hm

Büyük Türk-İslâm mutasavvıfı Hazret-i Mevlâna (1207-1273) hakkında, bugüne kadar, maksatlı veya maksatsız, bilerek, bilmeyerek veyâ gizli hedefli olarak, bâzı yanlışlıklar dile getirilmiş ve getirilmektedir. Bunlardan tespit edebildiğimiz birkaçı üzerinde durmaya çalışacağız.
a) Mevlâna, ‘hümanist’ değildir:
Hazret- i Mevlâna’ya ‘hümanist’ demek, O’na en büyük ithâm / bühtân / iftirâdır. İftirâ; basit bir yakıştırma, üstü örtülecek bir tavır değildir. Olmayan bir şeyi, o kişiye yüklemedir. Sâdece bu da değildir. Kendindeki ‘müspet fikir ve hâl’i, kendisiyle asla münâsib olmayan ile eşleştirme hattâ ondan geride bulundurmadır.
Kimin, buna hakkı olabilir? O’nu, bu fikir ve hâl ile tartışmak bir yana; O’na bu vasfı / sıfatı yüklemek asla mümkün ve münasip olmamalıdır.
Bunda da iki sebep vardır. Birincisi: Tarihî hata; ikincisi ise, fikrî hatadır.
Tarihî hata şudur: Hazret-i Mevlâna, 1207 – 1273 yılları arasında yaşamıştır. ‘Hümanizm’ denilen akımın kurucularından biri olan Dante Alighieri ise, 1265 yılında doğmuş ve 1321 yılında ölmüştür. Bu da şu demektir ki, Hazret-i Mevlâna vefât ettiğinde, Dante, henüz sekiz yaşında bir çocuktu.
Yine; hümanizmin kurucularından olan Francesco Petrarca 1304 yılında doğmuş, 1374’te ölmüş ve Giovanni Boccacio ise, 1313’te doğmuş, 1375 yılında ölmüştür.
Öyleyse; bu tarihî duruma göre, Mevlâna mı takipçi olabilir, yoksa Dante mi, Petrarca mı, Boccacio mu?
Hazret-i Mevlâna, kendisinin vefâtından yıllar sonra doğmuşlar’ın ve meydana gelmiş bir fikir akımının tâkipçisi nasıl olabilir? Hz. Mevlânâ’yı bunlara bağlayan p(i)sikoloji ne vaziyettedir? Bu p(i)sikolojinin geliştirmeye çalıştığı zihniyetin maksadının altında hangi ‘tuzak’ yatmaktadır? Düşünmek lâzımdır!..
Diğer bir husus da şudur: Bu dönemde ve bu dönemin öncesinde, Türk ve İslâm dünyasında öyle büyük şahsiyetler vardır ki, Hazret-i Mevlâna’yı ‘hümanizm’e bağlayanların bunlardan haberleri olmamasını düşünmek de mümkün değildir. Kimler mi?
Meselâ; İmâm-ı Gazalî (1058-1111), Yusuf Has Hâcib (1017?-1077) , Ahmed Yesevî (1093-1166), Kâşgarlı Mahmud (1008-1105), Hacı Bektâş-ı Velî (1281-1338), Yûnus Emre (1240-1321), Âşık Paşa (1272-1333), Nasreddin Hoca (1208-1284), Sâdî-i Şîrâzî (?-1291), Ferîdüddîn Attâr (?-1230)… bunların sâdece birkaçıdır. Peki; bunların yanında, ‘hümanizm’ ve ‘öncüleri’nin esâmesi mi okunur?
İkinci sebep ise; fikrî hatadır demiştik. Hazret-i Mevlâna’yı ‘hümanist’ olmakla itham edenler, hümanizmi yanlış tarif ve tahlil ediyorlar.
Bu hususu, büyük sosyolog S. Ahmet Arvasî’nin, Size Sesleniyorum-1 adlı eserindeki (“Hümanizm” ve “Ortaçağ” Üzerine…”) başlıklı makalesinden nakille açıklamak istiyorum. Diyor ki:
“Batı kültür ve medeniyetini az-çok bilen herkes, bilir ki, “hümanizm” ve “ortaçağ” kavramlarının çok hususî mânâları vardır. Batılı fikir ve ilim adamı, “hümanizm” derken, Hıristiyan Ortaçağına ve skolastiğine karşı eski Grek ve Lâtin kültür ve medeniyetine dönüşü ve o kültür ve medeniyet temelleri üzerinde yeni bir uyanış hareketini kastetmektedir.
Felsefe tarihçisi Alfred Weber’e göre, Batı Dünyası’nda, Ortaçağ Kilisesi’nin baskısı ve bitmeyen zulmü, Avrupalı’nın eski Yunan ve Roma putperestliğine sığınmasına yol açmıştır ve Batılı fikir adamları bu harekete “hümanizm” adını vermişlerdir. Böylece, “…Virgilius’un ve Homeros’un dini, Hz. İsa’nın dininin yerine, neşeli Olimpos, ciddî Golghota (güya Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğini sandıkları dağ)ın yerine geçiyordu. Yehova, Hz. İsa ve Hz. Meryem ise Jüpiter, Apollon ve Venüs oluyorlardı. Kilisenin azizleri, Yunanistan’ın ve Roma’nın tanrıları ile karışıyordu: bir kelime ile müşrikliğe (le paganizme) dönülüyordu.”(A. Weber, Felsefe Tarihi, H. V. Eralp, sf.161.1949)
“(…) Bakınız, bu konuda çağdaş sosyologlardan Prof. Carle C. Zimmerman ne diyor: “İslâm tarihi, Batı tarihinden, birçok memleketlerde, belirli surette farklar arz ettiğinden, Garp Sosyolojisindeki fikirleri İslam Dünyası’na ithal etmek son derece güçtür… Biz M.S. 600 yılından 1000 yılına kadar süren karanlık çağımızı yaşıyorken, İslâm Dünyası, altın çağında idi.” (Yeni Sosyoloji Dersleri, C.C. Zimmerman, Çev: A. Kurtkan, İstanbul, Sf.5)(Bknz: S. Ahmet Arvasî, Size Sesleniyorum-1, Model Yayınları, İstanbul, 1989, sy. 349-350)
Hâlbuki Hz. Mevlâna diyordu ki: “Men bende-i Kur’ân’em, eğer ki cân dârem / Men hâk-i reh-i Muhammed muhtârem / Eğer nakl küned cüz in kes ez gûftârem / Bîzârem ez ü ve’z ân sûhen bîzârem”
Yâni: “Ben, sağ olduğum müddetçe Kur’ân’ın kölesiyim / Ben, Muhammed muhtârın (s.a.v.) yolunun tozuyum. / Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse/ Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.”
Hümanizm’in, Türkçe’deki, insânîyetçilik, insanlık aşkı ve sevgisi, insancılık, insânîlik… gibi mânâlarına kanmamak lâzımdır. Hümanistlerin öncülerinde de, sonda gelenlerinde de dehşetli bir İslâm düşmanlığı mevcuttur. Kaldı ki, bahsettikleri ‘insanlık sevgisi’, kendi cemiyetlerinde huzuru sağlayıcı olamamıştır.
b) “Yine gel, yine gel, kim olursan ol, yine de gel!” diye başlayan rubaî, Hz. Mevlâna’ya âit değildir:
Bu rubaîyi, ben, bizzat, T. C. Kültür Bakanlığı tarafından 15-17 Aralık 2000 tarihleri arasında tertip edilen “Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni”ne sunduğum ” Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinde İnsan” konulu tebliğimde kullandım. Ve bu tebliğim, aynı yıl, Kültür Bakanlığı tarafından çıkarılan “Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni Bildirileri” adlı kitabın 519-534’üncü sayfalarında yayınlandı. Hatta oturumlardan birinde, bu rubâînin Mevlâna’ya âit olup olmadığı, kısa bir süre, söz konusu oldu. Kimse üzerinde durmayınca, vazgeçildi.
Daha sonra, Mesnevî-hân Şefik Can, Tarih ve Düşünce Dergisi’nin on dokuzuncu Haziran 2001 tarihli sayısında, bu rubâînin Mevlâna’ya âit olmadığını ve Mesnevî’nin altı cilt olduğunu, sonradan O’na atfedilen yedinci cildin Mevlâ’nın olmadığını ve “Ne olursan ol yine gel..”in bu ciltte yazılı olduğunu söyler.
Bu hususta, 22 Şubat 2014 tarihli Fazilet Takvimi’nde şunlar yazılmaktadır: “Şiir, ilk olarak İran coğrafyasında yetişmiş iki âlimin eserinde yer almıştır.
Bunlardan biri Ebû Saîd Ebu’l-Hayr’ın (Ö.1049) Divân-ı Eş’ar’ındaki rubâîleri arasında geçer. Öbürü Baba Efal-i Kâşî’ye (Efdalüddin-i Kâşânî ) (Ö.1268)’ye atfedilir. Bu Farsça rubâîyi Harabat’ ına alan Ziya Paşa da dörtlüğün yanına Baba Efdal-i Kâşî ismini yazmıştır. Bu kadar eski mâzîsi olan bir şiirin nasıl ve ne maksatla Mevlâna’ya atfedildiği, hangi çıkarlara âlet edildiği de başlı başına bir araştırma mevzuudur.”
Ebû Saîd Ebu’l-Hayr (967-1049), hepsinden daha önce yaşadığına göre, bu rubâînin, O’nun olması akla ve ilme daha yakındır.
Bu hususta; Prof. Dr. Erkan Türkmen, Tarih ve Medeniyet Dergisi’nin on yedinci sayısında, rubâîde geçen (bâz â)nın mastarının (baz amadan) olduğunu ve “tövbe etmek veya pişman olmak” demek olduğunu ifade ederek, bu rubâîyi şöyle mânâlandırır:
“Bâz â bâz â her ân çi hestî bâz â / Ger kâfir u gebr u but-perestî bâz â/
În dergâh-i mâ dergâh-i nevmî dî nîst / Sad bâr eger tevbe şikestî bâz â ”
Yâni: “Vazgeç (tövbe et), vazgeç, her neysen vazgeç / Eğer kâfir, Mecusi, putperest isen vazgeç/
Bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir / Yüz kere tövbeni bozsan da vazgeç ”
c) Hz. Mevlâna; raks etmedi / dönmedi, ney çalmadı:
Bu mes’ele, ‘semâ veyâ simâ’ bahsinde geçer ve ‘semâ veyâ simâ’nın ne olduğu, nasıl yapılacağı / yapılması gerekeceği hakkında bilgi verir. Bu mevzûda; İmâm-ı Gazâlî Hazretlerinin, A. Fârûk Meyân tarafından tercüme edilip 1973 yılında İstanbul’da Bedir Yayınevi tarafından neşredilen Kimyâ-yı Saâdet adlı kitabının 337 ile 353 üncü sayfaları arasında ve yine İmâm-ı Gazâlî Hazretlerinin Ahmed Serdâroğlu tarafından tercüme edilen ve 1985 yılında Bedir Yayınevi tarafından neşredilen “İhyâu’ Ulûmi’d-dîn” isimli bir hazîne değerindeki eserinin ikinci cildinin 675 ile 751’inci sayfaları arasında çok geniş malûmat edinilmesi mümkündür.
Ancak; umûmî bir tariften sonra, bu bahse dönmek istiyorum: “Semâ’: Bir veya birkaç kişinin çalgısız, âletsiz okudukları dînî, îmânı kuvvetlendiren ve ahlâkı güzelleştiren, şiirleri, kasîdeleri dinlemek. (Bknz. Simâ)” tir.
(Bknz: Dînî Terimler Sözlüğü, Cild:2, Türkiye Gazetesi Yayını, İstanbul. Sy. 175)
Raks’a ise:” Oynamak, dans.” karşılığı verildikten sonra, şu açıklama önem arz ediyor: “Tasavvuf yolları çoktur. Bunların içinde en lüzumlusu ve en uygunu sünnete yapışan ve bid’atlerden (dinde reformlardan) kaçan büyüklerin yoludur. Bu büyükler, her sözlerinde ve her hareketlerinde, sünnete uyup da, kendilerinde hiçbir keşf, kerâmet, hâl, görüş ve ma’rifet hâsıl olmaz ise, hiç üzülmezler. Fakat bunların hepsi hâsıl olup da, sünnete uymakta gevşek davranırlarsa, bunları hiç beğenmezler. İşte bunun içindir ki, bunların yolunda simâ’ ve raks yasaktır. Böyle şeylerden hâsıl olacak lezzet ve hâllere kıymet vermemişlerdir. Bundan hâsıl olan şeylere dönüp bakmamışlardır. (İmâm-ı Rabbânî)”
(Bknz: a.,g., Ansiklopedi, Sy. 127)
“Raks, eli, ayakları tempo ile oynatmak ve dans etmek demektir. (…)İhtiyarî olmayan, yani kendi elinden olmadan raksa vecd denir. Vecde gelmek, kendi elinde olmadığı için günah değildir.” (www.ehlisunnetbuyukleri.com)
Muhakkak ki, bu hususlarda temel kaynağa Kur’ân-ı Kerîm’e müracaat esas olmalıdır. A’râf sûresinin 51. âyetinde şöyle buyurulmaktadır: ” O kâfirler ki dinlerini bir eğlence ve oyun edinmişler, dünya hayatına aldanmışlardı. Onlar bugünlerine kavuşacaklarını nasıl unutmuşlar ve âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr etmişlerse, bugün biz de onları unuturuz.” (Bknz: Kur’an-ı Kerîm Meâli ve Tefsiri, Tibyan Tefsiri, Merhum Ayıntabî Mehmed Efendi, Bugünkü Dile Çeviren ve Açıklayan: Süleyman Fâhir, Bütün Kitabevi, İstanbul 1956, sy. 379)
Yine; En’âm Sûresi’nin 70. âyetinde şöyle buyurulur: “(Yâ Muhammed!) Dinlerini bir oyuncak bir eğlence edinenleri ve dünya yaşayışına mağrur olan kimseleri kendi hâllerine bırak.” ( Bknz: a.,g.,e., Sy. 339)
Hazret-i Mevlâna buyuruyor ki:
“Pes zî cân kün, vasl-ı Canan-râ taleb / Bî leb-ü gâm mîgû nâm-ı rab.”
Yâni: “O hâlde, Canana kavuşmayı, cân-u gönülden iste / Dudağını oynatmadan, Rabbinin ismini kalbinden söyle.”
‘Zikr’i bile, ‘dudağını oynatmadan’ , bunu riyâ sayarak, söylemeyi nasihat eden ve “Kurân’ın kölesi” ve “Muhammed muhtarın yolunun tozuyum” diyen Hazret-i Mevlâna, nasıl olur da, yukarıdaki âyet-i kerîmelere rağmen, raks’a meyledebilir?
Bu hususta, doğrudan doğruya Hazret-i Mevlâna’yı ilgilendirmesi bakımından, İslâm âlimlerinin de önemli beyanları mevcuttur.
“Allahü teâlâ aşkı ile dolmuş, evliyânın büyüklerinden olan Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, ney veya başka hiçbir çalgı çalmadı. Mûsikî dinlemedi ve raks etmedi.” (Abdülhakîm Arvâsî)”
(Bknz: a.,g., Ansiklopedi, Sy. 127)
Yine, Seâdet-i Ebediyye adlı eserinde, M. Sıddık Gümüş, Hazreti Mevlâna için şöyle der: “Ney ve dümbelek çalmadı. Dönmedi, raks etmedi. Bunları, sonra gelen câhiller uydurdu.” (Bknz: Seâdet-i Ebediyye, Hazırlayan: M. Sıddık Gümüş, Hakikat Kitabevi, İstanbul 1986, sy. 993)
Mesnevî’de, Emîrü’l-Mü’minîn Hazret-i Ömer (r.a.) zamanında ,” ihtiyar çalgıcının hikâyesi ” meşhûrdur. Bülbüllerin ve onu dinleyenlerin kendilerinden geçmesine rağmen, sonunda, kocalıp, kamburu çıktıktan sonra ‘tövbe’ ederek kurtuluşa ermesi, bu mevzûda en bâriz ve en mühim örnektir. (Bu hususta: 1- Mesnevî ve Şerhi-1, Abdülbâki Gölpınarlı, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 2000, sy. 377-392; 2- Mesnevî -i Şerîf, Mütercim: Süleyman Nahîfî, Sadeleştiren, Prof. Dr. Âmil Çelebioğlu, Timaş Yayınları, İstanbul, 2007, sy. 96-101; 3- Mesnevî, Türkçesi: Tahirü’l Mevlevî, Yayına Hazırlayan: Selahaddin Tuna, Kırkambar Kitaplığı, İstanbul 2006, sy. 146-156 adlı eserlere müracaat edilebilir.)
Necip Fâzıl ise, İman Ve İslâm Atlası adlı eserinde şöyle der: “İş raksa gelince, onun ele alınabilir ve iyiye götürülebilir tarafı yoktur. Hele dinî vecde âlet edilmesinden büyük felâket tasavvur edilemez. Son zamanların turist fuarı hâline getirilen ve sırmalı terliği menzilesine indirilen Mevlevî ihtifallerinde, dinî yasağın hem İslâm zevkine, hem şeriat hiddetine, hem tarikat meşrebine, hem de başta Mevlâna Celâleddîn-i Rumî Hazretleri bulunmak üzere, Mevlevîlik hakikatine iftira şeklinde en yalçın manzarasını görüyoruz.”(Bknz: Necip Fâzıl, İman ve İslâm Atlası, b.d, yayını, İstanbul 1981, sy. 246)
Prof. Dr. Ramazan Ayvallı, kendisi ile yapılan bir mülâkata verdiği cevapta şöyle diyor: “Mevlana Celâleddîn-i Rûmî hazretleri de, diğer bütün İslâm âlimleri gibi, ömrünü insanlara, ebedî saâdet yolunu göstermek, onları aydınlatmakla geçirmiştir. Onu alelâde bir ozan veya düşünür sanmak, ney veya diğer çalgı âletlerini çaldığını, raks edip döndüğünü zannetmek son derece yanlıştır. O, ney, dümbelek ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Raks yâni dans etmedi. Bunlar sonradan ortaya çıkmış bid’ât (yâni uygun olmayan âdet)lerdir.
O, her şeyden önce olgun, âlim ve velî bir müslümandır. İslamiyet’e uymayan şeyleri yapması düşünülemez.
(…) Mevlâna müzesinde bulunan dört adet ney, bir kemençe, iki rebab, bir tambur, bir kudüm, bir keman, iki ud ve bir çeng’in nereden, ne zaman ve nasıl geldiği tarafımızdan tespit olunmuştur. İlk çalgı 1945 senesinde müzeye konulmuştur. Diğer çalgıların dokuz tanesi muhtelif kişiler tarafından hediye edilmiş, üç tanesi de müzeye vasiyet edilmiş olmaları sebebiyle alınmıştır. Bizde detaylı bir listesi bulunan bu çalgılar hakkında, müzedeki Envanter defterini inceleyenler de yeterli bilgiye sahip olabilirler. Bu çalgıların hiçbiri Hz. Mevlâna’ya ait değildir.”
(Bknz: Hz. Mevlâna’yı Yeterince Tanıyor muyuz?, Ramazan Ayvallı ile Mülâkat: Kenan Arvas, Türkiye Gazetesi, 18 Aralık 1990)
Hazret-i Mevlâna, Mesnevî’sinde, şöyle buyurur:
“Hem de acayip bir körsün ki keskin bakışlı ve uzakları görür olduğun hâlde, deveden ancak yükü görebiliyorsun.
İnsanlık hırsının icabı ayrı ayrı görür ve bilirsin. Fakat ayı gibi maksatsız raks edersin.
Ey haris insan! Öyle bir yerde raks et ki orada kendini, yâni nefsini ve onun arzularını kırarsın ve şehvet yarası üzerinden pamuğu çıkarırsın.
Merdan-ı İlâhî, yâni; ricâlullah, raksı, meydan başında ve kendi kanları içinde ederler.
Kendi ellerinden, yâni benliklerinden kurtulunca el çırparlar, kendi noksanlıklarından halâs bulunca raks ederler.
O gibi zevatın mutribleri, içerlerinden def çalarlar; hattâ denizler onların coşkunluğundan köpük saçarlar. ”
(Bknz: Mesnevî – 2, Mevlâna, Tahirü’l-Mevlevî, Yayına Hazırlayan: Selahaddin Tuna, Kırkambar Kitaplığı, İstanbul 2006, Sy. 30)
Aynı eserin sonunda, “Semâ’ Hakkında Hz. Pîr’in Beyânatı” başlıklı bölümde de şöyle buyuruluyor:
“Semâ’ın ne olduğunu biliyor musunuz?
– ALLAH’ın “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” suâline, ruh zerrelerinin, “Evet Rabbimizsin” deyişlerinin sesini duymak, kendinden geçmek, Rabbine kavuşmaktır.
Semâ’ın ne olduğunu biliyor musun?
-Dostun hâllerini görmek, lâhut perdelerinden Hakk’ın sırlarını bulmaktır.
-Semâ’ın ne olduğunu biliyor musun?
Kendindeki varlıktan geçmek, mutlak yoklukta zevalsiz, devamlı varlık tadını tatmaktır.
-Semâ’ın ne olduğunu biliyor musun?
Dostun aşk çırpıntıları önünde başını top yapıp, başsız ayaksız dosta koşmaktır.
Semâ’ın ne olduğunu biliyor umsun?
Nefs ile harbetmek, yarı kesilmiş kuş gibi toprak ve kan içinde çırpınmaktır.
Semâ’ın ne olduğunu biliyor musun?
Yâkub’un derdini ve devâsını bilmek, Yusuf’a kavuşmak korkusunu Yusuf’un gömleğinden koklamaktır.
-Semâ’ın ne olduğunu biliyor musun?
Mûsâ Peygamber’in asâsı gibi her solukta o Firavun ‘ın sihirlerini yutmak, yok etmektir.
-Semâ’ın ne olduğunu biliyor musun?
-“Benim, Allah ile öyle bir vaktim vardır ki, o vakitte ne Allah’a yakın bir melek, ne de bir peygamber aramıza giremez” hadîs-i şerîfinde buyurulduğu gibi SEMÂ’ bir sırdır. İşte meleğin bile sığmadığı o yere vasıtasız varmaktır.
-Semâ’ın ne olduğunu biliyor musun?
– Semâ’, Şems-i Tebrîzi gibi gönül gözlerini açmak ve kudsî nurları görmektir.”
(Bknz: a.,g.,e., Sy. 629 – 630)
İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâu’ Ulûmid’d-dîn adlı eserinin ikinci cildinin “Semâ’ Ve Vecd’in Âdâbı” başlıklı bölümünün “Netîce”sinde şöyle deniliyor:
“Buraya kadar verdiğimiz îzâhâttan çıkarılan netîceye göre, semâ’ bâzan haram, bâzan mübâh, bâzan mekrûh ve bâzan da müstehâb olur. Dünya şehvetleri gâlib olanlar ve gençlerin çoğu için haramdır. Çünkü semâ’ ancak onların gönüllerini istilâ eden şehvetlerini galeyâna getirir.
Semâı mahlûk sûretine tenzîl etmeyerek, oyun ve eğlence yolu ile âdet hâline getirerek, zamânlarının çoğunu semâ’ ile geçirenler için de mekruhtur.
Yalnız güzel sesten zevk almak için dinleyenlere de mubahtır.
Allah sevgisi kendisine galebe çalıp iyi vasıflarını harekete geçirenler için de semâ’ müstehâbtır.
Yalnız Allah’a hamdeder, Muhammed ve Âline salât u selâm ederim.”
(İhyâ’u Ulûmi’d-dîn, İmâm-ı Gazâlî, Cilt-2,Tercüme eden: Ahmed Serdâroğlu, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1985, Sy. 751)
Son söz:
“Tasavvufçuların bir şeyi yapıp yapmaması, helal veyâ harâm olmasını göstermez. Onlara bakılmaz. Yaptıklarına da, bir şey demeyiz. Ma’zûr görürüz. Onların hâlini, Allahü teâlâ bilir ve bildiği gibi karşılar. Bir şeyin helal veya harâm olduğunu anlamak için, imâm-ı a’zam Ebû Hanifenin, imâm-ı Yûsüf Ensârînin ve imâm-ı Muhammed Şeybânînin sözlerine bakılır. Ebû Bekr-i Şiblî ve Ebül-Hüseyn Nûrî ve Cüneyd-i Bağdâdî “rahmetullahi aleyhim” gibi, tasavvuf büyüklerinin yapıp yapmadıklarına bakılmaz. Şerî’atden ve tarîkatden haberi olmayan, ham sofular, pîrimiz böyle yaptı diye, bahane ederek, hayhuy etmeği, tegannî ve dans etmeği, din ve ibâdet hâline sokmuşlar. Bunlarla sevap kazanıyoruz sanmışlar. Allahü teâlâ, En’âm ve A’râf sûrelerinde: “Ey sevgili Peygamberim! ‘sallallahü aleyhi ve sellem’ Dinlerini, ibâdetlerini, şarkı ile, mûsıkî ile, oyun ve eğlence hâline sokanlardan uzak ol! Onlar Cehenneme gideceklerdir) buyuruyor.”
(Bknz: Mektûbât Tercemesi, İmâm-ı Rabbânî, Tercüme eden: Hüseyn Hilmi Işık, İhlâs Vakfı Yayınları, İstanbul 1980, sy.429 – 430)