Küçüklüğümden beri yol üzerindeki tabelaları okumaya merakım vardır. Tabelaları okur, onlardan anlam çıkarmaya çalışırdım. Bunlardan biri de yolcu otobüslerinin arkasında yazan Gölpazarı yazısıydı. Gölpazarı denince, gölün kenarında bir ilçe olduğunu düşünürdüm. Tabii ki bu, cep telefonu ve internetin olmadığı zamanlardı.

4 Ağustos 2026 günü merakımı ChatGPT’den araştırınca, hakikaten denizden yaklaşık 500 metre yükseklikte bulunan bu ilçenin adını, gölün kenarında kurulan pazardan aldığını öğrendim. “Artık bunu canlı görmenin zamanı geldi.” diyerek yola koyuldum.

İlçeye, çamlarla kaplı yüksek dağların arasında yılan gibi S çizerek ilerleyen yolun sonunda vardım. Tekfur Mihal Bey’in iki dağın arasına uzanan bereketli toprakları beni hayran bıraktı. Gerçekten de dağların arasında bu kadar büyük bir ovayı, daha önce düşünsem bile tasavvur edemezdim.

Tarihi yerleri gezdikten sonra ilçe merkezindeki 36 lülesinden 7/24 su akan çeşmenin başında, çaylarını yudumlayarak serinlikte sohbet eden yöre halkına gıpta etmemek mümkün değildi.

Gölpazarı, nüfusu on binler civarında küçük bir ilçe olmasına rağmen hemen yanı başında Yenipazar ilçesi tabelasını görünce yine yapay zekâya soruverdim. “35 kilometre sonra oradasın.” demez mi? Gitmişken Harmankaya Kanyonu’nu da görmemi tavsiye etti. Buraya kadar gelmişken gitmemek olmazdı.

Yüksek kayalıkların arasındaki kasvetli ortam ve suyun görüntüsü açıkçası beni ürküttü. Ama buraya kadar gelmişken görmeden dönmek de olmazdı.

İlçe miniminnacık bir yer. Nüfusu dört bin civarında. “İlçe demek için şahit aradım.” derken bir de ne göreyim; ilçenin tam merkezindeki kahvede şalvarlı bir kadın, erkeklere çay dağıtıyor. Hemen çöreklendim, iki çay söyledim. Orta yaşlarda, bu sakin Anadolu kasabasında çay servisi yapan bu kadından daha iyi şahit nerede bulunurdu? Benim şerbetli hâlime dayanamayıp uzun uzun sohbet ettik. İlçe olabilmek için dışarıdan nüfus kaydırarak ilçe statüsü kazandıklarını anlattı. Sizin anlayacağınız, ben köy diyeyim siz mahalle.

Nasıl ki muhtarlıkların bir fonksiyonu kalmadıysa, böyle mahalle bile diyemeyeceğim yerlerin de devlete yük olduğunu düşünenlerdenim.

Dönüşte yemek molasını Gölpazarı’nın Şampiyon Et Otantik Mekânı’nda verdim. Galiba burası en iyisi. Zaten alternatif de az. Az olsun ama öz olsun derler ya, tam da öyle bir yer.

Mekânları sıcak yapanın içindeki insanlar olduğuna inanırım. Üzerlerinde Şampiyon Et yazan önlükleriyle, güzelliklerini tabiattan, güler yüzlerini ise medeniyetten alan Halime ile Dilayda’nın servisi yemeğin lezzetini tamamladı. Atom karınca gibi çalışan bu iki güler yüzlü hanımın emeği de Şampiyon Et’in marka olmasında önemli bir paya sahip desem yeridir.

Akşam olmaya başlayınca, bir güne sığdırabildiğimiz kadarıyla yola revan olma zamanı geldi. Dönüş yolunu geldiğim güzergahtan değil de farklı bir yoldan seçince Gölpazarı’nın uçsuz bucaksız ovasını bir kez daha seyretme fırsatı buldum. Buğday tarlaları ardı ardına sıralanmış, Osmanlı’nın kurulduğu toprakların bereketini adeta haykırıyordu.

Gölpazarı belki küçük bir ilçe ama ovası her şeye bedel. 500 metre yükseklikte, ormanlarla kaplı bu coğrafyanın havasını ise anlatmama gerek yok. Bunu en güzel, 36 lüleli çeşmenin başında oturan Mehmet Amca’nın ikram ettiği çayı yudumlarken söylediği şu söz anlatıyordu:

“Evladım, buranın geceleri çok serin olur. Mışıl mışıl uyursun.”

4 Ağustos 2026

Mehmet Sönmez

May be an image of tree and text. May be an image of monument and text. May be an image of tree and text. May be an image of climbing. May be an image of text