya almadın mı? diye soranlara: “Savaştan sonra madalya dağıttılar. Geri hizmette bulunan bir askere madalya vermemişler. Onun ağlamasına dayanamadım, çıkarttım madalyamı ona verdim. Bir sevindi ki görecektiniz” cevabını vermiştir. Sen neden gazilikten maaş almıyorsun? Gazilik madalyası olanlar maaş alıyorlar denilince de: “Birkaç günlük askerliğim var, onu da paraya mı çevireyim?” demiştir. Osmanlının son dönemlerini yaşamış ve Osmanlı askerlik terbiyesi almış olan Ahmet Ağa seferberlikte başından geçenleri anlatırken, hem kendisi ağlar hem de misafirleri ağlatırdı. İstiklâl Savaşı gazisi idi. O, açlık susuzluk ve yokluğun yaşandığı çileli harp yıllarını, Mehmetçik’in yaptığı kahramanlıkları gelecek nesillere aktaran Yirmi altı sene askerlik yapmış bir İstiklâl Savaşı gazisiydi.
Vatanın kurtuluşundan sonra memleketi Lâdik’e dönmüş ve vefatına kadar hayvancılık ve tarımla geçimini sağlayarak örnek bir şahsiyet olarak yaşamıştır.
Yıllarca batı cephelerinde koşturan Ahmet Ağaya, “Gazilik” şerefini bahşeden kader onu meşhur Kanal Harekâtında Filistin’in mahzun Gazze civarına sevk eder. Harp devam ederken birlikleri kahpe İngiliz’in pususuna düşer ve sağ om¬zundan hilâl şeklinde yaralanır. En yakın dört arkadaşının kahramanlıklarını ve şehit düşüşlerini ya¬ralı bir vaziyette seyreder. Düşman askerleri her tarafı istilâ ederler ve yaralı askerlerimizi, “ölmeyen kalmasın!” diyerek süngülerler. Bu esnada Lâdikli Ahmet Ağa başını bir şehidin kolunun altına sokar. Düşmanlar, “hiç diri asker kalmadı” diyerek uzaklaşıp giderler.
Orada, aç susuz yaralı bir vaziyette kalır. O anda bulunduğu yeri de düşman işgal etmiştir. Ellerini açarak: “Allâh’ım, beni düşman eline bırakma!” diye yalvarır.
Bu yakarış yerine varmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın izniyle Hızır Aleyhisselâm atıyla gelir. Lâdikli Ahmet Ağa’ya matarasından şerbet ikram eder. Ancak o yarısına kadar içer, tamamını bitiremez. Şerbeti içtikten sonra açlığı ve susuzluğu bir anda gider. Yaranın verdiği ağrı ve hâlsizlik de son bulur. O zaman dili söylemeye başlar.
Ne garip garip bakan Tîh’le Tûr’a?
Ömründe kuş bile uçmadı bura.
Seni Hakk’a yaklaştırdı bu yara.
Yansa da ayrılmaz Hakk’tan Hüdâî.

Aşk elinden içtim aşkın dolusun.
Yalvar Ahmet sen Rabb’ının kulusun.
Hak yolunda arzuhâlin bulunsun.
Yâ Muhammed sen hidâyet gülüsün.
Hızır Aleyhisselâm: “Gel seni hastaneye götüreyim” deyip atına bindirir ve Kudüs’teki hastanenin kapısına getirir. Hızır Aleyhisselâm: “Seninle arkadaşlığımız bundan sonra da devam edecek” deyip oradan uzaklaşır gider. Hastanedekiler, yaralı asker gelmiş diyerek onu içeri alırlar. Biraz sonra hastanenin içerisini nefis bir koku kaplar. “Bu nasıl askermiş!” deyip elbiselerini, potinlerini koklarlar. Tedavisi tamamlandıktan sonra tekrar cepheye koşar.
Ladikli Ahmet Ağa askerlik hatıralarının birinde şunları anlatır: “Cephenin birisinde arkadaşımla birlikte düşmana esir düştük. Esir kampı dağlık bir yerdeydi. Etrafı nöbetçilerle doluydu. Arkadaşım bana gelerek: “Ahmet, ikimizin de burada esir durması vatanımız için zararlıdır. Ben nöbetçileri meşgul edeyim sen kaç kurtul, cepheye git” dedi. Ben de ona: “Senin yapacağın işi ben yapayım” dedim. Arkadaşım: “Yâ Allah bismillah!” deyip yanımdan kayboldu. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra onunla buluştuk. Allah’a şükürler olsun ikimiz de esirlikten sağ salim kurtulmuştuk.
İmzasını atamadığı için mühür kullanırdı. Mektuplarını kâtipleri yazardı. Bir arkadaşından mektup geldiği zaman kâtiplerine okutur, cevabını da yine onlara yazdırırdı. Dinî kültürü hakkında: “Allâh ondan razı olsun, ben dinimi diyanetimi tabur imamımızdan öğrendim” demiştir.
Güvenme ey gönül dünya varına.
Kabir ahvalinin âh-u zarına.
Mevtim erişirse kalmaz yarına.
Medet medet der de yanar bu gönül.
Askerlik sonrasını şöyle anlatmıştır Lâdikli Ahmet Ağa:
“Elhamdülillah iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiler, artık memleketim olan Lâdik’e gelmiştim. İşte Hocamın bana çölde yaralı iken gelip kurtardığı sırada içirdiği, bana hayat bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Bu aşk ateşi günden güne sinemi yakıp beni dağlara, ıssız yerlere sürüklüyordu. Evde duramıyor, derdimi kimseye anlatamıyordum. Günler ve aylar böyle geçiyor, hep gözlerim yolları gözlüyor, O’nu bekliyorum. Çünkü “geleceğim” demişti. Gönlümdeki yangın arttıkça, lisanım gönlümdeki feryadı dışarıya döküyordu. Tam on iki sene geçmişti aradan. Nihayet bir gün elhamdülillah, Hocam teşrif edip göründüler, artık dünyalar benim oldu.
İşte o günden sonra hemen hemen her gün uğrar, lüzum eden ders ve malumatı verirdi. Bazen beni alır, kendisi ile beraber manevî toplantılara götürürdü. Kendisi gelmediği zaman manevî telefonla haberleşir, emredilen yere saatinden önce varırdım. Daima böyle saatinden önce vardığım için de beni çok sever memnun olurdu.”
Ahmet Ağa, zamanının çoğunu odasına gelen misafirlerine hizmet ederek geçirmiş, kimseye yük olmamıştır. Almamış hep vermiş, insanları iyiliğe ve hayra davet etmiş, kimseyi ayırmadan herkese dua etmiş, sohbetine katılan hiç kimseyi eli ve gönlü boş çevirmemiştir. Boş kaldığı zamanlarda dağlarda çobanlık yapmış, tarla ve bahçelerini ekip biçmekle meşgul olmuştur.
Ahmet Ağa bazen: “Bende bir şey yok, çobanın birisiyim” der, bazen de âdeta coşarak: “Oğlum, benim hocam ilim deryasıdır, ne soracaksanız sorun. Ben size bir peygamberin hayatını günlerce anlatırım fakat sizler dinlemeye tahammül edemezsiniz” derdi.
Söyleyen var söyleten var.
İlm-i Hikmet öğreten var.
Ol kapında bekleyen var.
Affımı isterim Allâhım.
Bir gün evinde abdest alırken hocası çıkagelince heyecanlanır. Hocası: “Sana bir abdest almasını öğretemedik” deyince o da: “Ne yapalım efendim bir çobanı peşinize taktınız. Çoban bu kadar becerebiliyor” deyince: “Ahmet! Ahmet! Ne abdest arıyorlar, ne namaz; kalb-i selim arıyorlar” cevabı ile karşılaşır.
Hayatının son günleri hasta yatarken: “Sen gidince bizler ne yapacağız Ahmet Ağa?” diye ağlamaya başlayan misafirlerine, yataktan doğrula¬rak: “Allah var oğlum Allah var, keder yok!” demiştir.
Evlatlarından birisi eline varıp: “Baba hakkını helal et!” dediği zaman: “Oğlum, bende üç emanet var. Onları sahiplerine verirsen, hakkımı helal etmiş olaca¬ğım. Sen olmasan da onlar emanetleri alıp götürecekler. Ama sen de onları görsen iyi olur” der.
Vefatından bir kaç ay sonra oğlu Zekeriya: “Haydi, odaya gel e¬manetleri ver” diye bir ses duyar. Bunun üzerine odanın önüne geldiğinde kapısı kilitli olduğu halde içeride üç kişinin namaz kılmakta olduğunu görür. Hemen o da na¬maz kılmaya başlar. Birisi bembeyaz örtüler içerisinde kapalı bir vaziyettedir. Açık olan: “Sen otur dayanamazsın” der. Gece sabaha kadar namaz kılarlar. Bir lokma verirler, ağzına atar fakat tadı hoşuna gitmez çıkarır. Belli etmeden kenara koyar. Üç kişiden biri: “O lokmayı yeseydin babanın vazifesine sen devam edecektin, nasibin bu kadarmış” der. Emanetleri isterler. Emanetlerin birisi Tayy-i Mekân elbisesi, birisi mühür, öbürü de şeceredir.
Allâh ve Resulünün sevdalısı, Hak aşığı ve Hak dostu olan Ahmet Ağa hayatı ile Allah’a ve Resulüne nasıl âşık olunacağını gösterdi. Onun muradı, ne dünya ne de dünya içindeki olanlardı. Onun asıl muradı, her yerde ve her mekânda hakikat nurunu aramak, Allah’ın rızasını kazanıp cemalini görmek, hak ve hakikate ermekti.
O da her fâni gibi dünyaya geldi, kulluğa yakışır bir şekilde hayat sürdü, gönüllere taht kurdu. Dünyanın dört bir tarafında onun sevgisi gönüllerde yaşıyor. O hiç kimsenin övgüsüne ve iltifatına ihtiyaç duymamış, kendisini metheden birine: “Ben, Allah’ı ve Resul’ünü seviyorum, sen de onları sev!” demiştir. Şöhretten ve riyadan son derece kaçınmıştır. “Bana türbe yapmayın, bir taş dikin yeter” demiştir.

Kimseler bilmez benim işimi.
Bu aşkın yoluna koydum başımı.
Dikmesinler benim mezar taşımı.
Gecelerde doğdu nur-u Muhammed.
Ziyaretçilerinden birisi: “Hacı Ahmet Ağa bazı kişiler senin hak¬kında kötü sözler sarf ediyorlar” deyince: “Benim Allah ile aram iyi ise, herkes bana kötü dese ne çıkar? Benim Allah ile aram kötü ise herkes bana iyi dese ne çıkar?” diyerek şu beytini okur:
Kimi atlı kimi yayan.
Her ameller olur ayan.
İçmişim aşkın şarabın,
İsterse desinler yalan.
Güzel ahlâk ve merhamet sahibiydi. Sanki herkes onun evladı ve torunu gibiydi. Evinin kapısı gece gündüz herkese açıktı. Küçük büyük herkese hizmet etti. Meseleleriyle ilgilendi, dertlilerin dertlerine çareler aradı, istisnasız herkese dua etti. Yetimi, öksüzü görüp gözetirdi. Hediye vermeyi seven cömert bir karakteri vardı. O, halkın içinde halktan biri gibi, fakat gönlü daima Hakk’la beraber olan bir Hakk eriydi.
Az uyuyan, çok ibadet eden, az gülüp çok ağlayan kimselerdendi. Ciddî, vakur ve daima tefekkürlü bir hâlde bulunurdu. Celâlli oluşunun ardında kullara ve mahlûkata karşı ince bir merhameti vardı. Gözü gönlü öbür âleme dönüktü. Kaza ve kadere boyun eğip, kaderine razı olan bir sabır numunesiydi. Kendine has manevî bir kokusu vardı, eline aldığı ve kullandığı eşyalar o güzelim kokuya bürünürdü.
Beş vakit namazını camide kılardı. Camiye gidip gelirken yere bakarak sanki bir şeyler kaybetmiş de onu arıyor gibi düşünceli, ağır ağır hareket ederdi. Çok güzel giyinir, temizliğine çok dikkat ederdi. Abdest alırken, namaz kılarken çok emek çekerdi. Namazı hiç bitmez zannedilirdi. Geceleri uyumaz, sabaha kadar ibadet ederdi. Gerek beyitlerinde gerekse sohbetlerine seher vaktinin önemini defalarca beyan etmiştir. Gelen giden misafirlerine birçok tavsiyelerde bulunmuştur:
“İhtiyarlığınızda genç yaşamak istiyorsanız, onu bunu bahane etmeden, beş vakit namazınızı camide cemaatle kılın. Dizlerinize sarı su inmeden, genç iken namazı çok kılın. Çocuklarınızın rızkını helalinden kazanın, alnınızın terini yiyin, kimsenin eline bakmayın. Bu din Allah’ın dinidir. Allah ne derse onu yerine getirin. Hizmet ehli olun, hizmetten geri kalmayın. Allah sonumuzu hayra getirsin, Allah hakkımızda hayırlısını versin” derdi.
Yine sohbetlerinde dünyanın yaradılışından, peygamberlerin hayatından, Peygamber Efendimizin (s.a.s) ve ashabının hayatından bahsederdi. Büyük veliler ve âlimlerle ilgili kıssalar da anlatırdı. Sohbetine katılanlar büyük bir haz duyardı. Duygusal anlar yaşanırdı. Herkes memnun kalarak, tekrar buluşmak niyetiyle, selâm ve duasını da alarak ayrılıp giderdi.
“Allah’ım! Sev bizi sevdir bizi, dünyada ve ahirette ağlatma güldür bizi” diye dua ederdi.
Sohbetinden ve aşkla söylediği beyitlerinden sonra mutlaka: “Allah hakkımızda hayırlısını versin! İmanımı kurtarabilirsem ne mutlu bana” deyip, korku ile ümit arasında yaşardı.
Ehl-i Sünnet inancına göre velilerin keramet sahibi olmaları haktır ve gerçektir. Veliler etrafında anlatılan akıllara durgunluk verici bazı kerametlerin fizikî anlamda izahları elbette kolay değildir. Ancak kâinattaki birçok hâdiselerin de, iyi bakıldığı takdirde akılları zorlayacak nitelikte olduğu görülür. Sadece duyu organlarıyla bazı şeyleri anlamaya çalışmak, illâki maddî görüntü ve bilgiler aracıyla fizikötesi hâdiseleri kavramaya uğraşmak, çoğu zaman insanı bir çıkmaza sürükleyebilmektedir.
Bir anda dünyanın en uzun mesafelerini kat edebilen, Allah’ın lânetlediği şeytan bile böyle olağanüstü özelliklere sahip iken, Allah’ın bir veli kulu niçin daha iyi özelliklere sahip olmasın?
Bir seveni merhametiyle ilgili olarak şunları anlatmıştır: “İlk görüşmemizde Ahmet Ağa aynı Yunus Emre gibi çok güzel şiirler okudu, adeta kendinden geçti. Ben şaşırdım bu coşkunluk karşısında. Daha sonraki zamanlarda tek başıma onu ziyarete gitmeye başladım. Bir defasında yalnızca ikimizdik, ona: “Ağa, sen bu hali nasıl elde ettin?” diye sordum. O da: “Bende bir hal yok, ben bir ümmi çobanım” diye cevapladı. Sorumda ısrar edip: “Göreve çağırıyorlar diyerek çıkıp gidiyorsunuz, sizi göremiyoruz” deyince anlatmaya kendini mecbur hissetmiş gibi oldu:
“Seferberlik zamanında Gazze’de savaşıyorduk. Düşman bizi muhasara altına aldı. Bir hafta boyunca ne su, ne yiyecek bulabildik. Daha sonra yardım ulaştı ve kazanlar kaynamaya başladı. Yemek dağıttılar bize. Bir ekmeğin içine tahin koymuşlardı. Ben ekmeği ısırıp ağzıma bir lokma aldım. O sırada karşımda bir deri bir kemik kalmış cılız bir köpek gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Biraz ekmek bölüp ona attım. Yanımdakiler: “Ahmet delilik etme, ye yemeğini” dediler. Ancak benim gönlüm bu hale elvermedi. Bir lokma kendim yedim, bir lokma köpeğe verdim. Gece uykuya dalınca Peygamber Efendimiz (s.a.s.) teşrif ettiler ve sırtımı sıvazlayıp: “Ahmet, evladım! Ben seni sevdim” buyurdular. Uyandığımda Peygamber Efendimize (s.a.s.) karşı büyük bir aşk başladı içimde. O günden beri bu haldeyim.”
Berat gecesi evinde toplanan misafirlerinin: “Ahmet Ağa, bugün nereye gideceksiniz?” sorusu üzerine: “Eski tarihlerden beri Mekke, Medine, Kudüs, Semerkant, Buhara, Şam, Roma ve İstanbul azami ehemmiyete sahip sekiz şehirdir. Bunlardan dördünün Cennet’te bu mekâna yakışır tezahürlerinin olduğu ifade edilir. Mekke-i Mükerreme’de Harem-i Şerif’teki zemzem suyunun başı berat geceleri toplanma yeridir. Bu gece de aynı yerde toplantı olacak. Her sene bu gece zemzem kuyusunun suyu coşup kabarır, ağzına kadar gelir. Peygamber Efendimizin ruhaniyeti ile bütün peygamberler ve evliyaullah orada toplanır. Hep birlikte dua yapılır. Sonra o kuyudan su içilir, artanı da oraya dökülür. Ondan sonra su normale çekilir. Zemzem kuyusunun suyunun bitmeyişinin hikmeti budur. Bu merasim her sene yapılmaktadar” cevabını verir.
8 Haziran 1969 Perşembe günü seksen bir yaşında Rahmet-i Rahman’a kavuşur. Kabri Konya’nın Lâdik kasabası mezarlığındadır.