Hüseyin YEĞNİDEMİR.”KALAYCI ÇIRAĞI”

Benim çocukluk yıllarımda bugünkü gibi yemek masalarını porselen tabaklar süslemiyordu. Çelik tencereler yoktu. Mutfaklarda kullanılan tencereler, tabaklar, bardaklar, su kapları bakırdan yapılırdı. Bunlar Zile yöresinin deyimi ile su taşımasına yarayan helke, su tası, sitil, kazan, kuzu kazanı, bağ leğeni, çamaşır kazanı ve leğeni, yağ tavası, lenger, kirpikli sahan vs. Bunlardan bazıları her yıl bazıları ise 2-3 yılda bir kalaylanırdı.
Şehirlerde kalaycı dükkânları vardı. Kalayı silinmiş, bakırı çıkmış kaplar buralarda kalaylatırdı. Köylerde yaşayanlar için seyyar kalaycılar vardı. Bunlar köy köy gezer, uygun bir mekân bulur, körüklü ocak tezgâhı kurulurdu. Köyün tellalı akşam yüksek bir yere çıkarak kalaycının geldiğini “Kalaycı geldi, kalaycı geldi” diye bağırarak duyururdu.
Bir kalaycı ekibi üç kişiden oluşurdu. Usta, kalfa ve çırak. Usta temizlenmiş kapları kalaylar, kalfa bakır kapları su, kum ve bez kullanarak temizlerdi. Çırak ise işin en zor kısmını yapardı. Esas işi körük çekmekti. Ayrıca etrafın temizliğini yapar, kalaylanmış kapları sahibine teslim ederdi. Hangi ailenin kapları kalaylanıyorsa o aile yemek verirdi. Çırağın diğer bir vazifesi de aileler tarafından hazırlanan bu yemekleri getirip boş kapları yine teslim etmekti.
Çırağın vazifeleri bununla da bitmezdi. Ustanın abdest suyunu ısıtır, ibrikle dökerdi. Akşamları yatakları serer, sabahları toplardı. Sabah erkenden körüğü yakar, çay suyunu ısıtır ve demler. Çırak olmadan gerçekten zor bir iştir. Bir kalaycının ekipmanları körük, kömür, kalay, nişadır, pamuk ve çeşitli boyda kıskaçlardan oluşurdu. Tabi bu eşyaları taşımak için de bir eşek lazımdı.
İlkokul 3. sınıfa geçtim yaz tatili başladı. Komşumuz Karaböcük’ün Ömer Usta Çekerek’ten haber yollamış anneme. Hüseyin’i Çekerek’e gönder bu yaz benim yanımda çırak olarak çalışsın diye. Annem beni bir kamyona bindirip Çekerek İlçesi’ne gönderdi. Ömer Usta’nın kardeşi Mahmut Usta’nın evine gittim. Üç dört gün burada kaldım. Yaşıtım olan Mahmut Usta’nın oğlu İsmail’le güzel vakit geçirdik.
O zaman Çekerek’te cumartesi günleri Pazar kurulurdu. Mahmut Usta çalıştığı köyden Çekerek’e geldi. Beni de yanına alarak Koyunculu Köyü’ne gittik. Orada sıra ile Kadışehri, Kalaba, Gümüşlük, Yankı ve en son Örencik Köyü’ne gittik. Her köyde yaklaşık on beş gün çalışıyorduk. Örencik Köyü’nde çalışırken bir gün körüğün başında yorgunluktan uyuklamışım. Usta kıskaçla tuttuğu kızgın bakır su tasını yanağıma sürdü. Çığlıkla kendime geldim. Acı içinde koşarak yakında bulunan köy çeşmesine gittim. Başımı suyun altına tuttum. Sesimi duyan ve beni gören hanımlar başıma toplandılar. Yüzümdeki yanığı gören bir kadın koşarak gittiği evinden yoğurt getirdi ve yüzüme sürdü. Beş on dakika sonra acım azalmaya başladı.
Ben hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Etrafımdaki kadıncağızlara yalvarıyorum. Bana dedemin köyünü tarif edin gideyim diye. Kadınlar bu köyün çok uzak olduğunu, yolda kurda kuşa yem olursun diye teselli ediyorlardı. Beni çalıştığım yere geri gönderdiler. Yaşlı bir hanım bana bir merhem getirdi ve her gün bunu sürmemi istedi. Merhem halk tabiriyle kocakarı ilacı denilen kendi yaptığı bir ilaçtı. Beş on gün sonra yüzümdeki yanık iyileşti.
Okulların açılmasına bir hafta kala elimizdeki işleri bitirdik. Zile’ye dönmek için hazırlıklara başladık. Bir sabah güneş doğmak üzereydi. Örencik’ten ayrıldık. Ömer Usta eşeğe bindi. Dursun Kalfa ile ben yürüyerek yola koyulduk. Gün boyu yürüyüp gece de yola devam ettik. Gece yarısı Deveci Dağı’nın zirvesinde yorulunca mola verdik. Çeşmenin başında köyden verdikleri yiyecekleri yedik ve biraz dinlendik. Sonrası yine yola düştük. Gökyüzü yıldız kaynıyor, ateşböcekleri tepemizde uçuşuyordu. Etraftaki çalılıkların gölgeleri her biri bir hayalet gibi üzerimize geliyordu sanki. Aylardır giydiğim ayakkabının altı delinmiş, burnu yırtılmış parmaklarımın yarısı dışarıda geziyordu. Ancak ne yorgunluk, ne de acı hissediyordum. Çünkü evimize, anama gidiyordum artık.
Tanyeri ağardığında Zile’nin ışıkları görünmeye başladığında içimde bir hasret duygusu kıpırdayınca dertli dertli bir iki türkü mırıldandım. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte yayan yirmi dört saat süren yolculuk sona erdi.
Evden içeri girdiğimde anacığım ocak başında çorba pişiriyordu. Ömer Usta anneme: “Hüseyin’e giyecekler hazırla hamama gideceğiz” dedi ve kendi evine gitti. Anamla sarılıp ağlaştık ve hasret giderdik. O kadar yorgun ve uykusuz kalmışım ki oturduğum minderin üzerinde uyuyakalmışım. Uyandığımda akşam olmak üzere idi. Anama selendim, ustam geldi mi diye. Anam gelip boynuma sarıldı. Gözleri dolu dolu: “Ah yavrum ustan geldi ama ben çok uğraştım ama seni uyandıramadım, gittiler. Hem onlar dün gittiler, sen iki gündür uyuyorsun” deyince nasıl yorulduğumun memlekette, ana ocağında farkına varmış oldum.
Ustamın Çekerek’te bana yaptığı zulmü anneme anlatamadım. Çünkü o bir anaydı çok üzülürdü. Zaten o dönemlerde bir anne veya baba çocuğunu çırak olarak ustasına teslim ederken: ”Bu çocuğun eti senin, kemiğin benim, bunu adam et” derlerdi. Bilmem bu ne kadar doğru bir sözdü. Küçük bir çırağın yüzüne neşter atar gibi kızgın bakır parçasını sürecek kadar mı?