Blog

  • Hasan AKAR.”KIRŞEHİR 6.ÂŞIK PAŞA ŞİİR ŞÖLENİ ÜZERİNE”

    “Türk diline kimenesne bakmaz idi
    Türklere hergiz gönül akmaz idi
    Türk dahi bilmez idi o dilleri
    İnce yolu ol ulu menzilleri”
    Âşık Paşa (1272-1333)

    2017 Ekim ve Kasım ayları bizim için etkinliklerin ve davetlerin oldukça yoğun olduğu bir dönem.1-2-3 Kasım 2017 tarihlerinde Kırşehir Kent Konseyi Şairler Çalışma Grubu tarafından yapılan davet üzerine 6.Âşık Paşa Şiir şöleni için eşimle birlikte Kırşehir’deyiz.
    Devletimizin 2017 yılını Türkçe’nin doğru kullanımını ve korunmasını sağlamak amacıyla “Dilimiz kimliğimizdir” başlığı altında “Türk Dili Yılı” ilan etmesinden dolayı bu etkinliğin Türk diline büyük hizmet etmiş olan Âşık Paşa’nın memleketi Kırşehir’de yapılması oldukça anlamlı ve yerinde bir karardır.
    Selçuklular döneminde 13.yüzyılda Konya, Kayseri, Sivas, Kırşehir, Amasya, Tokat, Niksar, Ankara ve Erzurum önemli birer kültür merkezi konumundaydı. Horasan’dan Anadolu’ya yerleşen bir ailenin evladı olan, 1272-1333 yılları arasında yaşayan büyük tasavvuf ehli Âşık Paşa da bu dönemin özellikle Türk dilini güzelliğiyle yazdığı 12 000 beyitlik “Garibname “Mesnevi eseriyle korumaya ve yaşatmaya çalışan en büyük şahsiyetlerden birisidir.
    Bugün de Kırşehirliler Âşık Paşa ile beraber Neşet Ertaş ta olduğu gibi diğer edebi şahsiyetleri ve sanatçıları ve de eserlerini unutturmamak için yoğun bir çaba içindeler. İlki 6 Kasım 2010’da başlatılan Âşık Paşa Şiir Şöleni iki yıllık bir sessizlikten sonra 2017 yılında kültür-sanat şehri Kırşehir’de Kırşehir Valiliği, Ahi Evran Üniversitesi, Kırşehir Kent Konseyi’nin ortak çabasıyla tekrar doğuyor. Kaman Belediyesi, Malya Tarım İşletmesi de her yıl olduğu gibi bu yıl da desteğini esirgemiyor
    İlk gün program Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi tarafından Rektör Prof. Dr. Vatan Karakaya adına Genel Sekreter Doç. Dr. Mehmet Zeki Küçük tarafından şairlere verilen yemek sonrası Belediye Başkanı Yaşar Bahçeci’yi ziyaretle başladı. Belediye Başkanı şehrin kültür ve sanatını korumanın ve yaşatmanın asli görevleri arasında olduğunu belirttikten sonra misafirlere hediye takdim edip içinde çok sayıda kültür amaçlı birim ve salonların bulunduğu, yeni yapılan Neşet Ertaş Kültür Merkezini gezdirdi.
    Öğle sonrası Kırşehir’in ünlü tabiat güzelliği Seyfe Köyü Gölü Kuş Cenneti’ndeyiz. Mevsim itibarıyla kuşların göç ettiği, suların çekildiği bir zamanda gittiğimiz için bu güzellikleri görmek nasip olmadı. Seyfe Gölü , tarihi İpek Yolu üzerinde bulunan,endemik bitkileri yetiştiren ve 187 çeşit kuşu bünyesinde barındıran bir tabiat harikası.Ancak bu arzumuzu orada Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca 1990 yılında Tabiatı Koruma Alanı ilan edilen ve ziyarete açılan küçük bir müzede Seyfe Gölü Ekoloji Derneği Başkanı , Makine mühendisi Ömer Çetiner’in sunusu giderdi sayılır.
    Akşam yemeği için Malya Devlet Üretme Çiftliği ayarlanmış. Çiftlik Müdürü Kemal Kaymak, diğer yöneticilerin ve lojmanlarda yaşayan kültür sever ailelerin ricası kırılmayarak mini şiir ve müzik dinletisi yapılıyor.
    Bu kültür etkinliğinden sonra kendimizi saat 21.00’de Kırşehir Polis Eğitim Merkezi konferans salonunda buluyoruz. Polis adayı gençlerle son yıllarda en güzelini dinlediğim İstiklal Marşı’nı birlikte söylememiz ve Rıfat Çakır ‘ın profesyonel sunumuyla şiir ve müzik şöleni başlıyor. Kent Konseyi Şairler Çalışma Grubu Başkanı Zübeyde Gökbulut ve Polis Eğitim Merkezi Müdürü,1.Sınıf Emniyet Müdürü Kasım Varol’un selamlama konuşmaları sonrası sahneye çıkan şairlerin şiirleri bin bir çeşmeli yüreklerinden akan duygularla memleketimin en güzel dağlarına, ovalarına, bağlarına ulaşıyor. Etkinliğin mimarlarından Kent Konseyi Şairler Grubu’ndan Bedikli Ozan İbrahim Düğer’in torunu Defne Düğer’in Çanakkale Şiiri ise gecenin güzelliğini apayrı perçinliyor.
    İkinci gün kahvaltı sonrası Kaman’a doğru yol alıyoruz. Programda Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi ‘ni ve Çağırhan Japon Bahçesine gezi ve Kaman Belediye Başkanı Erhan Talu’yu ziyaret var. Arkeoloji müzesi önüne geldiğimizde bizi bir sürprizle karşılaşıyoruz. Kırşehir Ustalar Topluluğundan Müzisyen Adem Göçer ve ekibi davul zurna eşliğinde Kırşehir türküleriyle hepimizi mest ediyorlar. Kaman şehir merkezine üç km uzaklıktaki Arkeoloji Müzesi Japon Arkeologlar tarafından 1985 yılından beri yapılan kazılarda bulunan eserlerden oluşuyor ve müzeyi onlar Türk Hükümeti ile yapılan bir proje çerçevesinde gerçekleştirmişler. Japon Botanik Bahçesi ise buradaki kazıları başlatan Japon Altes Prens Jakahito Mikasa’nın anısına Japonya Ortadoğu Kültür Merkezi tarafından 1993 yılında yapılmış Öğleye doğru bu etkinliklere büyük destek verdiğini öğrendiğimiz Kaman Belediye Başkanı Erhan Talu’yu makamında ziyaret ediyoruz. Başkan işi gereği il dışında olduğu için güler yüzlü yardımcısı Tekin Var ile tanışma ve çay sohbetinden sonra öğle yemeğine geçiyoruz.
    Kaman’da Dadaloğlu Anıtını ve mezarını ziyaret ederek dualar okuduktan sonra Kırşehir’e dönüyoruz. Anadolu’nun tarihi eserlerini korumasını bilen ender şehirlerden biri olarak bildiğimiz Kırşehir bizi yanıltmıyor. Aşık Paşa Türbesi, Neşet Ertaş Kültür Evi, Neşet Ertaş (1938-2012) Anıt Mezarı, Çekiç Ali (Ali Ersan,1932-1973) Mezarı, Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş (1913-1984)Mezarı, Neşet Ertaş’ın doğup büyüdüğü evi, Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurucusu , piri Ahi Evran ( 1171 – 1262) Külliyesi,Cacabey Camii, Ahmedi Gülşehri (14.yüzyıl)Türbesini gezerek İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Eyüp Temur’un derin bilgilerinden faydalanıyoruz.
    1240 (? ) -1301 yılları arasında yaşayan Nurettin Bin Caca Bey’in Selçuklular döneminde Kırşehir’e vali olmadan önce Tokat’ta da görev yaptığını da bu arada belirtmek gerekir. Anadolu’nun en önemli rasathanelerinden(Gökbilim Medresesi) biri olan bu eserin 1272-1273 yılları arasında yapıldığını, Caca Bey’in burada meftun olduğunu, buranın bugün cami olarak kullanıldığını görüyoruz.
    Ve akşam… Kültür ve Turizm Müdürlüğü Konferans Salonundayız. Tadına doyamadığımız bir şiir şöleni bir yıldız yağmuru… Salon şiir severlerle dopdolu. Kırşehir Valisi Necati Şentürk, Ahi Evran Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Vatan Karakaya,Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Gökbel, İl Jandarma Komutanı Jan. Albay Orhan Ekemen,İl Kültür ve Turizm Müdürü Yıldız Eraslan ve bazı daire amirleri oradalar. Gecenin sunumunu yine Rıfat Çakır Bey yapıyor. Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve şehitlerimiz için saygı duruşundan sonra Kırşehir Polis Eğitim Merkezi öğrencileriyle birlikte salonda bulunanların yüreklerinden dillerine kopup gelen bir İstiklal Marşı…Kent Konseyi Şairler Çalışma Grubu Başkanı Zübeyde Gökbulut’un açılış ve selamlama konuşmalarından sonra sahneye Kırşehir Valisi Necati Şentürk davet ediliyor.Vali aynı zamanda “Zülf-ü Siyahım “ adıyla yayınlanmış şiir kitabı olan bir şair.Katılımcılara hoş geldin konuşmasından sonra şiirlerinden ikisini yorumluyor. Demek ki bu ile atanan valilerde bir de şairlik yeteneği var.1964-1967 yılları arasında Tokat’ta görev yapan ve öncesinde 1957 yılında da Kırşehir ‘in ikinci kez il olmasında ilk valiliğini yapan Hayati Turgut Eğilmez’in de(1915-2006) şair olduğunu “Geç Kaldın” adıyla bir şiir kitabının olduğunu biliyoruz.
    Ahi Evran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Doğan Âşık Paşa ve eseri Garibnâme ile ilgili kısa bir sunum yapıyor. Sonrasında şairler sahne alıyorlar. Ankara’dan Vedat Fidanboy, İstanbul’dan Kadir Turan, Bingöl’den Hacı Gürhan, Çanakkale’den Mustafa Berçin, Sivas’tan Hasan Akar, Manisa’dan Alim Yavuz, Artvin’den Gülden Taş,Diyarbakır’dan Şeyhmus Çiçek, Gaziantep’ten Deniz Garipcan ,Bandırma’dan Gültekin Özcan,Kırgızistan’dan Dilnaz Saypetinova,Denizli’den Arzu Subakan,Gaziantep’ten Merve Diker,Kırşehir’den İbrahim Düğer, Çerkez Bozdağ şiirlerini, İdris Altuner, Ertuğrul Öcal ,Ayşe Tekin türkülerini yorumluyorlar.
    Etkinlik, Kırşehir Valisi Necati Şentürk’ün teşekkür konuşması ve plaket töreni ile son buluyor. Cuma sabahı kahvaltı sonrası ise her proğramda olduğu gibi mutlu yüzlerimizle birlikte buruk bir ayrılış…
    Teşekkürler: Kırşehir Valisi Necati Şentürk, Ahi Evran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Vatan Karakaya, Ahi Evran Üniversitesi Genel Sekreteri Doç. Dr. Mehmet Zeki Küçük, Kırşehir Kent Konseyi Başkanı Tahsin Üçgül, Kent Konseyi Genel Sekreteri Osman İlhan, Kaman Belediye Başkanı Erhan Talu,Kırşehir Polis Eğitim Merkezi Müdürü Kasım Varol,İl Kültür Turizm Müdürü Yıldız Eraslan, İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Eyüp Temur, Malya TİGEM Müdürü Kemal Kaymak,Ekoloji Derneği Bşk. Ömer Çetiner, Ustalar Topluluğu,Kırşehir Cingöz Oteli çalışanları ve emeği geçen diğer kurum ve şahsiyetler…
    Ve etkinliğin asıl mimarları, yorgun savaşçıları Kırşehir Kent Konseyi Şairler Grup Bşk. Zübeyde Gökbulut Hanımefendi ve yardımcısı İbrahim Düğer Beyefendi, yüzünüzün akıyla çıktığınız bu ağır programın altıncısında da teşekkürler size.

  • Gürol DELİCE.”DEDE KORKUT HİKÂYELERİNDE DEĞERLER”

    11. asırda Doğu Anadolu yaylarında yaşayan Oğuz boylarının başından geçen olayları destan tipinde anlatan Dede Korkut Hikâyelerinde, o günkü Türk toplumunun değer yargıları, inançları, kültürel özellikleri ile ilgili pek çok veriye rastlarız. Bu değer yargıları günümüze kadar gelmiş, Türk toplumuna yön vermeye devam etmiştir. Millet olmanın ne anlama geldiğinin tam olarak anlaşılması için bu hikâyelerin kültürel açıdan incelenmesi gerekir. Bu saiklerle hikâyelerde yer alan değer yargılarını Dirse Han Oğlu Boğaç Han hikâyesinden başlayarak inceleyeceğiz.
    KILICIMDAN MI GÖRDÜ, SOFRAMDAN MI GÖRDÜ?
    Dirse Han oğlu Boğaç Han hikâyesinde, çocuğu olmadığı için kara otağa oturtulan Dirse Han, Bayındır Han’ın nökerlerine şöyle der:
    -Bayındır Han, benim ne eksikliğimi gördü? Kılıcımdan mı gördü, soframdan mı gördü ki beni kara otağa kondurdu.
    Böyle bir muameleye maruz kalmak haklı olarak Dirse Han’ın çok zoruna gider. Yiğitlikte ve cömertlikte bir noksanlığı yoktur ama Allah ona bir oğul vermemiştir. Bunun ezikliğini her zaman yaşar.
    Bu sözden de anlıyoruz ki Oğuz’da iki temel değer vardır ki, o da cömertlik ve yiğitliktir. Sofra, cömertliği; kılıç ise yiğitliği ifade eder. Buna göre sofran, kapın, gönlün insanlara açık, kılıcın ise keskin olacaktır.
    Dirse Han, çocuğunun olmamasının sebebini hanımından sorar. Hanımı ise şöyle cevap verir:
    Hay Dirse Han, bana hışmetme
    İncinip acı söz söyleme,
    Ala çadırını yeryüzüne diktir,
    Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdır.
    Aç görsen doyur,
    Yalıncak görsen donat,
    Borçluyu borcundan kurtar,
    Ulu toy eyle, hacet dile.
    Ola ki bir ağzı dualının berekâtıyla Tanrı bize bir erdemli çocuk verir.

    Bu sözler ki Bakara Suresinin 177. ayet-i kerimesinin tekrarı gibidir. Yakınlara, yoksullara, yolda kalmışlara, borçlulara yardım iyiliğin olmazsa olmazıdır.
    Hanımın sözünü dinleyen Dirse Han’a Yüce Allah bir erkek çocuğu nasip eder. Dirse Han’ın çocuğu çabucak büyür. Ad konması için bir kahramanlık göstermesi lazımdır. Dirse Han’ın zabtedilmez boğasını alt eder. Dede Korkut da ona Boğaç Han adını verir. Dirse han oğlu Boğaç’a beylik ve taht verir. Bu durumu babasının yiğitleri çekemez. Dirse Han’a giderler ve onu babasına şikâyet ederler. Derler ki:
    Senin oğlun, Oğuz’un üstüne yürüdü. Nerede güzel görse çekip aldı, aksakalı kocaların ağzına sövdü. Ak pürçekli kadının sütünü sordu. Namusa tasallut, ihtiyarlara hakaret, Oğuz’a isyan affedilmeyecek hatalardandır hatta ihanettir. Cezası da ölümdür. Dirse han bu sözleri duyunca yiğitlerine emir verir:
    -Varın getirin onu öldüreyim, böyle evlat bana gerekmez, der.
    Dirse Han’ın nökerleri bir hile ile babasına oğlunu vurdururlar. Boğaç Han’ın anası oğlunun ilk avıdır diye onu karşılamaya gider. Oğlunu göremeyince Dirse Han’dan oğlunu sual eder ama bir cevap alamaz. Ana yüreği dayanamaz yanına kırk ince kızı alarak oğlunu aramaya çıkar. Bir derenin yanına gelince karga kuzgunun inip çıktığını görür. Atını o yana sürer. Oğlunu yaralı bulur. Bu durumun sebebini şöyle sorar:
    Ne bileyim oğul bu kazalar nereden geldi?
    Kara başım kurban olsun sana!
    Ağız dilden birkaç kelime haber bana!

    Anasının geldiğini anlayan Boğaç han, olanları anlatır. Yarasının ölümcül olmadığını, Bozatlı Hızır’ın yanına geldiğini, dağ çiçeği ile ana sütünün yarasına merhem olacağını söylediğini anasına anlatır. Dağ çiçeğini anasının kırk kızı toplayıp getirir. Boğaç Han’ın anasını memesini sıkar, süt gelmez, ikinci sefer sıkar yine süt gelmez, üçüncü seferde kanla karışık süt gelir. Anası merhemi yapar ve oğlunun yaralarına sürer. Yaralar tez zamanda iyi olur.
    Buraya kadar anlatılan olaylardan ananın evin direği olduğu sonucuna varırız. Dirse Han kendisine getirilen haberlere araştırmadan inanır. Ana yüreği oğlunu hiç terk etmez. Nasıl çocuğu olmadığında Dirse Han’a yol göstermişse, oğlunu da arar, bulur. Kendi sütü ile oğlunu tedavi eder.
    Durumu haber alan Dirse Han’ın askerleri Dirse Hanı kaçırıp bir güzel döverler, boynuna sicim takıp “kâfir” ellerine götürürler.
    Bunu duyan Dirse Han’ın hatunu, oğlunun yanına varıp şöyle seslenir:
    Hanım oğul, doğrulup yerinden kalksana,
    Kırk yiğidi yanına alsana
    O kırk namertten kurtarsana
    Yürü oğul, baban sana kıydıysa sen babana kıyma.

    Bu sözlerden evin hatununun ne kadar olgun, ailesine ve eşine bağlı olduğunu görürüz. Anne evin direğidir. Dirse Han’ın yaptıkları karşısında kin tutmaz, intikam peşinde koşmaz, eşini affetmesini bilir.
    Boğaç Han anasının sözünü kırmaz. Kırk yiğidi yanına alır, babasını kurtarmaya gider. Boğaç Han’ın geldiğini gören kırk namert, “Gelin şunu da yakalayalım, babasıyla beraber kâfirlere teslim edelim.” derler. Dirse Han gelenin oğlunun olduğunu bilmeden, namertlere “kolca kopuzumu verin, o yiğidi yolundan döndüreyim. Beni ister öldürün, isterseniz sağ bırakın.” der.
    Kopuzuyla uzun bir seslenişten sonra oğluna şöyle der:
    Benim için geldinse ey yiğit, oğlancığımı öldürmüşüm,
    Sana acımam yok, dönsene geri.

    Boğaç han babasına şöyle seslenir:
    Benim de içinde aklı şaşmış,
    Biliği yitmiş, koca babam var, komağım yok kırk namerde.

    Boğaç Han, kırk yiğidiyle beraber, kırk namerde saldırır ve babasını kurtarır.
    Dirse Han oğlunun sağ olduğunu öğrenir. Boğaç Han’ın yiğitliği, kahramanlığını Oğuz’da duymayan kalmaz. Boğaç Han’ın yiğitliği Hanlar hanı Bayındır Han’ın kulağına kadar gider. Bayındır Han, bu hikâyeyi duyunca Boğaç Han’a beylik ve taht verir.
    Diğer hikâyelerde olduğu gibi bu hikâyede de Oğuz’un bilgesi Dede Korkut gelir güzel bir dua ile hikâyeyi bitirir.

    HİKÂYEDEKİ İNANÇ UNSURLARI:
    Bu hikâyede çok sağlam bir Allah inancının var olduğunu görürüz. Zor durumlarda hiç aracısız sığınılacak tek merci, birliğinde asla şüphe olmayan Allah’tır. Dirse Han çocuğu olmadığı için hanımına kızınca hanımı ona şöyle der:
    “Ulu toy eyle, Allah’tan hacet dile, ola ki bir ağzı dualının berekâtıyla Tanrı bize bir erdemli çocuk verir.”
    Diğer halk hikâyelerinde olduğu gibi bu hikâyede de her şeyin bir bedeli vardır. Allah bir çocuk verir ama anne babayı da imtihan etmekten geri durmaz. Boğaç Han’ın başına olmadık işler gelir. Dirse Han az kalsın evlat katili olacaktır. Neyse ki ananın fedakârlığı ve sadakati oğlanın yiğitliği sayesinde bu gerçekleşmez. Bu imtihanda ana ve evlat kazanır baba kaybeder. Çünkü Dirse Han, tez kızar, işin aslını araştırmaz. Bey kalmak hırsı onu çileden çıkarır. Ana kazanır çünkü metanetli, fedakâr ve sadık hepsinden ötesi sağlam inançlıdır.
    Hikâyede ahiret gününe, şeksiz şüphesiz tam bir inanç vardır. Her fırsatta dünyanın faniliği vurgulanır, ahiret cennet hatırlatılır… Dedem Korkut Hikâyenin sonunda şöyle der:
    Onlar da bu dünyaya geldi geçti
    Kervan gibi kondu göçtü
    Onları da ecel aldı yer gizledi
    Fani dünya kime kaldı.

    Fani olan bu dünyada, istenilecekse Allah’tan dostluk, sağlık sıhhat, güzel bir geçimlik, yiğitlik ve dünya ve ahiret saadeti istenmesi gerekir. Dede Korkut bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Tanrı sana sağlık versin, Yüce Tanrı dost olup yardım etsin, kara dağların yıkılmasın, kaba ağacın kesilmesin, görklü suyun kurumasın, boz atın sürçmesin, çaldığında kara polat öz kılıcın kesilmesin, dürttüğünde mızrağın kırılmasın. Ak sakallı babaların ve ak pürçekli anaların yeri uçmak yani cennet olsun.”
    Bu sözlerle ebedi mekânın cennet olması arzu edilir. Kadir Tanrı’nın kimseyi namerde muhtaç etmemesi, Allah’ın yandırdığı çerağın yani iyiliğin, güzelliğin, baht açıklığının devam etmesi arzulanır.
    Müslüman Oğuz boyları, İslam inancı, peygamber sevgisi güzel ahlak ve Türkçeyle bir millet olurlar. Kendi aralarında sürtüşmeler olur ama hepsi bir şekilde halledilir. Diğer bir millet de kâfirlerdir. Kavim ismi sıkça belirtilmez. Kâfirler, “azgın dinli” olarak belirtilen Hristiyan kavimleridir ki Fatiha Suresi’nde onlar “azıp sapmışlar” olarak nitelendirilir.
    Türkçemiz bütün Oğuz boylarının ortak anlaşma aracıdır ve hikâyelerde hem nesir hem de nazım olarak kullanılır. Ceddimiz Oğuz boyları Türkçe ile anlaşırlar, İslam inancıyla kaynaşırlar ve bir millet olarak günümüze kadar yaşarlar. Artık Oğuz boylarının ismi sadece köylerde yaşar. Kim hangi Oğuz boyundandır bilinmez ama Türk milleti bu topraklarda kıyamete kadar yaşayacaktır.

  • Hakan İlhan KURT.”BİR OK ATIMI SESSİZLİK”

    Al bakır üstü şafak, ha aktı ha akacak,
    Kan dökerek örtecek büsbütün suçlarımı.
    Gözüm yazgımdan kara, dilim ateşli ocak;
    Azık taşırken öyküm, yazıp çizen sersemden.
    Hangi imbat kötüler dağınık saçlarımı,
    Hangi dağ meltemini esirgemiş ensemden?

    Kulacımla uyanır göğsü alazlı nehir,
    Bir ezgi mırıldanır akıntı, süreğime…
    Savaşçıları yorgun, atları ölü şehir,
    Ahmak bir turaç uçsa, irkilir yakınından;
    Bin kılıç birden iner, aniden yüreğime
    O humar bakışların sıyrılınca kınından.

    Ben yayını terk eden ıslıklı bir oktayım,
    Yaldızlar mühürlerim teleğin uçlarına;
    Menziline kilitli, belirsiz bir noktayım,
    Sarılır saplanırım, hedefime derinden.
    Bir ülke çiz de doldur o nûr avuçlarına,
    Ay gibi, güneş gibi doğarım her yerinden.

    Pençeler gökyüzünü şimdi, alıcı bir kuş;
    Bir süvâri birliği, sürüklenir peşimde.
    Kim demiş sabretmekle koruk helva olurmuş,
    Dökülürmüş dâneler, saçlık saçak çardaktan;
    Daha kaç tutam tütün ezeceğim dişimde,
    Kaç yudum boşanacak, ince belli bardaktan?

  • Kamran MURQUZOV.”Şair İbrahim İlyaslının zəngin yaradıcılıq fəaliyyəti və tükənmək bilməyən enerjisi”

    10730926_708473925888118_1815156677351752954_n

    Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatı tarixi ərzində özünəməxsus yer tutan və geniş oxucu auditoriyası üçün nəzərdə tutulan nəfis tərtibatlı şeir kitablarının müəllifi şair İbrahim İlyaslının zəngin bədii irsinin təbliği və öyrənilməsi istiqamətində gerçəkləşdirilməsi gərəkən bir çox böyük layihələrə ehtiyac var.
    Hər şeydən öncə, onu qeyd etmək lazımdır ki, şair İbrahim İlyaslı könül adamıdır. Sözün əsl mənasında bu missiyanı çiyinlərində illərdir ki, daşıyır. Ən əsası isə odur ki, yorulmaq və usanmaq bilmədən bədii yaradıcılıq fəaliyyətini uğurlar davam etdirərək oxucularını çox da intizarda saxlamır
    Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının ən görkəmli nümayəndələrindən biri olmaqla yanaşı, həm də ədəbiyyatımızda öz dəsti-xətti ilə sayılıb-seçilən, sözün qədrini bilən və son dərəcədə poeziyaya münasibətdə böyük sənətkarlığı önəm verən, yetişməkdə olan gənc nəslin hərtərəfli inkişafı və təbliği istiqamətində öz köməyini əsirgəməyən qayğıkeş və qayğıkeşliyi qədər də səmimi və mehriban şairidir.
    Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvüdür. Eyni zamanda, Əli Kərim adına Sumqayıt şəhər Poeziya Klubunun direktorudur. “Gənclər şəhəri” Sumqayıtda ötən əsrin 80-ci illərindən yaşayır və tükənmək bilməyən enerji ilə daha çox xalq şeiri üslubunda sənət nümunələrini ərsəyə gətirir.
    Müasir müstəqil Azərbaycan dövlətinin memarı və qurucusu, Azərbaycan xalqının ümummilli lideri, ulu öndər, görkəmli ictimai-siyasi xadim, dahi şəxsiyyət Heydər Əliyev tərəfindən imzalanmış 6 dekabr 1999-cu il tarixli sərəncamı ilə Prezident təqaüdünə layıq görülüb.
    İbrahim İlyaslı bədii yaradıcılığa keçən əsərin 80-ci illərində başlayıb. İlk şeirlər kitabı 1998-ci ildə “Ağrıdağ nəşriyyatı tərəfindən “Hamı bir körpüdən keçir” adlanır. Kiril əlifbası ilə çap olunub.
    İkinci “Mən bir söz bilirəm” adlı şeirlər kitabı 2004-cü ildə “Adiloğlu” nəşriyyatı tərəfindən 78 səhifə həcmində, 500 tirajla nəşr olunub. Üçüncü “Yuxuma söykənmiş adam” şeirlər toplusu isə 2011-ci ildə Bakıda “Avrasiya Press” nəşriyyatı tərəfindən 64 səhifə həcmində, 1000 tirajla işıq üzü görüb.
    Yaradıcılığına diqqət etsək, görərik ki, Anadolu türkcəsində yazılmış yaradıcılıq nümunələri ilə bərabər, həm də Osmanlı türkcəsində qələmə alınmış poeziya örnəklərinə də rast gəlmək olar.
    Dünya Gənc Türk Yazar Birliyi tərəfindən yetişməkdə olan yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin əsərlərinin təbliği və öyrənilməsi istiqamətində reallaşdırılan dövlət əhəmiyyətli layihələrdə yaxından iştirak etmişdir. Bu baxımdan, 2012-ci ildə Azərbaycan Respublikası Gənclər və İdman Nazirliyi tərəfindən maliyyələşdirilən və Dünya Gənc Türk Yazarlar Birliyi tərəfindən gerçəkləşdirilən “Bölgələrdə yaşayan gənc və yeni nəsil yazarları ilə görüş” layihəsi çərçivəsində nəşrə hazırlanan “Bölgələrdən səslər” kitabının birinci və ikinci hissələrində gənc yazarların əsərlərini ictimaiyyət nümayəndələrinə çatdırmaq üçün Sumqayıt şəhərində anadan olub, bədii yaradıcılıq fəaliyyəti ilə məşğul olan gənc nəslin nümayəndələrinin poeziya örnəklərini toplayaraq, DGTYB Rəhbərliyinə təqdim etdi. Kitabın ərsəyə gəlməsində öz gücünü və köməyini əsirgəmədi. Sonrakı illərdə də DGTYB tərəfindən gerçəkləşdirilən layihələrdə fəal iştirak edərək, kitablara redaktorluq etməklə, özünün illər uzunu qazandığı təcrübəsini həm poeziya sevərlər, həm də ictimaiyyət nümayəndələri ilə bölüşmüş oldu.
    Azərbaycan Respublikasının Prezidenti yanında Qeyri-Hökümət Təşkilatlarına Dövlət Dəstəyi Şurası tərəfindən maliyyələşdirilən və Dünya Gənc Türk Yazarlar Birliyi tərəfindən həyata keçirilən “Türk Dünyası gənc yazıçılarının (əsərlərindən ibarət antologiyanın nəşri və) Bakı Toplantısının keçirilməsi” layihəsi çərçivəsində respublikanın paytaxtı Bakı şəhərində fəaliyyət göstərən “QHT” nəşriyyatı tərəfindən 216 səhifə həcmində, 300 tirajla işıq üzü görən “Şeir çələngi”nin II hissəsinin məsləhətçilərindən biri oldu.
    Azərbaycan Respublikasının Prezidenti yanında Gənclər Fondunun tərəfindən maliyyələşdirilən və Dünya Gənc Türk Yazarlar Birliyi tərəfindən həyata keçirilən “QƏLBDƏKİ VƏ QƏLƏMDƏKİ QARABAĞ” layihəsi çərçivəsində respublikanın paytaxtı Bakı şəhərində fəaliyyət göstərən “Xan” nəşriyyatı tərəfindən 248 səhifə həcmində, 1260 tirajla işıq üzü görən “Qəlbdəki və Qələmdəki Qarabağ” kitabının redaktorlarından biri olmaqla, böyük məsuliyyət hissi ilə üzərinə düşən vəzifənin öhdəsindən asanlıqla gəlməyi bacardı.
    Gənc nəslin əsərlərinin ictimaiyyət nümayəndələrinə çatdırılması və təbliği yönümdə də şair dostumuz İbrahim İlyaslının geniş fəaliyyəti hər zaman diqqət mərkəzində olub. Xüsusilə də gənc yazarlarla görüşlərin təşkil olunması deyilənlərə əyani sübutdur. Bədii yaradıcılığa başladığı ilk günlərdən bu günə qədər “TÜRK DÜNYASINA HİZMET!” devizini özü üçün əsas şüar kimi qəbul edən və bu yolda xidmət göstərən istedadlı yazar dostumuz İbrahim İlyaslının xidmətləri diqqətdən kənarda qalmadı. Belə ki, respublikanın paytaxtı Bakı şəhərində Beynəlxalq Mətbuat Mərkəzində “Mahmud Kaşqari Medalı” laureatlarına ödüllərin təqdimetmə mərasimi keçirildi. Şair İbrahim İlyaslı Ümumtürk mədəniyyəti qarşısında göstərdiyi xidmətlərə görə “Mahmud Kaşqari Medalı”na layiq görüldü.
    2 iyul 2016-cı il tarixində “28 May” mədəniyyət evində İbrahim İlyaslının təşəbbüsü və təşkilatçılığı ilə Gənc yazarlarla görüş keçirildi.
    Ümumilikdə, geniş və zəngin yaradıcılıq yolu keçən, tükənmək bilməyən bol enerji ilə yorulmaq bilmədən bədii yaradıcılıq fəaliyyətini çağdaş dönmədə də uğurla davam etdirən könül adamı-şair İbrahim İlyaslının poeziya örnəklərini, yaradıcılıq nümunələrini ayrı-ayrılıqda təhlil etməyə ehtiyac olmadığını nəzərə alaraq, deyə bilərik ki, hansı üslubda və mövzuda yazmasına baxmayaraq, hər bir nümunə, hər bir misra ruhun və canın narahatlığını özündə əks etdirir. Bu mənada, Sizin misralarınız da özünüz qədər səmimi və narahat bir poeziyanınən dəyərli nümunələri sırasındadır.
    Sonda səmimi hislər müəllifi, gözəl dostumuz və məsləkdaşımız İbrahim İlyaslının təbirincə desək,
    TANRI TÜRKÜ QORUSUN!

    Dərin hörmət və ehtiramla,

    Kamran MURQUZOV,
    Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
    Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
    Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü.
    Bakı şəhəri. 4 noyabr 2017-ci il.

  • “Şair İbrahim İlyaslının “Mən bir söz bilirəm” şeirlər kitabından seçmə şeirlər

    539

    MİNACAT – DİVANİ

    Bir divani bağlamaqda, Xudam, kömək ol mənə,
    Saz götürüm, dərgahında izininlə söz deyim.
    Halallıqla haqqa varmaq qəsdim oldu dünyada,–
    Nəfsim çəkdi imtahana imanımı – düz deyim.

    Tapındığım Adın oldu, tanıdığım kərəmin,
    «La İlahə İlləllah!»dı cövhərində zərrəbin.
    Günahlardan yan ötmədim, ver cəzamı birə min,
    Könlüm evi abad olsun, can evimə döz deyim.

    Cazibəndə dövrəkaram, təcəllana mailəm,
    Varın, yoxun könlümcədi, şükür Sənə!– qailəm.
    Bəni-Adəm İbrahiməm, səhralarda sailəm,
    Sidqimdi Ərşi-əlada, sinəmdi köz-köz – deyim.

    YASƏMƏNDƏDI
    (təcnis)

    Nazınnan oynayar hərə bir gülün,
    Könül, sənin meylin yasəməndədi.
    Yasəməni tərpən, yasəməni din,
    Yasəməni ağla – yasəmən də di.

    İrmağa su gələr, dolar arxa da,
    Xəlq eləyən Xaliq olar arxa da.
    Atişləməz yollar qalar arxada,–
    Ya köhlənə yalvar, ya səməndə di.

    Təbib, yaram çoxdu, bir di dərməni–
    Bir doğrayar məni, bir didər məni.
    İbrahim, dərdiyin birdi dərməni,–
    Yasəmən misallın YASƏMƏNdədi.

    YA DAĞLAR
    (təcnis)

    Mənim yüküm binəsindən bəllidi,
    Çiynimdədi ya dəryalar, ya dağlar.
    Zalım fələk, nədi mənə tutduğun?-
    Hallarıma yaxın göynər, yad ağlar.

    Dost buyurdu:–od ol dedi, odam da,
    Dosta qurban ocağım da, odam da.
    Üç gündən bir müsafirdi odamda,
    Ya zülümlər, ya sitəmlər, ya dağlar.

    Sinəm üstü qəmə xırman yeridi,
    Qəm karvanı, qəsdin budu, yeri di.
    Yan, İbrahim, al kəcavən yeridi,
    Dalınca da yad qaralar, yad ağlar.

    BU ELDƏ QATIĞA QARA DEYIRLƏR…

    Bu eldə qatığa qara deyirlər,
    Burda şər çağrılır xeyirin adı.
    Bu eldə bütövə para deyirlər,
    Burda zəhrimardı şərbətin dadı.

    Gecəsi gündüzdü, gündüzü gecə
    Axşamı sabahdı, sabahı axşam.
    İlahi, dözürəm – dözürəm necə?
    İlahi görürsən – dəmirəm, daşam.

    Dillənən dilindən çəkilir dara,
    Gözü düz görənin ovulur gözü.
    Dirəyib divara, alıb hasara
    Alma qabığı tək soyurlar sözü.

    Deməzlər gözünün üstə qaşın var,
    Yamana yaxşı de, yaxşıya pis de.
    Dayanıb marıqda çəpik çalanlar,
    Haqsıza bağır de, haqlıya sus de!

    Taciri ayaqda, darğası başda,
    Qoçusu ortada kəshakəsdədi.
    Aşığı kababda, mollası aşda,
    Şairi kürsüdə gödən bəsləyir.

    Qolunu bağlayır, başını kəsir
    Daşının üstünə daş qoyanların.
    Anası ağlardı, balası yesir
    Bu yurdun uğrunda baş qoyanların.

    Çıxmır azadlığı top lüləsindən,
    Məmləkət basılır – millət götürür.
    Nə gündü – bu elin fərarisindən
    Bu yurdun qazisi minnət götürür.

    Boyaq tapılacaq qaradan artıq,
    Bu eldə qatığa ağ deyəcəklər.
    Bir az gec olacaq, qoy olur olsun,
    Görərsən – gələcək vaxt, deyəcəklər.

    KIMDI MƏNI SƏSLƏYƏN

    Tanrım, görən mən kiməm,
    Nəçiyəm bu dünyada?–
    Bir payı quru torpaq,
    Üç payı su dünyada!

    Adım Peyğəmbər adı,
    Özüm adi bir adam.
    Bir də bu adilikdən
    Bezib çıxan fəryadam.

    Qənşərində durduğum,
    Aynadakı mənəmmi?
    Ruhum mənə dardımı,
    Mən ruhuma binəmmi?

    Əvvəl-axır deyilən
    Bir ölçü-biçi varmı?
    Varsa bəs ölçüsüzlük
    Nədi, bilmək olarmı?

    Bu cismi-can varlıqdı,
    Yoxluq divanəsiyəm.
    La İlahə İlləllah!
    Kimdi məni səsləyən?!

  • Kənan AYDINOĞLU.Yeni şeirlər

    1902788_614529541965133_896121757_n

    KAŞ Kİ, SƏN DEYƏN OLAYDI

    Ömrün yarı yollarında,
    Kaş ki, sən deyən olaydı
    Mən deyən heç olmasa da,
    Kaş ki, sən deyən olaydı.

    Səhvlərimi anladım ki,
    Tanrımı heç danmadım ki,
    Öz-özümü danladım ki,
    Kaş ki, sən deyən olaydı.

    Həyat da güləndə üzə,
    Yer verəndə saza, sözə,
    Mən qalxanda dağa, düzə
    Kaş ki, sən deyən olaydı.

    YALAN SÖYLƏMƏ

    Yurda qonaq olanda,
    Elə yalan söyləmə.
    Torpağını gəzsən də,
    Hələ yalan söyləmə.

    Dağın seyrinə çıxsan,
    Gülə yalan söyləmə.
    Səni dindirsələr də,
    Telə yalan söyləmə.

    Yanıb bir közə dönmüş,
    Külə yalan söyləmə.
    Hərdən elimə əsən,
    Yelə yalan söyləmə.

    Həftəni aldatsan da,
    İlə yalan söyləmə.
    Dağdan uca Muğana,
    Milə yalan söyləmə.

    Səni haqlasa ömür,
    Belə yalan söyləmə.
    Nə atana, anana,
    Lələ, yalan söyləmə.

    Sığallasa telini,
    Yelə yalan söyləmə.
    Dəstə-dəstə düzülsə,
    Lələ yalan söyləmə.

    Sonası qalxıb uçan,
    Gölə yalan söyləmə.
    Mənə yalan desən də,
    Tülə yalan söyləmə.

    9 yanvar, 2009.Sumqayıt.

  • Əlişad CƏFƏROV.Həyatı və Yaradıcılığı

    Əlişad CƏFƏROV Cəlilabad rayonunun Üçtəpə kədində anadan olub. Moskvada SSRİ Yazıçılar İttifaqının Maksim Qorki adına Ədəbiyyat İnstitutunu fəqlənmə diplomu ilə bitirib. AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının “Poeziya” şöbəsinin müdiri və redaksiya heyətinin üzvüdür. Şeirləri respublikanın ən ünlü mətbu orqanlarında dəfələrlə dərc olunub.

    Xalq şairi Rəsul Rzaya

    Bu ağır itkini varlığım danar,
    Necə ki, ölməzlər ölümü danıb.
    Aprelin birində bir dost aldanar,
    Aprelin birində bir xalq aldanıb.

    Uca zirvələri çən-çisək aldı,
    Yamaca nə qaldı, yala nə qaldı?
    Dünyaya gəlməyin həqiqət oldu,
    Dünyadan getməyin yalana qaldı.

    Nurlu misraların, odlu sənətin,
    Könlümdən kədəri talan eylədi.
    Vuruldum aprelin birinə, şair,
    Gerçək ölümünü yalan eylədi.

    1 aprel 1981-ci il.
    Dördlüklər

    Dünyanı çiyninə alıbdı qoca,-
    Əsir yük altında zəif dizləri.
    Sual işarəsi olubdu qoca,
    Çoxlu nöqtələr tək ayaq izləri…

    * * *
    Dörd divar içində bəslənən hər gün
    Qapqara bir daşdır, ürək deyildir.
    Kim deyir, arabir tamaşa üçün
    Bu güniş üfüqlıər gərək deyildir?

    * * *
    Qovaram qəlbimdən ağrılarımı,
    Canımla, qanımla yaradaram mən.
    Leysanda islanan misralarımı,
    İsti şəfəqlərlə qurudaram mən.

    Dünya bu gün

    Yenə dinləyirəm son xəbərləri-
    Fələstin övladı yurddan qaçaqdır.
    Azadlıq altında gizlənənlərin
    Arzusu, əməli işğlaçılıqdır.

    Oğrunun, əyrinin inadına bax:
    Başına tac qoyub xalqını soyur.
    Bu dövrün, zamanın inadına bax,
    Qara xəbərləri Ağ evlər yayır.

    Əzmini, gücünü açıq duyanlar,
    Ölkədən-ölkəyə qovğa ələyir.
    Mənliyi, varlığı bur heç olanlar,
    Yüksək kürsülərdən çıxış eyləyir.

    Həyadan, abırdan qalmayıb əsər:
    Çoxu öz-özünü öyən olubdur.
    Üz-üzə gəlməkdən çəkinən kəslər,
    Efirdə döşünə döyən olubdur.

    Dalayır qəlbimi min fəğan, min ah,
    Silah yarışları başlayır bu gün.
    Xalqın əlləriylə düzələn silah,
    Xalqın sinəsinə tuşlanır bu gün.

    Arzu istəyimi daş belə anlar,
    Bütün varlıqlara qəlbim həyandır.
    “İnsan hüququ”ndan çox danışanlar,
    İnsan hüququnu tapdalayandır.

    Qısqanıram mən

    Hələ vərəq-vərəq oxunmamışam,
    Gedişin-gəlişin oxunur sənin.
    Bəyaz əllərinə toxunmamışam,
    Küləklər saçına toxunur sənin.

    Otuzu adlayıb gözləmir yaşım,
    Sonsuz həsrətindən usanıram mən.
    Zülmət gecələrə necə tapşıram,
    Səni gündüzlərə qsıqanıram mən?!

    Quşlar yuva qurar

    Quruyub qalmışam çölün düzündə,
    Əsən küləklər də mənim yağımdı.
    İki gün dustağam bu yer üzündə,
    İkicə gün olur azadlığım da.

    Aydındır hər kəlmən ay işığıtək,
    Əsərəm yarpaqtək sözünün üstə.
    Aralı düşərik iki günlüyə,-
    Quşlar yuva qurar izinin üstə.

    Bermut üçbucağı

    Arzular, əməllər gülə bilməyir,
    Dəhşətli fikirlə oyanır orda.
    Əqrəblər yükünü çəkə bilməyir,
    Deyirlər, zaman da dayanır orda.

    Dünyaya bir ümman kədər ələdi,
    İlan tək qıvrılıb çaldı dünyanı.
    İnsan vəhşiliyi azlıq eylədi,
    Qorxunc bir dəhşət də aldı dünyanı.

    Qaranquş

    Ağın başqa yanadı,
    Bir yanadı qaran, quş.
    Mənə xoş xəbər gətir
    Qayçı quyruq qaranquş
    Ağın da var, qaran da
    Niyə yoxdur sarın, quş?
    Baharlı sevincindən
    Küləkləri yaran quş
    Qismətin bahar olsun
    Görməyəsən boran, qış
    Yazdan mənə köynək biç,
    Qayçı quyruq qaranquş.

  • Rahilə DÖVRAN.Yeni şeirlər

    rahileanam

    Şairə-jurnalist-publisist
    Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü,
    “Qızıl qələm” media mükafatı laureatı,

    VƏTƏN

    “Vətənimdir” – silsiləsindən

    Vətən, sənin bir zərrənəm,
    Torpağında doğulmuşam.
    Dənizində, çaylarında,
    Saflaşmışam, durulmuşam.

    Ürəyimin odusan sən,
    Çörəyimin dadısan sən,
    Varlığımın adısan sən,
    Mən qovğayam, mən vuruşam.

    Qayaları yığın-yığın,
    Vurğunuyam Haçadağın.
    Atəşgahın, Yanardağın,
    Alovundan yoğrulmuşam.

    Yolun hünər, zəfər yolu,
    İgidlərin dəli-dolu,
    Bamsu Beyrək, qoç Koroğlu,
    Qeyrətinə vurulmuşam.

    ANAM NƏQŞİCAHAN

    “Vətənimdir” – silsiləsindən

    Böyüdüm yurdumun mərd sinəsində,
    Köroğlu nərəsi, cəngi səsində.
    Məst oldum hürrüyət təntənəsində,
    Qəlbdə vətən eşqi, ilhamım rəvan,
    Anam Nəqşicahan, ulu Naxçıvan.

    Məğrurdur, igiddir ulu yaşında,
    Bahar təravətin yaşar qışında.
    Min nemət yetirər hər qarışında
    Tarixi qədimdir, bu günü cavan,
    Anam Nəqşicahan, ulu Navxçıvan.

    Hər küçə,döngədə yeni bir zəfər,
    Yoxdur köhnəlikdən əlamət,əsər.
    Şanlı səhifədir, doğan hər səhər,
    Hüsnünə valehdir hər ölkə, cahan,
    Anam Nəqşicahan, ulu Naxçıvan.

    Dillər əzbəridir adı- sanı var,
    Hər qarış torpaqda şəhid qanı var.
    Qazidir milləti,şöhrət- şanı var,
    Tutub yağılara həmişə divan,
    Anam Nəqşicahan, ulu Naxçıvan.

    Qoç oğuz elidir, qaynayır həyat,
    Qorqud diyarına yaraşır büsat.
    Rəhbəri Koroğlu,- altında “Qırat”,
    Şanına nəğmələr hey qoşur Dövran,
    Anam Nəqşicahan, ulu Naxçıvan…

  • Şəfa VƏLİYEVA.Yeni şeirlər

    sxv

    “Gənc Ədiblər Məktəbi”nin müdavimi, AYB və AJB üzvü,
    Prezident təqaüdçüsü, Gənclər müfakatçısı

    ***

    Bir də qayıt, bir də gəl,
    Bir də ölüm-itim mən…
    Sonra yenə çıxıb get,
    Kol dibində bitim mən.

    Arada qırpım gözümü,
    Döyüm kirpiklərimi.
    Dilim qıymaz özümə,
    Söyüm sevdiklərimi…

    Aylar keçsin, öyrənim,
    Çayı sənsiz içməyi.
    Qaranquşa söyləyim,
    Qəlbdən-qəlbə köçməyi.

    “Gülmək” taxım üzümə,
    Axı, güclü qadınam.
    Öpüm yatım şəklini,
    Yolun düşsün yuxuma.

    Nolur, bir də qayıt gəl,
    Bir də ayrılaq, bir də…
    Sən boylanan sözlərə
    “Şeirlərdi”-deyirlər…

    * * *

    Sifətim nərgiz rəngində…
    Duruşum bənövşə kimi… ( Elməddin Nicat )

    Hər bəxtin qara kitabı
    Yarımçıq istəkdə deyil…
    Tanrının mürəkkəb qabı
    Bənövşəyi rəngdə deyil…

    Duruşum,gülüşüm payız…
    Sarı günüm… qara baxtım…
    Köçdü baxışıma nərgiz
    Getdiyin yollara baxdım…

    Sən ey payızın adamı…
    Arzuların pöhrə-pöhrə…
    Qoy unutdursun adımı
    Qucağındakı o körpə…

    ( köhnə şeirdi… )…….

  • Şəfa EYVAZ.Yeni şeirlər

    1423756700_sefa-xanim

    * * *

    Yağırsan yağışım
    Damla-damla
    Göy üzündən,
    Gözlərimdən,
    Baxışımdan…

    Yağırsan yağışım
    İsladırsan həzin-həzin
    Yer üzünü,
    Göy üzünü,
    Üst-başımı…

    Yağırsan yağışım
    Silirsən pəncərəmdən
    Əl izimi,
    Ad yazımı,
    Naxışımı…

    Yağırsan yağışım
    Gözləmirsən yığam gedəm
    Bu yağışlı yer üzündən
    Taleyimi,
    Ürəyimi,
    Ruhumu…

    2014.28.01

    * * *

    Bütün şəhər Sənə bənzəyən insanlarla doludu…
    Və mən indi Sənə bənzəyən üzlər arasında tamamilə tənhayam,
    Bilirsənmi?
    Bir həsrətə dözə bilməzkən
    Hər saniyə Səninlə üz-üzə gəlmək…
    İntihar etmiş məsumiyyətin
    Göy üzündə asılı qalan
    Son iniltisini duymaq kimidi…

  • Əziz MUSA.Yeni şeirlər

    em

    Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü,
    “İlham çeşməsi” qəzetinin təsisçisi və baş redaktoru,
    Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü

    O ÜRƏK Kİ, SƏN DƏ VAR

    O ürək ki, səndə var,
    Dərdimə ağlamazsan,
    Məni qan aparsa da,
    Yaramı bağlamazsan,
    O ürək ki, səndə var,

    Halma acımazsan,
    Dünya uçub dağıla,
    Sən qapımı açmazsan,
    Q ürək ki, səndə var,

    Baxıb bir ah çəkməzsən.
    Görsən ki, lap ölürəm,
    Göz yaşı da tökməzsən.
    O ürək ki, sən də var,

    Qara daşdı sinəndə.
    Gözlərini yummusan,
    Göydən sevgi enəndə.
    O ürək ki, səndə var,
    Yanmazsan dərdə, qəmə.
    Sənin gözəlliyinə,
    Aldanmışam mən demə.

    ÖYRƏDİM SƏNƏ

    Gəl uzaq durmayaq bir-birimizdən,
    Eh nədir, ax nədir, öyrədim sənə,
    Bu eşqin oguna yanaq, yaxılaq,
    Az nədir, çox nədir. öyrədim sənə.

    Danış hər kəlməni sinəmə yazım,
    Baxışlar dinirsə, dil nəyə lazım,
    Qoyma bu yollarda mən çaşım, azım,
    Ac nədir, tox nədir öyrədim sənə.

    Səni görən gündən ömrüm girovdu,
    Sevda yollarımda taleyim ovdu,
    Dərdini çəkməkdən saçım qırovdu,
    Var nədir, yox nədir, öyrədim sənə.

    Mən keçib gəlmişəm dumandan, çəndən,
    Ayıra bilmirəm gözümü səndən,
    O qaşı, kipriyi gizlətmə məndən,
    Yay nədir, ox nədir, öyrədim sənə.

    Səni düşünürəm, mən səni, hər an.
    Ölüb, dirilirəm, söküləndə dan,
    Fələyi yandıran, qəlbi yandıran,
    Od nədir, ah nədir , öyrədim sənə.

  • Abdulla MƏMMƏD.Yeni şeirlər

    abdullamuellim

    SÖYLƏMƏ NAĞIL MƏNƏ!

    Baxışlarım buludlanıb,
    Gözümün qanı qaralıb.
    Dərd üstümə qanadlanıb,
    Sözümün canı qaralıb.

    Yazımda selə dönməyən
    Gözləmə-gələ dünənin.
    Payızda gülə dönməyən,
    Gözündən ələ dünəni.

    Gəl,söyləmə nağıl mənə,
    Tərifləmə yağını,yar.
    Yağı verməz ağıl mənə,
    Dost çıxarsa ağını,yar.

    Yumruq boyda bir ürəkdə,
    İki sevgi necə sığar?..
    Nərgiz qoxulu çiçək də
    Həsrətinə gecə sıxar.

    Göz yaşı-payız yağışı
    Muncuqlar yar yanağında.
    Yol çəkər qəlbin baxışı
    Öpüb susqun dodağından.

    Qüssəyəm başdan ayağa,
    Gözüm tək bəxtim qaralıb.
    Yar verib məni ayağa,
    Güvən dağımı qar alıb.

    Hər çiçəkdə şeh ağlayar,
    Ləçək-ləçək gülər dərdim.
    Qapını gecə bağla,yar,
    Birdən qonaq gələr dərdim…

    Azərbaycan.Quba.

    17.01.2017.

    KÜLÜMDƏ KÖZƏRƏN GİLEYƏM,GÜLÜM.

    Bir cüt göz gəzirəm məni ağlaya,
    Yağan göz yağışı qəmi dağlaya.
    Ürək arayıram məni bağlaya,
    Qəribə eşqimin qərib selinə.

    Sevilə bilmədim sevdiyim qədər,
    Sevinə bilməyən sevgimmi hədər?!
    Sevdim,sevdiyimə sevindi qədər
    Daş atıb ömrümün sükut gölünə.

    Dil açır sözümə dönən o çağım,
    Qürbəti andırır dinən o çağım.
    Kimi isitdisə dünən ocağım,
    Bu gün ağız büzür nəmli külünə.

    Qınama dünyanı-dünya qəbirdə,
    Xəncəri korşalan qınam səbirdə.
    Gülmə içimdəki göyərən dərdə,
    Ağla qəribsəyən tənha gülünə.

    Bu sevda ot deyil göyərə bir də,
    Od deyil alışa bu qərib dərdə.
    Başıma iş açma durduğum yerdə,
    Calayıb yalanı qəlib dilinə.

    Gözə kül üfürüb sovurma külü,
    Külümdə közərən gileyəm,gülüm.
    Sözümü izləyən güləyən,gülüm.
    Çətin ki o çağlar düşə əlinə!

    22.04.2016.
    Azərbaycan.Quba.

  • Kamran MURQUZOV.“Azərbaycan dilinin orfoqrafiya lüğəti” haqqında

    10730926_708473925888118_1815156677351752954_n

    “Azərbaycan dilinin orfoqrafiya lüğəti” Azərbaycan Respublikasının Prezidenti cənab İlham Əliyevin “Azərbaycan dilində latın qrafikası ilə kütləvi nəşrlərin həyata keçirilməsi” 12 yanvar 2004-cü il tarixli Sərəncamına əsasən, “Lider” nəşriyyatında 728 səhifə həcmində, 25000 tirajla işıq üzü görüb və ölkə kitabxanalarına hədiyyə edilib. Həmin lüğətdə 80000 sözdən başqa, əvvəlki nəşrlərdə olmayan 18000 söz daxil edilmişdir. Kitabın redaktoru və ön sözün müəllifi Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyasının müxbir üzvü, filologiya elmləri doktoru, professor Ağamusa Axundovdur.
    “Azərbaycan dilinin orfoqrafiya lüğəti” Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyasının Nəsimi adına Dilçilik İnstitutunun Elmi Şurasının 10 mart 2004-cü il tarixli qərarı ilə təsdiq edilmişdir.
    Qeyd edək ki, “Azərbaycan dilinin orfoqrafiya lüğəti”nin sayca beşinci nəşri Azərbaycan Respublikasının Prezidenti cənab İlham Əliyevin 26 may 2004-cü il tarixli 71 nömrəli Fərmanına uyğun olaraq, Azərbaycan Respublikasının Nazirlər Kabineti tərəfindən təsdiq edilmiş yeni orfoqrafiya qaydaları əsasında tərtib olunmuşdur. Sayca beşinci nəşr olan “Azərbaycan dilinin orfoqrafiya lüğəti” Azərbaycan Respublikasının Dövlət Dil Komissiyasının, Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyasının Nəsimi adına Dilçilik İnstitutu ilə birgə tərtib olunmuşdur.
    “Azərbaycan dilinin orfoqrafiya lüğəti”nin genişləndirilmiş və yenidən işlənmiş 6-cı nəşri 2013-cü ildə “Şərq-Qərb” Nəşriyyat Evi tərəfindən 840 səhifə həcmində, 25000 tirajla işıq üzü görüb. Ümumiyyətlə, “Azərbaycan dilinin orfoqrafiya lüğəti” Azərbaycan Respublikasının Dövlət Dil Komissiyasının, Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyasının Nəsimi adına Dilçilik İnstitutunun və Şərq-Qərb” Nəşriyyat Evinin birgə layihəsidir. Layihənin rəhbəri Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyasının həqiqi üzvü, filologiya elmləri doktoru, professor Ağamusa Axundovdur. Kitabın redaktoru və ön sözün müəllifi filologiya elmləri doktoru, professor İsmayıl Məmmədovdur.
    Kitabın ilk səhifəsində Azərbaycan xalqının ümummilli lideri, ulu öndər, görkəmli ictimai-siyasi xadim, dahi şəxsiyyət Heydər Əliyevin “Hər bir xalqın milliliyini, mənəvi dəyərlərini yaşadan, inkişaf etdirən onun dilidir” fikri daxil edilib.
    Geniş oxucu auditoriyası, dilçi alimlər, mütəxəssislər, müəllimlər, tələbələr, elmi işçilər üçün nəzərdə tutulan “Azərbaycan dilinin orfoqrafiya lüğəti”nin sayca altıncı və həcminə görə ən böyük nəşri öncə çap olunan lüğətlərdən bir çox spesifik xüsusiyyətlərinə görə köklü surətdə fərqlənir. Əvvəlki nəşrlərdən fərqli olaraq, lüğətə 7 əlavə bölmə daxil edilib:

    Əlavə 1. Azərbaycan Respublikasının coğrafi adları;
    Əlavə 2. Dünya üzrə bəzi coğrafi adlar;
    Əlavə 3. Azərbaycanda işlənən bəzi şəxs adları;
    Əlavə 4. Dünyada daha çox işlənən şəxs adları;
    Əlavə 5. Azərbaycan Respublikasındakı idarə və təşkilat adları;
    Əlavə 6. Beynəlxalq təşkilat adları;
    Əlavə 7. Dünya ölkələrinin pul vahidləri.

    Bütövlükdə isə, Müasir Azərbaycan ədəbi dilinin zənginləşməsi və inkişafı üçün dəyərli bir töhfə olan “Azərbaycan dilinin orfoqrafiya lüğəti” çağdaş dönəmdə, eyni zamanda, mədəniyyətimizin də inkişafına təkan vermiş olur.

    Dərin hörmət və ehtiramla,

    Kamran MURQUZOV,
    Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
    Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
    Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü.
    Bakı şəhəri.18 sentyabr 2017-ci il.

  • Kənan AYDINOĞLU.”Sənsiz, inan, Azərbaycan”

    1902788_614529541965133_896121757_n

    Sənsiz, inan, Azərbaycan,
    Ruhum cana hopa bilməz.
    Sən olmasan bu cahanda,
    Tufan, boran qopa bilməz.

    Qovulsa kafər yağılar,
    Gözündən kədər dağılar.
    Yəhər üstə mərd oğullar,
    Bircə atı çapa bilməz.

    Sənsiz torpaq öz daşından,
    Şair salamat başından.
    Tarix də öz yaddaşından,
    İnan, xeyir tapa bilməz.

  • Yalçın Yücel Hocamızın doğum gününü kutluyoruz!

    175054_178868168822977_4360000_o

    SÖYLEYECEKLERİM VAR
    Çocuklar
    Hele bir toplanın yanıma şöyle
    Söyleyeceklerim var
    Dinleyin bir, konuşmadan
    Kocadım biliyorsunuz
    Karlı tepelere dönen saçlarıma
    Pantolon gibi kırışmış şu yüze
    Beni artık taşımak istemeyen ayaklarıma, sözüm geçmiyor
    İnsanız
    Çok değil, hemen şuracıkta ölüm bekleşir durur
    Kucaklar sonunda
    Hepimizi de bir mezar
    Yolda giderken
    Ya da beklerken birilerini
    Düşmeyeceğiniz belli midir ki?
    Nerede, ne zaman?
    Ve düştüğünüzde kalkamayacağınız
    Öylece kapanır işte sayfanız
    Bir el bile sallayamazsınız sevdiklerinize
    Sizinle birlikte gider, söylemek istediğiniz birkaç sözcük de
    Hele bir gelin şu yanıma
    İyice bakayım şöyle size
    Diyeceklerim, hepsini koymak istiyorum önünüze
    Sonra duyamazsınız belki de
    Şimdiden yaşarmasın, silin hele o gözyaşlarını
    Silin hele, daha henüz buradayım
    İsterim ki, hiç üzüntü duymasın yüreğiniz
    Hep güle oynaya taşısın sizi
    O gün gelecek elbet, o bir gün
    Değişmez bir sonuçtur bu, yaratan ister yarattığını yanına
    Hepimiz için de aynıdır bu
    Yan yana yatacağız, şu bastığımız toprakta

    (Döş Cebim adlı yapıtından)

    UNUTTUĞUM SEN MİYDİN

    Unuttum yüzünü çoktan
    Sanırım oturmuştuk karşılıklı
    Kumral mıydı, kısa mıydı saçları?
    Yıllar neler götürmüş benden böyle
    Oysa, kaç kez karşı karşıya geldi bu gözler
    Elleri ellerim gibiydi
    Anımsıyorum biraz; çekingendi de
    Oracıktan bakıyordu yine aynı
    Kaçık sevgiler taşıdığımız o köşeden
    Unutmuş olsam gerek çoğunu
    Yıllar neler götürmüş benden böyle
    Var mıydı günlerimde zamanı benimle paylaşan?
    Bir çiçek gibiydi belki de yaşamımı konuşturan
    Gözleri yeşil miydi, yoksa ela mı?
    Yorgunum şu an, ondandır belki de unuttuğum
    Ama bir şey var ki, yer almış yüreğimde işte
    Yazmışım defterimin birkaç sayfasına
    İsminin hemen altında şiirlerimle

    * * *

    Çocukluğum büyüdü döş cebimde
    Yıllar ne de tez geçti böyle
    Anılar kaldı tek tük
    Yırtık ceplerimden düşmediyse
    Şimdi düşünüyorum
    Kurgusu tükenmek üzere olan saatler gibi
    Nice yoksul kaldırımlar, yürüyen yorgun ayaklarım
    Ve nasırlaşmış acılarıyla yaşamım
    Çocukluğum büyüdü, şu küçük döş cebimde
    Umutlarım ne kadar da çoktular o zaman
    Hepsi de sıcak bir ekmek gibi güzeldiler
    Koparamadım bir parça olsa da
    Çocukluğum, dürüp büküp döş cebimde sakladığım
    Bir ıtır kokusuyla çıkıyorlar yerlerinden şimdi
    Hangisini karşılasam, ne desem ki
    Kapım açık ardına kadar
    Orada büyüdü diyorum çocukluğum
    Şu boynu bükük döş cebimde işte
    Ne zaman üşüse, üşüse parmaklarım
    Bir arayıştır başlıyor, bir koşuşturma.

  • Əlirza Həsrəti doğum günü münasibətilə təbrik edirik! (1 Noyabr 1963-cü il)

    ehe

    HARDAN GİRİM QOLUNA

    Gözlərimdə gülür dan,
    Yarı ruham,yarı can.
    Hər qəribin ahından,-
    Bir sözsüz qəzəl çıxır.

    Heykəlidir qu eşqin,
    Gözümdəki su eşqin.
    Arasında bu eşqin,-
    Gül solub,xəzəl çıxır.

    Keçirəm sağ-soluna,
    Hardan girim qoluna?
    Sevənlərin yoluna,-
    Ayrılıq gözəl çıxır.

    HAVAYIDIR XƏRCLƏDİYİN XATİRƏM

    Havayıdır xərclədiyin xatirəm,
    Könlümdə bir güman yeri saxla,get.
    Aramızda baxışını çıraq qoy,
    Gözlərimi kirpiyinlə bağla,get.

    Bu qürbətdə hər ağacın barı yox,
    Qırov tutan gül üstündə arı yox.
    Dumanı yox,çovğunu yox,qarı yox,
    Yaxşı olar,sinəmdəki dağla get.

    Eşələmə,o qaralan külümdür,
    Kül altında köz olmaq da zülümdür.
    Bundan belə ayrılıqdır,ölümdür,
    Ürəyini boşalt biraz ağla,get.

    BU YERDƏ AYRILSAQ,YERİNƏ DÜŞƏR

    Bir sevda bağlayıb şoran sinəmdə,
    Kimdir ürəyimi yoran sinəmdə?
    Məlhəm də götürmür yaram sinəmdə,
    Qorxuram əl vursan,dərinə düşər.

    Nəzir elədiyim ocaqsan,pirsən,
    Yalandan başına məni çevir sən.
    Elə divanəsən,elə sevirsən,
    Kim görsə,bu eşqin şərinə düşər.

    Dönübdür yenilməz qoşuna hicran,
    Gəlmir ki tələyə,qurşuna hicran.
    Çəkilməz belə öz xoşuna hicran,
    Bu yerdə ayrılsaq,yerinə düşər.

  • Hikmət MƏLİKZADƏ.Yeni şeirlər

    Azərbaycan Respublikasının Prezident Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü,
    Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü

    ***

    Gözümün ağını yuxu çatladır,
    Sənin od sıçradır şüşə gözlərin.
    Kölgəmin kətili mismar götürmür,
    Qoyma yad qucağa düşə gözlərin.

    Vida yaylığıtək yellə əlini,
    Görüm boğazında kəndir yeri var.
    Canını nəm elə yaş kağız kimi,
    Qorxma, içimizdə təndir yeri var.

    Sən Həvva deyilsən bir alma üçün,
    Tamaha bükəsən özünü, ayıl!
    Yaman acıqlıdı zavallı ürək, –
    Tez-tez qəmə batır gözünü, ayıl!

    ***

    Sən elə bildin ki, eşq səltənətdir,
    Hər axşam üzümə qapı bağladın.
    Qonşu elçi gəldi, baş barmağına,
    Mənim rənglədiyin sapı bağladın…

    Dünən düşüb itib nişan üzüyün,
    Bilirəm, dünəndən əlin üşüyür.
    …Mənim də gözümdə məndən nigaran
    Bir ruhu havalı gəlin üşüyür…

    Könül vəsf eləmir sən deyən sözü,
    Götür nəyin varsa, canımdan gen dur.
    …Tanrı, insaf elə, köç vədəsidi,
    Bu gün bu xınalı xanımdan gen dur.

  • Kamran Murquzovu doğum günü münasibətilə təbrik edirik! (25 oktyabr 1989-cu il)

    10730926_708473925888118_1815156677351752954_n

    Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin VƏ Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Rəhbərliyi Sizi, yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin istedadlı nümayəndəsini, Sumqayıt jurnalistika məktəbinin layiqli yetirməsini, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) Baş redaktorunu , Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) və “kenanaydinoglu.com” Mətbuat xidmətinin rəhbərini, “Kümbet”, eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilçisinin Baş məsləhətçisini və və Usare” iki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Mətbuat xidmətinin rəhbərini, tərcüməçi-jurnalistini doğum gününüz münasibətilə səmimi qəlbdən təbrik edirik, Sizə uzun ömür, möhkəm cansağlığı, xoşbəxtlik, işlərinizdə bol-bol uğurlar diləyir!
    Sevib, sevdiyiniz insanların əhatə dairəsində olmaq diləyi ilə İnşAllah!

    Mətbuat xidməti

    Kamran AYDIN (Murquzov Kamran Aydın oğlu)- şair, publisist, tərcüməçi, jurnalist . Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri (2012), Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru (2013), Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü (2015), Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Baş məsləhətçisi (2015), “Usare” iki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri (2016)

    1989-cu il oktyabr ayının 25-də Bakı şəhərində ziyalı ailəsində anadan olub.2008-2013-cü illərdə Azərbaycan Dövlət İqitisad Universitetinin Mühasibat Uçotu və Audit fakültəsində bakalavr dərəcəsi üzrə ali təhsil alıbidir.
    Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və təçkilatçılığı ilə ilə həyata keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində “Azerbaycan toprağına düşüp güzarın, Yunusum!”” adlı şeiri Osmanl ıtürkcəsində Azərbaycan türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin yeni 41 və Kahramanmaraş şəhərində fəaliyyət göstərən “Usare” iki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 14. sayında dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdıırlıb.

  • Kənan Aydınoğlunu doğum günü münasibətilə təbrik edirik! (25 oktyabr 1989-cu il)

    1902788_614529541965133_896121757_n

    Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin VƏ Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Rəhbərliyi Sizi, yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin istedadlı nümayəndəsini, Sumqayıt jurnalistika məktəbinin layiqli yetirməsini, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) Mətbuat xidmətinin rəhbərini, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Baş məsləhətçisini, “Kümbet”, eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilçisinin Məsul katibini, tərcüməçi-jurnalistini doğum gününüz münasibətilə səmimi qəlbdən təbrik edirik, Sizə uzun ömür, möhkəm cansağlığı, xoşbəxtlik, işlərinizdə bol-bol uğurlar diləyir!
    Sevib, sevdiyiniz insanların əhatə dairəsində olmaq diləyi ilə İnşAllah!

    Mətbuat xidməti

    Kənan AYDINOĞLU (Murquzov Kənan Aydın oğlu) 1989-cu il oktyabr ayının 25-də Bakı şəhərində ziyalı ailəsində anadan olub.2008-2012-ci illərdə Sumqayıt Dövlət Universitetinin Filologiya fakültəsində bakalavr dərəcəsi üzrə ali təhsil alıb.”Ömürdən bir səhifə” (Bakı, “Adiloğlu”, 2007) və “Ömrün yarı yolunda” (Bakı, “MK”, 2010) şeirlər kitabının müəllifidir.Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəridir.Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının baş redaktorudur.Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvüdür.

  • Rahilə DÖVRAN.Yeni şeirlər

    rahileanam

    Şairə-jurnalist-publisist
    Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü,
    “Qızıl qələm” media mükafatı laureatı,

    Y A D A S A L I R A M

    Çox xəyala dalıram,
    Donub səssiz qalıram.
    Hey yadıma salıram,
    Gözəl nənə,babamı-
    Öz elimi,obamı.

    Məni xəyal götürür,
    Yurd-yuvama gəririr.
    Şimşəklərdən ötürür,
    “Həsən” arxı boyunca-
    Seyr edirəm doyunca.

    Xəyallar muncuq-muncuq,
    Xatirələr yarımçıq.
    Gözəl,doğma Qaraçuq,
    Evləri bağ-bağatlı-
    Hər gənci bir ağ atlı.

    Aynabəndli evimiz,
    “Cırtdan”ımız,”Div”imiz.
    Sevərdik hər birimiz,
    Baba nağıllarını,
    Nənə qoğallarını.

    Səhər,həm axşam çağı,
    Babam gəzərdi bağı.
    Oxşardı hər budağı,
    Alça,ərik,tut,üzüm-
    Meyvələr düzüm-düzüm.

    Nənəm qazan asardı,
    Ətri evi basardı.
    İy hasardan aşardı,
    Dayım tutar dürməyi,
    Boşaldardı çölməyi.

    Fərqi yoxdu ağ-qara,
    Dırmaşardıq tutlara.
    Çatardıq buludlara.
    Həm çırpar həm yeyərdik,
    Doyub rəhmət deyərdik.

    Sönüb ulduzum,ayım,
    Kəsilib bayram payım.
    İgid Məzahir dayım,
    Bir qoçu tək yeyərdi,
    Heç doymadım deyərdi.

    Babamın dan ulduzu,
    Hanı Elmira qızı?
    Xəzana dönüb yazı.
    Alıb onu da əcəl,
    Mələk olub O,gözəl.

    Xəyallarım dardadır,
    Dumandadır,qardadır.
    Anam Surə hardadır?
    Dönüb uzaq ulduza,
    Görünmür oğul-qıza.

    İtirdik Naziləni,
    Qədir-qiymət biləni.
    Qocalmamış öləni,
    Ceyrangöz,ahu bacım,
    Həsrətim,ağrım,acım.

    Tərlanım,turac bacım,
    Başdakı altun tacım.
    Həm dərdim,həm əlacim.
    Ağ qar yağıb başına,
    Çatıb altmış yaşına.

    Yıxılıb qəlb sarayım,
    Susub hayım –harayım.
    Qocalıb Zəfər dayım,
    Dərd,qəmini üyüdür,
    Bilmir kimi böyüdür.

    Nənənin dağ lalası,
    Babanın gül balası.
    Uçub qəsri,qalası.
    Xəyallardır həmdəmi,
    Onlarla qovur qəmi.

    12.02.2012.

    QOÇ KOROĞLULAR

    “Düşüncələrim” – silsiləsindən

    Görən niyə belə dəyişib dünya,
    Ərənlər, igidlər alınmır saya.
    Ürəklər daş olub, üzlər sərt qaya
    Qıratı, Düratı çapır oğrular-
    Hardasız, hardasız , Qoç Koroğlular?!

    Çənlibel dönübdür bazar yerinə,
    Dəlilər qurşanıb bez alverinə.
    Qəm qüssə qəlblərə, çöküb dərinə,
    Gözlərdə yaş donub ,könüldə qübar-
    Hardasız, hardasız, Qoç Koroğlular?!

    Həmzənin nə qədər mülkü, bazarı,
    Saymaqla qurtarmaz sərvəti, varı.
    Biznesdir, alverdir qeyrəti, arı,
    Hasanxan soyundan qaynatası var-
    Hardasız, nardasız, Qoç Koroğlular?!

    Dəmirçi oğlunun fənadır halı,
    Bükülüb qaməti, sanki at nalı.
    Bəlli Əhməd, Səfər, həm İsabalı,
    Işçi bazarında çoxdan quldular-
    Hardasız, hardasız, Qoç Koroğlular?!

    Çənlibel bülbülü o ,Aşıq Cünun,
    Zamana uyaraq dəyişib donun.
    Şo-biznes, toylarda keçirir günün,
    Hər şadlıq sarayı bunu doğrular-
    Hardasız, hardasız, Qoç Koroğlular?!

    Qəlbi qan ağlayır, gözdə intizar,
    Marketdə satıcı işləyir Nigar.
    Artıq nə hörməti, nə də şanı var,
    Güvənci dağlara çoxdan yağıb qar-
    Hardasız, hardasız , Qoç Koroğlular?!

    Gurlasın yenidən “Cəngi”nin səsi,
    Açılsın tarixin yeni səhifəsi.
    Dağları titrətsin dəli nərəsi,
    Əldə “Misri”qılınc, əldə “Zülfüqar”-
    Qalxsın Çənlibelə ,Qoç Koroğlular?!

  • Şəfa EYVAZ.”Gözümü yollardan yığışdırmışam”

    1423756700_sefa-xanim

    Bütün ağrıları çəkib sinəmə,
    Bir ovuc ürəyə sığışdırmışam.
    Daha gözlədiyim kimsə qalmayıb,
    Gözümü yollardan yığışdırmışam.

    Gündüz gözü, gecə könlü yorarmış…
    Gecə uzun, ulduzları saymışam.
    Bu gecə nə qorxu, nə də dəhşət var,
    Hamsını yuxuma qarışdırmışam.

    Bəlkə məsləhətdir, alıb aparar,
    Duaların ətəyindən tutmuşam.
    Ha suvarsan qara daşı göyərmir,
    Allah, yer üzündən çox yorulmuşam.

    19.10.2017.

  • Şəfa VƏLİYEVA.”Bu divarın o üzündə”

    sxv

    “Gənc Ədiblər Məktəbi”nin müdavimi, AYB və AJB üzvü,
    Prezident təqaüdçüsü, Gənclər müfakatçısı

    Bu divarın o üzündə
    Tükənmiş arzular qalıb,
    Yaddan çıxıb…
    Sol gözümdə
    Bir əlçim bulud taxılıb…
    Bir az keçsin…
    Yağmağı var
    Bu buludun damcı-damcı…
    Ürəyimdən qalxmağı var,
    Hələ “körpədi” bu sancı…
    Bu divarın eşiyində
    Bir mələk var…
    Gələcək o…
    “Ağ gün” məni bəzəyəndə
    Hamıdan tez biləcək o!

  • Görkəmli Azərbaycan şairi Əliağa Kürçaylının şeiri “Usare” dərgisində çap olunub

    Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Azərbaycan SSR Dövlət Mükafatı laureatı, Azərbaycan SSR əməkdar incəsənət xadimi, şair, dramaturq, tərcüməçi Əliağa Kürçaylının Çağdaş Türkiyə Cümhuriyyətinin qurucusu və memarı Osman Gazi Mustafa Kamal ATATÜRKə həsr etdiyi “İstanbullu Kamal” şeiri Anadolu türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Kahramanmaraş şəhərində fəaliyyət göstərən “Usare” iki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 14. sayında dərc olunub.
    “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
    Qeyd edək ki, bundan öncə şair, dramaturq Əliağa Kürçaylının bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” (Tokat şəhəri), “Kardelen” (Bilcek şəhəri), “Hece Taşları” (Kahramanmaşar şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyat dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

    Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidməti

  • Gənc yazar Kamran Murquzovun şeiri “Usare” dərgisində çap olunub

    Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun Ön Asiyada Türkdilli təsəvvüf ədəbiyyatının ilk böyük nümayəndəsi, sufi-şair Yunus Əmrəyə həsr olunmuş “Azerbaycan toprağına düşüp güzarın, Yunusum!”” adlı şeiri Osmanlıtürkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Kahramanmaraş şəhərində fəaliyyət göstərən “Usare” iki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 14. sayında dərc olunub.
    “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
    Qeyd edək ki, bundan öncə tərcüməçi-jurnalist Kamran Murquzovun bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 44 yeni sayında dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

    Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidməti

  • “Hece Taşları” aylık şiir dergisinin 32. sayısı yayında



    İNCELİR İNCİNİR KALBİ OLANLAR

    BU SAYIDA

    Damarı çatladı ademoğlunun, herkes birbirinin Kabil’i oldu, topraklar sulanır
    kardeş kanıyla, herkese yetecek bir dünya varken, ve gidecek başka bir vatan yokken, bir
    yerde bir zulüm borazanının, sesi kısılmadan bir başka yerde, çığlıklar yükselir duyan
    azalır, beş maymun olanı biteni görür, sırtını çevirir görmezden gelir, bir insan insanı
    odun yerine, nasıl tutuşturur aman Allah’ım!
    Her nesil bir yara alır savaşta, ya canından bir parçası eksilir, ya ruhunda derin
    yaralar açar, acının gömleği üstüne olmaz, içine çekilir sesini açar, asumana avazını
    salamaz, gözlerini yumar uzağa bakar, uzaklardan kuşlar konar avcuna, kendi yağmuruyla
    yüzünü yıkar, efkar derecesi yerine gelir, besmele çekerek yola koyulur, incelir
    incinir kalbi olanlar, kalbi olmayanlar taş bile değil.
    Karşı komşumuzun evi yanarken, perdesini çeker komşularımız, biz ne geldiyse
    batı’dan geldi, “kızıl sultan” oldu Abdulhamit Han, “Jön Türkler” içini oydu milletin,
    hicap libasını yırtıp attılar “Osmanlı kızının son hali” manşet, dünya güzelini bizden
    seçtiler, ondan sonra oldu bize olanlar, parselledi bu dünyayı gavurlar, demokrasi tohumları
    onlardan, biz ekeriz onlar toplar hasadı.
    Tül perdeye döndü sözün kumaşı, herkes birbirine bezirgan oldu, gül alıp gül
    satan bitti pazarda, ayaklar altında erdemlerimiz, ustalar sazını asmış duvara, çıraklar
    edepten firar eylemiş, caddelerde kayıp güzelim Türkçe, şehremini “kentsel dönüşüm
    yapar”, yeni “rekraasyon” alanı açar, şehirler kentleşir bellekler yiter, kültürümüz paspas
    olur yerlerde, şairlerin sesi soluğu çıkmaz.

    Tayyib ATMACA

  • M. Nedim Tepebaşı.”ÖĞRENMEK VE ANLAMAK” (DENEME)

    USARE DERGİSİ 14. SAYI

    Düşünüp gözlemliyorum da bireysel ve toplumsal hayatı şekillendirmeye ve güzelleştirmeye, öğrenmek ya da bilmek tek başına yetmiyor; bir de öğrenilenleri anlamak ve çözümlemek gerekiyor. Aslında anlamak da yetmiyor, doğru anlamak gerekiyor bir de öğrenilenleri.
    Elbette ki herkes için söylenemez ama toplumsal durum ve olayların, bazılarını birinci dereceden ilgilendirdiği ve sorumlu kıldığı ilk baştan bilinmelidir. Bu yüzden, söz ve kalem sahiplerinin, durum analizi yapma ve ortaya bir çözüm koyma zorunluluklarının olduğuna inanıyorum!
    Bu bağlamda başta şunu söylemeliyim herhalde; bunca yaşanan sıkıntılar, anlaşmazlıklar, doğru anlamamaktan kaynaklanmıyor mu? Buna, bilen kişilerden birçokları da dâhil ne yazık ki! Kimseyi anlamamakla itham etmek etik değil, kabul ediyorum ve bu anlamda söylemiyorum zaten, böyle bir söylem haddime de değil, sadece durum tespiti yapmaya çalışıyorum; başta öğrenilenlerin, yorumlamaya yani anlamaya ve anlatmaya yardımcı olması gerektiğini söylemek istiyorum, yani ben böyle düşünüyorum.
    Muhalefet etmek için öğrenilenler, anlamanın önünde en büyük engeldirler bir kere. Bu yüzden bazı kişiler, bildikleri halde, bazı konular üzerinde yanlışlıklar yapabiliyorlar. Bazen de müspet bir dayanağı olmayan aşırı güven veya sevgi, kişilerin yanlışlarını, benzer şekildeki tepki de kişilerin doğrularını perdeliyor, bu durumda olanlar arasında bilenlerin bulunması ise ayrı bir sorun oluşturuyor. Bu durumda bilgi, hislere kurban ediliyor! Kimse kızmasın lütfen, doğru düşünmek için sakin olmak bile yetmez, kızgınlığı ve önyargıyı kesinlikle hayattan çıkarmak gerek. Peki, bunu yapamamak, dolaylı olarak anlamamaktan kaynaklanıyor mu? Çok kısa söylemem gerekirse şunu söyleyebilirim; anlamamak, kişiyi ya ilgisizleştiriyor ya da kabalaştırıyor. Şu zamanın en ciddi sosyal sorunlarından birisi bu değil midir?
    Bir konuyu ve durumu anlamamak, çok ağır sorunların çıkmasına sebep olabiliyor, işin en üzücü tarafı da bundan sonra yaşanıyor. Belli etmeseler de bu duruma sebep olanlar arasında, sonradan üzülenler olmuyor değil.
    Hâlihazır çağın en büyük illetlerinden biri budur diye düşünüyorum. Bir tek kişinin bile bu yüzden zarar görmesine, üzülmesine benim gönlüm razı olmuyor. Herkes için de aynı olmalıdır. Eğer böyle olursa, insan olma sorumluluğumuzu anlamış olacağız. Anlamakla anlamamak arasındaki farkı burada bile görebilmeliyiz.
    İnsanlara bir şeyler anlatma çabasında görüneneler arasında, söz söyleme, düşüncelerini ifade edebilme durumunda olup da anlatması gerekenleri anlatmayanların/anlatamayanların da anlama sorunları vardır bana göre. Ekonomik ve gönül bağlılığından kurtulamayanlarda bu sorun kendisini daha çok göstermektedir. Bir nevi esaret durumudur bu da. Demek ki anlamak için bir de hür irade gerekmektedir.
    Bir de çevrelerindekileri anlamayanlar, hele de kasıtlı anlamak istemeyenler, sorunları daha da çoğaltmakta ve içinden çıkılmaz hâle getirmektedirler. Her durum ve şartta; anlamayanlar, kendilerine zarar verdikleri gibi en çok da çevrelerine zarar verebilmektedirler.
    Anlamamak ya da anlayamamak veya daha kötüsü anlamak istememek, bir bakıma bu çağın en önemli sorunlarındandır! Bakıyorum da bu sıkıntı her alanda var, bazılarının davranış ve serzenişlerinden bunu anlıyorum, elbette benim anladıklarımı ve gördüklerimi anlayıp gören başkaları da vardır. Ancak şunu da görüyorum ki; bunların önünde de en büyük engel yine anlamamaktır!
    Bu konu sadece toplumsal veya sosyal alanlarda değildir; birçok alanda, hatta siyaset, hukuk alanında ve din konularında daha fazla yaşanmaktadır.
    Açık söylemek gerekir ki; doğru anlamak, bilmeye dayalı bir erdem işidir, kişi bilecek, bazen de bildiklerini birleştirecek ki gördüklerini, duyduklarını, okuduklarını doğru anlayacak, doğru anlayacak ki doğru işler yapabilecektir.
    Doğru anlamak için; bilenler birbirleriyle istişare, meşveret denilen karşılıklı fikir alışverişinde bulunmalıdırlar. İnsanlar bu alanda da birbirlerinden yararlanmalıdırlar. Bizim toplumumuza her nasıl bulaşmışsa bulaşmış olan, birbirlerini linç etme alışkanlığından, insanlar bir an önce kurtulmalıdırlar. Bizde tartışma kültürü yoktur, fikir alışverişi, öğrenme ve birbirlerinden güzel şeyler alma kültürü vardır. Dikkat edilirse, tartışma kültüründe, gizliden gizliye üstün gelme çabası vardır. Bu da doğru anlamanın önünde aşılmaz bir kütle gibi halen durmaktadır. Ulusu için, insanlık için güzel işler üretme çabası içinde olanlar/olması gerekenler, daha güzeli için fikir ve beyanları birleştirmelidirler. İşte, en başarısız olduğumuz alanlardan birisi budur maalesef!
    Bugünün en büyük sıkıntısını, bilmeden ve anlamadan yorum yapanlar yaşamakta veya yaşatmaktadırlar ya da değişik hesaplar adına bu yolu kapatanlar, toplumuna yaşatmaktadırlar.
    Sorunları, kayıtsız şartsız ret ya da kabul etme, bağımlılığı beslediği gibi anlamanın önünde en büyük engeli de bu illet oluşturmakta değil midir?

  • M. Nedim Tepebaşı.”BİR TÜRLÜ SÖYLEYEMEDİ” (ÖYKÜ)

    USARE DERGİSİ 14.SAYI

    Davranış ve hareketleri ile otel yaşamına adapte olmuş görünen insanlar, otel kapısından kafileler hâlinde içeri giriyorlar aynı şekilde dışarı çıkıyorlardı. Görüntüye bakılırsa; inancın aynı düşünce etrafında bir araya getirdiği insanlardan çokları kendi âleminde yaşıyorlardı. Ayrı dünyaların insanları mıyız?” diyecek oldu, “Tevbe, tevbe” dedi, yorumlamak istemedi, “Lahavle” çekerek otelin girişindeki birkaç basamaklı merdiveninin bir tarafına çekilip oturdu.
    Ellerini şakaklarına koymuş, çaresiz beklerken, üzerine düşen gölgenin farkında bile değildi. Birisi; “Selamünaleyküm hemşerim!” deyince önce etrafına bakındı, çünkü tanış olmayanlar selamlaşmıyorlardı! Adam Türkçe konuşmuştu, gömleğinin döşünde Türk bayrağı vardı, kendisinin de döşünde Türk bayrağı vardı, etrafta başka Türk görünmüyordu, belki de kendisi görmüyordu, elbette ki selam kendisine verilmişti.
    Yorgun ve bitkin bir sesle “Aleykümselam” diyerek karşılık verdi. Konuşmaya takati yoktu, elleri ayakları kımıl kımıl çekiliyordu, her şey dönüyor, o devasa otel sanki üstüne üstüne geliyordu.
    Merdiven basamaklarını çıkmaya devam eden kişi birden durakladı, sonra da bir basamak aşağıya indi;
    “Hemşerim, sen Türk müsün?” dedi.
    Alha! Döşündeki Türk bayrağını görmemiş olabilirdi ama hem “hemşerim” diyordu, hem de; “Türk müsün?” diye soruyordu. Bir şeyler söylerdi ama konuşacak mecali yoktu, sadece başını aşağı yukarı sallayarak, işaretle cevap verdi.
    “Peki, Nerelisin? Seni tanır gibi oldum da!” dedi. Adam konuşmak istiyordu, memleketi özlemiş olabilirdi, belki de meraklıydı!
    Yahu bu adam da kimdi, bilmediği bu kişinin kendisi ile ne işi olabilirdi? Zaten şekeri düşmüştü, konuşmak bir tarafa oturmaya bile takati kalmamıştı. Bir laf söyleyecekti, kırıcı olmaktan korktu. Biliyordu, burada cedelleşmek yoktu, kırmak dökmek hiç yoktu. “sana ne be adam, benim nereli olduğumdan? Yetmez mi; Allah’ın kuluyum işte!” diye içinde seslendirdi ama söyleyemedi.
    Adam bir soru sormuştu, selam alışından daha isteksiz bir şekilde, içinden lahavle çekerek; “Maraşlıyım.” dedi.
    Bu sefer adam;
    “Bak sen, demek Maraşlısın!” dedi, gölgesi altında kaldığı uzun boylu adam tebelleş olmuştu.
    “Yahu bu adam bela mıdır, nedir, sana ne kardeşim benim Maraşlı olmamdan, şimdi bir de hemşeri çıkarsa dinle artık.” diye içinden geçirdi geçirmesine de yine bir türlü söyleyemedi.
    Adamı kim tutabilirdi ki artık!
    “Peki, Maraş’ın neresindensin desem, çok mu olur?” demez mi? “Evet, çok olur, hem de çok, çok olur.” diyecekken bulunduğu yer ve konum tekrar aklına geldi, burada cedel yok, kimseyi kırmak yok, sabır var, hoş görmek var sadece, bu yüzden yine söyleyemedi!
    Toparlanmaya çalıştı ve biraz daha yumuşak üslupla;
    “İçindenim yani merkezden.” dedi. Adam;
    “ A! Ne güzel, ben de Maraşlıyım, ben de merkezdenim.” dedi.
    “Eee! Bir de kimlerden olduğunu söyle bakalım!” demez mi? Bilmez olur muydu, ya da tahmin etmeliydi; işin bu kadar dibacesine ineceğini Maraşlı oluşundan anlamalıydı. Sonra da “Bu kadar merak ancak bizimkilerde olur!” diye içinden geçirdi.
    Bu arada o, elindeki kâğıt mendili sürekli parmaklarının ucuna hafifçe bastırıyordu. Parmak uçlarındaki kızarıklık adamın gözünden kaçmadı;
    “Ne o öyle, parmaklarına ne oldu hemşerim, doktora gittin mi?” dedi. Kararını vermişti, bu adama karşı içinden de olsa sert sözler söylemeyecekti, adam kendisinin sınavı olabilirdi. Uzun uzun parmaklarına baktı, çok acıyordu, gözleri yaşardı. O parmaklarına bakmaya devam ediyor, adamsa cevap bekliyordu.
    Sınırda pasaport kontrolü yapılırken, bu yıl parmak izlerine de bakılıyordu. Bir yıl önce Türkiye’ye dönmek üzere geldikleri sınır kapısında, işçi olarak giriş yaptıkları halde işçi olarak çalışmayıp ibadet maksadıyla ülkeye girdikleri gerekçesiyle toplama kampında alıkonulmuşlardı ve parmak izlerini almışlardı.
    Bu yıl, parmak izi kontrolü uygulamasına başlanıldığını, işlemleri yaptırmak için sıraya girdiği sınır kapısında görmüştü. Olup bitenler gözünün önünde canlanıvermişti; Kesin kendisini tespit edecekler ve sınır dışı edeceklerdi. Uygulamayı fark eder etmez sıradan çıkıvermişti. Yapılan işlemleri bir müddet dışarıdan takip etmişti.
    O sırada çare arıyor fakat bulamıyordu. Bir ara cesaretlendi, ne olacaksa bir an önce olsun kabilinden işlem yaptırmak için girdiği sıradan “Sen niye geldin buralara kadar o zaman?” diyerek geri çıktı. Sürekli yer değiştiriyor, ortalıkta bir beri bir öte gidip geliyordu. Daral gelmiş, sıkıntı içine sığmaz olmuştu. O, bu hâlde iken yanına sokulan adam;
    “Mimli misin?” dedi. Birden gözleri parladı, heyecanlandı, konuşmaktan korkuyordu, evet anlamında gözlerini kırparak adama cevap verdi. Adam, cebinden çıkardığı bir parça zımpara kâğıdını yavaşça avucuna sıkıştırdı; “Tuvalete git, parmak uçlarına işlem yap!” dedi. Bu adam yoksa Hızır mıydı? Söylediklerini düşündü mantıklı geldi. Zaten başka çaresi de yoktu, son kozlarını oynamalıydı. Buraya kadar gelmişti, anlamayanlar olsa da; seviyorsan, sevdiğin için göze alamayacağın hiçbir şey olmamalıydı.
    Adamın dediğini yaptı, parmaklarından inceden inceye sızan kanı kâğıt mendille sürekli kuruluyordu. Ayet’el Kürsi, İhlas okuyarak sıraya girdi. Sıra kendisine geldiğinde görevli, elini aygıta koymasını söyledi, elbette ki anlamıyordu, görevli de bunu bildiği için bir de işaretle anlattı.
    Kalp atışlarını rahatlıkla duyuyordu. Aygıta elini koydu, görevli şaşkın bir şekilde elini çekmesini, arkasından tekrar bırakmasını işaret etti. Görevli başını sağa sola çevirdi, bir daha işaret etti, o elini çekti, işarete uyarak tekrar aygıta elini koydu, değişen bir şey yoktu. Bu sefer görevli kafasını sağa sola çevirerek beklemesini işaret etti.
    Epeyce zaman geçmişti, görevli unuttu mu diye düşündü ama sormaya cesaret edemiyordu. Nihayet görevli kendisine işaret ederek çağırdı, aynı şekilde elini aygıta bırakmasını söyledi fakat yine netice alamadı, görevli hâlâ şaşkındı. Başını yine beri öte çevirdi, pasaportuna kaşeyi bastı, verdi.
    Bunlar gözünün önüne geldi,
    “Önemli bir şey yok.” dedi. Fakat parmak uçları çok acıyordu, adama bunları söyleyemedi.
    Adam onun “Önemli bir şey yok!” demesini kâle almadı ama üstelemedi de. Bu sefer;
    “Peki, sen ne iş yapıyorsun?” diye sormaz mı? “Yoksa Hızır benim peşimde mi, şimdi de burada mı?” diye düşündü, adama; “Sen Hızır mısın?” diyecek oldu, diyemedi.
    İçinden çektiği lahavle peşinden, hafif bir sesle;
    “Matbaacıyım.” dedi. Gerçekten takatten kesilmişti, zor ses veriyordu. Bu sefer adam;
    “A! Ne güzel, yahu arkadaş, ben de kartvizit bastıracaktım, bak şu işe, iş yapacak adam yanı başımda imiş. Paketini kaça basıyorsunuz kartvizitin?” deyince;
    “Yahu, Hacı Efendi, buraya ibadet etmeye geldik, ticaretimizi Maraş’ta yaparız, hele bir memlekete varalım da hallederiz.” dedi. Adam;
    “Olsun Hacı Efendi, burada ticaret yapılmaz mı? Al hele sen şu elli Riyali, memlekete varınca ben sana uğrarım, işi yapınca da hesaplaşırız.” dedi.
    Bir an parayı almayacak oldu, kafası karıştı. Burada Allah’ın misafiri değiller miydi, insanlar olarak evlerine gelen misafirleriyle ilgilenmiyorlar mıydı, üstelik burada Allah’ın misafirleriydi. Zaten açlıktan elleri titriyordu, yemek yemeye ihtiyacı vardı, parası yoktu. Bu para herhalde kendiliğinden gelmemişti. Eee, o zaman!
    Adamın verdiği parayı aldı, bir elindeki paraya, bir de adama baktı! Hâlâ bir şey anlayabilmiş değildi. “Yoksa sen Hızır mısın arkadaş?” diyecek oldu fakat yine diyemedi.
    Bu adam kimdi? Birden kendine geldi;
    “Ben burada Yüce Allah’ın misafiriyim, O’nun her şeye gücü yeter, her şeyi O planlar.” dedi.
    Adam kendisine verilen görevi yerine getirmeye devam ediyordu, üstelik kendileri anlamasalar da!
    “Biz arkadaşlarla otelin terasında kebap yiyeceğiz, çok güzel yapıyorlarmış, haydi sen de gel hemşerim, benim misafirim ol.” dedi.
    Yoldaşıyla otelden beraber çıkmışlardı. Paralarını, “Ben mukayyet olamam.” diyerek arkadaşına vermişti. “Tavaftan hangimiz erken çıkarsak, müezzin mahfelinin altında bekleyelim, orada buluşup, yemeğe gideriz.” diye sözleşmişlerdi. Kendisi tavafını tamamladıktan sonra söylenilen yere geldi, oturdu, bekledi, bekledi. Arkadaşı gelmedi. Üzerinde bir kuruş para yoktu, memleketi değildi ki, bir yere varıp yemek yiyebileydi. Çaresiz, Mescid-i Haram’ın dışına çıktı, otele geldi, arkadaşı orada da yoktu. Şeker çarpmıştı, bir an önce yemek yemeliydi, otelin merdivenine oturdu, arkadaşını beklemeye koyuldu. Nasıl olsa gelecekti ama beklediği gibi olmadı, arkadaşı gelmedi ancak bu kişi gelmişti ve ticaret yapabilmişti.
    Allah kendisine gurbette müşteri göndermiş, sıkıntısını giderecek kadar ticaret yapmıştı.
    “Allah, en sıkıntılı zamanımda bana seni gönderdi. Bu kadar nimetin üzerine bir de senden kebap mı yiyeyim?” diyecekti ki diyemedi.
    Hâlâ kafasında bu soru vardı; “Bu adam Hızır mıydı?” Bir an ağzından kaçırıverdi; “Maraş’a varınca anlarız!” dedi. Adam; “Anlamadım!” dedi, o az önce söylediğini tekrar edemedi. Sadece,
    “Yok bir şey!” dedi.

  • Kamran MURQUZOV.”Əliağa Kürçaylının yaradıcılıq uğurları və nəfis tərtibatlı kitabları”

    10730926_708473925888118_1815156677351752954_n

    Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
    Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
    Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü.

    Ən yeni dövr Azərbaycan ədəbiyyatının birinci və ikinci mərhələsində yaşayıb, bədii yaradıcılıq fəaliyyəti ilə məşğul olan, özündən sonra oxucuları üçün zəngin ədəbi irs qoyub gedən görkəmli Azərbaycan şairi Əliağa KÜRÇAYLInın gənclik və sonrakı illərdə gərgin yaradıcılıq fəaliyyəti ilə məşğul olması nəinki Azərbaycan oxucularını, eyni zamanda, çağdaş dönəmdə ölkənin hüdudlarında yaşayan həmyerlilərimizi və ədəbiyyat fədailərinin diqqətindən də yayınmadı. Bu hal, xüsusilə də çağdaş dönəmdə özünü büruzə verdi. Belə ki, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycan SSR Dövlət Mükafatı laureatı, şair, dramaturq, tərcüməçi Əliağa Kürçaylının şəxsi arxivində yer alan bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən mədəniyyət və ədəbiyyat dərgilərində işıq üzü görməklə, ictimaiyyət nümayəndələrinin, xüsusilə də Türkiyədə yaşayan ədəbiyyatsevərlərin könüllərini oxşadı, tarix boyu qardaşlıq və dostluq əlaqələrinə əsaslanan iki ölkənin-TÜRKİYƏ-AZƏRBAYCAN mədəni əlaqələrinin inkişafına yeni töhfələr vermiş oldu.
    Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə gerçələşdirilən layihə çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik, Tokat, Kahramanmaraş şəhərlərində fəaliyyət göstərən dərgilərin sahibləri ilə ortaq razılığa gəlindi, dərgilərdə yayınlanması nəzərdə tutulan ədəbi-bədii nümunələr şəxsi arxivdən göndərilən yazılar içərisindən seçildi, oxundu, bəyənildi və sonra yayına uyğun bilindi. Növbəti mərhələ kimi isə, bəzi nümunələr Anadolu türkcəsindən Osmanlı türkcəsində çevrildi. Bu baxımdan, Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dərgisinin redaksiya heyətinin üzvlərinin, xüsusən də redaktor Kadir BAYRAKTAR Hocamızın şəxsi təşəbbüsü diqqətəlayiqdir. Əliağa Kürçaylının “Azərbaycan” şeirini müasir Türk dilinin qayda-qanunlarına riayət etməklə, son dərəcə həssaslıqla Türkiyə türkcəsinə çevirməyə müəssər oldu. Sonra həmin şeir “Kardelen” dərgisinin rəsmi saytında yer aldı və sosial şəbəkələrdə paylaşımlar edildi.
    Azərbaycan SSR əməkdar incəsənət xadimi, şair Əliağa Kürçaylının “Azərbaycan” şeirinin sədası yalnız Bilecik şəhərindən deyil, eyni zamanda, Tokat şəhərindən də xoş xəbərlərlə gəldi. Bu yönümdən Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dərgisinin 44. Sayısında (9 aprel 2017-ci il tarixində) Azərbaycan türkcəsində çap olundu. Qardaş Azərbaycan ilə yanaşı, həm də dərginin müxtəlif ölkələr üzrə təmsilciləri vasitəsilə Bolqarıstan Respublikasına, İran İslam Respublikasına, Qazaxıstan Respublikasına, Kərkük, Qırğızıstan Respublikasına, Şimali Kipr Türk Cümhuriyyətinə, Makedoniya Respublikasına, Krım, Türkmənistan Respublikasına, Naxçıvan Muxtar Respublikasına da göndərildi.
    İstedadlı tərcüməçi Əliağa Kürçaylının “Gecələr ay olmaq istəyirəm mən” şeiri Anadolu türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Kahramanmaraş şəhərində fəaliyyət göstərən “Hece Taşları” aylık şiir dergisinin 28. sayında dərc olundu. “Hece Taşları” dərgisinin Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tayyib Atmaca tərəfindən bəyənildi.
    7 iyul 2017-ci il tarixində respublikanın paytaxtı Bakı şəhərində rəsmi səfərdə olan “Hece Taşları” aylık şiir dergisinin Sahibi Sayın Tayyib Atmaca lirik şeirlər müəllifi Əliağa Kürçaylının iki şeirini “Hece Taşları” dərgisinin özəl-xüsusi sayı üçün çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümyənədələrinin yaradıcılıq nümunələrinin toplandığı və bir araya gəldiyi siyahıya daxil etdi. Səbəb isə həmin şeirldə son dərəcə səmimiyyət, həssaslıq və həyat sevgisinin olmasıdır.
    Müasir Azərbaycan ədəbiyyatı tarixində öz dəsti-xətti ilə seçilən sevimli şairlərimizdən biri Əliağa Kürçaylının müxtəlif illərdə bir-birindən rəngarəng, zəngin şeirlər, poemalar, tərcümə kitabları işıq üzü görüb. Hər bir kitab öz unikallığı, spesifik xüsusiyyətləri ilə müəllifin illər uzunu qəlbinin dərinliyində gəzdirdiyi və oxucusu ilə bölüşmək istədiyi könül duyğularıdır. Bu müqəddəs duyğulara biganə qalmaq isə olmur. Ən sadəsi ona görə ki, həmin nümunələr səmimiyyətdən və həyata olan sevgidən yazılıb. Bir faktı da unutmayaq ki, Xalq şairi Səməd Vurğun Əliağa Kürçaylının şairlik istedadını müəyyən edib. İstər lirik, istərsə də tərcüməçilik fəaliyyəti ilə məşğul olmasına baxmayaq, Əliağa Kürçaylı yaşadığı dönəmdə özünün-yaradıcılıq fəaliyyətinin zirvəsində olub. Respublikanın ən ünlü mətbu orqanlarında şeirləri müntəzəm olaraq dərc olunub.
    Respublikamızın paytaxtı Bakı, Gənclər şəhəri Sumqayıt və dahi Azərbaycan şairi Nizami Gəncəvinin Ana yurdu doğma Gəncəmizdə fəaliyyət göstərən mətbu orqanlar da Əliağa Kürçaylı yaradıcılığına biganə qalmayıb, həmin poeziya örnəklərini mətbu orqanlarda yayınlamaqla, Ustad ruhuna sevgi və sayqılarını sunublar. Bu yönümdən, “Olaylar” İnformasiya Agentliyində və “Olaylar” qəzetində, “Ruzigar” (Gəncə şəhəri), Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin mətbu orqanı “Möhtəşəm Azərbaycan” və elektron orqanları “gundelik.info” və “edebiyyat-az.com” saytlarında, Süleyman Rəhimov adına Qubadlı rayon ədəbi ictimai birliyinin mətbu orqanı “Sözün sehri” qəzetlərinin səhifələrində işıq üzü görüb.
    Əsası Azərbaycan xalqının ümummilli lideri, ulu öndər, görkəmli ictimai-siyasi xadim, dahi şəxsiyyət Heydər Əliyev tərəfindən qoyulan-Azərbaycanın mədəniyyət, ədəbiyyat, incəsənət xadimlərinə dövlət səviyyəsində diqqət və qayğının göstərilməsi Əliağa Kürçaylı yaradıcılığndan da yan keçməyib. Bu uğurlu uzaqgörən daxili siyasət çağdaş dönəmdə Azərbaycan Respublikasının Prezidenti cənab İlham Əliyev tərəfindən uğurla davam etdirilir. Belə ki, 12 yanvar 2004-cü il tarixli “Latın qrafikalı Azərbaycan əlifbası ilə kütləvi nəşrlərin həyata keçirilməsi” Sərəncamına uyğun olaraq, “Seçilmiş Əsərləri” “Şərq-Qərb” Nəşriyyat Evi tərəfindən 400 səhifə həcmində, 25000 tirajla işıq üzü gördü. Bu kitab 1989-cü ildə “Azərnəşr” tərəfindən işıq üzü görən “Seçilmiş Əsərləri”nin nəşri əsasında təkrar nəşrə hazırlandı. Ön sözün müəllifi Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyasının həqiqi üzvü, filologiya elmləri doktoru, professor, Azərbaycan SSR Əməkdar elm xadimi Bəkir Nəbiyevdir.
    “Səfərdən qalmayan ömür” sərlövhəli məqalədə akademik Bəkir Nəbiyev istedadlı şair Əliağa Kürçaylının gənclik çağlarından ömrünün son gününə qədər olan dönəminə nəzər salıb, şeirlərini spesifik xüsusiyyətlərini araşdırır, ədəbiyyat üçün gətirdiyi yenilikləri sadalayır, nəfis tərtibatla işıq üzü görmüş “Ülkər” kitabına xüsusi yer ayırır, təbələlik illərində keçirdiyi günləri yadına salır, özündən sonra zəngin ədəbi irs qoyduğuna görə oxucuları həmin nümunələr ilə yaxından tanış olmağa çağırır.

    Bakı şəhəri.25 sentyabr 2017-ci il.

  • Kənan AYDINOĞLU.”Vurğun qələmindən çıxan şeirlər”

    1902788_614529541965133_896121757_n

    Vurğun qələmindən çıxan şeirlər,
    Daşlardan su kimi süzülüb gəlir.
    Dostluqda sədaqət, sevgidə inam,
    Qızların telindən düzülüb gəlir.

    Moskvadan Bakıya gələn qonaqlar,
    Hələ ilk baxışdan bükülüb gəlir.
    Nizami şerinin hər bir bir misrası
    Günəşi nurundan tökülüb gəlir.

    Sərvəti bol olan ana torpağa,
    Qəm də sevinc kimi üzülüb gəlir.
    İrandan Bakıya keçmək istəyən,
    Bir İran taciri büzülüb gəlir.

  • Talat Ülker.”TÜRK ŞİİR GELENEĞİNİ KURAN İNANÇ VE FİKİR AKIMLARI”

    Şiirsiz topluluk düşünülemez. Her milletin, kültürünü oluşturduğu tarihi süreçle mütenasip, bir şiir geleneği var. Sözü şiire dönüştürerek derinleştirmek, yoğunlaştırmak ve dilin ötesine taşırmak insanın ayrıcalığı. Binlerce yıllık muhteşem bir maziye sahip olan Türk kültürünün de kendine özgü bir şiir geleneği var şüphesiz. Turfan harabelerinden çıkarılmış iki şiiriyle adını günümüze taşımış ilk şairimiz olan Aprınçur Tiğin’den günümüz şairlerine kadar uzayan çizgide şiiri etkileyen, şaire ufuk açan fikir akımları Türk şiirinin tadını ve lezzetini kuran öğeler arasında yer aldılar şüphesiz. Şiir ummanına su taşıyan fikir ve dünya görüşlerini, başlıklar altında derleyip genel ifadelerle tanımak, Türk şiir geleneğini doğru zemine taşımak ve anlamak açısından oldukça önemlidir. Türk şiirini etkileyen fikir, inanç, gelenek ve dünya görüşlerini ayrıntıları daha geniş bir araştırmaya erteleyerek şu başlıklarda ifade edebiliriz:
    Kopuzun Tınısı:
    Bütün kadim kültürlerde şiir ile musiki birlikte başlar. Hangisi daha evveldir sorusu anlamsız ve gereksiz. Musiki ile şiir bu gün bile birbiriyle çok yakın iki vadi olarak su taşırlar sanatın ummanına. Türk kültürünün, İslam medeniyetinin edebiyat iklimine girmeden evvel de bir şiiri vardı şüphesiz. Elimize ulaşan kırık dökük malzemenin yorumundan anladığımız şudur: Eski Türklerde şiir “kopuz” adlı çalgı eşliğinde söylenen “yır”larla bir gelenek oluşturmuştur. Bu gelenekte ozan, halkın bilicisi, yol göstericisi, gaipten haber getiricisi ve ayin düzenleyicisidir. Yani şiir mistik devinimlerin aracısıdır. Bu geleneğin ürünlerinin çoğu yazıya geçirilemediği için maalesef günümüze taşınamamıştır.
    Klasik Şiir:
    Her din hâkim olduğu coğrafyada bir medeniyetin oluşumuna imza atar. İslam dini de hâkim olduğu coğrafyalarda kendi adını taşıyan medeniyete vücut vermiştir. Bu medeniyet üç kültürün İslam imanıyla harman edilmesinin eseridir. Bunlar Arap, Fars ve Türk kültürleridirler. Her medeniyetin kendine özgü sanatı, her sanat geleneğinin de kendine özgü bir edebiyatı vardır. Klasik İslam edebiyatı, Arap şiir geleneğine Fars mitolojisinin eklenmesiyle vücut buldu. Bu biçimsel yapının muhtevası İslam inançları ve tasavvufla dolduruldu. Üç farklı dilin, Arapça, Farsça ve Türkçenin sesleriyle terennüm edilen bu gelenek kalabalıklara değil de seçkin “idrak”lere sundu ürünlerini. Bu özelliğiyle ve ulaştığı estetik seviyeyle Klasik İslam edebiyatının dünyanın ulaşabildiği en büyük saf şiir külliyatı olarak alkışlamak şiir sevdalısı bütün yüreklerin görevi. Keşke o geleneğin seslerini yeterince taşıyabilseydik modern zamanlara.
    Deyiş Kültürü:
    İslam öncesi dönemin ozanları “kopuz” eşliğinde şiirler söylerlerdi. Bu şiirin mistik âlemden sesler taşıdığına, büyük hakikatleri seslendirdiğine, ozanların kutsal kişiler olduğuna inanılırdı. Bu inanç İslam medeniyeti dairesi içerisinde yeni bir kıvam ve üslup geliştirdi. Anadolu’da Alevilik adını alan ve Eski Türk kültür ve inançlarıyla İslam mistizminin kaynaşmasından oluşan gelenek, ozanlara yeni bir işlev tanımladı. Anadolu’da vücut bulan Türk şiirinin önemli bir halkası olarak hala süren bu gelenek, inancı yorumlamak ve kitlelere taşımakla görevli didaktik ama lirik hazlarla yüklü bir şiir türü oluşturdu.
    Batıdan Doğan Güneş:
    İbni Haldun, kültür ve devletlerin insanlar gibi gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık çağları yaşadıklarını söyler. Genelde Doğu, özelde İslam medeniyeti için 16. asırdan itibaren zeval başlar. Bu Doğu’nun ihtiyarlığından mıdır, yoksa oyunu kuralına göre oynayamadığından mı bilinmez. Bilinen şudur ki 18. asırdan itibaren Batı’nın değerleri ve hayat motifleri Doğu’yu istilaya başladı. Askeri, teknolojik ve ekonomik üstünlüğün peşi sıra fikir ve sanat alanlarında da Batı, Doğu’ya galip ilan edildi. Türk şiiri Tanzimat’la birlikte batının değerlerine ve yaşam biçimine açtı dizelerini. İşte bu devre şiirin “fikrin hamalı” yapılması türünden bir yanlışı da taşıdı şiir geleneğimize. Şair fikir adamıdır artık. Toplumu değiştirmek ve dönüştürmekle vazifelidir. Şiir ile düzyazının yolları kesişmeye başlar bu dönemle birlikte. Bu ikilem, şiirin dili ve biçimi tartışmalarını başlatır. Ve bu tartışma şiirin var olduğu bütün zeminlerin değişmez tartışma mevzuu olur çıkar.
    Şiirin Miladı:
    Modern Türk şiirinin ilk izleri Tanzimat’ta aranır hep. Ama modern şiir bizde meşrutiyetle başlatılmalıdır. Tanzimatçıların muhtevaya soktukları birkaç Batılı kavram şiiri farklılaştırmıştır ama yeni bir şiir olgusundan bahsetmek için Servet-i Fünun’u beklemek lazımdır. Fikret, geleneğin biçim kalıplarını zorlayarak şiiri yeni boyutlara taşımaya başlar. Onun ve dönem arkadaşlarının elinde şiirin mısraları ressamın fırçalarına dönerler. Şiir kelimelerle çizilen bir resim olup çıkar.
    Saf Şiir:
    Türk şiirinde gelenekle yeniyi harmanlayıp yeni bir ses oluşturanlar Ahmet Haşim ile Yahya Kemal’dir. Gerçek şiir, saf şiirdir. “Fikrin adresi düz yazı, duygu ve coşkunun mekânı şiir” diyerek Türk şiirine yeni ve gerçek bir ivme kazandıran iki büyük sanatkâr Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim. İki şair de eğilimleri, sürdürdükleri tarz ve getirdikleri yenilikler ile çağdaş Türk şiirinin ana istikametini çizerler. Yahya Kemal, geleneği Batı şiiri ile birleştirir; Ahmet Haşim, geleneğin mazmunlarını da yadsımadan dil ve anlatımda imgeyi öne çıkarır ve saf şiirin en sıcak ürünlerini sunar. Sonraki yıllarda Çağdaş Türk şiirinin onlarla başlayan, giderek de açımlanan bu kanalda geliştiğini gözleriz. İki şairin açtığı yoldan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Asaf Halet Çelebi yol alırlar.
    Sözün Hecesi:
    Cumhuriyet’in kuruluşu arifesinde millilik ve milli romantik duyuş tarzları şiirde yeni oluşumların önünü açar. Hecenin Beş Şairi, halk şiiri geleneğini Batı tarzı şiirle birleştirir. Şiire milli bir vazife yükleyen bu anlayış saf şiir geleneğinden fazla uzaklaşmaz. “Konuşulan güzel Türkçeyi yazı dili seviyesine yükselten” Hececiler; Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’lerin başlattıkları “Yeni Lisan” anlayışının etkisiyle, Osmanlı Türkçesini arındırarak yeni bir şiir dili kurmaya yönelirler. Hececilerin açtığı yol asıl ivmesini 1920’li yıllarda alır. Ahmet Hamdi, Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi, Necip Fazıl hiçbir akıma bağlı olmaksızın, ilk ürünlerini bu süreçte verirler.
    Kürsüye Çıkan Şiir:
    Modern Türk şiir anlayışlarından en etkilisi hiç kuşkusuz öncülüğünü Nazım Hikmet’in yaptığı toplumcu gerçekçiliktir. Nazım Hikmet’le birlikte ideolojinin silahını kuşanan militan bir şiir arz-ı endam eder edebiyatımızın sokaklarında. Sosyalist akım toplumu dönüştürmek ve sınıflar arası çatışmanın malzemesi yapmak üzere şiire yeni bir muhteva ekler. Nâzım Hikmet’in tutuklanması, Tek Parti iktidarının baskıcı yönetimi ve dünyayı saran Sosyalizm rüzgârlarının etkisiyle toplumcu şiir güçlenir.
    Garib’in Garabeti:
    Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, 1937-38’den sonra yazdıkları şiirleri Garip (1941) adlı ortak kitapta toplarlar. Orhan Veli’nin kitabın önsözündeki yazısı Türk şiirinde nazım-nesir tartışmalarını alevlendirir. Şiirle düzyazı birbirine girer. Şiiri geleneğinden koparan bu akıma içerdiği yenilikten mülhem olarak I. Yeni Hareketi adı verilir. Şiiri ölçü ve kafiyenin esaretinden kurtarmayı amaçlayan bu hareket, şiiri kitlelere taşır ve her okuyanın anlayabileceği kıvama getirir. Bu durum kimilerine göre bir terfi, kimilerine göre tenzil-i rütbedir.
    Şairin Vaazı:
    Toplumcular, şiiri sosyalist ideolojinin aracısı yaptılar. Şiirin ideolojisinin olması tartışılabilir bir durumdur ama Nazım’la bir seviye yakalayan toplumcu gelenek, onun ardından sadece fikri sayıklamalar içeren kuru ve kof bir şiire açtı kapılarını. Şiir sıkılan yumrukların ardınca atılan nutukların süsüydü artık. Kitleleri büyüleyen bir etkileme aracına dönen şiiri kendi ideolojileri için de kullanmak gerektiğini hisseden “İslamcı” akım Necip Fazıl önderliğinde yeni bir şiir tasarımı sundu idraklere. Şair kürsüde cemaate seslenen bir vaiz, şiir etkili bir vaazdır artık. Tek Parti döneminde devletten dışlanan, yasakların gölgesinde kalıp sindirilen “Müslüman” kitle dini terminoloji ve mecazlarla örülü yeni bir şiir iklimi kurdu. Necip Fazıl’la başlayan bu gelenek Sezai Karakoç’la tezi olan ama estetiği ihmal etmeyen, geleneğin dünyasını çağdaş zamanlara taşımayı amaçlayan bir akıma dönüşüverdi.
    Yeninin Yenisi:
    1950’den başlayarak genç kuşak şairleri yeni bir şiir dili oluşturdular. Garip akımının şeklen devamcısı gibi duran bu yeni akım imgeleri ve sıra dışı diliyle yeni bir sestir. ‘İkinci Yeni’ ilkeleri, kuralları ve ortak bir dünya görüşü ile biçimlendirilmiş bir akım değildir. İkinci Yeni, Garip akımıyla oluşturulan yeni şiirin üzerine gelen, imgeleri ve şiir diliyle yavaş yavaş farklılaşan şairleri adlandırmak için kullanılan bir kavramdır. Oktay Rifat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ülkü Tamer gibi isimleri bir akımın üyeleri gibi görmek yanlıştır. Şiir dilleri benzese de dünya görüşleri arasında bir birlik yoktur. Büyük fikirleri değil de anlık yoğunlukları anlatan bir şiir kurgusudur akımın ana rengi.
    Geleneğin Hamaseti:
    Geleneği hırpalayan ve dışlayan şiir anlayışı geleneği savunan ve yücelten bir tepkiyi oluşturmakta gecikmedi. Yedigün, İstanbul, Çınaraltı, Türk Edebiyatı gibi dergiler gerçek şiirin gelenekten beslenmesi gerektiğini düşünen şairlere açtı sayfalarını. Gelenekçi şiiri bir akıma dönüştüren ve ciddiye alınacak bir şiir vadisi inşa eden dergi Hisar’dır. Sanatçının ideolojilerden bağımsız ama milli kimliği temsille vazifeli olduğunu düşünen şairlerden oluştu Hisar’ın gelenekçi akımı.
    68 Kuşağı
    Amerika’dan başlayıp bütün Avrupa’yı saran 1968 öğrenci ayaklanmaları, işçi hareketleriyle birleşerek bütün dünyada etkin bir güce dönüşür. Türkiye’de de kendilerini gençlik hareketleri içinde bulan, giderek de dergiler çevresinde kümelenen şairler yeni bir kuşak olarak çıkarlar karşımıza. Değişim, Dönem, Evrim, Alan 67, Yeni Gerçek, Ataç, Şiir Saati, Yordam, Devinim, Yelken, Ant, Yön, Halkın Dostları, Türk Solu… Onların buluştukları, şiirlerini yayımlayıp, düşüncelerini ilettikleri dergilerdir.
    Şiirin Popu
    1970’lerde başlayan 80 ihtilaliyle hızlanan ve günümüzde de akıp giden süreç Türk şiirinin oluşum çizgisinde kalıcı olamayan farklı eğilimlerin, farklı yönelimlerin kavga gürültüleri arasında kaybolmasıyla geçti. Bu süreçte yeni bir şiir kuşağının oluşumundan söz etmek mümkün değil. Popüler kültürün etkisi, 12 Eylül’le yaşanılan çözülme, yozlaşma, şiirin gelişme kanallarını tıkadı. Eşyaya mahkûm hayatların esiri olan çağdaş insan şiirden uzaklaştı. Seksenden sonra şiir dergilerinin, yayınlanan şiirlerin ve şiir kitaplarının sayısında bir düşüş yaşanmadı. Deyim yerindeyse ‘şiir enflasyonu’ yaşanılan bir süreç. Bu süreci bir arayış dönemi olarak nitelendirmek gerekiyor.
    Son Söz Niyetine:
    Popüler kültürün örgütlediği tüketim toplumunda sanat ürünü de piyasa malı olup kaldı. Şiir geleneğini ve yeni seslerini arıyor artık. Belki yeni bir medeniyet önermesiyle birlikte yeni bir şiir akımının da sancısını çekiyor toplum. Yarının ufuklarında yeni şiir sesleri duymaktan yana ümidimizi yitirdik mi? Bu soruya menfi ya da müspet bir cevap vermek için henüz erken. Sığlaşan hayatlarımız yeniden derinleşirse, kültürsüz beton yığınlarına dönen şehirlerimiz, kimlik arayışını olumlu bir neticeye bağlarsa yeni ve güçlü bir şiir için ümit besleyebiliriz.

  • Mustafa AYVAL.”DİLSİZ KAPI”

    Aralanır cümleye şu kanatlı kapılar.
    Perçinler kederimden tespih tanesi gibi.
    Sükûtun eşiğinde dört kapı, kırk makam var,
    Nedametimle yanan gönül hanesi gibi.

    Sır işli motiflere ruhu sinmiş nahhatın.
    Araladık kapıyı kendimizi umarak.
    Kabri türbe yapan sır, nuru yorgun şu bahtın,
    Uçmak gerek ey hayat! Kanatlarımı bırak.

    Yok mudur anahtarı, kalbimin dili paslı.
    Gayrı beklemek olmaz bağda gül, çöllerde kum
    Ve avluda uzayan bir yol var ki kavisli
    Gökte, belki toprakta bir zaman arıyorum.

    Kırk yerinden hançerli, kırk yamadan ibaret
    Bir gönül var ki bende, türküm mavidir mavi.
    Üfler dilsiz kamışa bir nefes ve nihayet
    Açılır tek bir kapı şu kalbime müsavi.

  • Rahilə DÖVRAN.Yeni şeirlər

    rahileanam

    Şairə-jurnalist-publisist
    Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü,
    “Qızıl qələm” media mükafatı laureatı,

    EŞQİN ÇIRAĞI

    “Könül dəftərim” – silsiləsindən

    Bulud kimi tutulmuşam səhərdən,
    Açılmayır könül acı qəhərdən.
    Yemək- içmək betər ağu- zəhərdən,
    Sinəmdə sönübdür eşqin çırağı.

    Allah lənət etsin yazı pozana,
    Soyuq su ələyib isti qazana.
    Dönmüşəm həyatda Dəli Ozana,
    Olmuşam obanın, elin qınağı.

    Könül yuvamızı etmisən bərbad,
    Hicran, kədər qəlbdə açıb qol- qanad.
    Ən incə hislərim mənə olub yad,
    Saçıma toxunmur sevgi darağı.

    Artdıqca hey artdı günahın sayı,
    Çevrildi sərt qışa ömrümün yayı.
    Söylə necə oldun dönük, hərcayı?
    Məhv etdin köksümdə çağlar fərağı.

    Çəkmədin saçlara döyunca tumar,
    Bilmədin bədxahlar bizləri qınar.
    Dövranı özündən eylədin kənar,
    Leylitək səhradan gəlir sorağı.

    HƏDƏR

    “Düşüncələrim” – silsiləsindən

    Söyləsək də cahan mülkü,
    Zəmanənin gərdişinə.
    Çiynimizdə yaşam yükü,
    Qatılmışıq gedişinə.

    Hey dözmüşük bu həyatın,
    Ağrısına, acısına.
    Kimi çox vaxt həsrət qalıb,
    Qardaşına, bacısına.

    Dəryaları yaranıbdır,
    İnsanların göz yaşından.
    Dağı- daşı odlanıbdır,
    Dərdlilərin qarğışından.

    Bəşər oğlu usanmayır,
    Bəd keçsə də hər bir günü.
    Hər anını ömür sayır,
    İtirməyir ümidini.

    Qəsb etsə də şirin canı,
    Dövran, möhnət, qüssə, kədər.
    Sil qəlbindən həyacanı,
    Yaşanmasın ömür hədər.

  • Şəfa VƏLİYEVA.”Dəliyəm… Sənə oxşadım,”

    sxv

    “Gənc Ədiblər Məktəbi”nin müdavimi, AYB və AJB üzvü,
    Prezident təqaüdçüsü, Gənclər müfakatçısı

    ***

    Altdan-altdan qımışıram,
    Daha ürəkdən gülmürəm…
    Aşikara alışıram,
    Gizlincə sevə bilmirəm…

    Dəliyəm… Sənə oxşadım,
    Öyrətdin özünə məni…
    Bəxtim bəxtinə oxşasın,
    Sözüm də sözünə sənin…

    Aşiq yarın görsün deyə,
    Dağlar başını əyməz ki?
    Getdin… Arxanca səpməyə,
    Gözümün yaşı yetməz ki?

    (2013)

  • Şəhla RAMAZANQIZI.Yeni şeirlər

    * * *

    Bir səhər küləyi əsəs incədən,
    Saçlarım beləcə dağılıb gedər.
    Ümidsiz arzular qız ürəyinin,
    Sevgi dənizində boğulub gedər.

    Üzümə güləndə alovlu günəş,
    Gözümdən sənsizlik süzülüb düşər.
    Günəştək başımda gəzən xəyalın,
    QIsılar qəlbimə qarışanda şər.

    Gün gedər, Ay gələr səfərdən evə,
    Gözlərim hələ də yola dikilər.
    Təqvim də, saat da yuxuya gedər,
    Mənim yuxularım ərşə çəkilər.

    * * *

    Görürsən ürəyin yanır, alışır.
    Sevgidən araya söz düşən kimi.
    Yadına düşəcək payız çiçəyin,
    Məhşər ayağında görüşən kimi.

    Yolboyu sürünən dəniz küləyi,
    Yenə qulağına pıçıldayacaq.
    Payız xəzanında ayaq səsimi,
    Bir şəhər uzaqdan qəlbin duyacaq.

    Ruhunu tərpədən sarışın payız,
    Yenə gözlərini qamaşdıracaq.
    Gəlib həyatına tək, bircəciyin,
    Ağlını yerindən qarışdıracaq.

    Qəhərdən hər gecə sabahlaradək,
    Yaşaya bilməyib boğulacaqsan.
    Ölüb hər gecəni səhər olunca,
    Məni sevmək üçün doğulacaqsan.

    Unutmaq istəsən sevgimi deyil,
    Qəlbindən qopart at söz yaddaşını.
    Deyək ki , yox etdin hər şeyi başdan,
    Necə siləcəksən öz yaddaşını?

  • Yunus EMRE.Muhteşem şiirler

    Adı güzel, kendi güzel Muhammed

    Canım kurban olsun senin yoluna,
    Adı güzel, kendi güzel Muhammed,
    Şefâat eyle bu kemter kuluna,
    Adı güzel, kendi güzel Muhammed

    Mü’min olanların çoktur cefâsı,
    Ahirette olur zevk-u sefâsı,
    On sekiz bin âlemin Mustafâ’sı,
    Adı güzel, kendi güzel Muhammed

    Yedi kat gökleri seyrân eyleyen,
    Kûrsûnün üstünde cevlân eyleyen.
    Mi’râcda ümmetin Hak’dan dileyen,
    Adı güzel, kendi güzel Muhammed

    Ol çâriyâr anın gökler yâridir,
    Anı seven günahlardan beridir,
    On sekiz bin âlemin serveridir,
    Adı güzel, kendi güzel Muhammed

    Aşık Yunus neyler iki cihânı sensiz,
    Sen Hak Peygambersin şeksiz, gümânsız
    Sana uymayanlar gider imânsız,
    Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

    Bana seni gerek seni

    Aşkın aldı benden beni
    Bana seni gerek seni
    Ben yanarım dün ü günü
    Bana seni gerek seni

    Ne varlığa sevinirim
    Ne yokluğa yerinirim
    Aşkın ile avunurum
    Bana seni gerek seni

    Aşkın aşıklar oldurur
    Aşk denizine daldırır
    Tecelli ile doldurur
    Bana seni gerek seni

    Aşkın şarabından içem
    Mecnun olup dağa düşem
    Sensin dünü gün endişem
    Bana seni gerek seni

    Sufilere sohbet gerek
    Ahilere ahret gerek
    Mecnunlara Leyla gerek
    Bana seni gerek seni

    Eğer beni öldüreler
    Külüm göğe savuralar
    Toprağım anda çağıra
    Bana seni gerek seni

    Cennet cennet dedikleri
    Birkaç köşkle birkaç huri
    İsteyene Ver anları
    Bana seni gerek seni

    Yunus’dürür benim adım
    Gün geçtikçe artar odum
    İki cihanda maksudum
    Bana seni gerek seni

  • Hezret Mevlana Celaleddin Rumi.Muhteşem şiirler

    Allah’ım Bu Vuslatı Hicran Etme

    Allahım bu vuslatı hicran etme
    Aşkın sarhoşlarını nalan etme

    Sevgi bahçesini yemyeşil bırak
    Bu mestlere bahçelere kasdetme

    Dalı yaprağı vurma hazan gibi
    Halkını başı dönmüş zelil etme

    Kuşunun yuvasının ağacını
    Yıkma da kuşlarını perran etme

    Kumunu ve mumunu karıştırma
    Düşmanları kör et de şadan etme

    Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır
    Onların işlerini asan etme

    İkbal kıblesi yalnız bu halkadır
    Umut kabesin öyle viran etme

    Bu çadır iplerini öyle katma
    Çadır senindir eya sultan etme

    Yok dünyada hicrandan daha acı
    Ne istiyorsan et de onu etme

    Demedim mi?

    Oraya gitme demedim mi sana,
    seni yalnız ben tanırım demedim mi?
    Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben’im?

    Bir gün kızsan bana,
    alsan başını,
    yüz bin yıllık yere gitsen,
    dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?

    Demedim mi şu görünene razı olma,
    demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben’im asıl,
    onu süsleyen, bezeyen ben’im demedim mi?

    Ben bir denizim demedim mi sana?
    Sen bir balıksın demedim mi?
    Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
    senin duru denizin ben’im demedim mi?

    Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
    Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben’im,
    senin kolun kanadın ben’im demedim mi?

    Demedim mi yolunu vururlar senin,
    demedim mi soğuturlar seni.
    Oysa senin ateşin ben’im,
    sıcaklığın ben’im demedim mi?

    Türlü şeyler derler sana demedim mi?
    Kötü huylar edinirsin demedim mi?
    Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
    Yani beni kaybedersin demedim mi?

    Söyle, bunları sana hep demedim mi?

  • “Güzlek” üç aylık edebiyat sanat dergisi 3. sayısı yayında

    Kardeş Türkiye Cümhuriyetinin Kahramanmaraş şehrinde yayınlanan “Güzlek” üç aylık edebiyat sanat dergisi 3. sayısı yayında. “Güzlek” üç aylık edebiyat sanat dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Azerbaycan Gazeteçiler Birliği Sumqayıt şehir teşkilatının Günlük Analitik Haber Ajansı (gundelik.info) ve Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının (edebiyyat-az.com) Türkiye tümsilcisi Sayın Yalçın Yüceldir.

  • “Hece Taşları” aylık şiir dergisinin 31. sayısı yayında

    EYLÜL

    Her eylül bir hüzün tireni gelir, her hatıra bir vagona zor sığar, uzaklarda el sallayan mendiller, pencerede buğulanan özlemler, rayların altında kalan hayeller, boyunları bükük düşkırıkları, savrulup uçuşan gam yaprakları, gözünde bir gözün derinlikleri, dudağında bir türkünün yanığı, kafesinde çırpınırken can kuşun, efil efil eser bir sarı rüzgar, gözünü yumarsın kaybolmaz hüzün.
    Her eylül bir güzün sireni gelir, doğan kuyruk yavaş yavaş emekler, önce kuşlar havalanır dallardan, sonra üşümeye başlar kavaklar, yaşlı ağaçlarda bir sızı başlar, her doğan gün ile eksilir ömür, toprak yeni tohumları kucaklar, börtü böcek kışlağına yürürler, yüce dağlar beyaz düşe yatarlar, pencereler uzaklara açılmaz, vuslat yine prangaya vurulur, hasretten hasrete eklenir günler.
    Her eylül bir gözün baranı gelir, ürüzgâr savurur hatıraları, defter arasında gül yaprakları, kokusunu başkasına aldırmaz, dişi kurdun rüyası’nı okuyan, sarı özek bozkırında yedigey, olursun kendinden haberin olmaz, yarin kaşlarından bir yay yaparsın, koyarsın sadağa kirpiklerini, nereye atarsan bir kavis çizer, deler geçer yağmur bulutlarını, içinden dışına sağanak başlar, ıslanırsın uslanmazsın bir türlü.
    Her eylül bir sözün dereni gelir, sen yeter ki umudunu yitirme, gözünü gözüne değdirdiğinde, uçar bulutların dağlara doğru, ne için dışına bir yol gösterir, ne dışın içine girip kaybolur, kanında dolaşır yılkı atları, ayakların sek sek oynar toprakta, hayat ağacında çiçekler açar, sözün polenleri peteğe dolar, aklın havalanır bir yere konmaz, üstündeki mavi gökten habersiz.

  • Tayyib Atmacanın “Temize Çekilmez Ömür Defteri” yeni şiirler kitabı yayınlandı

    Kardeş Türkiye Cümhuriyetinin Kahramanmaraş şehrinde yayınlanan “Hece Taşları” aylık şiir dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tayyib Atmacanın “Temize Çekilmez Ömür Defteri” yeni şiirler kitabı Türkiye Cümhuriyetinin başkenti Ankara şehrinde BERİKAN YAYINCILIKtarafından 128 sahifa hacmında yayınlandı. Genel Yayın Yönetmeni Cuma AĞCA, Kapak Adem KONANdır.

    Yayınlanmış Eserleri

    Şiir Kitapları:

    Hüzünlerin Düğünü, Kendi Yayını, Osmaniye 1980.
    Külüngün Taşlara Çizdiği Nakış, Güneysu Yayınları,
    Osmaniye 1993.
    Sarı Kitap, Kırağı Şiir Dizisi Yayınları, Osmaniye 1997.
    Bende Yanan Türkü Sende Sönüyor, Yediharf Yayınları,
    İstanbul 2014.
    Susarak Konuşsan Gözüm Dinlese, Yediharf Yayınları,
    İstanbul 2004.
    Döş Defteri, Ardıç Yayınları, Eskişehir 2006.
    Uzun İnce Bir Türkü, Yediharf Yayınları, İstanbul 2010.
    Âşıklar Meclisi, Açı Yayınları, İstanbul 2014.
    Söz Açarı, Atışma/Şiir, Berikan Yayınları, Ankara 2014.

    Deneme Kitapları:

    Med Cezir Vakitler, İncir Yayınları, 3. Baskı. Kayseri 2017.
    Gece Vardiyası, Ardıç Yayınları, Eskişehir, 2006.
    Ebemkuşağının Altında, Yediharf Yayınları, İstanbul 2010.
    Eskişehrin Eskimeyen Yüzleri, Nar Yayınları, İstanbul 2014.

  • Hasan AKAR HOCAMIZIN doğum gününü kutluyoruz! (10 Eylül)

    hasanakarhocamiz

    BEN YÖRÜK ALİ EFE’YİM

    Sarı Tekeli Abdi’nin,
    Atmaca Aşireti’nden Fatma’nın oğluyum.
    Yetim kalmışım daha beşiğimde,
    Öz be öz Aydınlı, Türk soyluyum.

    Büyümüşüm bir andız fidanı gibi,
    Boy vermişim Menderes’in kollarında,
    Sonra Mehmet olmuşum Sarıkamış’ta,
    Kan çiçeklerinden damlayan bin bir parça.

    Ve bir gün kara bulutlar çökmüş,
    Doluşmuş Yunan sürüsü memlekete.
    Ben Türk’sem ve Yörük’sem,
    Efe yüreğim bayrak açmaz mı dağlarda,

    Daha soluklanmadan yaylalarda,
    İçmeden Dalama’nın suyunu kızanlarla,
    Yollara dökülmüş göçleri görmüşüm,
    Alhan mezarlığında zulümden, açlıktan,
    Ağlayarak dikilen taşları görmüşüm.

    Azgın akmış Menderes’in suları,
    Kan akmış, boz bulanık çamur,
    Hasret akmış Nazilli’nin sessiz suları,
    Durulmasını beklemişim sabırla,
    Suların denize karıştığı yerde.

    Sonra mavzerim ses vermiş
    Ümit olmuş Nazilli’de Erbeyli’ de
    Acı bir türkü söyletmiş düşmana
    Kan kokmuş Malgaç Demiryolunda.

    Ben Yörük Ali Efe’yim.
    Çine’de Miralay Şefik Bey
    Çiğdem Yaylası’nda Kara Durmuş Efe
    Ve Gökçen Hüseyin Efe olmuşum
    Memleketin her yerinde..

    Ben Yörük Ali Efe’yim.
    Kınalı Dokuz’un mendilinde hasret,
    Bayram günü bayrama gidenlerdenim.
    Benim de cepkenim, mendilim barut kokar,
    Atımın yelelerinden yurt sevdası eser.

    Ben Yörük Ali Efe’yim.
    Mevzu vatansa bu cennet vatanda,
    Düşerse bayrağım dara bir gün,
    Silkinir kalkarım bin kızanımla toprağımdan,
    Çıkmaz mıyım yeniden vatan için dağlara.

    *Babamın dedesi Aydın Nazilli’den gelerek jandarma olarak askerliğini yaptığı Sivas’a ,daha sonra (Yıldız Kasabası) gelip yerleşmiş.Bize köyde Aydınlar diyorlar.Yıllar sonra yazdığım bu şiiri efe yüreğimin derinliklerine kaydettim.

  • Harika UFUK.”Çekmek üzerine”

    Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

    Dünyada kadın olmak çok zor… Gazeteleri okumaya korkar olduk. Yine kadın cinayetleri, yine tecavüzler, yine darp…

    Birkaç gün “Unutmayacağız, unutturmayacağız.” söylemlerinin ardından kocaman bir sessizlik… Kadınların eziyet çekmediği bir tek gün geçmiyor. 2015’te Adana Barosu Org tr’de belirtilen istatistiklere göre sonuç şudur:

    “Temmuz’da erkekler 19 kadını öldürdü; 12 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti; bir kadını fuhşa zorladı; 36 kadını yaraladı; 10 kadın ve kız çocuğunu taciz etti.2015’in ilk yedi ayında erkekler 160 kadın öldürdü, 70 kadına tecavüz etti, 122 kadını fuhşa zorladı, 229 kadını yaraladı, 155 kadını taciz etti. Temmuz ayında toplam 78 erkek şiddeti, cinayet, cinayete teşebbüs, taciz, cinsel şiddet, tecavüz ve yaralama vakası basına yansıdı. Erkek şiddeti vakalarının yüzde 24’ü Karadeniz, yüzde 20,5’i Marmara, yüzde 20,5’i Akdeniz, yüzde 18’i İç Anadolu, yüzde 10’u Ege, yüzde 4’ü Doğu Anadolu, yüzde 2,5’i Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşandı.”

    Kırsal kesimlerde “Tarla ve miras bölünmesin.” diye akraba evlilikler sürdürülürken “Emmioğlu attan indirir.” sözü dillere yerleşmişti. Amcaoğlu isterse o kızın başkasına verilmesi mümkün değildi. Özellikle Doğu’da, Güneydoğu’da ve az da olsa Güney’de “Başlığı veren kızı alır.” felsefesi hâkimdi. Bir yanda “Berdel” uygulanırken diğer yanda şu türkü söylenmekteydi:

    “Şu derenin geveni
    Geven sarmış geveni
    Paşa’dan emir gelmiş
    Seven alsın seveni…”

    Bizim kuşaktakiler iyi bilirler, zamanımızda Anadolu’da severek evlenmek ayıp sayılırdı. Bu yüzden sevmeye korktuk. Bizim ailede de annemle babamın öğretilerine göre akraba çocukları kardeş, komşu çocukları kardeş, sınıf arkadaşları kardeş sayılırdık. Etraftaki herkesle ağabey- kardeş olduğumuz ve severek evlenmek çevremizdekilerle büyüklerimizce ayıp sayıldığı için görücü usulü dışında bir evlilik alternatifimiz olmamıştı.

    Görücü usulüyle evlendik.(Bu arada görücü usulüyle yapılan sağlam evlilikler de var elbette… En yakın örnek annemle babamın evliliği gibi…) Eşin dostun, konu komşunun, çöpçatan kadının tanıdığı, ellerinde şeffaf jelatine sarılmış beş kırmızı gülle bir kutu çikolatayla huyunu suyunu bilmediğimiz damat adayları aile boyu kapımızı çaldığında… Titrek ellerimizdeki kahve tepsileriyle bütün gözler üzerimizde iken damat adayının yüzüne bile bakmaktan çekinerek kızaran yanaklarımızla ne kâbuslar yaşadık.

    Süklüm püklüm oturuşları, utangaç halleriyle ellerini koyacak yer bulamayan damat adayları kızı alınca aslan kesildiler birden… Ve evlendikleri kadının suratına aşk ettirdikleri tokatla ellerine yer buldular. O yere öyle alıştılar ki “Patates kızartmadın.” Şak bir tokat… “Yemeği yaktın.” Şak bir tokat daha… “Evden çıkmak yasak… Annenlere gidemezsin. Ayaklarını kırarım senin!” Şak şak al sana yine dayak… “Perde açmak yasaktır. Teyp dinleyemezsin. Komşuya gidemezsin. “ Al sana tokat…

    Sadece dış görünüşüne ve mesleğine bakılarak yapılan evlilikler ne kadar da sakat oluyor. Yeterince tanımadan yapılan kötü evlilikleri bitirmek de zor… Ailenize şikâyet ettiğinizde şu cevapları alıyorsunuz: “Kocandır, döver de sever de… Severken şikâyet etmiyorsun da dövünce neden şikâyet ediyorsun?” “Bak kızım, beyaz gelinlikle girdiğin koca evinden ancak beyaz kefeninle çıkarsın.” “Çekeceksin, hepimiz çektik. Yarın çocukların olsun bak nasıl değişir? Hele bir oğlan doğur da sen gör bakalım nasıl iyi olur aranız…” Sonuç gazetelerin üçüncü sayfalarındaki haberler… Şiddete uğrayan kadınlar ve çoğu zaman yine suçlanan acı çeken kadınlar…

    Ne oldu pembe düşlerimize? Hep bu Türk filmleri yaktı bizin nesli… Mum ışığında yemekler, peçenin altına saklanmış hediyeler, kadehlerin dibinde sunulan söz yüzükleri… Sandık ki hayat tozpembe… Mumlar sadece elektrik kesildiği zamanlarda mecburen yakıldı romantizmden oldukça uzak…

    İnan Durak Taş bir şiirinde şöyle demiş:

    “Ne güzel kızlardık!
    Mesaj çekmez, Fotoğraf çekmez, Kredi çekmez,
    Zincir çekerdik.
    Ahhh çocukluğum.”

    Ah şairim çektiğimiz zincirler elimize, ayağımıza, boynumuza dolandı. Özgürlüğü kaybettik, sonra çile çeker olduk biliyor musun? Fotoğraf çeksinler. Çevrelerini iyice gözlemleyebilsinler. Hayatı tanısınlar. Sevdiklerine mesaj çekip birbirlerini iyi anlasınlar. Sevsinler, sevilsinler. Bırakalım gençler fotoğraf çeksinler, mesaj çeksinler. Evlenmek, iş kurmak, dünyayı gezip tanımak için kredi çeksinler. Biz yeterince çektik, onlar mutlu olsunlar.

  • Şəfaqət CAVANŞİRZADƏ.”Erməni ailəsinin qonağı oldum” (Hekayə)

    Bugün işğal olunmuş rayonlarımızın birinə; Zəngilana getmişdim.Zəngilandakı ikimərtəbəli evlər üçmərtəbəli olmuşdu. Yollar da fərqli olmuşdu. Hündür binaların arasında həyət evləri tikilmişdi. Qaldığımız binanın üçüncü mərtəbəsində bizi aparan erməni tərcüməçinin ailəsinin qonağı olduq. Tale elə gətirmişdi ki, uşaqlığımın keçdiyi binada yaşayırdılar.
    Deyirəm, “Bu binada yaşamışıq. İkinci mərtəbəsində. İkinci mərtəbədə kimlər yaşayır?” Sualım yersiz idi, ermənidən başqa kim yaşaya bilərdi?
    – Türk ailəsi yaşayır- dedi, təəccübləndim. Deyəsən, “türk bizim düşmənimizdir” deyəndə, ermənilər biz azərbaycanlıları nəzərdə tuturdular. Türklərdən də hər il Ermənistana gələnlər az deyildi. Başqa ölkələrdə onsuzda azəri-erməni işbirliyi olurdu.
    Xahiş elədim, türk ailəsinin qapısını döydük. Bizi yaxşı qarşıladılar. Gənc ailədilər. Evdə o qədər də dəyişiklik eləməmişdilər.Çıxmamışdan əvvəl atam təzəlikcə təmir eləmişdi evi. Öz əlləriylə!…
    Mətbəx şkafımızı necə qoymuşduqsa, elə də qalmışdı.Uşaqlıq xatirələrim yadıma düşdü, gözlərim doldu. Erməni yanımda olmasaydı, əllərimi divarda gəzdirərdim, uşaq kimi ağlayardım. Atamın oynamağımız üçün sonradan genişləndirdiyi eyvanda indi türkün uşaqları oynayırdı. Bu mənə bir az təsəlli vermişdi. Erməni uşaqları qonaq gələndən gələnə oynayacaqdılar.
    Qubadlıya da getmək istədim, erməni kimlərlə danışdı, bilmədim, dedi, növbəti gəlişdə mümkündür. İndi yerlər dolub.Turist kimi Zəngilanı xeyli gəzdim, məni pis qarşılayan, sifət edən ermənilərə hirsimi içimdə boğa-boğa göz süzdürürdüm, arxamca erməni dilində nə danışdıqlarını anlamırdım, çiynimi atırdım. Yaxşı qarşılayan ermənilərə isə, gülümsəyib, öz dilimdə ” minnətdaram” deyirdim. Başqa ölkənin vətəndaşı kimi gəlmişdim, hörmətsizlik etməyə nə onların, nə də mənim ixtiyarım yox idi.
    Dəniz necə gedib çıxıb o tərəflərə bilmədim. Yəqin, ərəblər kimi süni dəniz yaradıblar.Qayaların üstündən keçə-keçə qayıtmalı oldum.Sonra tərtəmiz suyuyla məni özünə çəkən dənizə düşdüm, ayaqlarım sərinlədi. Sərhəddə ailəmi saxlamışdılar. Sərhəddəki restorandan uzun zəncir uzanıb yolumu kəsirdi. Zənciri götürüb restoran tərəfə atdım, ətrafımı erməni polisləri necə dövrəyə aldılarsa, özümü terorçu kimi hiss elədim. Ailəmi yoxladılar, məndən başqa!…
    Məni niyə yoxlamadıqlarını soruşdum.
    – Sənə inanırıq,pislik edən adama oxşamırsan?- ermənilərin biri azərbaycanca dedi.
    – Guya ailəm pislik edəndir? – soruşdum.
    – Düşmən düşməndir!…Restoran sahibinin əmrlərini yerinə yetiririk.
    – Restoranın sahibi kimdir?
    – Azərbaycanlıdır, adını deyə bilmərəm.
    Və mən deməyə söz tapmadım. Deməli, məkanın sahibi həmvətənin də olsa, sərhədi keçdinsə, düşmən düşməndir!
    Ölkəmə keçdim, yuxudan oyandım!!!

  • Hülya ASLAN.Muhteşem şiirler

    ha

    Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

    GİDER

    Âlemi döndüren İlâhî birdir
    Bülbül’ün avazı ,güllere güldür
    Canan’nın taktığı sevda ödüldür
    Yar sinede saklı tutarda gider

    Karanlığa ışık, ilimdir, kitaptır
    Bilgeler sözü Hüsnü –Sanattır
    Bakışlarda kalan, Edeb-i tatdır
    Okuyanlar hayran olurda gider

    Dünyevi aşka olunmaz mihman
    Gönül ilacını bulmamış Lokman
    Zaman kötü zaman dillerde bühran
    Okunu yayını atarda gider

    Hülya kelâmı gönülden dizer
    Haddeden geçirir ,imbikten süzer
    Aşkın acısını hem görür,sezer
    Çeker kalemini yazarda gider.)

    GİDİYORUM HOŞÇA KAL

    Can Yücel sokağında
    Ezilmiş kaldırımlar
    Üstünde ürkek bezgin
    Ve yorgun sol adımlar
    Sarhoşum darmadağın
    Taş duvar solum sağım
    Tanrıçanın ülkesinde
    Afroditçe yalnız yitik ve kaçak
    Karanlıklar gölgesinde
    Işığa yürüyorum
    Görüyormusun?
    Yasaklı bölgelerde şairler kırgın
    Ne kalmışsa ezberimde güncele uygun
    Anlaşılmaz ağlamaklı tiz sesimle
    Hüzünlü şiirler söylüyorum
    Duyuyormusun?
    Yeniden başlamak gün- gün
    Hem de bu yaşta
    Sırf insan olduğum için
    Her seferinde sola çark dön geri,
    Dolap beygiri gibi
    Döne- döne geriye bıraktım emeğimi
    Biliyormusun?
    Doğasına uyumlu suskun ve sessiz kaya
    Yaslandığım dağ
    Nehirlerde salımsın
    Bağrına nakşettim adımı
    Yüreğinde izim var
    Yağmurlar bile sökemezken
    Sen
    Siliyormusun?
    Bak yine geçti bahar
    Araya girdi hasret
    Beni unutma seneye kadar
    Deniz gözlü yar
    Gidiyorum hoşça kal
    ”Gönül Gözü ” Hülya ASLAN 2015

  • Yalçın YÜCEL.”Sevgi İmbiği”

    175054_178868168822977_4360000_o

    Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temssilcisi

    Sevginin imbiğinden
    Süzerek çıkardım seni
    Bakışların kandırmadı sadece
    Bahçemdeki çiçekler gibiydi kokun
    İçime çektikçe
    Bir sevda çıktı ortaya
    Kucakladım

  • M Nedim Tepebaşı.”MARAŞ’TA ESKİ KURBAN BAYRAMLARI”

    Yakın zamana kadar, İbrahim as ile İsmail as arasında geçen kurban hikâyesini bilmeyen hiçbir kişi yoktu. Şimdilerde, özellikle yeni yetişen neslin büyük çoğunluğu, toplumu ayakta tutan ve bilinmesinde bu yönü ile fayda bulunan birçok olaydan haberi bile yoktur. Benim akranlarımın dahi dillerinde dolaşan:”Ramazan bayramında hüzünlenmek, kurban bayramında sevinmek gerekir!” sözü biraz da manidardı. Bu ifadenin içerisinde feyz ve bereket ayı olan Ramazan ayının bitmiş olmasına üzülmek, İsmail (a s)’ın, babası İbrahim (a s) ile birlikte imtihandan yüz akıyla çıkarak Allah’ın lütfüne mazhar oluşlarını kutlamak vardı. İbrahim (a s)’ın, bir baba olarak mutluluğu pek akla gelmezken İsmail (a s)’ın kurban edilmekten kurtulmasından dolayı sevinç gösterilmesi, yeni bir giysi alacak durumu yoksa bile kişinin giysisine bir yama yapması gerektiğine inanılırdı. Bu yüzden de kurban bayramına farklı bir değer verilirdi.
    Apartmanlaşmanın henüz kente ulaşmadığı bu dönemlerde evler, barınmanın yanında ekonomiye katkı sağlayacak şekilde yapılırdı. Hemen her evin odunluk olarak kullandığı, hayvan beslemeye elverişli, ahır diye adlandırılan bir yeri vardı. Odunluğun bir bölümünde ihtiyaca göre hayvanlar bulundurulurdu. Büyükbaş hayvanların bakımı zor olduğu ve koku yaptığı için evlerde bulundurulmazdı. Ama ramazan ayı ve kurban bayramı için özel besiye tabi tutulan küçükbaş hayvanlar birçok evde bulunurdu. Hal böyle olunca daha besili ve bakımlı küçükbaş hayvanlar kurban edilirdi. Bu hayvanlar, evdeki artıkların değerlendirilmesi bakımından da ayrı bir değer taşırdı.
    Kış aylarına rastlayan kurban bayramları, yaz ayları kadar heyecanlı geçmezdi. Yaz aylarına denk gelen kurban bayramlarındaki heyecan ve ilginin, çocuklar üzerindeki etkisi görülmeye değerdi. Evin, yaş itibarıyla henüz çocukluktan çıkmamış en büyük erkek çocuğu, varsa kendisinden küçük kardeşlerini de yanına alır, en yakın otlak veya çitlerde, Maraş tabiri ile siyeçlerde, kurbanlıkları doyuruncaya kadar yayarlardı. Koyunlar yerden yayılmayı, keçiler ise yükseklerden yayılmayı tercih ederler. Bu yüzden kurbanlığı koyun olanlar otlaklarda, keçi olanlar da siyeçlerde davarlarını otlatırlar/yayarlardı. Keçiler, ön ayaklarını yükseğe koyarak yemeyi tercih ettikleri için doyduklarında karınları dışa doğru şişer, bunu gören çocuklar da iyi otlattıklarından dolayı gururlanırlardı. Bu heyecan, kurban bayramı arifesi akşamına kadar devam ederdi.
    Günler öncesinden bıçaklar ve et satırları Maraş tabiri ile et keserleri keskinlettirilir, daha dayanıklı olduğu için çınar ağaçlarından hazırlanmış et kütükleri eskimişse yenileri satın alınırdı. Bir orman ürünü sayılan çınardan et kütüğü bulmak aslında biraz zordu, satan da alan da tedirgin hareket ederdi ama yine de alınır, satılırdı. Ateşi daha dayanıklı olduğundan, et pişirmek için meşe kömürü alınır, ızgara yapmak için eksilen şişler ve sonradan hayata giren ızgaralar takviye edilirdi.
    Bayram sabahı, yine çok erken kalkılır, yeni veya temiz elbiselerini giyen erkekler camiye giderler, cemaatle sabah namazını, vakti gelince de bayram namazını eda ederler, sonra da, biraz da aceleyle, cemaatle bayramlaşıldıktan sonra evlerine dönerlerdi. Ev halkı ile bayramlaşma, çoğu zaman kurban kesimi işinden sonraya bırakılırdı.
    Ağlayan çocukların gözyaşları ve tekbirler eşliğinde kurbanlar kesilirdi. Kurban kesilirken ağlayan çocuklar, İsmail (a s) kıssasından dolayı bunun bir ibadet olduğunu idrak edebilirler, bu yüzden de üzüntülerine rağmen mütevekkil davranabilirlerdi.
    Hemen her evde, her evde olmasa da her ailede, kurbanlık kesmesini, derisini yüzmesini, iç organlarını çıkarıp parçalara ayırmasını bilen birisi bulunurdu. Evde bunları bilen yoksa aileden bilen birisi, kendi kurbanından önce o evin kurbanlığını keserdi, adet böyleydi. Kurban edilen hayvanın, ilk önce yürek ve ciğerinden kebap yapılmak suretiyle yenirdi. Kimi kişiler sakatatı sevmediğinden, bunlardan yemezdi. Kurbanın derisi, yıllık tamir ve bakım ihtiyaçları için mutlaka ya en yakın camiye, camide böyle bir faaliyet yoksa güvenilir bir hayır kuruluşuna verilirdi.
    Genellikle, kurban eti ilk önce üçe ayrılırdı. Ayrılan üçte bir paydan biri, kurban kesemeyen yakınlar ve komşular sayısına göre bölüştürülürdü. Ayrılan bu et parçaları, evin küçük çocukları, küçük çocukları yoksa evin hanımı tarafından bu ailelere ulaştırılır, hiç değilse öğleden önce et dağıtma işleri bitirilirdi, buna da oldukça özen gösterilirdi. Kurban kesmeyen evlerle kurban kesilen evlerin et pişirme zamanlarının aynı olması esastı. Evler, büyük çoğunlukla avlulu veya bahçeli olduğu için herkes, öncelikle açık alanda, hava yağışlı olduğunda ise çardak altında et pişirir, bayramın birinci günü sokak araları kebap dumanı ve kokusu ile dolardı. Bu iş de öğle saatlerine kadar devam eder, öğleden sonra da evde bırakılan etin parçalama ve işlenmesine devam edilirdi. Daha çok bayramın ilk günü, geç saatlere kadar evlerden et parçalama sesleri duyulurdu.
    Hemen her mahallede en az bir yere kelle ütücüler tezgâh açar, bayramın birinci günü öğleden sonra işe başlarlardı. Bu iş de arkası gelmez olana kadar devam ederdi. Kelle ütücüleri, körüklerle alevlendirdikleri har ateşin üzerinde, burnundan sapladıkları uzun demir çubuklar yardımıyla kelle ve ayakları üterler, özel bıçakları ile de ara ara ütülen kılları kazırlardı, bu işlemi deri üzerinde kıl kalmayıp beyazlık görünesiye kadar tekrar ederlerdi. Ütücülerden getirilen kelleler önce büyük bir kapta suya yatırılır, bir süre öylece bekletilirdi. Büyük bıçaklarla evde temizlenen işkembe, Maraş dilinde karın, ütücüden gelen kelle ve ayaklarla birlikte büyük kazanlarda pişirilirdi. Haşlanan bu sakatatlardan hazırlanan kelle paça öğün olarak tüketilir, çok yağlı olan suyunun bir kısmı ile de tarhana ıslatılarak yenirdi. Çok ağır bir yemek veya çerez türü olmasına rağmen Maraşlılardan büyük çoğunluk bunu hoşlanarak yerdi.
    Kurban edilen hayvanın, yenmesi helal ve mubah olan her tarafı değerlendirilirdi. Küçükbaş hayvanların ince bağırsaklarının önce dış yüzeyi, sonra da çevrilen iç yüzeyi bir bıçak marifetiyle özenle, yaralamadan, kazınarak her defasında suya tutulmak suretiyle temizlenir, bir müddet suda bekletildikten sonra son bir defa daha elden geçirilerek yıkanırdı.
    Minbar doldurmak için belirli ölçülerde; çok ince kıyılmış soğan, salça, kırmızı acı biber, kıyma, sumak ekşi, tuz, karabiber ve pirinç karışımı ile harç hazırlanır. Sonra da iki elin süratli hareket eden baş ve şahadet parmakları marifetiyle, önceden temizlenip hazırlanan ince bağırsağın içine bu harç doldurulur. Doldurulan kısımlar bir simit büyüklüğünü aldığında uçları birleştirilerek iple bağlanır, sonra da tencereye yerleştirilir, üzerine iki parmak yükseklikte kapatacak kadar su konur, kaynadıktan sonra hafif ateşte, kıvamına gelesiye kadar pişirilir. Maraş’ta adı minbar olan bu yemek türüne bir kısım yörelerde mumbar dolması denilir. Çok zahmetli olmasına rağmen Maraşlıların çoğunlukla severek yedikleri yemek türlerinden biridir hâlâ. Bunlar, genellikle bayramın birinci günü, değilse ikinci günü bitirilen işler arasında yer alırdı.
    Kurban bayramının birinci günü gündüzünde et işleme ve dağıtma işleri nerede ki biterdi. İşini erken bitirenler gündüzden, değilse akşamdan sonra yaşça büyüklerden başlamak üzere, sırası ile akrabaları, komşuları ve mahallenin saygın kişilerini ziyaret ederlerdi.
    Kurban bayramının ikinci günü sabah kahvaltısı ile başlayan et pişirme işi tamamen bir et ziyafetine dönüşür, nerede ki tüm bayram günlerini kapsardı. Sarımsak, pul veya toz tam acı kırmızıbiber, karabiber ve tuzla avcarlanan kıyma, özenle şiş etrafına yassı örülen Adana Kebabın aksine parmak kalınlığında ve söbeliğinde örülür, sonra da kor ateşte pişirilirdi. Bu kebabın yakın çevreyi kuşatan kokusu kadar tadı da farklı bir lezzettedir.
    Kurban bayramı, kasap esnafı dışında birçok esnafa hareketli ve bereketli bir alışveriş imkânı getirirdi. Ramazan bayramından bir hafta, on gün öncesinden ve bayramdan sonra da yaklaşık aynı süre kadar zaman zarfında etkilenen ekmek üreticisi fırıncı esnafının benzer halini, kurban bayramı sebebiyle kasaplar yaşarlardı. Ancak Ramazan bayramının aksine ekmek tüketimi fazlalaştığı için fırıncılar bu sefer de ekmek yetiştiremezlerdi.
    Kurban bayramının Maraş için vazgeçilmez yemeği olan içli köfte olmazsa olmaz yemeklerindendi. Yapımı çok meşakkatli ve oldukça zor bir yemek olan içli köfte de bayram günleri içerisinde, daha çok da ikinci veya üçüncü günü yapılan yemeklerdendi.
    İçli köftenin önce içi hazırlanır, ikinci aşamada köfte yapılır. İçi yani harcı için bol miktarda orta derecede yağlı kıyma, önceden çok ince kıyılarak yağda sararıncaya kadar kavrulan kuru soğanla karıştırılarak kıvamına gelinceye kadar kavrulur. Bol miktarda orta irilikte doğranan ceviz içi, isteğe göre ince kıyılmış bir miktar maydanoz karıştırılarak bir miktar daha kavrulur. Bu işlem içli köftenin birinci aşamasıdır. İkinci aşamada, sade siyah kıyma ile köftelik tabir edilen ince bulgur, özlü olması için miktarına göre bir-iki yumurta, bazen ıslatılmış şehriye ilave edilerek kıvamına gelesiye kadar yoğrulur. Maraş halkı için bulgurun kabuğunun alınmadan çekilmiş olması önemlidir. Bu tür bulgur, kabuğu alındıktan sonra çekilenden daha lezzetli olur. Bir ara beyazlığına heveslenerek tercih edilmeye başlanılan kabuğu alınmış bulgurdan, son zamanlarda vazgeçilerek doğallığa yeniden dönüldüğü görülmektedir.
    Üçüncü aşamada köftenin yapım işi vardır ki bu da hem oldukça zor, hem de çok zahmetli bir iştir. Kabuklu bir ceviz iriliğinde veya biraz daha iri köfte bezesi, sol avuç içerisine yatırılarak sağ işaret parmağı veya orta parmakla işaret parmağının birleşimi ile sol avuç içerisinde sürekli çevrilmek suretiyle birkaç milim kalınlığında, yumurtadan biraz büyük elips şeklinde oyulur. Oyulan köftenin içi, boşluk kalmayacak şekilde, önceden hazırlanmış harçla doldurulur, açık kalan kısmı ise kırılmamış yumurta şeklinde el hareketleri marifetiyle kapatılır. Bu işler tamamlandıktan sonra tuzu atılmış kaynar su içerinse tek, tek ve yavaş bir şekilde bırakılan köfteler kıvamına gelesiye kadar haşlanır. Bir kaşıkla yine teker, teker köfteler su içerisinden alınarak bir süre soğumaya bırakılır. Maraş geleneğinde yufka ekmeğe sarılan köfteler henüz ılık iken, yanında salata veya ayranla yenir. Şimdilerde makine marifetiyle oyulan köfteler bu işlemi bir miktar olsun kolaylaştırmış durumdadır.
    Şimdilerde bu işlemlerden bir kısmı terk edilmek bir tarafa unutulma noktasına gelmiştir.
    *Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

  • A. Turan ERDOĞAN.”TOKAT’A DEĞER KATAN SİMALAR (1)”

    ABDÜLMECÎD-İ ŞİRVÂNÎ

    Eğitimci-Araştırmacı
    Şehirlerin de insanlar gibi kimlikleri, kıyafetleri, renkleri, hüzünleri ve mutlulukları vardır. Sahip oldukları değerleri onurla yaşar, gururla taşırlar. Dünü, bu güne taşıyan konakları, bağları, bostanları vardır. Nice hayallerin, emeklerin, yorgun, içten ve samimi hatıralarını sinelerinde barındırırlar. Hanları, hamamları, köprüleri, camileri vardır ki; her biri ayrı ayrı tarihe kayıt düşerler. Âlimleri, fâzılları, âşıkları, ozanları, sanatçıları, yazarları ve çizerleri vardır; tapu kayıtları gibi geçmiş zamanın arşivlerini tutarlar. Velhasıl şehirler, delisiyle velisiyle tarihin arka sayfalarını bazen siyah beyaz, bazen renklice günümüze taşırlar.
    “Tokat’a Değer Katan Simalar” yazı dizimizin ilkinde Abdülmecid-i Şirvani ile yola çıkarak bu güzel değeri tanımaya, anlamaya, onunla yol olmaya, hal dili ile hemhal olmaya çalışacağız.
    Şeyh-i Şirvani diğer adıyla Abdülmecid-i Şirvani Kimdir?
    Tokat’ın manevi önderlerindendir. Şirvan’da dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi belli değildir. Babası Şeyh Veliyyüddîn, Şirvan bölgesinin saygın âlimlerinden idi. İlim, fazilet, şüpheli şeylerden sakınma ve takvada çok yüksek bir dereceye sahipti.
    Oğlu Abdülmecîd’i de küçük yaştan itibaren ilim ve sohbet halkalarına dâhil ederek seçkin ve manevi zenginliğe sahip insan olması yolundaki ilk temellerini böylece atmış oldu. Abdülmecîd-i Şirvanî zekâsı yüksek, anlayış ve kavrayışının fevkalâde keskinliğinden kısa sürede akran ve emsallerini geçti. Zahiri ve bâtınî ilimlerde ilerledi.
    Manevi eğitimdeki hocası olan Mevlana Şehkubâd Hazretlerinin derslerine devam ederek kemalât kazandı. Kutlu bir gecede mütalaa ettiği bir eserle hikmet hissiyatının arttığını belirterek kalbinin sesini duydu: “Ey Abdülmecîd! Ben senin Rabbin miyim ki, gece-gündüz bana bakıyorsun? Var git, bu bağlılığını Rabbi’ne yap. Rabbine yapman daha münasiptir.”
    İncelediği kitabı derhal bir kenara koyarak bir mağaraya uzlete çekilip, tam dört sene gece-gündüz Allahü teâlâyı zikir ve tefekkür ile meşgul oldu.
    Hocası Şehkubâd vefat edince, onun yerine geçti ve insanlara nasihatlerde bulundu. Resûlullah Efendimizin işaretini ruh derinliğinde hissederek Kara Şems’i yetiştirmek için Şirvan’dan Anadolu’ya gelerek Tokat’a yerleşti.
    Abdülmecîd-i Şirvanî, asil, cömert, affedici, mazeretleri kabul edici, sohbetleri tatlı, halim, selim, merhametli idi. Kendine has bir üslûp ile çok güzel vaaz ve nasihat ederdi. Ramazân-ı Şerif ayında devamlı Mesnevî’den anlatırdı. Çok güzel Kur’an okurdu.
    1564 yılında Tokat’ta şiddetli bir tâ’ûn salgını başlamıştı. Her gün çok sayıda insan vefat ediyordu. Bunun üzerine şehir halkı; “Şeyh Hazretlerinden dua isteyelim; İnşâallahü teâlâ taûn salgını onun hayır duaları ile durur” dediler. Bunun üzerine Abdülmecîd-i Şirvanî şöyle dua buyurdu: “İlâhî! Bu musibet bulutunu, kerem ve ihsan rüzgârınla def eyle.”
    Abdülmecid-i Şirvanî Hazretleri H. 972 – M. 1564 senesinde Tokat’ta vefat etti. Kabri, vasiyeti üzerine kendi ismiyle anılan buraya, Şeyh-i Şirvanî Kabristanlığına defnedildi. “Bizi sevenler kabrimizin üzerine türbe yapmak suretiyle, bu âcizi diğer Müslümanlardan ayırmasınlar” diye vasiyet etmişti. Tokat halkı Hazretin bu vasiyetine istinaden mütevazı bir kabir yaparak O’na ve ahfadına olan bağlılıklarını ortaya koydular. Tokat halkının dualarla yâd ettiği kabir yüzyıllardır ziyaret edilmektedir. Ruhu Şad Olsun.
    ABDÜLMECÎD-İ ŞİRVÂNÎ KUDDİSE SİRRUH’UN NASİHATLARI
    Maksada Ulaşmak ve Kurtuluşa Ermek İki Şekilde Olur:
    Birisi Cennet’te, Cennet’in yüksek derecelerine kavuşmaktır. Bu, seçilmiş kimselerin hâlidir. Diğeri ise, zamansız ve mekânsız, nasıl olacağı bilinmeyen bir şekilde Allahü teâlânın Cemâl-i İlâhîsini görmektir. Bunu elde edebilmek için şu dört sebep vardır:
    1) İman
    2) Takva: Mürşid-i Kâmilin yetişmiş ve yetiştirebilen rehberin işareti ile nefisle mücadele yapılarak ahlâk güzelleştirilir. Günahlardan tamamen sakınılır. Allahü teâlâdan başka her şeyden tamamen yüz çevrilir.
    3) Allahü teâlâya kavuşmak için vesile aramaktır.
    Birinci vesile; Mürşid-i Kâmilin terbiyesinde olmaktır.
    İkinci vesile; Hocanın talebesini Resûlullah Efendimize ulaştırıp, irtibatını temin etmesidir. Bu iki vesile ile imanın ve takvanın kemaline erişilir. İslâm’ın bütün emir ve yasaklarına ve tasavvuf yolunun bütün adaplarına uyulur. Böylece talebede mârifetullah, muhabbet, sevgi hâsıl olur.
    4) Allah yolunda cihad
    Yine buyurmuşlardır ki:
    İblisin en mühim işi talebe ile hoca arasında soğukluk meydana getirmesidir. Böylece talebe, dünyada ve ahirette hüsrana uğrayarak bedbaht olur. Bu durumda sâdık talebenin ilacı sevgi ile hocasına bağlılığını yenileyip, aradaki soğukluğu gidermek ve ona itaat etmektir. Böylece şeytanın vesvesesini yıkmak, dünya ve ahiret saadetine kavuşmak nasip olur.
    “Müşfik ve şefkatli rehber yani mürşid talebesini alçak dünya için kızıp azarlamaz. Onların azarlamaları dünya için değildir. Zira dünyanın onların yanında sivrisinek kanadı kadar kıymeti yoktur. Onlar talebede gördükleri bozuk ve uygun olmayan hallere kızarlar. Kısaca kızmaları, dinin emirlerine uymakta ve tasavvuf yolundaki edeplerde olan kusurları sebebiyledir.”
    Kaynakça:
    1) Hediyyetü’l-İhvân (Süleymâniye Kütüphânesi); no:4587)
    2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.186, c.16, s. 15
    3) Ziyârât-ül-Evliyâ; s.97

  • Nihat Aymak.”ŞEHİT ÖĞRETMEN ŞENAY AYBÜKE YALÇIN”

    03/07/1995 tarihinde Çorum’un Osmancık ilçesinde Zehra-Sadık çiftinin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.
    11 Ekim 2016 tarihinde sosyal medya hesabından “Ben öğretmen oldum” mesajını paylaştı. Müzik öğretmeni olarak Batman Kozluk Çok Programlı Anadolu Lisesine atanmıştı.
    Yıllardır hayalini kurduğu öğretmenlik mesleğine kavuşmanın heyecanı içerisinde başladı görevine. Kısa sürede alıştı okuluna ve öğrencilerine. Kendi imkânlarıyla okulda müzik atölyesi oluşturdu. Öğrencilerin sadece öğretmeni değil aynı zamanda ablaları anneleri gibiydi.
    Ailesinden uzaktaydı, özlüyordu onları. Ancak anlam veremediği bir tedirginlik vardı üzerinde. 8 Haziran Perşembe günü bir arkadaşıyla sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı yazışmada şu cümleleri kuruyordu ne yazık ki! “Ailemden uzaktayım ödüm kopuyor. Ya onlara bir şey olursa, ya da bana bir şey olursa onlar ne yapar. Ölüm bu, geleceği varsa yapacak bir şey yok.”
    Söylediği Magosa Limanı türküsü ona sonunu hatırlatıyordu sanki:

    Magosa limanı limandır liman
    Beni öldürende yoktur din iman

    Ertesi gün 9 Haziran 2017 Cuma günü. Karneler dağıtılacak ve eğitim öğretim yılı sona erecekti. O da birkaç gün sonra Osmancık’a ailesinin yayına gidecek özlem giderecekti. Sabah heyecanla yürüdü okuluna. Karneler dağıtıldı öğrenciler ayrıldı okuldan. Aybüke öğretmenle arkadaşları bir yerlere oturmaya gideceklerdi. Aynı okulda öğretmen olan İzzet Gündoğdu isimli arkadaşının arabasına bindi. Arabada İzzet öğretmenin eşi ile iki öğretmen daha vardı. Hareket edip ayrıldılar okulun önünden. Biraz ilerledikten sonra gelen silah sesleri ile irkildiler. Çatışmanın ortasında kalmışlardı gündüz öğle vakti.
    Gasp ettikleri ve içerisine patlayıcı yerleştirdikleri ticari araçtan inen teröristler, Kozluk Belediye Başkanının aracına uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlemişlerdi. Gelen silah sesleri bu saldırıdandı. Arabanın arka koltuğunda oturan Aybüke öğretmen arkadaşlarına “sakin olun” deyip onları sükûnete davet etti. Arabayı kullanan İzzet öğretmen güzergâh değiştirerek çatışmadan kurtulmak istedi ancak sert, katı, acımasız ve hain bir kurşun Aybüke öğretmenin narin vücuduna isabet etmişti. O hengâmede araba bir direğe çarptı. İzzet öğretmen ambulans çağırdı. Ancak geç gelir endişesiyle hastaneye yetiştirmeye çalıştı kanlar içerisindeki arkadaşını. Ulaştırdı hastaneye ama Aybüke öğretmen İzzet öğretmenin kollarında iken ruhunu teslim etmişti aslında. Yapılan müdahaleler onu hayata geri döndüremedi. Teröristler ise, geldikleri araca binerek olay yerinden hızla uzaklaşıp Bekirhan beldesinde bulunan Jandarma Karakolu önünde askerler tarafından durdurulmak istenince aracı infilak ettirdiler. Patlamada iki asker ile bir sivil vatandaş yaralandı. Hastaneye kaldırılan askerlerden Jandarma Uzman Çavuş Soner Fazlıoğlu, yapılan müdahalelere rağmen şehit oldu.
    Kozluk’daki öğretmenler, öğrenciler, veliler ve vatandaşlar Kırmızı Yazmalı Kız Aybüke öğretmenin şahadet haberiyle sarsılıp gözyaşına boğuldular.
    Ömrünün ilkbaharında açılmamış bir tomurcuktu henüz. Hayalleri, özlemleri, arzuları, umutları vardı hayata dair. Tatile girerken kendisi değil cansız bedeni geldi Osmancık’taki baba evine. Gözyaşları sel oldu, ağıtlar yükseldi göğe. Tabutun üzerine beyaz duvak ile lise ve üniversite talebeliğinde yer aldığı folklor ekibinde taktığı kırmızı yazma örtüldü. Ne hayata ne de öğretmenliğe doyabilen yirmi iki yaşındaki Aybüke öğretmen, Beyler Çelebi Camiinde kılınan cenaze namazının ardından İlçe Mezarlığındaki Şehitlikte gözyaşlarıyla toprağa verildi.
    Ailesine, sevenlerine, eğitim camiasına ve Türk Milletine başsağlığı diliyoruz. Allah rahmet eylesin.

  • Nihat Aymak.”ŞENOBA HELİKOPTER ŞEHİTLERİ, TÜRKİYE SİZİ UNUTMAYACAK”

    31 Mayıs 2017 akşamı saat 20.55 sularında Şırnak Uludere Şenoba’dan havalandıktan üç dakika sonra yüksek gerilim hattına çarparak düşen helikopterde Tümgeneral Aydoğan AYDIN ile birlikte on iki silah arkadaşı da şehit oldu. Yüreğimizi dağlayan bu elim kazada Aydoğan Paşa ile birlikte şahadete yürüyen kahramanlarımızı rahmetle anarken birkaç cümle ile onları tanıyalım istedik.

    Şehit Piyada Albay Oğuzhan KÜÇÜKDEMİRKOL
    1970 doğumlu 47 yaşında.
    Şehidin acılı annesi Muazzez Küçükdemirkol, törene rahatsızlığı nedeniyle sedyeyle getirildi ve tören boyunca ellerini açarak oğlu için dua etti. Şehidin eşi Yasemin, kızı Zeynep ve oğlu Gökhan, tören boyunca birbirlerinin elini hiç bırakmadı.
    1 Haziran 2017 Perşembe günü Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camiinde kılınan öğle namazına müteakip Cebeci Askeri Şehitliğine defnedildi. Allah rahmet eylesin.

    Şehit Piyada Kurmay Albay Gökhan PEKER
    1974 İstanbul Çatalca Nakkaş köyü doğumlu 43 yaşında.
    Babasını yıllar önce kaybeden şehit Albay’ın annesi Nakkaş köyündeki evinde yalnız yaşıyordu. Şehidin eşi Nilay Hanım Çatalca’da öğretmenlik yapıyor ve 10 yaşındaki Kaan ve 4 yaşındaki Kerem isimli iki erkek evladıyla yaşıyordu. Kırgızistan Bişkek Büyükelçiliği’nde askeri ataşe olarak görev yaparken 15Temmuz 2016’dan sonra Şırnak’ta terörle mücadele için görevlendirilmişti.
    Köylülerinin gururu olan Şehit Aybay Gökhan PEKER zaman buldukça Çatalca’ya ailesinin yanına geliyordu. Nakkaş köyü kabristanlığına defnedildi. Allah rahmet eylesin.

    3. Şehit Jandarma Yarbay Songül YAKUT
    1976 Malatya doğumlu 41 yaşında ve bekâr. 8 yaşında iken babası rahmetli oldu. 1997 Kara Harp Okulunu bitirdi. 2 yıl Şırnak’ta Psikolojik Harekât Subaylığı yaptı. 2004’de Ankara Beypazarı İlçe Jandarma Komutanlığı yaparak Türkiye’nin ilk kadın Jandarma Komutanı oldu. Beş kardeşin en küçüğü olan ve zorluklar içinde yetişen Şehit Yarbay Songül YAKUT geçen yıl annesine Akçadağ´ın Ören Mahallesi’nde bir bahçe almış ve içerisine ev yaptırmıştı. Malatya’da toprağa verildi. Mekânı cennet olsun.

    Şehit İstihbarat Binbaşı Koray ONAY
    1979 Gelibolu doğumlu 38 yaşında.
    Eşi Pınar Hanım öğretmen. Altı yaşında Kuzey isimli oğlu ve bir yaşında Ece isimli kızı var. Bir gün önce telefonda babası Süleyman Sinan Efendiye işlerin yoğunluğundan bahsedip iftarı bir saat geç açtığını söyleyip helallik istemiş. Annesi Nahide hanımın: “Şaka de oğlum, şaka olsun” feryadı yürekleri dağladı. Gelibolu İlçe Şehitliğine defnedildi. Allah rahmet eylesin.

    Şehit Piyade Yüzbaşı Nuri ŞENER
    1985 Ordu doğumlu 32 yaşında.
    Ankara’da görev yaparken yedi ay önce geçici görevle Şırnak’a gitti. Ailesi İstanbul’da oturuyor. Babası Ural Efendi “Mayısta yanıma geldi, gezmeye götürdü, boğaz turu yaptık. Önceki gün telefonla konuştuk. Lafın bittiği yer. Benim çocuğum karıncayı incitmemiştir. Ankara’daki bombalı saldırıdan kurtuldu. Nasip buraymış. Alnına yazılmış demek ki!” diyerek gözyaşı döktü. Doktor olan eşi Melike Hanım: “Benim ciğerim yanıyor, Allah yardımcımız olsun. Türk Silahlı Kuvvetleri güçlü. Allah’ın takdiri” dedi. Şehidin annesi Fatma Hanım ayakta güçlükle durabildi. Şehidin Hakan Sinan adında üç yaşında bir erkek evladı bulunuyor.

    Şehit Muhabere Yüzbaşı İlker ACAR
    1980 Balıkesir Bigadiç doğumlu 37 yaşında.
    Uzun süre önce babası rahmetli oldu ve annesi Nurdane Hanım Balıkesir Paşaalanı mahallesinde oturuyor. Şehit Yüzbaşı İlker ACAR İskenderun’da görev yaparken bir hafta önce Şırnak Şenoba Tugay Komutanlığı’na atanmıştı. Eşi Gülçin Hanım, kızı Öykü Ada ve oğlu Yiğit Ege ile birlikte İskenderun Askeri Lojmanlarında ikamet ediyordu. 1 Haziran 2017 Perşembe günü Balıkesir Zağnos Paşa Camiinde öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazından sonra toprağa verildi. Mekânı cennet olsun.

    Şehit Piyade Kıdemli Başçavuş Mehmet ERDOĞAN
    1970 Kayseri doğumlu 47 yaşında.
    Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN’ın emir astsubayı idi. Şehit Tümgeneral Aydoğan AYDIN’ın Kayseri 1’inci Komando Tugayında emir astsubayı olarak görev yaparken geçen yıl 23’üncü Jandarma Sınır Tümeni’ne tayini çıkan Aydoğan Paşayla birlikte yeni görev yerine gitti. Komutanını 5 yıllık sürede hiç yalnız bırakmayan Başçavuş Mehmet Erdoğan onunla birlikte şahadete yürüdü. Kayseri Melikgazi İlçesi Yıldırımbeyazıt Mahallesindeki evlerinin önüne getirilen şehidimiz için helallik alınırken, 22 yıllık öğretmen eşi Rüya hanım, 21 yaşındaki oğlu Burak ve 15 yaşındaki oğlu Emre ile babası Şahin Efendi gözyaşlarına boğuldu. Şehidin cenazesi Garnizon Şehitliğinde toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

    Şehit Piyade Uzman Onbaşı Zeki KOÇ
    1975 Osmaniye Düziçi doğumlu 42 yaşında.
    Osmaniye Düziçi İlçesi Bostanlar köyünde ikamet eden baba Ali Efendi ve anne Zeynep Hanım tabuta sarılıp gözyaşı dökerken “Oğlum sana hakkım helal olsun.” diyerek dua ettiler. 18 yıldır görev yapan Şehit Zeki KOÇ Kayseri’de görevli iken geçici görevle Şırnak’a gitmişti. Eşi Fadime Hanım ve çocukları 17 yaşındaki Alican, 7 yaşındaki Emine Nur ve 5 yaşındaki Ethem Tuğra Kayseri’de ikamet ediyorlardı. İl Müftüsünün kıldırdığı cenaze namazının ardından köy mezarlığında toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

    Şehit Pilot Yüzbaşı Serhat SIĞINAK
    1985 Osmaniye Kadirli doğumlu 32 yaşında, bekâr.
    Adana Çukurova İlçesi Huzurevleri Mahallesi’nde yaşayan şehidin annesi Sema Hanım ve babası Hayati Efendi acı haberle “Sizi Serhat’ın düğününe çağıracaktık” diyerek gözyaşına boğuldular. Büyük bir kalabalığın duaları eşliğinde Adana Asri Mezarlık Şehitliğinde toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

    Şehit Pilot Üsteğmen Abdulmuttalip KESİKBAŞ
    1988 Merzifon doğumlu 29 yaşında
    Bir süre önce babası vefat eden şehidin annesi Merzifon Bahçelievler Mahallesinde ikamet ediyor. Sekiz aylık hamile olan eşi Gizem Hanım şahadet haberi ile yıkıldı. Şehidin cenazesi Merzifon Garnizon Şehitliğine defnedildi. Allah rahmet eylesin.

    11. Şehit Piyade Uzman Çavuş Hakan İNCEKAR
    1979 Amasya Gümüşhacıköy doğumlu 38 yaşında.
    İzmir’de görev yaparken Şırnak’a atanması nedeniyle eşi Satı Hanım ve oğulları 12 yaşındaki Ata Yağız ve 11 yaşındaki Yiğit Ali ile birlikte İzmir’in Menderes ilçesinde ikamet ediyorlardı.
    Merzifon Tekke mahallesinde yaşayan babası İsmail Efendi ve annesi Nurdane Hanım güçlükle ayakta durabildi. Eşi Satı Hanım havacı asker kıyafetiyle uğurladı Şehit Uzman Çavuş Hakan İNCEKAR’ı. Merzifon’da toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

    Şehit Teknisyen Başçavuş Fevzi KIRAL
    1982 Manisa Akhisar doğumlu 35 yaşında
    İzmir Gaziemir Ulaştırma, Personel Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığında görevli olan şehit Fevzi KIRAL on gün önce geçici görevle Şırnak’a gitmişti.
    Tören esnasında şehidin annesi Nurdan Hanım, babası Sabri efendi ve ağabeyi Yüzbaşı Hürşehit Kıral, tabuta asker selamı verdi.
    Şehidin eşi Nirgül Hanım ve kızları Sude Nur ile Zehra tabuta sarılıp üstündeki fotoğrafı öptü.
    Akhisar Beyoba mezarlığında dualarla toprağa verildi. Allah rahmet eylesin.

  • Güldərən VƏLİYEVA.”BOYNUMA DOLANAN HİCRAN QOLUYMUŞ”

    Sənlə görüşümə gəlməz gümanım,
    Boynuma dolanan hicran qoluymuş.
    Vüsala yetməyə yoxdur gümanım,
    Eşqin-məhəbbətin sanki yoxuymuş.

    Qəmli könlüm ha alışa, ha yana,
    Arif odur hay eşidə, hay ana.
    Haçalandı ömrüm yolu hayana,
    Ayların, illərin həsrət yoluymuş.

    O keçən günlərim gəlməz yadına,
    Qıyarsanmı Güldərəni yad ana?
    Hicran günlərini yazdın adına,
    Sən adlı sevincim qəmlə yoğrulmuş.

  • Şəlalə ADİLQIZI.”Ağ yol”

    Bəmbəyaz saçlarım
    Hər dənəsi bir ağ yoldur.
    Hərəsi bir dərd yolunda
    Ağarıbdır, uzanıbdır.
    Dərdlərim uzandıqca
    Saçlarım uzandı.
    Qəm-kədər çoxaldıqca
    Saçlarım ağardı.
    Saçlarım dərdlərimin sayı qədərdir.

    Ağ tellərimin hərəsi bir yol,
    Bu yollar hörükdədir,
    Ətəyi də düyünlüdür.
    Ömür yollarım dolaşıq,
    Çalın-çarpazdır.
    Sonu da hörüyün ucu tək düyünlüdür.
    Saçlara qar yağanda saçlar ağarmır,
    Başa dərdlər yağanda
    Saç ağarır…

  • Əziz MUSA.Yeni şeirlər

    em

    Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü,
    “İlham çeşməsi” qəzetinin təsisçisi və baş redaktoru,
    Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü

    ÇOXALIR

    Baxan yoxdu nəsiyyətə, söhbətə,
    İbdi çoxu üzün tutur qürbətə,
    Dözmək olmur ayrılığa, həsrətə,
    Ayrılıqdan dərd çəkənlər çoxalır,
    El-obadan perikənlər çoxalır.

    Yol-irizi çayır basır, bağlayır,
    Bu ayrılıq ürəkləri dağlayır,
    Həyət-baca yetim qalıb, ağlayır,
    Dərd səpənlər, qəm əkənlər çoxalır,
    El-obadan perikənlər şoxalır.

    Yapınçıdan ayrı düşür çobanlar,
    Bağ-bağçadan əlin çəkir cavanlar,
    Qəm gətirir gələn günlər, zamanlar,
    Qərib yurda kül tökənlər çoxalır,
    El-obadan perikənlər çoxalır.

    Belə getsə boşalacaq kənd-kəsək,
    Məzarları dağıdacaq yel, külək,
    Heç bilmirəm nə oyundu, nə kələk,
    Baxışlarda duman, çənlər çoxalır,
    El-obadan perikənlər çoxalır.

    Qərib ruhlar yer tapmayır özünə,
    Qürbət baxmır qəriblərin üzünə,
    Ata, ana burda döyür dizinə,
    Yad ellərdə ev tikənlər çoxalır,
    El-obadan perikənlər çoxalır.

    GƏLMİR

    Ar-namus biilməyən adam,
    Gözə gəlmir, Əziz Musa.
    Əyrilərə gələn fürsət,
    Düzə gəlmir, Əziz Musa.

    Xoş olur yazın nəğməsi,
    Şirindi bülbülün səsi,
    Ha axtar gülün qönçəsi,
    Sözə gəlmir, Əziz Musa.

    Hər sözün üstündə əsək,
    Sevgisiz köklənməz ürək,
    Köhnənin qədrin bilməsək,
    Təzə gəlmir, Əziz Musa.

    Həyat nədi bilməz naşı,
    Vermə yelə yayı, qışı,
    Hər insanın ömür yaşı,
    Yüzə gəlmir, Əziz Musa.

    Yurd-yuva qiymətli inci,
    Bu qismətdən nə küs, inci,
    Dünyanın bir xoş sevinci,
    Bizə gəlmir, Əziz Musa.

  • Əliağa KÜRÇAYLI.”Bəndəm”

    Ömür karvan keçən yollara bənzər,
    Ona yük olmasın, dövlət, simü-zər.
    Ayı keşməkeşli ilə bərabər;
    Günü əsr boyda bir aya bəndəm,

    Getsəm də nə qədər kəndə, şəhərə,
    Baxsam da cənnətə bənzər yerlərə-
    Dənizlər deyəndə bəhri – Xəzərə,
    Çaylarda Kür adlı bir çaya bəndəm.

    Mənim doğma anam – Azərbaycanım,
    Taleyim, vüqarım, eşqim, həyanım,
    Yolunda ölümə hazırdır canım,
    Ey Vətən, ey Vətən, bir haya bəndəm!

  • Görkəmli Azərbaycan şairi Əliağa KÜRÇAYLI haqqında deyilənlər

    “Bu cavanın böyük gələcəyi var. Mən onun əsərlərini oxuyanda öz gənclik illərimi xatırlayıram”
    Səməd Vurğun. (xalq şairi).

    Əliağa Kürçaylı poeziyada ardıcıl surətdə işləyən,çalışan, çox yazan, özü də əsasən yaxşı yazan şairlərimizdəndir.
    Cabir Novruz.(xalq şairi)

    İstəkli qələm dostumuz Əliağa Kürçaylı bu gün sıralarımızda olmasa da, qiymətli əsərləri səfərindən qalmayacaq. Onların son mənzili, son dayanacağı həmişə oxucuların könül aləmi olacaq.
    Bəkir Nəbiyev (akademik)

    Günlər keçəcək, şerlərin gəzəcək dodaq-dodaq sənsiz, Məhəbbətin gəzəcək ürək-ürək sənsiz.
    Rəsul Rza (xalq şairi)

    Nəğməsində Kür harayı, nəfəsində Muğan düzü-
    Ömrü boyu oxuduğu kitab idi Muğan düzü.
    Məmməd Araz (xalq şairi)

    Mən Əliağa Kürçaylını, 1980 – ci ildə vəfat etsə də,bu gün bizimlə bir sırada addımlayan, sabaha doğru addımlarımızda bizimlə bir olan, sevincimizdə də, kədərimizdə də görünən bir şair kimi hiss edir, duyuram.
    Vaqif Yusifoğlu (şair)

  • Görkəmli Azərbaycan şairi Əliağa KÜRÇAYLI

    Vəliyev Əliağa Həsənağa oğlu (Əliağa Kürçaylı) — şair, dramaturq, tərcüməçi, 1951-ci ildən Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü.

    Əliağa Həsənağa oğlu Vəliyev 1928-ci il fevral ayının 20-də Salyan rayonu Kürqaraqaşlı kəndində doğulub. Orta məktəbin 9-cu sinfindən təhsilini yarımçıq qoyub, 1944-1946-cı illlərdə Zaqafqaziya Dəmir Yolu İdarəsinin Salyan şöbəsində mühasib işləməyə başlayıb.Daha sonra Bakı Təbabət Texnikumunda birillik mühasiblər kursunda oxuduqdan sonra baş fəhlə olmuş, Rusiya Dram Teatrında eyni vəzifəyə dəyişilmişdir (1946-1947). Bu dövrdə onda poeziyaya güclü maraq oyanmışdır. “Sənin gözlərin” adlı ilk şeiri ilə (“RUSİYA GƏNCLƏRİ, 1946) ədəbiyyata gəlişi uğurlu olmuş, mərkəzi və respublika dövri mətbuatda müntəzəm çıxış etmişdir. Moskva radio qovşağında redaktor işləmiş, yaşlı yazıçıların I . müşavirəsində iştirak etmişdir (1947). Bakıda fəhlə gənclər orta məktəbinin son sinfini bitirib İİO-nun Filologiya fakültəsinə daxil olmuşdur. Onu M.Qorki adına Ədəbiyyat İnstitutuna təhsil almağa göndərirlər, abu-havası düşmədiyindən geri qayıdıb universitetdə təhsili davam etdirir (1949-1954), eyni zamanda “Diaform” qəzeti redaksiyasında ədəbi işçi, nsksnavə incəsənət” qəzetində şöbə müdiri (1953-1955) işləyir. Bakıda ali ədəbiyyat kursunun dinləyicisi (1955-1957), “Azərbaycan gəncləri” qəzeti redaksiyasında şöbə müdiri (1959-1965), “Azərbaycan” jurnalı redaksiyasında məsul katib, Azərbaycan Yazıçılar İttifaqı nəşriyyat şöbəsinin rəisi (1965-1966), “Literaturnıy Azerbaydjan” jurnalı redaksiyasında məsul katib, Azərbaycan Dövlət Nəşriyyatında redaktor (1966-1967) işləmiş, sonra bir müddət yaradıcılıq fəaliyyəti ilə məşğul olmuş, yazıçılar ittifaqında dramaturgiya bölməsinə rəhbərlik etmiş (1975), “Yazıçı” nəşriyyatında (1978-ci ilin mayından ömrünün axırınadək) baş redaktor olmuşdur.
    1980-ci il fevralın 11-də vəfat etmişdir.

    Mükafatları

    Azərbaycan SSR əməkdar incəsənət xadimi — 30.07.1979

    Ədəbiyyat siyahısı

    1. Arifin bağçası. Bakı: Uşaqgəncnəşr, 1953, -16 səh.
    2. Salam gələcək illər. Bakı: Azərnəşr, 1954, -112 səh.
    3. Səfərə çıxıram. Bakı: Azərnəşr, 1956, 212 səh.
    4. Gözəllik. Bakı: Azərnəşr, 1958, 56 səh.
    5. Cavabsız məktublar. Bakı: Azərnəşr, 1960, 76 səh.
    6. Nargindən əsən külək. Bakı: Uşaqgəncnəşr, 1961, S səh.
    7. Şeirlər. Bakı: Azərnəşr, 1963, 90 səh.
    8. Əsmər və Zəfər. Bakı: Azərnəşr, 1964, 32 səh.
    9. Durnalar cənuba uçur. Bakı: Gənclik, 1967, 255 səh.
    10.Seçilmiş əsərləri. Bakı: Azərnəşr, 1969, 488 səh.
    11.Yollarda axtar məni. Bakı: Gənclik, 1970, 180 səh.
    12.Həyatın dolayları. Bakı: Azərnəşr, 1973, 232 səh.
    13.Dünya ovcumdadır. Bakı: Gənclik, 1976, 243 səh.
    14.Bütövlük (şeirlər və poemalar) Bakı:Yazıçı, 1978, 60 səh.
    15.Ülkər (şeirlər və poemalar) Bakı: Yazıçı, 1980, 23 səh.
    16.Qəlbin sıxılsa əgər… (şeirlər və poemalar) Bakı:Yazıçı 300 səh.
    17.Seçilmiş əsərləri. Bakı: Azərnəşr, 1989, 344 səh.
    Şeirləri Xəzər Universiteti Nəşriyyatı tərəfindən çap olunan Azərbaycan Sevgi Poeziyası toplusunun İkinci kitabına (Bakı, 2009) daxil edilmişdir (Tərtibçi: Hamlet İsaxanlı).

    Tərcümələri (ruscadan)

    1. Sergey Yesenin. Şeirlər və poemalar. Bakı: Azərnəşr,
    1965, 182 səh.
    2. Sergey Yesenin. Qadına məktub. Bakı: Gənclik,
    1971, 170 səh.
    3. Aligyeri Dante. İlahi komediya. Bakı: Azərnəşr,
    1973, 546 səh.
    4. Sergey Yesenin. Şeirlər və poemalar. Bakı: Azərnəşr,
    1975, 253 səh.

    Dövri mətbuatda.

    1. Yusifli Vaqif.Dünya səndən kimlər keçdi: Əliağa Kürçaylı haqqında Söz // 525-ci qəzet.- 2012.- 15 sentyabr.- N 167.- S. 26.
    2. Əliağa Kürçaylı // Kaspi.- 2010.- 27-29.- N 209.- S. 15.
    3. Vahid Təranə. Əliağa Kürçaylı adlı bir şair vardı // Mədəniyyət.-2011.- 25 noyabr.- №87.- S. 12.
    4. Kürçaylı Əliağa.Mənim nəyim var? : Şeir / Ə. Kürçaylı // Yeni Azərbaycan.- 2011.- 05 fevral.- № 22.- S. 11.
    5. Əlövsət Bəşirli. Çıxıram qəlblərin səyahətinə:{Şair Əliağa Kürçaylı} // 525-ci qəzet.- 2010.- 18 dekabr.- № 232.- S.21.
    6. Şəhla Qaryağdıoğlu.Dünya mənə zindan oldu: {Şair Əliağa Kürçayının 80 illiyi} // Mədəni-maarif.- 2008.- № 11.- S. 45-52.
    7. Qulam Sadıq.Bahar ömürlü şair: {Əliağa Kürçaylı} // Mədəniyyət.- 2008.- 14 iyun.- № 52.- S. 12.
    8. Hacızadə Nahid.Ellər xatırlayar məni: {Əliağa Kürçaylı-80} //
    Ədəbiyyat.- 2008.- 11 iyul.- № 26.- S. 3.

    Əliağa Kürçaylının sözlərinə bəstələnmiş mahnılar.

    1.”Gəl barışaq” – Mus: Elza İbrahimova.
    2. “Gedək üzü küləyə” – Elza İbrahimova.
    3. “Mən sənin yanına gəlirdim” – Elza İbrahimova.
    4. “Səslə məni” – Elza İbrahimova.
    5. “Buludlar” – Vasif Adıgözəlov.
    6. “Mən gəzirəm hər yanı” – Vasif Adıgözəlov.
    7. “Qarabağım mənim” – Zəfər Cəfərov.

    İnternetdə