Gənc yazar Kamran Murquzovun şeiri “Usare” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun Ön Asiyada Türkdilli təsəvvüf ədəbiyyatının ilk böyük nümayəndəsi, sufi-şair Yunus Əmrəyə həsr olunmuş “Azerbaycan toprağına düşüp güzarın, Yunusum!”” adlı şeiri Osmanlıtürkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Kahramanmaraş şəhərində fəaliyyət göstərən “Usare” iki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 14. sayında dərc olunub.
“Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, bundan öncə tərcüməçi-jurnalist Kamran Murquzovun bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 44 yeni sayında dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidməti

M. Nedim Tepebaşı.”ÖĞRENMEK VE ANLAMAK” (DENEME)

USARE DERGİSİ 14. SAYI

Düşünüp gözlemliyorum da bireysel ve toplumsal hayatı şekillendirmeye ve güzelleştirmeye, öğrenmek ya da bilmek tek başına yetmiyor; bir de öğrenilenleri anlamak ve çözümlemek gerekiyor. Aslında anlamak da yetmiyor, doğru anlamak gerekiyor bir de öğrenilenleri.
Elbette ki herkes için söylenemez ama toplumsal durum ve olayların, bazılarını birinci dereceden ilgilendirdiği ve sorumlu kıldığı ilk baştan bilinmelidir. Bu yüzden, söz ve kalem sahiplerinin, durum analizi yapma ve ortaya bir çözüm koyma zorunluluklarının olduğuna inanıyorum!
Bu bağlamda başta şunu söylemeliyim herhalde; bunca yaşanan sıkıntılar, anlaşmazlıklar, doğru anlamamaktan kaynaklanmıyor mu? Buna, bilen kişilerden birçokları da dâhil ne yazık ki! Kimseyi anlamamakla itham etmek etik değil, kabul ediyorum ve bu anlamda söylemiyorum zaten, böyle bir söylem haddime de değil, sadece durum tespiti yapmaya çalışıyorum; başta öğrenilenlerin, yorumlamaya yani anlamaya ve anlatmaya yardımcı olması gerektiğini söylemek istiyorum, yani ben böyle düşünüyorum.
Muhalefet etmek için öğrenilenler, anlamanın önünde en büyük engeldirler bir kere. Bu yüzden bazı kişiler, bildikleri halde, bazı konular üzerinde yanlışlıklar yapabiliyorlar. Bazen de müspet bir dayanağı olmayan aşırı güven veya sevgi, kişilerin yanlışlarını, benzer şekildeki tepki de kişilerin doğrularını perdeliyor, bu durumda olanlar arasında bilenlerin bulunması ise ayrı bir sorun oluşturuyor. Bu durumda bilgi, hislere kurban ediliyor! Kimse kızmasın lütfen, doğru düşünmek için sakin olmak bile yetmez, kızgınlığı ve önyargıyı kesinlikle hayattan çıkarmak gerek. Peki, bunu yapamamak, dolaylı olarak anlamamaktan kaynaklanıyor mu? Çok kısa söylemem gerekirse şunu söyleyebilirim; anlamamak, kişiyi ya ilgisizleştiriyor ya da kabalaştırıyor. Şu zamanın en ciddi sosyal sorunlarından birisi bu değil midir?
Bir konuyu ve durumu anlamamak, çok ağır sorunların çıkmasına sebep olabiliyor, işin en üzücü tarafı da bundan sonra yaşanıyor. Belli etmeseler de bu duruma sebep olanlar arasında, sonradan üzülenler olmuyor değil.
Hâlihazır çağın en büyük illetlerinden biri budur diye düşünüyorum. Bir tek kişinin bile bu yüzden zarar görmesine, üzülmesine benim gönlüm razı olmuyor. Herkes için de aynı olmalıdır. Eğer böyle olursa, insan olma sorumluluğumuzu anlamış olacağız. Anlamakla anlamamak arasındaki farkı burada bile görebilmeliyiz.
İnsanlara bir şeyler anlatma çabasında görüneneler arasında, söz söyleme, düşüncelerini ifade edebilme durumunda olup da anlatması gerekenleri anlatmayanların/anlatamayanların da anlama sorunları vardır bana göre. Ekonomik ve gönül bağlılığından kurtulamayanlarda bu sorun kendisini daha çok göstermektedir. Bir nevi esaret durumudur bu da. Demek ki anlamak için bir de hür irade gerekmektedir.
Bir de çevrelerindekileri anlamayanlar, hele de kasıtlı anlamak istemeyenler, sorunları daha da çoğaltmakta ve içinden çıkılmaz hâle getirmektedirler. Her durum ve şartta; anlamayanlar, kendilerine zarar verdikleri gibi en çok da çevrelerine zarar verebilmektedirler.
Anlamamak ya da anlayamamak veya daha kötüsü anlamak istememek, bir bakıma bu çağın en önemli sorunlarındandır! Bakıyorum da bu sıkıntı her alanda var, bazılarının davranış ve serzenişlerinden bunu anlıyorum, elbette benim anladıklarımı ve gördüklerimi anlayıp gören başkaları da vardır. Ancak şunu da görüyorum ki; bunların önünde de en büyük engel yine anlamamaktır!
Bu konu sadece toplumsal veya sosyal alanlarda değildir; birçok alanda, hatta siyaset, hukuk alanında ve din konularında daha fazla yaşanmaktadır.
Açık söylemek gerekir ki; doğru anlamak, bilmeye dayalı bir erdem işidir, kişi bilecek, bazen de bildiklerini birleştirecek ki gördüklerini, duyduklarını, okuduklarını doğru anlayacak, doğru anlayacak ki doğru işler yapabilecektir.
Doğru anlamak için; bilenler birbirleriyle istişare, meşveret denilen karşılıklı fikir alışverişinde bulunmalıdırlar. İnsanlar bu alanda da birbirlerinden yararlanmalıdırlar. Bizim toplumumuza her nasıl bulaşmışsa bulaşmış olan, birbirlerini linç etme alışkanlığından, insanlar bir an önce kurtulmalıdırlar. Bizde tartışma kültürü yoktur, fikir alışverişi, öğrenme ve birbirlerinden güzel şeyler alma kültürü vardır. Dikkat edilirse, tartışma kültüründe, gizliden gizliye üstün gelme çabası vardır. Bu da doğru anlamanın önünde aşılmaz bir kütle gibi halen durmaktadır. Ulusu için, insanlık için güzel işler üretme çabası içinde olanlar/olması gerekenler, daha güzeli için fikir ve beyanları birleştirmelidirler. İşte, en başarısız olduğumuz alanlardan birisi budur maalesef!
Bugünün en büyük sıkıntısını, bilmeden ve anlamadan yorum yapanlar yaşamakta veya yaşatmaktadırlar ya da değişik hesaplar adına bu yolu kapatanlar, toplumuna yaşatmaktadırlar.
Sorunları, kayıtsız şartsız ret ya da kabul etme, bağımlılığı beslediği gibi anlamanın önünde en büyük engeli de bu illet oluşturmakta değil midir?

M. Nedim Tepebaşı.”BİR TÜRLÜ SÖYLEYEMEDİ” (ÖYKÜ)

USARE DERGİSİ 14.SAYI

Davranış ve hareketleri ile otel yaşamına adapte olmuş görünen insanlar, otel kapısından kafileler hâlinde içeri giriyorlar aynı şekilde dışarı çıkıyorlardı. Görüntüye bakılırsa; inancın aynı düşünce etrafında bir araya getirdiği insanlardan çokları kendi âleminde yaşıyorlardı. Ayrı dünyaların insanları mıyız?” diyecek oldu, “Tevbe, tevbe” dedi, yorumlamak istemedi, “Lahavle” çekerek otelin girişindeki birkaç basamaklı merdiveninin bir tarafına çekilip oturdu.
Ellerini şakaklarına koymuş, çaresiz beklerken, üzerine düşen gölgenin farkında bile değildi. Birisi; “Selamünaleyküm hemşerim!” deyince önce etrafına bakındı, çünkü tanış olmayanlar selamlaşmıyorlardı! Adam Türkçe konuşmuştu, gömleğinin döşünde Türk bayrağı vardı, kendisinin de döşünde Türk bayrağı vardı, etrafta başka Türk görünmüyordu, belki de kendisi görmüyordu, elbette ki selam kendisine verilmişti.
Yorgun ve bitkin bir sesle “Aleykümselam” diyerek karşılık verdi. Konuşmaya takati yoktu, elleri ayakları kımıl kımıl çekiliyordu, her şey dönüyor, o devasa otel sanki üstüne üstüne geliyordu.
Merdiven basamaklarını çıkmaya devam eden kişi birden durakladı, sonra da bir basamak aşağıya indi;
“Hemşerim, sen Türk müsün?” dedi.
Alha! Döşündeki Türk bayrağını görmemiş olabilirdi ama hem “hemşerim” diyordu, hem de; “Türk müsün?” diye soruyordu. Bir şeyler söylerdi ama konuşacak mecali yoktu, sadece başını aşağı yukarı sallayarak, işaretle cevap verdi.
“Peki, Nerelisin? Seni tanır gibi oldum da!” dedi. Adam konuşmak istiyordu, memleketi özlemiş olabilirdi, belki de meraklıydı!
Yahu bu adam da kimdi, bilmediği bu kişinin kendisi ile ne işi olabilirdi? Zaten şekeri düşmüştü, konuşmak bir tarafa oturmaya bile takati kalmamıştı. Bir laf söyleyecekti, kırıcı olmaktan korktu. Biliyordu, burada cedelleşmek yoktu, kırmak dökmek hiç yoktu. “sana ne be adam, benim nereli olduğumdan? Yetmez mi; Allah’ın kuluyum işte!” diye içinde seslendirdi ama söyleyemedi.
Adam bir soru sormuştu, selam alışından daha isteksiz bir şekilde, içinden lahavle çekerek; “Maraşlıyım.” dedi.
Bu sefer adam;
“Bak sen, demek Maraşlısın!” dedi, gölgesi altında kaldığı uzun boylu adam tebelleş olmuştu.
“Yahu bu adam bela mıdır, nedir, sana ne kardeşim benim Maraşlı olmamdan, şimdi bir de hemşeri çıkarsa dinle artık.” diye içinden geçirdi geçirmesine de yine bir türlü söyleyemedi.
Adamı kim tutabilirdi ki artık!
“Peki, Maraş’ın neresindensin desem, çok mu olur?” demez mi? “Evet, çok olur, hem de çok, çok olur.” diyecekken bulunduğu yer ve konum tekrar aklına geldi, burada cedel yok, kimseyi kırmak yok, sabır var, hoş görmek var sadece, bu yüzden yine söyleyemedi!
Toparlanmaya çalıştı ve biraz daha yumuşak üslupla;
“İçindenim yani merkezden.” dedi. Adam;
“ A! Ne güzel, ben de Maraşlıyım, ben de merkezdenim.” dedi.
“Eee! Bir de kimlerden olduğunu söyle bakalım!” demez mi? Bilmez olur muydu, ya da tahmin etmeliydi; işin bu kadar dibacesine ineceğini Maraşlı oluşundan anlamalıydı. Sonra da “Bu kadar merak ancak bizimkilerde olur!” diye içinden geçirdi.
Bu arada o, elindeki kâğıt mendili sürekli parmaklarının ucuna hafifçe bastırıyordu. Parmak uçlarındaki kızarıklık adamın gözünden kaçmadı;
“Ne o öyle, parmaklarına ne oldu hemşerim, doktora gittin mi?” dedi. Kararını vermişti, bu adama karşı içinden de olsa sert sözler söylemeyecekti, adam kendisinin sınavı olabilirdi. Uzun uzun parmaklarına baktı, çok acıyordu, gözleri yaşardı. O parmaklarına bakmaya devam ediyor, adamsa cevap bekliyordu.
Sınırda pasaport kontrolü yapılırken, bu yıl parmak izlerine de bakılıyordu. Bir yıl önce Türkiye’ye dönmek üzere geldikleri sınır kapısında, işçi olarak giriş yaptıkları halde işçi olarak çalışmayıp ibadet maksadıyla ülkeye girdikleri gerekçesiyle toplama kampında alıkonulmuşlardı ve parmak izlerini almışlardı.
Bu yıl, parmak izi kontrolü uygulamasına başlanıldığını, işlemleri yaptırmak için sıraya girdiği sınır kapısında görmüştü. Olup bitenler gözünün önünde canlanıvermişti; Kesin kendisini tespit edecekler ve sınır dışı edeceklerdi. Uygulamayı fark eder etmez sıradan çıkıvermişti. Yapılan işlemleri bir müddet dışarıdan takip etmişti.
O sırada çare arıyor fakat bulamıyordu. Bir ara cesaretlendi, ne olacaksa bir an önce olsun kabilinden işlem yaptırmak için girdiği sıradan “Sen niye geldin buralara kadar o zaman?” diyerek geri çıktı. Sürekli yer değiştiriyor, ortalıkta bir beri bir öte gidip geliyordu. Daral gelmiş, sıkıntı içine sığmaz olmuştu. O, bu hâlde iken yanına sokulan adam;
“Mimli misin?” dedi. Birden gözleri parladı, heyecanlandı, konuşmaktan korkuyordu, evet anlamında gözlerini kırparak adama cevap verdi. Adam, cebinden çıkardığı bir parça zımpara kâğıdını yavaşça avucuna sıkıştırdı; “Tuvalete git, parmak uçlarına işlem yap!” dedi. Bu adam yoksa Hızır mıydı? Söylediklerini düşündü mantıklı geldi. Zaten başka çaresi de yoktu, son kozlarını oynamalıydı. Buraya kadar gelmişti, anlamayanlar olsa da; seviyorsan, sevdiğin için göze alamayacağın hiçbir şey olmamalıydı.
Adamın dediğini yaptı, parmaklarından inceden inceye sızan kanı kâğıt mendille sürekli kuruluyordu. Ayet’el Kürsi, İhlas okuyarak sıraya girdi. Sıra kendisine geldiğinde görevli, elini aygıta koymasını söyledi, elbette ki anlamıyordu, görevli de bunu bildiği için bir de işaretle anlattı.
Kalp atışlarını rahatlıkla duyuyordu. Aygıta elini koydu, görevli şaşkın bir şekilde elini çekmesini, arkasından tekrar bırakmasını işaret etti. Görevli başını sağa sola çevirdi, bir daha işaret etti, o elini çekti, işarete uyarak tekrar aygıta elini koydu, değişen bir şey yoktu. Bu sefer görevli kafasını sağa sola çevirerek beklemesini işaret etti.
Epeyce zaman geçmişti, görevli unuttu mu diye düşündü ama sormaya cesaret edemiyordu. Nihayet görevli kendisine işaret ederek çağırdı, aynı şekilde elini aygıta bırakmasını söyledi fakat yine netice alamadı, görevli hâlâ şaşkındı. Başını yine beri öte çevirdi, pasaportuna kaşeyi bastı, verdi.
Bunlar gözünün önüne geldi,
“Önemli bir şey yok.” dedi. Fakat parmak uçları çok acıyordu, adama bunları söyleyemedi.
Adam onun “Önemli bir şey yok!” demesini kâle almadı ama üstelemedi de. Bu sefer;
“Peki, sen ne iş yapıyorsun?” diye sormaz mı? “Yoksa Hızır benim peşimde mi, şimdi de burada mı?” diye düşündü, adama; “Sen Hızır mısın?” diyecek oldu, diyemedi.
İçinden çektiği lahavle peşinden, hafif bir sesle;
“Matbaacıyım.” dedi. Gerçekten takatten kesilmişti, zor ses veriyordu. Bu sefer adam;
“A! Ne güzel, yahu arkadaş, ben de kartvizit bastıracaktım, bak şu işe, iş yapacak adam yanı başımda imiş. Paketini kaça basıyorsunuz kartvizitin?” deyince;
“Yahu, Hacı Efendi, buraya ibadet etmeye geldik, ticaretimizi Maraş’ta yaparız, hele bir memlekete varalım da hallederiz.” dedi. Adam;
“Olsun Hacı Efendi, burada ticaret yapılmaz mı? Al hele sen şu elli Riyali, memlekete varınca ben sana uğrarım, işi yapınca da hesaplaşırız.” dedi.
Bir an parayı almayacak oldu, kafası karıştı. Burada Allah’ın misafiri değiller miydi, insanlar olarak evlerine gelen misafirleriyle ilgilenmiyorlar mıydı, üstelik burada Allah’ın misafirleriydi. Zaten açlıktan elleri titriyordu, yemek yemeye ihtiyacı vardı, parası yoktu. Bu para herhalde kendiliğinden gelmemişti. Eee, o zaman!
Adamın verdiği parayı aldı, bir elindeki paraya, bir de adama baktı! Hâlâ bir şey anlayabilmiş değildi. “Yoksa sen Hızır mısın arkadaş?” diyecek oldu fakat yine diyemedi.
Bu adam kimdi? Birden kendine geldi;
“Ben burada Yüce Allah’ın misafiriyim, O’nun her şeye gücü yeter, her şeyi O planlar.” dedi.
Adam kendisine verilen görevi yerine getirmeye devam ediyordu, üstelik kendileri anlamasalar da!
“Biz arkadaşlarla otelin terasında kebap yiyeceğiz, çok güzel yapıyorlarmış, haydi sen de gel hemşerim, benim misafirim ol.” dedi.
Yoldaşıyla otelden beraber çıkmışlardı. Paralarını, “Ben mukayyet olamam.” diyerek arkadaşına vermişti. “Tavaftan hangimiz erken çıkarsak, müezzin mahfelinin altında bekleyelim, orada buluşup, yemeğe gideriz.” diye sözleşmişlerdi. Kendisi tavafını tamamladıktan sonra söylenilen yere geldi, oturdu, bekledi, bekledi. Arkadaşı gelmedi. Üzerinde bir kuruş para yoktu, memleketi değildi ki, bir yere varıp yemek yiyebileydi. Çaresiz, Mescid-i Haram’ın dışına çıktı, otele geldi, arkadaşı orada da yoktu. Şeker çarpmıştı, bir an önce yemek yemeliydi, otelin merdivenine oturdu, arkadaşını beklemeye koyuldu. Nasıl olsa gelecekti ama beklediği gibi olmadı, arkadaşı gelmedi ancak bu kişi gelmişti ve ticaret yapabilmişti.
Allah kendisine gurbette müşteri göndermiş, sıkıntısını giderecek kadar ticaret yapmıştı.
“Allah, en sıkıntılı zamanımda bana seni gönderdi. Bu kadar nimetin üzerine bir de senden kebap mı yiyeyim?” diyecekti ki diyemedi.
Hâlâ kafasında bu soru vardı; “Bu adam Hızır mıydı?” Bir an ağzından kaçırıverdi; “Maraş’a varınca anlarız!” dedi. Adam; “Anlamadım!” dedi, o az önce söylediğini tekrar edemedi. Sadece,
“Yok bir şey!” dedi.

M Nedim Tepebaşı.”MARAŞ’TA ESKİ KURBAN BAYRAMLARI”

Yakın zamana kadar, İbrahim as ile İsmail as arasında geçen kurban hikâyesini bilmeyen hiçbir kişi yoktu. Şimdilerde, özellikle yeni yetişen neslin büyük çoğunluğu, toplumu ayakta tutan ve bilinmesinde bu yönü ile fayda bulunan birçok olaydan haberi bile yoktur. Benim akranlarımın dahi dillerinde dolaşan:”Ramazan bayramında hüzünlenmek, kurban bayramında sevinmek gerekir!” sözü biraz da manidardı. Bu ifadenin içerisinde feyz ve bereket ayı olan Ramazan ayının bitmiş olmasına üzülmek, İsmail (a s)’ın, babası İbrahim (a s) ile birlikte imtihandan yüz akıyla çıkarak Allah’ın lütfüne mazhar oluşlarını kutlamak vardı. İbrahim (a s)’ın, bir baba olarak mutluluğu pek akla gelmezken İsmail (a s)’ın kurban edilmekten kurtulmasından dolayı sevinç gösterilmesi, yeni bir giysi alacak durumu yoksa bile kişinin giysisine bir yama yapması gerektiğine inanılırdı. Bu yüzden de kurban bayramına farklı bir değer verilirdi.
Apartmanlaşmanın henüz kente ulaşmadığı bu dönemlerde evler, barınmanın yanında ekonomiye katkı sağlayacak şekilde yapılırdı. Hemen her evin odunluk olarak kullandığı, hayvan beslemeye elverişli, ahır diye adlandırılan bir yeri vardı. Odunluğun bir bölümünde ihtiyaca göre hayvanlar bulundurulurdu. Büyükbaş hayvanların bakımı zor olduğu ve koku yaptığı için evlerde bulundurulmazdı. Ama ramazan ayı ve kurban bayramı için özel besiye tabi tutulan küçükbaş hayvanlar birçok evde bulunurdu. Hal böyle olunca daha besili ve bakımlı küçükbaş hayvanlar kurban edilirdi. Bu hayvanlar, evdeki artıkların değerlendirilmesi bakımından da ayrı bir değer taşırdı.
Kış aylarına rastlayan kurban bayramları, yaz ayları kadar heyecanlı geçmezdi. Yaz aylarına denk gelen kurban bayramlarındaki heyecan ve ilginin, çocuklar üzerindeki etkisi görülmeye değerdi. Evin, yaş itibarıyla henüz çocukluktan çıkmamış en büyük erkek çocuğu, varsa kendisinden küçük kardeşlerini de yanına alır, en yakın otlak veya çitlerde, Maraş tabiri ile siyeçlerde, kurbanlıkları doyuruncaya kadar yayarlardı. Koyunlar yerden yayılmayı, keçiler ise yükseklerden yayılmayı tercih ederler. Bu yüzden kurbanlığı koyun olanlar otlaklarda, keçi olanlar da siyeçlerde davarlarını otlatırlar/yayarlardı. Keçiler, ön ayaklarını yükseğe koyarak yemeyi tercih ettikleri için doyduklarında karınları dışa doğru şişer, bunu gören çocuklar da iyi otlattıklarından dolayı gururlanırlardı. Bu heyecan, kurban bayramı arifesi akşamına kadar devam ederdi.
Günler öncesinden bıçaklar ve et satırları Maraş tabiri ile et keserleri keskinlettirilir, daha dayanıklı olduğu için çınar ağaçlarından hazırlanmış et kütükleri eskimişse yenileri satın alınırdı. Bir orman ürünü sayılan çınardan et kütüğü bulmak aslında biraz zordu, satan da alan da tedirgin hareket ederdi ama yine de alınır, satılırdı. Ateşi daha dayanıklı olduğundan, et pişirmek için meşe kömürü alınır, ızgara yapmak için eksilen şişler ve sonradan hayata giren ızgaralar takviye edilirdi.
Bayram sabahı, yine çok erken kalkılır, yeni veya temiz elbiselerini giyen erkekler camiye giderler, cemaatle sabah namazını, vakti gelince de bayram namazını eda ederler, sonra da, biraz da aceleyle, cemaatle bayramlaşıldıktan sonra evlerine dönerlerdi. Ev halkı ile bayramlaşma, çoğu zaman kurban kesimi işinden sonraya bırakılırdı.
Ağlayan çocukların gözyaşları ve tekbirler eşliğinde kurbanlar kesilirdi. Kurban kesilirken ağlayan çocuklar, İsmail (a s) kıssasından dolayı bunun bir ibadet olduğunu idrak edebilirler, bu yüzden de üzüntülerine rağmen mütevekkil davranabilirlerdi.
Hemen her evde, her evde olmasa da her ailede, kurbanlık kesmesini, derisini yüzmesini, iç organlarını çıkarıp parçalara ayırmasını bilen birisi bulunurdu. Evde bunları bilen yoksa aileden bilen birisi, kendi kurbanından önce o evin kurbanlığını keserdi, adet böyleydi. Kurban edilen hayvanın, ilk önce yürek ve ciğerinden kebap yapılmak suretiyle yenirdi. Kimi kişiler sakatatı sevmediğinden, bunlardan yemezdi. Kurbanın derisi, yıllık tamir ve bakım ihtiyaçları için mutlaka ya en yakın camiye, camide böyle bir faaliyet yoksa güvenilir bir hayır kuruluşuna verilirdi.
Genellikle, kurban eti ilk önce üçe ayrılırdı. Ayrılan üçte bir paydan biri, kurban kesemeyen yakınlar ve komşular sayısına göre bölüştürülürdü. Ayrılan bu et parçaları, evin küçük çocukları, küçük çocukları yoksa evin hanımı tarafından bu ailelere ulaştırılır, hiç değilse öğleden önce et dağıtma işleri bitirilirdi, buna da oldukça özen gösterilirdi. Kurban kesmeyen evlerle kurban kesilen evlerin et pişirme zamanlarının aynı olması esastı. Evler, büyük çoğunlukla avlulu veya bahçeli olduğu için herkes, öncelikle açık alanda, hava yağışlı olduğunda ise çardak altında et pişirir, bayramın birinci günü sokak araları kebap dumanı ve kokusu ile dolardı. Bu iş de öğle saatlerine kadar devam eder, öğleden sonra da evde bırakılan etin parçalama ve işlenmesine devam edilirdi. Daha çok bayramın ilk günü, geç saatlere kadar evlerden et parçalama sesleri duyulurdu.
Hemen her mahallede en az bir yere kelle ütücüler tezgâh açar, bayramın birinci günü öğleden sonra işe başlarlardı. Bu iş de arkası gelmez olana kadar devam ederdi. Kelle ütücüleri, körüklerle alevlendirdikleri har ateşin üzerinde, burnundan sapladıkları uzun demir çubuklar yardımıyla kelle ve ayakları üterler, özel bıçakları ile de ara ara ütülen kılları kazırlardı, bu işlemi deri üzerinde kıl kalmayıp beyazlık görünesiye kadar tekrar ederlerdi. Ütücülerden getirilen kelleler önce büyük bir kapta suya yatırılır, bir süre öylece bekletilirdi. Büyük bıçaklarla evde temizlenen işkembe, Maraş dilinde karın, ütücüden gelen kelle ve ayaklarla birlikte büyük kazanlarda pişirilirdi. Haşlanan bu sakatatlardan hazırlanan kelle paça öğün olarak tüketilir, çok yağlı olan suyunun bir kısmı ile de tarhana ıslatılarak yenirdi. Çok ağır bir yemek veya çerez türü olmasına rağmen Maraşlılardan büyük çoğunluk bunu hoşlanarak yerdi.
Kurban edilen hayvanın, yenmesi helal ve mubah olan her tarafı değerlendirilirdi. Küçükbaş hayvanların ince bağırsaklarının önce dış yüzeyi, sonra da çevrilen iç yüzeyi bir bıçak marifetiyle özenle, yaralamadan, kazınarak her defasında suya tutulmak suretiyle temizlenir, bir müddet suda bekletildikten sonra son bir defa daha elden geçirilerek yıkanırdı.
Minbar doldurmak için belirli ölçülerde; çok ince kıyılmış soğan, salça, kırmızı acı biber, kıyma, sumak ekşi, tuz, karabiber ve pirinç karışımı ile harç hazırlanır. Sonra da iki elin süratli hareket eden baş ve şahadet parmakları marifetiyle, önceden temizlenip hazırlanan ince bağırsağın içine bu harç doldurulur. Doldurulan kısımlar bir simit büyüklüğünü aldığında uçları birleştirilerek iple bağlanır, sonra da tencereye yerleştirilir, üzerine iki parmak yükseklikte kapatacak kadar su konur, kaynadıktan sonra hafif ateşte, kıvamına gelesiye kadar pişirilir. Maraş’ta adı minbar olan bu yemek türüne bir kısım yörelerde mumbar dolması denilir. Çok zahmetli olmasına rağmen Maraşlıların çoğunlukla severek yedikleri yemek türlerinden biridir hâlâ. Bunlar, genellikle bayramın birinci günü, değilse ikinci günü bitirilen işler arasında yer alırdı.
Kurban bayramının birinci günü gündüzünde et işleme ve dağıtma işleri nerede ki biterdi. İşini erken bitirenler gündüzden, değilse akşamdan sonra yaşça büyüklerden başlamak üzere, sırası ile akrabaları, komşuları ve mahallenin saygın kişilerini ziyaret ederlerdi.
Kurban bayramının ikinci günü sabah kahvaltısı ile başlayan et pişirme işi tamamen bir et ziyafetine dönüşür, nerede ki tüm bayram günlerini kapsardı. Sarımsak, pul veya toz tam acı kırmızıbiber, karabiber ve tuzla avcarlanan kıyma, özenle şiş etrafına yassı örülen Adana Kebabın aksine parmak kalınlığında ve söbeliğinde örülür, sonra da kor ateşte pişirilirdi. Bu kebabın yakın çevreyi kuşatan kokusu kadar tadı da farklı bir lezzettedir.
Kurban bayramı, kasap esnafı dışında birçok esnafa hareketli ve bereketli bir alışveriş imkânı getirirdi. Ramazan bayramından bir hafta, on gün öncesinden ve bayramdan sonra da yaklaşık aynı süre kadar zaman zarfında etkilenen ekmek üreticisi fırıncı esnafının benzer halini, kurban bayramı sebebiyle kasaplar yaşarlardı. Ancak Ramazan bayramının aksine ekmek tüketimi fazlalaştığı için fırıncılar bu sefer de ekmek yetiştiremezlerdi.
Kurban bayramının Maraş için vazgeçilmez yemeği olan içli köfte olmazsa olmaz yemeklerindendi. Yapımı çok meşakkatli ve oldukça zor bir yemek olan içli köfte de bayram günleri içerisinde, daha çok da ikinci veya üçüncü günü yapılan yemeklerdendi.
İçli köftenin önce içi hazırlanır, ikinci aşamada köfte yapılır. İçi yani harcı için bol miktarda orta derecede yağlı kıyma, önceden çok ince kıyılarak yağda sararıncaya kadar kavrulan kuru soğanla karıştırılarak kıvamına gelinceye kadar kavrulur. Bol miktarda orta irilikte doğranan ceviz içi, isteğe göre ince kıyılmış bir miktar maydanoz karıştırılarak bir miktar daha kavrulur. Bu işlem içli köftenin birinci aşamasıdır. İkinci aşamada, sade siyah kıyma ile köftelik tabir edilen ince bulgur, özlü olması için miktarına göre bir-iki yumurta, bazen ıslatılmış şehriye ilave edilerek kıvamına gelesiye kadar yoğrulur. Maraş halkı için bulgurun kabuğunun alınmadan çekilmiş olması önemlidir. Bu tür bulgur, kabuğu alındıktan sonra çekilenden daha lezzetli olur. Bir ara beyazlığına heveslenerek tercih edilmeye başlanılan kabuğu alınmış bulgurdan, son zamanlarda vazgeçilerek doğallığa yeniden dönüldüğü görülmektedir.
Üçüncü aşamada köftenin yapım işi vardır ki bu da hem oldukça zor, hem de çok zahmetli bir iştir. Kabuklu bir ceviz iriliğinde veya biraz daha iri köfte bezesi, sol avuç içerisine yatırılarak sağ işaret parmağı veya orta parmakla işaret parmağının birleşimi ile sol avuç içerisinde sürekli çevrilmek suretiyle birkaç milim kalınlığında, yumurtadan biraz büyük elips şeklinde oyulur. Oyulan köftenin içi, boşluk kalmayacak şekilde, önceden hazırlanmış harçla doldurulur, açık kalan kısmı ise kırılmamış yumurta şeklinde el hareketleri marifetiyle kapatılır. Bu işler tamamlandıktan sonra tuzu atılmış kaynar su içerinse tek, tek ve yavaş bir şekilde bırakılan köfteler kıvamına gelesiye kadar haşlanır. Bir kaşıkla yine teker, teker köfteler su içerisinden alınarak bir süre soğumaya bırakılır. Maraş geleneğinde yufka ekmeğe sarılan köfteler henüz ılık iken, yanında salata veya ayranla yenir. Şimdilerde makine marifetiyle oyulan köfteler bu işlemi bir miktar olsun kolaylaştırmış durumdadır.
Şimdilerde bu işlemlerden bir kısmı terk edilmek bir tarafa unutulma noktasına gelmiştir.
*Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Kutluhan SAYGILI.”“ŞARK MESELESİ” NE KARŞI TEK YÜREK OLMALIYIZ”

Şark Meselesi, Hıristiyan Avrupa dünyasının İslam dini ve bu dinin en güçlü temsilcisi olan büyük Türk milletine karşı olan savaşıdır. Sultan Alparslan’ın 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebesi’ni kazanmasıyla birlikte Bizans’ın mukavemeti kırılarak Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış ve Anadolu’yu vatan yapmak uğrunda verilen mukaddes mücadele büyük bir hız kazanmıştır. Kısa sürede Anadolu’nun önemli merkezleri de fethedilerek egemenlik altına alınmıştır. Türklerin Anadolu’ya girişini kabullenmek zorunda kalan Bizans’ın hiç olmazsa Türklerin Batı’ya doğru ilerleyişini durdurmak maksadıyla papaya müracaatları neticesinde 1096’dan itibaren başlayan haçlı seferleri de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Osmanlı Beyliği’nin kısa sürede güçlenerek bir cihan devleti olması ve Fatih Sultan Mehmet’in Hıristiyan âleminin doğudaki son büyük kalesi olan İstanbul’u alması Avrupa’da büyük bir heyecan ve korku uyandırmıştır.
Gerek savaş meydanlarında gerekse misyonerlik çalışmalarıyla amaçlarına ulaşmak isteyen Hıristiyan Avrupa’sı 1683 tarihinde Viyana kapılarında Türklerin Avrupa’daki ilerleyişlerini durduracaktır. Onlara göre Şark Meselesinin birinci safhası tamamlanmıştır ve ikinci safha başlayacaktır. Artık tek gayeleri vardır. Bu gaye Türkleri önce Balkanlardan sonra Anadolu’dan çıkarmak, Hilal’in yerine haçı egemen kılmaktır. 1915’leri bir düşünün. Çanakkale savaşları sadece devlet mekanizmamızın değil milletimizin de var olma mücadelesidir. Hıristiyan dünyası kendilerince şark meselesini çözmek üzere harekete geçiyor; bayrağımıza, dilimize ve dinimize karşı apaçık bir tecavüze yöneliyordu. Çanakkale savaşlarını izleyen İngiliz gazeteci E. Ashmead şöyle diyordu:
“…Son haçlı seferinden beridir ki ilk defa Batı, Doğu’ya yönelmiş oluyor. Hıristiyanlık âlemi Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453 tarihinde Bizans İmparatorluğuna indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan harekete geçmiş bulunuyor.”
“…Geçmişteki haçlı seferleri başarı bakımından kayda değer değildir. Hâlbuki bu sonuncu ve en büyüğü olan haçlılar Osmanlı İmparatorluğunun her köşesinde kemikleri dağılıp kalmış olan orta çağ şövalyelerinin öcünü alacaktır.”
Türk milleti yurt edindiği Anadolu topraklarında destanlaşıyor, haçlıların Türkleri parçalama ve yok etme emelleri hayal oluyor, milli mücadelenin kazanılması ve yeni Türk devletinin kurulmasıyla şark meselesinin ikinci safhası da bir kez daha başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Artık önce asala sonra PKK, PYD, İŞİD, FETÖ gibi terör grupları ile kargaşa çıkarma, parçalama ve sonunda yok etme planlarını uygulayacaklardı. Başaramadılar ama vazgeçmeyecekler. Gelecekteki on, yüz ve binlerce yıllık süreçte siyasi, askeri, ekonomik ya da toplumsal yeni teşebbüslerde bulunacaklar. Türk milleti var olduğu sürece vazgeçmeyecekler. Şark meselesinin ikinci safhası güya tamamlanıncaya kadar vazgeçmeyecekler.
Anlaşılıyor ki bizlere bırakılan bu kutsal emanete sahip çıkmak için sorumluluklarımızın farkına varma zamanı gelmiştir. Hedefimiz cumhuriyetimizi geleceğimizin teminatı olan gençlere layık olduğu şekli ile bırakmak olmalı, bu arzu ile çalışarak ülkemizin muasır devletler seviyesinin üzerine çıkarılması amacı asli hedefine ulaştırılmalıdır. Ay yıldızlı bayrağın altında ortak kültürü yaşayan, aynı acıyı paylaşarak, aynı türkülerle coşup oynayan insanımız dayanışmanın, birlik ve beraberliğin en güzel örneklerini sergileyerek cumhuriyetimize kastedenlere karşı tek yürek olmalı; vatan ve millet sevgisini hâlihazırda yetişmekte olan nesle layıkıyla aşılamalıdır.

Halistin Kukul.”BAHTİYAR VAHABZADE’DEN MEKTUPLAR”

Mektupların, günlüklerin ve hatıraların, edebiyat dünyamızda, uyarıcı, sevdirici ve nezih bir yeri vardır. Ne yazık ki, bu tür’ün, ‘mektup yazma üşengenliği’ yüzünden hemen hemen silinip gittiğini görüyorum.
Bu türler; samimî söyleyişleriyle, tenkit etseler de, hicvetseler de, sağladıkları faydalardan dolayı büyük öneme sahiptirler.
Belki, içlerinden bazıları değil, ekserisi, bir makale veya bir denemenin verdiği fikir seviyesinin üzerinde bir telkin ile ‘edebî vazîfesi’ni yapmaktadır.
Bu vesîleyle; Türk Dünyası’nın büyük şâirlerinden ve ilim adamlarından biri olan Bahtiyar Vahabzade’nin, kendisiyle tanıştığımız 1992 yılından başlayarak, vefatına kadar geçen zaman içersinde bana yazdığı mektuplarını ve O’nunla bazı hâtıralarımızı paylaşmak istiyorum.
16 Ağustos 1925 tarihinde Azerbaycan’ın Şeki şehrinde doğan ve 13 Şubat 2009 tarihinde Bakü’de vefat eden Bahtiyar Vahabzade’yle, 23 – 25 Ekim 1992 tarihinde Ankara’da toplanan Türk Dünyası 1. Yazarlar Kurultayı’nın ilk gününde tanıştım. Verilen arada, yanına giderek kendimi tanıtınca, kucaklaştık ve ayaküstü sohbet ettik. Bu arada yanımıza, Hisar Dergisi’nin kurucusu değerli şâir ve yazar Mehmet Çınarlı Ağabey de gelince, sohbete O da katıldı. Mehmet Çınarlı ile görüşüyor ve yazışıyorduk. O’nun, bana yazdığı mektupların büyük bir bölümünü, vefâtının onuncu yılında Erciyes Dergisi’nin Eylül 2009 sayısında yayınladım. Bahtiyar Vahabzade’yle ise, irtibatımız, bu tarihten vefatına kadar hep devam etti.
Bu Kurultay’da yaptığı konuşma hakkında, Ortadoğu Gazetesi’nin 07 Kasım 1992 tarihli nüshasının 10 sayfasında yayınlanan “Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı’nın Ardından” başlıklı yazımda, Bahtiyar Vahabzade’den şu cümleleri kayda aldım.
Dedi ki: “Biz, bütün bu zulüm ve çile rejimine, diktanın getirdiği alfabe değişikliğine rağmen dilimizden kopmadık. Ama şimdi ben sizden soruyorum: Hür, müstakil bayrağı göklerde dalgalanan Türkiye Türkleri olarak siz, nasıl koptunuz güzelim Türkçeden? Uydurukçanın sizi bizden ayırmasına nasıl müsaade ettiniz? “Eser”i, “kitap”ı atıp nasıl “yapıt”laştırdınız? Niye fakirleştirdiniz Türkçemizi?”
O’ndan söz ettiğim ikinci yazım ise, “Bahtiyar Vahabzade’yi Dinlerken” başlığını taşıyor. O yazımda da şunları söylemişim: “Şâirler; hassas yapılı, düşünceli, hoşgörülü fakat tâvizsiz insanlardır. Diyebilirim ki, hakiki hürriyeti onlar yaşarlar. Menfaatsiz severler. Hep doludizgindirler. Hayalleriyle, gerçeği yakalamak için koşuşturup dururlar.
İşte, şiirlerini senelerdir zevk ve heyecanla okuduğum Azerbaycanlı Şâir Bahtiyar Vahapzâde’yle Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı’nda çok mes’ut ve heyecanlı bir hâlde karşılaşıyoruz. Aşağı yukarı on dakika kadar kendisiyle görüştüm. Yetmiş senelik değil, sanki bin senelik hasretli gibiydik…”
Bu kısa girişin ardından, Bahtiyar Vahabzade’yi mevzû yaptığım makalelerimi naklederek, bana yazdığı mektuplara geçmek istiyorum. Hakkında yazdığım yazıları şöyle sıralayabilirim:
1. Bahtiyar Vahabzade’yi Dinlerken, Ortadoğu Gazetesi, 14 Kasım 1992, Sf. 10; Türk Edebiyatı Dergisi, Aralık 1992, Sf. 42
2. Gün Var Bin Aya Değer, Zaman Gazetesi, 16 Ocak 1993, Sf. 14; Ortadoğu Gazetesi, 25 Ocak 1993, Sf. 10; Türk Edebiyatı Dergisi, Şubat 1993, Sf. 32 – 33
3. Bahtiyar Vahabzade’nin Örümcek Ağ Bağladı Şiirinin Tahlili, Ortadoğu Gazetesi, 28 Kasım 1993, Sf. 6; Tarla Dergisi, Kasım 1993, Sf. 20
4. Yumruk Gibi Birleşmeli, Şiir, Uzunsokak Dergisi T(ı)rabzon, Mart 1990, Sf. 21; Edebiyat Gazeti, 2 noyabr 2001-ci il, Sf. 3
5. Gurub Düşünceleri, Türkeli Gazetesi, 03 Mayıs 1996, Sf. 16; Türk Edebiyatı Dergisi, Ekim 1996, Sf. 48 – 49
6. Bahtiyar Vahabzade’nin Allahü Ekber Şiirinin Tahlili, Erciyes Dergisi, Mart 2001, Sf. 1 – 2; Edebiyat Gazeti (Bakü), 12 oktyabr 2001- ci il, Sf. 4
7. Bahtiyar Vahabzade’nin Vatan Şiirleri; Türk Yurdu Dergisi, Ağustos 2001, Sf. 45-48; Vatan Sevgili Baxtiyar Vahabzade, Tezadlar Gazetesi (Bakı), 2-9 oktyabr 2001-ci il, Sf. 4-5
8. Bahtiyar Vahabzade’nin Yücelikte Tenhalık Kitabı Hakkında, Erciyes Dergisi, Ekim 2002, Sf. 1-3; Çağrı Dergisi, Aralık 2004, Sf. 26 – 28
9. Bahtiyar Vahabzade’nin Türkçe Sevdası, Türk Edebiyatı Dergisi, Temmuz 2004, Sf. 48-49
10. Vahabzade’den Selâm Var, Gürses Gazetesi (Samsun), 23 Ocak 2006, Sf. 2; Türkiye Gazetesi, 30 Ocak 2006, Sf. 15
11. Vahabzade Aşkı, Erciyes Dergisi, Haziran 2007, Sf. 4 – 5
12. Bahtiyar Vahabzade’nin “Hakkı Yok” Şiiri Hakkında, Erciyes Dergisi, Ekim 2008, Sf. 4 – 5
13. Türk Dünyası’nın Büyük Şâiri Bahtiyar Vahabzade’nin Ardından, Erciyes Dergisi, Nisan 2009, Sf. 32 – 33
14. Bahtiyar Vahabzade’yi Hatırlarken, Erciyes Dergisi, Mart 2010, Sf. 1 – 2
15. Vahabzade’siz Dört Yıl, Çağrı Dergisi, Şubat 2013, Sf. 5 – 6
16. Bahtiyar Vahabzade’ye Hasret, Denge Gazetesi, 25 Şubat 2016, Sf. 9
BİRİNCİ MEKTUP
Bahtiyar Vahabzade’den aldığım ilk mektup tarihsizdir. Bu mektup, bana, elden, aynı üniversitede -Ondokuz Mayıs Üniversitesi- beraber mesai yaptığımız Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi olan Azerbaycanlı Prof. Dr. Maarife Haciyeva tarafından 14 Mart 1993 tarihinde ulaştırılmıştır.
Vahabzade; el yazısıyla yazılan mektubunda şöyle diyor:
“Aziz Kardaşım M. Halistin Kukul
Gönderdiğiniz kitabınızı, gazete ve dergileri aldım. Çok memnun oldum. Teşekkürlerimi kabul etmenizi Rica ederim. Zamanın Aile ilavesinde benim Gün var bin aya değer kitabım hakkında yazdıgınız makaleyı de böyük memnuniyet hisleri ile okudum. Çok sağ olun.
Sizin Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları kitabınızı da okudum. Bu kitab Türk çocukları için gözel bir hediyyedir. Hoca Nasreddini tanıtmak ve sevdirmek bakımından çok degerlidir. Ben bilmirem neçin Türkiyedeki türk şairleri bizim ana veznimiz olan hica vezninden imtina etmişler? Hica vezni bizim gözel dilimizin kanunlarından doğmuş bir musikidir. Şiirde musikiden, ahengden (harmoniden) Nasıl imtina etmek olur? Sizin mehz (sırf, bilhassa, hasseten) hica vezninde yazmanız çok hoşuma gitti. Sağ olun. Bu gün bizim en’eneyi korumağımız çok vacibdir.
Size işlerinizde uğurlar dileyirem.
Derin hörmetle:
B. Vahabzade.
P. S. Sizin çalışdıgınız 19 Mayıs Üniversitesinde benim çok sayğı gösterdigim esgi bir talebem de çalışmakdadır: Maarife Haciyeva. Onu bulmanızı rica edirem.
* * *
Bu arada, Bahtiyar Vahabzade’yle alâkalı, Mehmet Çınarlı’dan aldığım 7 Haziran 1996 tarihli mektuptan bir bölümü nakletmek istiyorum. Çınarlı şöyle diyor:
“Vahapzâde’nin, Kültür Bakanlığı yayınları arasında çıkan “Sonbahar Düşünceleri” adlı kitabını almıştım. “Gurub Düşünceleri”ni görmedim. Hangi yayınevinin bastığını yazınızda belirtseniz iyi olurdu. Vahapzâde gerçekten büyük bir vatanperver ve iyi bir şâir. Yalnız, aruz vezniyle yazdığı şiirlerde, hece ile yazdıkları kadar başarılı olmadığı yazınıza aldığınız parçalarda rastlanan -hoş görülemeyecek sayıdaki “imale ve zihaf” tan anlaşılıyor.
(Tabii bunların bir kısmı Azerî lehçesinin yâdigârı olabilir.)

İKİNCİ MEKTUP
Bahtiyar Vahabzade’den aldığım ikinci mektup, daktiloyla yazılmıştır. Sadece, mektubun altına attığı imza ve tarihte dolmakalem kullanılmıştır:
“Aziz Kardeşim Halistin Kukul,
Sizlerin bende adresi olmadığı için her defasında ben Türkiyeye geldiğimde sizi bulamıyorum. Öteden beri sizlerle görüşmek, size teşekkür etmek istiyorum. Sizin benim şiirlerimle ilgili yazdığınız hayli yazınızı okudum. Birçok yazınızda da benden bahsettiğinizi ve benim şiirlerimden örnekler verdiğinizi biliyorum. Size teşekkür ederim.
Bana gönderdiğiniz mektubu aldım. “Allahu Ekber” şiirimin tahlili çok mantıklıdır. Allah sizden razı olsun. Benim şiirlerimde vatan konusu ile ilgili yazmış olduğunuz makaleyi bizim dergilerde neşrettireceğim ve sizlere göndereceğim.
Türkçe’nin geleceği konusundaki makalenizi büyük memnuniyetle okudum. Benim Azerbaycan’daki 50 yıllık mücadelemin esasını Ana Dili ve onun korunması teşkil ediyor. Siz doğru yazıyorsunuz, haklısınız ki, Türkiye’de dil kurumunun yarattığı (Azerbaycan’da, bu kelime, ‘meydana getirmek’ yerine çokça kullanılmaktadır. M. H. K.) uyduruk sözler (eser-yapıt, milli-ulusal, hikâye-öykü gibi) siz Türkiye Türkleri’ni Türk Dünyası halklarının dilinden koparıyor. Siz bir yandan ortak dile gelelim diyorsunuz, öte yandan Türk Dünyası ile ortak kelimelerimizi dilinizden çıkarıyorsunuz. Sizin bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Bu bakımdan sizin “Öğrenci Seçme Sınavı” adlı makaleniz benim kalbimi fazlasıyla rahatlattı. Bu konularla ilgili olarak sizinle karşı karşıya konuşmak arzusundayım. İnşallah Allah nasip ederse dertlerimizi, fikirlerimizi karşılıklı olarak konuşuruz. Türk Dili’nin tahrip edilmesi konusundaki duygularını paylaşan Ahmet Turan Alkan çok doğru söylemiş: “Biz Türkler ana dilimizi, birbirimizi anlamak için değil, birbirimize muhalefet etmek için suiistimal ettik.”
Benim tansiyonum çok yüksek olduğundan dolayı uçağa binemiyorum, bundan dolayı son zamanlarda Türkiye’ye gelmek konusunda zorlanıyorum. Arzu ederseniz ben size vize veya davetiye göndereyim siz Bakü’ye geliniz ve şurada dertlerimizi, duygularımızı paylaşalım. Bunu samimiyetle söylediğimi ve arzu ettiğimi bilmenizi isterim.
Size bir daha teşekkürlerimi bildiriyorum.
Tanrı Türkü Korusun.
Bu konudaki yazmış olduğum şiirleri sizlere gönderiyorum.
Saygılarımla fikir ve duygu kardeşiniz
26. 09. 2001/ Bahtiyar VAHABZADE
Bahtiyar Vahabzade; aynı tarihte bana gönderdiği “YÜCELİKTE TENHALIK” adlı şiir kitabına da ithaf olarak şunları yazmıştı:
“Kalem küdretine ve şahsiyetine böyük hörmet besledigim kanı kanımdan, canı canımdan aziz kardeşim; Halistin Kukul için
26. 09. 2001/ B. Vahabzade
B. Vahabzade
İstiklal küçesi 9, menzil 21
BAKU – 01, Azerbaycan.
ÜÇÜNCÜ MEKTUP
Bahtiyar Vahabzade’nin üçüncü mektubu, kendi el yazısıyla yazılmıştır. Bahsettikleri makalemin biri, Bahtiyar Vahabzade’nin Vatan Şiirleri, Vatan Sevgili Baxtiyar Vahabzade başlığıyla Tezadlar gazetesinde ve Allahü Ekber Şiirinin Tahlili ise Edebiyat Gazeti’nde yayınlanmıştır:
” Aziz Kardeşim Halistin Kukul
1 hafta önce de size başka makalenizi gazetede yayınlatıp göndermiştim.
Rica edirem her 2 yazıyı aldığınızda bana melumat veresiniz.
Faksınızı yahud telefon zenginizi (telefon açmanızı)bekliyorum.
Size bir daha bu gözel makaleleriniz göre (için) Teşekkürlerimi bildiriyorum.
Çok sağ olun.
Hörmetle
Bahtiyar Vahabzade/12. 10. 2001
DÖRDÜNCÜ MEKTUP
Bahtiyar Vahabzade’nin, dördüncü mektubuna vesile teşkil eden hâdise şudur:
18-20 Aralık 2002 tarihinde, Celâl Bayar Üniversitesi Manisa Yöresi Türk Tarihi ve Kültürünü Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından tertip edilen “İkinci Uluslararası Mevlâna Mesnevî ve Mevlevîhâneler Sempozyumu”na, ben de, “Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’de Sözün Önemi” konulu bir tebliğ sunmuştum.
Tebliğ sunanlar arasında, o zaman doçent (şimdi profesör) olan, Azerbaycanlı Tamilla Abbashanlı Hanımefendi de bulunuyordu. O’na, Bahtiyar Vahabzade’ye mektup yazdığım hâlde, cevap alamadığımı, telefonunu da bilmediğimi, merak ettiğimi söylemiştim. Tamilla Hanım, Azerbaycan’a gidince, bu durumu Bahtiyar Vahabzade’ye bildirmesi üzerine, O’ndan bu mektubu aldım:
“Aziz Kardeşim M. Halistin Kukul
Bu gün bir zaman Türkiye’de çalışan Tamilla hanımla görüştüm. O, bana bildirdi ki, ben sizin mektubunuza cavab vermemişim. Bu nasıl ola bilir? Ben sizin bütün mektuplarınızı cavablandırmışım.
Türkiye’de beni kalben seven 2 kişi varsa onun birincisi sizsiniz. Benim kitaplarım hakkında en güzel makaleleri siz yazmışsınız. Böyle bir dostu, kalem sahibini unutmak olur mu?
Ola bilir ki, posta ilişmir, size ulaşmamıştır. Şimdi bizim postalar iyi çalışmıyor.
Size ve sizin çektiğiniz zahmete minnettarım.
Sevgi ve saygılarımı kabul edin.
Derin hürmetle.
B. Vahabzade/19. 01. 2003
BEŞİNCİ MEKTUP
Bahtiyar Vahabzade, bu mektubunu daktiloyla yazmıştır:
“Sayın M. Halistin Kukul
Türk Edebiyatı Dergisi’nin Temmuz 2004 sayısında yayınlanmış bulunan makalenizi ve mektubunuzu aldım. Çok teşekkür ederim. Siz daha önce de benim hakkımda birkaç tane makale yazmıştınız. Bu makalelerin hepsinde benim ruhumu, edebi kişiliğimi çok güzel yakalamış ve açıklamışsınız.
Özellikle bu makalenizi çok beğendim. Çünki Sovyet döneminde yaptığım esas mücadele, ana dili uğrundaki mücadele idi. O zaman ana dilimiz kapalı kapılar arkasında idi. Bütün resmi işlemler Rus dilinde yapılıyordu. Ben de buna karşı mücadele ediyordum. Ana dili milletin varlığı demektir. Gerçekten de ana dili namusumuzdur, vicdanımızdır. Ana dilinin yasak olduğu bir ülkede millet de yoktur!
Hürmetlerimle,
Bahtiyar VAHABZADE/16 Ekim 2004
* * *
BAHTİYAR VAHABZADE’YLE TELEFON GÖRÜŞMEMİZ
2006 yılının Ocak ayında, Bahtiyar Vahabzade’nin, Bakü’de, rahatsız olduğunu haberini aldım. Bunun üzerine, kendisini, Samsun’dan telefonla aradım. Bilâhare, konuşmamızı, hem Samsun’da yayınlanan Gürses Gazetesi’nde ve hem de Türkiye Gazetesi’nde “VAHABZADE’DEN SELÂM VAR” başlıklı, aşağıda tamamını sunacağım yazımla naklettim:
“Bahtiyar Vahabzade, Türk Dünyası’nın güçlü şâirlerinin başında gelir. O’na ilk muhabbetimi, Trabzon’da yayınlanan Uzunsokak Dergisi’nde, kendi sözünü başlık yaparak yazdığım “Yumruk Gibi Birleşmeli” başlıklı şiirimle şöyle ifade etmiştim:
“Aynı bağın gülleriyiz;
Tomur tomur derleşmeli.
Tasayı da sevinci de,
Hep birlikte üleşmeli!
Düz edip karlı dağları;
Aşıp üstünden çağları;
Yakıp vuslat çerağları,
Istırapları deşmeli!
Akmalı ter oluk oluk;
Alınmalı derin soluk!
Son bulmalı bu yolculuk;
Tek ses olup gürleşmeli!
Dün ve bugün, hem de yarın,
Gözü doymaz canavarın.
Bize pusu kuranların,
Çukurlarını eşmeli!
Öz yurdumda, öz dilimle…
Köyüm, bucağım, ilimle,
Kızılelma hayâlimle,
Şaha kalkıp dikleşmeli!
Kırım, Kerkük, Azerbaycan;
Tuna bir can, Üsküp bir can.
Her bir kalbde tek heyecan,
Bu cihana yerleşmeli!
Çok az kaldı: Yol kısaldı.
Kaf Dağı mı? Bir masaldı.
BAHTİYAR, bir haber saldı:
Yumruk Gibi Birleşmeli!”
(Uzunsokak Dergisi/Trabzon, Mart 1990)
İlki, 1992’de Ankara’da toplanan Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı’nda yüz yüze görüştükten sonra muhabbetimiz daha da arttı.
Bunları niçin yazıyorum? Üzerimde bir selâm borcu var da onun için. Şöyle: 16 Ocak 2006 tarihli Türkiye Gazetesi’nde, kıymetli dost Özcan Ünlü kardeşimin “Bahtiyar Vahabzade Size Kimi Hatırlatıyor?” (sorulu) başlıklı bir makalesi yayınlandı. Yazıda, Bahtiyar Vahabzade’nin hasta olduğu yazılıydı. Sayın Ünlü de yazısının bir yerinde şöyle diyor:
“Merakımı gideren haberi Zaman’dan Enes Cansever verdi; 12 Ocak tarihli gazetesinde… Vahabzade’yle bir röportaj yapan Cansever, Üstad’ın hiç iyi olmadığını, felç geçirdiğini ve en önemlisi de, canını yoluna fedâ ettiği Türkiye’ye küskün halde hayata tutunmaya çalıştığını yazıyordu.”
Vahabzade’nin rahatsız olduğunu biliyordum. Hattâ 1996’da Ankara Numûne Hastahânesi’nde yatarken (ameliyat olmuştu) kendisiyle telefonda konuşmuştum. Bir süredir mektuplaşamamış ve telefonlaşamamıştık.
Türk Dünyası’nın bu kıymetli şâiri aynı zamanda profesörlüğüyle de önemli bir ilim adamımızdır. Durumunu, bizzat kendi sözlerinden duymak istedim ve telefona sarıldım.
16 Ocak 2006 pazartesi günü saat 19.15’te Muhterem Bahtiyar Vahabzade ile aramızda şöyle bir konuşma geçti. (Kendisine, hastalığınız nedir? diye soramadım. Kendisi söylerse söylesin, diye düşündüm. Fakat sesini her zamanki dirilikte ve heyecanda bulduğumu ifade etmeliyim.)
– Üstâd’ım; ben, Türkiye’den, Samsun’dan Hâlistin Kukul..
– Ooo.. Merhaba Hâlistin Bey!..
– Nasılsınız Üstâd’ım? Bugün, Türkiye’de, gazeteler hasta olduğunuzu yazdı. Onun için aradım.
– Hangi gazata?
– Türkiye Gazetesi’nden Özcan Ünlü yazdı. Nasılsınız?
– Kimin?
-Özcan Ünlü’nün yazısından öğrendim. Türkiye Gazetesi’nden..
– Çok sağolun! Çok…Nispeten iyiyim…Şimdi iyiyim…Benden, bütün Türkiye’ye selâm söyleyin..Herkese..
– Sizi çok özledik Üstâd’ım. Şiirlerinizi, yazılarınızı özledik..
– Sağ olun!..Sağ olun!..Sizden çok razıyım, minnettarım. İyiyim..
– Bir arzunuz var mı Türkiye’den? Bir emriniz olur mu bizlere?
– Benim senden bir ricam var: Bütün tanışlara (tanıdıklara), bütün dostlara… Benden, bütün Türkiye’ye selâm edin. Hepinizi çok seviyorum. Sağ olun!
-Aleykümselâm Üstâd’ım…Ellerinizden öpüyorum. Sıhhatler diliyorum.
– Sağ olun…Var olun!..
Ben, bu yazımla, Üstâd Bahtiyar Vahabzade’nin selâmını duyurmak istedim. Sayın Özcan Ünlü’ye de verdiği haberden ötürü teşekkür ediyorum.
Güzel insanlarla beraber olmak ne güzel şey!..
Rabbimiz cümlesine sağlık, âfiyet ve bahtiyarlık versin!..”
(Gürses Gazetesi / Samsun, 23 Ocak 2006, Sf. 2; Türkiye Gazetesi, Özcan Ünlü’nün sütunu, 30 Ocak 2006, Sf. 15)
YEDİNCİ MEKTUP
13. 06. 2007
Aziz Kardaşım M. Halistin Kukul
Çoktan beridir sizden mektub almır ve buna çok teessüf edirdim. Çok şükürler olsun: Bugün sizden mektub aldım. Çox şad oldum, sanki bütün Türkiye’yi verdiniz bana.
Sizin “Vahabzade Aşkı” makalenizi da okudum. Çok sağ olun.
Son zamanlar Türkiyeli dostlarımdan (siz de dâhil) mektub almır ve buna çok üzülürdüm şükürler! Nihayet bugün sizden mektub aldım
Sizin “Vahabzade Aşkı” makalenizi de okudum ve inanın ki, Türkiyeli kardaşlarım beni unutmamışlar. Teşekkürlerimi kabul edin.
Benim şe’r ve poemalarımdan ibaret 12 cildlik Eserlerim basıldı.
Ben 12 cildden ibaret olan eserlerimi size göndermek istiyorum. Post ile göndermek çok çetindir (zordur).
Bakuda yaşayan Türk kardaşlarımdan rica etmişem ki, Bakudan Türkiye’ye gelen olsa bana desinler. Hala bekliyorum. Bununla bele 12 cildlik kitapları Türkiye’ye aparacak (götürecek) adamı bulmag çok çetindir (zordur). Bu işi boynuna götürecek (üstlenecek, üstüne alacak) kimseyi bulamıyorum.
Rica ederim: Türk gazet ve dergilerinde benim hakkımda ne olsa bana gönderin. Önceden teşekkürlerimi kabul edin.
Novbeti (bir sonraki) mektubunuzda dakik (tam, açık) adresinizi daktilo ile yazılmışını bana gönderin.
Şimdi yazdığım bu mektubun size ulaşacağına çok da inanmıyorum.
Siz mektublarınızda açık aydın harflerle adresinizi yazmırsınız (maalesef!)
Ailenize ve beni okuyanlara salamlarımı iletmenizi arzu ederim
Sağlıkla!
Hürmetlerimler!/11. 06. 2007
“Vahabzade aşkı” makalenizin nerede ve ne zaman basıldığını bana yazmanızı rica edirem.
Gönderdiğiniz sayfalarda derginin adı ve tarihi yazılmayıb.
P. S. Sizin hakkımda yazdığınız makaleyi okudum. Çok sağ olun
“Vahabzade aşkı” makaleniz çok hoşuma getdi.
Teşekkürler
Bahtiyar Vahabzade’nin, bana yazdığı yedinci ve son mektup budur. Üstâd; öyle anlaşılıyor ki, oldukça rahatsızdır. Çünkü; Erciyes Dergisi’nin 354. Sayısı olan Haziran 2007 tarihli nüshasının 4. ve 5. sayfalarında yayınlanan “VAHAPZÂDE AŞKI” başlıklı makalemden çok memnun olduğunu ifade ettiği hâlde, “Siz mektuplarınızda açık aydın harflerle adresinizi yazmırsınız…” ve “Vahabzade aşkı” makalenizin nerede ve ne zaman basıldığını bana yazmanızı rica edirem. Gönderdiğiniz sayfalarda derginin adı ve tarihi yazılmayıb” demektedir.
Hâlbuki muhterem Üstâd’a, yeni çıkan “Mevlâna Eşiğinde” adlı son kitabım ile Erciyes Dergisi’nin Haziran 2007 tarihli nüshasında yayınlanan “Vahapzâde Aşkı” başlıklı makalemin fotokopisini göndermiştim. Bu fotokopide, sayfanın altında, derginin adı, yayın tarihi, sayısı ve sayfa numarası da bulunuyordu.
Ayrıca; zarfın üzerine de açık adresimi yazmıştım. “Mevlâna Eşiği”nin ilk sayfasında da adresim ve telefon numaram vardı. Üstâd Vahabzade, bunların niçin farkına varamadı bilemiyorum. Mektubunun dört yerinde “Vahabzade Aşkı” makalem için teşekkür etmesine rağmen, “adres” meselesinde niçin böyle davrandığını anlayamadım.
Çok heyecanlı ve çok duygulu bir insandı. Bu sebeple olmalıdır ki, mektubunda da, bu sevinç ve heyecanın ne kadar ileri safhalarda bulunduğu ap-açık görülmektedir. Bana öyle geliyor ki, bu duygulu hâli, ‘hastalığının verdiği’ bir rûhî içlenişle de bir başka mecrâya dönüşüvermişti.
Bana gönderdiği kitapları, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kütüphânesi’ne teslim ettim ve bunu kendisine de bildirdim.
Bu son mektup oldu ve bu mektubu aldığım 18 Haziran 2007 pazartesi günü, “Vahabzade Aşkı” başlıklı makalemin bulunduğu Erciyes Dergisi’ni, açıklayıcı bir mektupla, hemen kendilerine göndermiştim.
Bekledim ki, bir cevap gelir. Cevap veren olmadı. Tâ ki, vefat haberine kadar!..Her zaman dediğimiz gibi, hayat böyle, dedim. Evet, hayat böyle ve bu kadar!..
O’nu rahmetle anıyorum!..İnanıyorum ki, yaptığı üstün hizmetler, Rabb’imin katında O’na âhiret sermayesi olacaktır!..Mekânı cennet, rûhu şâd olsun!..
*Ondokuz Mayıs Üniversitesi Em. Öğretim Görevlisi, Şâir ve Yazar

Nihat AYMAK.”HEM BEDEN, HEM GÖNÜL DOKTORU Dursun AKSOY”

Babası sekiz sene askerlik yaptıktan sonra memleketi Erzurum’dan Sivas’ın Yıldızeli ilçesine gelip yerleşiyor. 1919 yılında Yıldızeli’nde dünyaya geliyor Dursun Aksoy. Ancak memleket hasreti galip gelince, kağnı arabalarıyla dönüyorlar geri Erzurum’a. Ancak kırk günlük yolculuktan sonra Erzurum’u da, Sarıkamış’ı da geçip Yağbasan köyüne yerleşiyorlar.
İlkokulun ilk üç sınıfını Yağbasan köyünde, dördüncü sınıfını Sarıkamış’ta okuyor Dursun Aksoy. Öğretmenleri kendisini çok sevip babasına; “Bu çocuğu mutlaka okut, ileride büyük adam olur” diyorlar.
Yağbasan köyünden olup Erzurum Muallim Mektebinde okuyan üç öğrenci, tatillerde köye geldiklerinde Allah’ın olmadığından falan bahsedip köylünün zihinlerini bulandırmaktadırlar.
Babası onu ortaokula kaydettirmek için atın terkisine bindirip Kars’a doğru giderken birden atını durdurur. O üç çocuğu örnek vererek; “Seni okutmak istiyordum amma, o okuyanların halini görünce vazgeçtim, cahil ol ancak Müslüman kal. Geri dönelim” der. Küçük Dursun okuma sevdasındadır. Atın sırtında iken baba ile oğul arasında şu konuşma geçer;
-Babacığım sen beni okut, ben onlar gibi olmam. Dinime bağlı ve sadık olurum inşallah.
-Bana söz veriyor musun?
-Buradaki kayalar ve dağlar şahit olsun ki söz veriyorum.
Bu söz üzerine yola devam ederler. Kars’ta ortaokula başlar ve bir pansiyona yerleşir. Bir ay sonra babası un, peynir gibi erzak getirir. Unu fırına verirler ve karşılığında her gün ekmek alır. Bu ziyaretten sonra babası bir daha gelmez. Yaz tatili olup köye döndüğünde babasının aylar önce rahmetli olduğunu öğrenir. Tarlaların, koyunların, sığırların ve evin mesuliyeti küçük Dursun’un üzerine kalır. Ortaokul ve lise bitene kadar işçi çalıştırmak suretiyle hem okulu hem de köydeki bu işleri birlikte yürütür. Bu nedenle okula her sene bir ay geç olarak, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramından sonra başlar. Arkadaşları ve öğretmenleri; “Dursun yeter ki okula gelsin” diyerek durumu idare ederler. Sınıf başkanlığını hep ona yaptırırlar. Cenab-ı Hakkın bahşettiği zeka neticesinde eğitim hayatını başından sonuna kadar hep birinci olarak bitirir.
Üniversite tahsili için İstanbul’da Tıbbiye’ye kaydolur ve Askeri Tıbbiye’de okumaya başlar. Kayseri mebusu Mehmet Kirazoğlu’nun Mimarlık Fakültesi son sınıfta okuyan oğlu Ömer Kirazoğlu ile tanışır. Ömer Kirazoğlu üniversitedeki dindar olan gençleri bir araya getirerek her hafta sonu bir hoca efendiye, bir fikir adamına ya da bir mürşide götürmektedir. Üç senenin hafta sonları hep böyle geçer. Ayrıca haftada bir gün İstanbul Müftü Yardımcısı Bekir Hâki Efendi’nin Şehzadebaşı Camii’ndeki hadis derslerine devam eder.
Tıp Fakültesi dördüncü sınıfa geçtiğinde Ömer Kirazoğlu kendisine Adana’da ikamet eden Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretlerini ziyarete gitmeyi teklif eder. Trene binerek giderler Adana’ya. Eski buğday pazarında tatlıcı Cumali Efendi aracılığı ile randevu talep ederler. Sami Efendi, Ramazanoğlu sülalesinden kendisine kalan mirası istememiş, Hukuk Fakültesini birincilikle bitirmiş olmasına rağmen o mesleği yapmayıp bir kereste fabrikasının muhasebe defterlerini tutarak aldığı maaşla ailesini geçindirmektedir. Önce Ömer Kirazoğlu, peşinden Dursun Aksoy Sami Efendi’nin huzuruna girerler.
Dursun Aksoy Sami Efendi’yi görür görmez farklı bir duygu seline kapılır ve Sami Efendi gönlünde taht kurar. Artık dünyaya değişik bir gözle bakmaya başladığını hisseder. İçini bir mutluluk, bir huzur hali kaplar. Sami Efendi ruhuna nüfuz etmiştir. Sonraki hayatında İslam’ın her rüknünü yaşamaktan ayrı bir zevk almaya başlar. Adana’dan memleketine gider ve teyzesinin kızı Ulviye hanımla nişanlanır.
Tıbbiye tahsili üç yıl daha devam eder. Bitince Ankara’ya yeni açılan Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesinde staja başlar. Nasıl olsa doktor oldum, öğrencilik bitti diye düşünerek arkadaşları gibi o da bıyık bırakır. Ancak staj bitirme imtihanını yapacak olan hoca bıyığı sevmediği için arkadaşları bıyıklarını keserler ama Dursun Aksoy kesmez. İmtihan başlar. Önce kendisine bir hasta verip muayene ederek teşhis koyması istenir. Arkasından bir sürü mesleki sorular gelir. Soruların hepsine verdiği cevaplar üzerine “üstün başarı ile geçmiştir” diyerek alanıyla ilgili kitaplar da hediye ederler. Kimse bıyığının farkında bile olmamıştır.
Bursa 5. Kolorduya askeri hekim olarak tayin edilip göreve başlar. Kolordu komutanı Hasan Atakan Paşa bıyıklıları sevmez, bıyıklarını kesip huzuruna öyle çık derler. Fakat o bıyıklarını kesmeden Paşa’nın huzuruna çıkar. Paşa hiçbir şey söylemez. Daha sonra öyle samimi olurlar ki; evi Bursa Hastanesine yakın olmasına rağmen kendisinin ve çocuklarının muayene ve tedavilerini Dursun Aksoy yapar.
Dursun Aksoy üniversite talebeliği yıllarında Ömer Kirazoğlu ve Ali Kemal Belviranlı ile birlikte “İslam’ın Nuru” isimli mecmuayı çıkarırlar. Maddi imkânsızlıklar nedeniyle yayın hayatı ancak iki sene devam eder.
Ankara’ya gelince Mehmet Şevket Eygi ile birlikte “İslam” mecmuasını çıkarırlar. Mecmua matbaada basıldıktan sonra Dursun Aksoy’un muayenehanesine getirilir, gideceği yerlere postalama işlemlerinden tutun da tüm hamaliye işleri kendisinin sırtından geçer.
Yine üniversite yıllarında milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ölüm yıldönümünü kutlama ile ilgili düşüncesini Ömer Kirazoğlu ile paylaşır. Mustafa Mıhçıoğlu’nu da bu işin içine katarak üç kişi olarak anma programı yapma kararını alırlar. Mehmet Akif Ersoy’un damadı Ömer Rıza Doğrul Cumhuriyet gazetesinde çalışmaktadır. Yanına giderek gazetede üç gün programı ilan etmesini rica ederler. Aynı şekilde Tasvir gazetesinde de ilan gerçekleştirirler. Mihrimah Sultan Camiinde gerçekleşen programın sunuculuğunu Dursun Aksoy yapar. Caminin içi de, dışı da dolmuştur. Mehmet Akif Ersoy’un arkadaşları o mümtaz şahsiyetin hayatından kesitler anlatırlar, hafızlar Kur’an-ı Kerim okurlar, dualar edilir. Aynı şekilde Mimar Sinan’ı anma programı tertip etmek de ilk defa Dursun Aksoy’un fikri neticesinde gerçekleşir. Fatih Sultan Mehmet için de “Fatih Günü” adı ile zamanın İstanbul Valisinin de katıldığı bir program gerçekleştirirler.
Turgut Özal Milli Selamet Partisi’nden İzmir Milletvekili adayı, Dursun Aksoy ise İzmir birinci derece Senatör adayı olur. Birlikte bir ay seçim çalışması yaparlar. Yeni aldığı Anadol marka araba ilçe, kasaba ve köyleri dolaşa dolaşa eskiyip hurdaya çıkar.
Ankara Askeri Hastanesine tayin olunduktan sonra başhekime gidip, “laboratuarlar beni tatmin etmiyor, klinik çalışması isterim” der. Bunun üzerine otuzar yataklı iki kulübede intaniye kliniği kurulmuş olur. Yatan altmış hastanın elli sekizi, sağlıksız şekilde kazılan tuvalet çukurlarından içme suyuna sızan lağım neticesinde tifo olmuş jandarma erleridir. Bağırsağı delinmiş iki ümitsiz vaka dahil Allah’ın izniyle tüm hastaların iyileşmesini sağlar.
Antibiyotik ilaçlar henüz yeni çıkmışken, antibiyotikler üzerine bir seminer hazırlayarak hastanedeki tüm doktorlara sunum yapar. Başhekim dinledikten sonra “Bu semineri Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin doktor ve Profesörlerine de sunar mısın?” teklifinde bulunur. Kabul eder ve bu seminer sonrası Gülhane Askeri Tıp Akademisi ile Ankara’daki diğer tıp çevrelerinde mümtaz bir yere sahip olur.
Yüzde seksenini kandan ve yüzde yirmisini gaitadan alarak tifo mikrobunu üretir ve ilginç neticelere ulaşır.
Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’den medical advance için iki doktor ister. Sınav açılır ve katılanlar arasından sınavı kazanan sadece Dursun Aksoy olur. Personel Daire Başkanı Ali Erkan doktor Dursun Aksoy’u yanına alıp o günkü kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel Paşa’ya götürür. Açılan sınavı sadece Dursun Aksoy’un kazandığını belirtip Amerika’nın iki kişi istediğini, izni olursa ikinci kişi olarak kendisinin gitmek istediğini söyler. Böylece 1959 yılı sonunda gemiyle Amerika’ya ulaşırlar.
Amerika’daki eğitimleri dokuz ay sürer. Ramazan ayını orada geçirirler, bayramı orada yaparlar. Dursun Aksoy ramazan bayramı sonrası şevval orucu tutmaya başlar. Personel Daire Başkanı Ali Erkan bey Dursun Aksoy’a;
-Gel bir çay içelim.
-Ben oruçluyum.
-Geldiğin günden beri oruçlusun. Üç aylar, ramazan, şevval. Seninle geldiğime pişman oldum, açlıktan ölüp başıma bela olacaksın.
-Oruç tuttuğum için kuvvetim eksilmedi, üstelik arttı. İstediğin kişiyi getir güç yarışı yapmaya hazırım.
-Tamam öyleyse, hazır ol.
Bu konuşmadan sonra sınıfa geçerler. Yetmiş beşer kişiden oluşan üç sınıf vardır. Ali Erkan bey tüm sınıflara; “Dursun ile güç yarışı yapmak isteyen var mı?” diye ilan eder. Gönüllü otuz beş kişi çıkar. Karşısına gelen kişiyle birbirlerinin bileklerinden tutup çekmeye başlarlar. Kim diğerini arka tarafa atarsa o kuvvetini ispat etmiş olacaktır. Dursun Aksoy, gözlerini kapatıp duasını yaptıktan sonra başlar rakibini çekmeye. Sırasıyla otuz beş kişiyi Allah’ın izniyle arka tarafa atmayı başararak yarışmanın galibi olur. Hatta bazılarını öyle kuvvetli çeker ki; üç beş metre gidip yere kapaklanmaktadırlar. Aralarında kendisinin iki katı iriliğinde olanlar bile vardır. Son yarışmacıyı bacaklarından ve kollarından tutup başının üzerinde gezdirdikten sonra yere bırakınca, “Smith’i de kaldırabilir misin?” derler. Smith yüz otuz kiloluk bir Amerikan yüzbaşısıdır. Tuttuğu gibi onu da kaldırır.
Yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali; “Bilek güreşine var mısın?” derler. Bu sefer yarışmacı daha da çoğalır. On kişiyi yendikten sonra karşısına Arjantin’li bir yarbay çıkar. Parmakları Dursun Aksoy’un bilekleri kalınlığında bir insan azmanıdır sanki. Elinden tutunca Dursun Aksoy’un dirseği masaya yetişmemektedir. “Ya Allah” diyerek asılınca onun elini de masaya yapıştırır. Adam “Türk tiger” diye bağırarak masadan fırlayınca daha kimse Dursun Aksoy’la bilek güreşi yapmaya cesaret edemez.
Durumu okul komutanına anlatırlar. Okul komutanı Dursun Aksoy için bir resepsiyon düzenletir ve orada “İkinci Koca Yusuf Amerika’ya geldi” tezahüratı yaparlar. Resepsiyona katılanlar “bu adamın boyu ne, kilosu ne ki, bu kadar adamı devirdi” diye birbirlerine söylenip durmaktadırlar. Hadise gazetelere haber olarak intikal eder.
Fakat bu hadiseden sonra hanımlardan başını alamaz. Kursum var, dersim var diyerek atlatır hepsini. Bir gece saat 02.00’de odasının kapısı vurulur. Açtığında yirmi beş yaşlarında sarışın Amerikalı bir hanımı bulur karşısında. “Ne istiyorsunuz?” diye sorar. Kendisiyle görüşmek için geldiğini söyleyince; “Hanımefendi, ben evliyim ve beş çocuğum var. Bizim dinimizde zina haramdır” cevabını verir. Bayan; “Cüzdanımı unutmuşum, geri dönemem burada kalayım” deyince aşağıya indirip bir taksi çağırıp ücretini öder ve gönderir. Böylece o imtihandan da kurtulmuş olur.
Amerika’dan döndükten sonra İzmir Sıhhi Hizmet Okulu’nda iki yıl öğretmenlik yapar. Böylece İzmir’e de yerleşir. 1966 yılında emekli olur. İzmir ve civarındaki sekiz vilayetin kasabasını, köyünü gezerek İslâm’ın güzelliklerini, Peygamber Efendimizin, evliyaların, Allah dostlarının örnek hayatlarını anlatır feyizli sohbetlerinde.
Fedakâr bir hizmet gönüllüsü, yorulmaz bir abid, teslimiyet ehli bir dervişdir. İslâm’ı aşkla yaşayan bir mümin, sır ehli bir ariftir. Az yiyen, az uyuyan ama az yorulan, ruhen ve zihnen çok güçlü bir Allah eridir.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” Hadis-i şerifinin örneği olarak Cuma günü iftar saati öncesi vefat edip 26 Eylül 2008 Kadir gecesi sabah namazında Medine-i Münevvere’de Cennetül Baki kabristanlığına çok sevdiği mürşidi Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri’nin yanına defnedilir.
Allah rahmet eylesin.

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunun şeiri “Usare” dergisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Kahramanmaraş şəhərində fəaliyyət göstərən “Usare” iki aylık kültür sanat edebiyat dərgisinin 13-cü sayında Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-jurnalist Kənan Aydınoğlunun “Ağla, şairim, ağla!” şeiri Azərbaycan türkcəsində çap olunub.
Qeyd edək ki, gənc nəslin nümayəndəsi Kənan Aydınoğlunun bundan öncə də “Türkün Türkçülük Dastanı” poeması və “Türkçülük silsiləsi”dən, xüsusilə də Ustad şair Yunus Əmrənin ulu ruhuna sevgi və sayqılarla ünvanlanan şeirləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşkilatı dəstəyi ilə həyata keçirilən layihələr çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətindəki “Kümbet” (Tokat şəhəri), “Usare” (Kahramanmaraş şəhəri), “Yeni Edebiyat Yaprağı” ( Kahramanmaraş şəhəri), “Kardelen” (Bilecik şəhəri) dərgilərində və “Son nokta” (Adana şəhəri) qəzetində çap olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Şairə-publisist Rahilə Dövranın şeiri “Usare” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Naxçıvan Muxtar Respublikasındakı bürosunun rəhbəri, “Qızıl qələm” media mükafatı laureatı, şairə-publisist Rahilə Dövranın “Ağrı Dağı” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Kahramanmaraş şəhərində fəaliyyət göstərən “Usare” iki aylık kültür sanat edebiyat dərgisinin 13-cü sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub. Şeiri “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Rahilə Dövranın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” (Tokat şəhəri), “Kardelen” (Bilcek şəhəri), “Hece Taşları” (Kahramanmaraş şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyat dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

M. Nedim Tepebaşı.”BİRBİRİNİ ANLAMAYANLAR”(DENEME)

USARE DERGİSİ 12. SAYI’DAN

Çok mu zordur ki bazı insanlar ya da bazen insanlar birbirlerini anlamazlar? Ölüm hariç, insanın üstesinden gelemeyeceği hiçbir iş nerede ki yoktur hâlbuki.
Böyleleri de vardır elbette; hiç de zor olmayan işleri zor hâle getirirler, ya da hemen her işi zor olarak görürler.
“Beklentiler tek taraflı olduğunda dengelerin bozulacağını neden anlamıyorlar bu insanlar?” diye bazen kendi kendime soruyum. Birbirimize de bu soruyu sormalıyız bence ama cevabını da arayıp bulmalıyız, sonra da çözümü ortaya koyup, rahatsızlık veren bu oluşumu düzeltmek için çabalamalıyız, ama kırıp dökerek değil, tedavi edercesine, hep birlikte yapmalıyız bu işi.
Böylelerinin her geçen gün sayılarının artıyor olması, başkalarını bilmem ama açıkçası beni tedirgin etmektedir. Düşünsenize, etrafınızdaki herkesin aynı beklentide olması nasıl bir netice getirecektir? Nitekim hayatın akışı içerisinde bu durumu, lambalar yanmadığında, trafikte yaşanan karmaşa ve saygısızlıklarda görüyoruz sürekli.
Kendisinin anlaşılmasını bekleyen kişi/ler, başkalarının da aynı duygularla anlaşılmak isteyeceğini, bunun da bir kaosa dönüşebileceğini bilmeli ve hesaba katmalıdır değil mi?
Tek taraflı beklenti, mütevazı kişilere denk geldiğinde, nadiren olumlu tepki görse de her zaman iyi netice vermez ki. İnsanlardan çoğu, kişilerin bencilliğini taşıyamazlar sonra, ağır gelir. Bu yük; “benim” diyen adamlara bile ağır gelir.
Başkalarının kendisini anlamalarını isteyenler, insanlar arası sosyal ilişkilerin, bir bedenin uzuvları arasındaki ilişkilerden bir farkının olmadığını anlamayanlardır genelde. Neden diye sormayın lütfen! Kapalı kalmasın gene de söyleyeyim; kültür ve bilgi bakımından toplum hayatımızda büyük obruklar oluştu da ondan, var mı dahası? Toplum olarak, bir kısım âfetlerden korunmak için beldemizin etrafına ördüğümüz kültür surlarımızı ellerimizle tahrip etmeye başladık işte.
Sosyal hayattaki eksikliklerin ya da rahatsızlıkların, bedensel rahatsızlıktan bir farkı yoktur hâlbuki, hatta daha da vahimdir. Şu bakımdan diyorum bunu da; sorumluluk açısından elbette ki bir fertle ilgili diğerlerinin sorumluluğu vardır, ancak bu, ilk başta en yakınlarını ilgilendirir. Toplumsal rahatsızlıklar öyle mi? Toplumsal sorunlar belki bir ulusu, belki de bütün insanlığı kapsayacak kadar geniş alana yayılır ve etkisi altına alır, dolayısıyla herkesi ilgilendirir. Bunlar söylenmek zorundadır. Söylenmediğinde ya da “Aman sen de!” denildiğinde, kişiselden öte toplumsal rahatsızlıklar peş peşe birbirini kovalayacaktır. Dolayısıyla insanlar arasında böyle bir sorun yaşanıyorsa ya da yaşanmaya başlanmışsa bunun sebepleri araştırılıp çözüme kavuşturulması gerekmez mi? Hatta bunlar, eğitim ve öğretim konusu olmalıdır.
Toplumun bu kadar dağılmışlığında/ dağılma eğilimi göstermesinde, herhalde kişilerin, daha çok başkaları kendilerini anlasınlar isteğinden kaynaklanan bir durum vardır, başka ne olabilir ki? İyi de kişi, başkaları kendisini anlasınlar isterken, kendisi de başkalarını anlaması gerekmez mi? Kişisel sorunlara çare bulunmadığında, bu sorunlar, toplumsal sorunlar haline gelir, tıpkı yaşadığımız zaman gibi.
“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz.” gibi sözler kadar işlerimiz de güzel ve yaşanılır olmalıdır. Gerçek anlamda hepimiz birimiz, birimiz hepimiz olalım ki birbirimizi anlamış ve bütünleşmiş olalım değil mi?
İyi bir toplum oluşturabilmek, bu alanda verilecek emekle orantılıdır, tıpkı bir sanat eseri meydana getirmek gibi.
Diploma sahibi olmakla bazı güzellikler yaşanmıyor, etrafımıza bakındığımız zaman bunu görebiliyoruz, görebiliriz de hemen ve her zaman. Bir şeyler kazanırken bir şeyleri kaybetmek kazanç değildir. Sosyal hayatta da insanın bir tarafı tüccar gibi olmalıdır, affedersiniz kumarcı gibi değil. Kâr hanesi, maddi ve manevi daima yükselmeli ki kâr edildiği belli olmalı ve faydası görülmelidir. Kazanırken kazandırmasını da bilmelidir insan.
Aslında kişinin, başkalarının kendisini anlamasını beklemesine de gerek yoktur, biraz da beklenti içerisine girmeden önce empati yapabilmelidir bu durumda olanlar, elbette ki yanlış davranışta bulunmamak için.

M Nedim Tepebaşı.”ANNE OLMAK”(ÖYKÜ)

USARE DERGİSİ 12. SAYI’DAN

Evlere dönüş telaşı başlamıştı, caddeler hareketli, kaldırımlar kalabalık, insanlar toplu taşıma araç duraklarına akıyordu.
Çocuk, ayakkabılarının topuklarını sürüyor, çıkan sesle etraftakilerin dikkatini çekmeye çalışıyordu. Huysuzluğu üstündeydi, çarşı demiyor, kalabalık demiyor, tepiniyor da tepiniyordu. Kendince annesini sınıyor, peşi sıra gitmeyecek gibi yapıyor, sonra inadından vazgeçiyor, tekrar direnişe geçiyor ama sükûnet ve sabırla yürüyen annesinin peşini yine de bırakmıyordu. O farkında değildi ama annesi göz ucuyla adım adım onun hareketlerini takip ediyordu.
Yanlarından geçenler arasında merakla bakanlar olsa da yolcu yolunda gerek hesabı herkes yoluna devam ediyordu. Onların yapacakları bir şey belki de yoktu, belki de öyle düşünüyorlardı.
Bir ara kısık sesle, “Çocuğum, yapma. Bak, senin istediğini sonra alırım, etraftakiler duyacaklar, bize bakacaklar, ayıp oluyor, eve vardığımızda konuşur, anlaşırız seninle.” diyen annesinin aksine, çocuk yüksek sesle ; “Beni kandırıyorsun, geri mi geleceğiz, başkalarının annesi senin gibi mi? Sen benim istediğimi almıyorsun bak işte.” diye cevap verdi.
Tam da bu sırada yanlarından geçerken, annenin bu sözlerini duyan kadın yavaşladı, adımlarını onlara uydurdu ve onlarla yan yana yürümeye başladı. Sonra bir ahbap misali, elini çocuğun omuzuna koyarak; “Niçin anneni üzüyorsun, bak o çok üzülüyor.” dedi. Çocuğun hırçınlığı daha bir artmıştı, “Benim annemse benim istediğimi alsın o zaman.” diye cevap verdi.
Annesini zora sokacak yeni bir fırsat yakalayan çocuğun bu sözü tam da annenin çaresizliğini anlatıyordu.
Kadın, bir taraftan çocukla ilgilenirken diğer taraftan da anneyi tanımaya belki de anlamaya çalışıyordu. Birlikte yürümeye devam ederlerken; “Yanınız sıra yürüyorum ama bir art niyetle değil, lütfen yanlış anlamayın. Açık söylemem gerekirse; sabrın nasıl bir dayanma gücü olduğunu sizde gördüm ve sabrınıza hayran kaldım.” dedi. O, kadının ne demek istediğini anlamıştı; ”Anne olmak böyle bir şey işte!” diye cevap verdi.
Kucağında küçük çocuğu olduğu halde oğlunu da ihmal etmeyen anne; “Elini bana ver yavrum!” dedi, oğlan, nazlansa da inat etmedi, annesine elini uzattı.
Kadın, çocuğun agresifliğini yumuşatmak için arabuluculuk yapma gayretindeydi, çocuğa zarf atarak; “Kardeşini seviyorsun değil mi?” dedi. Aksiliğinden vazgeçmeyen çocuk; “Seviyorum ama annem onu benden daha çok seviyor, babam da.” dedi. Karşı koymadan damardan girmeye çalışan kadın; “Anladım!” dedi. Suskun bir şekilde yürüdüler biraz. “Ama nereden biliyorsun öyle olduğunu ki, bence annen ikinizi de çok seviyor.” dedi kadın. O; “Görmüyor musun? Bak, onu kucağında taşıyor.” diye cevap verdi.
Kadın anlamıştı; çocuğun sıkıntısı kıskançlıktı, büyümüş de küçülmüştü sanki! “Ama o daha çok küçük, sen abisin.” dedi. “Abi” sözünü duyan çocuk tebessüm etti, bu iltifat hoşuna gitmişti. Kadın; “O da senin kadar olduğunda tabii ki kendisi yürüyerek gidecek.” diye ilave etti. Çocuk sustu, bu sefer de o anlamıştı. Yine arada kısa bir süre suskunluk oldu. Ancak kafasında dolaşan tilkiler onu bir türlü rahat bırakmıyordu; “Ama öyle işte. Ben biliyorum, beni kandıramaz kimse.” diyen çocuk, bildiğinden bir parmak geri durmuyordu, pes etmeye de hiç niyeti yoktu. Kadından destek bekliyordu, yakaladığı bu desteği kaybetmek istemiyordu, annesine karşı son kozlarını oynuyordu, çünkü otobüs durağına gelmişlerdi.
Umutlar tükeniyordu, otobüs geldi mi iş bitmiş demekti, isteği olmayacaktı. Durumu kavrıyordu, durakta otobüs bekleyenleri de arkasına almak için son bir fırsatı daha değerlendiriyordu, peş peşe ataklar sergilemeye başladı, yüksek sesle ağlıyor numarası yapıyordu.
Çaresizliğini gizlemeye çalışsa da annenin sıkıntısı artmıştı, durakta bekleyen bir hayli insan vardı. Çocuk annesini iyice germişti, oradaki herkes bunu fark ediyordu. Dayanmanın da bir sınırı vardı. Annesi sert bir şekilde; “Çocuğum bak!” dedi, etraftakiler belki de onun var gücüyle patlamasını beklemişlerdi. Ama öyle olmadı, “Çocuğum bak!” sözünün arkasından lav püskürtmesi beklenen dağ sakinleşmişti. “ Sen beni çok üzüyorsun ama Allah’tan diliyorum, sen büyük adamlar olasın inşallah.” deyiverdi. Duraktakiler, çevrelerinde, o güne kadar hiçbir anneden böylesine ipeksi bir söz duymamış olabilirlerdi, belki de bu yüzden hepsi bakakalmıştı.
Onların yanı sıra gelen kadın da dâhil duraktakiler kısa süre bir şaşkınlık yaşadı. Sonra gözler birbirine baktı. Çocukla ilgilenen kadın herkesten daha fazla etkilenmiş görünüyordu. Ne düşündü bilinmez ama hayranlığını gizleyemedi ve “Bu ne kadar güzel bir annelik!” demekten kendisini alamadı.
Gelen otobüs, onların hattına gidiyordu. Annenin sözleri duraktakiler üzerinde öyle bir etki yapmış olmalı ki herkes en yüksek seviyede saygı göstererek onlara yol verdi. Onlar otobüse binerken diğerleri arkalarından bakakalmışlardı, belki de anne yüreğinden gelen o latif sözün arkasından bakıyorlardı.
Kendi istikameti olmasa da evine yakın yerden geçecek o otobüse kadın da bindi. Otobüsün basamaklarından peş peşe çıktılar, kartlarını da peş peşe okutturdular, sonra da ikili bir koltuğa beraberce oturdular.
Kadın duramıyordu, konuşmak ve onu anlamak istiyordu; “Ne kadar güzeldi sözünüz!” dedi. Çok kestirmeden cevap verdi o; “Ben anneyim, her durumda ve her zaman.” dedi. “Tabi!” dedi kadın. O devam etti; “Elbette anneler çocukları için hem iyilik yapacaklar hem de iyi dileklerde bulunacaklar. Kızgınlık ya da zorda kalmak bunu değiştirmemeli. Çocuğun hafızasında güzel şeyler kalmalı. Benim için ekstrem değil bu.” diye cevap verdi. Kadın ancak; “Harika!” diyebildi.
Evine gelir de iner diye acele eder bir hâli olan kadın, onu konuşturmak, ondaki ekstrem annelik sırrını öğrenmek için âdeta fırsatları zorluyordu.
“Bir ara bir laf etmiştiniz ‘Anne olmak işte!’ diye. Size bunu söyleten ne idi, anne olmak nasıl bir şey sizin açınızdan ki?” dedi. O; “Ben anne olmayı annemden öğrendim.” dedi. Kadın; “Nasıl yani?” dedi. “Bakın, bir kadın, çocuğu varsa annedir, çocuk annenin görünen yüzüdür, kadına anne değeri kazandıran çocuktur, arada başka bir şey olmasına gerek yok aslında. Kendisine anne değeri kazandıran çocuğu için fedakârlık yapmayacaksa bir anne, başka ne yapacaktır ki? Annelik fedakârlıksa, anne için fedakârlık çocuklarını kendine tercih etmektir.” dedi. “Yok, şaşırmayın, açıklayacağım.” diye ilave etti.
“Kapari bitkisinin, kornişona benzer meyveleri olur, bilir misiniz bilmem. Bir gün ağabeyim, bir arkadaşıyla bunlardan toplamış getirmiş eve. Görünüşleri çok da güzel, bu ürünlerden turşu yapıldığını söylemişler onlara. Biz bu bitkinin meyvelerinin zehirli olduğunu duyardık. Kaparinin meyveleri değil de çiçekleri kullanılıyormuş meğer. Biz ona bile temkinliyiz. Annem ağabeyime, o bitkinin tehlikeli olduğunu söylese de o inanmış bir kere, illa ki turşu yapılmasını istiyordu. Çaresiz, annem kabı, sarımsağı, sirkeyi hazırladı ama hâlâ ağabeyimi ikna etmeye çalışıyordu, o ise bunda kararlı görünüyordu. Olacak gibi değil, ağabeyimi ikna edemeyeceğini anlayan annem, o bitkiden bir tane hemen ağzına atıverdi. Hepimiz dona kaldık. Annem bunu neden yaptı anladınız değil mi? Eğer bu bitki zehirli ise oğlu ya da diğer çocukları ondan yediklerinde, onlara bir şey olmasın da ne olacaksa kendisine olsun, ölecekse kendisi ölsün, çocukları ölmesin diye yaptı bunu. Bu, anneliktir işte, ben o gün öğrenmiştim anneliği.
Hepimiz inanırız değil mi; ‘Cennet, annelerin ayakları altındadır.’, peki, doğru anlıyor muyuz?” dedi. Kadın; “Peki; siz nasıl anlıyorsunuz?” dedi. O; “Anne olmanın karşısında cennet ne ki? Yani anne olmak Cennet’ten daha değerli bir makam. Farklı anlayanlara da saygı duyarım ama ben böyle anlıyorum. İnsanlardan çokları hâlâ ya anne olmanın ya da annelerinin değerini bilemiyorlar. Annelerden çokları da bilmiyorlar kendileri için uygun görülen makamın ne olduğunu. Madem böyle bir mevki var, o makamda olabilmek için de anneliği anlamak ve anne olmak gerekir. Kadını anne yapan çocukları değil midir? Çocuğu olmayan kadın anne olamayacağına göre anne de çocuğunun ya da çocuklarının kendisini değerli kıldığını anlamalı ve bilmelidir. Lütfen, herkes doğru anlamalıdır hayatı. Anne olmak sadece çocuğu doğurmak değildir herhalde! Eee! Anne olmak cennetten veya cennettekilerden daha kıymetli ise, o zaman sadece evlatlar değil, anneler de bilmelidirler anne olmanın ne demek olduğunu, çocuk olmadan anne olunamayacağını da değil mi?
İşte anneye değer kazandıran bu varlıklar da bizim değerimizdir.” dedi.
Bunları dinleyen kadın; “Siz” dedi, o acele davrandı; “Yok, yok, hayır, ben ilahiyatçı değilim, sadece anne olmayı anlamaya ve anne olmaya çalışıyorum.” dedi.

YALÇIN YÜCEL.” NASIL YAZIYORLAR?”

USARE DERGİSİ 10.SAYIDAN

Yazmaya küçük yaşlarda başladım. İlk yazım bir öyküydü. Ardından şiire yöneldi kalemim. Sonra, deneme, inceleme, resim… Yazar bir babanın evladı olmak etkilemişti yaşantımı. Kitaplar, kitaplar… Hepsiyle çok küçük yaşlarda oldu buluşmamız. Yazmayı seviyordum. Ancak boşaldığım zaman bir rahatlama geliyordu içime. Bu nedenle kitaplarımın arasında, masamda oturmak en sevdiğim anlardır. Dış âleme çıktığımda, doğayla baş başa kalırım genelde. Doğanın her biçimi, rengi, bitkisi, hayvanı benim için apayrı bir uyandırma etmenidir. Yazdıklarımın konusu genelde doğa ve insan üzerinedir. Yoksulluğun verdiği eziklikler, haksızlıklar yer alırlar çoğu kez kalemimde. Şiirlerimde görülen renkler, bitkiler, onlarla kurduğum imgeler, konuları imgelere dönüştüren yaşamım hepsi kendime özgüdür. Sesi, sözü, imgeyi, oluşan yaşantıları apayrı bir dil örgüsüyle verirken özgürce bakışlar yer alır dallarımda. Ve bu dallarda açacak çiçekleri farklı bir duyuşla vermek isterim. Kendi özümde, kendimce… Yazmak için belirli bir ortam seçmem. Her ortam, sağlıklı olmam şartıyla ben olurlar zaten. Yazarken çevredeki gürültüleri de pek duymam. Kalemime akan düşünce, şırıltısı da aldırmaz buna. Yazdıklarımı sesli olarak okumak isterim önce. Dinleyecek birini bulamadığım için de kendime seslenirim. Sözcükler ses giysilerini giydikleri anda, bir tören mangası gibi geçerler önümden. Son düzeltiler de böylece gerçekleşirler. Konulara gelince, düşünce tarlama bağlı bu. O, hangi ürünü isterse ben onu seçerim. Bu durum 30 ürünlerimi daha dolgun, daha verimli kılar. Yazarken çoğalmak, çoğalırken yazmak ve yaşamak budur işte.

M. NEDİM TEPEBAŞI

Hemen belirteyim; yazmak için hazırlanırken ve yazarken kendimi eğitiyorum. Konuları, kendim başta olmak üzere ihtiyacımız olduğunu düşündüklerim arasından özenle seçmeye gayret ediyorum. Makale yazarken, konular üzerinden düşüncelerimi bildiklerimle birleştirmeye ve doğru bildiklerimi yazmaya dikkat ediyorum. Denemelerde; konu seçimini önemsiyorum. Doğruları ve yanlışları birlikte yorumlamaya çalışıyorum. Yazdıklarımın beni sorumlu kıldığını biliyorum. Hikâyelerimde ise ana temayı, yaşanmış olaylardan seçiyorum. Gördüğüm, yaşadığım veya başkalarının yaşayıp da anlattıklarından dinlediğim, günü geldiğinde kullanmak üzere hafızamda sakladığım konuları kullanıyorum. Tasvirler, gerçeklere aykırı olmamak kaydı ile elbette ki ekleme oluyor. Tasarladığım konuyu yazmadan önce, zihnimde yorumlar yaparım, bazen konuyu yorumlamak maksadıyla yürüyüşe çıkarım, düşünürüm, kurgularım. Uyumak için koyun saymam, kendimi gereksiz şekilde meşgul etmem, yazacaklarımı kurgularım. Bazen aklıma gelenleri not alırım, not almadığımda bazen unuttuklarım olur, çok orijinal tespitlerimi bu yüzden koruyamamış olurum. Yazdıktan sonra defalarca okurum, dört, beş kere, belki sekiz-on kere, hemen her okuduğumda az da olsa müdahalelerim olur. Yazmayı önemsiyorum.

MUSTAFA OKUMUŞ

Duyarlı okurlarım çoğu zaman, “Hocam, bunca konuyu nereden buluyorsunuz; nasıl yazıyorsunuz? Sorusunu yöneltirler bana. Ayaküzeri geçiştirmeye dayalı yanıtların beni de onları da doyurduğunu( tatmin ) söyleyemem. “USARE” dergisinin bu soruyu gündeme alarak edebiyatın perde arkasına ışık tutma girişimini önemsiyorum. Yazarın arka plândaki doğum sancısını okurla paylaşmasının, onlar için bir fırsat olacağını düşünü- yorum. Sanırım ilginç ve özgün iletiler çıkacak, ortaya… Dergi yönetimine bu ilk ve de ilginç uygulama nedeniyle teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.

NASIL MI, YAZIYORUM? Ben, genelde bir deneme yazarı olarak; yazının açılımında ele aldığım konunun kapsam ve içeriğini çok önemserim. Bunları insan ve toplumsallık eksenli, sevgi, doğa ve düşünsel derinlikli saç ayağı üstüne oturtmaya çalışırım. Kullandığım ister gözlem, isterse kaynak olsun bunları kendimce yorumlamayı yeğlerim. Öncelikle konuyla ilgili gözlemlerim öne çıkar. İnsanı ve çevreyi gözlerken eğitimci kişiliğimin ön görüleri ağır basar. Düşünsel derinliğin irdelenmesi olumlu ya da olumsuzlukların saptanmasını kolaylaştırır. Doğayı ve ayrıntılarını gözlerken duygularım, algılarım, zevklerim öne çıkar. Yaşamak, yaşamı anlamlı kılmak için sevmenin, doğayla özdeşleşmenin gerektiğine inanırım. Bu yaklaşımlar anlatıma derinlik ve öznellik katar. Ya da kaynak tarama gereği duyarım. Ayrıntılara girmeden söz konusu gözlem ya da kaynaklara dayalı birikimimle ilgili bir çatı inşa etmeğe çalışırım. Çatının doğru oluşturulmasına çok önem veririm. Bunun üzerine kuracağım yapı bezeğinde düşünce ve bilgilerin özgün olmasına özen gösteririm. Bu tıpkı bir yapının önceden tasarlanan mimari ve statik projesine benzer. Böyle bir proje yoksa yapının nasıl başlayıp bitirileceği belli olmaz. Böyle bir belirsizliğin önü açıldığında, gerisi kolaylaşır. Çünkü nerede hangi malzemeyi kullanacağınız belirginleşir. Burada usul-yöntem öne çıkar. İsterim 31 ki başarı üretkenliğe damgasını vursun; özgünlüğümü yansıtsın. İşi “akıntıya kürek çekmek” deyimine uygun bir rastlantıya bırakmak, konuyu dağıtmak, yazıyı yamalı bir bohçaya döndürmek, bütünlüğü zedelemek istemem. Öncelikle denemelerde kısa, öz, düşünselliği işlevselleştirecek bir yetkinlik önemlidir benim için. Bu bağlamda özlü, özdeyiş niteliğindeki buluşların, kullanımların iletiye zenginlik ve derinlik kazandıracağına inanırım. Bu nedenle gereksiz ayrıntıya girmekten kaçınırım. Okuyucuya bir ilgi, hareket alanı bırakılmasından yanayım. Bunu, düşüncenin kullanımına olanak vermesi bakımında önemserim. Ne zaman okuru düşünmeye, kendini sorgulamaya yönlendirebilirsek, yazının amacına ulaştığını söyleyebiliriz. Bu, yazının da yazarın da başarısının ilk koşuludur, bence. Gerektiğinde, yerli yerine oturduğunda atasözü, özdeyiş ya da anekdot kullanmaktan da çekinmem. Bunlar yazının yapısına, içeriğine bir albeni ve zenginlik katar. Ayrıca iletileri destekleyici bir görev de üstlenir. Ancak bunların kullanımı “ taşı gediğine oturtmak” deyimine uygun olmalı. Aksi-halde rast gele, gelişigüzel kullanımlar ataların dediği türden:“ Dam başında saksağan, vur beline kazmayı” olursa iletiyi dağıtır, zayıflatır. Bu tür kullanımların, yazarın saygınlığını bile zedeleyeceğini düşünürüm. Alıntının kaynağının gösterilmesi de önemli bir etik ayrıntıdır, inandırıcılığı güveni sağlama adına. Bir yapının plânlanması kadar o yapıda kullanılacak malzemenin çeşitliliği ve kalitesinin de önemi var, bence. Bu da yetmez. Onu kullanacak ustanın yeterliliği de bir o kadar önemlidir. Yoksa en kaliteli malzemeler, acemi bir elde heder olup gider, değil mi? Yazıda böyle. Yazarın beynindeki malzeme yüreğindeki sevgiyle bütünleşip, beslenip, bezenerek kullanıldığında yetkinliğin ve başarının önünü açar, onu boyutlandırır, demeye çalışıyorum. Her tür yazıda başarının, fikir- üslup örtüşmesiyle sağlanacağına inanırım. Burada dilin doğru kullanımı ve önemi öne çıkar, elbette. İyi bir anlatım sunumunda albeni güçlenir; konu, okuru sarar-sarmalar. Tabi yazılarımda ben bunları öne çıkarıyorum diyorsam, herkes de böyle yapsın demiyorum; diyemem de… O zaman yazarın özgünlüğüne sınır koymuş oluruz. Bu ise değişimin, yenilenmenin, gelişimin önü- nü tıkar. Yazılarımız hangi tür olursa olsun, özgünlüğümüzün damgasını vuramıyorsak, yeni bir şey yaratmış olamayız ki… Ne demiş atalar: “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.” Bu söze katılıyorum. Öyle de olmalı demek geçiyor içimden.

FİGEN MELTEM HİÇYILMAZ

Bu soruyla karşılaşınca birdenbire ünlü yazarlar düştü usuma. Konuya önceden gebe kalırmış çoğu. İlham perileri kendilerini çekiştirmedikçe de oturmazlarmış masaya. Uzun bir doğum sancısı ardından kâğıda düşermiş bir yavru. Benim durum hiç de böyle değil. Yeter ki rahat ve sessiz bir ortam bulayım. Bu yüzden ilham perilerim olmamıştır benim. Bendeki sancı asıl yazdıktan sonra ortaya çıkar. Bir hukukçu gibi yargılarım kendimi. Bazen bu yargı infaza dönüşür ve yazdığım neyse çöp kutusunda buluverir kendini.

FÜSUN BUDAKOĞLU

Yazmak beni hep mutluluğa taşıdı. Kendimi buldum bir yerde. Şiirlerime, yazılarıma bir konu seçmem. Konunun kendisi çıkıverir karşıma. Duvarların yüzünde dalar giderim. Zaman olur, şekiller çıkar karşıma. Konuşurlar benimle. Ve bir süre sonra ya bir şiir olurlar ya da bir öykü. Yazarken özenle üstünde durduğum konu dildir. Öz Türkçeyi en verimli şekilde kullanmak isterim. Bilirim ki dildir düşünceleri anlamlı kılan. Halkın kullandığı, yani yöremin sözcükleri de çoklukla yer alırlar yazdıklarımda. Hüzünler, haksızlıklar etkilendiğim konulardır. Daha bir yoğunlaşırım 32 duygularımda. Kalemime düşmek için hepsi sıraya girerler.

GÜLDANE AKARSU

Yaşamıma göre bir yazma saatim ortaya çıkıverdi. Yirmi üç-sabah iki saatleri arası yazmak için ayıracağım tek zamandı. Yazdığımı bitiremediğim zaman ertesi güne kalır. Hatta birkaç günü bulabilir bu durum. Ardından değerlendirme faslı başlar. Her yönüyle incelememin ardından kabul ettiğim şiir yer alabilir defterimde. Evet, en son defterime geçiriyorum yazdıklarımı. Dergilere göndereceksem ya da bir yapıtta yer alacaklarsa, önce defterime kabul edilmeleri gerekir. Şiirlerimde bir ölçü yoktur, İçimdeki duygulara ve şiirin konusuna göre zaman zaman ölçü de kullandığım olur. Konular, yaşadıklarımdır ya da etkilendiklerim.

GÜNİZ DEMİRCİ

Yazmaya kendimi hazırladığım olmamıştır hiç. Ortam ayrımı da yapmam. Yeter ki oturacak bir masa, yazacak kâğıt ve kalem olsun. Çocuk sesleri bir müzik gibidir yazarken. Yeter ki toplarını düşürmesinler yazımın üstüne. Konularım toplumdandır. Onların acıları acılarım, sevinçleri sevinçlerim olur. Yazacağım bir konunun planını da genelde yapmam. Anlıktır benim duygularım. Onlar beni terk etmeden kalemime yüklenirim.

HANİFİ YILMAZ

Önce niyetlenmeli ve kendinize güven vermelisiniz. Çok iyi arkadaş olmalısınız onlarla. Bir bakıma yürümeye karar vermektir yazmak. Kelimelerin bitmeyen yolculuğunda, bir cümle, bir mısra olabilmek… Birtakım şartlar oluştuğunda, yazma hissine kapılır, duygularımı perçinleme adına yazmaya başlarım. Sessizliği ve yalnızlığı bulduğum an, kalem yaz der adeta. Bir duygu selinin taşkınlığıdır bazen kalemi coşturan. Bazen ürküten bir duruma bürünen denizin sessiz dalgalarıdır yazmak. Bir sonbahar yaprağı düşerken dalından ayrılığı duyar, gazel bahçesinde buruklaşır, elem, keder, hasret gölünde ızdırabı yaşar ve yazarsınız. Zaman olur bir bülbül-ü şeydanın nağmelerinde güle olan aşkını hisseder, mutluluk şarkısı dökersiniz kaleminizden. Mısralar yağar gönlünüzden, aşkın lalezarında ve gülzarında bulursunuz kendinizi. Aşka yürümek, halk içinde Hak’la bir olmaktır yazmak.

HASAN HÜSEYİN ESENTEPE

Bir şiir yazacaksam onun duygu özüme düşmesini beklerim. Bazen bu bekleyiş günler, aylar sürebilir. Yazmak için bir zaman belirlemem. O beni çağırır zaten. Konularım çevrem olmuştur genelde. Bir tek dergilere gönderme durumunda konu seçerim. Çünkü, dergilerin çizgisine göre hareket etmek, dergiyle sizi daha yakın kılacaktır. Her dergiye de yazı göndermem. Seçerim, kendime göre olanını.

IŞILAY YEŞİLSU

Uzun bir süredir yazmıyordum. Ta ki Yalçın Yücel’in bir dergi çıkardığını duyuncaya kadar. Yücel’in babası saygı ve sevgi duyduğum önemli bir yazın insanıydı. Ölümüne çok üzülmüştüm. Oğul Yücel’in de babası gibi bir yazın insanı olması sevindirmişti beni. Böylece ara verdiğim yazınsallık “USARE” nin doğuşuyla yeniden dedi. Tekrar yazmak yaşamımı bir anda değiştiriverdi geri. Bu soruyu iki yönlü yanıtlamam gerek diye düşünüyorum. Nicelik olarak: Yazdıklarımı günün herhangi bir saatinde yer, gürültü ayırt etmeksizin kağıda dökerim. Yazdıklarımın bazılarını birkaç kez düzeltir öyle kabul ederim. Bazılarına ise düzeltme gereğini duymam. Nitelik olarak: Bu özellik niceliğe göre çok daha önemli elbet. Duyulmadan bir şiir yazamazsınız. Ancak duyguları bir akıl 33 süzgecinden geçirmeden şiirleştirmek çoğu kez ortaya çıkan şiiri yavan ve basit kılar. Bu nedenle akıl süzgecine takılan her yazdığım kendini çöp kutusunda bulur. İnsan ruhunu dokuyan, karakterini oluşturan bazı uygulamalar vardır. Ruhumun derinliklerinde yer alan bu değerleri çok önemserim. Bu yüzden ruhumun meyvesi olan şiirlerimin bu dokudan ayrılmamasından yanayımdır. Şiirlerimde yalnızca kendim olurum. Bir başkası asla yoktur.

MEHLİKA GÜL

“Nasıl yazıyorsunuz” sorusuna “neden yazıyorsunuz” eklentisini eklemek sanırım sorunuzu biraz daha geniş kılacaktır. Önce şiirle başladım yazmaya. Daha küçük yaşlarda başladı bu sevda bende. Ortaokul yıllarımda uyaklı bir şiir anlayışım vardı. Lisede divan şiirine de yakınlaştım bir ara. Fuzuli ve Baki hayranlığı üniversite yıllarına dek sürdü. Sonra birden serbest tarzda yazmaya başladım. Yanı sıra öykü ve deneme de yer aldılar. Doğayı çok severim. Bir kuşun sesi alır götürür beni uzaklara. Bu yüzden doğanın içinde kalemime çok iş düşer. Bence bir yazarın nasıl yazdığını önemsiyorsak, neden yazdığını da bilmemiz gerekir. Ben doğa ve toplum yazarıyımdır. Toplumun sorunları bende birikirler nasılsa. Onlar adına yazma ve söyleme gereğini duyarım içimde. Doğanın kendi yaşamında olması ve bana şarkılar söylemesidir gönlümden geçen. Bu güzelliği incitecek her şeye karşıyımdır. O gizilliği korumak yine kalemime düşer. Yazıyorsam nedenlerim vardır elbet. Bir anlamı vardır kalem oynatışımın.

SEDA AÇIKSÖZ

Bir yazarın her anı doludur. Bir yazın insanı olarak düşündüğüm gibi davranamam her zaman. Bazı rastlantılar vardır ki oluşuma uzanıverirler hemen. Bir anda kafamdaki düşünceler siliniverir. Ve sevindiğim anlar, mutluluktan taştığım anlar, en dolu anlarımdır. Yazarken zaman beni oluşturmaz, ben zamanı oluştururum. Çalıştığım ortam hiçbir zaman bana engeller koymamıştır. Özgürceyimdir hep. Yazarken çok daha sevinç ve mutluluk duyarım. Hele karşıma, beğendiğim bir şiir, yazı çıkarsa deymeyin o zaman keyfime. Bu yüzden ne kalemim yorulur, ne düşüncelerim.

SEVGİ TEMİZTÜRK

Yazıyorsam varım. Yoksa ne anlamı var şu kısa yaşamın. Geride bir iziniz kalmıyorsa, öylesine bir gelip geçiştir sizinkisi. Kolay değildir elbet yazar olmak. Çok uğraş vermek gerekiyor. Dergilerde yazılarınızın ve şiirlerinizin yayınlanması sizi yine yazar ya da ozan yapmaz. İyi dergiler kolay kolay her yazıyı, şiiri yayınlamazlar. Ben böyle bakıyorum kendi penceremden. Yazdıklarımı her dergiye de göndermek istemem. Usare’yi tercih ettim, çünkü iyi yazarları ve iyi bir genel yayın yönetmeni var. Tanıdık bir isim, güçlü bir kalem. Yazarken kitaplarımın arasında olmak isterim. Onların bakışları, sıcaklığı duygularımı daha başka kılarlar. Kalemim kayar gider sayfalarda.

EMEL TÜRKYILMAZ

Yazacağım konuyu çok önemserim. Günlerce sürer bazen bu seçki. Olaylar, görünümler, düşünceler ve duyular bana çok ilginç gelirler. Bu etkiler bir anda çoğalırlar içimde. Fakat yazmak için beklemem gerekir. Memur oluşum beni sabahtan akşama kadar dar bir ortama koymuştur. Ev uğraşısı, yemektir derken zaman gece yarısını bulur nerdeyse. Ve uyku zamanımdan çalarım yazmak için. Elbet ki özveri gerekiyor yazmaya. Yaşamaksa çalışmayı…

M. Nedim Tepebaşı.”BİR ADIM İLERİDE OLANLAR” (HİKÂYE

USARE DERGİSİ 10 SAYI

Ezan okunmadan önce camide bulunup namaz vaktini beklemeyi bile ödüllendiren bir dine inanmışlığın nimetlerinden çoğu zaman yararlanamıyoruz, evden çıktığımda ezan okunmaya başlanmıştı!
Cuma namazını kılmak istediğim cami mıntıkasına vardığımda, yakınlarda park edecek yerlerin hepsi dolmuştu, zorunlu olarak camiden uzak bir yere, bulduğuma şükrederek arabamı park ettim.
Olacak ya, bazen vaktinden birkaç dakika sonra okunan Cuma ezanı bu sefer bir dakika önce okunmaya başlanmıştı. Önce, ezan bitene kadar vakit girmiş olacağından, en azından namaza zararı yok diye düşündüm, ama benim açımdan iş hiç de öyle olmadı, müezzin aceleci davranarak ezanı çabucak okuyuverdi! Vakti sınırlı olan Cuma namazına geç kalmış birisi olarak, insanlar için bir dakikanın bile ne kadar önemli olduğunu bugün bizzat yaşayarak anlamış oldum!
Hani darda kalındığında, dayanağı olmayan bahaneler üretip sonra da yakınmaya başlayanlar olur ya, ben bahaneye sığınmadım. Benim durumumda olup da bahane üretenlere; “Bahanelere sığınacağına, ezan okunmadan camiye gelseydin ya!” denilmez mi? Ben de içimden, tam da bunu dedim kendime! Gerçekçi olunduğunda, bahanelere sığınmaya, mazeretler üretmeye gerek var mı? Bunu çoğumuz biliriz aslında, harbi olmanın her zaman iyi olduğunu da!
Bugün sanki bir farklılık vardı yaşadıklarımda, belki de dersimi alıyordum. Neden olmasın ki!
Vaktinde yapılmayan iş ve işlemlerin, vaktinde yapılanlar kadar değerinin olmadığını daha iyi anlamam için bir ders almam gerekiyordu belki, ne bileyim! Buraya kadar yaşadıklarımı galiba daha iyi yorumlamaya başlamıştım, çünkü ezan okunmuştu, bense hâlâ camide değildim. Geçerli bir mazeret olur, ona kimse bir şey diyemez, zaten böyle durumlarda, adına ibadet yapılan Allah da illa ki bu yapılacak demiyor ki.
Bilirim, yer olsa bile kapının hemen girişine namaza duranlar her camide çoğu zaman olur, bu yüzden, vakit geçirmemek için caminin ana giriş kapısına değil de arkadaki eklenti kısma yöneldim.
Hiç de zorunluluk olmadığı yani cami içerisinde olmasa da eklenti yapıda yer olduğu halde dışarda, üstü kapalı açık alanda namaz kılanlar vardı. İçeride namaz kılanlarla irtibatlı sayılsalar da bunların en azından görünümleri hoş değildi. Bunlar yüzünden, diğer geç kalanlar gibi daha dıştan dolaşmak zorunda kaldım. İçeride yer bulabilme imkânı olduğu halde buradakiler, neden sığınmacılar gibi eğreti sergiler üzerinde namaz kılmayı tercih ediyorlardı, işte bunu anlayamadım, çıkması, dağılıp gidilmesi kolay olsun diye mi? Bilemedim!
Camiye açılan arada bir kapı olsa da son cemaat mahalli denilemeyecek eklenti kısma, arka yan kapıdan girdim nihayet. Ortada acayip bir saf tutuş şekli vardı. En önde bir safta, bir de en arkada gelişigüzel saf tutan insanlar namaz kılıyorlardı. Bu iki safın arasına, en az iki, biraz sıkı durulsa üç saf daha sığabilecek bir boş alan vardı, diğer boşluklarla beraber bu da nereden bakılsa seksen, yüz kişi demekti. Bu duruma göre geç gelenler, yer bulmada zorlanarak cezalandırılmış değil de cezalanmış gibilerdi. Bilemem! Her zamanki gibi caminin içi de bundan farklı değildi, aradaki boşluklar doldurulup namaza durulsa, caminin içi, nerede ki iki saf daha cemaat alırdı. Bu, belki her zaman böyle oluyordur ama bugün geç kaldım ya, her şey sanki benim için yapılmış gibi geliyordu. Hâlbuki olur mu öyle şey?
Kapı girişindeki dar bir koridor gibi olan bu yerin hemen sağ tarafında daha geniş bir alanın da yarısı boştu. Bulduğum boş yere namaza dursam, benim gibi sonradan gelenler içeri bile giremeyeceklerdi. O geniş boşluğa geçmek için en arkada namaz kılanların önünden geçilmesi gerekiyordu, bu yüzden, namaz kılanların önünden geçmeyenlerin işi bir hayli zordu. Bunların selam vermesini bekleseler, imam hutbeye çıkacak, sünnet namazı kılamayacaklar, beklemeyip geçseler, en arkada namaz kılanlar geçiş yolunu kesmiş oldukları için onların önlerinden geçmiş olacaklardı. Herhalde bu yüzden bazıları dikilip bekliyorlardı. Bu durumda bekleyenler, namaz kılan bir kişinin önünden geçilmeyecek mesafenin, onun secde edebileceği kadar bir aralık olduğunu bilmiyor olabilirlerdi. Ben, geçmek zorundaydım, çünkü arkadan hâlâ gelenler vardı, hem onlara imkân vermek gerekirdi hem de beni tanıyıp da takip edenler olabilirdi ve ben geçtim. İleride bir yerde namaza durdum, belki o bekleyenlere bir faydası dokunmuştur, anlaşılıp anlaşılmadığını bilemem.
Namaza durdum durmasına da bir an secde edeceğim yere yakın bir yerde bir çikolata kabuğu gözüme ilişiverdi. Yapacak bir şey yoktu, namazdaydım, namazda olmanın gereği, onunla ilgilenmeyi sonraya bıraktım.
Cuma’nın ilk sünnetini, iç ezana başlanılmadan kıldım, önemli olan da bu idi. Sonradan gelen cemaat, yer açıldığından değil kendince yerleşirken, müezzin de iç ezanını okumaya başladı. Merkezden Cuma ezanını okuyan kişinin aksine, daha uzun bir zaman aralığında iç ezanı okundu. Böyle mi olmalıydı? Cuma’ya yetişmeleri için Cuma ezanının yani minareden okunan ezanın biraz uzun soluklu okunması uygun görülmüş, bugüne kadarki uygulamada hep de bu düşünceden hareket edilmiştir. Fakat diğer, içeride okunan iç ezanı için aynı durum söz konusu değildir. Belki onların da bir bildikleri ya da bilmedikleri vardır, yoksa bunlar herhalde bana nispet olsun diye yapılmamıştır mutlaka.
Sünnet namazı kıldığımdan beri çikolata kabuğu sürekli gözüme bakıyor ya da benim gözüm ona takılıyordu. Bir taraftan da; “Kabuğun orada olmasında asla kasıt olamaz, birisi düşürmüştür, cami cemaati, camilerin temizliğine dikkat ederler, orası Allah’ın evi bilinir çünkü.” yorumuyla cebelleşiyordum. Ben onunla ilgilenmeyi hep sonraya bırakıyordum ama sorun beni bir türlü terk etmiyordu, buna bir an önce çare bulmam ve sorunu zihnimden silmem gerekiyordu; etrafa bakındım, ön tarafta bir elektrikli süpürge gördüm. Nihayet kendimce bir çözüm bulmuştum; farz namazı kılmaya kalkınca, çikolata kabuğunu alıp süpürgenin yakınına bırakmayı, sonra da camiden çıkarken bıraktığım yerden alıp çöpe atmayı planladım.
Başta aklıma gelmedi, hâlbuki çocukluğumdan beri bilirim, bir şeyler atmak bir tarafa, cami içerisinde şayet kazara çerçöp cinsinden bir şeyler düşürülenler olursa, görenler, alınmasını bir başkasından beklemeden derhal onları alır, atacak yer arama gereği duymadan ceplerine koyarlardı. Çünkü bu tür şeylerden caminin arındırılmasında çok büyük sevabın olduğunu bilirlerdi. Üstelik camiler Allah’ın evi yani “beytullah” olarak bilinirdi, o mekânları pırıl pırıl temiz tutmak cemaate düşerdi. Bense büyüklerimin izinden gitmek yerine çikolata kabuğunu atacak yer arıyordum. Bir taraftan hutbeyi dinlemeye, dikkatimi oraya bağlamaya çalışıyor, diğer taraftan da kafamın içinde dolaşıp duran; “Bunu buradan almak daha çok da bana düşer, en yakınında ben varım!” fikrimi bastırmaya çalışıyordum.
Nihayet kararımı verdim, planladığım gibi yapacaktım. Kulağım hocanın hutbesinde, fakat gözlerim çikolata kabuğunda hutbeyi dinledim.
Hutbe bitti, farz namaz için kamet edilmeye başlandı ki, ben hâlâ kabuğu alıp süpürgenin yanına bırakmayı, hatta orada unutsam bile görevli süpürgeyi kullanırken kabuğu göreceğini düşünüyordum. Ben bu kurgu içerisinde, tam da namaz için ayağa kalkıyorken, yakalamış olduğum büyük bir fırsatı kaçırdım, yanımda duran on beş- on altı yaşlarındaki genç, çikolata kabuğunu yerden alıp cebine koymuştu bile!

M. Nedim Tepebaş.”SEVMEK VE SEVMEMEK” (DENEME)

USARE DERGİSİ 10. SAYI

Bazı kelimeler, yerinde ve doğru kullanılsa da içeriği çoğu zaman düşünülmez bile; sevmek ve sevmemek gibi. Elle tutulmayan, ölçü cinsinden hacimleri olmayan, insanlar arasında farklı algılanan gizemli iki kelime bunlar. Ne var ki görmek ve anlamak istenilirse, sadece bunlar bile gerçeği anlamaya ve kabullenmeye götürür insanı.
Bu iki kelimeden biri saygının, diğeri saygısızlığın ifadesi gibi görünse de temelde ikisi de saygıdan beslenmektedir, ya da ben böyle anlıyorum.
İnsan, neden sever, ya da neden sevmez, bunu bir düşünmek gerek.
Yapılan her işin bir sebebi olmalı değil mi? Diğer bazı canlılarda farklı olsa da insandaki sevgi veya sevgisizliğin bir sebebi vardır kuşkusuz; bunlardan, doğru dayanağı olanların bir değeri vardır, diğerlerinin ise çok da bir değeri yoktur, bu da kişinin değer algısına göre değişir tabi. Bir değeri olabilmesi için kelimenin her ikisi de hislere değil bir temele dayanmalıdır, eğer böyle olmazsa, insan olmanın diğer canlılardan farklılığı anlamını bulmamış olmaz mı?
Bir sebebe dayanmayan sevgi; tutkudur sadece diyorum, bu, neden böyle anlaşılmaz da adına sevgi ya da aşk denir? Kimsenin sevgisine de aşkına da sözüm yok, sadece işin doğru anlaşılması ve doğru ifade edilmesi bakımından söylüyorum bunları, kimsenin tepki vermesi de gerekmez, kendim anladığım şekliyle söylüyorum bunu. Doğru bir dayanağı olmayan sevgi de sahibinde değerlidir mutlaka, ama o köleleştiğini bilmez.
Aynı dayanaktan bakarsak; sevgisizlik yani nefret, kızgınlık değilse başka nedir peki? Bu yüzden olsa gerek, İslam inancına göre sevmenin ve sevmemenin Allah rızası için olması, böyle olduğunda değerli sayılması. İtirazın kalıplaşmış ifadesiyle; “Buna Allah’ı karıştırma!” diyenler çıkabilir. Hayır, bu karıştırma meselesi değil, konuyu açıklığa kavuşturma çabasındayım sadece!
Eğer yol gösterilmese, elinden tutan olmasa, insanlar arasından tökezleyebilenler olabilir en hafifinden. Yüce Yaratıcı, “Dinde zorlama yoktur!” beyanı ile insana saygınlık kazandırırken, diğer taraftan da onlar için yaşam kuralları koyması, hareketlerine sınırlar çizmesi, ona olan sevgisinden başka bir şey midir sizce? Yani insana eziyet dokunmasına rızası, haydi biraz ileri gideyim tahammülü yoktur Allah’ın. Buna itiraz edenler, O’nun sevgisindeki aşırılığa mı tahammül edememektedirler, anlamak, anlatmak ve yorumlamak bir zor ki!
Ölçülü olamayanlar, sevgide olduğu gibi sevmemekte de yanlışa düşebilirler. Söyledim ya; geçerli bir dayanağı olmayan sevgi, sevgi değildir, sevgisizlik de sevmemek değildir. Elbette farklı anlayanlar olabilir, bunu bir dayatma olarak söylemiyorum.
Sevmek, sevdiği kişinin yaptıklarını onaylamak, kabullenmek ya da varsa yanlış davranışlarını düzeltmek, bunu yaparken de gelebilecek tepkilere tahammül etmek, her şart ve durumda sevdiğini yanında tutmak veya onun yanında olmaktır. Ya da karşıdakine gönlünü açmak, orada barındırmak, üşütmemek, sarıp sarmalamaktır. “Seviyorum” denilen karşı cinsten kişinin, sadece bedenine ve simasına gösterilen her dereceden ilgi; ya tutku ya da vurgunluktur, bence bu sevgi değildir. Bu durumda olanların, “seviyorum” dediği kişinin, kendisi açısından veya gerçekten tahammül edilemeyecek davranışları olduğunda her şeyin devrilip dökülmesi bu yüzden değil midir? Bunu yapana; “Hani sen seviyordun!” denilmez mi?
Sevmemek, yapılanları uygun görmemek, onaylamamaksa bu neye göre olacaktır? Bunun da bir ölçüsü olmalı değil midir? Elbette olmalıdır, yoksa nerede ki her şahsa göre farklı bir değerlendirme ortaya çıkar ki bu da karmaşaya sebep olabilir.
Sevdiğinin sevmediğine karşı sevgisizlik göstermek ya sevgidir ya da tutsaklıktır. Bu sevgisizliğin doğru bir dayanağı varsa bu sevgidir, yoksa köleliktir. Kişisel olarak ya da meşru, doğru bir dayanağı olmadan bir davranışı dışlamak, doğru ve isabetli değildir.
Bir de sevilmemesi gerekenleri sevmemek de sevmektir bir başka deyişle. Sevilmemesi gerekenleri sevmek, sevilmesi gerekeni sevmemekse sevginin hatırına gönülde yer bile ayırmamaktır.
Sevgi; bağlılıksa, bu da bilinçli olmalıdır. Sevilmeyenler ya da sevilmemesi gerekenler de öyledir yani bu da bilinçli olmalıdır. Yoksa menfi bir durumu söz konusu olmayan bir cisim ya da varlığa karşı sevgisizlik haksızlık olur, hakaret olabilir.
Sevilenler, zararlı olanlardan, zararı dokunacak olanlardan olmamalıdır, böyle olmadığında da müspet olanlara sevgisizlik olur.
Sevmekte de sevmemekte de keyfilik olmamalıdır.

M. Nedim Tepebaşı.”KİBİRLİ OLMAK” (Deneme)

USARE DERGİSİ 9.SAYI

Biyolojik ve fizyolojik olarak insanların birbirlerinden ne farkları vardır ki? Sonra insanlar, birbirlerine fark atmak için mi edinimde ve kazanımda bulunmalıdırlar? Hayır, hayır böyle bir şey asla olmamalıdır. Çoğumuz “Böyle bir şey olmamalıdır!” deriz demesine de yine de toplumda kendisini diğerlerinden farklı görenler her zaman olmuştur, olacaktır da. Doğumundan ölümüne kadar geçen süre içinde, insandan ayrı düşünülemeyecek temel eşitlik ilkeleri herkes için geçerli olması gerekirken, bunun, bazı kesimler için sözde kaldığını da yine çoklarımız biliriz herhalde!
Dindar olup olmamaları önemli değil, nedense insanlardan bazıları, toplumda ayrıcalıklı işlem görmeyi hem severler hem de önemserler. Bunun birçok sebebi olabilir ama dindar görünümlü olanlar için en önemli sebebi, bu kişilerden çoklarının, karşısında titreyen birine; “Korkma! Ben kral değilim, Kureyş’ten kuru ekmek/et yiyen kadının oğluyum.“ diyen bir Peygamberin sözlerindeki espriden habersiz olmaları ya da habersizmiş gibi davranmalarıdır. Her mütekebbirin ibret almasını dilerim!
Kibirli davranmakla yüksek makam elde ettiklerini, toplum içerisinde ayrıcalıklı olduklarını kabul edenler, keşke neyi kaybettiklerini de bilseler. Kendisini ayrıcalıklı görmenin sembolik bir ifadesi olan kibir, sırtına bindiği kişiyi ağırlığıyla çökertir, dibe vurdurur. Onlar, kendilerinden aşağıda kimse olmadığı için bulundukları seviyenin farkına varamıyorlardır veya inat uğruna düştükleri yeri terk etmiyorlardır; tıpkı muarızlarından birinin, okuduğu ayetleri kastederek Peygamberimize; “Senin söylediklerinin sana ait olmadığını, bunların ilahi beyanlar olduğunu ben de biliyorum ama ben sırf seni reddetmek için inkâr ediyorum.” mealinde söylediği sözler gibi. “Allah, içimizde bu kadar asil, soylu kişiler varken, bula bula bir yetim ve öksüzü mü seçti?” demeye getirenlerin, Allah’ı sorgulamaya varan sözlerinde kibirden başka ne var ki? Bunlar, asıl yanılgının tam da burada yaşandığını bile fark edemiyorlar görüyoruz işte. Aynı zihniyette olanlar hep aynı yolun yolcusu velhasıl!
Kibir, sadece taşıyıcısını değil, onlara imrenenleri de, arkalarından gidenleri de ta uzaktan etkileyecek bozguncu bir yapıya sahiptir. Geçmişe doğru bir baksak; her devirde toplumsal dengeyi, kendisini ayrıcalıklı görenlerin bozduğunu görebiliriz. Bunların destekçileri de aynı günahı ya da şöyle ifade edeyim; sosyal alanda ahlâk dışı davranışları paylaşırlar. Bazı kesimler tarafından, kendisinin ayrıcalıklı görülmesini bekleyenlere verilen küçük çaptaki fırsat ve imtiyazlar, onlara duygularının kontrol edilemez hale gelmesinin yolunu açmış da olabilir, durum şayet böyle ise o zaman bu imtiyazı sağlayanlar da suç ortağı sayılabilirler, irdelenmeye değer tabi.
Kibir, kişinin edinimidir. Bu, kişinin kendisini, diğer insanlardan/yaratıklardan edinim ve kazanımlarından dolayı üstün görmesinin kötü bir yansımasıdır. Bunun bir yanılma olduğunu ayırt edemediği için kişi, kendisini başkalarından farklı ve üstün görmeye yani kibirlenmeye, bu hissin yükselişi durdurulamadığında sosyal yapı da sallanmaya başlayacaktır. Toplumdaki sosyolojik kırılma tam da burada yaşanır işte.
Demek ki bu illete yakalananlar burnunun ucunu dahi göremiyorlar. Demek ki; vücudun azalardan, toplumun da bireylerden oluştuğu gerçeğini düşünemiyorlar. Demem o ki; bütün yapılanmalar ya birbirini takip etmekte ya da birbirinden etkilenmektedir. İnsanın yapılandırılışı, olması gereken toplumsal yapılanmanın ipuçlarını vermektedir gizliden gizliye, yani “Toplumsal yapılanışınız vücudunuz gibi olsun!” denilmektedir adeta, tabi ki görebilene. Azaların farklı işlevleri olduğu gibi toplumun üyeleri de farklı görevleri üstlenmelidirler, burada da algılanması ve uygulanması gereken bu olmalıdır. Çünkü sosyal yapılanmada, insanların işleri farklı olmasaydı karmaşa olurdu, kişiler bire bir bu kadar işlerin altından kalkamazdı sonra.
Bakmaz mısın, iki el birbirine nasıl da muhtaç ya da birbirini tamamlamakta! Sadece eller de değil, bir bütünü oluşturmak için uzuvlar arasında dengeli bir iş bölümü yapılmış değil mi? Ayak gitmese elin işi yarım ya da eksik kalabilir, en azından bu, daha fazla zaman demektir. Toplumsal işlev de buna benzer; görevli çöp toplamasa, astronotun uzaya seyahati, bu alandaki çalışması kaç para eder? Kişinin; “Ben falancayım, temizlik işçisi de kim oluyor?” demeye hakkı yoktur ya da olmamalıdır! İş dağılımı olmasa, işler öyle kimilerinin zannettiği gibi düzgün gitmez, düzgün gitmesi mümkün değil. Bunu görebilmek bile yaşamı kolaylaştırır, görmemekse zorlaştırır, ret etmek ise karmaşaya sebep olabilir. Temizlik görevlisi çöpleri topladığı için diğerleri mis gibi ortamlarda yaşamaktadırlar, makam ve yetki elde etmiş olanların böbürlenmesinin ne anlamı vardır o zaman? Büyüklenmek bir tarafa herkesin birçok kişiye teşekkür borcu var. Dedim ya temizlik işi yapılmadığında, kendimiz olmasa da çevrenin kokacağını astronot da bilmeli, ben de bilmeliyim, sen ve diğerleri de bilmelidir. O zaman, bazı işleri yapanlara özellikle minnet duyulmalıdır, şahsen ben bu minneti duyuyorum/duymaya çalışıyorum!
Kibirli olmak, gerçeği gördüğü halde kabul etmemektir ya da araştırıp öğrenmeden konumundan kendisine paye biçmektir yani iş veya konum itibarıyla kendisini üstün görüp başkalarını küçük görmektir. Budur işte kibirli olmak. İçerik olarak ne farkı vardır şimdi böyle düşünen insanla şeytanın; “Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise topraktan yaratıldı, ben ondan (Âdem’den) üstünüm!” demesinin. Onunki de kibirlenmek, berikinin ki de. Sonra ateş mi daha değerli toprak mı? Bu sonuca nereden varmış, bunu ispatlayabilmiş mi? Değerli olduğuna sadece kendisi hükmediyor. Kibirli kişilerin benzer tarafları budur işte yani kendisini üstün görmek ve diğerlerini küçük görmek! Bu aslında hastalıktır, bir çeşit illet.
Temel eşitlik ilkesini en başta kibir bozar. Her türlü saygısızlık kibirle başlamıyor mu baksanıza! Belki de bu yüzdendir, kibirlenenleri Allah sevmez (Nahl 16/23). Böylelerini insanlar da sevmezler aslında. Ben görmedim kişilikli insanların böylelerini sevdiğini, bazıları korkularından dolayı veya sebeplenmek niyetiyle seviyor görüntüsü verebilir, bu da bir çeşit ezikliktir ya da acizlik! Bu ise gerçeği yansıtmaz.
Ancak burada da bir tuhaflık yok mudur; insanların sevmemesi daha çok dikkat çekiyor da Allah’ın sevmemesi neden dikkate alınmıyor, ne dersiniz?
Peki, Allah, kibirlenmeyi neden yasaklamış, neden bunları sevmediğini açıkça beyan etmiştir? İşin bu tarafı da doğru okunmuyor derim ben şahsen. Yasakları ve emirleri doğru okumak ve doğru anlamak lazım. Allah, insanları yani kullarını sevdiği için emir ve yasaklardan oluşan kurallar koymuştur, eziyet etmek için değil elbet. Kurallar, açıkça sevginin işaretidir bana göre. Allah kulunu, onun en yakını kişinin sevdiğinden daha fazla sever, sevmesi gerekir de. Çünkü kişiler birbirlerinin ne kadar yakını olsalar da yaratılışları bakımından Allah’tan daha yakını olamazlar. Birinde akrabalık ilişkisi vardır diğerinde ise yaratıcı ve yaratılan ilişkisi vardır. Hâliyle Allah kuluna, onun yakınlarından daha yakını olduğu için onu diğer yakınlarından daha fazla sevecektir. Bu da onları koruyacak tedbirlin alınmasını gerektirecektir.
Peki, insanlar sevdiklerinin yanlış yapmasını istemezler de Allah ister mi? Olacak bir şey değil! Allah’ın, kibirli olmayı yasaklamış olması, daha çok bu bağlamda irdelenmelidir.
Kibirlenen kişiye sormak lazım; “İnsan denen mükemmel eserin sanatkârı kimdir, sen bu işin neresinde yer almaktasın, sen kimsin, çapın ve hacmin nedir? Allah, sana yeryüzünün halifesi yani yeryüzünde kendisi adına bazı işleri yapma yetkisi ve temsil payesi vermiş, bu paye sana yetmez mi de büyüklüğü sadece kendisine has kılan Allah’a nispet edercesine kibirlilik gösterisinde bulunuyorsun?”
İnsan, bu tür veya benzer hataya düşmemek için hem kendisindeki mükemmelliği hem de acizliği görmelidir. Doğru karar verebilmesi ya da doğruya ulaşabilmesi için bu gereklidir. Kâinatın küçültülmüşü diyebileceğimiz insan, kendisinde kâinatı görürken, Allah’ın yüceliğini ve sanatkârlığını da görmelidir, ölüme mani olamadığını gördüğünde de gücünün sınırlılığını yani acizliğini bilmeli ve anlamalıdır.
Gerçekleri görmeye engel cehalet değilse bu kibirden başkası olamaz. Bir de gördüğü halde kabul etmemek vardır ki bu doğrudan doğruya kibirdir.
Kişiler, kendisine başarı getiren yetenek ve beceriyi kendisine sunulan ikram olarak gördükleri zaman o ikramın hakkını vermiş olurlar. Sanatkârın sanatını en güzel bir şekilde icra etmesi, sanata ve yeteneğine saygısından olmalıdır. Eseri ile üstünlük taslamak, yetenek ve becerinin üzerine basarak yükselmeye çalışmak olur. Yetenek, var olansa, sanat da bu var olanın görüntüsüyse bununla kibirlenmenin ne anlamı vardır? Kibrin temelinde cehalet vardır, şımarıklık vardır; kalfanın ustasından su istemesi gibi. Zaten kibir bir çeşit şımarıklık değil midir?
Kibir ateş gibidir, dokunduğunu veya dokunanı yakan bir ateş! Şeytan kibirlenip de; “Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise topraktan!” demiyor muydu? Şeytan mademki ateşten yaratıldı, o ateşi yani şeytanı yakacak olan da kibri ise, o zaman kibir, ateşi de yakacak bir ateş demektir.
Ateşi yakacak ateşten yani kibirden uzak duran, ateşin ateşinden uzak durmuş olacakt

M. Nedim Tepebaşı.”EKMEĞE SAYGI” (Hikaye)

USARE DERGİSİ 9.SAYI

Dükkânları yan yana iki bakkaldan birinde alışveriş yapıyordum ki, bitişikteki bakkal, komşusuna; “Ekmek var mı?” diye sordu. O da; “Beğenirsen birkaç tane var.” diye cevap verdi. İhtimal, kendisinde kalmadığı için ekmeği oradan emanet alıp müşterisine verecekti.
Komşusu bakkalın camekânından aldığı ekmek, pörsümeye yüz tutmuş, kabarıklığını kaybetmiş, iyice yassılaşmış görünüyordu. Ben o ekmeği almazdım! Adam ekmeği aldı, üstelik peş peşe, birkaç defa: ”Allah yokluğunu göstermesin!” diyerek öpüp alnına koydu.
Önce anlamadım, adamın ekmeği öpüp başına koyması normaldi, bizim halkımız zaten bunu hep yapardı, ancak adam bunu yaparken duyurmak istediği veya vermek istediği mesajı neydi? Alınmadım diyemem çünkü o ortamda iki bakkaldan ve benden başka kimse yoktu, mesaj bana olmasına banaydı da verilmek istenen mesaj neydi, düşünmeye başladım!
Ben böyleyim işte; uzun süre görmediğim birisini görünce ismini hatırlayamasam, hatırlayana kadar düşünürüm, hatta gece bile! Az düşündükten sonra çözdüm olayı.
Her iki bakkaldan da alışveriş ediyordum. Aylar önce bir öğle vaktiydi, arkadaşlarımdan birinin elemanı, o bakkalın dükkanında, kasadan ekmek seçiyordu, ben ona; ”O seçtiğin ekmekleri ustan beğenmez, sana kızar, şunlar daha taze ve gevrek bak!” diyerek elimle seçtiğim çıtır ekmeklerden aldırtmıştım. Anlaşılan o ki adam, o sözüme fena içerlemiş, ihtimal ki müşterisi olduğum için de o gün bana bir şey söylememiş. İyi yetişmiş bir esnaf olduğu için sabırlı bir avcı gibi işi zamana bırakmış, fırsatı yakalayınca da kaçırmamıştı! Başka ne diyeyim ki; adama helal olsun!
Bizim halkımız arasında ümmi olanların sayısı hâlâ fazla olsa da ondan daha fazla sayıda ârif insanımız vardır, her zaman aklımda olmasa da bunu bilirim. Neden saklayacakmışım ki; adam beni mat etmişti!
Aldığım bu darbeyi zihnimde mütalaa ederken, aheste adımlarla eve doğru yürümeye devam ediyordum.
Ben her işin hakkıyla yapılmasını bekleyenlerdenim, özellikle de ekmeğin güzel yapılmasını önemserim. Fırıncının hatasını veya ihmalini ekmeğe hürmet adına görmezlikten gelmem. Ben kendi açımdan haklıydım ama adamın da kendince geçerli bir savunması mutlaka vardı!
Yedi düvelin saldırısına uğradıktan sonra Kurtuluş Savaşı’ndan zaferle çıkan milletimiz hem çok yıpranmış hem de çok örselenmiş. Bir milletin yaşayabileceği en ağır dramlardan yokluk ve çaresizliğin getirdiği kıtlığın etkisi yıllarca sürmüş. Biz, büyüklerimizden bunları dinleyerek büyüdük. Yokluğun ve açlığın acısını en çok bastıran ekmek olduğu için şimdiki kuşaktan öncekilerde, ekmeğin ayrı bir yeri vardır bu yüzden. Yakın zamana kadar o dönemden “Kıtlık yılları” diye söz edilirdi hep. Bu kıtlık yıllarında, kişi başına günlük tüketilecek asgari miktar üzerinden, ekmek satışları karneye bağlanmış. Kıtlığın bıraktığı etkiyi kısmen bilsem de ben bunları görmedim ve bilmem de, ancak canlı şahidinden dinlemiştim, hem de kaç kere. Annem nişanlı iken, nişanlısının bakkal dükkânı varmış. Babam, satmak üzere, dükkânında ekmek bulundurmak için annemin ve annemin aile efradının karnelerini toplamış, götürmüş. Karnelerin karşılığında ekmek alarak dükkânında satmış. Bir şeyi elde etmenin zorluğu, haliyle onun kıymetini de artırdığından, ekmeğe bu kişilerden daha saygılı başka kimler olabilirdi ki?
Sonraları babamın da dükkân komşusu olan, annem tarafından akrabalarımızdan birisi vardı, adam normal bir şekilde otururken aniden silkinir, birkaç saniye titreyip sarsıldıktan sonra normal yaşamına ancak avdet edebilirdi.
O meşhur kıtlık yıllarında, adamın tam da dükkânının karşısında bulunan Arasa Somun Fırını önüne yığılan, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu çaresiz insanlar, ocaktan ekmeğin çıktığını görür görmez; ”Emmi! Bir ekmek de bana, bir ekmek de bana, ne olur emmi bir ekmek de bana !”diye feryat ederlermiş. Her gün onlarca kez bu feryatları dinleyip insanların dramatik hâline şahit olan adamcağıza musallat olan bu tik, sara nöbeti gibi ara ara üzerinde etkisini gösterirdi. Dalyan gibi boyu ile sarsılan bu adam, hazan mevsiminde rüzgâra karşı yapraklarını tutma takati gösteremeyen ulu çınarlar gibi direncini kaybederdi.
Her gün sayısı ve miktarı belirsiz meyve, sebze ve yemekleri çöpe atan insanlardan bazılarının, övünerek söyledikleri “Bizim evde ekmek asla çöpe atılmaz.” sözlerinde belki de bu yaşanılanların veya anlatıla gelenlerin etkisi vardı.
Zihnimde kayıtlı ne de çok belgesel varmış bu alanda! Hepsi hızlıca, bir bir gösterime girmişlerdi.
Bazı eski mahallelerde, mostralık denecek kadarı ile halen bulunabilen eski evlerin lüks olanları taştan, diğerleri ise toprak kerpiçten yapıldığı için taşların veya kerpiçlerin arasında çok miktarda kovuk bulunurdu. Yaşça bizden büyük kişilerin, Kur’an’dan bir parça olmasa bile, Arap harfleri ile yazılı herhangi bir kâğıt parçası gördüklerinde, saygılarından dolayı onu yerden alıp bir duvar kovuğuna yerleştirdikleri gibi daha çok çocuklar tarafından düşürülmüş veya atılmış ekmek parçalarını da yerden alarak öpüp alnına koyduktan sonra duvar kovuklarına bırakırlardı. O günün şartlarında, hayvanları ile yoldan geçen bir kısım insanlar da duvar kovuklarına bırakılan o ekmek parçalarını toplayarak hayvanlarına yedirirlerdi. Halen de öyledir ya, ekmek söz konusu olduğunda, o insanlarda saygı en yüksek seviyeye çıkardı. Hatta ekmeklere yapıştırılan etiketler bile bıçakla kazınarak çıkarılır, asla o bölge kesilip atılmazdı.
Bilemiyorum, belki de bu insanlar zaferle ekmek arasında bir bağ kuruyorlardı. Ekmeğe saygısızlık olduğunda savaş yılları ve yokluk akıllarına geliyordu. Elbette ki haksız değillerdi, açlığı, yaşayanlardan daha iyi kim anlayabilir ki bunu?
Belgesel niteliğindeki hatıralar zihnimde canlanmaya devam ediyordu. Kıtlık yıllarını hiç unutmayanlardan birisi olarak zihnimin en seçkin köşesinde yerini koruyan biri vardı ki ben de onu asla unutamam! Bu kişi, çocukluk yıllarımızda, mahallemizde bulunan bakkallardan biriydi tabi ki!
Çocukluk yıllarımız bir farklıydı bizim, belki de yılları farklı kılan yaşadıklarımızdı. İkindiden sonra akşama yakın vakte kadar hem yollarda arkadaşlarımızla oynar hem de babalarımızın eve dönüşünü beklerdik, eve onunla birlikte dönerdik. Bizim için bu, mutlulukların en seçkiniydi. Yine bir gün, akşam saatine yakın bir vakitte, babamı karşılamıştım, ona ekmek alacağımızı söyledim. Birlikte mahallemizin en gariban bakkalına uğramıştık.
Hafızamda nasıl bir iz bırakmışsa perişanlığın, yaşlı bakkalın üzerine adeta sindiğini en belirgin çizgileriyle hâlâ hatırlamaktayım.
Adamın sürekli giydiği şalvar ve yemeniydi. Onun, ne takım elbisesi ne de kundurası olduğunu en azından ben görmedim. Düşünüyorum da en ucuz giysi bunlarmış o zaman. Adamın kendisi kadar perişan dükkânı, baraka şeklinde, tahtadan yapılarak bir evin avlusuna, yola cepheli vaziyette kondurulmuştu. Ustalık ve estetikten yoksun, yan yana dizilerek çivilenmiş tahtaların arası karadelikler misali kışın soğuğa, yazın da tozlara aralanmış gibiydi! Tahtaların aralıklarından, dışarıdan bakılınca içerisi fark edilmese de içeriden bakıldığında dışarıda bulunanlar rahatlıkla görülebilirdi.
Dükkânın içi dışından daha da perişandı. Satılan veya satılacak olanlardan; somun, birkaç kalıp sabun, çamaşır sodası, tuz, toz şeker, nadir zamanlarda kelle şeker, çocuklar için akide şeker, sakız ve benzeri, herkese ve her keseye hitap eden nevalelerden başka ne vardı ki? Başka ürünlerden dükkâna getirecek adamda ne sermaye vardı, ne de çevresinde, o günün şartlarında lüks denilebilecek mallardan satın alacak varlıklı insanlar vardı. O, garibanları bilirdi, garibanlar da onu!
Bir Osmanlı çocuğu olan bakkal, Latin harfleri ile okuma yazma da bilmezdi. Alacaklarını, duvar yerine sıra sıra dizilerek çivilenmiş o tahtaların üzerine tebeşirle ve eski yazı rakamlarını kullanarak yazardı. Alışıklarını, sadece rakamlarla yazar, isim asla yazmazdı. Hangi hesabın kime ait olduğunu bir kendisi, bir de ilgilisi yani borçlu kişi bilirdi, o da ya bilirdi ya da bilemezdi! Halk içerisinde Latin harflerini ve rakamlarını bilmeyenler olduğu gibi eski harfleri ve rakamları bilmeyenler de az değildi. Numaralanmış defter sayfaları gibi sıralanmış tahtalar üzerinde, borçlu olan herkesin yeri belli idi. Borç ödendiğinde yaşlı adam, bir bezle dikkatli bir şekilde hesabı siler, bakiyesi kalmışsa toplu olarak bakiye hesabı yazar, veresiye almaya devam edeceklerin hesap zeminini muhafaza ederdi. Tam kıtlık yılları adamıydı velhasıl. Babam bunların hepsini takip eder, ”O adamın en fazla sattığı ekmektir, hiç değilse ekmeği oradan alalım, mahallemizin esnafları arasında denge kuralım.” derdi.
Mutat olduğu üzere o gün de bakkaldan bir tane somun alarak çıkmıştık. Çocukluk hâli işte, mahallenin kabadayı, züppe tiplerinden görmüşümdür belki, somunun sivri tarafından tutmuş, sallaya sallaya, babamın yanı sıra bakkaldan uzaklaşıyordum. Babam, benim ne yaptığımın farkında değildi. Bu davranışımı görse eminim müdahale ederdi. Bugün anladığım kadarıyla o kuşağın insanları, hayatın cilvesini çok renkli yönleri ile yaşamışlardı.
Bakkaldan on metre kadar ancak uzaklaşmıştık. Müşteri hatırı güttüğünden olacaktır mutlaka, o ana kadar bir şey demeyen yaşlı bakkal, herhalde artık dayanamadı ki mahalledeki aile lakabımızı telaffuz ederek: ”Oğlum, yavrum! Ekmeği düzgün tut. Bilesin ki ekmeğe hürmet gerekir.” diye arkamdan seslendi. Belki, saygısızlık olur düşüncesiyle hemen arkasından da babama seslenerek: ”Çocuk işte, bunlar kıtlık görmediler ki, nereden bilsinler ekmeğin yokluğunun ne demek olduğunu !” diye ilave etmişti.
Bütün bunları bir şimşek çakması sürati ile aklımdan geçirirken, geçen süre içerisinde kat ettiğim mesafeyi fark edememişim.
Kapının anahtarı elimdeydi.

Mahmut Nedim Tepebaşı.”BİR MAHALLE AİLEMİZ VARDI BİZİM” (Hikaye)

usare8

USARE DERGİSİ 8. SAYI

Dışarıdaki fırtına, tipi, içerideki kişiyi ürpertebilir ama duyguları buza kesmiş olanların beyin ve vücutlarına hiç bir şey kar etmez! Bir yerde beş kuruşunu yitiren, o beş kuruşunu yitirdiği yere her geldiğinde, bulma ümidi ile veya kaybettiğini alma isteği ile defalarca döner, döner bakar.
Kişilerdeki bu duyguların bastırılması nerede ki imkânsızdır. Elbette ki insanın fıtratında olanlar kınanamaz, yadırganamaz. İnsanın iç âleminde olanlar kendi nefsi ile ilgilidir yani kişiseldir, o yüzden diğer insanlar tarafından görülmeyebilir veya diğerlerini pek ilgilendirmeyebilir.
Bazılarının davranışlarında aşırılık bulunsa da kişinin, malını mülkünü korumak için gösterdiği çaba ve gayretler, yerine göre olması gerekenler cinsindendir, yerine göre de güzeldir. İnsanda; malını, mülkünü, parasını, işini koruma azmi olmasa anarşi bir anda çığ gibi büyür, ortalık eşkıyalardan geçilmez olur, toplum tehlike yaşar, tehdit altında kalır, sosyal dengeler bozulur.
Kişisel olan duygu ve etkenlerden bir kısımları toplumlara da sirayet eder. Kişiler olmadan toplum olunmaz ilkesine göre toplumsal bağlılıklardan birçokları da kişisel davranışları dışarıdan destekler. Aslında toplumsal davranışlardan çokları; toplumsal olduğu kadar kişiseldir de, zaten toplumla birlikte kişileri ayakta tutan temel unsurlar da bunlardır. En büyük sosyal tehlike ise bu bağları koruyamamaktır. Ne var ki; toplumu ve dolayısıyla kişiyi ayakta tutan kültürün yozlaştırılmasına karşı, gerektiğinde makul bir tepki ortaya konmaz veya toplum içinden buna pek aldırış eden olmazsa işte o zaman değerler kaybolmaya ve zarar görmeye başlar!
Bizden önceki toplumların yaşantı şeklini ancak sözlü veya yazılı anlatılanlar kadar bilmekteyiz. En iyi bildiklerimiz ve doğru olanlar ise gördüklerimiz ve yaşadıklarımızdır. Bunlar bile bizi ayakta tutmaya yetecek hacimdedir. Ancak, toplum olarak o kadar hızlı değişimler yaşamaktayız ki; yakın tarihte yaşananları bile duyanlar, asırlar öncesi yaşanmış olanlar anlatılıyor hissine kapılmaktadırlar. Toplum hayatımız bu yönüyle, varlıktan yokluğa düşmüş insanların haline ne kadar da benzemektedir, müflis tüccar gibiyiz vesselam.
İmkân olsaydı da; her gün kaybettiklerimizi arkamızda bir yere biriktirebilseydik, bir süre sonra dönüp baktığımızda, kaybettiklerimizin dağlar gibi yığıldığını görürdük! Kaybedilenler para olsa, mal, mülk olsa, bunlara yananların âhı, feryadı arş-ı alayı bulurdu, belki de yürekleri dağlardı. Kaybedilenler para ve mal cinsinden olmadığı için halimiz işte ortada!
Bu kaybettiklerimizin arasında bizim bir “Mahalle Ailemiz” vardı, bilmem hatırlayanlarımız var mı? Anlatılacakları okuyanlar içerisinden, o günleri görmüş veya duymuş olanlar varsa; “Sahi böyle bir aile yapısı vardı!” veya ”Duymuştum!” diyenler çıkacaktır. Kaybedilişinin bugün farkında olmayanlar bulunduğu gibi bu değerlerle iç içe yaşadığı halde onların farkında olmayanlar da elbette vardı! Kurşun yiyen, darbenin sıcaklığı ile, aldığı yaranın ilk başta farkına varmazmış. İşte sonuç ortada; bu toplumun birer ferdi olarak kurşun yemiş yaralı aslanlar gibiyiz! Başka ne denilebilir ki?
Anaerkil, babaerkil aile tiplerini ve günümüzde bunlara getirilen eleştirileri şöyle böyle bilenlerimiz vardır mutlaka, ancak itiraf etmeliyiz ki; çoklarımız bugünün modası, modern aile yapısını da anlamakta zorluk çekmekteyiz. Filmlerde gördüklerimiz, basından okuduklarımız açısından baktığımızda, modern ailelerin sorunsuz bir yapısının olduğu imajı verilmektedir, hâlbuki bunların daha çok sorumsuz fertlerden oluştuğu ayan beyan ortadayken bazılarımız/birçoklarımız, işin bu tarafını göremiyoruz. Sorunlulukla sorumluluk arasında dramatik bir farklılık bulunmaktadır, bu da; iki kelime arasındaki bir harfin yaptığı değişiklikte gizlidir!
Dikkat edilirse; daha çok sorumsuz bireylerin aileleri devamlı sorun yaşamaktadır. Sorunların yaşandığı bir ortamda nasıl modern olunuyorsa onu da anlamak mümkün değildir. Birbirini anlamayan, saygılı olmayı ve sevmeyi unutmuş insanlar, bazı kelimelerin sadece efsununa kapılmışlardır. Modernlik bağlamında herkes hak ve hukuka saygılı olacaksa ve hak-hukuk anlamında demokrat olunacaksa bunu kim istemez ki? Aklı başında olduğu halde, baskıcı insan tipinden hoşlananı, sorumsuzluktan da felah bulanını ben henüz görmedim. Necip Fazıl’ın deyişine nazire gibi olacak ama davranışları sulandıranlar, sosyal hayatı bataklığa çevirmişlerdir. Tabi yaşadıklarını fark etmeyenler için yaşamın biçimi önemli değil, ama işler zannedildiği gibi gitmiyor ki. Aslında kimileri için karmaşada, dolayısıyla bu alanda epeyce iş var! Bozulmuşluk, daima küçük ya da fırsatçı grupların işine yarar, hem de çok… Bataklıkta yaşayanların da bir hayatı var elbette, onların besin kaynakları da bataklıktır, oradan beslenirler!
Olumsuzluklar her devirde olmuştur, hayat devam ettiği sürece olacaktır da, buna bir itirazımız olamaz. Olumsuzluklara yenik düşmemektir önemli olan. Eskiden bu sıkıntıları fark edenler, çözümü bulmuşlar ve de başarılı da olmuşlardır, işte işin çaresi: Mahalle Ailesi.
Yakın zamana kadar ekonomik durumu normal ve üstü olan insanların diğerlerine göre sayısal oranı ne idi bir hatırlayalım! Yıllar içerisinde geriye doğru gidildikçe bu oranın daima düşük olduğu görülecektir. Çoğu zaman, çoğu yerde insanlar açlık sınırının altında, hem de çok altında yaşamışlar ve hâlâ da yaşamaktadırlar. Çok geriye gitmeye gerek yok, bu memlekette en ucuz besinlerle beslenildiğini benim yaşımdakiler bile bilir. Ekmeğe Sana Yağı sürülüp kahvaltı yapıldığını, çökelek içerisine kuru soğan doğranıp ekmeğe katık yapıldığını, bize göre genç olanlar bilmezler ama biz unutmadık!
Az paranın zor kazanıldığı zamanlarda ayakta durabilen insanlarla çok daha fazla para kazandığı halde bugünün ayakta duramayan insanları arasındaki zıtlıklar ya da farklılıklar nedir acaba? Bu zıtlık ve farklılıklar arsındaki etken güç nedir ki? Peki, yarınlarda insanları neler beklemektedir?
Mahalle Ailesi dediğimiz yaşam tarzı, çelik gibi yapısı ile dünyanın en güçlü sosyal yapısı olma özelliğine sahipti. Toplum, hayatın tabii seyri içerisinde en güçlü desteğini buradan, yani mahalle ailesinden alıyordu. Yokluk çekenlerin, aç kalanların, bugünkü kadar ajite eden veya yürekleri dağlayan feryatları duyulmuyordu. Çünkü anında yaralar sarılıyor, paylaşılması gerekenler paylaşılıyordu. Mahalle Ailesi bunu, her şeyini Mekke’de bırakıp hicret eden kardeşlerine gönlünü açmış ve paylaşma medeniyetini kurmuş olan Medineli Ensar’dan ve hayatı kurumsallaştıran ecdadından öğrenmişti. O nesil, İslam’ın tarihi gelişiminden, o gün adına sosyoloji denilmese de toplumsal hayatı dengeleyen dayanışma kültüründen az çok haberdardı. Bu sayede güçlü toplum olmuşlar ve zorluklara direnebilmişlerdi. Takatini yitirmiş veya yitirmek üzere olanlara, görülmeyen eller olarak destek vermek suretiyle hem toplumu hem de onların onurlarını kurtarıyorlardı. Bugün, ulu çınarlar gibi yıkılan ailelerin, sadece merhametli gönül sahipleri ve yakınları tarafından duyulan sessiz çığlıkları, Mahalle Ailesi’nin aktif olduğu zamanlarda hemen hiç duyulmuyordu.
Ana yüreği taşıma özelliğini kaybetmemiş, evlat sahibi ve sorumlusu olmanın bilinci ile şefkatini evine sığdıramayıp uzak ve yakın çevresini de merhamet ve sevgisiyle kuşatan analar, mahalle ailesinin onursal liderleri olma şerefini, bir taç olarak her zaman başlarında taşımışlar ve bu sayede etrafa ışık saçmışlardı. Daha henüz bir misyon yüklenilmeye çalışılan, kendi öz dinamiklerinden habersiz, günümüz kadın kuruluşlarının mevcut durumlarının aksine, Mahalle Ailesi’nin yegâne hamisi olan kadınların yapılandırdığı sosyal yapı, asırlar boyu ayakta durmayı başarmıştı. Ne zaman ki şefkatin ciğerlerine kurt düştü, işte o zaman toplumun beli de bileği de büküldü, takati kesildi, dizlerinde derman kalmadı!
Farklı yörelerde, benzer şekillerde tezahür eden ve hâlâ devam eden dayanışma örnekleri mutlaka vardı, ancak bizzat gördüklerimizi yazdığımız için diyoruz ki; Maraş’ta bu, bir farklı idi. Bize mi öyle geliyordu diyeceğim ama veriler de böyle farklı bir oluşumu işaret etmektedir.
Mahalle Ailesi içerisinde, olgunluk çağına ermiş ve beceri kazanmış, o güne kadar taşımış olduğu sorumluluktan farklı olarak, çevresinde bulunun bir kısım insanların sorumluluğunu da üstlenebilecek şekilde tecrübe edinmiş, kıdemlenmiş, çocuklarını büyütmüş analar, aynı zamanda mahallenin de anası durumuna gelmiş oluyorlardı ve bu sosyal yapıya güç katıyorlardı. Ailenin anası ile mahallenin anası bazı işleri tatlı bir diyalog içerisinde birlikte yürütüyorlardı.
Mahalleden askere gidenler, askerden gelenler, hastalar, hamileler, doğum yapanlar, lohusalar, gelinlik çağına gelenler, evlenme yaşına erenler, yüksek tahsil için diğer illere gidenler, tatil için okuldan dönenler, kent dışında görevde olup da izine gelenler, dargınlar, kimsesizler, hastalar, çaresizler ve daha nicelerinden her biri, mahallenin anaları tarafından takip edilir, bunlarla ilgili, yapılması gerekenler, ihtiyaca göre ve usulünce yapılırdı.
Akşam olunca evin beyi, mahallede olup bitenlerden gerektiğince haberdar edilir, gerekiyorsa bu işler için onlardan maddi ve manevi destekler alınırdı. Yerli yerince hediyeler alınır, adına düşelge denilen ikramlarda bulunulur, hediyeler göndermek suretiyle gönüller yapılır ve ailelere, ihtiyaca göre destek sağlanırdı.
Bir bakıma imece usulü ile çalışan mahalle ailesinin anaları, bulundukları ortama hem emeğin hem de ekonominin en güçlü desteğini verirlerdi. Tıpkı, bir evin içerisinde, işleri el birliği ile yapan aile bireyleri gibi mahalle çapında yardımlaşmayı da komşu aileler gerçekleştirirlerdi.
Yine benim ve akranlarımın bildiği kadarıyla her evde yılda en az bir-iki kere yüzlerce yufka ekmekler açılır ve pişirilirdi. Mayasız, tamamen doğal undan yoğrulmuş hamurdan, üç, beş, altı, yedi veya daha fazla sayıda kurulan ekmek tahtaları üzerinde açılan yufkalar, genelde tasarrufa ve israftan kaçınmaya dayalı olarak biriktirilen çalı, çırpı cinsinden yakacaklarla ekmek sacı üzerinde pişirilir, zahire türünden bir katkı ve ara yiyecek olarak tüketime hazırlanırdı.
Hangi gün kimin evinde ekmek yapılacağı, komşu kadınlar arasında gün öncesinden kararlaştırılırdı. Ekmek yapılacağı günün erken saatlerinde evin hanımı, varsa kızları, gelinleri hamuru yoğurur, komşuların gelme saatine kadar dinlendirirlerdi. Evin erkeklerine bu hamurdan yapılan, isteğe, biraz da ekonomik duruma göre peynirli, çökelekli veya tereyağı ile tek taraf yüzeyi yağlanan, tercihe göre üzerine toz şeker serpilen yağlamalı bazlamalarla kahvaltılar yaptırılıp işe öyle gönderilir, daha sonra, gelen komşu ve akrabalarla işe başlanılırdı. Bu işlem, sırası ile diğer akraba ve komşularda da uygulanırdı. Yardıma gelenlerin evlerine, hatta bu ekibin içerisinde bulunmayan bir kısım komşulara da aynı şekilde bazlamalar yapılır gönderilirdi. Akraba ve komşularda olup bitenlerin, mahalle veya kentte yaşananların değerlendirilmesi, daha çok bu ortamlarda yapılarak görüşülür, toplanan bilgiler içerisinden aktarılması uygun olanlar, akşam evin beyi ile paylaşılırdı. Bir hastalık, acil bir durum ve geçerli bir mazeret olmadan hiçbir kimse bu uygulamanın dışına çıkmazdı.
Genişletilmiş aile yapısı içerisinde olduğu gibi mahallenin de erkekler arasından sözü dinlenilir, hakemlik yapabilecek saygın kişileri vardı. Bunlar da mahalle analarının üstlendiği görevlerin dışında kalan veya onların müdahil olamayacakları durumlarda, doğal olarak, daha çok arabuluculuk veya hakemlik yapma gibi kritik konuların çözümünde, üzerlerine düşeni yaparlardı. Bu konumda olan hiçbir kimse kendine düşeni yapmaktan uzak kalamazdı. Her olumsuzluk, neredeki hemen anında çözüme kavuşturulur, gönüller yapılır, kırılmalar tamir edilir, dallanıp budaklanmadan örtbas edilirdi. Özellikle karı koca arasında meydana gelebilecek huzursuzlukları bertaraf etmek için Kur’an-ı Kerim’deki; kadın ve erkek taraflarından birer hakem seçilerek aralarını düzeltmeye çalışılması tavsiyesine (Nisa S.4/35) bağlı olduğunu düşündüğüm bu davranış, kültürümüzün çok önemli kollarından biri olarak o zamanki hayata girmiş olmalıdır.
Sorumluluk taşıma işi, aile reisi kadar mahallenin her ferdinde farklı şekillerde kendini gösterirdi. Sürekli mahallede bulunmaları sebebiyle bu görevi üstlenenlerin belki de en başında mahalle bakkalları gelirdi. Mahalleye girip çıkanları en sıkı takip edenler bunlardı. Yabancı, özellikle de şüpheli gördükleri kişilerle yardımcı olma görünümünde hemen diyalog kurarlar ve maksadı tez elden anlayarak sorunu çözerlerdi. Eğer yardımcı olunacak bir durum varsa derhal yardımcı olurlar, hoşlanmadıkları bir sezi elde etmişlerse, o işi, usturuplu bir şekilde bertaraf ederlerdi.
Mahallenin yoksulunu, garibanını, sıkıntısı olanlarını ilk elden bilenlerinden biriydi bakkallar. Modernleşmenin getirdiği, müşteriye iltifatı bile bilmeyen bugünkü marketlerin aksine, günlük ihtiyaçlarını karşılayacak veya anlık para verebilme durumu olmayan herkese, aile reisi gibi davranmayı bilen usta esnaflardı onlar. En yakınına derdini açamayanlar, soluğu mahallenin bakkalında alırlardı. Mahalle sakinlerinden bazıları onları incitseler de onlar incinmezlerdi. Birçoklarının ekonomik sırlarını yine onlar bilirlerdi. Birçok kereler alışık defterlerini yakmış olmalarına rağmen veresiye isteme durumunda olanlara şefkatle muamele yaparlar, eski defterden söz dahi etmezlerdi. Kendileri kıt kanaat geçinseler bile yokluk çekenlere bunu hissettirmezler, bilakis onları en iyi yine onlar anlardı. İnsanlara, belki akrabalarının gösteremediği yakınlığı yerine göre onlar gösterirlerdi.
Bakkal dükkânlarında veya yakınlarında oturan kişileri halk makbul adam kabul etmezlerdi. Bu yüzden bakkallarda kimse oturup kalmaz, işini bitirdiğinde hemen terk ederdi. Her aile reisi de çocuğuna bu yönde tembihte bulunur, nedenini de açıklardı. Borca almaktan çekinenler, veresiye aldığının bilinmesini istemeyenler veya parası ve ihtiyacı kadar almak isteyenler olabileceği, çocuklara anlatılırdı.
Mahalle bakkalları bir danışma bürosu gibi çalışırlardı. Dünürcüler, postacılar, polisler, icracılar hepsi adresleri onlardan sorarlar, onlar da iyilik umduklarına yardımcı olurlar, zarar geleceğini anladıklarında ise sorulanları asla bilmezlerdi! Gerek duyduklarında yetkili bildikleri kişilere bilgi verirler ve ikazda bulunurlardı.
Şimdilerde olduğu gibi mahalle muhtarlıkları öyle yarışla elde edilecek bir iş olarak görülmezdi. Mahallenin sanki baş aile reisi durumunda görülen mahalle muhtarlığı için kâmil, her yönüyle güvenilebilir, tahsilli olmasa da arif, görgülü ve saygın bir kişi, tek aday olarak seçime girdirilir, belki de ölene kadar o mahallenin muhtarı yapılırdı. O, bırakmak istese de mahalle onu bırakmazdı. O da kendisine olan sevgi, saygı ve güvenin hakkını verme gayretinden asla taviz vermezdi. Her şeye karışmaz, ama göz ucuyla mahalleyi, bir baba şefkat ve sorumluluğunda takip ederdi. Yardımda bulunacaklara o işarette bulunur, yardımlar gizlice, çoğu zaman onun eliyle yapılırdı. Yardımlar, gecenin en ilerleyen saatlerinde götürülürdü. Yardım yapılacak evin kapısı hafifçe tıklatılır, ses alındığında veya ayak sesleri işitildiğinde paket kapıya bırakılarak gecenin karanlığına gizlenilir, yardımın içeri alınması ile birlikte yine gecenin karanlığında kaybolunurdu. O iş, hemen orada unutulurdu. Muhtar azaları da aynı kapasite ve duyarlıktaki kişilerden sıralanırdı.
Bu davranış ve anlayış hemen her yerde hâkimdi. Baba, çocuğunun harçlığını o görmeden elbisesinin yakınına bırakır, çocuk da aldığı bu kültürün gereği olarak sessizce alır, cebine koyardı. Ya da baba, çocukların harçlığını anne aracılığı ile verirdi. Hiçbir çocuk, babasından harçlık istemediği gibi kardeşlerinin ne kadar harçlık aldığını bilmez ve öğrenmeye de meraklı olmazdı. Bu, bir bakıma çocuğu geleceğe ve hayata hazırlamaktı. Babası dahi olsa kimseden bir şey istememeye çocuk yaşta alıştırılmış olurdu. Nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ancak bunun, yine peygamberî bir kültür eseri olduğunu, Peygamberimizin, ilk Müslüman olanlardan bir kısmına; ”Atının üzerindeyken kırbacın yere düşse dahi, kimseden bir şey istememek üzere bana biat ediyor musun?” şeklinde aldığı biatlerden esinlendiğini düşünüyorum.
Maraşlı her evin vazgeçilmezi Maraş tarhanası, yapımı çok zahmetli ve oldukça da zor işlemleri olan zahire türlerinden biridir. Kahramanmaraş’ta bu iş, şu anda sektör haline gelmiş olmakla beraber tarhanasını evinde yapan ailelerin öyle tek başlarına üstesinden gelebilecekleri bir iş değildir bu. Bu iş için mutlaka malzemeye, yardım almaya, iş paylaşımcılığına ihtiyaç vardır. Burada da yine akrabaların yanı sıra komşular yani mahalle ailesi devreye girdiği gibi işe en fazla omuz verenler de onlar olurlardı.
Her ailenin, evinde tarhana yapımı için gerekli malzemeleri bulundurması mümkün değildi. Gücü yetenler, evi müsait olanlar, evinde müsait yeri olanlar, tarhana yapımında kullanılacak malzemeleri hayrat olarak bulundururlardı. Bu iş için; yan yana getirilerek, özel iplerle örülen, serildiğinde bir kilim şeklini alan, çok ince kamışlardan yapılmış ve adına çığ denilen malzemeler kullanılır. Bunun, Kahramanmaraş dışında kullanıldığını henüz duymadım ve kullanıldığını da zannetmiyorum.
Bir aileye kış boyu yetecek kadar tarhana yapımı için bu çığlardan, en az 20–30 tanesine ihtiyaç vardır. Bitmedi; bu çığların, üzerine serilmesi için daha çok kavak ağaçlarının ince ve düzgün olan kısımlarından özellikle seçilmiş, 3–4 metre boyunda, 40–50 den fazla, Maraş deyimi ile “şapta”ya ihtiyaç vardır. Tarhananın pişirildiği, oldukça büyük, iç yüzeyi kalaylı bakır kazanlar yani masara kazanları ile malzemelerin bir kısmı veya tamamı hayrat edilirdi. Bu hayrat malzemeler, ilkbahardan itibaren sahibinin evinden çıkar ve komşudan komşuya dolaşmaya başlar; bir, hayrat sahibinin tarhanası yapıldığında, bir de mevsim tamamlandığında yani sonbaharda, korunmak için tekrar sahibinin evine getirilirdi.
Yenmesi çok zevkli, yapımı ise çok zor olan tarhananın işleri bu kadarı ile sınırlı değildir. Bu işin, aşının pişirilmesi bir merhale, yoğurt katılması, dama taşınması, dinlendirilmesi ikinci merhale, serilmesi ve kuruduktan sonra çığlardan alınıp güneşte iyice kurutulup saklama kaplarına konulması ise üçüncü merhalesidir. Üçüncü aşamada işler, ev halkı ile yapılmasına karşılık, ilk iki merhalede çevre desteğine ihtiyaç vardır. Bu kadar zor bir işlem, elbirliği ile yapıldığında, kısa bir sürede tamamlanırdı. Akrabalardan, evleri yakın olanların katılımı olmakla beraber bu işler, daha çok mahalle ailesi desteği ile yapılan işlerdi. Özellikle tarhana serilirken, yoğurda katılmış aş serilmeye hazır kıvamına getirilir, topaçlar yapılır, topaçların sericilere taşınmasında çocuklar severek görev alırlardı. Bir bakıma, henüz çocuk yaşta kişiler bu dayanışmaya bu şekilde alıştırılmış olurdu. Şimdilerde tarhana sermek için mala kullanılması bir kolaylık olmasına karşılık eskiden el marifetiyle serilirdi. Tabi en ince serenler takdir edilir ve her yerde övülürdü. Bu da bir ustalıktı. Bu maharetin sahipleri ise hiçbir surette ustalıklarını gizlemezler ve işten kaçmazlardı yani kurnazlık yapıp iş bilmez görünmezlerdi, hatta böyle davranmak ayıp sayılırdı.
Tarhananın, serildiği günün ikindi sonrasında, garbi yelinin de etkisi ile kurumaya yüz tutmuş haline firik denilir ki firik olduğunda tarhana sahibini tatlı bir telaş sarardı. Yerine göre beş, altı, sekiz ve daha fazla çığ üzerinden firik, akrabalara, komşulara ve dostlara dağıtılırdı. Mahallede, her gün kimin firiği varsa bilinirdi ve gelmesi de beklenirdi. Üstelik ceviz içi, badem içi gibi katkı kuru yemişler de yanında gönderildi. Yani eksiksiz ikramda bulunmak, kültürün en bariz ve vazgeçilmez örneğiydi. Firik, özel tabaklarda ve özel bezlere sarılarak gönderilirdi ki bütün bunlar zamanla ya şekil değiştirmiş veya uygulamadan kalkmıştır.
Her Maraşlı evin zahire türlerinden biri de kolay gibi görünmekle beraber işlemleri bir hayli zaman alması bakımında meşakkatli bir iş olan “kuru” yapmaktı. Yazın nimetlerinden kış aylarında da yararlanmak, ekonomiye destek sağlamak, en önemlisi de geçim zorluklarını hafifletmek için yaz aylarında ucuz ve bol bulunan sebzelerin bir kısımlarından kurutmak suretiyle kışa stoklar yapılırdı. Bunların başında patlıcan, kabak ve biber kurusu gelirdi. Bu, Maraşlı ailelerin biraz da dolma yemeğine düşkünlüklerinden kaynaklanan bir zahire türüydü. Kabak ve biberlerin içinin oyulması patlıcan kadar zor olmadığı için dışarıdan desteğe pek ihtiyaç duyulmazdı. Bundan dolayı kurusu yapılmak üzere patlıcanların içinin oyulmasında çevre desteğine ihtiyaç vardı. Çünkü hem biraz zor, hem de bir an önce içi alınıp kurumaya bırakılması gerekmektedir. Bekletilen patlıcanlardan verim almak zor olduğu gibi işlemleri de zorlaşır. Ortalama beş kişilik bir ailenin kışlık iki yüzden az olmamak üzere üç, dört yüz kuru yaptığını biliyorum. Bunların, üçte ikisi gibi miktarları komşulara paylaştırılır ve kısa sürede iş bitirilmiş olurdu.
Bağcılığın bir hayli yaygın olduğu zamanlarda, yapımı zahmetli ve zor olan şıra yapımı sırasında da bağ komşularından veya yakınlarda bulunan akrabalardan destek alınır, işler elbirliği ile ve özenle yapılırdı. Şıra yapıma işi, tarhananın yapılmasından süre olarak dava uzun zaman alması ve çeşitliliği bakımından daha zordur. Tek kişi ile üstesinden gelinebilecek bir iş değildir. Bütün zahmetine rağmen kimse; ”Bu iş zahmetli bir iştir, kolayına yapılmıyor öyle!” demez, o imkâna sahip olmayanlara en azından, bu ürünlerden tattırmaktan geri kalınmaz, hatta büyük zevk alınırdı. Üzümlerin yetmesi yani olgunlaşması ile ikramlar başlar, eş, dost ve ahbaplara, komşulara bir ilk turfandadan, bir de güz mevsiminde bağbozumundan önce, bağın en güzel üzümlerinden ve çeşitlerinden seçilerek hazırlanmış, en az orta boy sepetlerle hediye gönderilirdi. Güz üzümünün yanında tabi ki üzeri taze cevizle süslenmiş hatta kaplanmış, en az beş kişilik bir aileye yetecek miktarda bir kap bastık hapısası ile birlikte gönderilir, genelde evin hanımına, annenin selamı ile evin çocukları tarafından takdim edilirdi. Hediyenin çocuklarla gönderilmesi işi de çocukların hediyeleşmeyi öğrenmesi bakımından kültürün bir parçasıydı. Şıraların tazesinden ve kurumuşundan ayrı ayrı, çevreye hediyeler gönderilir, uzun kış gecelerinde gelen misafirlere de mutlaka bunlardan ikram edilirdi.
Burada öyle zannediyorum ki; Yüce Allah’ın: ”Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardıklarımızın temizlerinden infak edin (ihtiyacı olanlara verin). Ve sakın onun kötüsünden ve kendiniz için gözü kapalı (gönül rahatlığıyla) alamayacağınız (ucuz ve düşük evsaflı) şeyleri infak etmeye meyletmeyin (kalkışmayın). Allah’ın Ganî ve Hamîd olduğunu bilin (Bilin ki Allah zengindir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve övülmeye layık olandır.) (Bakara 2/267) ayetini, o zamanın insanları çok iyi anlamışlar ve bunu ilke edinmişlerdir. Son zamanlara kadar, bu toplumun inandıkları esaslar aynı zamanda kültür olarak yaşantılarına geçmiştir. Üzülerek belirtmek gerekirse bu davranışlar da bugün kaybettiklerimiz arasında bulunmaktadır.
Her Cuma sabahı kentteki bütün camiler, etrafta ikamet eden hanımlar tarafından, yıkanacak yerleri yıkanmak, silinecek yerleri silinmek suretiyle temizlenir, Cuma saatine kadar pırıl, pırıl yapılarak Cuma namazının huzur içerisinde eda edilmesi için namaz kılınmaya hazır hale getirilirdi. Camilerin, Allah’ın şanına yakışır vaziyette tertemiz olması gerektiğinin herkes şuurunda idi! Bu işleri herkes canla başla yapar, severek yaptıkları için bunu yük sınmazlardı. Benzer bir hazırlık da Ramazan ayı ve bayram arifelerinde yapılırdı.
Maraş geleneğinde, Ramazan Bayramı’na mahsus, Ramazan’ın son haftası içerisinde yine Maraş usulü çörekler yaptırılır, hane halkı sayısından az olmamak kaydı ile yakın akraba ve komşulara da çoğunluk aile fert sayısına göre bu çöreklerden gönderilirdi. Ayrıca, bayramda ziyarete gelenlere de hoşaf yanında bu çöreklerden ikram edilirdi.
Mahallelinin işleri bunlarla da sınırlı değildi, onlar birçok aileden oluşan, gerçek büyük bir aile gibiydiler. Birbirlerinin işlerini görmekte, sıkıntılarını gidermekte ve ortak olmakta, cenazelerinde- düğünlerinde birlikte bulunmakta, mahalleye kol kanat olmakta velhasıl bir ailenin yükümlülüklerinde ve bu yükümlülüklerin icrasında bir aileden asla farkları yoktu. Bir mahalleye bir yabancı girse hemen hepsinin haberi olur, olumsuz bir davranışta bulunmaması için o kişi takibe alınırdı. Bugünkü evlerin çift kapılı olmasının aksine aileler fazla tedbire bile gerek duymayacak kadar kendilerini güven ve koruma altında hissederlerdi.
Birisi üzgün ve neşesiz görülse, yaşça kendisinden büyük ablaları, ağabeyleri tarafından sıkıntıları araştırılır ve en kısa sürede çözüm bulunurdu.
Şimdi bunların hiçbirisi kalmadı. Mahalle Ailesi çöktü, sosyal yapı yaralandı, gemi su aldı. Gemiyi bilinçli delenlerin keyfine diyecek yok, bilinçsiz olarak bu işi yapanlar veya yapanlara davranışlarıyla destek olanlar, henüz işin tam olarak farkında değiller ama gemi su almaya devam etmektedir, sonucun ne olacağı ise belli, tabi görenler için!
Sürekli; “Aynı apartmanda yaşayanlar, uzun zaman bir birini görmüyorlar, bu nasıl iş, bu nasıl komşuluk!”, diye serzenişte bulunanlar, en azından hâlâ vardır. Ateş güçlü, böyle devam ederse bunların da yarın sesleri kesilecek, takatleri kalmayacaktır. Tehlike, bilinenden de büyük ve büyümeye devam ediyor. Bırakalım birbirini görmediklerini, aynı apartmandaki komşular birbirlerini tanımaz olmuşlar. Bu sosyal yapı bu kadar çürümeye dayanamaz. Kurtarabilecekleri kurtarmak suretiyle bu yapıyı restore etmeye bakmak gerekir hiç değilse, hem de acilen, tamirata devam etmek şartıyla tabi!

M.Nedim Tepebaşı.”KARŞI DURUŞ” (Hikaye)

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

USARE DERGİSİ 6. SAYIDA ÇIKAN HİKAYE

Sıcak hava nefes almayı zorlaştırıyor. Âvâreler ve okullu olanlar dışında herkes işinde gücünde. Yaz tatilinde kente dönen üniversiteliler ortalıkta göze çarpsa da yakacak ve ekmek parası kazanmak için Çukurova’ya çalışmaya gidenler, mahalle nüfusunu aşağıya doğru dalgalandırıyor. Ortalık suyu çekilmiş değirmen gibi!
Kent henüz klimanın adını bile bilmiyor. Öğle yemeği için evlerine gidenler, tez kendisini, mahallenin tek nefes alacak yeri durumundaki küçücük parka atıyor.
Kentte su sıkıntısı had safhada, mahalleye su, gece yarısından sonra sadece birkaç saatliğine akıyor!
Parkın orta yerine kara betondan yapılmış, estetikten yoksun havuzun fıskiyesi kireç tutmuş. Kullanıma yetmediğinden, hiçbir zaman havuzda su biriktirilemiyor.
Kentlerini su kenarlarına kurmaya alışmış nesillerin torunları, haliyle susuz havuzun etrafına da oturmuyor! Dipte kalan sudan içebilmek için, havuzun kenarlarında nafile çırpınışlarla ve süratle gezinip duran kuşlar, çevredekilerin varlığına bile aldırış etmiyorlar. O zavallıların halini düşünen zaten yok. Karışık ve sık dikilmiş çam ağaçlarıyla çınarların, ışığı yakalamak hevesiyle göğe doğru seğirten dallarında yapraklar sararmaya başlamış, bu da kimsenin umurunda değil! Yaşananlar, çaresizlik, yokluk ve kader olarak kanıksanmış. Küçük kıyamet yaşanıyor!
Bu parkın kapısından içeri adımını atan her kişi önce alanı tarassut ediyor, beraber oturabileceği kafa dengi kişilerin olup olmadığını araştırıyor, ona göre kendisine bir yer seçiyor. Genç adam da öyle yaptı, fakat kendi arkadaş grubundan ortalıkta henüz kimse yoktu. Biraz olgun yaştakiler, saygınlıkla bönlük arası davranışları sebebiyle yeni yetişen gençlere karşı yakın durmaktan kaçınmayı tercih ediyorlardı. Düşünceleri, giyim tarzları, sohbetleri, hatta kılık ve kıyafetleri bile bu iki yaş grubunu bariz bir şekilde birbirinden ayırıyor, aralarındaki mesafe de gitgide açılıyordu. Zaten aynı kuşaktan olmayanların bir arada oturmaları, önceki kuşağın geleneklerine göre uygun görülmüyordu. Aralarındaki bu farklılaşmadan dolayı bu iki yaş grubu, kendi ayrı dünyalarını yaşamayı tercih ediyorlardı. O da bu ayrışmadan nasibini almış birisi olarak, kendince seçtiği masaya gitti, yalnız başına oturdu.
Genç adamı gören işletmeci, bir isteğinin olup olmadığını sordurmaya gerek bile duymadan, hemen bir çay gönderdi. Bu durumda olanların işi para kazanmak olduğu için o da öyle yapıyordu.
Genç adam, çaydan bir yudum aldı sonra bardağı masaya bıraktı, aradan dakikalar geçtiği halde çaya bir daha elini uzatmadı.
İşletmeci, genç adamı uzaktan takip ediyordu; çünkü yaptığı işi biliyordu.
O, yanında getirdiği kitabı okumaya devam ediyor ama çaydan içmiyordu. İşletmecinin içine bir kurt düşmüştü! Bir süre daha dikkatlice onu gözlemledi. El koyması gereken bir iş olduğuna karar vermiş olacak ki, kabadayılığın alâmetlerinden sayılan ökçesi basık ayakkabısı ayağında, aheste yürüyüşü ile bir sağa bir sola salınarak, bardağı alma bahanesiyle bizzat kendisi genç adamın masasına kadar geldi. Geldiğini haber vermek için yapmacıktan öksürerek ses çıkardı, fakat o aldırmadı, okumasına devam ediyordu. İşletmeci, masanın üzerinde duran çay dolu bardağa elini uzatırken, harfleri çiğnercesine genzinden çıkardığı kabadayı bir ses tonuyla: ”Çayı içmemişsin !” dedi.
Çayın içilmemesi işletmeci açısından bir sorundu, ne de olsa adam işletmecilik yapıyordu. İşin mahiyetini bizzat öğrenmeliydi! Biliyordu, genç adamın arkadaş çevresi genişti, mahallenin gençleri onu ve davranışlarını önemsiyorlardı, aslında kendisi de önemsiyordu, zaten bu yüzden bardağı almak için bizzat gelmişti.
Genç adam başını kaldırmadan sakin ve yumuşak bir ses tonuyla: ”Çay bayatmış!” dedi. Kabadayı dünyasında bu söz, bir işletmeciye söylenebilecek en ağır sözlerden biriydi, üstelik bu söz, racona da onun yaşına da uygun değildi.
İşletmeci umursanmadığının farkındaydı ama karşıdaki de müşteri idi, ancak tepki vermezse de olmazdı, kazara bir gören olsa karizma çizilmiş olurdu! Sesli olarak derin bir nefes aldı ve aynı şiddette nefesini geri verdi, öfkesini içine hapsetmeye çalıştığı belli oluyordu. O, başını kaldırıp kedisine bakmadığı halde kaşlarını eğdirip dudak bükmek suretiyle tepki verdi. Böyle bir caka satılmalıydı, o görmese de başkaları görebilirdi.
Genç adamı kendisi de özgüveni ile tanıyor, hatta saygı duyuyordu. O da bu yüzden bu hareketini tınmamış olabilirdi. Kabadayı dünyası her işi tadında bırakmayı bilirdi! O da öyle yaptı. Çay dolu bardağı aldı, efelenişli yürüyüş tarzını hiç bozmadan çay ocağına doğru yürüdü.
Bütün bunları kendi kendine yapıyordu, yaptıklarını çevreden kimse görmüyordu. Fakat o, herkes kendisini izliyor gibi davranıyordu! Ne de olsa bu işlerin içerisinden gelen bir alaylıydı!
Biraz sonra işletmeci bizzat, çay dolu bardak elinde, o meşhur sağa sola yamularak yürüyüş edasıyla geldi ve hiç terk etmediği üslubuyla, kelimelerin üstüne basarak: ”Tamam, öğrendim ki deminki çay bayatmış, çocuklar hata yapmış, şimdi sana iyi bir çay getirdim!” dedi. Genç adam ses çıkarmadı. O, çay dolu bardağı masaya bırakıp çay ocağına doğru yürüdü. Aheste adımlarla uzaklaşırken arkasına dönüp bakmıyor, belki de bakmamak için kendini tutuyordu ama göz ucuyla takip etmeye çalıştığı belli oluyordu.
O uzaklaştıktan sonra genç adam çaydan bir yudum aldı, sonra bardağı masaya bıraktı, kalanını yine içmedi.
Kulübenin önünde, elleri arkada, kısa adımlarla dolaşmaya başlayan işletmeci, etrafa belli etmeden, uzaktan onu takip ediyordu. Bir müddet bekledi, belli ki sabırsızlanmıştı, davranışları huysuzlandığını açığa vuruyordu. Bir taraftan geziniyor, bir taraftan da başını sağa sola çevirerek kızgınlık gösterisi hareketler yapıyordu. Daha fazla dayanamadı, garsona genci işaret ederek bir şeyler söyledi. Onların bu hareketi genç adamın gözüne takıldı, o da göz ucuyla onları takibe başladı, kısa bir takipten sonra vazgeçti, işi seyrine bıraktı.
Çok geçmedi, bu sefer genç adamın masasına garson geldi. Belli ki o da patronuna öykünüyordu, kelimelerin üstüne çökerek; ”Çayı içmemişsin ahbap!” dedi. Genç adam kitaptan gözünü ayırmadan: ”Sonraki çay öncekinin devamı, biraz daha fazla dem çekilmişi!” dedi. Garson yüzünü ekşiterek başını birkaç kez hızlıca salladı. Cümle ona biraz karışık gelmişti, sağ işaret parmağının ucunu bastırdığı başını sağa sola sallayarak tekrar ettikten sonra cümleyi çözdü. Sesini çıkarmadı, yaptıkları işi o da biliyordu. Onlar, sadece alacakları parayı bilirlerdi, galiba bugün durum farklıydı!
O sırada Abdullah öğretmen parka girdi, etrafa hiç bakmadan, su şırıltısından yoksun havuza doğru yürüdü. Sadece havuzun etrafını trotuar gibi çevreleyen tek sıra oturumluk yer beton, diğer yerler topraktı. Toz, topraktan korunmak isteyenler daha çok burayı tercih ediyorlardı. O da orayı tercih etmişti, engin iskemlelerden birini kendisine doğru çekti, oturur oturmaz genç adamla göz göze geldi, her ikisi de başlarını eğerek önce selamlaştılar. Sonra öğretmen, el işaretiyle onu yanına buyur etti.
O da engin iskemlelerden bir tane alarak karşısına oturdu.
Kuşların her kovukta bulduğu, birkaç damlacıktan ibaret suyu değerlendirmelerini dalgın bir şekilde süzdükten sonra: ”Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akarsu getirebilir?” beyanını hatırlayan bile yok dedi demesine de garsonun bir hareketiyle söz orada kesiliverdi.
İşletmenin, belirli aralıklarla çay dağıtma adetleri vardı. Kışın kapalı olan çay ocağı, baharda açılmasına rağmen sadece yaz aylarında iş yapılabiliyordu. Tam da bu mevsim iş zamanı idi. Onların hasadı da bu aylarda oluyordu. Garson, az önce çay dağıtma faslına başlamıştı. Parkın etrafına serpilerek oturanlara çay vermek için hızlı adımlarla masaları bir, bir dolaşmıştı. Çaydan kimisi alıyor, kimisi almıyordu. Parkta bulunanların çoğu ya öğrenci ya da zar zor geçinen, iş yapmaktan takati kesilmiş adamlardı. Her çay dağıtıldığında çay içmeye kiminin kesesi, kiminin de ne kesesi, ne de sağlığı elvermezdi. Bu yüzden garson, bir tepsi dolusu çayı bitirememişti. Hızlı adımlarla geldiği havuz başında, ani firen yapan arabalar gibi topuklarını yere sürterek durdu, çark edip geldiği hızla gitti. Ayakları yalındı. Genellikle öyle dolaşırdı, onun bu halinden hoşlanmayanlar olsa da o kendince böyle bir stil tutturmuştu.
Anlayamadıkları duruma, tepside iki çayla tekrar gelen garson; ”Demin çaylar soğumuştu, onun için size sıcak çay getirdim.” sözüyle açıklık getirdi.
Daha çok, okumuş ve okullu olanlar içerisinden itiraz edenler olmasına rağmen bu parkta çaylar genellikle tabaksız getiriliyordu. Çaylar tabaklarda verildiğinde ise bu kişiler, kahveci tabağı denilen kırmızı çizgili tabakların yivlerinde oluşan kararmadan dolayı tabakların temiz olmadığından yakınıyorlardı. Çoğunluk ise, başkaları tarafından, kendileri için uygun görüldüğü şekilde yaşamaya alıştırılmışlardı, parası ile de olsa verilen her hizmeti onlar bir nimet biliyorlardı!
Garson, devamlı müşterilerinin, çayı kaç şekerle içtiğini biliyor ve ona göre çaylara şekeri kendisi atıyordu. Şayet tanımadığı kişiler olursa: ”Kaç şeker?” diye soruyor, şekerleri çıplak parmakları ile tutarak yine kendisi atıyordu. Garsonu bir türlü maşa kullanmaya kimse alıştıramamıştı. Genç adam, garsonun atmasına rıza göstermediği için şekerleri her zaman kendi eliyle atıyordu. Garson, şekeri atılmış çayı onun almadığını bildiği halde sesini kalınlaştırarak ve hızlı bir şekilde: ”Kaç şeker?” dedi. Genç adam yandan bir bakış yaptı, tepki vermek üzereyken dudakları hareketsiz kaldı, sözünü yuttu. Sonra kaşları ile şaşkınlığını sergiledi; belli ki gördüğüne inanamamıştı.
Garsonun elinde, maşa ile tuttuğu çay dolu bir bardak vardı! Bardağı yavaşça sehpanın üzerine bıraktı, sonra da maşa ile şeker attı. Öğretmen de genç adam da bu gelişmeye çok şaşırmışlardı. Garsondan cevap gecikmedi; parmağı ile genç adamı göstererek: ”Bugün, bu adam için maşa aldım. Bundan böyle bunun bardağını da maşa ile tutacağım, elimizin dediğini yemez, içmez bu, bizim elimizde ne varsa!” dedi. Ayağına ayakkabısını da giymişti, keyfi yerindeydi.
Genç adam: ” Düzeltmek için yanlışlara karşı durmak gerekir!” dedi. Öğretmen: ”Yoksa doğrular hayatta yer edinemez.” diyerek gencin sözünü onayladı.
Garson gözlerini hızlı bir şekilde iki yana hareket ettirdikten sonra onlara baktı; ”Pek bir şey anlamadım ama!” diyerek boynunu büktü. Dönüp giderken hızla tekrar onlara dönerek: ”Tamam şimdi çözdüm.” demesiyle ”Benimle dünyayı düzeltirsiniz, ne yaparım!” demesi bir oldu. Sonra da: ”Ben garibanım ya, ancak bana ve benim gibilere gücünüz yeter!” dedi. Garson hızını alamamıştı, genç adama döndü, sağ elinin işaret parmağıyla parkın hemen karşısındaki okulun sur gibi yüksek duvarını göstererek: ”Senin karşı duruşlar da biraz fazla dik arkadaş, tıpkı şu okulun duvarı gibi !” dedi ve kahkahayı bastı. Espri onların da hoşuna gitmişti, kahkaha sesleri parkın her tarafından duyuldu, herkes merakla sesin geldiği yöne baktı.
Garsonun bu denli pervasızlığına işletmecinin rıza göstermediği zilin sesinden anlaşılıyordu. Bu tür yerlerde hep olduğu gibi burada da garson çağırılırken zile basılıyordu.
Çay ocağı, parkın hemen giriş kapısının solunda, bir çınar ağacının himayesinde, küçücük bir kulübeden ibaretti. Herhalde giriş çıkışları daha rahat kontrol etmek için böyle bir yer seçilmişti, özellikle de gidenlerden para tahsil etmenin en iyi yolunun bu olduğu düşünülmüş olabilirdi.
İşletmeci, kentte su sıkıntısı olmasına aldırmıyor, plastik bidonlara önceden doldurduğu su ile kulübenin etrafını belirli aralıklarla yavaşça sularken çınar ağacını da ihmal etmiyordu. Bunu öncelikle kendisi için yapıyordu; hem tozdan korunuyor, hem de kısmen de olsa serinlik oluyordu.
Bazı avare kişiler de bu yüzden çay ocağının hemen yan tarafında oturmayı tercih ediyorlardı. Bunların içinde öyle birisi vardı ki; yapıştırırcasına ağacın gövdesine sırtını yaslıyor, yaz kış, üzerinden hiç çıkarmadığı avcı yeleğinin hırpalanmasına aldırış bile etmiyordu. Engin iskemlede bacak, bacak üstüne atarak sabitlenmiş gibi hemen her gün, aynı yerde, aynı şekilde oturuyordu. Okuma yazması yoktu ama oturduğu yerden, giren çıkanların çetelesini verebilirdi. Her türlü fesada açık bakış ve davranışlarından dolayı mahallede herkes, onun şerrinden uzak durmaya gayret ediyordu. Kimileri de onun bu fesat halinden dolayı biraz da “eyvallah “ ediyordu, işletmeci de bunlardan biriydi, onun için, müşteriden akacak paralar kadar hakkında menfi söz söylenmemesi de önemliydi.
Garson, çay ocağının önüne vardığında adam, tespihini takla attırıp şakırdattıktan sonra bıyık altından keh, keh gülerek “Ne oldu?” der gibi mânâlı bir şekilde ona baktı. Genç adam, daha fazla şımartmamak için gözlerini adamın üzerinden hemen çekiverdi. Onları kendi halleriyle baş başa bıraktı.
Her tarafta fikri akımların hız kazandığı günler yaşanıyordu. Burada da masaların, sehpaların üzerine, kimler tarafından yazıldığı belli olmayan, bir kısım atasözleri ve vecizeler, bazen de siyasi içerikli cümlelerle çevreye mesajlar verilmiş olunuyordu.
Öğretmenle genç adam, önlerindeki sehpanın üzerine, yeni yazıldığı belli olan bir sözün kritiğini yapıyorlardı. Öğretmen: ”Kültür, işte buralara indi, yaşanması gerekenler, sadece laf olsun diye alelâde yerlere yazılmaya, kitap okunmayınca da birilerinin eli ile kişiler işte böyle yönlendirilmeye çalışılıyor.” dedi.
Genç adam, öğretmenin sözlerini başını sallayarak onayladı, sonra da; ” Kişi, siyasi düşüncesini, başta kendisi yaşamak yerine, başkalarını muhatap alarak, rasgele yerlere yazdıkları fikirlerini tartışmaya açınca, toplumda kargaşa yaşanıyor, yükselen seslerden de haliyle herkes rahatsız oluyor! İnsanlar: ’Niçin yapmayacaklarınızı söylüyorsunuz?’ ikazını ya düşünmüyorlar, ya da haberleri dahi yok!” diyerek, bu şekilde siyasi söylemlerin sağa sola yazılmasını uygun bulmadığını belirtti.
Tam da bu sırada yanlarından geçmekte olan birisi selam verdi. O da diğer öğrenciler gibi tatile gelmişti. Birbirlerine hâl hatır sorduktan hemen sonra, arkadaşı genç adamı, daha önce bir yerde sarf ettiği: ”Duvarlara yazı yazarak tebliğ yaptığını zannedenler bilmelidirler ki, bu marifet değildir. Etrafa saygılı olmak gerekir, çevreyi kirletmeye, estetiği bozmaya kimsenin hakkı yoktur.” cümlelerine göndermede bulanarak, alaylı bir şekilde kınadı ve: ”Yoksa birilerinden mi korkuyorsun?” dedi.
Genç adam bu söze çok sert tepki verdi. ”Düşünce ve inançlar yaşandıkları zaman itibar görmüş olurlar. Hele inançlar, yaşanmak içindirler. Duvarlara yazılıp da yaşanmayan inançlar, birileri tarafından sadece kullanılmış olur. O en mukaddes kelimenin üstüne abdestbozan sarhoşun yaptığı hareketten, o yazıyı oraya yazanın yaptığı iş daha ehven ve daha eşeddir. Sarhoş bir hata yapıyorsa ötekisi iki hata yapıyor, hem yazıda geçen ulvî kelimeye hakarete, hem de sarhoşun hakaretine sebep oluyor demektir. Uğrunda canlar verilen o ulvî kelimenin başına bir p harfi ilave edenin pislik hareketi kadar, onu oraya yazıp bu işlere sebep olanların hareketi de en az o şiddette bir pislik harekettir. ’Başkalarının taptıklarına sövmeyin. Sonra onlar da cahillik ederek Allah’a söverler!’ uyarısını, herkesten daha iyi bilmesi gerekenler, nasıl böyle bir gaflete düşebilirler? Eğer farkında olunarak bunlar yapılıyorsa, yazıklar olsun hepsine!” dedi.
Öğretmen, genç adamın hiddetini sakinleştirmeye çalıyordu, fakat o bir kere hiddetlenmişti. Tartışmayı başlatan adam gayet pişkin bir vaziyette: ”Tamam kardeşim kızma, sen Ebubekir hilminde ol, ben Ömer gazabında!” diyerek yeni bir tartışmanın kapısını aralamıştı ki; çay ocağı tarafından bir feryat sesi duyuldu.
Bu gelen ses mahallenin meczubunun sesiydi. Ne dediği, arada geçen konuşmalardan dolayı anlaşılamamıştı. Genç adam ve öğretmen önce ilgilenmediler. Park işletmecisi ve çalışanlarının, meczubu parka girdirmek istemediklerini biliyorlardı. Ne zaman o, parka gelse, patron ya da çalışanlar, bir iki sözle onu oradan uzaklaştırırlardı. Yine öyle olacak zannetmişlerdi. Fakat kısa bir süre sonra meczubun yürekleri dağlayan: ”Öldüm anam!” feryadı duyuldu. Yumurta topuklu ayakkabısı ayağında olan garson, meczubu yere yatırmış, ayakkabısının topuğu ile ağzının üstüne, üstüne darbeler indiriyordu. Zavallının ağzından kan adeta fışkırıyordu.
Sırtını çınar ağacına yaslayıp oturan adam ve etrafındakiler, horozcu kahvesinde, horozları kapıştırıp seyretmekten zevk alan acizler gibi, dayak faslını kahkahalarla seyrediyorlardı. Üstelik garsonun tarafını tutan sözler de söyleyip kavgayı kızıştırmaya çalışıyorlardı. Garson dayak atmaya kendisini iyice konsantre etmiş görünüyordu. Meczup feryat ettikçe garson daha bir iştahlı vuruyordu.
Hışımla yere saplanan bir yıldırım gibi yerinden fırlayan öğretmen, arenaya dönmüş yere bir solukta ulaştı. Onlara yetiştiğinde, meczup çok yara almış ve hırpalanmıştı.
Öğretmen, garsonun sağ elini kavradığı gibi savurmaya başladı, kollarında acı bir güç oluşmuştu. Garsonu o hızla iki tur çevirdi, sonra da savurarak fırlattı.
Âvâreler bu sefer de garsonun haline gülüyorlardı. Adamlar arena seyircileri gibiydi! Garson yere çakılınca aynı şiddette kahkahalar atanların sesi, öğretmenin: ”Yahu sizler insan mısınız?” sözüyle kesiliverdi.
Hiç kimseden çıt ses çıkmıyor, yerde yatan garson, ayağa kalkmaya bile cesaret edemiyordu, gelebilecek tepkiyi beklerken korkulu gözlerle öğretmene sadece bakıyordu!

M. Nedim Tepebaşı.”KARDEŞ OLMAK”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

USARE DERGİSİ 7. SAYISINDAN

Bu toplumun en fazla duyduğu sözlerden birsi; “Kardeş olunuz!” değil mi? Toplum olarak başımız dara geldiğinde, bir de konu bulunamadığında veya geçiştirme zamanlarında en çok da camilerde konuşulur kardeşlik, sanki çok düzgün bir cümle kurulmuş gibi; “Her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğu” ifade edilerek!
Kültürümüzü ve toplum hayatımızı ilgilendiren konular, eğitici bir şekilde her zaman gündem konusu olabilir, olmalıdır da. Buna bir sözüm yok, olamaz da ama bir toplum için çok ciddi değeri olan bu ve benzer konuların, birileri tarafından sürekli istismar ediliyor olması veya yasak savma kabilinden konuşulması insanları rahatsız eder diyeceğim ama rahatsızlık duyulduğuna pek rastlamadım açıkçası. Başkası adına değil de kendi adıma konuşayım o zaman; beni rahatsız ediyor!
Bizim gibi toplumların sosyal yapısını güçlendiren etkenlerden olması bakımından hayatî önem taşıyan kardeşlik ve benzeri konuların, uzun görünmek için hep üzerine basıldığını düşünüyorum, bu yüzden de bu tür konuşmalarla güçlendirileceği zannedilen toplumsal yapı, iyimser bakarsak belki gerilemiyor ama güçlenmiyor da, değerlerin üzerine basmakla boy uzamıyor işte!
Sosyal yapılanmada hayatî önem taşıyan konuların, gereken titizlik ve duyarlılıkta anlatılmadığını düşünüyorum. Bu sözüme alınganlık gösterenlerin olacağını tahmin edebiliyorum, o zaman ben de; “Şayet anlatılıyorsa etkisi neden görülmüyor?” derim.
Bir konuyu anlatan kişinin, öncelikle söze nereden ve nasıl başlayacağını bilmesi kadar dinleyenlerin dikkatini çekmeyi başarması da elbette ki gerekecektir. Böyle olmadığında maksat hâsıl olmayacaktır hâliyle. Mesela çok önemli bir ayrıntı olduğu halde kardeş olunmasını isteyen makamdan yeterince ve hakkıyla söz edilmemesi, dinleyenlerde gereken etkiyi gösteremiyor bana göre! Bu, büyük bir eksikliktir ve kayıptır! Konunun önemi bakımından işe buradan başlanılmalı derim şahsen. Muhabbet, hatta aşırı sevgi duyulan bir kısım insanların sözleri, kulaklarda ve söylemlerde dalga dalga dolaştırılırken, Allah ve Peygamberinden gelen çağırıya karşı orta yerde durduğu halde görülemeyen kapalılık pek de masum olmasa gerek!
Kardeşlik konusu sıkça gündeme getirilmesine rağmen nasıl kardeş olunacağına dair kapsamlı bir açıklama yapılmamasını da bir eksiklik olarak görmüşümdür hep. Belki duyanlar olabilir ama ben bu konuda ayrıntılı bir açıklama duymadım. Toplum olarak bizim işlerimizin neden böyle olduğuna verilecek bir cevabın olduğunu da zannetmiyorum.
“(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl.” (Ankebut 29/45) ayeti nasıl dînî bir emirse, “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat 49/10) buyrularak, başka bir seçenek bırakmayıp diğer oluşumlara kapıları kapatan ayet ya da “…Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!” (Müslim-Birr) hadis-i şerifinde belirtilen edinim de bir tavsiye değil dînî bir emirdir anladığıma göre. Bu iş, neden bir tavsiye gibi yani yapılsa da olur, yapılmasa da olur şeklinde anlaşılıyor o zaman? Bu anlayışta bir eksiklik ya da yanlışlık var diyorum bu yüzden!
Bu edinimle insanlardan, özellikle de Müslümanlardan enerjilerini, herkesin huzur ve refahına katkıda bulunacak şekilde kullanmaları istenmiyor mu?
Hani bazıları tarafından; “Büyük düşün!” deniliyor ya, bu kardeş olma işi de öyle bir şey olmalıdır işte. Bütün insanlığın huzur ve mutluluğu, güvende olmaları esas alınmaktadır bu yöntemle. Muarızlar, hangi noktaya ya da hangi noktadan saldıracaklarını iyi bilirler ya, işte bu yüzden kardeşlik sömürgecilerin hedefi olmuştur gizliden gizliye.
Evrensel boyutta düşünülmeyen bir oluşum kardeşlik değildir. İnsanlığın huzur ve selameti çatışmasız bir hayata bağlıdır, bu da evrensel boyutu olan kardeşlikle mümkündür ancak. Doğru anlatılamadığı için konu insanlar tarafından anlaşılamıyor zaten. Kardeşliğin gerekliliğini ve önemini anlamak için daha ne kadar savaşlar olmalıdır ki? İnsanlık âleminin huzur ve selameti, çatışmasız bir hayata bağlıdır, buna akıl sahibi hiçbir kimsenin itirazı olamaz. Dünyanın dört bir tarafında yaşayan Müslümanların ya da tüm insanların kardeş olduklarını bir düşünelim, elinden gelse kimse ölüp gitmek ister mi böyle bir dünyadan! Böyle olmadığına göre işin özü demek ki anlatılamıyor!
Kendi öz kardeşlerinin kardeşlik hakkını yerine getirmeyenler/getiremeyenler, nesep yönünden yani ana-babaları ya da bunlardan biri aynı olma bakımından kardeş olmayan kişiler, nasıl kardeş olacaklar peki? Keskin bir virajdan ana artere girilmesi tam da burası olsa gerek!
Peki, o zaman kardeşlik nasıl ifade edilmelidir ya da nasıl anlaşılmalı ve nasıl yaşanmalıdır?
Peygamber Efendimizin; “Kardeşlerimi görmeyi ne kadar da arzulardım.” buyurmaları karşısında sahabenin; “Senin kardeşlerin biz değil miyiz?” diye sormaları, buna karşılık da: “Sizler benim arkadaşlarımsınız. Benim kardeşlerim henüz dünyaya gelmediler. Onlar, beni görmeden bana inanırlar!” ifadeleri, kardeş edinimi konusuna çok önemli bir boyut kazandırmıştır. Buradan, kardeşliğin arkadaşlıktan bir kademe daha ileri bir makam veya edinim olduğunu anlamaktayız. Ayrıca Peygamber Efendimizin, kendisi üzerinden devam ettirdiği espride, somut olarak kendisini görmedikleri halde tereddütsüz kabullenenlerin gösterdikleri özveriye bir göndermede bulunması da kardeş olmanın ayrı bir boyutunu işaret etmektedir.
Arkadaşlıkla kardeşliğin arasındaki en önemli farklılık da bu olsa gerek; arkadaşlık kişi ile sınırlı iken kardeşlik, evrensel boyutta bütün insanları ya da bütün mü’minleri kapsamaktadır, üstelik birbirlerini tanımalarına da gerek yoktur.
Sorumluluk bakımından anne ve babadan sonra iyilik yapılacak ilk kişi kardeş olduğuna göre, söz konusu edinimin, toplumda huzur ve sükûnun sağlanması bakımından mükemmel bir çözüm olduğunu görmeye engel olan nedir o zaman?
Kardeş olmak, kişinin kendisini aşaması, kardeş olduğu kişiyi kendisine tercihe hazır olması, gerektiğinde ise tercihini kardeş edindiği kişi lehine kullanması ve onu önde tutması veya en alt çizgide bir tarifle; kardeş edindiği kişi, kendisine karşı aynı duyarlılığı göstermese bile onu kendisi bilmesidir.
Kardeş edinilen kişinin, kendisini kardeş edinen kişiyi aynı sorumlulukta kardeş bilmesi ise kendi bileceği bir iştir. Yani kardeş olmak, karşılıklı getirisi olan bir edinim değildir. Dinde istenilen kardeşlik budur anladığım kadarıyla. Çoklarımızın bildiği gibi geçmişten günümüze bu anlayışı içselleştiren sayısız örnekler vardır, verilebilir de, ancak konuya örnekler getirmek yerine, kişinin kendisi örnek olabilmelidir derim şahsen.
Kardeş olmak, karşıdaki kişinin özel hayatı dışında, onun hayatının her alanı ile alakadar olmaktır ya da böyle davranmak üzere sorumluluk almaktır. Ya da şöyle diyelim; kardeşlik, kardeş edindiği kişiyi zimmetlenmektir, başka bir deyişle kardeş edindiği kişiyi her bakımdan zimmetine almaktır.
Hadis-i şeriflerdeki tarifler ise kardeşliğin detaylarını ayrı ayrı saymaktadır. Kardeş edindiği kişiye zulmetmemek, onu zalim/e/lere, düşmana teslim etmemek, onun ihtiyacını gidermek, sıkıntısından kurtarmak, varsa kusurunu örtmek, aleyhinde konuşulan veya kurgularda bulunulan bir ortamda onu müdafaa etmek, onu küçük düşürecek her türlü davranış ve sözden uzak durmak, bunlardan bazıları belki de en önemlilerinden bazılarıdır. Ayrıca hadis-i şerifte; bulunduğu mecliste, din kardeşinin aleyhinde konuşulurken ona yardım etmeye ve onu müdafaa etmeye gücü yeterken, bu yardımda bulunmayan kimseyi Allah Teâlâ’nın dünya ve ahirette zelil edeceğinin haber verilmesi işe daha farklı bir boyut kazandırmaktadır.
Evrensel olan kardeşliğin yerele hatta çevreye indirgenmesi, bu edinim ve oluşumun ölüm fermanıdır. Bu durumda bunu yok etmeye çalışan, yok eden kim olursa olsun yukarıdaki tariflere göre suçludur. Bu suç, evrenselden öte âlemleri ilgilendiren, âlemleri hedef alan bir suçtur. İçinde bulunduğumuz zaman içerisinde büyük bir çoğunluk sakın bu suçu işliyor olmasın!
Müslüman toplumlar kardeşlikten uzak kalmakla ölümlerine veya yatalak durumlarına kesilen fermanı onaylamış olmaktadırlar demek inşallah suç değildir.

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunun şeirləri “Usare” dərgisində dərc olunub

usare

Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Adana şəhərində yeni işıq üzü görən “Usare” aylık, kültür, sanat ve edebiyat dərgisinin ilk sayında Gündəlik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri, “Hüseyn Arif” Ədəbi Birliyinin üzvü, gənc yazar Kənan Aydınoğlunun şeirləri dərc olunaraq ictimaiyyətin nəzərinə çatdırılıb.