M. Necati GÜNEŞ.”NALBANTLIK VE NİKSAR’DA ESKİ NALBANTLAR”

Eğitimc

“Bir mıh bir nalı kurtarır, Bir nal bir atı, Bir at bir komutanı, Bir komutan bir orduyu, Bir ordu bir ülkeyi kurtarır.”
Nalbant, Arapça “na’l” ve Farsça “bend” kelimelerinin birleşimiyle oluşmuş bir kelime olup, TDK Büyük Türkçe Sözlükte, “Hayvanların ayağına nal çakan kimse” olarak tanımlanıyor. Biraz daha geniş ifade ile nalbant; atların ayaklarına, arazi koşullarına karşı korumak amacıyla nal takan veya yıpranan nalı değiştiren kişidir.
Binek hayvanlarıyla ilgili ortaya çıkmış bir sanat olan nalbantlık, demircilikle birlikte gelişmiştir. Eski dönemlerde hayvanların ayaklarına ve toynaklarına keçe, kalın bez ya da köseleden yapılan ayaklıklar takılırdı. Dayanıksız bu ayaklıkların yerini zamanla madeni nallar aldı. Geçmişte ulaşım, taşımacılık ve çeşitli hizmetlerde hayvanların yaygınca kullanımıyla nalbantlık motorlu araçların yaygınlaştığı 20. yüzyılın ilk yarısına değin önemini korudu.
Askerlikte at ve katırın taşıdığı önemden dolayı hemen bütün ordularda uzun yıllar nalbantlıkla ilgili birimlere yer verildi. Örneğin Osmanlı ordusunun nalbant gereksinimini karşılamak için 1888’de Askeri Baytar Mektebi’nde modern nalbantlık dersleri verilmeye başladı. Kurtuluş Savaşı’nda da Konya’da nalbant yetiştiren bir okul açıldı. Bazı Meslek Yüksek Okulları’nda iki yıllık eğitimle nalbant yetiştirilmekte iken günümüzde bölümün adı değişmiş ve “Atçılık ve Antrenörlüğü” adı altında eğitimlerine devam etmektedirler.
Türkiye’de 1960’lı yıllara değin kırsal kesimdeki en itibarlı mesleklerden biri olan nalbantlık, teknolojinin gelişmesiyle birlikte eski önemini kaybetmiştir.
Nal ve nalbantlık kültürümüzde o kadar yer etmiş ki birçok atasözü ve deyim oluşmuş. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz.
ATASÖZLERİ:
Acemi nalbant gâvur eşeğinde öğrenir/ At ölür nalı kalır, yiğit ölür namı kalır/Ata binen nalını, mıhını arar/ Atlar nallanırken kurbağalar ayak uzatmaz/ Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır
DEYİMLER:
At nalı kadar/ Deve nalbanda bakar gibi/ Hem nalına hem mıhına (vurmak)/ Üç nalla bir ata kaldı
Nal deyip mıh dememek/Nal toplamak/Nalları dikmek/Yok devenin nalı/Nalını sökmek için ölmüş eşek aramak
NİKSAR’DA NALBANTLAR
Sivas eyaleti, Tokat sancağına bağlı Niksar kazasına ait 1840 yılı Temettüat Defterlerine göre nalbantların mahallelere ve köylere göre dağılımı şöyledir:
Bengiler Mahallesi: İbrahim Ağa, Kilimcioğlu Bektaş, Ziferağasıoğlu Hacı Hasan, Duvakçıoğlu Ahmet Ağa, Ahıshavi Süleyman Ağa.
Cellehane(Çilhane) Mahallesi: Mustafaoğlu Ahmet, Osman Ağa, Ali Bazoğlu Mustafa Ağa, Ahishavi Durak Usta, Karamustafaoğlu İbrahim.
Cedit Mahallesi: Sarısalihoğlu Mustafa, Hüseyinoğlu Yusuf Ağa.
Kiremitli Mescit Mahallesi: Karacaoğlu Muhsin.
Matori (Maduru) Mahallesi: Mataracı Hacı Süleyman Ağa.
Dereçay Mahallesi: Marazoğlu Halil.
Hüsamettin(Karşıbağ) Mahallesi: Marazoğlu Hacı Osman
Kazgancı Mahallesi: Yüzbaşıoğlu İsmail
Ayvasönü Mahallesi: Canikoğlu İbrahim Ağa.
Başçiftlik Köyü: Bekir Usta

Cumhuriyet dönemine baktığımızda ise ulaşabildiğimiz nalbantlar şöyle sıralanıyor.
1.Salih TANÇ (1893-1969), Taşra Mah. 2. Mehmet ÖZÜBEK, Taşra Mah. 3. Şükrü ŞENEL, Taşra Mah. 4. İbrahim Çağhan, Ayvazönü Mah. 5.Hüseyin DİNÇER, Taşra Mah. 6. Mustafa DÜNDAR, Kuz Mah. 7. Ahmet KAYNAR, Kaleiçi Mah. 8. Sabri BENDUYLU, Taşra Mah. 9. Sıtkı GÖZE, Bengiler Mah. 10.Abdurrahman YURDAER, Taşra Mah. 11.Hacı Mustafa KARASOY, Çepnibey Mah. 12. Ahmet KARASOY, Çepnibey Mah. 13. Hacı Ali CANİKLİ, Çilhane Mah.
14. Osman CANİKLİ, Çilhane Mah. 15. Mustafa DEMİREL, Taşra Mah. 16. Mustafa TAÇ, Taşra Mah. 17. Nurettin TAÇ, Taşra Mah. 18. Mahmut Türkekul, Bengiler Mah. 19. Kaya ELDİVENCİ, Maduru Mah. 20. Niyazi ELDİVENCİ, Maduru Mah. 21. Cafer ÇAĞHAN, Hanegâh Mah. 22. Ahmet TEPEBAŞI, Karşıbağ (Hüsam) Mah. 23. Selahattin KÖKSALAN, Taşra Mah. 24. Sakin DÜDÜKÇÜ, Kaleiçi Mah. 25. Dadaş Sabri Usta, Çöreğibüyük. 26. Kenan Eraydın, Karşıbağ Mah. 27. İdris KARAKAŞ, Külekçi Köyü

1928-Niksar doğumlu Kaya Eldivenci nalbantlığa 15 yaşında başladığını söylüyor:
Niksar-1928 doğumluyum. Maduru mahallesindeniz, bize Kavlaklar diyorlar. Babam Osman Eldivenci. Gaziahmet İlkokuluna gittim, 7 yıl okudum. Benim oyunum da horoz dövüştürmekti. Arkadaşlarım aşık oynar, ben horoz dövüştürürdüm. Babamlar Selâfendilerin çiftlikte ortakçılık yaparlardı. Ben 15 yaşına kadar o çiftlikten Hüseyin amcamın dükkânına bostan taşıdım. 15 yaşımdan sonra Taşra mahallesinden Nalbant Salih Ustanın yanına çırak girdim. Askere gitmeden ayrıldım. Gaganların hanı vardı, Halim Ağanın hanının altında askere gidene kadar nalbantlık yaptım. Halim Ağanın hanı, Nalbantlar Camisinin karşısındaki aralıktan çıkılan o arka sokakta idi. Askerlik dönüşü artık kendi adıma değişik yerlerde çalıştım. Kardeşim Niyazi askerden geldikten sonra Tıraşlıoğlu’nun Hanını beraber çalıştırdık. Birader aynı zamanda hafta içinde yaptığı nalları diğer malzemelerle beraber Akkuş pazarına götürüp satıyordu, o geçimini aynı zamanda pazarcılıkla da sağlıyordu.
Eskiden o kadar çok nalbant vardı ki!
Benim bildiklerim Taşra’dan Mehmet (Özübek) Usta vardı, Onun dükkânı aşağıda, Leylekli Köprü’nün altında idi. Hatta askerden geldikten sonra iki sene onun yanında çalıştım. Mehmet Ustanın oğulları Durmuş ve Duran (Özübek) ustalar idi, iki kardeş de nalbant idiler. Duran ağabey sonradan Çarşıbaşı’nda bakkallık yaptı. Onların çırağı nalbant Kenan vardı, daha sonra jipcilik yaptı. Yine Taşra mahallesinden Nalbant Hüseyin vardı. Kepçelinin orada, Dr. Hüsamettin Beyin muayenehanesinin hemen arkasındaki handa idi. Nalbant Mahmut, Hacı Ali vardı benden büyük. Hacı Osman, Tırıkların Hacı Mustafa ve kardeşi Ahmet Karasoy vardı. Kocaağaların hanını çalıştırıyor ve nalbantlık yapıyorlardı.
Benim zamanımda aşağı yukarı 15-16 tane nalbant dükkânı vardı. Akranlarımdan Taşra mahallesinden Mustafa ve Nurettin Taç kardeşler, Urumoğullarından Selahattin, Nalbant Abdullah vardı. Nalbant Dadaş Sabri Erzurum’dan gelme idi ve Fatlılı Ali Çavuş’un evinin altında nalbantlık yapardı. Ünye Hamamından aşağıda oturuyordu. Nalbant Sıtkı vardı. Ethem Dicle ise önce han çalıştırıyordu daha lokantacılığa başlamamıştı.
Kara mıh, dökme mıha göre daha sağlam olurdu
Bir tezgâh, bir örs, iki çekiç, bir yonacak, bir kerpeten, bir kıskaç olur. Çekiçlerden biri nal çakmaya biri nal dövmeye kullanılır. Törpü, burunsak (Yavaşak), ip, kesim makası, nal, mıh.
Nalları kendimiz yapardık. Ben kıyı vurmak şartıyla beş dakikada bir nal dökerdim. Üç sene Salih Usta’ya nal dövdüm, hem de nal çaktım. Bir de nalın hazırı vardı, hazır kesilmişi pres nal derlerdi. Atların nalları bir numaradan beş numaraya kadar büyüklüğüne göreydi. Sacların kalınlığı da milim milimdi. İki milim, üç milim, dört milime kadar pres nal vardı. Pres nalları da yine atın ayağına göre örs üzerinde çekiçleyip şekil veriyorduk.
Mıhlarımız yani nal çivileri iki cins olurdu. Biri hazır dökme mıh, diğeri de demircilerin yaptığı kara mıh. Kara mıhı hem Niksar’daki bazı demirciler yapar, hem de Zile’den ve Suşehri’nden gelirdi. Yük taşıyan araba atları için demircilerin elde döverek yaptığı kara mıh kullanırdık. Hazır dökme mıha göre daha sağlam ve dayanıklı olurdu. Dökme mıhlar ise tez aşınırdı.
At yatarken nal çakılmaz
At, eşek, katır, öküz gibi hayvanlara nal çakılır. Demirden halka vardır, atı oraya yularından kipçe bağlar, ya sahibine ya da çırağına tuttururduk. Ondan sonra nalbant başlar çalışmaya. Önce ayağını tırnağını yontar, uzayan tırnaklarını keser, sonra oraya ayağına göre nalını koyarak çakardık. Atın tırnağının ucunu kesip de törpüleyerek şekil vermeye kıracak derlerdi ve son işlemdi.
Atın kuyruğunu dirseğinden bağlarsan at kımramaz, hareket etmez. Fazla hayın atları burunsakla (yavaşakta derler) burnunu kıstırırsın, o zaman onun açısıyla pek fazla kımramazlardı. At yatarken nal çakılmaz.
Ben hanı çalıştırdığım zamanlarda hafta arası köylere gidiyordum. 11-12 köye ben öküz çakmaya giderdim. Elmüdü’de çok öküz çakardım. Zera’dan Keltepe’den Başçiftlik’e 10 sene gittim. Niksar’da dersen 11-12 tane köye gittim: Güdüklü, Onan, Leğen, Eryaba, oradan bu yannı dönünce Arguslu (Ardıçlı), Buhanı, Zera, Ustahasan, Ehen, Hacılı, Tis, Sulugöl, Ereç. Köylerde at, eşek, katır çakardım ama en çok öküz çakardım. O zamanlar traktörler yoktu, traktörün yaptığı işi o zamanlar öküzler yapardı, dolayısıyla biz de köylerde en çok öküzlere nal çakardık. Senede bir baharın bir de harmanda köylere giderdik. Özellikle harman dönemi hep köylerde olurduk, çünkü hayvanları nallatmanın ücreti harman döneminde aynî olarak ödenirdi. Mesela bir çift öküzü bir ölçek buğdaya çakıyorduk. Bir ölçek buğday o zaman 25 kiloydu. Sonradan motorlar çıktı, traktörler çıktı, öküz işleri biraz gevşedi. Ondan sonra ben de artık köye gitmeyi yavaş yavaş bıraktım.
En çok Başçiftlik’e gidiyordum, 600 hane vardı o zamanlar. Normalde bir gitmemde 15-20 gün kalıyordum. Bir keresinde hanımı çocukları da aldım ev tuttum, Başçiftlik’te üç ay kaldım. Perşembe Yaylası’nda ise daha çok at olurdu. Elmüdü’ye öküz çakmaya giderdim. Oradan da Perşembeye geçerdim. Elmüdü’den Perşembe Yaylası’na dağ yolu vardı, oradan giderdim.
Nalbantlıktan hırdavatçılığa geçen Cafer Çağhan ise Nalbantlık yıllarını bakın nasıl anlatıyor.
1935 Niksar doğumluyum. Babam Haşaroğlu İbrahim Çağhan, mahallede iki devre muhtarlık yapmıştır. Bizim mahallenin ismi çok. Eski ismi Hanegâh Mahallesi, şimdiki Gazi Osmanpaşa Mahallesi. Kültür Mahallesi ve Ayvazönü’de derlerdi. Burada doğup büyümeyim çok şükür.
İlkokulu Albayrak’ta okudum. İlkokul bittikten sonra bir müddet bahçıvanlık yaptıktan sonra babam dedi ki; “Seni bir sanata vereyim, Terzi Duran Çekenoğlu akrabamız. İster ona, ister Nalbant Mehmet Usta’ya git.” Ben de Leylekli köprüye geldim, baktım. Duran abinin oraya girmeye utandım, oradan aşağıya indik. Köprünün beri tarafındaydı Mehmet (Özübek) ustanın dükkânı. Nasip nalbantlıkmış, nalbant olduk. Mehmet Özübek benim esas ustamdır. 1958’de askerden gelince nalbantlık mesleğine devam ettim ve hâlâ bu dükkândayım. Duran Özübek ile de aynı bu dükkânda çalıştık. Bir arada yanımızda han ve kahve vardı, onu da çalıştırdık ve böyle devam ettik. Ondan sonra baktık ki nalbantlık gitgide düşüyor biz de çeşitleri değiştirdik ve bu şekilde ufak tefek işler ile uğraşıyoruz. Nalbantlığı bırakalı 20-25 sene oldu. Çok şükür bir avaralık bir meşgale olarak bu hırdavat işini yürütüyoruz. Çocuklarımızda yetiştirdik çok şükür. Biri Ankara’da biri Konya’da, işleri de güzel.
Eski Nalbantlardan hatırladıklarım
Eski nalbantlara baktığımızda Dış (Taşra) mahallesinden Nalbant Sabri Usta, Şükrü Usta vardı o da dış mahalleden. Sonra Mustafa Usta hanın karşısında o eski ustalardan, Salih Usta çok derin ustaydı bazen derdi ki çocuklar biz geldik gidiyoruz, size bazı şeyler öğreteyim derdi. Mesela hayvanların yarasını oksijenle yıkadıktan sonra toz şeker ekin bunu kurutuyor derdi. Ben de pek hevesim olmadığından pek de üzerine düşmedim, her adama bu sırrı vermezdi ama bana da verdi. İşine çok titiz bir adamdı. Onun damadı Kaya Usta da nalbanttı. Bir de bir hiç unutamıyorum, şurada demirciler vardı, şurada da Pazar yeri vardı Mustafa Emmi ineği getirdi, burada ineğin şurasından böğründen kızgın demiri soktular. Eli ile ineğin çürümüş etlerini aldı. Öyle tedavi etmişti, o da hayret bir şey. Böyle bir vakit geçirdik işte.
Nalbantlık nedir, Nalbant ne iş yapar?
Hayvanlar rahat yürüsün diye icat edilmiş bir şey. O da hayret hayvanın ayağına mıhı çakıyorsun hiç acımıyor ama usulü ile çakarsan. Tabii çiviler dışarıya doğru meyillidir ona dikkat etmek gerekir.
Şimdi diyelim hayvan gayet sert, baş olmuyor. Burnuna ağaçtan yapılmış kıskacı takıyoruz. Hatta bir gün üç dört kişi burada çalışıyoruz baş edemedik hayvanla. Köylü vatandaşın biri geldi “Yahu ne uğraşıyorsunuz” dedi “Ne yapalım” dedim. “Atın kafasını yukarıya bağlayalım, burnuna kıskacı takıp yem torbasına taş dolduralım. O zaman rahat durur” dedi. Öyle yaptık da rahatlıkla çaktık nalı. Hiç bilmediğimiz bir şeydi. Ama el elden üstündür derler ya. Katırlara nal çakması daha zor oluyor. Onlar daha hayın oluyor, hiç durmuyorlar, zahmetli oluyor. En uysal olanı da merkepler, atların ise uysal olanı da var yaramaz olanı da.
Şimdi nalı çakarken bir adam hayvanın ayağını çok sağlam ve gayet düz tutacak. Yani aşağıya doğru tutarsa derin kaçar, derin kaçmaması için düz tutmak suretiyle tırnak yonulur. Ondan sonra da nalı uydurup tırnağa göre takarız. İşte böyle yani, köylüler bile alıştılar. Köylü nalını mıhını alıyor, kendisi yapıyor. Şimdi nalbant arayan yok, kendileri yapıyorlar.
Günümüzde nalları Zile’den temin ediyoruz. Eskiden sürekli çalışıyoruz, yetiştiremiyoruz. Buradan çeşit götürdüm Zile’ye, oradan da malzeme alıyoruz. Zile’nin demircilerine dedim ki; Siz yapamaz mısınız, aha size at, eşek nalı ölçü getirdim. Hâlâ benim götürdüğüm ölçüye göre at nalı eşek nalı yapıyorlar. Dolayısıyla alıştırdık şimdi kamyon işi Samsun’a ve Sivas’a Zile’den gönderiyorlar, çalışkan adamlar. Mesela Ali Özparın, İshak Taşer ondan sonra Sabri ve Mustafa Kansular biraderler. Hurda toplayıp onlara satıyorduk, güzel adamlar Allah selamet versin Bunlar toptan demir işleri ile uğraşıyorlar.
Çiviler Türkiye’de üretiliyor, önceden İsveç’ten geliyordu. Nallar şurada (hepsini göstererek anlatıyor). Bu at nalı, şu da merkep nalı. Bunlar Zile’de yapılıyor şimdi eskiden biz yapıyorduk. Nalbant yapısı olsa daha kalın olur, demirci yaptığı için ince oluyor.
Nalbant Pala Mustafa TAÇ’ın yanında çıraklığa başlayan Sıtkı Ünlü o yılları hiç unutamadığını söylüyor:
1941 Niksar doğumluyum. Babam beni Nalbant Mustafa Taç’ın yanına çıraklığa verdi. Ben onun yanında işe başladım. Benim çıraklığım Halin karşısındaki Orucoğun dükkânının üstünde yanan yerde başladı. 1960 senesinde orası yandı. Pazartesi Pazarının karşısında şimdiki Aile Sağlık Merkezi’nin olduğu büyük binanın olduğu yerdeydi. Ondan sonra bizim evin altına göçtük. Mustafa amcayla beraber bizim evin altına ikamet ettik. Askerde radyatör tamirciliğini öğrenmiştim. Niksar’a dönünce ustam Mustafa Taç ile nalbantlığı bırakıp bu işe başladık. Daha sonra ise ben sınavı kazanarak tekelde işe başladım ve oradan emekli oldum.
Nalbant Erbaalı Şükrü usta varmış. Burada evlenmiş burada kalmış. Ben ustamdan duyduğumu söylüyorum. 50 senesinde vefat etti. Nalbant Şükrü usta çok namlı bir ustaymış. Kendisi pala bıyıklıymış. Ustalarının vasiyeti olan palabıyık namını ustalarımın ikisi de – Mustafa ve Nurettin Taç- ölene kadar yürüttüler.
Azgın hayvanların nallanması çok zor olurdu.
Azgın bir hayvan olduğunda gücümüz yetmediğinden burun kıskacı derlerdi daha da baş edemedikleri zaman ön ayağını bağlarlar, arka ayağını daha hoplatamaz. Mesela köylere öküz çakmaya giderdik ustamla. Gücümüzün yetmediği büyük hayvanlarda ön iki ayağını bağlarlar arka ayağından da bir iple germeç yaparlar, arka ayağı öne geldim mi yanına devirmeye mecburdur. O zamanda hayvanlar çökerlerdi. Ayaklarını bağlarlar, boyunduruğu kaldırırlar, altına üçayak daldırırlar ve hayvanı yukarı kaldırırlardı. Öküz ayağında çakılma öyleydi.
Her nalbandın gittiği köyler vardı
Ova köylerine daha çok giderdik. Buzköyü, Eskidir, Camidere, Fatlı… Buralara çok giderdik. Zaten her nalbandın gittiği köyler vardı. Diğer nalbantlar o köylere gitmezlerdi. Köylerde para karşılığı değil de buğday karşılığı iş yapılırdı. Köylüde para olmazdı ki. İşte kiminden bir şinik, kiminden iki ölçek, alacağı ne kadarsa harman zamanı araba ile gidilir alacak karşılığı o buğdaylar toplanırdı. Yani takas usulü geçerliydi.
Nallarımızı kendimiz hazırlardık
Nalları hazır aldıkları zamanda oluyordu ama genelde kendileri hazırlarlardı. Vatandaşın istediği kalınlıkta sacdan mastarla nal kesilirdi. Sacları keserken usta tutar, çırak vururdu. Nal kesildikten sonra şekil verilir ve yine nalın kıyılarına vura vura kıyılama yaparlardı. Böylece hayvanın kayması önlenirdi. Daha sonra üç bir tarafa, üç diğer tarafa olmak üzere altı delik delerlerdi. Fazla tırnak atan hayvanlarda nalların önüne de üçer tane kanca gibi vururlar ki taşta tutsun diye. Tabi bu her ustaya mahsus değil. At arabalarını koşulan atların nallarının önleri daha fazladır, taşlara vurmasın diye.
Hayvanı nallamadan önce rahatlatırdık.
Nalbantlıkta esas ustalık yonacakla tırnağın alınması ve mıh (çivi) çalmaktır. Yonacakla tırnağı fazla alırsanız ete gelir hayvan topallar. Yine nalı mıhlarken çok derine çakarsanız ete gelir, hemen dışarı verirseniz tırnağı kırar. Mıhı uygun şekilde çaktıktan sonra tırnaktan çıkan mıhın ucunu kerpetenle çevirip fazlalığını kesmek gerekir.
Nalbantlar bir de atlara berberlik yaparlardı. Atların sırtının yanmaması için senede iki defa özellikle sırt bölgesindeki kılları kırkarlardı.
Yine nal çakmadan önce atları rahatlatmak için, önce kaşağı ile sonra da gebre (Atı tımar etmekte kullanılan kıldan kese) ile tımar ederlerdi. Nasıl hamama gidenler orada keselenip kirlerinden kurtuluyorlarsa; atında sırtındaki toz ve kirden kurtulması için ıslatılan gebre ile kaşır gibi temizlenirlerdi.

Çepnibey Mahallesinden Ali Yücel Karasoy ise babasının nalbantlık yıllarını anlatıyor:
1960 Niksar doğumluyum. Çepnibey Mahallesinde oturuyorum. Eskiden nüfus kaydımız Bennak Mahallesindeydi. Ailemize Kara Yusuf oğulları diyorlar. Fakat bir komşumuzun bir lafıyla Tırıklar da deniyor ama tapu kayıtlarında Karayusufoğulları olarak geçiyor.
Babam Ahmet Karasoy ile amcam Mustafa Karasoy eskiden Ziraat Bankası’nın üstünde Kocaağaların hanında nalbantlık yaparlar ve hanı işletirlermiş. Nalbant Mahmut’la birlikte çalıştıklarını da söylerdi. Zamanla nalbantlık mesleğinin önemini azaltması üzerine babam evin önünde nalbantlığa devam etmeye başladı. Eski nalbantlardan olduğundan özellikle yukarı köylüler genelde babama gelirler, hayvanlarını yani atlarını eşeklerini nallatmak için sıraya girer, bizim bahçeye hayvanlarını bağlarlardı. Nalbantlık mesleği arabalar çoğalınca bitti, köreldi iyice ancak babam ölene kadar nalbantlık mesleği ne devam etti. Babam tanınmış bir nalbanttı. Onun içinde bir meşgale oldu son dönemlerinde.
Babam aynı zamanda hayvanların ayaklarında hastalık olduğunda onları da tedavi ediyordu. Özellikle hayvanlar topalladıklarında, ayaklarına basamadıklarında babam onları tedavi ediyordu. Hayvanların ayaklarından kan alıyordu, özel bıçağı vardı onunla hayvanların tırnaklarının üst kısmından kan alırdı. Tabii nereden alacağını kendisi biliyordu.
Babam nalları kendi imal ediyordu. Çarşıdan kalın sac alıyor, onları kesiyor deliyor şekillendiriyor ve kullanıyordu. Tabii ki çarşıdan hazır nal aldığı da oluyordu. Evimizin altındaki nalbant odasında örsü, çekici her türlü aleti vardı. Orada imalatını yapıyordu. Tabii nalların kalıpları vardı, o kalıplar büyüklüğüne göre numaralıydı. O kalıplara göre çiziyor, kesiyor deliyordu. Nalların özel çivileri de vardı, aynı zamanda çivi de imal ediyordu. Fırının önünde ateş yakıyor, demirleri eritiyor, bilhassa öküzler ve atlar için özel çivileri imal ediyordu. Şapkalı çivi derdik biz onlara, onlardan yapardı babam.
Bizim eve ilk girildiğinde alt katta sağda ahırımız, sol tarafta ise nalbant odası vardı. Babam genelde sol taraftaki o odada çalışırdı. Nalları, çivileri orada imal ederdi.
Nal çakma işini alırsın istediğimizde önce hayvanın ayağına tuttuktan sonra yonacakla nalın yerleştirecek yeri ayarlardı. Tırnağını alır düzeltir nalı oraya yerleştirirdi. Nalı çaktıktan sonra tırnağını törpüler sanki manikür pedikür yapardı…
Uğur Gül, dedesi 1309 (1893) doğumlu Salih Ustayı anlatıyor:
Salih (Tanç) Usta Niksar’ın en eski nalbantlarından imiş. I. Dünya Harbi’nde ve Kurtuluş Savaşı’nda altı yıl savaşmış. I. Dünya Harbi’nde Arap topraklarında Yemen’de, Sana’da savaşmış. Kurtuluş Savaşında süvari askeri imiş, hep önlerde savaşmışlar. İstiklâl Savaşı madalyası vardı.
Dedem nalbantlığı süvari askeri olduğu için askerde öğrenmiş. Sadece nalbant değildi, bir veteriner kadar hayvan hastalıklarından anlar, tedavi ederdi. Mesela soğuk algınlığına yakalanan hayvanlar için orta boy bir balkabağı seçip onu bütün olarak pişirttiriyordu. Daha sonra o bütün balkabağının üzerine delikler deliyordu ve yem torbasının içine koyduruyor, hayvanların onu solumasını sağlıyordu.
Nal keseceği zaman eğer çırakları yoksa beni çağırır ve oğlum gel, çekiç vur derdi. Ben de savaş anılarını anlatırsan çekiç vururum derdim. O savaş anılarını dinlemek çok hoşuma giderdi. Hatta at pisliklerinin içinden arpa tanelerini temizleyip yediklerini anlatır, anlatırken gözleri dalar o günlere gider ve her seferinde de ağlardı.
Dedem atlı asker yani süvari olduğu için askerde nalbantlığı öğrenmiş ve askerden döndükten sonra nalbantlık yapmaya başlamış. 1309 (M.1893) doğumlu olan dedem 1969’da 86 yaşında vefat etti. Dedemin yanında birçok nalbant yetişti. Bildiklerim babam damadı Mehmet Kaya Gül, yine bizim mahalleden (Taşra Mah.) Selahattin Şimşek, Mustafa Demirel, Kaya ve Niyazi Eldivenci kardeşler, Hacı Ali ve Osman Canikli Kardeşler…
KAYNAK KİŞİLER:
1.Kaya ELDİVENCİ (NİKSAR-1928) 2.Cafer ÇAĞHAN (Niksar-1935) 3.Sıtkı ÜNLÜ (Niksar-1941) 4.Nurettin CANİKLİ(Niksar-1947) 5.Uğur GÜL(Niksar-1954) 6.Ali Yücel KARASOY(Niksar-1960)

KAYNAKLAR:
1.Dr. Coşkun ÇAKIR; 19. Yüzyılda Bir Anadolu Şehri NİKSAR (Ekonomik ve Sosyal Yapı), Alfa Yay., 2001, İstanbul
2.http://www.tdk.gov.tr/index.php…
3. http://www.unutulmussanatlar.com/2015/09/nalbantclk.html
4. http://meslekler.com.tr/N2.html
5. http://www.nkfu.com/nal-ile-ilgili-atasozleri-deyimler-ve-…/
6. https://www.lafsozluk.com/…/nal-nedir-ne-demektir-ilgili-de…
Fotoğraflar M. Necati GÜNEŞ, Kemal ÖZBAY, Murat TAÇ, Muzaffer TAÇ, Ekrem TAÇ, Uğur GÜL ve Ünal TÜRKEKUL arşivlerinden alınmıştır.