M. Nedim Tepebaşı.”İLK ORUÇ”

USARE DERGİSİ 18. SAYI

Başlık, Ömer Seyfettin’in “İlk Namaz” öyküsü gibi oldu ama niyetim nazire yapmak değil asla, haddimi de hududumu da bilirim. Eskiden hep böyle ilkler olurdu, kastım odur sadece! Ben “eskiden” dediğim her sözümde genelde kendi geçmiş yıllarımı kast ederim yani tanık olduklarımdan söz ederim. Bilmediklerime karışmam da uzanmam da. Daha bilmediklerimiz neler vardır kültürümüzde, sayısını bilmiyorum.
Ben bu başlığı öykü olarak yazmayacağım, Ömer Seyfettin’e saygısızlık etmem, geçmişteki uygulamalarımızı, kültürümüzü hatırladım, yâd etmek istedim sadece, yaşatılabilirse de ne âlâ.
Şimdilerde böyle bir şey yok, çok çabuk değişiverdik, hem de çok çabuk, ya da kültür emperyalizmine teslim olduk, başkalarının kültürü çok güzelmiş gibi kendi kültürümüzü beğenmez olduk yani ya hepsi, ya da biri veya birkaçı bizi bizden uzaklaştırdı!
Çocukluğumdan hatırladığım güzel kültürümüzdeki anılarımdan bir tanesidir ilk tuttuğum oruç için kutlama yapılması. Ben çocukluğumu iyi hatırlarım; dört yaşımda değildim, daha küçüktüm. O zamanlar, belki de çok zayıf, çelimsiz olduğumdandır, oruç tutmak istediğim halde; “Daha çocuksun, öğleye kadar tut, sonra bunları birbirine ularız, dikeriz, tümlenmiş olur.” derlerdi, fakat beni ikna edemezlerdi. Orucun birbirine dikileceğine hiç inanmazdım, hep oyalama taktiği olarak görürdüm bu sözü.
Şimdi düşünüyorum da; zoru başarmak bir çocuk için kahramanlıkmış meğer. Çocuksu da olsa iyi bir çaba değil mi? O yıl Ramazanın ilk günleri; tutarım, tutamazsın mücadelesi ile geçti. Hâlbuki gerek yoktu, her çocuk için, herkes için söylüyorum, bana göre çocuk oruç tutmak istiyorsa tutmalı, bırakın tutsun, o başarıyı yaşasın, başarmaya ilk adımı atsın ki ileri yaşlarında, zorluklar karşısında hemen pes etmesin, uğraşsın, direnmesi gerekenlere dirensin! Bu açıdan baktığımda şimdi daha bir önemsiyorum benzer davranışları.
İlk denemeden sonra önü açılmıştı oruçların. Artık kimse durduramıyordu beni, başarmanın tadını almıştım çünkü. Baktılar ki ben durdurulamıyorum, bu sefer de sahurda; “Karnını iyi doyur; acıkmayasın, suyunu iç, sonra susarsın.” telkinleri yapılmaya başlamıştı. Öğleden sonra olunca sürekli yöneltilen soru; “Acıktın mı, susadın mı, nasılsın peki?” oluyordu. Ne diyeceksin; anne baba endişesi, özellikle de anne merhameti işte! Hiçbir şey olduğu yok, aklına getirilmese acıktığını anlamayacak hâlbuki. Gereğinden fazla ilgi, gereğinden fazla endişe de iyi değil, bence çocuk böyle böyle alışmalı hayatın getireceklerine de! Geçenlerde bir uzman doktorun yorumunu okudum, “Bir hastam var obez, o hâle nasıl geldiğini irdeledim, acıkmaktan korktuğu için çok yemekten o hâle gelmiş anladım ki!” diyordu. Bu da yanlış işte; acıkmamak için çok yemek. Hâlbuki insan vücudu, nerede ki her duruma çok çabuk adapte olurmuş.
Akşam saati yaklaşınca evdekiler sırayla evin önündeki ayazda yani çardakta ve sofada sırtlarında gezdiriyorlar beni. İstemiyorum ama “Sevaptır oğlum, bize de sevap gelir!” diyorlar, eh, onları sevaptan mahrum bırakmayalım bari dercesine razı oluyorum. Akşama biraz daha yaklaşınca bu sefer yola, o günün şartlarında caddeye çıkarıyorlar evin benden büyük çocukları. Caddeye çıkınca görüyorum ki yalnız ben değilmişim, en küçükleri ben görünsem de sayısını bilmediğim, çok diyebildiğim sayıda çocuk abisinin, ablasının sırtında birlikte geziniyorlar.
İftar saati yakın olduğu için herkes evine dönüyor, mahallenin amcalarının, abilerinin, bu çocukları görünce ne kadar da mutlu olduklarını hatırlıyorum şimdi, başkasının yaptığı iyi bir işe sevinmek de mutlulukmuş o zaman demek ki! Hatta bu mutluluğa ortak olmak için, onlar da çocukları sırtlarında gezdirmek, aynı şekilde; “Bize de sevap olsun!” diyerek bu başarıyı kutlamak ve mutluluğu paylaşmak istiyorlardı. Benim gibi çekingen çocukların isteksizlikleri karşısında mahzun da olmuşlardı. Kimisi de hiç değilse çocukların başı okşuyor, yanaklarından öpüyor; “Öpücüklere orucun tadı bulaşmış, oh ne güzel!” veya benzeri sözler söylüyorlardı.
Şimdilerde böyle şeyler yok herhalde, duymuyorum ve de görmüyorum çünkü. Şu anda yani yazının tam da burasında, Dede Korkut hikâyelerinden “Bamsi Beyrek’e Ad Konulması” hikâyesi aklıma geldi. Çocuğa ad konulması için bir kahramanlık göstermesi gerekirmiş ya eskiden Türklerde. İşte ilk oruç da bence bir kahramanlıktır, belki de bu sırtta gezdirmeler de bu kültürün bir uzantısıdır.
Var olun, iyiliklerle anılın inşallah, kültürümüzü ören büyüklerimiz, şimdikilere de ibret olsun, başka ne diyeyim ki!