Nihat AYMAK.”KEDİMİZ VE BEN”

Yeşilyurt İlçe Milli Eğt. Md.

Evimiz ilçenin kenarında, bağlık bahçelik tenha bir yerdeydi. Kocaman ceviz ağaçlarımız vardı. Döktükten sonra yeşil kabuğundan ayırır, güneşe serer ve kuruduğundan emin olunca çuvallara doldurup satardık. Eşe dosta vermek ve evde tüketmek içinde ayırırdık bir miktar.
Toprakla, ağaçlarla iç içeydik ama bizi yalnız bırakmayan farelerde çoktu evimizde ve çevresinde. Yiyeceklerimizi onlardan korumak için bir kedi getirmiştik. İşe de yaramıştı hani. Eskisi gibi ayaklarımızın dibinden kaçmıyordu fareler artık. Çok seyrek görmeye başlamıştık onları evde.
Farelerle mücadelede başarı gösteren kedimizin bir kusuru vardı ne yazık ki! Divanın altına tuvaletini yapıyor, oda çok kötü kokuyordu. Sık sık kapıyı açarak dışarı çıkarıp tuvalet ihtiyacını dışarıda gidermesini sağlamayı istedik ama bir türlü buna alıştıramadık. Evin içinde oluşan nahoş kokudan oturamaz duruma gelmiştik.
Annem ve babam, kediyi okula giderken yanıma alıp ilçe girişindeki evlerin yanına bırakmamı istediler. Küçük bir kutuya koyduk ve kucağıma alıp okula gitmek üzere evden ayrıldım.
Okulda sabahçı ve öğlenci olarak ikili eğitim yapılıyordu. Ben öğlenci idim. Bir elimde kitap ve defterlerimi koyduğum çantam, diğer elimde kedinin bulunduğu kutuyla ilerliyordum. Evimizle okulun arası yarım saatlik mesafeydi ve yirmi beş dakikalık kısmında hiç ev falan yoktu. Sol yanıma düşen derenin kenarındaki tenha yolda yürüyordum. Bahar yaklaştığı için dağların eriyen karı dereyi coşturmuştu. Okula vaktinde yetişmek için hızlı yürüyüşüme, bahar güneşi ve ellerimdeki yüklerde eklenince terlemeye başladığımı fark ettim. Gidecek daha çok yolum vardı. Zihnime kedinin bizim eve geri dönmemesi konusu yerleştiği için, onu daha fazla taşımadan derenin öbür tarafına atıp kurtulmak geldi aklıma. Su hayli çoğalmış olduğundan geri bu tarafa atlayabilmesi mümkün olamazdı. Annemin ve babamın bana okula yakın yerdeki evlerin bulunduğu sokağa bırak demelerinin nedeninin bir eve sığınması, ya da çöplerdeki yiyeceklerle hayatını sürdürmesi olabileceğini o an hiç düşünememiştim.
Durdum ve ellerimdeki çanta ile kutuyu yere bıraktım. Nefeslerim ve kalbimin atışı saatin tik takları misali birbirini takip ediyordu. Yere çömelip kutuyu açtığımda kedimiz miyavlayarak kucağıma doğru bir hamle yaptı. Ellerimin arasına alıp doğruldum. Henüz yavru sayılacağı için hafifti. Okul saatim yaklaştığından vakit kaybetmek istemiyordum. Göz göze geldiğimizde bana merhamet hasretiyle bakan bir kardeşimmiş hissi uyandırdı. Ancak geçen her saniye beni okula geç bırakacaktı ve bunu ne öğretmenime, ne de müdür yardımcımıza izah edebilirdim.
Ellerimin arasında göğsüme yaslanmış, kendisini ana kucağında gibi emin ve rahat hisseden kediyi büyük bir hızla derenin karşı tarafına fırlattım. Korkum suyun içerisine düşmesi idi ama öyle olmadı. Suyun üzerinden geçti ve takla atarak yere düştü. Şaşırmış gibiydi, kalktı ve benden tarafa dönerek mahzun bir şekilde yüzüme baktı. “Niçin beni bu ıssız yere bıraktın, niçin önce kucağına alıp sonra attın?” der gibi bakıyordu. Az sonra gökyüzünden karga sesleri gelmeye başladı. Kedimizin üzerinde dönüp duruyordu iki karga öterek. Büyük bir üzüntü, pişmanlık ve mahcubiyet içerisinde onu tekrar kucağıma almak için çareler arıyordum. Tek şey karşıya geçebilmemdi, ancak su o kadar çok ve hızlı akıyordu ki, girdiğim anda beni sürükleyip götürürdü ve çıkabilmem de mümkün olamazdı. Vakit geçtikçe okul saatim yaklaşıyor ve zamanım daralıyordu. Karga seslerine kedimizin miyavlaması karışarak, geri dönüp dönüp bakarak, gözlerimden akan yaşlara mani olamayarak atıyordum adımlarımı.
Uzaklaştıkça kedimizin miyavlamasını da, kargaların seslerini de daha az duyuyordum. Fakat küçücük yüreğimdeki sızı artıp duruyordu.
O gün kendimi hiç derse veremedim. Sadece bedenim sınıfta idi. Anlatılanların hiç birini duymuyordum sanki. Akşam ders bitip dağılınca koşar adımlarla ilerledim evimize doğru. Kediyi karşı tarafa attığım yere geldiğimde ne kedi vardı, ne kedi sesi. Kargalarda yoktu, karga sesleri de. Acaba kargalar parçalamış mıdır diye tüylerinden parçalar gözetledim ama öyle bir şey de görünmüyordu.
Eve geldiğimde halimden üzüntümü ve bir sıkıntımın olduğunu anladı annem. Pişmanlık ve mahcubiyetle gözlerim dolu dolu anlattım olanları. “O çalıların içerisine girip korumuştur kendini kargalardan. Hem fare falan yakalar aç kalmaz. Yürüyerek gider, mahalleleri bulur, üzülme” diyerek teselli etti beni.
Aradan yıllar geçti, üniversiteyi bitirdim. Çocukluğumun geçtiği, ilçenin dışında bahçelerin içindeki evimizde oturuyorduk yine. Henüz öğretmen olarak atanmamış, askere gideceğim günlerin gelmesini bekliyordum. Uzun kış gecelerinde akraba eş ve dostlarımızın evlerine oturmaya gidiyorduk annemle akşam ezandan sonra. Bazen sol yanımızda akan derenin sesi, bazen de yoldaki donan kara bastıkça ayakkabılarımızın altından çıkan “kıyır kıyır” sesleri bozuyordu gecenin sessizliğini. Soğuk güz akşamlarından başlamak üzere, karlı ve ayazlı geceler dahi evden çıkıp yürümeye başladığımızda ortaokul talebesi iken kucağımdaki kedimizi derenin karşı tarafına attığım yere geldiğimizde peşimize siyah bir kedi takılıyor, biz durunca o da duruyor, biz hareket edince o da hareket ediyordu. Misafirliğe gittiğimiz eve kadar bizi beş metre kadar gerimizden takip ediyor, biz içeri girince orada beklemeye başlıyordu. Bazen saatlerce, bazen gece yarılarına kadar oturmamıza rağmen, evimize dönmek üzere dışarı çıkıp yürümeye başlayınca nereden çıkıyorsa çıkıp yine peşimize takılıyordu. Bizi takibe başladığı, yani kedimizi derenin karşı tarafına attığım yere gelince duruyor ve takibini nihayetlendiriyordu.
Artık gece yolculuğumuzda o kadar alışmıştık ki kedinin bu takibine, onu muhafızımız gibi görüp kendimizi daha emin hisseder olduk. Nisan ayı gelip askere gidene kadar hangi gece evden ayrılıp yürümeye başlamışsak aynı yerde peşimize takılıp, hangi saatte dönersek dönelim yine aynı yere kadar bizi getirmeye devam etti.
Ardan geçen onca yıla rağmen bu kedinin o kedi olma ihtimali olup olmadığı aklıma takılıp kaldı hep.