Mehmet HASRET.”Ağır kefe, baskın tarafı keşif”

“Her dili bilirim; İngilizce, Almanca, (falan filân)sızca, kuş dili, beden dili, bilinmezlik dili; üstelik bunları acımasızca bilirim…”

…bir kederi saklama biçimleri’nden bilirim…

…“üzerine düşünülmüş bilinç”, üzerine düşünülmüş görü; bu, her şeyden farklı, başka bir ifade…

Nereden, ne halde ve nasıl geçiyorsak, sürtünüp geçtiğimiz her anlık mekânın, onlar üzerindeki her şeyin izi kalıyor üzerimizde; üzerine düşünülen zaman gibi, geçen zaman üzerine düşünülmüş olandır belki…

Buruşuk surat, ekşimeyi bıraksa da geride, aslında rahatlamış haliyle buruşuyor; el ele yürüyen anne ile çocuk, el ele yürüyen iki gülümseme olarak ve çevrelerindeki anlam örgüleriyle birlikte yürüyor… Ellerini bırakmış olsalar da bir an bile geride, bizde bıraktıkları geçmeli ve (geçme)siz anlam hiç değişmiyor… İç içe geçmeli anlam provokatörlüğü… Öncelik ve sonralıktan öte, hepsi bize ait olan bir zamana kalıyor…

Gören göz, kişisel çizgilerden öte, zaman kıyılardan münezzeh anlamlarıyla onları görüyor ve işaretliyor… Herhangi bir gizli yüzde ise bu durum, en mutlu sahnenin şahitliği şeklinde gelişmiş olsa bile, derin bir umutsuzluğun, çer çöpten bir iç dünyanın yansıması olan bir çöküntü halinin dış dünyadaki dekoru oluyor…

“…üzerine düşünülmüş bir keder midir insan yoksa…”

Dergi Editörü.”Son ve tek kıvılcım”

Kardelen, bu sayıdan itibaren 7,50 lira. Kâğıt fiyatlarının fahiş oranda yükseldiği bir dönemde mecburî bir artış.

Az sonra söyleyeceklerim, şikâyet değil durumun tespiti. Çok uzun yıllardan beri derginiz 5 liraydı. Yazı, çizi her türlü fikir veriminin telifsiz yayınlandığı, dizgisinin, kapaklarının, il içi dağıtımının gönüllülük esasına dayalı olarak ücretsiz veya çok cüz’î rakamlarla yapıldığı Kardelen’de, sadece baskı ve il dışı dağıtımının bile derginin üzerinde yazan ederinin çok üzerinde maliyetleri bulunduğunu belirtelim.

Ama esas problem bu değil. Asıl, derdiyle dertlendiğimiz milletimizin, bütün insanlığın hali üzüyor, bizi. Okumuyoruz, okuyamıyoruz, okutmuyorlar. Hal böyle olunca tefekkür etmiyoruz, edemiyoruz. Yaradılış gayemizin uzağında, sınırlarını bizim çizmediğimiz bir hayal ve hiçlik dünyasında ömür tüketiyoruz. Gazete, kitap, dergi yani fikir, her geçen gün bizden uzaklaşıyor. Fiyat artışı bahane. Dün okumadık ki bugün bahane üretelim. Nasreddin Hoca’nın “ben senin gençliğini de bilirim” kerameti aynıyla tecelli ediyor.

Hem dünyada, hem ülkemizde koca koca gazeteler basılı halinden vazgeçiyor. Durumu kurtarmak adına şimdilik internet sayfalarını yayında tutuyorlar. Gökteki yıldızlar kadar yalnız birkaç düşünen adamın bir araya gelip kurduğu dergiler, son sayılarıyla yayın hayatına veda ediyor. Bugünden sonra kendi imkânlarıyla kitap bastırmak ancak Don Kişotluk bir cesaret. Sayfalarımızda okuyacaksınız, az okunan gazetelerin, hiç okunmayan yazarları medyanın ölümünü ilân ediyor.

Varsa yoksa sanal âlem. Onlarca sosyal medya kuruluşu, Allah’ın “oku” emrine muhatap insanlığı geri dönüşü olmayan acı bir sona sürüklüyor. Cep telefonları, uzun bir zamandır en yaşlımızdan en küçüğümüze hepimizin hayatının vazgeçilmezi oluverdi. Dünyaya gözünü yeni açan bebeklerin, hayata dair ilk tepkisinin cep telefonunun ekranını kaydırma hareketi olması bütün anne babaların dikkatinden kaçmıyor.

Bu mevzuda söylenecek, yazılacak çok şey var. Ama zaten bu yazıyı okuma zahmetinde bulunan ne demek istediğimi fazlasıyla anlıyor. Okumayan için de Allah’ın yardımını ümit etmekten başka elden ne gelir.

Yukarıda da söyledim, durum tespiti yapıyoruz. Halimize üzülüyoruz ama halimizden şikâyetçi değiliz. Bağlı olduğumuz imanın bize ayakta kalma mükellefiyeti yüklediğine ve bizi anlayacak düşünen adamların hâlâ ve her şeye rağmen var olduğuna inanıyoruz.

Kardelen ve emsalleri, internet aracılığıyla estirilen sam yelinin çöle döndürdüğü kültür dünyamızın son vahaları. Fırtınalı denizlerin fındıkkabuğu gibi salladığı gemilerin, sığınılacak son limanları. Ve dua yerine geçmesi ümidiyle, rahmetli Üstad’ın benzetişiyle “Arsadaki odun yığının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz!”…

“… arsadaki odun yığının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Odunların üstüne yıllar ve asırlardır, yağmadık yağmur, düşmedik kar kalmadı. Onları küf basmış, pas yutmuş, rutubet bürümüş; üstelik Garp dünyasının bütün kanalizasyonları bu odunların üzerine akmıştır.

İşte, arsadaki böyle bir odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Kim bilir hangi muazzez velinin mangalından sıçradık, hangi mübarek mü’minin fenerinden damladık, hangi muhterem mustaribin sigarasından düştük de; bu, süngerlerden daha ıslak ve çöp tenekelerinden daha kirli odun yığınının bir köşesinde karargâh kurduk.

Bu odun yığını, uzaklarda, çok uzaklarda, ormanı temsil eden ve her gün bir ağacı daha köklerinden koparılıp mahut arsadaki yığına atılan münezzeh Türk milletinin içinde menhus bir zümredir; ve işte biz, böyle bir odun yığınının gizli bir köşesinde, tek bir kıvılcım noktasıyız.

Dâva, bu odun yığınını, büyük ve ebedî oluş hummasıyla çatır çatır yakmak, onun alevleriyle güneşi soldurmak; ve üzerinde, kir, pas, küf, rutubet ne varsa, hepsini birden buhara çevirmek…”

Allah, kabul etmeyeceği duayı ettirmez.

İnanıyoruz…

İyi okumalar…

Özgür Alkan ALKIŞ.”Bilgelik çağına doğru”

İlkel çağ-Tarım ÇağıSanayi Çağı- Enformasyon Çağı-Bilgi Çağı:
İnsanlığın üretim biçimlerine göre, avcı toplayıcı toplum, tarım toplumu, sanayi toplumu, enformasyon toplumu gibi evrelerden geçtiği varsayılıyor. Oysa bilgi çağı olarak tercüme edilen kavram Batıda daha doğru olarak enformasyon çağı olarak adlandırılıyor. Mesele, enformasyon çağından bilgi çağına nasıl geçeceğimizdir.

İlkel toplumda, insan tabiatın verdiğiyle veya ondan doğrudan elde ettiğiyle yetinirken, tarım toplumunda ekip-biçerek daha çok üretmeyi bunu depolamayı şehirleşmeyi ve şehirli bir yönetim biçimi kurarak devletleşmeyi başarmıştır. Göçebe toplum yapısında da tarım toplumunun bir türevi olarak aslında hayvancılığa bağlı bir yaşama döngüsü üzerine kuruludur.

Tarımsal üretimin ana girdisi toprak, hayvancılık ve kol emeği olmuştur. Sanayi toplumu döneminde, toprağın yerini sermaye malları yani makinalar ikame etmiştir. Mekanik düşünce ve bu teknolojinin ürünü olan makinalar sanayi toplumunun temel belirleyici unsuru olmuştur. Sanayi toplumunda zenginlik ve refah artışının kaynağı sermaye malları olmuştur.

Değindiğim gibi, bilgi çağı (age of information) esasında Batıda bilgi teknolojileri yerine kavramın doğru çevirisiyle“enformasyon çağı” kavramı kullanılmaktadır. Enformasyon ise bir “haber”dir. Haber ise ne sübjektif ne de objektif bir değer yargısı içermez. Enformasyonu bilgiye dönüştüren ise yetişmiş insan kalitesi ve onun yüklendiği ahlâkî seviyedir. Enformasyon çağını bilgi çağına ve sonra bilgelik çağına dönüştürmek ana hedef olmalıdır. Ülkemizin ve dünyanın bilgi veya bilgelik çağında olduğunu iddia etmek çok safça bir iddia olacaktır.

Enformasyon çağı, servet yaratmada (enformasyondan/haberden bilgiye dönüşerek ) bilginin öne geçtiği dönemi tanımlamak için kullanıldığında anlam kazanan bir kavramdır. Batılı düşünürlerin aceleci iddiasına göre : “maddi sermayenin yerini zihinsel sermaye almıştır. Zihinsel sermayenin belli bir yere sınırlanmayan yapısı, bütün yönetim ve toplum ilişkilerini değiştirmiştir.” Oysa enformasyonun bilgiye ve bilgeliğe dönüşüp dönüşmediği ana kriter olmalı ve hüküm buna göre verilmelidir.

Enformasyon toplumunun araçlarından biri olarak İnternet ise yukarıda da değindiğim gibi esasında herhangi bir değer yargısı veya ahlâk içermeyen haberler toplamıdır. Bu enformasyonun bilgiye dönüşmesi sayesindedir ki üretim biçimlerini, sermaye ve kol emeğini zihinsel emekle değiştiren bir çağın unsuru olmuştur.

Başka bir anlatımla; özü itibarıyle bir enformasyon ağı ve bir araç olan internet üzerine var olan enformasyonu “bilgi”ye dönüştürmek “bilgelik” gerektiren ve nihaî hedefi de bilgelik olması gereken bir çabadır.

Diğer Araçlar:
Enerji :

İnternet bu yeni bilgi çağının ve bilgelik çağının bir aracı ve bazen de unsuru ise bundan da önemli araç ve unsurları görmezden gelmek bizleri tümüyle bir yanılgıya sürükleyecektir.

Pek çok savaşın sebebi dünya ekonomisinin ve tüm dünya milletlerinin ana mücadele ekseni, enerji olduğuna göre, enerji alanında da bir dönüşüm bu yeni çağın ana unsuru olmak gerekir.

Sanayi toplumlarında Batı enerji ihtiyacını karbon temelli yakıtlardan elde etti. Önce kömür akabinde petrol ve türevlerinin elde edildiği tüm coğrafyalarda savaş, kıyım ve kaos olması bu mücadele sebebiyleydi. Bunu ikame etmek için de nükleer enerjiyi kendi tekeline aldı. Batılı ülkeler dışında nükleer enerji üretimine erişimi olan ülke olmaması da Batı hegemonyasını besleyen ana temeldi.

Bilgi çağında bu düzen sürdürülemez. Bilgi çağına ulaşıldığında Enerjinin adil üretimi, adil paylaşılması tüm çatışmaları da anlamsızlaştıracağından gerçek mânâda dünyanın ihtiyacı “enerji adaleti”dir.

Sanayi toplumu döneminde petro karbon bağımlısı enerji, geç sanayi toplumu döneminde de nükleer enerjiyle beslendi. Ancak bu artık böyle olmak zorunda değil. Bu durumu değiştirecek yeni bilgi teknolojileri yenilenebilir enerji ve nihayetinde nükleer füzyondur. Nükleer füzyon nükleer enerjinin tersidir. Atomun parçalanması değil, güneşte milyarlarca yıldır olduğu gibi hidrojen atomunun helyum atomuna dönüştürülerek, çevreyi kirletmeyen temiz ve neredeyse sonsuz bir enerji kaynağıdır. ABD’nin MIT üniversitesinde 2018 Mart ayında yapılan şu duyurudan da anlaşılacağı gibi 15 yıl içerisinde ticari ve çalışabilir bir reaktör üretme hedefine yaklaşmış bulunmaktadır. (http://news.mit.edu/2018/mit-newly-formed-company-launch-novel-approach-fusion-power-0309) Bilgi toplumu seviyesine ulaşmış ülkelerde de çok benzer çalışmalar yapılmakta ve umut verici sonuçlar duyurulmaktadır.

Sonsuz ve temiz enerjiye ulaşıldığında bunun, dünya devletleri, ekonomisi, toplumları üzerinde nasıl etkisi olacağı, orta doğudaki savaşlardan tutun, Arap coğrafyasındaki ABD tarafından desteklenen diktatörlüklere ve hepsinden önemlisi yeni bir çağa vücut verecek üretim biçimlerine nasıl devrim niteliğinde dönüşüme yol açacağını bilmem izaha gerek var mıdır?

Bu dönüşüm gerçekleştiğinde yani bu bilginin nasıl kullanılacağını ve paylaşılacağını ve dolayısıyla enerjinin adil paylaşımıyla dünya barışını ve refahını sağlamak için ana unsur yine “bilgelik” olacaktır.

Yapay Zekâ – Robotik
Yapay zekâdan kasıt kendi kendine öğrenme ve karar verme yeteneği olan makinelerdir. Yapay zekâ teknolojileri, savunma sanayinden sağlık ve tıp, üretim yöntemlerinden tüketim biçimlerine kadar insan hayatını kolaylaştıran dönüştüren bir araç olacaktır. Şu anda bile kullandığımız pek çok, bilgisayar, telefon, otomobil, makine ve araç yapay zekânın nimetlerinden faydalanmaktadır. İnsanlığın önündeki en büyük fırsat ve en büyük tehdidin yine yapay zekâ olduğunu söylemek ve ayrı bir yazı konusunu hak eden bu konuda bu kadarıyla yetinmek yerinde olacaktır.

Kuantum bilgisayar – Bilgi teknolojileri
Verileri kuantum mekaniğine göre işleyen ve ileten bilgisayarlara kuantum bilgisayarı adı verilir.

Bir kuantum bilgisayar ile normal bir bilgisayarı ayıran en önemli fark bilgi işleme şeklidir. Transistörler ve silikon yongalar kullanan klasik bilgisayarlarda, bilgiyi işlemek için ikili kod kullanılır. Bitin iki temel durumu olduğunu biliyoruz – sıfır ve bir. Bir bit sadece bu durumlardan birinde olabilir. Bir kuantum bilgisayar gelince, olay süperpozisyon ilkesine dayanır ve bit yerine kubit olarak adlandırılan kuantum bitleri kullanılır. Bilim adamlarına göre, kuantum bilgisayarlar mevcut bilgisayarlardan milyonlarca kat daha güçlü olacak.

Kuantum bilgisayarlar, tüm bilgi işleme kapasitemizi değiştirecek. Kriptografik araçlar ve şifreleme algoritmaları yetersiz kalacak, daha önce binlerce yıl sürecek hesaplamalar dakikalar içerisinde yapılabilecek.

Bilgelik Çağı
Yukarıda andığım 3 temel dönüşüm insanlığın binlerce yıldır yaşadığı dönüşümlerin en keskini olacak. Daha öncekileri ıskaladık. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi ıskaladık. Bilgi toplumuna geçişi de eğitime yatırım yaparak ıskalamayalım. Bilgi toplumuna geçiş bu saydığım üç ana araç üzerine oturacak ve tarihin akışını tümden değiştirecek. Bunun için de buna uygun insan kaynağına yatırım yapmalı ve eğitim sistemimizi tümden değiştirmeliyiz. Önceki dönüşümlerde mazeretlerimiz vardı ancak bunu yapmamak için mazeretimiz ancak aymazlık olabilir çünkü bu dönüşümler için gereken kaynaklar elde edilecek faydayla kıyaslandığında çok küçük seviyededir.

Bilgi toplumuna geçiş eğer özünde bilgelikten beslenme bilgeliğe ulaşma amacını içermiyorsa, ahlâkî temeli yoksa öncekiler gibi hem kendi toplumumuz hem de dünya için yıkıcı ve hatta yok edici olacaktır. Bilgi çağı değil “Bilgelik çağı” ana hedef olmalıdır.

Necip Fazıl KISAKÜREK.”Makine”

Radyoların günlerce “anarşiyi gidermeye ve reformları gerçekleştirmeye memur başbakan namzedi” diye bahsettiği bir Başbakan, yani kötülükleri götürmesi ve iyilikleri getirmesi beklenen iddialı zat namzetlik günlerindeki konuşmalarında şöyle bir lâf etmişti:

–Makineyi yapacak makineyi yapmak… Hedefimiz budur!

“Makineyi yapacak makine yapılmadıkça makinenin sömürücü ve öldürücü bir şey olduğu” tezi ve “makineyi yapan makine” tabiri doğrudan doğruya Büyük Doğu’nundur ve kaynağını göstermemiş olmasına rağmen Kandıralı Nihat Bey’in bu iktibası bizce memnuniyete şayandır. Keşke bütün Büyük Doğu ideolocyasını iktibas etse de kaynak göstermese…

Şu var ki, felsefî mânâda makineye ait bu kültüre ulaşmış olmak, makinenin mahiyetini kuşatan büyük mânâya sahip bulunmak mânâsına gelmez.

Makinenin mahiyetini kuşatan ve kökünü Birinci Dünya Harbiyle atan büyük mânâ şudur:

19. Asrın ikinci yarısından sonra makine terakkileri gitgide insan tahakkümünden çıkacak ve aksine, insanı tahakküm altına alacak bir mahiyet göstermeye başlamış; ve insanoğlunun azat kabul etmez kölesi makine, hususiyle Birinci Dünya Harbinin arkasından, çelikten o mankafa haliyle efendilik tahtına oturtulmuştur. Bu edebiyatı da, makineyi azizleştirme mânâsına (materyalist) Moskof dünyası körüklerken, makinenin getirdiği ruhî “dacret-sıkıntı” ve hafakanı dile getirme ve ilacını arama bakımından da (kapitalist) ve (spiritüalist) âlem harekettedir.

İşte Nâzım Hikmet:

“Trum, trum, trum

Makineleşmek istiyorum!”

Ve işte Fransız şairi (Süperviyel):

“Binbir başlı ejderha,

İnsan beyniyle doyan…”

Hakikat şudur ki, makine, eski beşerî muvazeneleri silip süpürür, el işini ve sanat emeğini çürütür, sınıflar batırır ve sınıflar çıkarır, bilhassa “mâverâî-ötelere bağlı” itikatları pörsütürken, şaşkın insan ruhunda alabildiğine putlaşmış ve insan yapısı olduğunu unutturarak yeni bir insan yapma kudretinin sahibi zannedilmiştir.

İlâhî nur yoksunu cüce şair Tevfik Fikret’in, insanı anlatırken:

“Putunu kendi yapar, kendi tapar”

Dediği şey, gerçekte makineden başka bir şey olamaz. Fakat o nasipsiz, bunu, Allah için söylemektedir.

Makinenin doğurduğu buhran ona haddini bildirecek, onu zapt ve teshir edecek, hükmü altına alacak bir iman hamlesini davet ettiği halde bu hamle gösterilemedi, gösterilemeyince de putun şımarıklığı arttı; ve Almanya’da filozof (Haydeger)e (Angst filozofi-buhran felsefesi) mektebini kurduran bu vaziyet, Batı dünyasını bunalımdan bunalıma sürükleyerek İkinci Dünya Savaşına kadar geldi.

İkinci Dünya Savaşı, faşizma ve nazizmanın, Batı dünyasını yeni bir ruh müeyyidesine kavuşturma, (Greko-Lâtin) medeniyetini yeniden eserine hâkim kılma hamlesidir ve basit siyaset plânında nasıl başlayıp nasıl bittiği malûmdur.

Buhran ise, bir yanda kafası güya (anti materyalist), hayatı buz gibi (materyalist) Amerika; bir yanda da kafası (materyalist) ve hayatı (mistik) Rusya; her iki ülkenin hem içlerinde, hem de birbirlerine karşı belirttikleri korkunç tezat ve sahte teselli arasında, aya kadar ayak basma zaferine rağmen en cılk bir müzminlik içinde bugüne kadar geldi.

İşte, en ince ve mahrem çizgisiyle, 20. Asrın kıymetler tablosu, istinatsız (teknoloji) ve makine; ve işte, (Greko-Lâtin) medeniyetinin son merhalesi, imanını arayan mustarip insanlık!..

Gök gürlerken yere kapanan vahşiler gibi önünde dize geldiğimiz ve birbuçuk asırdır balını kavanoz camından yalamaya çalıştığımız Batı dünyası, en halis teşhisiyle budur; ve ne hazindir ki, biz, başıboş (teknoloji) ve makine bakımından da onun hayatına ortak olmak mevkiinde değiliz.

Şu halde?..

–Evvelâ makineyi yapan makineyi yapalım, montaj sanayii maskaralığından kurtulalım ve gerisini sonra düşünelim!

Demeye getirdiğimizi mi sanıyorsunuz?

Hayır!

Böyle bir düşünce alıştığımız soylardan bir başbakanın görüşü kadar sığ ve basit olur.

Bize düşen ilk iş, makineyi yapan makineyi ezbere yapmak değil, bütün mes’ut ve bedbaht macerasiyle çizgi çizgi ve nokta nokta Batı’yı tanımak, onun makineyi ve her şeyi nasıl yaptığını ve sonra eserine nasıl mahkûm olduğunu bilmek, bugün içinde çırpındığı ruh buhranını anlamak ve mahrum olduğu iman müeyyidesine sahip ve ilacına mâlik olarak (teknoloji) ve makineye kucak açmaktır.

İslâmın emrindeki (teknoloji) ve makine:

“–Ben insanı, eşya ve hâdiseleri zapt ve teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım!”

Buyuran Allahın, kuluna, azat kabul etmez köle diye verdiği terbiyeli bir hizmetçidir ve insanoğlunu burnundan yakalayıp ruhunda putlaşma ihtimaline muhal derecesinde uzaktır.

İslâma nüfuz etmeden bu âlemde nüfuz edebileceğimiz hiçbir şey yoktur. (Türkiye’nin Manzarası, 13. Basım/Temmuz 2017, İlk Basım Tarihi: 1973)

Sinan AYHAN.”Yazarlık, Mezarlık veya Nazarlık”

Bir gökyüzü varsa sözün yüzündedir…

Ey hattat, ey nakkaş, ey kelâm yüzü; zaman bizi bul, mekân bizi keşfet; ey soy nazar bizi gözet, bizi söze getir… (TOPRAK) makamından bir harf, bir hece, bir lisan bilsek; tohum çatlasa, düşünce çatlasa, kelime, cümle çatlasa; (TOPRAK) makamına bir yol bulsak…

Tohum olmak, yeşermek, büyümek, büyütmek; büyüme sıratından medeniyete yürümek; hakikatte ikâmet, hakikat yuvasında tekâmül…

Bugün günlerden kendi günüm, kendime bir nazarlık, bir yazarlık aldım v( ) yakama iliştirdim; defolu olsalar eğer bunlar, kim alır bunları geri…

“Yazar, defol” (Yazarın Defolu),

“Nazarlık sen kal” (Nazarın Güzel Sözlü Olanı)

Denemez mi..?

Bir “s” çiziyorum, varmam gereken nokta ortada yok…

Yazmak, kimilerince kendi mezarını kazmak, kimilerince kendi için bir deneme tahtası olarak düşünülüyor; birincisinde üslup hazır, pek bir keşif gerektirmiyor; ikincisi içinse kudret ve iradeye bağlı hep keşif bekleyen merhaleler; bu merhaleler geçilinceye dek, ortada üsluba dair bir iz, bir belirti yok; ancak ondan sonra üslup keşfedilmiş oluyor; aksi takdirde hiç bir şekil ve içerik hakikatine doğru yontulmuyor…

Yazıyı örtü olarak kullanmak, her şeyin üstünü toprakla örtmek nefes alırken olmayacak bir şey; yazıyı yontmak, yazıyı yontuyla ilişkilendirmek, her şeyi açığa çıkarmak; işte yazarlığın nazarlığı…

Sinan AYHAN.”Hamletten (internet)e ulvi bir yol”

(…) Kalpten kalbe bir yol, cevherimiz bu… Dalgalar üstünde gövde olan, mesafeler aşan ve muhabbete eren şey; çöle dudak olan, çöl ikliminde denizler içen… Kalbten kalbe bir yol var, evet, ama bu derin damar üzerinde muhabbetimiz kim ile…

(…) Hamlet’te (Şekspir’in) dillendirdiği bir hikmet… Ne o; gökleri kurcalayan ilim; nasıl, Hamlet’in içine düşen haşyetle tohumlaşan bir şey gibi… Hamlet’in üzerindeki sözler… Nedir şeylerin iç yüzü ve ne ile birbirlerine bağlılar…

Hamlet’te olan görünürden öte bir şey ve dahi bütün iç yüzlerden beri olan… Hamletçe dersek, onun bahsettikleri görünüre yamanmış acının süsleri sadece… Hamlet’in muhabbeti bir kalb üzere, eşyadaki hikmetli yüzle…

(…) Hamlet”in sesi, babasının hayaletinin peşinde…

İster iyilik perisi, ister cin; “konuşmaktır niyetim seninle ey hayalet..!”

“Yürü” kale burçlarına gömülü, babanın sarp görüntüsü, “kimsenin duymadığını ben duyacağım, tıpkı kimsenin görmediğini gördüğüm gibi…”

Babanın intikamı Hamlet’in boynuna borç…

Hamlet’in kahin ruhu, ötelerden alıp gizli haberi, vicdanları eritti… “Sakın” dedi Baba’nın sırlı görüntüsü, “annene bir şey yapma, onu göklere bırak…”

Hamlet’in muhabbeti kim ile… Hamlet kim ile muhatap…

(…) Hakikat, peşine düştüğümüz yegâne kurulmaya değer nizamın ölçüsü…

İpek döşeklerde beslenmiş ışıkların değil, belki her yanını diken bürümüş loşlukların üzerimizde karargâh kurduğu ürpertilerin işi…

Zamanı kurcalayacaksın ve ondan dökülecek kalbten kalbe giden yolun zırhı… O zırhtan nasipli olacaksın…

(…) Mustafa Akkad nasıl bir ruh idiyse, bir muhabbeti olmuş zamanla…

Nasıl müslüman ki O, okuduğu Amerikan üniversitesinden istediği mescit, bir dava adamının zamana bıraktığı bir hediye olmuş…

Muhabbetin ötelerle kurulmuş ise, namus senin aynan; sen bir meselesin… Sen bir mesele, bir dava olmanın gövdesisin…

(…) Çağrı filmini izlerken Akkad’ın ilmini düşündüm, mesaj olan ilmini…

Taif sahnesi… Hz. Peygamber’in (SAV) hüznü…

Küfür, her icadı fırsat biliyor, İslâm’ı taşlamak için… Aklıma gelen bu…

Her icat İslâm’ı kötülemek için bir taş…

İmana düşmanlık başka ne gerektirir…

Ama hakikate bağlı olmayan her icat, belli bir süre taş görünse de, zamanın koynunda toz olmaya mahkûm…

Ölümden sonrasına bir dirilik ilacı olamayan icat , (Hamzalar)ın karşısında devrilip gidiyor…

(…) (İnternet) ve üzerine kurulan (dijital dünya), her icadın muhtevasında olduğu gibi müspet ve menfi tarafı olan icatlar… Bir bıçakla katil de olabilirsin; gökyüzü ışıltılarını kollayan bir parıltı aşçısı da…

Muhabbetiniz hikmetle ise elinizdeki bütün taşları bırakır; iman bahçelerinin bereketiyle uğraşırsınız; size düşen bahçıvanlık nur yolunda böyle bir hamledir işte…

(…) Taşın parçaladığı yerlerden ziyade, taşların birleşe birleşe kurduğu kale bizim mecramızda can bulur… Hak ile batıl savaşında, müspetler ve menfiler kendini göstermekte…

Ne yaparsa yapsın küfür, olup biten her şey, icatların müspet çevresine evrilecek; zaman ve mekâna medeniyet diye hikmetle, hakikatle bağlantılı muhabbet şehirleri kurulacak… İcat fanusunun içinde, ışık mürekkebiyle yazılmış böyle bir senaryo saklı…

İşte bütün müspet menfiler arasında sıyrılıp gelen Hamlet’in hayaleti, bir hikmet pergeli çizilerek zamanı minelemekte ve o hikmetin kuşattığı çevreden belki, (internet) diye bir icat doğmakta…

Kasvet propagandacılarına rağmen, Hamlet’ten (internet)e ulvi nişanlara gebe, ulu menziller var… Ve bizim kolladığımız ışıklar bu ufuktan fışkıracak, yalnız bu cevhere sahip ufuktan…

Sinan AYHAN.”Dijital (Hermeneutik-Yorumbilim) ve İnternet Rafeal CAPURRO nun Makalesinden Alıntılar…”

Günümüz toplumlarında; siyasî, hukukî, askerî, kültürel ve ekonomik sistemleri, dijital iletişim ve bilgi ağlarına bağlayan insanî kararlar arasındaki kopukluklar, üstesinden gelinemeyecek sorunları da beraberinde getirmiştir. Belki de bu durum, yorumlama ve iletişim meseleleriyle ilgili felsefî bir teorisi olan (hermeneutiğin-yorumbilimin), yirminci yüzyılda, insanlığın metodolojisi ve insan varoluşunu anlama noktasında, neden ona karşı akademik ilgisini yitirdiğinin bir delili olmuştur. Santiago Zabala, “Modernitenin Sonu” adlı kitabında; felsefî hermeneutiğin kurucu babası Hans-Georg Gadamer’ı ölçü alan Vattimo’dan şu cümleleri aktarıyor:

“Vattimo (hermeneutiki) düşüncenin ortak dili olarak adlandırmıştır… Yani Heidegger ve Wittgenstein’dan sonra ve dahi Quine, Derrida ve Ricoeur’dan sonra felsefî düşüncenin ruhunun her yere yayıldığı ortak bir dil; neredeyse evrensel felsefî bir dil, bir lehçe diye…”

Post-modern Kültürde Nihilizm ve Hermeneutikler Vattimo, bilgisayar bilimlerinin modernite ile post-modernite arasındaki farkın bu yolla oluştuğunu belirtmektedir. Hermeneutik, günümüzde dijital teknolojiden, dijital hermeneutik dediğimiz yapılara kadar çetin zorluklarla karşı karşıya… Felsefede yeni bir akılcılığın yaratılmasına yol açan her devrimci dönüşüm, genellikle olağanüstü bir bilimsel veya teknolojik atılımdan kaynaklanmaktadır. Günümüzün küresel ve interaktif dijital ağı olan İnternet de budur.

İnternet’in (hermeneutiklere) yönelik meydan okuması, öncelikle, bilginin üretilmesi, iletilmesi ve yorumlanması için sosyal olarak ortaya konması ile ilgilidir. Bu meydan okuma, genel olarak teknolojiye ve özellikle dijital teknolojiye ilişkin hermeneutiğin “sözde-eleştirel reddi”nin sorgulanmasını gerektirmektedir. Dijital meydan okumaya karşı (hermeneutiğin), dijital teknolojinin temellerini ve insan varoluşuyla etkileşimini anlamak için “üretken bir mantık” geliştirmesi gerekir. Üretken bir mantık, belli bir bilimin yerleşik “öz-anlayışını”, hermeneutik durumunda, ana kavramlarının gözden geçirilmesini üstlenmek ve varoluştaki sıçrama gibi yeni bir araştırma alanı açığa çıkarmak için “ileri doğru atlar”. Bu zorluklar ile ilgili bazı güncel çalışmalarda, bazı istisnalar dışında bir körlük mevcuttur. Bu istisnalara örnek olarak Mallery ve arkadaşlarının düzenlediği “Yapay Zekâ Ansiklopedisi”, çağdaş (hermeneutiğin) önbilgisel doğası hakkında bahsederken “hermeneutik ve yapay zekâ hakkında fikirlerin yeniden düzenlenmesi ve iyileştirilmesi”nin gerektiğini ifade eder.

İnternet ve özellikle de World Wide Web (Dünya Çapında Ağ) 1990’ların ortalarında bir sosyal interaktif bilgi ve iletişim teknolojisi haline geldikçe, (yorumbilimcilere) olan meydan okumasının önemi daha da belirginleşti. Vattimo’nun “estetik pasifizmine” adanan yakın tarihli bir çalışmasında, Avusturyalı filozof Wolfgang Sützl, teknolojik bilginin, modern iletişim teknolojisine karşı modern bir teknoloji konsepti ile çalıştığını söylüyor. Vattimo’nun 1996’daki Felsefe, Siyaset ve Din’e dair yazısını şöyle aktarıyor:

“Meseleyi sadece en yüksek risk ve olumsuzluk olarak değil, aynı zamanda Varlık olayının ilk aydınlatması olarak görme olanağı, modern teknolojinin iletişimsel bir keşfi ile ilgilidir. Ne Heidegger ne de Adorno bu adımı attı. Her ikisi de modern teknolojiyi, motorun modeline, mekânik teknolojiye dayalı olarak düşünmüştür: Bu model, mutlaka merkeze göre çevrenin pasif bağımlılığı fikrini ifade eder…”

Motorun, sosyal inşanın süreci için bir metafor olarak öncü modern ön anlayışı, teknoloji olarak anlaşılan ve iletişim aracı olarak kullanılan ağın yerini almıştır. Vilém Flusser, kitle iletişim araçlarının ezici gücü ve hiyerarşik yapıları göz önünde bulundurulduğunda, insan etkileşiminin diyaloglar hainde sürdürülen formları konusunda kuşkuluydu. Öldüğü zaman, 1991’de başlayan İnternet’in etkisini öngöremedi. Richard Rorty’ye göre Vattimo’nun felsefî düşünceye en belirgin katkıları, Internet’in genel olarak bir şeyler için bir model oluşturduğu önerisidir – Dünya Çapında Ağ’ı düşünmek, yani bir bakıma ilişki ağını değiştirmek, her şeyi sürekli olarak görmemize yardımcı olarak, Platonik özcülükten, altta yatan doğa arayışından kurtulmamıza yardımcı olur. Bu modelin benimsenmesinin sonucu Vattimo’nun “zayıf bir ontoloji veya daha iyisi, varlığın zayıflamasının ontolojisi” olarak adlandırdığı şeydir. Böyle bir ontolojinin, “liberal, hoşgörülü ve demokratik bir toplumu ortaya koymak yerine, otoriter ve totaliter bir yapının felsefî nedenlerini sağladığını ileri sürer…

(Hermeneutik) bugün, yalnızca toplumun her seviyesinde değil, aynı zamanda insanın kendi kendini anlayabilmesi, yani gerçekliğin dijital yapısının ontolojik veya varoluşsal temeli ile ilgili olarak da “internet”in etkisi ile yüz yüze gelmektedir. Biz, “orijin-köken” terimini sadece güçlü bir metafiziksel anlamda kullanmıyoruz; Vattimo (hermeneutiğinin) dediği gibi, özellikle dijital güç temelinde gerçekliğe hükmetmek için mantıklı ve mantıksız hırsları sorgulamayı mümkün kılan, zayıf köken bilgilerini kurcalayabileceğimiz bir platform olduğu düşüncesini de takip ediyoruz.

(Dijital yorumbilim) açısından yeni olan nedir? Modern teknolojinin tek bir zayıflama sürecinin iki tarafını ele aldığımızı düşünüyoruz. Bir tarafta kendini kısmen kontrol edebilen bir ağ içinde bulduğu tercümanın zayıflaması söz konusudur. İnternet söz konusu olduğunda, politik ve ekonomik önemi, örneğin hükümetlerin, özellikle de demokratik olmayanların çıkarları gibi, bu ortamın düzenlenmesini, veri filtrelemesini ya da iteatkâr internet kullanıcıları, vs… İnternet yönetişimi meselesi, örneğin trafikle ilgili olarak özgürlük ve yönetmelik meselesinden daha az önemli değildir. Öte yandan, bilişim teknolojisi, Avrupa modernitesinin oluşturduğu özerk bakış açısına göre, “insanlığın birbiriyle iletişimi” ile ağa bağlı özneler, bir tezatlar üzerine kurulu olduğu sürece zayıf temelli bir teknolojidir. İnternetin, bazı siber-peygamberlerin iddia ettiği gibi aykırı hiçbir merkezi noktası veya nihai hedefi yoktur. Zaten milyonlarca insanın günlük yaşamının bir parçası internet; dolayısıyla onların bedensel varlıklarına entegre olmuş durumda. Teknolojiyi değiştirdiğimiz doğruysa, teknolojinin bizi dönüştürdüğü de doğrudur. Bu dönüşüm, bedensel deneyimin kalbidir. “Bizler bedenleriz – ama bu temel kavramda, bedenlerimizin teknolojilerle olan ilişkilerimizde sık sık ortaya çıkan inanılmaz bir esneklik ve çoklu form düzeyi olduğunu da keşfederiz. Biz çünkü bu çağda, çoklu teknolojilerden mürekkep organlarız.”

(Hermeneutiğin) dijital çağdaki görevi iki yönlüdür, İlk görev, dijital kodun, özellikle toplumsal olan her türlü süreç üzerinde hangi etkiye sahip olduğu sorusuna yol açar. Bu bağlamda, (dijital hermeneutiğin), küresel dijital ağın altında yatan davranış kurallarına, diğer sosyal sistemlerle ve doğal süreçlerle etkileşimi de dâhil olmak üzere, etik olarak algılanan bilgi etiğinin özünde yer almaktadır. İkinci görev ise, insanın kendi varoluşsal boyutlarında, özellikle de bedenlerinde, özerkliklerinde, zaman ve mekânda icra ettikleri ve yaşama biçimlerini, ruh hallerini ve anlayışlarını anlamada, kendi kendilerine yorumlanmasına ilişkin dijital görevi ifade eder. Dünyaya bakış, sosyal yapıların inşası, tarih anlayışı, hayal gücü, bilim anlayışları, dini inançlar gibi…

Dijital çağda kim var? İnsanlığın dijital kod aracılığıyla dönüştürülmesi ne anlama geliyor? Epistemolojik, ontolojik ve etik sonuçları nelerdir? İnsan kültürleri nasıl melezleşir ve bu melezleme, doğal süreçlerle etkileşimi ve dijital ekonomideki her türlü yapay ürünün üretimi ve kullanımı ile etkileşimini nasıl etkiler? Bu sorular (klâsik yorumbilimin) ufkunun ötesine geçerek, klâsik yorumlamanın bir teorisi olarak ve (klâsik felsefî hermeneutiklerin) ötesinde, dijital teknolojinin yaygın etkisinden bağımsız olarak insan varoluşu hakkındaki soruyu ele alır. Her şeyden çok daha az bilinen bir “yaşam alanı” olan bir dünyada yaşıyoruz. Zorlu emek ve yoğun ter gerektiren sıkıntılı bir alan haline geldik. Agustinus’un dediği gibi “zorlukla piştik, zorlukla meydana geldik”… Lakin (Hermeneutik), dijital teknolojinin (ontik-varlık) ve (ontolojik-varoluş) olarak bakımını yapmazsa, dijital dünyanın yaşamımız üzerindeki ezici etkisi bizi yanlış bir mecraya sürükler.

(Kaynak: Capurro Rafeal.: Digital Hermeneutics, http://www.capurro.de/digitalhermeneutics.html, 11.09.2018)

Sinan AYHAN.”FELÂKETİN KAPISINI ARALAYAN EL”

İnternet ve kapitalizm iki, iç içe döngü haline geldi ve aynı zamanda bütün insanlık üzerine tasarlanmış (matruşka)dan kötü niyetleri modern zihinlerde besleyen, çağın iki uç noktası oldu… Ve sonuçta, sadece endüstri hammaddesine dönüşen maddî, manevî her şey…

Çokluk, haysiyete galip geldi…

Adorno’nun 1936 yılında Walter Benjamin’e yazdığı mektupta geçen ifadeler…

“Yüksek sanat da, sınaî biçimde üretilmiş tüketici sanatı da, “kapitalizmin damgasını taşır, ikisi de dönüşüm unsurları içerir… Bu ikisi, bir araya geldiklerinde yetemedikleri tam bir özgürlüğün birbirinden ayrılmış iki yarısıdır.”(Adorno, Theodor W. .: Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi, İletişim Yay., Çev. Nihat Ünler-Mustafa Tüzel-Elçin Gen, 6. Bsk, syf. 11, 2011)

Bir hilkat garibesi olmaya doğru giden “modern insan”, yani o kadar teknolojik hadise ve icat karşısında makyajı dökülen ve cüzamlı yüzü ortaya çıkan insanlık, son merhale olarak artık özgürlüğü kaybettiğini, tükenmek üzere olduğunu itiraf etmekte; her icatta olduğu gibi batı zihniyetiyle “idea” tılsımını iptal etmiş internet de, artık bünyede cerahatleşmenin kronik timsali olarak batış sahnesinde yerini almaktadır…

BATIYI ÖLÜME GÖTÜREN İŞARETLER VE RUH YANGINI
“Yakmak bir zevkti.

Bir şeylerin yendiğini görmek, karardığını ve değiştirildiğini görmek özel bir zevkti. Pirinç hortum başı yumruk olmuş ellerindeyken, bu büyük piton zehirli kerosenini dünyaya tükürürken, kendisinin başı kanla zonklarken ve tarihin paçavraları ile kömürleşmiş kalıntılarını alaşağı eden elleri tutuşturmanın ve yakmanın tüm senfonilerini çalan muhteşem bir orkestra şefinin elleri gibiyken. Hissiz başında 451 numaralı sembolik kaskıyla ve gözleri şimdi olacakların düşüncesiyle turuncu alevlere bürünmüşken ateşleyiciyi çalıştırmasıyla birlikte ev akşam göğünü kırmızı, sarı ve siyaha boyayan obur bir ateşle havaya sıçradı.” (Bradbury, Ray .: Fahrenheit 451, İthaki Yay., Çev. Dost Körpe, 1. Baskı, syf. 23, Mart 2018)

Fahrenheit 451’in çığlığı; kitap düzleminde yerle bir edilen insanlık verimleri… Benzetiş artık hakikattir; yangın her yanı sarmıştır…

Ve “Yanan ve Yakılan Kitabın” dumanından internet ve dijital dünya, bir bakıma sihirbaz bir ejderha doğmuştur… Şifa yeri değil, daha çok zebanilerin insanlığı karşıladığı cehennem kapıları gibi insanlığın aklına, belleğine ve duru görüsüne, çok katmanlı bir virüs iştahı çöreklenmiştir… Lakin burada küllerinden doğan bir “anka kuşu” yok, saçından ayak tırnağına kadar izzeti, seciyesi ve fıtratı yok edilen bir insanlık var…

KONFORLU TUZAK
2016 yılında, “El Pais” gazetesine verdiği mülakatta sosyolog, filozof Zygmunt Bauman internetin ve sosyal medyanın nasıl bileşke olduğunu ortaya koyuyor… Konforun ateşlediği isyan… Ama sadece, insanın kendi kutlu varoluşuna mal olan isyan…

SORU: “İnsanların sosyal medya aracılığıyla yaptıkları, “klavye aktivizmi” denen protestolara karşı hep şüphecisiniz ve internetin bizi ucuz eğlenceyle aptallaştırdığını söylüyorsunuz. Sosyal ağların insanların yeni afyonu olduğunu söyleyebilir miyiz?”

CEVAP: “Kimlik doğduğun bir şey olmaktan çıktı ve bir göreve dönüştü: Kendi cemaatini kendin oluşturmak zorundasın. Ama cemaatler yaratılmaz; bir zümreye ya aitsindir, ya değilsindir. Sosyal ağların yaratabileceği şey bir alternatif (ikame). Cemaat ile ağ arasındaki fark şu: sen bir cemaate aitsindir, ama ağ sana aittir. Dizginler elindeymiş gibi hissedersin. Dilersen arkadaş eklersin, dilersen silersin. İlişkin olan önemli insanların kontrolü senin elindedir. Sonuç olarak insanlar kendilerini biraz daha iyi hisseder, çünkü bireyci çağımızın büyük korkusu yalnızlık, terk edilmişliktir. Ancak internette arkadaş ekleyip çıkarmak o kadar kolaydır ki, insanlar sokağa çıktıklarında, işe gittiklerinde, mantıklı bir etkileşime girmeleri gereken çok sayıda insanı bir arada bulacakları herhangi bir yerde gerekli gerçek sosyal becerileri edinmeyi başaramazlar. …Esas diyalog sizinle aynı şeylere inanan insanlarla konuşmak değildir. Sosyal medya bize diyalog kurmayı öğretmiyor, çünkü anlaşmazlıktan kaçınmak çok kolay. Ancak insanların çoğu sosyal medyayı bir araya gelmek veya ufuklarını genişletmek için değil, tam tersine, kendilerine kendi seslerinin yankıları olan sesleri duyacakları, kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görecekleri bir konfor alanı yaratmak için kullanıyor. Sosyal medya çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak.” (Vesaire, https://vesaire.org/zygmunt-bauman-sosyal-medya-bir-tuzak/, 01.09.2018)

İNTERNET, DİJİTAL DÜNYA, SOSYAL MEDYA KURGULARI
“Sadece otuzdört katlı yerden bitme gri bir bina. Ana girişin üzerinde şu sözcükler, LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ ve üzeri kaplanmış olan Dünya Devleti’nin sloganı, CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR.” (Huxley, Aldous .: Fahrenheit 451, İthaki Yay., Çev. Ümit Tosun, 3. Baskı, 2002)

“Cesur Yeni Dünya” kitabına böyle başlar, Huxley… Alfa, Beta, Delta, Gama, Epsilon türlerinden mürekkep bir insanlık, köşeye sıkıştırılmış bir insanlık olarak işaretlenmekte ve hikmet levhasında kabaran manzara insanlığı kötü bir sonun beklediğini ona telkin etmekte…

Bir soru… İnsanlığın fıtratının bozulması bağlamında, “internet” ve onun etrafında kümelenen yeni bilgi uzayı, acaba “dünyanın tek devlet olması” için bir algı manipülasyonu aracı olarak mı kullanılmakta…

Bizce, şer odakları bu devrede her şeyi yıkma ve kendi şer düzenlerini ortaya koymakta zirve yapmış durumda… Ve internet, dijital dünya ve yapay zekâ hatları, şer niyetin kendini amansızca sergilediği en kuvvetli kanal, buna bir dur demenin zamanı geldi de geçiyor…

Ali ERDAL.”YARATICI ve İNSAN”

Her şeyi (vardan değil) yoktan var eden Kâmil Kudret; her mahlûkuna had tayin etmiş, sınır çizmiş… Işıkla, sesle, renkle, zamanla, gıda ile, dozla, görülmeyle, görmeyle, duymayla, hislerle, içgüdülerle, ölümle, miktarla, soğuk ve sıcakla, iklimle, mesafe ile eşya ile vesaire… Her türe kendine has yaşama şartları… “Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” (Kamer; 49).

Meselâ ışık… Ne büyük nimet… Görmeyi sağlıyor… Ama belli bir volttan sonrası karanlık tesiri yapıyor. Halbuki biz, daha fazla ışık, daha iyi görmek diye düşünürüz. Belli bir volttan sonrası, daha iyi görmeyi sağlaması bir yana geçici körlük yapıyor. Haddini aşmış ışığa bakmakta ısrar eden, gözünden olur. Demek ki “El Muktedir” aynı şeyle hem görme nimeti veriyor hem sınır çiziyor… Dilediği gibi tasarruf eden ve her şeyi kolayca yaratan… Kudretine nihayet olmayan… Demek ki bir şey, şartlara göre hem fayda, hem zarar olabiliyor.

Sınırlama, her varlığa ve ayrı ayrı… Biz önümüzde belli bir açıyı görebilirken, bukalemun 360 dereceyi kontrol edebiliyor. Üstelik bunu iki gözü ile ayrı ayrı yapabiliyor… Bize uzaktaki eşya küçük görünüyor, kartal yükseklerden yerdeki istediği noktayı zum yaparak daha büyük ve net görüyor, yılan 2 metre ötesini göremiyor, üstelik sağır da… Köpek bizim duymadığımız sesleri duyuyor; koku üstünlüklerinin ne kadar faydalı olduğunu haberlerde görüyoruz, duyuyoruz. Soğuk da, belli bir dereceden sonra hissedilmiyor; ama şiddeti artınca hayatı sona erdiriyor. Ateş sayesinde sıcak yemek yiyebiliriz; ama kontrolden çıkan ateş, her şeyi kömür ediyor, ormanları kül haline getiriyor. Aynı maddenin farklı dozları, birbiri ile alâkasız tesirler meydana getiriyor. Kopya yok, tekrar yok; her yaratması orijinal. “Es Samed”… Hiçbir şeye muhtaç olmayan ama herkesin muhtaç olduğu Kâmil Kudret; İmam-ı Rabbânî’nin buyurduğu gibi, kanununu koymuş:

“HADDİNİ AŞAN ZIDDINA DÖNER!”…
Her mahlûk değişik şekillerde sınır içinde… Her mahlûk ihata edilmiş. Kimisi için sıcak iyi, kimisi için soğuk… Birine hayat veren, bir başkasına ölüm… Yarasaya ışık lâzım değil, bize şart… Renkli ve siyah beyaz görenler… Hiçbir şey haddini aşamaz. Kimse tayin edilenin dışına çıkamaz, ihata duvarlarını aşamaz. Her şeyi kusursuz yaratan “El Bâri”; her varlığa bir mekân, bir zaman ve bir rızık tayin etmiş. “…yerde bir debelenen yoktur ki nasıyesini O tutmuş olmasın, şüphe yok ki Rabbim doğru bir yol üzerindedir.” (Hud, 56).

Her mahlûk, kendisine tayin edilen dünya içinde… Yaratıldıklarından beri; inek süt verir, arı bal yapar, örümcek ağını örer, salyangoz saldığı sıvı ile dik duran ustura üzerinde yürüyebilir, kartal zum yapar, bukalemun renk değiştirir, ateş böceği ışık saçar, mürekkep balığı renk püskürtür… Zürafa göklere uzanır, solucan yer altında sürünür. Ayı iri, karınca ufak… Yaratıldıklarından beri yılan soğuk, aslan heybetli, at sevimli, fare ürkütücü… Vesaire… Yaratıldıklarından beri çınar yaprağı el, çam yaprağı iğne gibi… Kavak uzun, ot kısa… Trenin ray üzerinde gitmesi gibi, kendilerine çizilen hayatı yaşar her şey… Kimse rayından çıkamaz… Kimse yüce Yaratıcı’nın çizdiği kaderin dışına çıkamaz. “O öyle Allah’tır ki vücuda getireceği her şeyi hikmeti muktezasınca takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara suret verendir. En güzel isimler O’nun. Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O’nu tesbih (ve tenzih) eder. O galib-i mutlaktır. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr, 24). “Ol!” demesi yeter. Kim ne yaparsa yapsın, hüküm sahibi O’dur. Dilemiştir: Çiçek güzelliğinin farkında olunacaksa da olunmayacaksa da açar; tohum, toprağa gömülecek olsa da olmasa da geleceği üzerinde taşır; ağaçlar, kıymet bilinse de bilinmese de meyva verir. Bütün bunların tek bir izahı olabilir, başka bir izah olamaz: Yaratılanlar, yaratanını zikrediyor. Her şey hal diliyle zikir halinde. “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr, 1). İnsanlığın Kılavuzu, Peygamber Efendimiz buyuruyor: “Nice binilen hayvan vardır ki sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.”

Yalnız insan!.. Evet, yalnız insan!.. Yüce yaratıcının lütfuyla ve O’nun verdiği nimetler sayesinde sınırlarını zorlar… Odada hapis kedi gibi duvarları tırmalar. Yeni imkânlar ve yeni yaşayışlar peşinde koşar… Ölümsüz olmak ister… Öteleri merak eder, var oluşu ve var edişi sorgular… Sebepler ve sonuçlar üzerine düşünür… Dünü araştırır, yarın için hayal kurar… Sorar sorgular… Tavır alır… Kızılötesi, morötesi ışınları, röntgen dalgalarını araştırır, faydalanır. Kendi frekansının altındaki ve üstündeki sesleri de duymak ister. Görünmeyeni görmek ister. Yerine göre görünmez olmak ister. Başka renk ve boyutları araştırır. Yıldızlara ulaşmak ister. Hayal kurar, plân yapar, tasarlar ve uygular… Hedefine ulaşmak için eşyayı (her şey) kullanır. Bütün varlıkları aşmak; onlardaki üstünlüklere de sahip olmak ister… En küçük zerreden, en uzak yıldızlara gezeğenlere, sistemlere kadar her şeyi emrine almak ister. Düşünür, akıl eder, tercihler yapar, buluş sahibidir, keşfeder, icat eder. Başarısız olsa da vazgeçmez.

İşte insan bu!.. Arama iştiyakı, bulma neşvesi… Düşünme, akıl etme, tercih etme, bulma, keşfetme, icat etme… Bu sayede bütün varlıkların üstünde. Her şeyi yoktan var eden ve her şeyi kendisini zikreder yaratan; bir de vardan var edebilme kabiliyetinde ve yaratıcısını iradesiyle arayacak ve O’na iradesiyle itaat ve ibadet edecek bir varlık yaratmayı irade etmiştir… Sınırsız Kudret, sınırlı irade yaratmayı murat etmiştir. İşte insan bu; rey sahibi varlık!.. “Sonra onu düzeltip tamamladı. İçine ruhundan üfledi. Sizin için de kulaklar, gözler, gönüller yarattı. Ne az şükrediyorsunuz?” (Secde, 9).

Maddî ve manevî bütün gelişmeleri insanın, bu sayede. Arama iştiyakı, bulma neşvesi… “Ben insanı, eşya ve hâdiseleri zapt ve teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım.”… Bu sayede bütün varlıkların üstünde… Her şeyi yoktan var eden, her şeyi kendisini zikreder yaratan, günah işlemez ve hep ibadet halinde varlıklar yaratan; bir de vardan var edebilecek, iradesiyle ve aşkla kulluk edecek bir varlık yaratmak irade etmiştir.

İTAAT ETMELİ DEĞİL MİDİR?
Öyleyse, o varlık, mutlak itaat halinde yaratabilecekken, inanma ve inanmamada serbest bırakana; daha çok ve daha bir sadakatle inanmalı değil midir? “Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allâh’a secde ederler.” (Ra’d, 15). Madem onlardaki üstünlükleri kazanmak istiyor, onların zikrinden de ibret almalı değil midir? Tabiatı, kâinatı, mahlûkatı bu idrakle incelemesi icabetmez mi: “Allâh’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allâh’a secde ederek sağa sola döner.” (Nahl, 48). Her varlığı kuşatanın; kendisini de, “cüz’i irade” vererek nasıl kuşattığını görüp, ona göre minnetle itaat etmeli değil midir? Kendisini üstün yaratan iradenin neyi murat ettiğini anlayıp ona göre yaşamalı, emrine verilen kâinatı ona göre kullanmalı, bütün ameliyesini ona göre yapmalı değil midir? Bütün buluşları, keşifleri, icatları, tercihleri, vardan var ediş kapasitesi bu arama iştiyakı ve bulma neşvesi sayesinde olan insan; maddî ve manevî bütün yaptıklarını o ilâhî iradenin emrine göre yapmalı değil midir? Kendine hasredilen yeryüzünde (hattâ kâinatta) emrine verilen canlı cansız her şeyi, bu ahlâkla kullanmalı değil midir?

DEĞİLDİR (!)
Değildir (!)… Kâinat bir kâse süt, insan da kaymağı… Kaymağın; bir ayrıcalığı ve üstünlüğünü bilerek yaşamaya hakkı olmalı… Haddini aşmak diye bir şey söz konusu olmamalı… Haliyle haddini aşarsa, zıddına döneceği, yani âsi olursa canavarlaşacağı da söz konusu olmamalı. Yaratılmışların en üstünü olduğuna göre her varlığın imkânlarını aklı, kabiliyetleri ve kapasitesi ile aşabilir… Bu aklınin müktesep hakkı… İhsan değil, lütuf değil, ikram değil… Çalışır, kazanır. Her buluşundan, keşfinden ve hele icadından sonra burnu biraz daha havada olabilir. Onları ortaya koyarken de, kullanırken de hiçbir müeyyideye muhatap olmamalı. Faydalanır, o kadar… Tabiî olanların yerine sentetiğini yapabilen hesap vermez. Tohumlarla, genlerle, varlıkların gelişmeleri ile oynayan havalara girebilir, gururlanabilir, hattâ kibirlenebilir. Faydanın nerden, neden, kimden geldiği, ne olduğu mühim değil. Tufandan, yaptığı yüksek evlerde korunur, dağların üstüne çıkabilir… Sert rüzgârları disiplin altına alabilir, fizik kanunlarını bilir ve yaptıkları ile gökte uçabilir, mağma tabakasında piknik yapabilir. Muhatap kabul edilmenin ne büyük nimet, lütuf ve ikram olduğunu; her şey insan için olduğuna göre, gündemine almayabilir.

HALBUKİ…
Halbuki hakikati görmek için şöyle bir düşünmek yeter insana. Zira her şeyi idrak edecek kabiliyet verilmiştir. Ama yine de aralarından günah işlemez, doğruyu gösterici örnek kılavuzlar gönderildi… Merhameten… Kitaplar verildi. Şefkatle… İradesini itaat yönünde kullanırsa mükâfatın ne olduğu, isyan ederse başına gelecekler belirtildi.

İNSAN ve İCATLARI
18. yüzyıldan itibaren Batı, gittikçe artan bir ivmeyle, maddeye hâkim olmanın hakkıyla, uyuşuk dünyayı hegemonyası altına aldı. Miskin yığınlar; eşya ve hadiselere hâkimiyetin remzi makineyi icat etmiş efendinin köleleri kabul edildiklerine şükretsinler… Yine artan bir ivmeyle, maddeye hâkimiyetin sembolü makine sayesinde, dünyanın bütün dengeleri, efendinin lehine altüst oldu. Bu durum, makineyi hangi fikrin emrinde kullanacağını bilemeyen Batı’yı da şaşkına çevirdi ve şımarttı. Ve makine haddini aştı… Daha doğrusu insanın makineye bakışı haddini aştı. Makine, bilhassa köle yığınlar nazarında masallardaki “dile benden ne dilersen” diyen cin zannedildi. Halbuki “cin” maddî ve manevî bütün değerleri hercümerç ediyor farkında değil… “…Makine, eski beşerî muvazeneleri silip süpürür, el işini ve sanat emeğini çürütür, sınıflar batırır ve sınıflar çıkarır, bilhassa ‘mâverâî – ötelere bağlı’ itikatları pörsütürken, şaşkın insan ruhunda alabildiğine putlaşmış ve insan yapısı olduğunu unutturarak yeni bir insan yapma kudretinin sahibi zannedilmiştir.” (Necip Fazıl, Türkiye’nin Manzarası, 60).“Eşya ve hâdiseleri zapt ve teshir etmesi için halife olarak yaratılan insan”; makinenin hakikatini anlamadığı gibi –bizde bazılarının değer atfettiği sözüm ona şair Nazım Hikmet’in ifadesiyle– makine olmaya bile özendi:

“Trum, trum, trum

Makineleşmek istiyorum!”

Eliyle yaptığı puta tapmaktan farkı ne bunun? Acaba bugün yaşasaydı, ilerlemenin ve ilericiliğin kaynağı ve belirleyicisi gördüğü makineye özenir miydi? Makinenin abartılması yetmedi, günümüzde, teknik gelişmelerin sanalı, insanın üzerine binbir başlı ejderha gibi yüklendi. Makinenin teknik gelişmelerin alâmeti, internet de haberleşmenin ve iletişimin remzi sanıldı. Makine, dünyadaki değerleri alabora etmişti… İnternet ise keşmekeş hale gelen değerleri temelinden yok etme yolunda… Maddî ve manevî… Makine daha çok maddî değerleri bozdu, internet ise daha çok manevî değerleri yok etmek yolunda hiçbir engel tanımıyor.

Mesele makine ve internet değil… Bir fikir ve iman manzumesi emrinde istihdam edilmeyen her şey haddini aşar ve fayda yerine zarar verir. İşte anlaşılamayan bu… Dünyanın buhranını (Pikasso) ve (Dali) gibi ressamlar Süperviyel gibi şairler hissetti…

“Binbir başlı ejderha

İnsan beyniyle doyan!”

Makine tıkırtıları aslında, dünyanın bir iman hamlesine ihtiyacı olduğunu haykırıyordu. Anlaşılamadı…

Bütün haberleşme ve iletişim imkânlarını tuşa getiren, her zaman herkesin ihtiyacına amade internet de aslında, kan ve gözyaşı içinde yüzen dünyanın canhıraş feryadı… Kendini emsal göstererek, bütün gücü ile insanlığın bir nizama ve nizamlanmaya ihtiyacı olduğunu ifşa ve ilân ediyor: İnternet dâhil her şeyi disiplin altına alabilecek bir iman manzumesine!.. Yani İslâm’a!.. Evet, “İSLÂM’A NÜFUZ ETMEDEN BU ÂLEMDE NÜFUZ EDEBİLECEĞİMİZ HİÇBİR ŞEY YOKTUR.” (Necip Fazıl, Çerçeve 1, 147, 3.b., 1998)

KARDELEN DERGİSİNİN 98. SAYISI ÇIKTI

KARDELEN DERGİSİ’NİN 98. SAYISI ÇIKTI…

28 yıldır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Ekim-Aralık 2018 tarihli 98. sayısı çıktı.

Dergi yeni sayısında; “İnsanlık hafakanlar içinde ‘sanal âlem, gerçeğin nesi olur’ sorusunun cevabını arıyor. O cevabı, interneti de disiplin altına alabilecek iman manzumesi, yani İslâm verebilir.” tespitiyle “İnternet” konusunu ele alıyor. Kapakta okuyucuya; “İslam’a nüfuz etmeden, bu âlemde nüfuz edebileceğimiz hiçbir şey yoktur.” sözüyle sesleniyor.

“İnternete, kulak versek” başlıklı başyazıda; Bir fikir ve iman manzumesi emrinde istihdam edilmeyen her şeyin haddini aşarak fayda yerine zarar verdiğini belirten Ali Erdal “İnternet manevî değerleri yok etmek yolunda hiçbir engel tanımıyor.” diyor.

Dergi editörü; gazetelerin basılı hallerinden vazgeçtikleri, dergilerin tek tek kapandığı günümüzde, Kardelen ve emsallerinin, internet aracılığıyla estirilen sam yelinin çöle döndürdüğü kültür dünyamızın son vahaları olduğunu belirtiyor. Site editörü de yazısında internet dünyasındaki fâsık haberciler meselesine değiniyor.

Üstad Necip Fazıl’ın “Türkiye’nin Manzarası” adlı eserinin ‘Makine’ bölüm ile başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.

Derginin 98.sayısında yer alan yazılardan bazıları şöyle:
İnternete, Kulak Versek – Ali Erdal
Tarihin Eşiğinde – Kadir Bayrak
İnternet Rüya Mı, Kâbus Mu? – Sinan Ayhan
Onuncu Gün – Mustafa Büyükgüner
Sanal Âlem Mi? – Muhsin Hamdi Alkış
Çağın Bilinçsiz Hareketi; İnternet – Büşra Doğramacı
Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.

#kardelendergisi #98sayıinternet

Kadir BAYRAK.”Tarihin eşiğinde…”

Önündeki taşa, elindeki tek malzemesi daha sert bir taşla, ancak akşama kadar bir yüz kazıyabilen insanın; bir gün bütün yaptıklarının resim gibi, film gibi, ayna gibi, aynen yaşadığımız gibi karşısına çıkarılacağını anlayamamasına, haydi hakkı var diyelim (aslında yok ya…)… Ama bugün koskoca kütüphaneyi bir küçük maddeye görüntülü, hareketli ve sesli kaydedebilen ve onları istediği zaman tekrar tekrar görebilen, uzaklara adını sanını bilmediği insanlara bile anında ve istediği vakit gönderebilen, hattâ üzerinde oynayabilen insanın “Hesap gününde” her şeyin, karşısına çıkarılacağını anlamamaya hakkı yok…” (Ali Erdal, Yeni Bir Diyalektik, 2000)

Rahmetlik dedeme dair hiçbir hatıram yok. Mekânı cennet olsun, doğumumdan yıllar önce ahirete göç etmiş. Şimdi e devlet’ten geçmişimizi öğrenme imkânı var ya açıp baktık. Çektikleri çileler rahmete vesile olsun, 93 Harbi’nden sonra emsalleri gibi Balkanlardaki Türk yurdunu bırakıp kendisine gösterilen Anadolu toprağına; Bilecik’in Pazarcık ilçesinin Esemen Köyü’ne yerleştirilmiş. 7 çocukla ekmiş biçmiş, afedersiniz büyük baş, küçükbaş hayvan bakmış, ömrünü tüketmiş. Suyu çeşmeden taşımış, son anına kadar elektriği bilmemiş…

Rahmetlik babam daha şanslıymış. O, okumuş, büyük şehirde iş bulmuş. Baktığı iki üç tavuk hariç, eti kasaptan almış. Suyu evinin içindeki çeşmeden içmiş, elektrik düğmesine basınca evinin içi aydınlanmış. Ajansı radyodan dinlemiş. Hatta hayatının son demlerinde tek kanallı siyah beyaz televizyona da yetişmiş.

Ben de ilkokul çağlarımda radyodan çocuk programları, şarkıları dinlediğimi hatırlıyorum. Siyah beyaz yayın yapan devlet televizyonunun hafta içi akşam saatlerinde, cumartesi günleri öğle vakti ve Pazar günleri sabah onda açıldığı da hafızamda çok net. İstiklâl Marşı eşliğinde başlayan yayının gece onikide aynı şekilde bittiği de.

Nostaljik bir hislenme olsun diye yazmıyorum bunları. Neticede yazarken bile bir duygu yoğunluğu oluyor ama niyetim bu değil.

Ortaokul yıllarımda renklenen televizyona hem devlet hem özel kanallar eklendi. Panayırlarda, lunaparklarda gördüğümüz atari oyunları evlerin içine girdi. Sabit telefonlarla, merkezî bir santrale bağlanmadan isteyen istediğini aramaya başladı. Bundan daha ilerisi olamaz dediğimiz bilgisayarlarla tanıştığımızda lise yıllarındaydık. Askerden dönünce elimize cep telefonu tutuşturdular.

Çocuklarım, internet çağında dünyaya geldi.

Dünya kuruldu kurulalı dedeyle torun arasında, aynı mekânı paylaşıp da değişen şartlar sebebiyle bu denli farklı hayatlar yaşayan, başka bir nesil var mıdır, onu merak ediyorum. Batılının hayalinde canlandırdığı Atlantis medeniyeti böyle bir tefekkürün mahsulü müydü yoksa? Veya Nuh Tufanı’nın öncesi ve sonrası… Öyle bile olsa onların teknoloji alanında bir ömür boyu görüp geçirdiğinin daha fazlasının bizim gözlerimizin önünde cereyan ettiği muhakkak.

İnternet eliyle teknoloji, yeni bir hayat inşa ediyor. İnsanlık, makineye teslim ediliyor. Milyar dolarlık sermayeleriyle bütün insanlığı güden sosyal medya şirketleri yeni hayatın görünen yüzü. Renkli hayatlar, şehirler, tatil beldeleri, cinsellik, yemek, spor… Nefsin hoşuna giden ne varsa sınırsız sunuluyor, bu dünyada.

Dün petrol başta bütün zenginlikleri sömürülen Doğu adamının, Batının bu yeni icadını nasıl ve ne maksatla kullandığına dair bütün yakınmaları anlamsız kalıyor bugün. Bu cümle, bizim de içinde yer aldığımız dünya için çok iyimser bir düşünce oldu. Doğu adamının, ormanı basan bu yeni canavara karşı kayıtsız kaldığı, hiçbir refleks göstermediği daha doğru bir tespit olur. Küçük ve büyük ölçekte etrafımıza baktığımızda, herkesin hayatından memnun olduğunu görüyoruz zira. Hatta bu gidişatın gidiş olmadığını fikir ahlâkı taşıyan Batılı bizden çok dert ediyor. Daha 19. Asrın sonunda Çarli Çaplin eserlerinde makine meselesine el atıyor:

“Bugünün en büyük problemi makine meselesidir. Şarlo’nun makine ile alayı, o kadar zariftir ki, ancak ruhçu telâkkiye yakışabilir. Mesela, bir filminde, bir fabrikada iş tasarrufu için her şey alete dökülmüştür. Amele, soframsı bir yerde oturur. Makine gelir bir kolla ağzına yemek verir, sonra başka bir kolla da ağzını siler. Makine esasta ahmak… Yemek veren kolu bozulur, havada işler ve yemekler yere dökülür. Fakat diğer kol tarafından aç adamın ağzı silinir.” (Necip Fazıl, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu)

İlmî çalışmalarından bihaber olduğumuz ve ancak izlediğimiz filmleriyle anlayabildiğimiz Batı’nın, teknolojinin bir ruha bağlanmadan gelişmesi karşısında, Matriks filmiyle başlattığı ve kanaatimce Vol-i filmiyle zirveye taşıdığı tefekkürünün bizim dünyamızdan olması gerekmez miydi?

Rahmetlik dedem ve babam, emredilen ve nehyedilenleri yapmak ve yapmamak noktasından Allah’a karşı mesuldüler. Onlara kadar gelen ve onlardan sonra devam eden hayat, kendilerinden sonra gelecek nesillere karşı bir mesuliyet yüklemedi omuzlarına.

Ama biz, onlardan fazla bir mesuliyetle muhatabız, bugün. Yeni bir hayat şekilleniyor. Bizim icat etmediğimiz enstrümanlarla şekillenen hayat. Bugünkü tavrımız, bizden sonraki nesillere de intikal edecek, emsal olacak. Nerede olursa olsun ilmi almak emrine baş kesenlerin, kendi icat etmedikleri yeniliklere karşı takınmaları gereken şahsiyetli tavrı sergilemekle mükellefiz. Eşyanın hakikatini olduğu gibi anlamak boynumuzun borcu. İlkokullarda hâlâ tarih devirlerini gösteren tablolar asılı mı bilmiyorum, hani ilkçağ, ortaçağ, yakın çağ diye isimlendirdiğimiz. Eğer asılıysa o tabloya bir de internet çağının eklenmesi gerekir, bugün. Teşbihte hata olmasın, Fatih’in müjdeli beldeyi fethettiği zamanda hayat sürenler tarihe karşı ne kadar mesulseler, biz de aynı durumdayız şu an. Bir çağ kapanıp bir yenisi şekilleniyor. Surlara bayrak diken Ulubatlı olmak da elimizde, Fransız İhtilali’ne yol veren “ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler” cümlesiyle meşhur ahmâk kraliçe de…

Şair-publisist Əkbər Qoşalının şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Azərbaycanda ATATÜRR MƏRKƏZİnin ictimai-siyasi şöbəsinin müdiri, Dünya Gənc Türk Yazarlar Birliyi Məsləhət Şurasının Başkanı, “Ədəbiyyat qəzeti”nin redaksiya heyətinin üzvü, şair, publisist, yazıçı Əkbər Qoşalının “Mən hələ bir cavan bulud yaşdayam, şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 98-ci sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
“Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri, şair-publsist Rafiq Oday, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzov, məsləhəçilər isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü Kənan Aydınoğludur.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Əkbər Qoaşlının bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” (Tokat şəhəri), “Kardelen” (Bilcek şəhəri), “Usare” (Kahramanmaraş şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyat dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Görkəmli Azərbaycanlı şairə Güldərən Vəliyevanın şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Gəncəbasar bürosunun rəhbəri, şairə Güldərən Vəliyevanın “Qorxuram” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” aylıq şeir dərgisinin 98-ci sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
“Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri, şair-publsist Rafiq Oday, məsləhəçisi isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş məsləhətçisi, «Gəncəbasar” bölgəsinin rəhbəri, “Nəsr” bölməsinin redaktoru, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Prezident təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyeva, koordinatoru Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri və İctimaiyyətlə əlaqələr şöbəsinin müdiri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisi Kamran Murquzovdur.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Rahilə Dövranın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dərgisində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Gənc yazar Kamran Murquzovun şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü,“Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisi, “Usare” iki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri, şair-tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun “Hakdan gelen jaber imiş” şeiri Osmanlı türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dergisinin yeni 98. sayısınnda dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Oday, məsləhətçisi Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz
Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, tərcüməçi-jurnaist Kamran Murquzovun “Azerbayaycan toprağına düşüp güzarın, Yunusum!” şeiri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin-Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının xətti ilə göndərilib.
Qeyd edək ki, bundan öncə şeirləri “Kümbet”, “Usare”,”Hece Taşları”, “Kardelen” dərgilərində, “Önce Vatan” qəzetində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndəlırinin nəzərinə çatdırılıb.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Gənc yazar Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kümbet” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-jurnalist Kənan Aydınoğlunun “Əlliyə çatacaq yaşın, Ay Ana!” şeiri Anadolu türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dergisinin yeni 98. sayısınnda dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” və “Usare” dərgilərinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Oday, məsləhətçisi Azərbaycan Respublikası Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, filologiya üzrə fəlsəfə doktoru, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, şairə-publisist Şəfa Eyvaz, koordinatoru isə
“Kümbet” (Tokat şəhəri) və “Usare” (Kahramanmaraş şəhəri) dərgilərinin Azərbaycan təmsilcisinin əməkdaşı, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru, Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-publisist, tərcüməçi-jurnalist, gənc yazar Kamran Murquzov.
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Baş redaktoru Kənan Aydınoğlunun şeiri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin-Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının xətti ilə göndərilib.
Qeyd edək ki, bundan öncə şeirləri “Usare”,”Yeni Edebiyat Yaprağı”, “Kardelen”, “Hece Taşları” dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılıb.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Kadir BAYRAK.”Ertuğrul Gazi”

“Parça bütünün habercisidir.” buyuruyor Hz. Ali, asırlar öncesinden… Bugün tek saç telinden DNA’sına varana kadar sahibine ait bütün özellikler tespit edilebiliyor.

Kendisinden bugüne ancak tek saç teli kadar bilgi ulaşmış bir Türk büyüğü hakkında kaleme alınmış; Ertuğrul Gazi… Yazarı bu durumu daha kitabının önsözünde şöyle belirtiyor: “İşe başlarken, tarihin keskin bir dönemecinde yaşamış biri hakkında yeteri kadar eser yazıldığını sanıyordum. Bunun için de, ben yeni ne söyleyebilirim, diyordum ve öncekilerin bir tekrarını yapacak olmak beni kaygılandırıyor ve üzüyordu. Gördüm ki, yazılanlar içinde kuru bilgilerin dışında yorumu esas alan eser yok denecek kadar az. Mevcutlar, ya pek az kuru bilgileri vermekle yetinmişler, ya bir takım duygulu sözler etmişler. Bilgiler pek az olduğu için, tekrarlar yapıp durmuşlar.” Buna rağmen, kitap okunduğunda Ertuğrul Gazi’nin tarihimizdeki yerinin tespit edildiği görülüyor.

Tarihin keskin bir dönemecinde yaşamış bir Türk büyüğü hakkında kaleme alınan, Ertuğrul Gazi, dergimizin kurucusu Ali Erdal’ın (altıncı baskısı yapılan) ikinci kitabı. Son baskısı Bozüyük Belediye Başkanlığı tarafından yapıldı. Bozüyük Belediye Başkanlığı’nın kültür yayınları arasında çıkan kitabın beşinci baskısını Pazaryeri Belediye Başkanlığı, dördüncü baskısını da Bilecik Valiliği yapmıştı.

Yazarın ilk eseri “Destan ve Kurşun” Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmen Yazarlar dizisinde çıktı. “Anadolu Deyince” ve “Yeni Bir Diyalektik” isimli kitaplarını ise yazar, kendi imkânlarıyla bastırdı. Son eseri “Durun Kalabalıklar” İstanbul merkezli Okur Yayınları arasında çıktı.

Ertuğrul Gazi kitabı, 6 ana bölümden meydana geliyor. Yazarın, 1998 yılında düzenlenen 718. “Söğüt Ertuğrul Gazi İhtifali Sempozyumu”nda yaptığı konuşma ile sogutsenlikleri.org sitesinde yayınlanmış bir röportajı da son baskıda yer almış. Kayı Boyu’nun 3 yüzyıl süren ve 7000 kilometrelik esrarlı yolculuğunu “Toprağını Arayan Tohum” olarak nitelendiriyor yazar. Kayı boyunun göçünün neticesi bakımından tarihin kaydettiği en mühim olaylardan biri olduğunu da tezleri ile ispat ediyor.

Batılı seyyah Baptistin Poujoualt’ın 1817 yılında ziyaret ettiği Söğüt’te gördüklerini dile getirdiği satırlar ve Türk milletine dair tespitleri kitabın en dikkat çekici yanlarından biri. “Avrupa’da herkesin Osmanlı Devleti’nin çöküşünü beklediği ve devleti bu mezardakinden ibaret gördüğü bir sırada, insanların hiçbir şey yokmuş gibi gelip bu mezara tapınmaları ilginç.” diyen seyyahın, asıl dikkatini çeken ise İstanbul’dan Mekke’ye gitmek için yola çıkan hacıların Ertuğrul Gazi’nin türbesini ziyaretleri olmuş: “Garip bir şey, hiçbir halk hükümdarını tanrıya bu denli yakın görmemiştir.”

“Ertuğrul Gazi, 7000 kilometrelik ve 3 asırlık yürüyüşten sonra, devletin kurulacağı yerde karar kılan, “Müslüman Türk” kimliğinin ideal kıvamını şahsında yaşatan kişidir. Yani “Kaynağı Bulan Adam”dır. Millet, bunu gördü ve buna ilgi gösterdi, göstermekte…” diyen yazar, 700 küsur seneden beri devam eden Türk tarihinin en uzun soluklu halk organizasyonu için kitabın sonuna bazı teklifler sunmuş.

Kitap şu adreslerden temin edilebilir:

Bilecik’te Şeyh Edebâli Türbesi’nde Edebâli Büfe,

Kardelen Dergisi; İstiklal Mah. Çalış Sk. İlbey İş Merkezi No:2-6 Kat:2 D:28 Merkez/BİLECİK Tel:0 228 2125588

Sakarya Gazetesi: İstiklal Mah. Şerifpaşa Camii karşısı Merkez/BİLECİK Tel:0 228 2124029

KARDELEN DERGİSİNİN 97. SAYISI ÇIKTI

KARDELEN DERGİSİ’NDEN “ERTUĞRUL GAZİ İHTİFALİ” SAYISI…

Çeyrek asrı aşkın bir zamandır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Temmuz-Eylül 2018 tarihli 97. sayısı çıktı.

Dergi yeni sayısında “Bu sene 737. si yapılacak Ertuğrul Gazi İhtifali’nden hareketle TÜRK TEŞKİLÂTLANMA KABİLİYETİ”ni ele alıyor. Kapakta okuyucuya; “Türk’ün cevherinden emsalsiz bir sivil teşkilatlanma: 737. Ertuğrul Gazi İhtifali” sözüyle sesleniyor.

“Türk Teşkilatlanma Kabiliyeti ve Kapasitesi” başlıklı başyazıda, Ali Erdal; Bu sene 737.si icra edilecek olan bu ihtifalin, dünyada eşi bulunmayan bir sivil teşkilâtlanma harikası olduğunu belirterek “Üzerinde tezlerin, doktoraların hazırlanması, araştırmaların yapılması, kitapların yazılması gereken, her parçası birbirinden harika iç içe değerleri havi bir sivil organizasyonu; sıradan festival ve şenlik sanmaktayız.” diyor.

Dergi editörü; Kardelen’in İstanbul Sirkeci Garı’nda düzenlenen 9.Uluslararası Dergi Fuarı’na katıldığı haberini verdikten sonra her yıl Eylül ayının ikinci haftası düzenlenen Söğüt’teki Ertuğrul Gazi İhtifaline davet ediyor.

Yavuz Sert bu sayıda “Mai ve Siyah” ile “İnsan ve Şeytan” kitaplarından aktardığı “keyif verici cümleler”i okuyuculara sunuyor.

Üstad Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü” eserinin Milliyetçilik bölüm ile başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.

Derginin 97.sayısında yer alan yazılardan bazıları şöyle:

Türk Teşkilatlanma Kabiliyeti ve Kapasitesi – Ali Erdal
Ertuğrul Gazi – Kadir Bayrak
Keyif Verici Cümleler – Yavuz Sert
Türk’ün Halelendiği Ufuk İstikamet – Sinan Ayhan
Taşlar Dile Geldi – Mustafa Büyükgüner
Türk Milletinde Devlet ve Devlet Başkanlığı – Muhsin Hamdi Alkış
Bu Cemiyetin “Derinlik ve Olgunluğu” Mevlâna’da – Hakan Karahan
Fatmalar ve Diğerleri – Fatma Pekşen
Sarmaşık Günaydını – A.Mahir Pekşen

Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.

Kadir BAYRAK.”Aynadaki yüz: Mehmed”

“Amin!..” dedi, Bosnalı çocuk mezarlıktan ayrılırken… Toprak ve barut kokan elleriyle sildi gözyaşlarını… Annesi ve dünyaya gözlerini açamadan ölen kardeşi için ağlamıyordu. Biliyordu ki, şimdi onlar, makamların en yücesindeydiler. Kan kokusuydu hüznünün sebebi; taa Kosova’dan gelen… Çok iyi biliyordu bu kokuyu. Saraybosna’da yıllarca birlikte yaşamıştı…

Ürkek ve yavaş adımlarla yaklaştı patlamamış Sırp mermisinin yanına… Gözleriyle dikkatlice süzdü etrafı ve eğilerek aldı yerden.

Kosovalı Ahmed için sevindi o anda… Kalbi huzurla doldu. En azından ona atılacak bir mermiyi yok etmişti. Ahmed’i kimse öldüremezdi artık… Ahmed yaşayacaktı…

Baştan aşağıya beyazlar içinde görüyordu kendini Fatma… Tam al kuşağı bağlanırken, sabah ezanlarıyla uyandı. Son zamanlarda aynı rüyayı birkaç kez görmüştü. Namazdan sonra yatmadı. Kuracağı yuvası için eksiklerini tamamladı.

Öğleye kadar, gelinliğini terziden almalıydı. Kudüs’te Cuma vakti, açık dükkân olmadığını biliyordu.

Eve dönerken, cami cemaati dağılıyordu. Bir anda ortalık karıştı ve Fatma kanlar içinde yere yığıldı. Kardeşi Hüseyin’e atılan İsrail mermisi onu şehit etmişti. Al kanı beyaz gelinliğe aktı…

Fatma’nın ablası mezarlığa, kucağında, yeni doğan bebeğiyle geldi. Fatma koymuşlardı adını. Fatma yaşayacaktı…

İstanbul’a hâkim bir gecekondu semtinde, Mehmed arkadaşlarıyla körebe oynuyordu. Her şeyden habersiz saf bir masumiyet içinde… Şimdi onun tek amacı, arkadaşlarından birini yakalayıp ebelikten kurtulmaktı. Ama Mehmed, ebelikten hiç kurtulamadı, gözlerini hiç açamadı.

Mehmed; ne Bosnalı çocuğu, ne Filistinli Fatma’yı göremedi; onları hiç anlayamadı.

Şimdi Mehmed, bu oyunun sona ermesi için, gözünün önündeki o kara bezi kaldıracak bir el bekliyor. Ahmed için, Fatma için, kendisi için… (Kardelen 17. sayı, Nisan-Haziran 1998)

Kadir BAYRAK.”Müminleri Emiri: Hz.Ömer”

“Ey örtülere bürülü Nebi! Kalk ve etrafını uyandır!” emri gelip memuriyet, en yakınlara bildirilince Müslüman olan birinciler; kadınlarda, mübarek zevce; Hz. Hatice, olgun erkeklerde; ebedi dost Hz. Ebubekir, çocuklarda; ilmin kapısı Hz. Ali ve kölelerde; azat kabul etmez Peygamber âşığı Hz. Zeyd… Bütün zaman ve mekânın dininin cemiyet meydanına çıkarılması için gelen “Sana emredilen şeyleri açığa vur!” emri üzerine Müslüman olanların başında da Hz. Ömer… Sayılardaki sırlar… Kırkıncı Müslüman… Allah hepsinden razı olsun…

Nasıl Müslüman olduğu siyer kitaplarında yazılı. Bilinen ama değerinin anlaşılması için defalarca yazılıp üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir ayrıntı; mübarek dudaklardan dökülen “Yarabbi, iki Ömer’den biri (Ömer bin Hattab, Amr bin Hişam) ile İslâm’ı kuvvetlendir!” duasının muhatabı. Nasıl bir kıymet ifade etmeli ki mübarek gönle düşüp duası oluvermiş. Karakterini tahlil için İslâm’dan önceki haline dair bir cümle yeter: “Öyle sert ve celâlli bir ruh taşıyor ki, gölgesinin geçtiği yerde insanlar iki saf…” Müslüman olduktan sonra “sert ve celâlli ruh” hakka tebdil etmiştir. Nitekim o güne kadar gizli kılınan namaz artık açığa vurulmuş, ilk defa Kâbe’de cemaat halinde kılınmıştır.

El’Faruk… Ayırd edici mânâsına gelen bu lâkabı, kendisine Allah Resûlü vermiştir. Hakla bâtılın arasını inceden inceye ayırd eden… Bir münafıkla yahudinin arasındaki mesele, büyük huzura gelmiştir. Allah Resûlü’nün hükmü yahudiden yana. Ama münafık, peygamber adaletinden razı değil. Israr ediyor, bir de Ömer’e gidelim. Geliyorlar. Yahudi anlatıyor. Ömer, münafığa anlatılanlar doğru mu diye soruyor. Evet, cevabını alınca kılıcını çekiyor ve “ben Allah Resûlü’nün hükmünden razı olmayanlar hakkında işte böyle hükmederim!” diye haykırıyor. Münafığın kellesi düşmüştür. O esnada Cebrail, Allah Resûlü’ne hitap ediyor; “Ömer, hakla bâtılın arasını ayırd etti.”

Hicret’i de başka. Emir gelince bütün sahabîler Mekke’den gizlice gittiler. O, silahlarını kuşandı ve Kâbe’yi ziyarete gitti. Yedi tavaftan sonra namaz. Civardaki Kureyşlilere döndü ve meydan okudu: “İşte ben de gidiyorum!.. Annesini ağlatmak, karısını kocasız ve çocuğunu babasız bırakmak isteyenler; şu vadinin arkasına doğru peşimden gelsin…” Kimse, onu takibe cesaret edemedi.

Hicreti takip eden 13. yılda peygamber halifeliği makamına geçti. Vazifeyi “Onun şiddeti benim rikkatimi kıvamlandırıyor!” diyen Hz. Ebubekir’den aldı. “Onun sertliği beni yumuşak gördüğü içindir. İş başına geçince bu halini değiştirir” diyen, peygamberlerden sonraki en büyük insan Sıddıkî Ekber onun için kıyamete kadar geçerli hükmü vermiştir: “ Rabbimin huzuruna çıkıp da sorulduğu zaman diyeceğim ki, kullarına, onların en hayırlısını baş seçtim.” Hz. Ebubekir, O’nun hakkındaki ahidnamesini Hz. Osman’a yazdırdı. “Onu dinleyiniz ve itaat ediniz!” ifadesinin yer aldığı ahidname, sahabîlere okununca, soruldu. Razı mısınız? Bir ağızdan cevap; razıyız. Hz. Ali tek başına sesini yükseltti: “O kadar razıyız ki, Ömer’den başkası olsa razı olmayız!” Ahidnameyi yazdıran, yazan, halife seçilen ve rıza gösterenler. Şu muhteşem tabloya nasıl hayran olmaz insan… Herşey, herşey bir yana, sadece Allah’ın yüzünü keremlendirdiği Hz. Ali’nin cümlesi, tavrı anlaşılsa, bugün ne mesafeler kat ederdik.

Halifeliği onbuçuk yıl sürdü. Fetihlerle geçen onbuçuk yıl. O’nun devrinde Kudüs kuşatıldı. Şehir dört ay kuşatma altında kaldı ama teslim olmadı. İslâm ordusu sulh yoluyla anlaşmak isteyince, Yahudilerin reisleri “sıfatları ve şekli, ismiyle beraber Tevrat’ta yazılı olan Ömer gelmedikçe bu mevzuyu konuşamayız!.. O gelirse, muharebesiz ve mukavemetsiz kapıları açarız!” cevabını verdiler. Hz. Ömer haberdar edildi. Yola koyuldular, Kudüs önündeki karargâha vardılar. O esnada orduda nefer Bilâl-î Habeşî’ye ısrar, “bugünün şerefine ezanı sen oku, ya Bilâl!” Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber’in vefatlarından beri Bilâl’in boğazı düğümlenmiştir. Ama o gün ısrarlara dayanamadı ve ezanı okudu. Sanki Allah’ın Sevgilisi kabirlerinden doğrulmuş gibi bir haşyet. Tüyler ürpermiş, gözyaşı sel gibi boşanmıştır… Kudüs, halifeye teslim oldu. Meşhur hutbesinden bir kesit:

“Allah’a hamd ve şükürler olsun… Allah ki, hamîd ve mecîd, kavi ve şedid ve dilediğini işlemekte fa’al… Hamd ve şükürler olsun Allah’a ki, bize İslâm ile ikram etti, bizi Salât ve Selâmın Sahibiyle hakka yöneltti, hüsran ve dalâletten kurtardı. Dağınıklık ve ayrılıktan sonra bizi topladı ve birleştirdi, kin ve düşmanlıktan sonra kalblerimizi sevgiyle demetledi. Bu nimetlere karşı şükrediniz ki, fazlasına nail olasınız! Zira Allah buyurdu: Nimetlerime şükrederseniz ben de onları ziyade ederim; küfranda bulunursanız azabım büyüktür! Ben de size, zatından başka her şeyin fâni olduğunu, bekanın ancak zatına mahsus bulunduğunu, takvâsıyla dostlarının nimetlendiği ve isyanıyla düşmanlarının mahvolduğu Allah’a ve emirlerine bağlanmanızı tavsiye ederim. Ey insanlar! Kalb hoşnutsuzluğuna düşmeyerek mallarınızın zekâtını edâ ediniz ve size verilen öğütleri dinleyiniz! Akıllı, dinini korur ve saadet ehli olur. Siz Peygamberinizin sünnetine bağlanınız ve Kur’ân tilâvetine devam ediniz! Kur’ân’da şifa ve sevap vardır.”

Mü’minlerin Emiri, ismi adalet mefhumuyla kıyamete kadar anılacak müşahhas örnek. Valisine gönderdiği mektuptan:

“Kaza, adaletin yerini bulması, muhkem bir farzdır; ve herkesçe uyulacak bir sünnettir. Senin karşında, meclisinde ve adalet huzurunda birbirine müsavi olmayacak hiç kimse bulunmasın… Zayıflar, adaletten ümitsizliğe düşmesin… Kuvvetliler de, senden taraflılık beklemesin. İddia eden, ispat etmeye mecburdur. İnkâr eden yemine dâvet olunur. Sulh caiz ve makbuldür. Elverir ki, haramı helâl, helâli de haram kılan bir şey üstünde olmasın… Kitap ve Sünnette bulamadığın noktalar üzerinde, idrak ve vicdanına başvur! Birbirine benzeyen ve uyan şeylere dikkat et ve aralarında bir kıyas yap! Bir kimse delil göstermek isterse ona zaman ve imkân bağışla! Her Müslüman, adalet ehliyetinin bütününe maliktir. Tek, yalan yere şahitlikten, veraset ve vesayet işlerinde suiistimalden ve benzerlerinden mahkûm olmuş bulunmasın…”

“Eğer kötü yola sapacak ve eğrilecek olursam bana ne yaparsınız?” sözüne, “seni kılıcımızla düzeltiriz!” cevabı verildiğinde şükreden; “Dicle’nin kenarında otlayan bir keçinin de hesabı benden sorulacak!” diyecek kadar nefsini muhasebe eden Hz. Ömer’in adaletine muhtacız.

Allah’ın, Hz. Ali’nin O’nun hakkındaki hükmünü hayatımıza hâkim kılması duasıyla…

“O kadar razıyız ki, Ömer’den başkası olsa razı olmayız!”

(Tırnak işareti içindeki cümlelerin bir kısmı Üstad Necip Fazıl’ın Çöle İnen Nur, büyük bir kısmı da Peygamber Halkası isimli eserinden alınmıştır.)

Gənc xanım yazar Şəfa Vəliyevanın şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin istedadlı nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Azərbaycan Respublikası Prezidentinin Təqaüd Fondunun təqaüdçüsü, Gənclər mükafatçısı, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Baş məsləhətçisi, gənc xanım yazar Şəfa Vəliyevanın “Güldüm… Gülüşüm də ağladı səni” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 96-cı sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
“Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Başkanı, şair-publisist Rafiq Odaydır. Koordinatoru isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-publisist, tərcüməçi-jurnalist, gənc yazar Kamran Murquzovdur.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Şəfa Vəliyevanın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” dərgisində (Tokat şəhəri) 40. sayısında “Ən sadə şəkil” hekayəsi dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Kamran MURQUZOV,
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü

Gənc xanım yazar Şəfa Eyvazın şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü ilə gerçəkləşdirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin istedadlı nümayəndəsi,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) Məsul katibi, Təhsil Problemləri İnstitutunun Kurikulum Mərkəzinin böyük elmi işçisi, şairə-publisist, gənc xanım yazar Şəfa Eyvazın “Məhəbbət” şeiri eiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 96-cı sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
Qeyd edək ki, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının maliyyə dəstəyi ilə həyata keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Çukurova vilayətində fəaliyyət göstərən “Usare” və “Güzlek” dərgilərinin yeni sayları üçün də göndərilib.
"Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Başkanı, şair-publisist Rafiq Odaydır. Koordinatoru isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-publisist, tərcüməçi-jurnalist, gənc yazar Kamran Murquzovdur.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Şəfa Eyvazın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Yeni nəsil Azərbaycan gəncliyinin inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən TOŞAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) yayın organı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin (Tokat şəhəri) 41. sayısında "Ehtiyac" şeiri dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Kamran MURQUZOV,
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü

KARDELEN DERGİSİNİN 96. SAYISI ÇIKTI

“KARDELEN DERGİSİ’NDEN “KUDÜS” SAYISI…

Çeyrek asrı aşkın bir zamandır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Nisan-Haziran 2018 tarihli 96. sayısı çıktı.

Dergi yeni sayısında “Kudüs”ü ele alıyor. Kapakta okuyucuya; “Ziyaretler ancak üç mekâna yapılır. Mekke’deki Mescidi-i Haram’a, Medine’deki benim bu mescidime ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya. Oraya (Mescid-i Aksa) gidin ve içinde namaz kılın! Gidemez ve içinde namaz kılamazsanız, KANDİLLERİNE ZEYTİNYAĞI GÖNDERİN” hadisiyle sesleniyor.

Derginin “Kudüs” başlıklı başyazısında, Ali Erdal; “Kudüs!.. İnsanlığın Ufku’nun fethini; arzuladığı, işaret ettiği, ifade ettiği; sadece o günler için değil bugünler için de irade ettiği kutlu belde…” tesbitinde bulunuyor.

Dergi editörü; Kudüs ile ilgili olarak öfkemizin tefekkürümüzün önüne geçtiğini, Kardelen’in bu sayısında Kudüs’ü, camisini, okulunu aydınlatan kandillerin içinde zeytinyağı olmak arzusu ile tefekkür ettiğimizi dile getiriyor. Site editörü, Kudüs tarihini okuyarak kutsal belde ile ilgili bilgi sahibi olmamızın önemini ifade ediyor.

Bu sayıda yazarımız Yavuz Sert’in İbn Haldun Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesinde Dinler Tarihi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Faruk Harman ile gerçekleştirdiği Kudüs’ün tarihi, şehre Yahudilerin bakışı ve Kudüs dâvâmızın konuşulduğu röportaj da okuyucularını bekliyor.

Üstad Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü” eserinin Başyücelik Emirleri’nden bir bölüm ile başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.

56 sayfa olarak çıkan 96.sayıda yer alan yazılardan bazıları şöyle:
Kudüs – Ali Erdal
Mü’minlerin Emiri: Hz.Ömer – Kadir Bayrak
Kudüs… Ey Kudüs – Yavuz Sert
Can Feda – Sinan Ayhan
Mizah Köşesi – Murat Yaramaz
Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.”

Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının “Poeziya” şöbəsinin müdiri və redaksiya heyətinin üzvü, Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının "Qayçıquyruq qaranquş" şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 96-cı sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
Qeyd edək ki, “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, bundan öncə Şair-filosof Əlişad Qaraqasımlının “Dünya bugün” adlı şeiri Azərbaycan türkcəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Tokat şəhərində fəaliyyət göstərən TOSAYAD (Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği) rüblük orqanı “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin 47 yeni sayında dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Kamran MURQUZOV,
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü

Görkəmli Azərbaycan şairi Astan Qasımovun şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Görkəmli Azərbaycan şairi Astan Qasımovun "Gəldim" şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Bilecik şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 96-cı sayında Azərbaycan türkcəsində sayında dərc olunub.
Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Başkanı, şair-publisist Rafiq Oday, Koordinatoru isə Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin Baş redaktoru və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının Mətbuat xidmətinin rəhbəri, TOŞAYAD yayın organı "Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Baş məsləhətçisi, Ebrar Vakfı Kültür yayını “Usare” iki aylık kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Mətbuat xidmətinin rəhbəri, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü, şair-publisist, tərcüməçi-jurnalist, gənc yazar Kamran Murquzovdur.

Kamran MURQUZOV,
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü

Kadir BAYRAK.”Şeyhim Edebâli”

Bilecik, Edebâli yurdudur…

Rahmetli babam başka bir ilde bulduğu iş sebebiyle Pazarcık’ın (bugünkü ismiyle Pazaryeri) Esemen Köyü’nü terk edip, gurbette bir hayat kurunca benim ve kardeşlerimin doğum yeri Bilecik olamadı. Bu yüzden sıkça sorulan “nerelisin” sorusuna muhatap olmaktan uzun bir süre tedirgin oldum. Tedirginliğimin, doğduğun yerin değil, köklerinin bulunduğu yerin memleket olduğu kültürüne geç sahip olmaktan kaynaklandığını çok sonraları idrak edebildim…

Bayram, düğün, cenaze gibi türlü vesilelerle gelip gittiğimiz Bilecik’e dair çocukluk hafızamda üç şey diğerlerinden fazla yer etmişti; uzun tren yolculukları, yuvarlak taşlarla döşeli eski sokaklar ve beyaz başörtülü, siyah cibinlikli kadınlar…

İlkokulun henüz ilk yıllarında babamı kaybedince, yuvarlak taşlarla döşeli eski sokaklarında beyaz başörtülü, siyah cibinlikli kadınların yürüdüğü ve uzun tren yolculukları ile ulaşılan Bilecik, ekmeğini yiyip, suyunu içtiğimiz asıl memleketim oluverdi.

O zamanlar kitaplarda yerleşim yerleri nüfusa göre tasnif edilirdi: Nüfusu ikibine kadar olan yerler köy, yirmi bine kadar olanlar ilçe, yirmibinin üstünde olanlar şehir… Yıl 1985. Karayolundan gelirken sizi karşılayan tabelâlarda, Bilecik’in nüfusunun onbirbin olduğunun yazıldığı yıllar… Babamın liseden sınıf arkadaşı, o da şimdi rahmetlik, ilkokul öğretmenime nasıl olup da Bilecik’in bu nüfusla il yapıldığını sorduğumda, adamcağızın beni ikna edebilmek için dile getirdiği haklı gerekçeleri dün gibi hatırlıyorum.

Anadan ve babadan hemen bütün akrabalarımın ikamet ettiği, nereye giderseniz gidin bir dostunuzla, arkadaşınızla, komşunuzla karşılaştığınız, neredeyse herkesin birbirini tanıyıp selâm verdiği bu il, yaşadığı acıyı unutmaya çalışan çocukta güven duygusu telkin etti. Bir yanında Üçler, bir yanında Yediler diğer yanında Kırklar tepelerinin yükseldiği ve şehri bir çanak gibi aralarına aldıkları Bilecik’e kötülüğün uğramadığı zannına kapıldım uzun bir süre…

Zaman zaman sekteye uğrasa da hâlâ aynı kanaatteyim… Çocukluğumda hissettiklerimden farkı şu ki o zaman şehrin maddesinden kaynaklandığını zannettiğim kanaatimi bugün bir büyük manevî güce bağlıyorum; Şeyh Edebâli…

Bilecik, Edebâli yurdudur…

Üniversite tahsilim boyunca kasvetli, resmî ve bir o kadar da soğuk havasına alışamadığım Ankara’da bir tek şey beni mutlu ediyordu; Bilecik’e dönüşler… İstasyon rampalarını tırmanan otobüste, mezarlığa yaklaşırken ölmüşlerimizin ruhuna biriktirdiğim İhlâs ve Fatihaları önce Şeyhime hediye etmenin huzuru nasıl anlatılsın ki…

Bugüne kadar il dışından gelen misafirlerime şunu söyledim. Şeyhimizi ziyaret etmeden Bilecik’e gelmiş sayılmazsınız. Eğer nasibiniz varsa ve Şeyhim sizi bugünkü kabul defterine yazmışsa ziyaret gerçekleşir. Nasip meselesi…

Bilmiyorum haddi aşıyor muyum… Yarın büyük huzurda hesaplar görülürken, zorda kalan hemşehrilerine Şeyhimin yardım elini uzatacağına, meleklere “durun ne yapıyorsunuz o benim evlâdımdandır, hemşehrimdir” diyeceğine şiddetle inanıyorum.

Bilecik, Edebâli yurdudur…

Mənbə: http://www.kardelendergisi.com

Kadir BAYRAK.”Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu”

1.BÖLÜM: Batı tefekkürü

Üstad Necip Fazıl’ın, takdim bölümünde “İdeolocya Örgüsü’ne bağlı olarak benim en başa alınması gereken verimlerimden” dediği eseri. İlk kez 1982 yılında kitap haline getirilmiş. “Yeni İslâm gençliğinin şiddetle muhtaç bulunduğu kültürde temel vazifesi görmesi” amacıyla kaleme alınan eser, 1982’den 20 yıl kadar önce bir Ramazan ayında üç gece teravihten sahur vaktine kadar süren konferans notlarının derlenmiş hali.

“Kısa ve kalın hatlarıyla Batı, ince ve mahrem çizgileriyle de Doğu”nun ele alındığı ve “muhtaç bulunduğumuz tefekkür cehdine mihenk teşkil eden” esere “Türkiye’yi, İslâm âlemini ve bütün insanlığı kurtaracak sistemin örgüsü lif lif” yerleştirilmiş.

Eserin, esas mevzuya hazırlık anlamındaki giriş kısmında, mücerret olarak “kitap” mefhumuna dikkat çekiliyor; “Kitap, büyük mesele! Dikkat ederseniz Şarka, Şarkın aslî rengini veren ve kâinatın tek mümessili olan Allah Resûlü’ne, her şeyi anlarsınız: ‘İlmi kitapla kaydediniz, bağlayınız!’ buyuruyor… “Kitap, kitap, kitap!.. Ama evvelâ kitap, kitabın kitabı ve bütün kitap mefhumunun ruhu olan Allah’ın Kadîm Kitabı’ndan ders alarak kula düşen vazife, kitap hacminde çalışmak… Gerisi haylâzlık ve başıboşluk…”

Bu bölümde Üstad, Batı dünyasına geçmeden umumî olarak dış cephesiyle tasavvufu gösteriyor. Bugün de aynıyla var olduklarına şahit olduğumuz, dıştan ve satıh üstü beş anlayış türünü tespit ediyor ve bu tespitlerden sonra bir tasavvuf tanımı yapıyor ki harika. Her şeyin yerli yerine oturtulduğu bir tanım bu. Batı tefekkürüne geçmeden, “şeriat ve aklın” ele alındığı sayfaları özellikle bugünün gençliğinin okumaya ve anlamaya ihtiyacı var. İslâm’da akıl ne kadar vardır, tefsir meselesi, felsefe ve din karşılaştırması bu bölümde cevabını bulan konular.

Eserin iki ana meselesinden biri olan Batı medeniyeti, şu şekilde formülleştiriliyor: Yunan aklı + Roma nizamı + Hristiyanlık ahlâk ve hassasiyeti…

Bu bölümde, Avrupalının, Yunan vâkıasına “mucize” nazariyle baktığı tespiti önemli. Bugünkü Batı yalanının ilk kaynağı olan eski Yunan mitolojisi, “aklın, fikrin, vehmin, hayalin bile içinden çıkamayacağı girift bir plastisite, yani eşyanın dış kabartısı, müşahhas bir zemin üzerinde, bir dış âlem rüyası”dır. Yalan olduğunu bilmesine rağmen “Eski Yunandan aldığı bu plastik zeminden Avrupalı hiçbir zaman ayrılmamıştır.” Avrupalı yani Batı dünyası bu sebeple “iç âleme” yabancı kalır.

Mitolojiden sonra Yunan aklı, eşya ve tabiatın aslını aradığı mekteplerde boy göstermiştir. Eserde, bu mektepler ve bu mekteplere mensup düşünürler isim isim yer alıyor. İyonya mektebi, Pisagor, Sofistler oldukça detaylı bir şekilde ele alınmış. Batı tefekküründe ilk vahdânî görüşün habercisi Sokrat, onun talebesi Eflatun yani Platon, Aristo da uzun uzun ele alınanlardan. Haklarındaki tespit; “Bu üçü, hemen hemen maddenin üç buudu gibi derinlik, uzunluk, genişlik halinde bütün Garp felsefesinin temeli… Bütün Batı tefekkürünün, usûlcü, idealist ve maddeci olarak bunlardan birine ircaı kabildir.”

Cevr ve cefaya tahammül ahlâkının kurucusu Zenon, ruhî safaya ve neşeye, şevke varmanın ahlâkı yolunda giden Epikür ve “hakikati insan bulamaz, hakikat bulunur şey değildir” diyerek bütün bu fikir yolları çıkmaz sokaktır diyen Piron, ruh emrindeki büyük aklı bulamayan Yunan unsurunun diğer parçaları…

Roma… Yunan’dan farkı, onun kültürüne bağlı olmakla birlikte ferdden çok cemiyetin öne çıkması. Bu sebeple Roma’da abide çapında fertler yok.

Eserin bu bölümünde, tasavvufun İskenderiye Mektebi’nden alındığı iftirasına tafsilatlı bir şekilde cevap veriyor Üstad.

Batı medeniyetinin üçüncü unsuru, Hristiyanlık hakkında tespiti; “Şu Avrupalı bir nevi zekâ içinde ne muhteşem ahmaktır! Babasız çocuk olmasını muhal görür de, din ona bu muhali kabul ettirince bu defa muhallerin muhaline kaçar; yani Allah’ı baba kabul eder. Ve babasız yaratıldığını kabul ettiği Âdem peygamber hakkında böyle düşünmez.”

Hz. İsa’dan sonra gelen oniki havari, havariler arasında öne çıkanlar, ortaçağ dehlizinden rönesansa kıvrılan zaman dilimi sırayla ele alınmış. Batı medeniyetinin yeniden doğuşu rönesans mevzuuna eserde bir hayli yer verilmiş. Hümanistler, dünyanın döndüğünü ve güneş sistemini ortaya koyan Kopernik, “Güneş Beldesi” isimli eserin sahibi Kampenalla, Alman Protestanlığının kurucusu Marten Luter, Mikelanj, Leonardo Davinçi üzerine dikkat çekiliyor. Bu esnada medeniyetimizin zirve noktasında olmamıza rağmen madde kudretimizin yanına ruh gücümüzü katamayışımıza ve rönesansın açtığı kapıdan içeriye girip Batı’yı ruh yolundan fethedemeyişimize dair tespite katılmamak mümkün değil.

17. asır sonrası Batı dünyasında İngilizlerin şairleri Şekspir hakkındaki kanaatleri mühim; “bize müstemlekelerinizden mi Şekspir’den mi vazgeçersiniz diye sorsalar tereddütsüz vereceğimiz cevap şudur: Bütün müstemlekeleri

mizi feda ederiz de Şekspir’den vazgeçmeyiz!”

“Haydi ben işlediğim fiili işlemekte veya işlememekte hür olayım, fakat acaba istediğimi istemekte hür müyüm?” Keşke hak kutbunda söylenseydi dedirten bu sözün sahibi de 17. Asır başında dinî rasyonalizmin müdafii Hollandalı Spinoza.

Marazî zeka Paskal’ın mücerret akılla vardığı son nokta; “bana Allah gerek; filozofların anladığı mânâda değil, haberini peygamberlerin getirdiği Allah…” Yapayalnız ölürüz diyen Paskal başlıyor saymaya “Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa’nın haber getirdiği…” Orada kalıyor…

Yazının sınırını zorlamamak için eserde derin ruh tahlilleri yapılan ve 18. Asır’da öne çıkmış Fransız düşünür Volter, cihan çapında bir filozof olarak vasıflandırılan Alman Kant, Ansiklopediciler ve Didero’yu ismen zikretmekle yetinelim.

Üstad’ın asırların en mânâlısı ve verimlisi olarak nitelendirdiği 19. Asır’da Almanya, fikrî anlamda öne çıkıyor. Burada ele alınan düşünürler de yine sadece isimleriyle Hegel, Şopenhavr, etkileri ilerleyen zamanlarda görülecek ve çok konuşulacak Engels, Marks. Çağdaşları Fransız Ogüst Komt, İngiliz Hium. Eserde Marks ve Engels’e ayrı ve detaylı bir bahis açıldığını tahmin etmek zor değil. Onlar hakkındaki hüküm “Bunca giriftten ve derinliğine dalma gayretinden sonra materyalizm ve komünizm dünyası kadar sığ ve yavan bir âlem hayal edilemezdi.”

Dürkaym ve onun aparıcısı Ziya Gökalp. İlkinde yanlış da olsa bir fikri nefsine mal etmek, çilesini yaşamak diğerindeyse hazıra konmak var. Fikir tarihimizin anahtar şahsiyetlerinden Gökalp’e Batı tefekkürü ele alınırken yer verilmiş ve onun hakkındaki kesin kanaat Üstad’ın diğer eserlerine bırakılmış.

Tekâmül felsefesinin kurucusu İngiliz Herbert Spenser’e değinilirken onun anlayışıyla tasavvuf karşılaştırılmış ve şahsında temsil ettiği Batı düşüncesinin tasavvuf yanında deryaya nisbetle bir yüksüklük su olduğuna vurgu yapılmış. İnsanın maymundan geldiği nazariyesinin sahibi Darvin hakkında kısa değerlendirme, filozof olmadığı ve komik adam tespiti. Ona cevap tasavvuf bahsinde.

20. Asra devrolan bunalımı haber verici bir başka tespit, 19. Asrın pek çok marazî dehasının frengi hastası olduğu yönünde. Niçe, Bodler, Mopasan vs… Kimler ve neler, kimlere ve nelere vesile oluyor. Bunlardan Niçe Almanya’da büyük bir ruhî zemin bulmuştur. Niçe olmasa Haydeger, Haydeger olmasa Hitler olmazdı. Bu arada Amerika da kuruluşunu tamamlamıştır. Amerikalı ve Moskof karşılaştırması, ortak yanları ikisi de dediklerinin tersine hayat süren milletler. Kafasıyla materyalist, hayatıyla mistik Moskof’a karşılık, kafasıyla anti materyalist, hayatıyla materyalist Amerikalı…

Batı tefekkürünün ruh hâkimiyetini elden kaçırdığı zaman dilimi, 20. Asır. Bunun habercisi iki şair; Bodler ve Rembo. “En küçük bir teşbih yapsam çıldıracağım, o hale geldim” diyen Rembo’nun son sözü ise “Allah Kerim”… Bunlar sınıra gelip o ince sınırı aşamayıp giden değerler. Bu asrın ruhçu cereyanını temsil eden Blondel ve aynı anlayışın yıkıcısı da Froyd. Ardından gelen Lenin. Bu kadar filozofların arasında bir aksiyon adamı olan Lenin’e yer veriliyor eserde. Kitaptan öğreniyoruz ki Lenin’in de bu isimlerle anılmayı hak edecek eserleri mevcut. Marks, Engels ve Lenin; batıla inanışın eşsiz mümessilleri, dava ahlâkında da aynı seviye. Bu asrın ruhçu filozoflarından Bergson. Meşhur sözü “akla düşen en büyük hamle, kendi kendisini inkâr, kendi eliyle intihardır!” Bergson, “Gülmek” isimli kitabında Şarlo’yu ele almıştır. Lenin’in sözü “ben bir adama hayranım, o da Şarlo’dur.” Eser sahibinin Şarlo’yla ilgili hükmü “20. Asrın hakikatte darmadağın olmuş kıymetleriyle alay etmeyi en iyi bilen adamdır. Ve tamamen ağlatıcı, düşündürücü, bir planda… Güldürü gibi görünse de…” Vahdet-i Vücud gibi birçok tecrit ve teşhisi fizikle doğrular gibi bir merhale açan Aynştayn. Birinci Dünya Harbi ve birinci bölümün kısa özet ve hükmü:

“Batı tefekkürü, maddeye aksetmiş akılla harikalar doğurduğu, aynı akılla da aklı kıracak kadar ileri gittiği halde ruh feyzine, yani nura çıkamayan, eşya ve hadiselere insan ruhunda tahakküm ölçüsünü kuramayan, neticede ruhu öksüz bırakan ve bu eksiğini daima hissedip keşiflerinin oyuncaklarıyla teselliye eremeyen, muazzam bir madde bonmarşesi ve plastik inşadan ibaret… İçinde sultanı olmayan saray…”

2.BÖLÜM: İslâm Tasavvufu

Yolun büyüklerinin tasavvuf tarifleriyle başlıyor ikinci bölüm. Tasavvuf isminin kaynağına ait fikirlerle devam ediyor. “Dünyanın safası gitti, kederi bakî kaldı.” Hadisi üzerinde tefekkür edilmiş. Tasavvuf; “insanın iç memuriyeti, oluş gayesi. Ve nihaî oluşu. Kulluğu bitirip İlâhî huzura ermek ve Allah’ı bulmak davası…” O’nun (sav) ruh emaneti, batını, özü… Şeriat Resûl’ün zahiri, tasavvuf ise bâtını… Şeriat umumî, tasavvuf hususî…

Tasavvufu anlama yolunda bir Kutsî Hadis: “Ben insanın en büyük sırrıyım ve insan benim en büyük sırrım.”

Yine anlamaya basamak olması için ele alınan olaylar ve şahsiyetler… Her biri ayrı ayrı yazı, kitap konusu ama birkaç kelimeyle değinip geçmek mecburiyetindeyiz. Miraç hadisesi. Kâbe’den Mescid-i Aksa’ya kadar olan kısmına inanmamak Kur’ân nassı olduğu için küfür, diğer tarafına inanmamak iman değil… Hz. Ebubekir’in “O söylediyse, doğrudur.” teslimiyeti. Onun sahabetini inkâr da küfür. Hicret ve yol arkadaşlığı, Sevr mağarası ve orada yaşananlar… “Cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere gidiyoruz” hadisi. Nefse karşı cihad.

Velâyet mevzuu. Velilerin büyüklerinden, Yemenli Üveys-el Karanî, halk ağzıyla Veysel Karani. Allah Resûlü’nü göremedi. Çünkü anne sözü dinledi, onu kıramadı. Ölçü; velinin en büyüğü, sahabinin en küçüğünün atının burnundaki toz bile değil…

Bir incelik… Nebînin velâyeti nebîliğinden üstün mü, değil mi? İmam-ı Rabbanî Hazretleri meseleyi çözer; nebîliği velâyetinden üstündür. Hz. Ebubekir’in büyüklüğü de nübüvvet makamına sıddikiyetle bağlı olmasından, bu sebeple “Sıddîk-i Ekber”…

Hicrî ikinci asır sonlarına kadar müesseseleşen yalnız şeriat, tasavvufta müesseseleşme görülmüyor. Zira o iç bünye esrarıdır ve gizli seyreden bir ruh halinde devam ediyor. İlk mutasavvıf Ebu Haşim es-Sofi. Şamlı ve sofi lâkabını ilk taşıyan. Meşhur müçtehitlerden Süfyan-ı Sevri’nin çağdaşı. Süfyan diyor ki: “Ebu Haşim olmasaydı ben Rabbanî incelikleri anlayamazdım. Yani okuduğum şeriatın ruhunu… Ve tasavvuf nedir bilemezdim.” Ebu Haşim’den sonra açık tarikat isimleri olmaksızın kollar dağılıyor. Ebu Haşim’le Süfyan arasındaki sevginin benzeri İmam-ı Âzam ile Maruf-u Kerhî arasında… Ebu Hanife, büyük mezhep imamı. Maruf-u Kerhî de büyük bir velî. Derler ki, Maruf-u Kerhî olmasaydı İmam-ı Âzam olmazdı! Ebu Hanife’nin İbrahim Ethem hakkındaki sözü ne müthiş, ne derin: “O Allah’ın zatiyle meşgul… Biz ise O’na ait ilimlerin dedikodusuyla…”

Ruh ve nefs… Ruh, Batı’nın da bildiği bir kelime ama nefs diye bir kelimeye dünyada hiçbir lisan mâlik değildir. Sadece Arapça’da. Nefs, ruhun antitezi, zıt kutbu olarak insana verilmiş bir lâtife. Nefs ve ruh iki varlık halinde kalbin hakikatini terkip ediyor. Dava, nefsi ruha inkilâp ettirmek, öldürmek değil. “Bütün nefsler ölümü tadacaktır. Tadmak ayrı, ölmek ayrı. Ruh demiyor. Bütün nefsler… Çünkü ölümden ödü patlayan nefstir. Ruh âmâdedir, kurtulmaya…”

Ahlâk… Hadis: “Ben ahlâkî mekârimi (keremleri) tamamlamak üzere geldim!”

Ahlâk büyük dava… Ruhun tâbi olduğu fikir etrafında form kazanması… Eserde ahlâk mevzuunda pek çok velînin hayatından hepsi birbirinden etkileyici örnekler verilmiş. Biz biriyle yetinmek zorundayız. İki velî arasındaki diyalog:

–Şükür mevzuunda ne yaparsınız?

–Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz.

–Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!

–Ya siz ne yaparsınız?

–Bulunca dağıtırız, bulamayınca şükrederiz!..

Mürid… İradesini teslim eden. Murada talip olan. Vasıfları; irade, istikamet, edep, vakit… Zaman nedir sorusuna verilen en güzel cevabı eserde buluyoruz. Mazi, bir kül yığınıdır. İstikbal ise bir kuruntu. Bir tek “hal” vardır. Yani dem bu demdir. Bir velîden nakil; gafil halk tembelliğinden bir laf eder, yarın olsa da bir iş işlesem… Bilmez ki, bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işleye?.. Edep; hududa riayet, en büyük edep İlâhî hududu muhafaza etmek… Din, edepten ibarettir.

Müridin dış rejimine ait özellikler; az yemek, az uyumak, az konuşmak, devamlı zikir halinde bulunmak ve fikir tamamlığında olmak… Zikir, Allah ismini yadetmek, ismin derinliği içinde kaybolarak, eriyerek anmak. Zikir, bütün tarikatların ana sermayesi olduğuna göre onları birbirlerinden ayıran, zikir çeşidi. Yani gizli veya sesli olması. Allah Resûlü’nün emaneti iki büyük sahabe koluyla gelir; Hz. Ebubekir kolu gizli zikir, Hz. Ali yolu açık zikirle maruftur. Ölçü; “zikri bir nevi harhara, sadece gırtlaktan çıkan bir ses haline getiren ve öldüren insanların zikrinden bir şey beklemeyin!”

Râbıta… Mürşitte erimek. Bizim aciz kalemimizle anlatamayacağımız bu ince sırrı eserden okumak şart. Tasavvufu reddedenler, ona burun kıvıranların ise mutlaka okumaları gerekiyor. Yine aynı şekilde keramet bahsi de ancak eserden okunarak anlaşılabilecek mevzulardan. Keramet sahibi büyükler için en büyük edebin bu hale geldikten sonra, sımsıkı şeraite yapışmak olduğunu, en büyük kerametin de onu kapamak, örtmek olduğunu ve kerametin ancak İlahî emirle izhar edildiğini belirtmekle yetinelim.

Aşk mevzuu… Davaların davası. Bir velînin aşktan bahsedişi, küçük bir kuşun gelip gagasını eline vurması, gagasından sızan incecik kanla ölüp kalması. Bu hadiseden sonra söylenen söz: Aşka ait kelimelerin cemata, nebata ve hayvana tesiri vardır da gafil insana yok!..

Vahdet-i vücut meselesi. Sadece ismini yazıp detayları için yine eseri işaret edelim. Muhiddin-i Arabî Hazretleriyle ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin vahdet-i vücut anlayışları eserde ele alınmışsa da bunların künhüne varmanın her babayiğidin harcı olmadığını kaydedelim.

Eserde ısrarla hakikat ilminin şeriate aykırı olamayacağı hususu üzerinde durulmuş. Mihenk taşı, şeriat… İmam-ı Gazali Hazretleri’nin onu “Hüccet-ül İslâm” yapan fikir çilesi, eser sahibi de benzer çileyi yaşadığından ilk ağızdan anlatılır gibi kaleme alınmış. İmam-ı Gazalî’nin aklın hilelerine dair tespiti: Bir kâhin size filan gün yeşil renk elbise giyme, giyersen başına bir kaza gelir dese, ona inanmazsınız ama yine de dediğini yaparsınız. İnandığınız peygamber şunu şöyle yap dese niçin diye sorarsanız… Eser sahibinin onun hakkındaki hükmü “Kültürümüzde İmam-ı Gazalî gibi bir büyük varken bazı meselelerde onu unutarak düştüğümüz buhranları izah güçtür!”

Bir üst paragrafta da belirttiğimiz üzere Üstad, bahsin konusu tasavvuf olmasına rağmen şeriate o kadar çok vurgu yapıyor ki eserin namaz, zekât, oruç, hacc gibi şeriat emirlerini özendirmek için kaleme alındığı zannedilebilir. Faizin haramlığı, İslâm ahlâk ve terbiyesi, nezaket, zarafet… Bütün bunlar o kapıya gelenin içeriye girerken üstünde taşıması gereken özellikler. Eserden bir anekdot:

“Alman üniversitelerinin birinden mezun şöhretli bir adam hakkında ‘artık yola geldi, şöyle mümin” dediler. Bir gün vapurda ona rastladım.

–Nasılsın iyi misin?

–İyiyim.

–Namazın ne âlemde?

–Ben namaz kılmam zikrederim!

–Sen zikretmiyorsun bir takım sesler çıkarıyorsun karnından demek…

Üstad kitabının son kısımlarında, pek çok eserinde yaptığı bir muhasebeye yer veriyor. Batı ve Doğu muvazenesi. Biri öbüründe tamamlanacak iki dünyanın terkibi… Ve bizdeki eksiğe vurgu yapıyor; büyük mütefekkir eksikliği.

Topyekûn eserin neticesi:

“Batının, bütün eserini sıfıra indirici eksiği ruh, asıl olarak Doğuda; ahiretin tarlası olan dünya fethine memur akıl da Batıda… Bu iki kutbu birleştirip bir ark lâmbası parlayışına vücut vermeden, yaşanmaya değer hayatın sırrı ele geçirilemeyecektir…”

Mənbə: http://www.kardelendergisi.com

Gənc yazar Kamran Murquzovun “Kardelen” dərgisində yayınlanan şeiri

Azerbaycan toprağına düşüp güzarın, Yunusum

Mutlu olmak ne güzelmiş, bu dünyada karip-karip
Azerbaycan toprağına düşüp güzarın, Yunusum!

Hakkı buldun, çok sevindim Senin arzun gerçekleşdi,
Kader gibi unutulsun azar-bezarın, Yunusum!

Hasret çektim güller gibi Sene kovuşmakçün ben,
Oldum bu karip dünyada Senin yazarın, Yunusum!

Dergâhına geldim Senin kulun bugün Seni ister
Nerde kaldı söyle görüm, Senin mezarın, Yunusum?!

Kadir BAYRAK.”TÜRK KİMLİĞİ”

Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Türkiye temsilcisi

1. COĞRAFYA

İnsanın, mensubu olduğu millet hakkında değerlendirme yapması kolay değil. Bizce bunun iki sebebi var; birincisi içerisinde yaşayıp, genlerini taşıdığımız milletin kendine has özelliği: Överken de, yererken de ölçüyü kaçırıyoruz. “Orta Asya’dan yola çıkan milletimiz…”diye başlayan hamaset yüklü nutuklarla, “el âlem aya giderken, biz hâlâ…” şeklindeki serzenişler bu iki tavrımıza örnek. İkincisi ve asıl önemli olanı da Everest Tepesi ile Lût Gölü kadar birbirine uzak, inişli çıkışlı tarih çizgimiz. “Orta Asya’dan…” diyerek sözlerine başlayanın bir haklılık payı var; zira o, bu milletin büyük kısmı tarih kitaplarına yansımayan, dost düşman herkesin büyüklüğünde, haşmetinde ittifak ettiği geçmişine atıfta bulunuyor. Diğeri de haksız değil, çünkü o da böyle bir tarihe sahip milletin bugününe bakıp Nasrettin Hoca misali soruyor: “Bu etse, kedi nerede; kedi ise, et nerede?” Niyetimiz esasta doğru, uygulamada hatalı her iki görüşe de saplanmadan, olabildiğince hakka yakın bir muhasebe yapabilmek…
Öncelikle şöyle bir tespitle işe başlamanın doğru olacağına inanıyorum: Bu topraklarda, bu coğrafyada, zamanın tam da bu deminde dünyaya gelmeyi, var olmayı biz tercih etmedik, kader bu şekilde tecelli etti. Zannederim işin nirengi noktası, anahtar kelimesi bu cümlede saklı; kader… Her şeyin, her şeye yol ve yön veren gücün, kaderin de sahibi Mutlak Kudret’in iradesi. Kutuplardaki Eskimo’dan Afrika’nın uçsuz bucaksız çöllerindeki yerliye kadar, fikir namusu taşıyan herkes bu ölçü karşısında baş eğmek mecburiyetinde…
İnsan tohumu Âdem peygamber, bütün insanlığın babası olduğu ve her kavmin kök başı kendisine dayandığına göre, O’nun bir millete mensubiyetini iddia etmek doğru ve mantıklı olmaz. Hal böyle olunca milletlerin birbirleri üzerinde nesebe dayalı üstünlük izafe etmelerinin, seçilmiş millet iddialarının kısacası ırkçılığın gülünçlüğü ortaya çıkıyor. Ne var ki, Mutlak Kudret’in bütün insanlığı tek bir çatı altında birleştirmek yerine, onları ayrı hususiyetler taşıyan kavimlere ayırmasında da bir hikmet bulunduğu muhakkak.
Tarih kitapları milletimizin, insanlığın ikinci babası Nuh peygamberin oğlu Yafes’ten geldiğini iddia ederler. Bu andan, Orta Asya steplerinde meydan yerine çıkıncaya kadar geçen zaman dilimi tarihin karanlık sayfalarında yazılıdır. Orta Asya bozkırlarındaki maceramızı ise tek kelime ile özetleyebiliriz; arayış. Gözlerindeki enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen, kızgın bir mayi gibi oradan oraya akan dinamik, canlı, hareketli, at üzerinde doğup, at üzerinde ölen insanın arayışı.
8.yüzyıl aranan kanın, İslâm’ın bulunup, bir yenisine; vatan hasretine yol veren tarihtir. Bizce Anadolu’nun yurt edinilmesine kadar süren Türk’ün tarih seyri, kendisi farkında olsun olmasın, bir amaca matuftur: Genelde Anadolu, esasta ise İstanbul’un fethi. İşte bu andan sonra Türk’ün kaderine, kimliğine bu topraklar mı yön verir, yoksa Türk mü bu topraklara, orasını Allah bilir…
“Anadolu… Bozkurdun bir dere kenarında gümüş sulara dalıp gözlerindeki tılsımlı ateşi seyrede ede, içli ve mütevekkil bir söğüt ağacına istihale ettiği mübarek diyar…
Anadolu… Türk’ün, gerçek ruh muhtevasını bulur bulmaz seyyarlıktan sabitliğe geçtiği ve ruh vatanıyla iç içe yeryüzü vatanını kurduğu büyük mânâ çerçevesi…
Anadolu kıtalar arası tarihi hesaplaşmaların geçit meydanı, medeniyetlerin sergi evi, mahrem ve muazzam Asya’nın, Avrupa’ya bakan cumbası…
Anadolu… Putların ve salibin binbir cümbüşü arkasından kendisini topyekûn hilâle teslim eden ve onun davasını bütün dünyaya şâmil bir aksiyon halinde güden aslî ve asîl unsur kadrosu…”(Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü)
Ve İstanbul;
“İstanbul!.. Dünya üzerinde her çeşitten insanın ilgisini en çok çeken şehir… Ehemmiyetine bakın; onu insanlığın Ufku, ümmetine hedef gösteriyor. İdeal denebilecek bir hedef… Fethini müjdeliyor ve fethedecekleri övüyor. Bu sayede “en büyük Bayraktarı” kazanıyor İstanbul. İnsanlık tarihinin eşi bulunmaz Bayraktar’ını… İnsanlık Ufku’nun temsil ettiği Allah dâvasının bayraktarını… Yüceliğin zirvesine bakın!.. Müjdeli emir, İstanbul’a coğrafya avantajının üstünde fikri, imanî ve içtimaî bir fonksiyon kazandırıyor. Hele bizim için… Düşmanlarımız bile, onun hakkında fanatik emeller beslemekle, -farkında değiller ama- o emrin güdümünde hareket ettiler ve etmekteler.” (Ali Erdal, Yeni Bir Diyalektik)
Bilinen en eski üç kıtanın ortasında ve yine bilinen en eski medeniyetlerin merkezinde, en işlek kara, deniz ve hava ticaret yollarının üzerinde, soğuk deniz ve iklimlerle sıcaklarının arasında “yedi iklim”in hüküm sürdüğü Anadolu ve onun incisi İstanbul. Bu coğrafyaya hâkim olanın, dünya siyaseti üzerinde söz sahibi olması, insanın nefes alıp vermesi kadar doğal. Nitekim bu topraklarda devletlerini kuran Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı’nın dünyanın en uzun ömürlü devletleri olduklarını tarih söylüyor.
İşin nirengi noktası, anahtar kelimesi demiştik ya yukarıda, Allah’a hamd olsun ki kader bu şekilde tecelli etti ve bu topraklar bize nasip oldu. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin, dünyanın kuruluşundan bugüne kadar geçen zamanı göz önüne alıp, firavunun ehramına taş taşıyanlarla bizleri çağdaş saydığı tezini dikkate alırsak, bugün milletimizin içinden geçtiği berzahın, O’nun tarih seyri içinde deryada bir su damlası gibi kaldığını kabul edebiliriz. Yeter ki, bu coğrafyanın, bu toprakların hakkını verelim.

2. RUH

Çanakkale’de, muharebeler esnasında hücum sırası bekleyen askerlerimiz, hem şehit olan arkadaşları hem de az sonra şehit olacak kendileri için cenaze namazı kılıyorlar. Öleceklerini bildikleri halde hiçbirinin aklına cepheyi terk etmek gelmiyor.
99 depremi olduğunda devlet, felâket bölgesine aynı gün ulaşamamıştı. Deprem sırasında Gölcük’te, Adapazarı’nda olan veya kendi imkânlarıyla yardım amaçlı bölgeye ulaşanlar, oralardaki trafiği ve asayişi, sağ kurtulan gençlerin idare ettiğini anlattılar. Onbinlerce insanın enkaz altında kalıp can verdiği, bir artçı depremde sağ kalanların da hayatlarını kaybetme ihtimalinin olduğu bir ortamda kendi nefsinden geçip cemiyet hayrına bir işe kalkışmak… Bir kere bu fedakârlığın adını koymak gerek.
15 Temmuz akşamı daha Cumhurbaşkanı halkı meydanlara çağırmadan, kendini sokağa atanlara ne demeli? İhanet kalkışmasını ne zaman duydu ve anladı da eğer ben yoksam devlet de olmaz anlayışıyla inisiyatif aldı. Elinde bayrağıyla koca tankların önüne geçenleri, savaş uçaklarına meydan okuyanları gördük. İnternet vesilesiyle izledik. O gece, meyhaneden Boğaz Köprüsü’ne şehit olmaya giden gençler vardı. Göğsünü hainlerin kurşunlarına siper edenlerin hareketlerinin bir izahı olmalı.
“En ulvî tecrid ve mânâlandırmalara, çok defa en süflî teşhis ve maksatlandırmalar musallattır.”
Rahmetli Üstad, Büyük Doğu yayınlarının dördüncü, fakat bütün geçit ve kilit noktalarını gösterici ve davayı temellendirici baş eseri olarak ilân ettiği İdeolocyaÖrgüsü’nün daha başında yukarıdaki cümleyi kaleme alarak dikkatimizi bir noktaya çekiyor. Âcizane kanaatim, eserin tamamını okuyup anlamamızı arzu ediyor. Bektaşî gibi aradan bir cümleyi çekip devamı için bahane üretilmesinin önüne geçmek istiyor.
Fakir de, yazının başlığına odaklanıp, devamı hakkında kanaat sahibi olacaklar için bu hatırlatmayı yapmayı vazife bildi.
Türk milleti… Pazarlıksız, samimi Müslüman… Az sonra öleceklerini bildikleri halde cepheyi terk etmeyenlerin, kendi nefsinden geçip toplum hayrına işe kalkışan ve göğsünü hainlerin kurşunlarına siper edenlerin cemiyeti… Allah’ın İslâm ümmeti içinde aksiyonla vazifeli kıldığı topluluk…
Bu millet, bu kadar badireye rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsa bir hikmeti olmalı. Çanakkale’de, depremde, 15 Temmuz’da gösterilen kahramanlıkları izah edebileceğimiz bir hikmet.
Zannederim işin sırrı pazarlıksız ve samimi Müslüman olmakta. Ne zaman ki kendisine İslâm teklif edilen ilk atamız, teklifi hiçbir şart koşmadan, can baş üstüne deyip kabul etti, atını ve kılıcını bu yeni imana adadı, işte o gün milletimizin kaderi de belli oldu.

3. DEVLET BİLİNCİ

İstiklal Harbi’nin devam ettiği günlerde Bilecik istasyonunda, oğluna nasihat eden Söğütlü annemizin dudaklarından dökülen cümleler, Anadolu’daki devlet bilincini uzun söze gerek bırakmayacak şekilde açıklar:
“Oğlum!.. Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehid düştü. Son yongam sensin. Eğer minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme!”
Türk milletinin, Tuna’dan Nil’e, Hazar’dan, Kırım’dan Kızıldeniz’e uzandığı haşmet devirlerinde değil; toprakları verimli üç kıtadan, Anadolu’nun bozkırlarına hapsedilmeye çalışıldığı bir zamanda söylendi bu sözler. Bu sebeple kıymetli. Yoksa tarih hafızamızda daha nice örnekleri mevcuttur.
Ankara Savaşı’ndan sonra merkezî otoritenin zayıfladığı, neredeyse yok olduğu Fetret Devri’nde bile devleti yıkılmak ne kelime sanki bütün kurumlarıyla dimdik ayaktaymış gibi davranan bir milletten bahsediyoruz. Bu manâda,“kan kusup kızılcık şerbeti içtiğini” söyleyen, “kol kırılır yen içinde kalır” diyen bir milletin yakın tarihimizde atlattığı bütün darbelerden sonra sessizliğini, onun olup bitenden habersizliğine, cahilliğine yoranlar, önüne koyulan ilk sandıkta sanki sözleşmiş gibi aynı noktada nasıl birleştiğini de izaha mecburdurlar.

4. NETİCE

15 Temmuz, İslâm’da aradığı kanı, ruhu bulan, İslâm’a pazarlıksız teslim olmanın karşılığında Anadolu ve özelde İstanbulla şereflendirilen Türk Milleti’nin, devleti zora düştüğünde neler yapabileceğinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
15 Temmuz’la ilgili olarak geleceğin tarafsız tarihçisinin yazacağını biz şimdiden söyleyelim: 1789 Fransız Devrim’i Batı dünyasında ne ifade ediyorsa, Fransız Devrimi’nin dünya tarihindeki etkisi neyse 15 Temmuz’un ondan eksiği yok fazlası vardır.
Milletin devletine sahip çıkması noktasından, Türk tarihinde ilk değildir. 15 Temmuz’a yol veren, sebep olan bütün saikleridoğru tespit edip ortadan kaldırmadıkça belli ki son da olmayacaktır. O halde son hükmü yine Üstad’a bırakalım:
“Evvelâ şahsını, sonra bütün Doğu âlemini kurtarması, daha sonra da çepeçevre yeryüzüne ve insanlık kadrosuna sahip bir kurtuluş ifadesine varması için Türk milletine gereken yol, en girift, en mahrem ve en iç kavranışiyleİSLÂMİYET’tir.

İslâm vecd ve imanının, ana sütünden daha beyaz ve daha temiz çarşafı üzerine Yirminci Asır dünyasına ait şifalı ve zehirli ne kadar yemiş varsa hepsini silkeledikten sonra, bizden olan her şeyi çekici ve bizden olmayan her şeyi itici bir ana kıyas vahidine sahip, sağ elimizde Allah’ın kul parmağı girmemiş biricik Kitabı ve sol elimizde insanoğlunun olanca fikir ve iş kütüphanesi, ânî bir şahlanışla kendi kendimizi bulmak! Kurtuluşumuzun ve dünya çapında kurtarıcılığımızın reçetesi sadece budur: Ve bu reçetenin temel unsuru İslâmiyettir. İşte bu günden başlayarak kendimizi çerçevelemeye memur bildiğimiz muhteşem ve açıklığı içinde bir o kadar mahrem hakikat!” (İdelolocya Örgüsü)

KARDELEN DERGİSİNİN 94. SAYISI ÇIKTI

Çeyrek asırdır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Ekim-Aralık 2017 tarihli 94. sayısı çıktı.
Dergi yeni sayısında “Türk Dili”ni ele alıyor. Dergi kapakta okuyucuya; Üstad Necip Fazıl’ın “Bir milletin diliyle oynamak, onun hayatıyla oynamaktır.” sözüyle sesleniyor.
Derginin “Türkçe’nin Serencamı” başlıklı başyazısında, Ali Erdal, “Ne Yapılmalıydı?” diye sorduktan sonra, “Dil, milletin dünyası… Tefekkür malzemesi. Önce kavramın Türkçe’de karşılığı aranmalı; yani kendi depomuzdan malzeme aranmalı… Bulunmazsa dilimizin türetme, birleştirme, birkaç kelime ile ifade etme yolları ile yeni kelimeler kazanma imkânı, –yani düşünce dünyamızı geliştirme imkânı– sonuna kadar kullanılmalı… Dışardan kelime, “vatandaş sen de gel” çığırtkanlığı ile ve anadilini ehemmiyetsiz görerek değil, karşılığı olmayan kavramın kelimesi son çare olarak, üzüntüyle alınmalı.” diye cevap veriyor.
Bu sayıda dergi editörü; her geçen gün aslından uzaklaştığından endişe ettiğimiz dil ve Türkçe mevzuunda, her konuda olduğu gibi örneğimizin Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber (sav) olması gerektiğini dile getiriyor. Site editörü, “Türk Milleti” kimliğimizi korumamız için öncelikli olarak korumamız gerekenlerin başında dilimizin geldiğini ifade ediyor.
Üstad Necip Fazıl’ın “Edebiyat Mahkemeleri” eserinin “Topyekûn Ölçü” bölümüyle başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.
Ocak-Mart 2018 döneminde çıkacak olan 95.sayısının konusunun “Tasavvuf” olduğu belirtilen dergide yer alan yazılardan bazıları şöyle:

Türkçe’nin Serencamı – Ali Erdal
Hangi Türkçe? – Kadir Bayrak
Türk Dilini Dert Edinenler – Yavuz Sert
Türk Budun(u) – Mustafa Büyükgüner
Dil Kavramı Üzerine – Sinan Ayhan
Mizah Köşesi – Murat Yaramaz
Medya Sepeti – Bahadır Kaya

Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir.

KARDELEN DERGİSİNİN 93. SAYISI ÇIKTI

Çeyrek asırdır sadece “fikrin değerini bilenlere…” istinat eden Kardelen dergisinin Temmuz-Eylül 2017 tarihli 93. sayısı çıktı.
Dergi yeni sayısında hain darbe girişiminin birinci yılında “15 Temmuz Destânı”nı ele alıyor. Dergi kapakta okuyucuya; Üstad Necip Fazıl’ın “Avlanır, kim sana atarsa kement” sözüyle sesleniyor. Üstad Necip Fazıl’ın “İhtilal” isimli eserinin giriş yazısıyla başlayan dergide, her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere yer veriliyor.
Bu sayıda dergi editörü; “Niye yazıyorum” başlıklı sohbetinde yirmi yılı aşan kalem tecrübesinde hangi sebeplerle yazdığını belirttikten sonra Kardelen için “Okunuyormuş, okunmuyormuş, etkili oluyormuş, olmuyormuş umurumda bile değil… Bugün okunmuyorsa elbet bir gün okunur ve anlaşılır” diyerek, Türk milletinin devlet anlayışında, sahabenin Gaye İnsan Ufuk Peygamber’e olan sevgisinden izler gördüğünü ifade ediyor. Emaneti ehline vermeye dikkat çeken Site editörü, “15 Temmuz’dan ders alacak mıyız?” diye sorarken, darbe girişimine karşı halkın verdiği tepkinin gerçek bir kahramanlık örneği olduğunu dile getiriyor.
Derginin “Peygamber Ocağı bende tüter!” başlıklı başyazısında, Ali Erdal, “15 Temmuz destanını işte Türk ruh kökünde yaşayan, her ferdi tabiî Mehmetçik olan, “Vatan sevgisi imandandır” emrinden doğan Peygamber Ocağı; o iman manzumesi hayata hâkim olsun diye yazdı…” neticesine varıyor.
Kardelen dergisinin Ekim-Aralık döneminde çıkacak olan 94.sayısının konusu “Türk Dili” olarak tespit edilmiş olup dergide yer alan yazılardan bazıları şöyle:
‘Peygamber Ocağı bende tüter’ – Ali Erdal
Türk kimliği – Kadir Bayrak
15 Temmuz kahramanlığını anlamak için – Özgür Alkan ALKIŞ
Birleşirsek çok oluruz, ayrılırsak yok oluruz – Mustafa Büyükgüner
Kahraman Millet – Sinan Ayhan
Mizah Köşesi – Murat Yaramaz
Medya Sepeti – Bahadır Kaya

Şair-jurnalist Rafiq Odayın şeiri “Kardelen ” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının maliyyə dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində
Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar və Jurnalistlər Birliklərinin üzvü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin (gundelik.info) və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının (edebiyyat-az.com) təsisçisi və direktoru, respublikanın Əməkdar jurnalisti, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilçisi, şair-publisist Rafiq Odayın “Bir də mi gəlsin” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Sakarya şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 92-ci sayında Türkiyə türkcəsində sayında dərc olunub. Şeiri Azərbaycan türkcəsindən Türkiyə türkcəsinə “Kardelen” dərgisinin redaktoru Kadir BAYRAK çevirib.
“Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilcisinin Başkanı, şair-publisist Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şair-publisist Rafiq Odayın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” dərgisində (Tokat şəhəri) və “Avropa Olay” qəzetində (Adana şəhəri) dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Şairə-publisist Rahilə Dövranın şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Çağdaş Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Naxçıvan Muxtar Respublikasındakı bürosunun rəhbəri, “Qızıl qələm” media mükafatı laureatı, şairə-publisist Rahilə Dövranın “Ağrı Dağı” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Sakarya şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” 3 aylıq ədəbiyyat dərgisinin 92-ci sayında Türkiyə türkcəsində sayında dərc olunub. Şeiri Azərbaycan türkcəsindən Türkiyə türkcəsinə “Kardelen” dərgisinin redaktoru Kadir BAYRAK çevirib.“Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsinin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, bundan öncə də şairə-publisist Rahilə Dövranın bədii yaradıcılıq nümunələri, poeziya örnəkləri Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatı təşkilatçılığı həyata ilə keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətində fəaliyyət göstərən “Kümbet” (Tokat şəhəri) və “Hece Taşları” (Kahramanmaraş şəhəri) mədəniyyət və ədəbiyyat dərgilərində dərc olunaraq, ictimaiyyət nümayəndələrinin nəzərinə çatdırılmışdı.

Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının Mətbuat xidməti

Xalq şairi Süleyman Rüstəmin şeiri “Kardelen” dərgisində çap olunub

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyi Sumqayıt şəhər təşkilatının təşəbbüsü və dəstəyi ilə həyata keçirilən “Çağdaş Azərbaycan poeziyasının inkişafına dəstək” layihəsi çərçivəsində Azərbaycan ədəbiyyatının görkəmli nümayəndəsi, Azərbaycan Yazıçılar Birliyinin üzvü, Azərbaycanın Əməkdar incəsənət xadimi, Azərbaycan Dövlət mükafatı laureatı, Sosialist Əməyi Qəhrəmanı, Azərbaycanın xalq şairi Süleyman Rüstəmin “Təbrizim” şeiri Qardaş Türkiyə Cümhuriyyətinin Sakarya şəhərində fəaliyyət göstərən “Kardelen” dərgisinin (http://kardelendergisi.com/yazi.php?yazi=2267) 91-ci sayısında Türkiyə türkcəsində çap olunub. Layihənin rəhbəri və müəllifi Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, respublikanın Əməkdar jurnalisti, AJB Sumqayıt şəhər təşkilatının sədri, Gündəlik Analitik İnformasiya Agentliyinin və Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının təsisçisi və direktoru, “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin rəhbəri Rafiq Odaydır.
Qeyd edək ki, Azərbaycan Respublikasının Prezidenti Zati-aliləri cənab İlham Əliyevin “Azərbaycan dilində latın qrafikası ilə kütləvi nəşrlərin həyata keçirilməsi haqqında” 12 yanvar 2004-cü il tarixli sərəncamı ilə 2005-ci ildə respublikanın paytaxtı Bakı şəhərində fəaliyyət göstərən “Şərq-Qərb” nəşriyyatı tərəfindən kütləvi tirajla (25000) işıq üzü görən “Seçilmiş Əsərləri”nin 3 cildliyinin ikinci cildində “Cənub həsrətli şeirlər” silsiləsində yer alan şeirləri “Kümbet” eğitim, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin Azərbaycan təmsilciliyinin xətti ilə göndərilmişdi.

Kamran MURQUZOV,
Azərbaycanın Mədəniyyət və Ədəbiyyat Portalının
Mətbuat xidmətinin rəhbəri,
Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin üzvü

“Kardelen” dergisi 91. sayısı yayında

Kardelen dergisi, yeni sayısında (91), Osmanlı Devleti’nin, üzerinde en çok tartışılan padişahı II.Abdülhâmid’i ele alıyor. Dergi kapakta okuyucuya; “Abdülhâmid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” diye sesleniyor.
Bu sayıda dergi editörü, Abdülhâmid Han’ın ruh köküne bağlılığı ve üstün fikir sayesinde devleti ayakta tuttuğuna değinirken Ulu Hakan’ın Bilecik ve çevresine gösterdiği yakın alâkanın dergi sayfalarında genişçe işlendiğini ifade ediyor. Site editörü yazısında ise derginin bu sayısında Sultan II.Abdülhâmid’i daha iyi tanımaya, anlamaya ve anlatmaya çalışıldığını dile getiriyor. Üstâd Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan II. Abdülhâmid Han” adlı kitabının önsözüyle başlayan dergide her zaman olduğu gibi fikir yazılarına, şiirlere ve hikâyelere de yer veriliyor.
Dergide yer alan yazılardan bazıları;

-Ulu Hakan’ı, askerinden öğrendim (Ali ERDAL)
-Abdülhamid Han’dan alacağımız dersler (Muhsin Hamdi ALKIŞ)
-Cennetmekân Hemşehrimiz II.Abdülhâmid (Kadir BAYRAK)
-Bir Derviş Sultan (Mustafa KINIKOĞLU)
-Bir gelinlik kaldı (Ali ERDAL)
-Biz Bilecikliler II.Abdülhamid’in öz hemşehrileriyiz (Mustafa TURAN)
-Zaman ve mekân üstü biricik rejime hasretiz (Mustafa BÜYÜKGÜNER)
-Medya sepeti (Bahadır KAYA)
-Mizah köşesi (Murat YARAMAZ)

Dergi ile ilgili detaylı bilgilere www.kardelendergisi.com adlı internet sitesinden veya kardelen@kardelendergisi.com adlı e-posta adresinden ulaşılabilir. İyi okumalar…

Genç yazar Kenan Aydınoğlunun “Kardelen” dergisinde yayınlanan şiiri

kardelen88

Destanlar bu toprağa düzülendi bildim ki,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.
Göz yaşına dönüştürülüp süzülende bildim ki,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

“Sübhanallah” deyince nurlu gözleri dolan,
Rumi’nin meclisinde yine ilk bahar olan,
Derin bir felsefenin karanlığına dalan,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Her mısraı gevherdin, topraktan daha dolgun,
Yanakları laleden, inciden daha solgun.
Türk’ün evladı yine baktığımızda gizli-gizli,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Yılların arkasında candakı ruhu gördüm,
“Kur’an-ı Kerim” de ben Adem’le Nuh’u gördüm.
Harayı arşa ulaşan figanla ahu gördüm,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Ahmed’in mektupları sızıldadı tar gibi,
Bağlandı Hak dinine Hakkı seven yar gibi.
Allah’ı seven kalbe elendi bir kar gibi,
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Dağılanda gözümden özlem, ayrılık, üzüntü,
Sevdim Seni toprağa akan göz yaşı kadar.
Bir öyle, bir obaya yaygınlaşsın bu hoş haber:
Dünyanın güzel şiiri Yunus Emre’den geldi.

Azerbaycan türkcesinden Türkiye türkcesine çeviren:

Kamran MURQUZOV
Azerbaycanın Kültür ve Edebiyat Portalının Sözcüsü ve Çevirme bölümünün Baş editörü